Eşitliği erotize edebilir miyiz?

Cinsel arzunun politikası üzerine

MEAGAN TYLER

Seks doğal bir eylem değildir. Biyolojik determinizmin yeniden yükselişte olduğu bir kültürel iklimde bu iddiayı dillendirmek radikal gibi görünüyor. Doğuştan gelen cinsel bir dürtümüz olduğu, yani seksin fizyolojik ve değişmez, derin bir insancıl arzudan kaynaklandığı fikri, Batı’daki hakim söyleme iyice yerleşmiş durumda.

Ama seks, gerçekleştiği toplumsal bağlamın dışında varlığını sürdürmez. Determinizme dönüşe karşı durmamız ve cinselliğimizi etik şekilde yaşamamızın mümkün olup olmadığını sormamız gerek.

Biyolojiye dönüş, bir dizi farklı cephede gerçekleşti. Erken dönem gey ve lezbiyen kurtuluşçuları eşcinsellikte ahlaken yanlış hiçbir şey olmadığını, bu yüzden eşcinselliğin tercih ya da önceden belirlenmiş olmasının önemsiz görülmesi gerektiğini öne sürüyorlardı. Ancak bu argüman “böyle doğmuş” anlatılarına başvurulmasıyla giderek karanlıkta kalmaya başladı. Özü itibariyle eril ve dişil beyinler gibi iddiaların yeniden ortaya çıkışına şahit oluyoruz. Ayrıca cinsel anksiyetelerle başa çıkma konusunda  ilaçların psikoterapiye galip geldiği bu Viagra sonrası çağda, bedenlerimizin arzularımızı kontrol ettiği inancı her zamankinden fazla öne çıkmış görünüyor.

Bu yüzden, Amia Srinivasan’ın London Review of Books’ta çıkan “Does anyone have the right to sex?” (Seks hakkı diye bir şey var mı?) başlıklı son yazısını okumak ferahlatıcıydı. Arzunun politik doğasının böylesine ilginç bir şekilde ele alınıp sorgulanışı nadiren karşılaştığımız bir şey.

Yine de nihai olarak seksin bir hak olmadığı sonucuna ulaşan bir yazıda, radikal ve lezbiyen feminizme ait fikirlerinin neredeyse yok sayıldığını ve fuhuş sistemlerinin onaylanırcasına “seks işi” olarak çerçevelendiğini görmek şaşırtıcı oldu.

Srinivasan, radikal feministleri cinselliğin toplumsal inşasına dair tartışmaların ilerletilmesinde kritik önemde olduklarını söyleyerek anıyor; özellikle de eril cinsel hak-bendecilik ve cinsel objeleştirme bakımından. Ve bu konuda kesinlikle hemfikiriz. Ancak sonra “bugüne kadar [radikal feminizm] arzu konusunda çok az şey söyledi: erkeklerin arzusu, kadınların arzusu ve bu ikisinin ideolojik şekillenişi,” diye devam ediyor. Ki bu oldukça tuhaf, çünkü radikal feministler elbette bu sözlere, erkeklerin cinsel hak-bendeciliğinin ve kadınların cinsel olarak ikincil kılınmalarının politik niteliğine dair yaptıkları eleştirilerin, doğrudan erkeklerin ve kadınların cinsel arzularına dair meselelere uzandığını söyleyerek; cinsel arzumuzun, içinde gerçekleştiği toplumsal bağlamlardan ayrı şekillenemeyeceği yanıtını vereceklerdir.

Akademideki postmodern dönüş sırasında, cinselliğin toplumsal olarak inşa edildiğini tekrarlamak yaygın hale gelmişti.  Öte yandan Catharine MacKinnon, bu analizin büyük ölçüde yüzeysel kaldığını söyler:

Nadiren belirtilen ise, bunun toplumsal olarak nelerden inşa edildiği… İnşa edilmiş demek, etkilenmiş, yönlendirilmiş, kanalize edilmiş anlamına geliyor gibi görünüyor; tıpkı bir otoyolun trafik akışını inşa etmesi gibi. Şunlar yok ama: Neden otomobil? Şoförler kim? Herkes nereye gidiyor? Hareket kabiliyetini önemli kılan ne? Kimler otomobil sahibi olabiliyor? Tüm bu kazaları çok da kazara değilmiş gibi gösteren bir örüntü mi var?

Radikal feministler işte bu soruları da soruyorlar. Analiz yalnızca cinselliğin inşa edildiğini belirtmekle sona ermez, farklı cinsellik modelleri konusunda hükümlere imkan verecek şekilde genişler. Buysa, bir sistemin kadınlara zarar verip vermediğini değerlendirmeye çalışırken özellikle önemlidir.

Haz, iktidar ve s*kilebilirlik

Radikal feminist yaklaşım, ondan daha popüler olan cinsel özgürlükçülüğün antitezidir. Cinsel özgürlükçülük  genel olarak, baskı koşulları altında dahi olsa cinselliğe dair her şeyin iyi, hatta özgürleştirici olabileceğini ve kesinlikle yargılanmaması gerektiği fikrini taşır. Kendinden önceki pek çokları gibi, Srinivasan da kendi perspektifini “seks pozitiflik” olarak tarif ediyor. Radikal feminist yaklaşımları “seks negatif” olarak yaftalamaktan kaçınsa da, karşılaştırma yeterince açık ve feminist tartışmalarda net şekilde yerleşmiş durumda.

Radikal feminizmin “seks karşıtı” veya “seks negatif” şeklinde karakterize edilmesini yeniden ele almak faydalı olacaktır çünkü bu mesele kadınların patriyarka koşullarındaki cinsel arzularına dair anlaşmazlıkların merkezinde yer alıyor. “Seks karşıtı” yaftası, genellikle radikal [feminist] analizi tamamen saf dışı bırakmak için kullanılıyor. Sekse karşı olacak kadar absürtse, bu teorinin tamamı da işe yaramaz olmalıdır. Dorchen Leidholdt’un dikkat çektiği üzere, seks karşıtlığı, kadınların cinsel olarak nasıl davranması gerektiğine dair başat kültürel beklentilere direnen kadınları susturmak için asırlardır kullanılan kadın düşmanı bir hakaret olarak gündelik kullanımda yerini bulur .

Feminist hareket içinde, 1970 ve 80’lerde, cinsel ilişkiye direnmeyi ve “cinsellik pratiğini parçalamayı” açıktan savunan kadınlar ve hatta gruplar vardı (örneğin Seks Karşıtı Kadınlar). Ama “seks negatif” yaftası, yalnızca bu aktivistlere yönelik kullanılmıyor. Bundan ziyade, daha genel olarak, heteroseksüel cinsel pratikleri, sadomazoşizmi, pornoyu ve fuhuşu eleştirenleri hedef alıyor. Bu yanlış yansıtma, muhalif, sözüm ona “seks pozitif” kuramcıların ya da cinsel özgürlükçülerin, neyin “seks” teşkil ettiğine dair kendi tanımlarını sorgulamamasından kaynaklanıyor.

Başka bir deyişle, seksin ve cinselliğin başat, mevcut inşalarının eleştirisini tüm seksin eleştirisi olarak yaftalamak, seksin şimdiki başat modellerin dışına çıkacak şekilde değişmesinin hayal edilemediğini gösteriyor.

Radikal feministlerse tam da bu yüzden cinsel ifadelerin pozitif bir biçimini tahayyül etmek ve onun için mücadele etmek istediler ve seksin patriyarkal inşasının eleştirisine giriştiler. Radikal feministlerin -ve özellikle de radikal lezbiyen feministlerin- böylesine baştan savma biçimde, “seks karşıtı” ya da “seks negatif” diye tasvir edilmesi; yalnızca bu feministlerin heteroseksüelliğe dair eleştirisinin derinliğine değil, genel olarak savundukları ütopyacı vizyonun yanına yaklaşmayı dahi başaramıyor. Radikal feminizm ancak ve ancak, eğer var olan ve var olabilecek tek seksin beyaz üstünlükçü, kapitalist patriyarka altında sunulan, erotize edilmiş eşitsizlik olduğuna inanıyorsanız “seks karşıtı” sayılabilir.

Çoğu zaman “seks pozitiflik” kisvesi altına gizlenen benzer bir şikayet, radikal feministlerin erkek cinsel şiddetine ve istismarına çok fazla odaklandığı, kadınların haz potansiyeline ise yeterince odaklanmadığıdır. 1980’lerin sözde “feminist seks savaşları”nın merkezinde yer alan gerilim bu olmuştur ve Srinivasan’ın da not ettiği üzere, bunun yankılarını bugün hâlâ görmekteyiz.

Buna örnek olarak, #MeToo hareketinin, erkeklerin kadınları cinsel istismarının sıklığını ve ciddiyetini vurgulayarak kadınları kurbanlara dönüştürdüğü iddiası verilebilir. Cinsel şiddet faillerinin değil de, meseleyi ortaya seren feministlerin kadınları kurbana dönüştürdüğü iddiasının zorlama ve suni niteliği çok aşikar olmalı. Ama bu yanıltmaca sıkça cazip bulunuyor. Sorunsuz bir cinsel arzuyu, ezme ezilme ilişkilerinin kısıtlamalarından azadeymiş gibi kutlamak elbette daha kolay ama bu kutlama gerçekliğin inkarı olur. “Seks pozitiflik” kulağa parlak bir orgazm ve gökkuşağı dünyası gibi gelse de, radikal feministlerin de sıkça ileri sürdüğü gibi, aslında “kadınların yaşamlarının somut gerçekliğine karşı zalimane bir umursamazlığı ve ilgisizliği” göstermektedir.

Aynısı, baskı koşulları altında cinselliğin en kötü yanının “s*kilebilir olmamak” sayılması için de söylenebilir. Srinivasan’ın kavramını kullanırsak, “s*kilebilir olmamanın” patriyarka koşullarında bir hakaret olarak görüldüğüne şüphe yok ve bu, belli kadın gruplarına diğerlerinden daha fazla savruluyor. Bu hakaret aynı zamanda cinsel şiddet tehditleriyle birlikte madalyonun iki yüzünden birini oluşturuyor. Cinsel şiddet tehditlerinin zıttı olmaktan ziyade, kadınları cinsel otonomiden mahrum kılma amacındaki aynı kadın düşmanı çabanın bir parçası. Örneğin, Twitter’daki kadınlara, bazen aynı gün içinde, tecavüzü hakettiklerinin ama aynı zamanda da “s*kilebilir olmadıklarının” söylenmesi pek nadir görülen bir şey değil. Bu bağlamda “s*kilebilir” olmak, daha iyi bir seçenek gibi görünmüyor.

Gerçekten de, s*kilebilirliğin patriyarka altında bir ayrıcalık ölçüsü olduğu fikri, kadınların yaşamlarının maddi durumuna dair daha bütünlüklü bir algı dikkate alındığında, son derece hatalı görünmektedir. Srinivasan, “‘ateşli sarışın sürtüklerin’ ve Doğu Asyalı kadınların üst düzey s*kilebilirliğini” ve “siyah kadınlarla Asyalı erkeklerin onlara kıyasla s*kilebilir olmayışını düşünmemizi” istiyor bizden. Batı’daki popüler kültürün büyük kısmındaki temsillerin izini sürersek, bu akıl yürütmeyi anlamak mümkün. Ama bugün cinselliğin kültürel inşası üzerindeki en güçlü etkilerden birine – yani pornoya – bakarsak aynı iddiaları tekrarlamak zorlaşıyor. Pornografide, farklı yollardan da olsa, tüm kadınlar fetişleştiriliyor ve s*kilebilir hale geliyorlar.

Bugüne kadarki araştırmalarımın kayda değer bir kısmı, seks endüstrisinde -pornoda, fuhuş sistemlerinde ve cinsel sömürüye yönelik insan ticaretinde- kadınlara yönelik erkek şiddeti üzerine odaklandı. En marjinalleştirilmiş kadınlar -cinsel istismar mağdurları, yoksulluk içindeki kadınlar, yerli kadınlar, göçmen ve mülteci kadınlar, kültürel ve etnik azınlık gruplarından kadınlar, uyuşturucu bağımlısı kadınlar- bu cinsel sömürü biçimlerinde orantısız şekilde fazla temsil ediliyorlar. Onların, başat beyaz güzellik ya da arzu edilebilirlik standartlarına uy(ma)ması, “s*kilebilirliklerini” belirlemiyor. Bunu belirleyen onlarla, onlara cinsel erişimi satın alan adamlar arasındaki güç dengesizliği. S*kilebilirlik, bu bağlamda pek de bir ayrıcalık sayılamaz.

Srinivasan’ın önerdiği üzere, kesişimsel bir yaklaşımın bizi mutlaka götüreceği yer, ana akım medyada sürekli nesneleştirilmeyen kadınların “kendi kendini nesneleştirmeyi” benimsemesini yüreklendirmek veya kabul etmek olmayabilir. “Patriyarkal baskının ırka ve sınıfa göre nasıl değiştiğini” düşünmek, bizi bunun yerine kadınların kapitalizm altındaki cinsel sömürüsünü idame ettiren sömürgeci ve patriyarkal sistemleri sorgulamaya yöneltebilir. Fuhuşa Karşı Asyalı Kadınlar Koalisyonu, Seks Endüstrisine Karşı Yerli Kadınlar ve Af3irm gibi feminist grupların faaliyetlerinde vurguladıkları da tam olarak bu.

Radikal lezbiyen feminizmin katkısı

Kadınlara yönelik erkek şiddetine odaklanmak ve kadınların yaşamlarının somut gerçekliğini adlandırmak, bu yüzden son derece önemli olmuştur. Bununla karşılaştırıldığında olası bir feminist cinsellik vizyonunun yeterince teorize edilmediğini söylemek haksızlık sayılmaz. Ancak bu, alternatiflere dair hiçbir teori geliştirilmediği anlamına gelmez ve radikal feministler bu düşünce için yolu, hem heteroseksüel hem de lezbiyen kadınların yararına olacak şekilde, çok sık açmışlardır. Feminizm Herkes İçindir’de bell hooks’un önerdiği gibi:

Radikal lezbiyen katkı olmasaydı, feminist kuram ve pratik, heteroseksizmin sınırlarını zorlamaya ve kadınların, cinsel kimliklerinden ve/veya tercihlerinden bağımsız  tüm kadınların, diledikleri kadar özgür olabildikleri ve olabilecekleri alanlar yaratmaya asla cüret edemezdi. Bu miras sürekli olarak hakkı teslim edilip kutlanmalıdır.

Bu katkılar farklı biçimler aldı. Sheila Jeffreys, Anticlimax (Orgazma Karşı) kitabında eşitliği ve benzerliği erotize etme konseptini ileri sürdü. Benzer şekilde, Marilyn Frye da, heteroseksüelliğin sınırlarını ve patriyarka koşullarında “seks” sayılan şeyin dar tanımı içinde lezbiyen deneyimin dışlanmasını tartıştı. Nihai olarak, “seks” kavramının hepten terk edilmek zorunda kalınabileceğini ileri sürüyor ve onun yerine “onu yapmanın” kadınların hazzını merkeze koyan, yeni, genişletilmiş bir algısını öneriyor:

Birbirimizle hazlar ve heyecanlar, şefkat ve esrime, her türden süre ve derinlikte tutkulu şehvet akışları ürettiğimiz tüm eylem ve faaliyetleri kapsayan açık, cömert, ehven bir konsept olsun.

Adrienne Rich’in Compulsory Heterosexuality and Lesbian Existence (Zorunlu Heteroseksüellik ve Lezbiyen Varoluş) yazısı, iktidar yapılarıyla kültürel normların, lezbiyen deneyimi silerek kadınları ister tatsız ve tatminsiz, ister istismarcı ve şiddet dolu olsun heteroseksüel ilişkilere zorlayışını lanetleyen bir ithamdan ibaret değildir. Kadınlar arasındaki erotik bağ potansiyelini, patriyarka koşullarında bir direniş biçimi olarak da tanımaya ve kutlamaya bir çağrıdır. “Bir kadının başka bir kadınla salt genital cinsel deneyim yaşamış veya bunu bilinçlice arzu etmiş olmasını aşan” geniş bir aralıktaki “kadın tanımlı deneyimi” lezbiyen süreklilik mefhumuna dahil ediyor. Derdini şöyle anlatıyor:

Dişi dostluğu ve yoldaşlığı, erotik olandan ayrı tutulmuş, dolayısıyla erotik olanın kendisi sınırlandırılmıştır. Ama lezbiyen varoluş olarak tanımladığımız şeyin aralığını derinleştirip genişlettikçe, lezbiyen sürekliliği şekillendirdikçe erotik olanı dişil açıdan keşfetmeye başlıyoruz: o da bedenin herhangi bir parçası ya da sırf bedenin kendisiyle sınırlı değil…

Rich, Audre Lorde’nin mizojinist bir kültürde erotik olanı genişletme ve kadınları sevmenin radikal potansiyelini yeniden düşünme hakkındaki sözlerini tekrarlar.

Lorde, The Uses of the Erotic: The erotic as power (Erotiğin Kullanımları: İktidar olarak Erotik) makalesinde arzu ve erotizme dair dar görüşleri alaşağı eder. Örneğin pornoyu “değişim için enerji sağlayabilecek” erotik bir dişil gücün zıttı olarak lanetler. Erotiğin “yatak odasına havale edilmesine” hayıflanır ve erotiği şu şekilde savunur:

Kadınların yaşam gücünün bir ifadesi; o yaratıcı enerjinin güç kazanması; bugün dilimizde, tarihimizde, dans edişimizde, sevişimizde, çalışmamızda, yaşamlarımızda geri aldığımız bilgi ve işlev…

Bu eserler hâlâ ilham verici ve etkileyiciler.  Ve Srinivasan’ın “politik lezbiyenliğin arzunun sıkı özdenetimi talebi” tarifiyle uzaktan yakından bir ilgileri yok.

Lezbiyen feministlerin çığır açan eserlerinin aksine, yeni bir heteroseksüellik vizyonu üzerine çok az öngörü mevcut. Kayda değer bir istisna, Andrea Dworkin’in eserlerinde bulunabilir. Bazı feministlerin “seks karşıtı” olarak baştan savma biçimde kenara atılmasının izini, Dworkin’in sıkça “erkek düşmanı” olarak tasvir edilmesinin yüzeyselliğinde görebiliriz. Oysa Dworkin, erkeklerin insaniyet potansiyelini sık sık savunmuştur. O güçlü “Tecavüzün olmadığı 24 saatlik bir ateşkes istiyorum” yazısında şöyle demiştir:

Bugün buraya geldim çünkü tecavüzün kaçınılmaz ya da doğal olduğuna inanmıyorum. Buna inansaydım, burada bulunmam için hiçbir sebep olmazdı. Buna inansaydım, siyasi pratiğim şu ankinden farklı olurdu. Size karşı neden silahlı mücadeleye girişmediğimizi hiç merak ettiniz mi? Sebebi bu ülkede mutfak bıçağı kıtlığı olması değil. Sebebi, aksi yöndeki tüm kanıtlara rağmen, sizin insanlığınıza inanıyor olmamız.

O, erkek egemenliği ve kadınlara yönelik erkek şiddeti üzerine kurulu başat heteroseksüellik modelinin değişmez olduğuna ya da biyolojiye dayandığına inanmamıştır. Ve Dworkin kadınların yeni bir heteroseksüellik modeline yönelik coşkulu çağrısı olarak gördüğü şeyi Intercourse’ta (Duhul) şöyle tarifler:

Bir eşitlik ve tutku, şehvet duygusu ve yakınlık deneyimi. Kadınların erkekleri de insan olarak kapsayan bir aşk tahayyülü var… kadınların arzusu, eşitliğe dayalı insancıl bir  şehvet duygusuna dair tahayyüllerdir… Bunlar hem aşağı görülmeye hem de gaddarlığa karşı bir yeraltı direnişi, yaşamı ayakta tutan ve idame ettiren tahayyüllerdir.

Ütopyacı bir ahlaki tahayyül, radikal feminist düşüncenin kilit noktalarındandır ama kadınlar için yeni, baskıcı olmayan bir cinsellik tahayyülü, şu anda 1980’lere ve 90’lara oranla çok az üretilmektedir. Bu fikirlere yine acilen ihtiyaç duyulduğu şüphe götürmüyor. Pornonun cinselliğe dair kültürel normlar üzerindeki etkisi artık göz ardı edilemez. Ticari seksinse “herhangi bir iş” olarak normalleştirilmesi, kadınların ve kadın cinselliğinin metalaşmasının ve objeleşmesinin kaçınılmaz sayılması hakkında çok şey söylüyor.

#MeToo hareketinin yayılmasıyla birlikte gündelik heteroseksüel karşılaşmalar, zorlama ve şiddet arasındaki bağlara ilişkin tartışmalar tüm açıklığıyla ortaya döküldü. Ve statükonun değişmesi gerektiğini kabul etmeye başladığımız şu dönemde, kabul edilebilir veya iyi seksin belirleyicisinin salt karşı çıkmama veya rıza gösterme olduğunun ötesinde düşünmemiz gerek. Kadınlar için bundan daha fazlasını en azından hayal edebilmemiz gerek.

Feminist bir cinsel etik?

Feminist etiğe dayalı bir cinsellik, yani pek çok feministin şart koştuğu,zarar vermenin ve eşitsizliğin reddine dayalı bir cinsellik, kendi çalışmalarımla sık sık kesişmiş olan bir kavram. Böylesine basitçe bir etik cinsellik fikrinin temel alınmasının, özellikle belirtmeye değmeyecek kadar aşikar olması yüzünden kulağa zayıf gelmesinden bir bakıma korkuyorum. Ancak bu, günümüzde gürbüzleşmiş mevcut porno endüstrisi ve biyolojik determinist cinsellik modelinin baskınlığı bağlamında devrimci görünebilir. Cinselliği etik ve siyaset alanına öylece yerleştirmek, cinselliğin değişmez biyolojiden kaynaklandığına dair iyice yerleşmiş popüler ve bilimsel inanca bir meydan okuyuştur.

Feminist bir cinsel etik, cinselliğin sabit olmadığını ve dolayısıyla değişime tabi olduğunu tespit eder. Dahası cinsellik açısından neyin doğru ve yanlış olduğuna dair kararlar alınabileceğini savunur ki bu, tüm cinsel ifadelerin özünde iyi olduğu şeklindeki popüler özgürlükçü mefhumlarla doğrudan tezat oluşturur. Feminist bir cinsel etik, eşitsizliğe ve zarar vermeye bağlı olan cinsel ifadelerin veya hazzın özgürlükten ziyade baskı olarak adlandırılması gerektiğini savunur.

Cinselliğin kolayca değişebileceği anlamına gelmez bu. Cinselliğin toplumsal olarak inşa edildiğini söylemek, onun yalnızca bireyin tercihleri seviyesinde tahayyül edildiği veya belirlendiği anlamına gelmez. Srinivasan’ın kendisinin de belirttiği üzere: “gerçek şu ki cinsel tercihlerimiz, kimi zaman kendi irademizin işleyişi altında, değişebilir ve değişmektedir; bu otomatik olarak gerçekleşmez ama gerçekleşmesi imkansız da değildir.” Eril tahakküm sistemleri altında yapısal güç ve eşitsizlik meseleleri elbette devrededir. Bu da ikincil bir cinsel sınıfa toplumsallaşmayı aşmak şöyle dursun, eşitliği erotize eden otonom bir cinselliğin yaratılmasını kadınlar için özellikle zorlaştırır. Ancak bu gerçekleştirilmesinin imkansız olduğu anlamına da gelmiyor.

Feminist etiğe dayalı bir seks mefhumuna yönelik potansiyel, cinsel etiği ele alan mevcut literatürün çoğundan ayrılır. Bu literatürün çoğu ya kökünü dini gelenekten alır ya da yüksek oranda bireyselci çerçevelere dayanır. İki ayrı örnek verebiliriz: Aurel Kolnai’ın ilkin 1930’da yayımlanan Sexualethik (Cinsel Etik) eseri, seks dürtüsünün doğa tarafından belirlendiği ve en normal ve etik cinsellik biçimleri olarak heteroseksüel ilişki ve evliliğin üstünlüğü inancını sergiler.

Bu yüzyıla gelirsek, Moira Carmody, Foucault’cu kuramı, mahrem ilişkilerde bireylerin kendi cinsel etiğini kendileri belirleyebilmesinin önemini anlamanın bir yolu olarak kullandı. Carmody, bireylerin hangi pratiklerin doğru ve yanlış olduğunu kendileri belirleyebileceklerini ve “haz ile tehlike” arasında etik bir müzakere yürütebileceğini ileri sürer. Bu analiz bireysel deneyimleri yapısal güç eşitsizliklerinden büyük oranda ayırır ve sonuç olarak bireysel cinsel pratiklerin siyasi ve toplumsal anlamlarını da eleyip kenara koyar. Örneğin, haz ile tehlike arasındaki “müzakere” eril şiddet tehdidin varlığı kaçınılmaz olacak şekilde incelenmeden bırakılır; dolayısıyla hazzı bu tehdide rağmen müzakere etme yolları, yürünebilecek tek yolmuş gibi sunulur.

Ancak hakiki feminist bir etiğin, hazza ulaşmanın tek yolu olarak şiddet tehdidiyle müzakere mecburiyetini içermeyen etik bir cinsellik modelini sunması gerekir. Adrienne Rich’in neredeyse kırk yıl önce ileri sürdüğü gibi, feminizm “uçarı bir etiketten” fazlasıdır; “insan yaşamının koşulları üzerine düşünmenin, dolayısıyla da daha sorumlu hareket etmenin etiği, metodolojisi ve daha karmaşık bir yoludur.” Etik bir değişim sağlamak için, radikal feminist bir perspektiften, belirli cinsel pratikleri -mesela tecavüzü, zor kullanılan seksi, fuhuşu ve pornoyu- bireysel tercih meselesine indirgemek yerine baskıcı ve derinden zararlı olarak etiketlemek zorunludur.

Srinivasan, bu yaklaşımın kadınlara baskı koşulları altında yaşadıkları tüm pozitif deneyimlerin “yanlış” veya “kendini kandırmanın” göstergesi olduğunu söylemeye denk düştüğünü iddia ediyor. Ama yanlış bilinci bir tür kişisel başarısızlık olarak tasvir etmek zorunda kalmaksızın, mahrem duyguları ve yapısal analizi daima uzlaşı içinde olmayan iki ayrı alan olarak tanımak elbette mümkün.

Belki de, Marilyn Frye’ın söylediği gibi, cinselliğe dair kavrayışımız eril tahakküm altında öylesine güdük kalmıştır ki, yeni bir şey tahayyül ederken yeni bir terminolojiye de ihtiyacımız vardır. Belki de bir gün etik bir cinsellikten Dworkin’in insancıl şehvet duygusu dediği mefhuma ulaşabiliriz. Eften püften meseleler değil bunlar ve mümkün olana dair tartışma sürdürmek hayati önem taşıyor. Çünkü gelecek için “yaşamı ayakta tutan ve idame ettiren” gerçekten de bu tahayyüller. Kadınların kurtuluşu için süregiden mücadelede, cinsellik kadınların sadece ikincilleştirilmesinin değil en nihayetinde özgürlüğünün de merkezinde yer alan bir mesele.

Çeviri: Serap Güneş

Audre Lorde sadomazoşizmi tanımlıyor:

“Sadamazoşizm tahakküm kuranla itaat eden arasındaki ilişkinin kurumsallaşmış bir kutlamasıdır. Bizi ya itaatkarlığı ya da tahakküm kurmayı kabullenmeye hazırlar. Rol yaparken dahi olsa, güçsüzün üzerinde güç kullanmanın erotik ya da güçlendirici olduğunu onaylamak o ilişkinin siyasi, toplumsal ve ekonomik olarak devamlılığını sağlayan duygusal ve toplumsal bir aşama yaratır. Sadomazoşizm, tahakkümün kaçınılmaz ve meşru bir eğlence olduğu inancını besler. Tek tanrının iki yüzüne tapınma olgusu ile karşılaştırılabilir. Yani sanki aynı şey değilmiş gibi, dolunayda beyaz yüzüne, ay karanlıkta kaldığındaysa siyah yüzüne ibadet etmekle. Ancak ister yaptığınız kahvaltı, ister veda ediş biçiminiz olsun, yaşamınızın parçalarını her şeyden yalıtamaz, bunların sonuçlarından muaf olamazsınız.”

Audre Lorde

Heteroseksüellik kurumu ve Adrienne Rich

Ataerkilliğin kendini sürekli yenileyerek devamlılığını sürdürmesinden çıkar sağlayanlar sık sık eşcinselliğin özendirildiğini ileri sürüyor. Bunun özendirilmesinin toplum düzenimizi bozacağını söylüyorlar. Bu doğruysa bizce bir problem yok. Çünkü yaşadığımız toplum düzeni zaten bozuk ve bu düzen heteroseksüelliğin özendirilmesine ve zorlanmasına da dayanıyor. Kadınlar heteroseksüel ilişki ve çekirdek aile romantize edilerek erkeklere bağımlı kılınıyor, bu ataerkilliğin en önemli kurumlarından birinin devamlılığını sağlıyor. Bu tartışmalar devam ededursun zorunlu heteroseksüelliği anlatan feministlerin en önemlilerinden olan Adrienne Rich neler demiş hatırlatmak istedik. Alfa Yayınları’ndan çıkan Sosyoloji Kitabı toparlayıcı bir özet sunmuş, metnin daha önce online ortama aktarıldığını görünce biz de buraya taşımak istedik:
(Fotoğraf: Neal Boenzi/New York Times Co./Getty Images)

Heteroseksüellik bir kurum olarak kabul edilip incelenmelidir – Adrienne Rich
Ya heteroseksüellik doğuştan gelen veya tek “normal” cinsellik değilse? Heteroseksüellik genellikle toplum için “doğal” bir temel olarak görülür, ama Adrienne Rich Zorunlu Heteroseksüellik ve Lezbiyen Varoluş (1980) adlı önemli makalesinde bu fikre meydan okur. Rich, kadınların bir toplumda kadınları aşağı gören kuralları kabullenmeye zorlandığını savunan Fransız entelektüel Simone de Beauvoir’dan etkilenmiştir.

Rich, heteroseksüelliğin doğallıktan çok uzak olup kadınlara empoze edildiğini ve “ heteroseksüelin” “homoseksüelden” ve “erkeğin” “kadından” üstün olduğu sahte iki kutuplu düşünceyi (heteroseksüel-homoseksüel ve erkek-kadın) teşvik eden bir iktidar sistemi olarak görülmesi gerektiğini savunur. Zorunlu heteroseksüellik, ilişkileri sürdürmek ve cinsiyeti “sergilemek” için uygulanacak şablonları bize “komut” olarak sunar. Örneğin bunu doğrulayan hiçbir inceleme olmasa bile erkekleri cinsel olarak aktif, kadınları ise pasif olarak düşünmeye teşvik ediliriz.

Rich’e göre kadınlardan pasif ve erkeklere bağımlı olarak kısıtlanmış biçimde davranması beklenir; bu beklentilere uymayan davranış sapkın ve tehlikeli bulunur. Örneğin cinsel olarak aktif kadın anormal olarak etiketlenir veya rastgele cinsel ilişkide bulunduğu söylenir. Erkeğin üstün olduğunu varsayan bir iktidar sistemi olarak ataerkillik, kadınlar zaman içinde bastırılmasının açıklanmasında faydalı bir kavramsal araçtır; Rich’e göre kadınların ikincil konumunu anlamak için erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliği hakkında düşünmek gerekir.

İdeolojinin Gücü
Rich, zorunlu heteroseksüellik ideolojisinin birçok yoldan kadınları erkeklerle cinsel ilişkiye “zorlamasını” tartışır. Örneğin iş piyasasında erkekler ve kadınların eşitsiz konumları, kadınların mali olarak erkeklere bağımlı olmasıyla sonuçlanabilir. Kadınların kamusal alanda erkek şiddetiyle karşılaşma riskinin olduğu ve bu yüzden hareketlerini sınırlandırıp erkek korumasına başvurması gerektiği yönündeki yaygın mit, kadınların heteroseksüel ilişkilere nasıl zorlandığının bir diğer örneğidir. Kadınlar kendilerini cinsel av, erkekleri de “doğal” cinsel avcılar olarak görmeye teşvik edilir. Tehlikeli yabancı türünden inançlar bunu pekiştirir. Sonuçta heteroseksüel ilişkiler kadınlara (sahte) bir güvenlik duygusu verir.

Gittikçe daha çok insanın evliliği ertelemeyi tercih etmesine rağmen birçok genç kadın halen bunu hayatlarının normal ve kaçınılmaz bir parçası olarak görür; bu beklenti Rich’in heteroseksüelliğin zorunlu doğası hakkındaki argümanının önemli bir boyutudur. İdeoloji Titanik gibi filmlerde ve Sindeıella gibi peri masallarında romantik anlatıları ön plana çıkararak bir kez daha heteroseksüelliği destekler.

Toplumda heteroseksüellik fikri öylesine egemendir ki insanlar aksini belirtmedikçe heteroseksüel olarak varsayılır. İronik bir biçimde, lezbiyenler veya geyler “dışarı çıktığında” heteroseksüellere göre daha cinsel bulunur. Böylece heteroseksüellik sinsice bir normallik güvencesi getirir.

Baskıcı Taktikler
Karl Marx, kapitalizmin kısmen fetih ve köleleştirme gibi şiddet eylemleri aracılığıyla varlığını sürdürdüğünü savunmuştur. Rich’e göre heteroseksüellik de benzer bir biçimde görülebilir. Tıpkı işçilerin ücretli emek dışında bir seçenekleri olmaması gibi zorunlu heteroseksüellik koşulları altında erkekler ve kadınlar heteroseksüel veya homoseksüel olmayı seçmez.

Kadınların davranışlarını kontrol etmek için ideolojinin sembolik şiddetinin yanı sıra fiziksel şiddete de sıkça başvurulur. Kadın sünneti ve kadınların zinası veya lezbiyenliğin cezalandırılması gibi eylemler kadının cinselliğini inkâr eder. Tecavüz bir diğer şiddet taktiğidir; evlilik içi tecavüz birçok Batılı ülkede 1990’lara kadar suç olarak kabul edilmemiştir. Bu, kadının cinsel olarak kocasına itaat etmesi gerektiği inancının bir yansımasıdır. Rich, “kadınların erkek işlerinde obje olarak kullanılmasının” zorunlu heteroseksüelliğin bir başka baskıcı taktiği olduğunu söyler; cinsel sömürü için kadın ticareti ve hayat kadınlarının cinsel zevk için kullanılması buna örnektir.

Bazı kültürlerde sadece erkek çocukların okula gönderilmesi tercih edilir; bunun nedeni kız çocukları evlilikten sonra kocasının ailesine katılırken erkek çocuklarının ailede kalacak olmasıdır. Bu görüşün bir sonucu olarak dünya genelinde kızların yalnızca yüzde otuzu ortaokul eğitimi almaktadır. Yetersiz eğitim kaçınılmaz olarak düşük istihdam olasılığı anlamına gelir.

Erkek iktidarını korumanın bir diğer yöntemi, kadınların önemli iş konuşmalarının yapılabileceği golf gibi boş zaman aktivitelerinin ve erkeklere özel kulüplerin dışında tutulmasıdır.

Heteroseksüellik bunun gibi birçok farklı açıdan cinsiyet ve cinselliğin katı sosyal oluşumları aracılığıyla işleyen bir kurum olarak anlaşılabilir. Bu cinsiyet fikirlerini uygulamak için şiddet dâhil önemli bir sosyal kontrol kullanılır. Sonuç olarak kadınlar heteroseksüelliğin içinde tutulur ve ona tabi olmaları sağlanır. Rıch’e göre kadınların bastırılması heteroseksüelliğin doğrudan bir sonucudur.

Tarihte ve kültürde lezbiyenliğin silinmesi ve inkârı, heteroseksüelliği korumanın yollarından biridir. Rich, toplumun erkek tanımlı olduğunu savunur; yani toplum erkeklerin ve ihtiyaçlarının kadınlarmkinden üstün tutulduğu bir yerdir. Kadınlar erkeklere güzel görünme ihtiyacı hisseder ve erkeklerle duygusal ilişkilerine kadınlarla arkadaşlıklarından daha fazla değer verir. Rich kadınları yaşamlarını diğer kadınlar çevresinde yeniden şekillendirmeye, bir başka deyişle kadın tanımlı olmaya çağırır. Bu tüm kadınları erkekleri terk edip kadınlarla birlikte olmaya çağırdığı anlamına gelmez; ama tüm kadınların muhtemelen yalnızca lezbiyen topluluklarda mümkün olabilecek bu deneyimi, yani başka kadınları sevmeyi tüm kadınların yaşamasını ister.

Lezbiyen Süreklilik
Rich, bir lezbiyenin ne olduğuna dair önyargılara meydan okur; lezbiyen erkeklerden nefret eden ve kadınlarla birlikte olan biri değildir, sadece kadınları seven bir kadındır. Bu görüş “siyasi lezbiyenlik” olarak bilinir: Rich ve diğerleri bunu basit bir cinsel tercihten ziyade ataerkilliğe direnme şekli olarak görmüştür. Lezbiyenlik, cinsel acıdan kadınlara ilgi duyanları ve heteroseksüel olduğu halde siyasi açıdan diğer kadınlarla bağlantılı olanları kapsayan bir süreklilik taşıyabilir. Bu, lezbiyenlik deneyiminin derecelerinin olduğu, “daha az” lezbiyen olanların sosyal olarak daha makbul olduğu anlamına gelmez. Rich’e göre 16. yüzyıl ve 17. yüzyılda çoğu zaman ataerkilliğin dışında yaşadıkları gerekçesiyle büyücü olarak asılan veya yakılanlar başta olmak üzere Avrupa’daki birçok kadından, 19. yüzyılın sonunda İngiltere’de ısrarla pantolon giyerek skandala neden olan Wigan kentindeki madenci kadınlara kadar zorunlu yaşam tarzına direnen ve sürekliliğin kah içinde kah dışında var olan kadınlar yüzlerce yıldır mevcuttur.

Rich’in lezbiyen süreklilik fikri kısmen lezbiyenliği cinsellikten uzaklaştırdığı ve feministlerin kendi heteroseksüelliklerini sorgulamaksızın sürekliliğin bir parçası olmasına olanak tanıdığı için ciddi tartışmalara yol açmıştır. İngiliz radikal feminist Sheila Jeffreys’e göre bu görüş kadınların kendini siyasi olarak onaylanmış hissederken erkeklerle ilişkilerini sürdürebilmesine olanak tanımıştır. Fakat Rich’in çalışmasının gücü, heteroseksüel kadınları eleştirmek yerine bir kurum olarak heteroseksüelliği eleştirmesinden gelir.

Rich’in fikirleri heteroseksüel-homoseksüel ikiliğine de meydan okur ve cinsel kimliğin Batı kültürünün icadı olduğunu savunan Amerikalı araştırmacı Eve Kosofsky Sedgvwick gibi queer kuramcılarını önceler. Sedgwick, bu cinsellik yapılarının sadece lezbiyenler ve geyler gibi “azınlık” gruplarının bir sorunu olduğu varsayımına da karşı çıkar.

Kavramsal Değişim
Rich’in 1980 yılındaki makalesinde ortaya koyduğu fikirler, heteroseksüelliğin bir kurum olarak incelenmesi çağrısında bulunarak cinsellik konulu incelemelerde belki de en önemli kavramsal değişimi sağlamıştır. İngiliz sosyolog Carol Smart’ın belirtttiği gibi bu daha önce hiç yapılmamıştır çünkü heteroseksüel kimlik, beyaz sömürgeci kimlik gibi zahmetsizce üstünlük sağlamıştır ve kendini bir norm olarak yapılandırdığı için görünmez kalabilmiştir. İngiliz sosyolog Stevi Jackson gibi heteroseksüel feministlerin heteroseksüelliğe bakışı Rich’in çalışmasından doğrudan etkilenmiştir. Fransız feminist Monique Wittig, 1992 yılında heteroseksüelliğin kadınların itaat etmesi ve sahiplenilmesine dayalı bir siyasi rejim olduğunu ileri sürmüştür.

Kısa süre önce İngiltere’de ünlülerin kızlara cinsel istismar uyguladığının ortaya çıkması ve Afrika’da Nijerya’daki iki yüzü aşkın okul çağındaki kızın militan İslamcı grup Boko Haram tarafından kaçırılması, heteroseksüelliğin kadınlara ve kızlara halen zor yoluyla uygulandığının çarpıcı örneklerdir. Rich’in argümanları, sosyal ve siyasi bir yapı olarak heteroseksüelliğe ilişkin önemli keşiflere ışık tutmaya devam eder.

Adrienne Rich
Feminist, şair ve makale yazarı Rich, 1929’da ABD, Maryland’da dünyaya gelmiştir. Anne ve babasının dini ve kültürel ayrımlarından dolayı gergin bir aile hayatı olmuştur.
Kendini daha sonra lezbiyen olarak tanımlamasına rağmen Rich kısmen ailesiyle bağını koparabilmek için evlenmiştir. Bu dönemde Columbia Üniversitesinde öğretmenlik görevi üstlenmiştir. Anne ve eş olarak deneyimleri, entelektüel potansiyelini engellemiş ve politik anlayışını radikalleştirmiştir. Savaş karşıtı protestolara katılmıştır ve aynı zamanda feminist politikaya ve insan hakları hareketine aktif olarak katılmıştır. 1997’de Başkan Bili Clinton’dan Ulusal Sanat Madalyası almayı ABD’deki eşitsizlikleri protesto etmek için reddetmiştir.

 

 

 

Erkekler neden sadistçe davranıyor?

Erkek şiddeti sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde büyük bir problem. Birçok insan eğitim ve gelir düzeyi arttıkça şiddetin azaldığını düşünüyor. Gerçekten azalıyor mu yoksa şekil değiştirip görünmezleşiyor mu? Yoksulluğun ve olanaksızlığın kadınları şiddete karşı daha korunmasız kıldığı bir gerçek çünkü korunma mekanizmalarını geliştirmek o zaman daha zor oluyor. Ancak kadınların koşulları görece iyi olsa dahi erkek şiddetinden tamamen uzak bir hayat yaşaması o kadar kolay değil. Erkekler birlikte oldukları kadınlara ‘dayak atmıyor’ bile olsa şiddet içeren davranışları başka biçimlerde de ortaya çıkabiliyor. Bu yazıda verilen örnekler şiddet içeren cinsel fantezilerini uygulamaya geçiren varlıklı ya da eğitimli erkeklerin işi nereye kadar götürebildiğini anlatırken yazar şiddeti cinselliğin bir parçası olarak görmenin erkekler için çok sıradışı olmadığını hatırlatıyor. 

MEGHAN MURPHY

Erkeklerin sadist davranışları doğuştan mı geliyor yoksa öğrenilen bir şey mi? Sadizm öğreniliyorsa bu konuda bir şeyler yapmak mümkün.

Merhaba bu haftanın Erkeklerin Derdi Nedir Allahaşkına? köşesine hoş geldiniz.

Kendimi sizi uyarmak zorunda hissediyorum. Muhtemelen bu incelemenin sonunda bir cevap çıkmayacak ama gönlü zengin bir abimiz aydınlanmamıza ilham verebilir.

Dürüst olayım, şu an uzmanlık alanımın dışında seyrediyorum. Ne de olsa hiç vajinamla bir adamı boğarken orgazm olmadım ya da bir grup arkadaşımla ağlatana ve kusturana kadar bir erkeğe işkence etme ve bu sırada mastürbasyon yapıp ona kirli bir orospu olduğunu söyleme fantezim olmadı. Sarhoş bir adamı asla bir odaya itip kapıyı kilitlemedim, nefes alamayıp çığlık atamaması için onun ağzını bağlamadım ve onu becerirken bizi izleyen bir arkadaşımla beraber kahkaha atmadık.

Belki tutucu olduğumu söyleyeceksiniz ama başkalarını incitmek beni tahrik etmiyor, yani birini boğazlama veya işkence etme fikri bırakın tahrik edici olmayı kendimi rahatsız hissetmeme sebep oluyor. Bu arzuladığınız birine değil nefret ettiğiniz birine yaptığınız bir şeye benziyor. Zaten kim nefret ettiği biriyle seks yapmak ister ki?

Aha…

8 Ağustos 2017’de Justin Schneider, bir kadını erkek arkadaşının evine bırakacak bir tanıdık olduğuna inandırarak arabasına aldı ve başka bir yere götürdü, kenara çekti ve kadına araçtan çıkmasını söyledi. Uzaklaşmaya başlayan kadını yakalayıp, kendinden geçene kadar boğarken ona birazdan öleceğini söyledi. 25 yaşındaki kurban bilincini tekrar kazandığında, Schneider onun üzerinde mastürbasyonunu yeni bitirmişti. Fermuarını çekti ve kadına bir mendil uzattı. Aslında onu öldürmeye hiç niyeti olmadığını ancak cinsel olarak tatmin olması için buna inandırması gerektiğini söyledi.

34 yaşındaki adam herhangi bir hapis cezası almadı, ancak ev hapsinde tutulduğu yıl ona “kendisini gerçekten geliştirip daha iyi bir insan, daha iyi bir koca ve daha iyi bir baba olma” şansı verildi.

Harika, harika, süper.

Açıkçası ikinci şanslara ve insanların değişebileceğine inanıyorum. Hapishanenin insanları rehabilite ettiğini düşünmüyorum. Ancak biliyorum ki bu dünyada çok fazla sadist adam var ve bu durum tüylerimi ürpertiyor. Bir yıl kaldığı ev hapsinin bu adamı sadist arzularından arındırdığına hiç mi hiç ihtimal vermiyorum ve benzer örneklerini her zaman gördüğümüz gibi şimdi daha fazla kadının bu adam tarafından mağdur edilme tehlikesiyle karşı karşıya olacağı şüphesini taşıyorum. O kadar fazla kadın Schneider’in kurbanıyla benzer ve daha beter deneyimlere maruz kaldı ki artık erkeklere her zamanki gibi saçma küçük cezalar verip işlerine belki biraz daha gizlice devam etmelerine izin vermek yerine davranışlarının temel sebeplerine bakmanın zamanı geldi.

Sadizme sağlıklı bir cinsel fantezi olarak göz yuman bir toplumda, erkeklerin bu fantezileri gerçek yaşama taşımak istemeleri de sürpriz olmamalı. Birini boğmayı yatak odasını renklendiren zararsız bir eğlence olarak görürken aynı zamanda erkeklerin boğulmuş kadınlara bakarak otuzbir çekmeyeceklerini beklemeniz karşısında şaşakalıyorum.

Ve evet biliyorum,biliyorum bana şunu diyeceksiniz: Rıza, Meghan. Rıza işi değiştirir. Ama bu mevzuda kadınların ne istediğinden bahsetmiyorum (ya da bunu istediklerini söylemelerinden, ne de olsa bunun erkekleri tahrik ettiğini biliyorlar). Erkeklerin ne istediği hakkında konuşuyorum. Çünkü bir adam bayılana kadar onu boğmamı söyleseydi bile bunu yapmazdım. Ne bileyim, belki onu çok sevdiğim, bayılana kadar onu boğarak mutlu etmek istediğim için ve bebeğim için her şeyi yapacağımdan dolayı yapardım ama bu beni orgazm ettirmezdi.

Geçen hafta, Dr. Christine Blasey Ford’un 36 yıl önce Brett Kavanaugh tarafından cinsel tacize uğradığını açıklarken o gece kendisini en çok üzen şeyin kahkahalar olduğunu söylediğini duyduk. “İkisinin gürültülü kahkahaları” dedi sesi çatlayarak “ve eğlenceleri uğruna harcanmak… Onlar kahkaha atarken birinin altındaydım.”

Bu ikili gibi, arkadaşlarıma aynı şeyleri yapan ya da bunları bana yapmaya çalışan erkeklerle ilgili anılarım var. Bu gibi durumlardan bir şekilde kaçmayı başardım, benden beklenen rolü oynamadığım için sırf “kaşar”, “orospu”, “kahpe” şeklinde çağrılmaktan dolayı ağladım ve sarsıldım. Çok kötüye evrilebilecek birçok durumda şansım yaver gitti. Tanıdığım kadınların çoğu benim kadar şanslı değildi. Demek istediğim şu ki bu tip erkekler sıradışı değiller. Bununla birlikte, farklı erkeklerin kadınların üzerinde uygulamak istediği -ve bazen uyguladıkları- sadizmin birçok farklı kademesi var.

9 Haziran 2017’de, Çin’den Amerika Birleşik Devletleri’ne misafir öğretim üyesi olarak gelen Yingying Zhang, Urbana-Champaign kampüsündeki Illinois Üniversitesi’nden Brendt Christensen ile birlikte bir arabaya bindi. Christensen, Zhang’ı kendi evine götürdü, onu iradesi dışında orada tuttu ve öldürmeden önce muhtemelen cinsel saldırıda da bulunup ona çeşitli yöntemlerle işkence etti (Zhang’ın cesedi hala bulunmuş değil). Christensen, Zhang’ın üniversitesinde eski bir doktora öğrencisiydi ve  “BDSM, fetiş ve kinky topluluklar için bir sosyal ağ” olan Fetlife’da “Mükemmel kaçırma fantezisi” ve “planlama ve kaçırma” gibi alt başlıkları olan “Kaçırma 101” forumunu kullanmıştı. Savcılar, Christensen’ın 2013’te Illinois’de bir başka kurbanı “boğduğunu ve cinsel saldırıda bulunduğunu, “başka kurbanları” da olduğunu iddia ettiğini ve “katil olarak bilinmek istediği”ni ortaya çıkardılar,  Bu kesinlikle BDSM siteleri sayesinde cesaretlendirildiği ve planladığı fantezisiydi. Christensen evliydi ve söylenenlere göre öğrencileri tarafından çok seviliyor ve tamamen normal bir adam gibi görünüyordu (Christensen üniversitenin fizik bölümünde öğrenciyken asistandı).

Peter Madsen düzenli olarak “fetiş partilerine” katılan bir adamdı, iki porno filmde oynamıştı ve şiddet içeren snuff* pornolara meraklıydı. Ağustos 2017’de kendi denizaltısında öldüreceği Kim Wall ile tanıştığı gün, internette “kafası kesilmiş kızın can çekişmesi” terimini aramış ve bir kadının boğazının kesildiği bir film izlemişti. Bilgisayarında işkence yapılan ve idam edilen kadınları gösteren videolar bulundu. 47 yaşındaki Madsen, Wall’u bağladı ve onu öldürüp parçalara ayırmadan önce istismar etti. Wall’un cinsel organı ve çevresinde bıçak yaraları tespit edildikten sonra Madsen “cinsel birleşme dışında tehlikeli nitelikte cinsel eylemler” ile suçlandı.

Bunun gibi bir sürü hikaye var. Belki kimseyi öldürecek kadar ileri gitmek istemeyen, ancak oral seks yaparken kadınların kafasını yumruklamaktan zevk alan Jian Ghomeshis vardı. Partilerde kadınlara toplu halde tecavüz etmek isteyen bir sürü genç erkek var; çünkü hey, bu bir parti. Ve sonra mastürbasyon yaparken bu tür şeyleri online olarak izleyen erkekler var ve belki de kız arkadaşlarına bu zararsız “kink”i cinsel repertuarlarına dahil etmeyi düşünmelerini kibarca teklif ediyorlar. Çoğu erkek için kadınları incitmek eğlenceli. Yalnızca bir şaka, eğlence kaynağı veya seksi bir şey.

Hangi noktada çizgiyi çekeceğiz? Hangi noktada bir erkeğin bir kadına zarar verme fantezisi kurmasının kabul edilir olup olmadığını söylüyoruz? Uygulamaya geçirdiğinde mi? İnternette kadınların incitildiği veya aşağılandığı görüntülere bakarken mastürbasyon yaptığında mı? Yoksa artık çok geç olduğu zaman mı?

Dahası bu arzular nereden geliyor? Neden çoğu erkek kadınlara zarar vermek istiyor, neden kadınların canını yakmak onları tahrik ediyor?

Bu erkeklerden bazılarının kendilerinin -belki cinsel- istismar mağduru olduklarını tahmin ediyorum. Onlara zarar verenlerse büyük ihtimalle başka erkeklerdi. Ancak çoğunun maruz kaldığı istismar cinsel değildi; becerilirken boğazlanmadılar, gırtlaklarına sokulan bir penisle nefessiz bırakılmadılar, aynı anda boğazlarından ve kıçlarından penetre edilirken kendilerine “orospu”, “şıllık” denmedi. Erkeklerin bunu kadınlara yapmasının bir nedeni var. Bu neden ise kadınların bunu hak etmesi ya da aynılarını kadınlar erkeklere yaptı diye intikam peşinde olmaları değil.

Çoğu kişi kadın düşmanlığını açıklamanın ya da gözlemlemenin zor olduğunu düşünüyor, ancak bu suçları düşündüğünüzde ve bunlara mazeret aramaya çalıştığınızda daha net görünmeye başlıyor.

Bu davranışa ve ne kadar çok erkeğin buna iştirak ettiğine dair kaygısızlığımızı endişe verici buluyorum. Erkekleri işkenceden zevk almaya yönlendiren doğuştan gelen bir şey olduğunu kabul ettik diyelim, bu durumda ne yapacağız bu erkeklerle?  Veya bu tip davranışların çoğunlukla öğrenildiği gerçeğini kabul edebiliriz ve durum buysa, bunu durdurabiliriz de. Bu dünyada bu kadar çok doğuştan psikopat olması mümkün değil (Ayrıca öyleyse neden neredeyse hepsi erkek, neden neredeyse hiçbiri kadın değil?). “İyi” olan ve sokak ortasında boğup bayılttıkları kadınlara bakıp mastürbasyon yapmayan erkekleri sevip onlarla birlikte yaşıyor olabiliriz ama onlar da canları isterse bizi öldürebileceklerini ama öldürmemeyi seçtiklerini kendilerine ve bize hatırlatmaktan, kız arkadaşlarını zararsız kink fantezilerinde hafifçe boğarken sahip oldukları gücü hissetmekten cinsel bir haz alabiliyorlar. Bunlar bize cinselleştirilmiş şiddet ve tahakküm sorununun sadece psikopatlara ve sapıklara ait bir sorun olmadığını gösteriyor olmalı.

Pornografiye ve “gerçek hayata” göre, erkekler nefesimiz kesilene, ağlayana ya da kusana kadar -belki de öldürene kadar- bizi boğmak, suratımıza boşalmak, penetre etmek isterler ve belki bunu yaparken kahkaha da atabilirler (Ah nefes alamıyor musun? Ama baksana sikim ne kadar sertleşti?).  Buna rağmen feministlerin derdinin ne olduğunu anlamayı başaramazlar. Kadınların erkeklerin ne izlediğini, ne yaptığını ve yatakta ne istediğini bilmediğine inanır gibiler. Ama elbette biliyoruz. Hepimiz biliyoruz. Sadece çoğumuz bunun hakkında konuşmak istemiyor. Bunun gerçekliğini kabul etmek ve sonra bununla yüzleşmek çok ağır. Bu erkekleri terk mi edeceğiz? Kötü ve ıslah edilemez görüp onlardan umudumuzu mu keseceğiz? Onlarla konuşup porno alışkanlıkları ya da cinsel eylemlerine dair zararları mı açıklayacağız? Bir cevabımın olduğunu söyleyemem. Ama en azından, bunun hakkında konuşmaya başlamaya ve bunun normal olmadığını, iyi olmadığını ve kesinlikle zararsız olmadığını söylemeye ihtiyacımız var.

Feministler şiddeti tahrik edici bir şey haline dönüştürmenin erkeklerin şiddetten tahrik olmasıyla sonuçlanabileceği ihtimalinden bahsettiklerinde mazeret üretmeye, görmezden gelmeye ya da “cinsellik polisliği yapmayın dar kafalılar!” diye bağırmaya devam edebiliriz. Ya da artık açık konuşmaya başlarız. Sonuçları göz önüne alırsak buna değer gibi görünüyor.

*Snuff pornosu: Gerçek cinayet sahnelerini gösterdiği iddia edilen porno filmlerine verilen isim.

 

Çeviri: Pınar

Kaynak