Eşitliği erotize edebilir miyiz?

Cinsel arzunun politikası üzerine

MEAGAN TYLER

Seks doğal bir eylem değildir. Biyolojik determinizmin yeniden yükselişte olduğu bir kültürel iklimde bu iddiayı dillendirmek radikal gibi görünüyor. Doğuştan gelen cinsel bir dürtümüz olduğu, yani seksin fizyolojik ve değişmez, derin bir insancıl arzudan kaynaklandığı fikri, Batı’daki hakim söyleme iyice yerleşmiş durumda.

Ama seks, gerçekleştiği toplumsal bağlamın dışında varlığını sürdürmez. Determinizme dönüşe karşı durmamız ve cinselliğimizi etik şekilde yaşamamızın mümkün olup olmadığını sormamız gerek.

Biyolojiye dönüş, bir dizi farklı cephede gerçekleşti. Erken dönem gey ve lezbiyen kurtuluşçuları eşcinsellikte ahlaken yanlış hiçbir şey olmadığını, bu yüzden eşcinselliğin tercih ya da önceden belirlenmiş olmasının önemsiz görülmesi gerektiğini öne sürüyorlardı. Ancak bu argüman “böyle doğmuş” anlatılarına başvurulmasıyla giderek karanlıkta kalmaya başladı. Özü itibariyle eril ve dişil beyinler gibi iddiaların yeniden ortaya çıkışına şahit oluyoruz. Ayrıca cinsel anksiyetelerle başa çıkma konusunda  ilaçların psikoterapiye galip geldiği bu Viagra sonrası çağda, bedenlerimizin arzularımızı kontrol ettiği inancı her zamankinden fazla öne çıkmış görünüyor.

Bu yüzden, Amia Srinivasan’ın London Review of Books’ta çıkan “Does anyone have the right to sex?” (Seks hakkı diye bir şey var mı?) başlıklı son yazısını okumak ferahlatıcıydı. Arzunun politik doğasının böylesine ilginç bir şekilde ele alınıp sorgulanışı nadiren karşılaştığımız bir şey.

Yine de nihai olarak seksin bir hak olmadığı sonucuna ulaşan bir yazıda, radikal ve lezbiyen feminizme ait fikirlerinin neredeyse yok sayıldığını ve fuhuş sistemlerinin onaylanırcasına “seks işi” olarak çerçevelendiğini görmek şaşırtıcı oldu.

Srinivasan, radikal feministleri cinselliğin toplumsal inşasına dair tartışmaların ilerletilmesinde kritik önemde olduklarını söyleyerek anıyor; özellikle de eril cinsel hak-bendecilik ve cinsel objeleştirme bakımından. Ve bu konuda kesinlikle hemfikiriz. Ancak sonra “bugüne kadar [radikal feminizm] arzu konusunda çok az şey söyledi: erkeklerin arzusu, kadınların arzusu ve bu ikisinin ideolojik şekillenişi,” diye devam ediyor. Ki bu oldukça tuhaf, çünkü radikal feministler elbette bu sözlere, erkeklerin cinsel hak-bendeciliğinin ve kadınların cinsel olarak ikincil kılınmalarının politik niteliğine dair yaptıkları eleştirilerin, doğrudan erkeklerin ve kadınların cinsel arzularına dair meselelere uzandığını söyleyerek; cinsel arzumuzun, içinde gerçekleştiği toplumsal bağlamlardan ayrı şekillenemeyeceği yanıtını vereceklerdir.

Akademideki postmodern dönüş sırasında, cinselliğin toplumsal olarak inşa edildiğini tekrarlamak yaygın hale gelmişti.  Öte yandan Catharine MacKinnon, bu analizin büyük ölçüde yüzeysel kaldığını söyler:

Nadiren belirtilen ise, bunun toplumsal olarak nelerden inşa edildiği… İnşa edilmiş demek, etkilenmiş, yönlendirilmiş, kanalize edilmiş anlamına geliyor gibi görünüyor; tıpkı bir otoyolun trafik akışını inşa etmesi gibi. Şunlar yok ama: Neden otomobil? Şoförler kim? Herkes nereye gidiyor? Hareket kabiliyetini önemli kılan ne? Kimler otomobil sahibi olabiliyor? Tüm bu kazaları çok da kazara değilmiş gibi gösteren bir örüntü mi var?

Radikal feministler işte bu soruları da soruyorlar. Analiz yalnızca cinselliğin inşa edildiğini belirtmekle sona ermez, farklı cinsellik modelleri konusunda hükümlere imkan verecek şekilde genişler. Buysa, bir sistemin kadınlara zarar verip vermediğini değerlendirmeye çalışırken özellikle önemlidir.

Haz, iktidar ve s*kilebilirlik

Radikal feminist yaklaşım, ondan daha popüler olan cinsel özgürlükçülüğün antitezidir. Cinsel özgürlükçülük  genel olarak, baskı koşulları altında dahi olsa cinselliğe dair her şeyin iyi, hatta özgürleştirici olabileceğini ve kesinlikle yargılanmaması gerektiği fikrini taşır. Kendinden önceki pek çokları gibi, Srinivasan da kendi perspektifini “seks pozitiflik” olarak tarif ediyor. Radikal feminist yaklaşımları “seks negatif” olarak yaftalamaktan kaçınsa da, karşılaştırma yeterince açık ve feminist tartışmalarda net şekilde yerleşmiş durumda.

Radikal feminizmin “seks karşıtı” veya “seks negatif” şeklinde karakterize edilmesini yeniden ele almak faydalı olacaktır çünkü bu mesele kadınların patriyarka koşullarındaki cinsel arzularına dair anlaşmazlıkların merkezinde yer alıyor. “Seks karşıtı” yaftası, genellikle radikal [feminist] analizi tamamen saf dışı bırakmak için kullanılıyor. Sekse karşı olacak kadar absürtse, bu teorinin tamamı da işe yaramaz olmalıdır. Dorchen Leidholdt’un dikkat çektiği üzere, seks karşıtlığı, kadınların cinsel olarak nasıl davranması gerektiğine dair başat kültürel beklentilere direnen kadınları susturmak için asırlardır kullanılan kadın düşmanı bir hakaret olarak gündelik kullanımda yerini bulur .

Feminist hareket içinde, 1970 ve 80’lerde, cinsel ilişkiye direnmeyi ve “cinsellik pratiğini parçalamayı” açıktan savunan kadınlar ve hatta gruplar vardı (örneğin Seks Karşıtı Kadınlar). Ama “seks negatif” yaftası, yalnızca bu aktivistlere yönelik kullanılmıyor. Bundan ziyade, daha genel olarak, heteroseksüel cinsel pratikleri, sadomazoşizmi, pornoyu ve fuhuşu eleştirenleri hedef alıyor. Bu yanlış yansıtma, muhalif, sözüm ona “seks pozitif” kuramcıların ya da cinsel özgürlükçülerin, neyin “seks” teşkil ettiğine dair kendi tanımlarını sorgulamamasından kaynaklanıyor.

Başka bir deyişle, seksin ve cinselliğin başat, mevcut inşalarının eleştirisini tüm seksin eleştirisi olarak yaftalamak, seksin şimdiki başat modellerin dışına çıkacak şekilde değişmesinin hayal edilemediğini gösteriyor.

Radikal feministlerse tam da bu yüzden cinsel ifadelerin pozitif bir biçimini tahayyül etmek ve onun için mücadele etmek istediler ve seksin patriyarkal inşasının eleştirisine giriştiler. Radikal feministlerin -ve özellikle de radikal lezbiyen feministlerin- böylesine baştan savma biçimde, “seks karşıtı” ya da “seks negatif” diye tasvir edilmesi; yalnızca bu feministlerin heteroseksüelliğe dair eleştirisinin derinliğine değil, genel olarak savundukları ütopyacı vizyonun yanına yaklaşmayı dahi başaramıyor. Radikal feminizm ancak ve ancak, eğer var olan ve var olabilecek tek seksin beyaz üstünlükçü, kapitalist patriyarka altında sunulan, erotize edilmiş eşitsizlik olduğuna inanıyorsanız “seks karşıtı” sayılabilir.

Çoğu zaman “seks pozitiflik” kisvesi altına gizlenen benzer bir şikayet, radikal feministlerin erkek cinsel şiddetine ve istismarına çok fazla odaklandığı, kadınların haz potansiyeline ise yeterince odaklanmadığıdır. 1980’lerin sözde “feminist seks savaşları”nın merkezinde yer alan gerilim bu olmuştur ve Srinivasan’ın da not ettiği üzere, bunun yankılarını bugün hâlâ görmekteyiz.

Buna örnek olarak, #MeToo hareketinin, erkeklerin kadınları cinsel istismarının sıklığını ve ciddiyetini vurgulayarak kadınları kurbanlara dönüştürdüğü iddiası verilebilir. Cinsel şiddet faillerinin değil de, meseleyi ortaya seren feministlerin kadınları kurbana dönüştürdüğü iddiasının zorlama ve suni niteliği çok aşikar olmalı. Ama bu yanıltmaca sıkça cazip bulunuyor. Sorunsuz bir cinsel arzuyu, ezme ezilme ilişkilerinin kısıtlamalarından azadeymiş gibi kutlamak elbette daha kolay ama bu kutlama gerçekliğin inkarı olur. “Seks pozitiflik” kulağa parlak bir orgazm ve gökkuşağı dünyası gibi gelse de, radikal feministlerin de sıkça ileri sürdüğü gibi, aslında “kadınların yaşamlarının somut gerçekliğine karşı zalimane bir umursamazlığı ve ilgisizliği” göstermektedir.

Aynısı, baskı koşulları altında cinselliğin en kötü yanının “s*kilebilir olmamak” sayılması için de söylenebilir. Srinivasan’ın kavramını kullanırsak, “s*kilebilir olmamanın” patriyarka koşullarında bir hakaret olarak görüldüğüne şüphe yok ve bu, belli kadın gruplarına diğerlerinden daha fazla savruluyor. Bu hakaret aynı zamanda cinsel şiddet tehditleriyle birlikte madalyonun iki yüzünden birini oluşturuyor. Cinsel şiddet tehditlerinin zıttı olmaktan ziyade, kadınları cinsel otonomiden mahrum kılma amacındaki aynı kadın düşmanı çabanın bir parçası. Örneğin, Twitter’daki kadınlara, bazen aynı gün içinde, tecavüzü hakettiklerinin ama aynı zamanda da “s*kilebilir olmadıklarının” söylenmesi pek nadir görülen bir şey değil. Bu bağlamda “s*kilebilir” olmak, daha iyi bir seçenek gibi görünmüyor.

Gerçekten de, s*kilebilirliğin patriyarka altında bir ayrıcalık ölçüsü olduğu fikri, kadınların yaşamlarının maddi durumuna dair daha bütünlüklü bir algı dikkate alındığında, son derece hatalı görünmektedir. Srinivasan, “‘ateşli sarışın sürtüklerin’ ve Doğu Asyalı kadınların üst düzey s*kilebilirliğini” ve “siyah kadınlarla Asyalı erkeklerin onlara kıyasla s*kilebilir olmayışını düşünmemizi” istiyor bizden. Batı’daki popüler kültürün büyük kısmındaki temsillerin izini sürersek, bu akıl yürütmeyi anlamak mümkün. Ama bugün cinselliğin kültürel inşası üzerindeki en güçlü etkilerden birine – yani pornoya – bakarsak aynı iddiaları tekrarlamak zorlaşıyor. Pornografide, farklı yollardan da olsa, tüm kadınlar fetişleştiriliyor ve s*kilebilir hale geliyorlar.

Bugüne kadarki araştırmalarımın kayda değer bir kısmı, seks endüstrisinde -pornoda, fuhuş sistemlerinde ve cinsel sömürüye yönelik insan ticaretinde- kadınlara yönelik erkek şiddeti üzerine odaklandı. En marjinalleştirilmiş kadınlar -cinsel istismar mağdurları, yoksulluk içindeki kadınlar, yerli kadınlar, göçmen ve mülteci kadınlar, kültürel ve etnik azınlık gruplarından kadınlar, uyuşturucu bağımlısı kadınlar- bu cinsel sömürü biçimlerinde orantısız şekilde fazla temsil ediliyorlar. Onların, başat beyaz güzellik ya da arzu edilebilirlik standartlarına uy(ma)ması, “s*kilebilirliklerini” belirlemiyor. Bunu belirleyen onlarla, onlara cinsel erişimi satın alan adamlar arasındaki güç dengesizliği. S*kilebilirlik, bu bağlamda pek de bir ayrıcalık sayılamaz.

Srinivasan’ın önerdiği üzere, kesişimsel bir yaklaşımın bizi mutlaka götüreceği yer, ana akım medyada sürekli nesneleştirilmeyen kadınların “kendi kendini nesneleştirmeyi” benimsemesini yüreklendirmek veya kabul etmek olmayabilir. “Patriyarkal baskının ırka ve sınıfa göre nasıl değiştiğini” düşünmek, bizi bunun yerine kadınların kapitalizm altındaki cinsel sömürüsünü idame ettiren sömürgeci ve patriyarkal sistemleri sorgulamaya yöneltebilir. Fuhuşa Karşı Asyalı Kadınlar Koalisyonu, Seks Endüstrisine Karşı Yerli Kadınlar ve Af3irm gibi feminist grupların faaliyetlerinde vurguladıkları da tam olarak bu.

Radikal lezbiyen feminizmin katkısı

Kadınlara yönelik erkek şiddetine odaklanmak ve kadınların yaşamlarının somut gerçekliğini adlandırmak, bu yüzden son derece önemli olmuştur. Bununla karşılaştırıldığında olası bir feminist cinsellik vizyonunun yeterince teorize edilmediğini söylemek haksızlık sayılmaz. Ancak bu, alternatiflere dair hiçbir teori geliştirilmediği anlamına gelmez ve radikal feministler bu düşünce için yolu, hem heteroseksüel hem de lezbiyen kadınların yararına olacak şekilde, çok sık açmışlardır. Feminizm Herkes İçindir’de bell hooks’un önerdiği gibi:

Radikal lezbiyen katkı olmasaydı, feminist kuram ve pratik, heteroseksizmin sınırlarını zorlamaya ve kadınların, cinsel kimliklerinden ve/veya tercihlerinden bağımsız  tüm kadınların, diledikleri kadar özgür olabildikleri ve olabilecekleri alanlar yaratmaya asla cüret edemezdi. Bu miras sürekli olarak hakkı teslim edilip kutlanmalıdır.

Bu katkılar farklı biçimler aldı. Sheila Jeffreys, Anticlimax (Orgazma Karşı) kitabında eşitliği ve benzerliği erotize etme konseptini ileri sürdü. Benzer şekilde, Marilyn Frye da, heteroseksüelliğin sınırlarını ve patriyarka koşullarında “seks” sayılan şeyin dar tanımı içinde lezbiyen deneyimin dışlanmasını tartıştı. Nihai olarak, “seks” kavramının hepten terk edilmek zorunda kalınabileceğini ileri sürüyor ve onun yerine “onu yapmanın” kadınların hazzını merkeze koyan, yeni, genişletilmiş bir algısını öneriyor:

Birbirimizle hazlar ve heyecanlar, şefkat ve esrime, her türden süre ve derinlikte tutkulu şehvet akışları ürettiğimiz tüm eylem ve faaliyetleri kapsayan açık, cömert, ehven bir konsept olsun.

Adrienne Rich’in Compulsory Heterosexuality and Lesbian Existence (Zorunlu Heteroseksüellik ve Lezbiyen Varoluş) yazısı, iktidar yapılarıyla kültürel normların, lezbiyen deneyimi silerek kadınları ister tatsız ve tatminsiz, ister istismarcı ve şiddet dolu olsun heteroseksüel ilişkilere zorlayışını lanetleyen bir ithamdan ibaret değildir. Kadınlar arasındaki erotik bağ potansiyelini, patriyarka koşullarında bir direniş biçimi olarak da tanımaya ve kutlamaya bir çağrıdır. “Bir kadının başka bir kadınla salt genital cinsel deneyim yaşamış veya bunu bilinçlice arzu etmiş olmasını aşan” geniş bir aralıktaki “kadın tanımlı deneyimi” lezbiyen süreklilik mefhumuna dahil ediyor. Derdini şöyle anlatıyor:

Dişi dostluğu ve yoldaşlığı, erotik olandan ayrı tutulmuş, dolayısıyla erotik olanın kendisi sınırlandırılmıştır. Ama lezbiyen varoluş olarak tanımladığımız şeyin aralığını derinleştirip genişlettikçe, lezbiyen sürekliliği şekillendirdikçe erotik olanı dişil açıdan keşfetmeye başlıyoruz: o da bedenin herhangi bir parçası ya da sırf bedenin kendisiyle sınırlı değil…

Rich, Audre Lorde’nin mizojinist bir kültürde erotik olanı genişletme ve kadınları sevmenin radikal potansiyelini yeniden düşünme hakkındaki sözlerini tekrarlar.

Lorde, The Uses of the Erotic: The erotic as power (Erotiğin Kullanımları: İktidar olarak Erotik) makalesinde arzu ve erotizme dair dar görüşleri alaşağı eder. Örneğin pornoyu “değişim için enerji sağlayabilecek” erotik bir dişil gücün zıttı olarak lanetler. Erotiğin “yatak odasına havale edilmesine” hayıflanır ve erotiği şu şekilde savunur:

Kadınların yaşam gücünün bir ifadesi; o yaratıcı enerjinin güç kazanması; bugün dilimizde, tarihimizde, dans edişimizde, sevişimizde, çalışmamızda, yaşamlarımızda geri aldığımız bilgi ve işlev…

Bu eserler hâlâ ilham verici ve etkileyiciler.  Ve Srinivasan’ın “politik lezbiyenliğin arzunun sıkı özdenetimi talebi” tarifiyle uzaktan yakından bir ilgileri yok.

Lezbiyen feministlerin çığır açan eserlerinin aksine, yeni bir heteroseksüellik vizyonu üzerine çok az öngörü mevcut. Kayda değer bir istisna, Andrea Dworkin’in eserlerinde bulunabilir. Bazı feministlerin “seks karşıtı” olarak baştan savma biçimde kenara atılmasının izini, Dworkin’in sıkça “erkek düşmanı” olarak tasvir edilmesinin yüzeyselliğinde görebiliriz. Oysa Dworkin, erkeklerin insaniyet potansiyelini sık sık savunmuştur. O güçlü “Tecavüzün olmadığı 24 saatlik bir ateşkes istiyorum” yazısında şöyle demiştir:

Bugün buraya geldim çünkü tecavüzün kaçınılmaz ya da doğal olduğuna inanmıyorum. Buna inansaydım, burada bulunmam için hiçbir sebep olmazdı. Buna inansaydım, siyasi pratiğim şu ankinden farklı olurdu. Size karşı neden silahlı mücadeleye girişmediğimizi hiç merak ettiniz mi? Sebebi bu ülkede mutfak bıçağı kıtlığı olması değil. Sebebi, aksi yöndeki tüm kanıtlara rağmen, sizin insanlığınıza inanıyor olmamız.

O, erkek egemenliği ve kadınlara yönelik erkek şiddeti üzerine kurulu başat heteroseksüellik modelinin değişmez olduğuna ya da biyolojiye dayandığına inanmamıştır. Ve Dworkin kadınların yeni bir heteroseksüellik modeline yönelik coşkulu çağrısı olarak gördüğü şeyi Intercourse’ta (Duhul) şöyle tarifler:

Bir eşitlik ve tutku, şehvet duygusu ve yakınlık deneyimi. Kadınların erkekleri de insan olarak kapsayan bir aşk tahayyülü var… kadınların arzusu, eşitliğe dayalı insancıl bir  şehvet duygusuna dair tahayyüllerdir… Bunlar hem aşağı görülmeye hem de gaddarlığa karşı bir yeraltı direnişi, yaşamı ayakta tutan ve idame ettiren tahayyüllerdir.

Ütopyacı bir ahlaki tahayyül, radikal feminist düşüncenin kilit noktalarındandır ama kadınlar için yeni, baskıcı olmayan bir cinsellik tahayyülü, şu anda 1980’lere ve 90’lara oranla çok az üretilmektedir. Bu fikirlere yine acilen ihtiyaç duyulduğu şüphe götürmüyor. Pornonun cinselliğe dair kültürel normlar üzerindeki etkisi artık göz ardı edilemez. Ticari seksinse “herhangi bir iş” olarak normalleştirilmesi, kadınların ve kadın cinselliğinin metalaşmasının ve objeleşmesinin kaçınılmaz sayılması hakkında çok şey söylüyor.

#MeToo hareketinin yayılmasıyla birlikte gündelik heteroseksüel karşılaşmalar, zorlama ve şiddet arasındaki bağlara ilişkin tartışmalar tüm açıklığıyla ortaya döküldü. Ve statükonun değişmesi gerektiğini kabul etmeye başladığımız şu dönemde, kabul edilebilir veya iyi seksin belirleyicisinin salt karşı çıkmama veya rıza gösterme olduğunun ötesinde düşünmemiz gerek. Kadınlar için bundan daha fazlasını en azından hayal edebilmemiz gerek.

Feminist bir cinsel etik?

Feminist etiğe dayalı bir cinsellik, yani pek çok feministin şart koştuğu,zarar vermenin ve eşitsizliğin reddine dayalı bir cinsellik, kendi çalışmalarımla sık sık kesişmiş olan bir kavram. Böylesine basitçe bir etik cinsellik fikrinin temel alınmasının, özellikle belirtmeye değmeyecek kadar aşikar olması yüzünden kulağa zayıf gelmesinden bir bakıma korkuyorum. Ancak bu, günümüzde gürbüzleşmiş mevcut porno endüstrisi ve biyolojik determinist cinsellik modelinin baskınlığı bağlamında devrimci görünebilir. Cinselliği etik ve siyaset alanına öylece yerleştirmek, cinselliğin değişmez biyolojiden kaynaklandığına dair iyice yerleşmiş popüler ve bilimsel inanca bir meydan okuyuştur.

Feminist bir cinsel etik, cinselliğin sabit olmadığını ve dolayısıyla değişime tabi olduğunu tespit eder. Dahası cinsellik açısından neyin doğru ve yanlış olduğuna dair kararlar alınabileceğini savunur ki bu, tüm cinsel ifadelerin özünde iyi olduğu şeklindeki popüler özgürlükçü mefhumlarla doğrudan tezat oluşturur. Feminist bir cinsel etik, eşitsizliğe ve zarar vermeye bağlı olan cinsel ifadelerin veya hazzın özgürlükten ziyade baskı olarak adlandırılması gerektiğini savunur.

Cinselliğin kolayca değişebileceği anlamına gelmez bu. Cinselliğin toplumsal olarak inşa edildiğini söylemek, onun yalnızca bireyin tercihleri seviyesinde tahayyül edildiği veya belirlendiği anlamına gelmez. Srinivasan’ın kendisinin de belirttiği üzere: “gerçek şu ki cinsel tercihlerimiz, kimi zaman kendi irademizin işleyişi altında, değişebilir ve değişmektedir; bu otomatik olarak gerçekleşmez ama gerçekleşmesi imkansız da değildir.” Eril tahakküm sistemleri altında yapısal güç ve eşitsizlik meseleleri elbette devrededir. Bu da ikincil bir cinsel sınıfa toplumsallaşmayı aşmak şöyle dursun, eşitliği erotize eden otonom bir cinselliğin yaratılmasını kadınlar için özellikle zorlaştırır. Ancak bu gerçekleştirilmesinin imkansız olduğu anlamına da gelmiyor.

Feminist etiğe dayalı bir seks mefhumuna yönelik potansiyel, cinsel etiği ele alan mevcut literatürün çoğundan ayrılır. Bu literatürün çoğu ya kökünü dini gelenekten alır ya da yüksek oranda bireyselci çerçevelere dayanır. İki ayrı örnek verebiliriz: Aurel Kolnai’ın ilkin 1930’da yayımlanan Sexualethik (Cinsel Etik) eseri, seks dürtüsünün doğa tarafından belirlendiği ve en normal ve etik cinsellik biçimleri olarak heteroseksüel ilişki ve evliliğin üstünlüğü inancını sergiler.

Bu yüzyıla gelirsek, Moira Carmody, Foucault’cu kuramı, mahrem ilişkilerde bireylerin kendi cinsel etiğini kendileri belirleyebilmesinin önemini anlamanın bir yolu olarak kullandı. Carmody, bireylerin hangi pratiklerin doğru ve yanlış olduğunu kendileri belirleyebileceklerini ve “haz ile tehlike” arasında etik bir müzakere yürütebileceğini ileri sürer. Bu analiz bireysel deneyimleri yapısal güç eşitsizliklerinden büyük oranda ayırır ve sonuç olarak bireysel cinsel pratiklerin siyasi ve toplumsal anlamlarını da eleyip kenara koyar. Örneğin, haz ile tehlike arasındaki “müzakere” eril şiddet tehdidin varlığı kaçınılmaz olacak şekilde incelenmeden bırakılır; dolayısıyla hazzı bu tehdide rağmen müzakere etme yolları, yürünebilecek tek yolmuş gibi sunulur.

Ancak hakiki feminist bir etiğin, hazza ulaşmanın tek yolu olarak şiddet tehdidiyle müzakere mecburiyetini içermeyen etik bir cinsellik modelini sunması gerekir. Adrienne Rich’in neredeyse kırk yıl önce ileri sürdüğü gibi, feminizm “uçarı bir etiketten” fazlasıdır; “insan yaşamının koşulları üzerine düşünmenin, dolayısıyla da daha sorumlu hareket etmenin etiği, metodolojisi ve daha karmaşık bir yoludur.” Etik bir değişim sağlamak için, radikal feminist bir perspektiften, belirli cinsel pratikleri -mesela tecavüzü, zor kullanılan seksi, fuhuşu ve pornoyu- bireysel tercih meselesine indirgemek yerine baskıcı ve derinden zararlı olarak etiketlemek zorunludur.

Srinivasan, bu yaklaşımın kadınlara baskı koşulları altında yaşadıkları tüm pozitif deneyimlerin “yanlış” veya “kendini kandırmanın” göstergesi olduğunu söylemeye denk düştüğünü iddia ediyor. Ama yanlış bilinci bir tür kişisel başarısızlık olarak tasvir etmek zorunda kalmaksızın, mahrem duyguları ve yapısal analizi daima uzlaşı içinde olmayan iki ayrı alan olarak tanımak elbette mümkün.

Belki de, Marilyn Frye’ın söylediği gibi, cinselliğe dair kavrayışımız eril tahakküm altında öylesine güdük kalmıştır ki, yeni bir şey tahayyül ederken yeni bir terminolojiye de ihtiyacımız vardır. Belki de bir gün etik bir cinsellikten Dworkin’in insancıl şehvet duygusu dediği mefhuma ulaşabiliriz. Eften püften meseleler değil bunlar ve mümkün olana dair tartışma sürdürmek hayati önem taşıyor. Çünkü gelecek için “yaşamı ayakta tutan ve idame ettiren” gerçekten de bu tahayyüller. Kadınların kurtuluşu için süregiden mücadelede, cinsellik kadınların sadece ikincilleştirilmesinin değil en nihayetinde özgürlüğünün de merkezinde yer alan bir mesele.

Çeviri: Serap Güneş

Yorumlar

One comment on “Eşitliği erotize edebilir miyiz?”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s