Feminizm, Sanat ve Annem Sylvia

ANDREA DWORKIN

Aşağıdaki metni sermelix‘in izniyle vesvese’de paylaşıyoruz. Bloğunda Türkçeye daha önce çevrilmemiş kimi kadın yazarlara ait eserlerin, ağırlıklı olarak şiirlerin çevirilerini okuyabilirsiniz.

Bu konuşma, 16 Nisan 1974’te Smith College, Northampton, Massachusetts’te sunulmuştur.

Bugün burada olmaktan çok mutluyum. Burada olmak sıradan bir şey değil benim için. Başka bir sürü yerde olabilirdim. Annem benim için böylesini planlamamıştı.

Size annemle ilgili bir şey anlatmak istiyorum. Adı Sylvia. Babasının adı Spiegel. Kocasının adı Dworkin. Annem elli dokuz yaşında ve şunun şurasında birkaç ay önce ciddi bir kalp krizi geçirdi. Şimdi iyileşti, işine döndü. Bir lisede sekreterlik yapıyor. Hayatının büyük bir kısmında ve benim hayatım boyunca kalp hastasıydı. Çocukluğunda ateşli romatizma geçirmiş. Söylediğine göre, asıl dertleri, erkek kardeşim Mark’a hamileyken zatürre olduğunda başlamış. Ondan sonra, hayatı hastalıklarla dolu bir çileye dönmüş. Onu takatsiz bırakan, yıllar süren hastalıkların (kalp yetmezliği, onu hayatta tutan ilaçlara verdiği toksik reaksiyonlar) ardından kalp ameliyatı oldu, sonra beyni pıhtı attı, felç geçirdi ve buna bağlı olarak uzun bir süre konuşma yetisini yitirdi. Kalp ameliyatını atlattı. Hâlâ konuşmasının hızı düşüncelerine yetişemiyor olsa da felci atlattı. Sonra, yaklaşık sekiz yıl önce kalp krizi geçirdi. Bunu atlattı. Sonra, birkaç ay önce kalp krizi geçirdi. Bunu atlattı.

Annem Jersey City, New Jersey’de iki oğlan, beş kızdan oluşan yedi çocuğun en büyük ikinci kardeşi olarak doğdu. Ebeveynleri Sadie ve Edward kuzenlerdi ve Macaristan’ın bir yerinden göçmüşlerdi. Babası ben doğmadan ölmüştü. Annesi şimdi seksen yaşında Zengin bir aileye doğmuş olsaydı annemin kalbi böylesine zedelenir miydi, bilmenin bir yolu yok elbette. Zedeleneceğini sanmıyorum ama bilmiyorum. Kız olmasaydı farklı bir tıbbi müdahale görür müydü, bunu da bilmenin bir yolu yok elbette. Yine de, nasıl olduysa öyle oldu ve annem hayatının büyük bir kısmında epey hastaydı. Kız olduğu için kimse onu okumaya teşvik etmemişti (oysa bana söylediğine göre okumayı seviyordu eskiden ve okumayı ne zaman veya neden bıraktığını hatırlamıyordu); kimse onu üniversiteye gitmeye teşvik etmemiş ya da yaşadığı dünyanın meselelerine kafa yormaya yönlendirmemişti. Ailesi yoksul olduğundan liseyi bitirir bitirmez çalışmaya başlaması gerekmişti. Sekreter olarak tam zamanlı, cumartesi günleri ve bazı akşamlar da bir mağazada “tezgâhtar kız” olarak yarı zamanlı çalışmıştı. Sonra babamla evlendi.

Babam öğretmendi ve ödeyecek sağlık faturaları olduğundan geceleri de postanede çalışıyordu. Annemi yaşatması gerekiyordu ve bakacağı iki çocuğu vardı. Joseph Chaikin’in The Presence of the Actor’da söylediklerine katılıyorum: “Bu ülkenin tıbbi-ekonomik gerçekliği, kelimenin tam anlamıyla kimin yaşayacağına karar veren Sistemi temsil ediyor. Adaletsiz ekonomik sistemi sebebiyle bu hükümeti reddediyorum.1 Şunu belirtmem gerekir ki, başkaları bizim sahip olduklarımızdan daha azına sahipti ve sahip. Annemle benzer durumda olanlar ölüyordu ve ölüyor. Ben de bu hükümeti reddediyorum çünkü yoksullar ölüyor ve onlar yalnızca kalp rahatsızlığının, böbrek rahatsızlığının ya da kanserin değil, doktor muayenesinin 25, ameliyatın 5.000 dolar olduğu bir sistemin de kurbanı.

Ben on iki yaşımdayken annem kalp ameliyatından ve onu konuşmasından eden felçten sıyrılmıştı. Orada, bir anne olarak dikiliyor ve emirler yağdırıyordu. Birlikte oldukça zor zamanlar geçirdik. Kim olduğunu ya da benden ne istediğini bilmiyordum. Kim olduğumu bilmiyordu ama kim olmam gerektiğine dair katı fikirleri vardı. Dünyaya yaklaşımının saçma, hatta aptalca olduğunu düşünüyordum. On iki yaşıma geldiğimde, yazar ya da avukat olmak istediğimi biliyordum. Aslında annesiz büyümüştüm, bu yüzden de bazı fikirler bana etki etmemişti. Birinin karısı olmak istemiyordum, anne olmak istemiyordum.

Onu pek görmemiş olsam da beni yetiştiren aslında babamdı. Babam kitaplara ve entelektüel tartışmalara değer verirdi. Ebeveynleri Rus göçmeniydi, onun doktor olmasını istemişlerdi. Onların hayali buydu. Babam ailesine düşkün bir çocuktu, bu yüzden de kendisi tarih okumak istediyse de üniversitedeyken tıbba hazırlık dersleri aldı. Eğitimi tamamlayamayacak kadar hassastı. Kan, midesini bulandırıyordu. Böylece, bu derslerden sonra neredeyse yirmi yıl boyunca, sevdiği tarih yerine, sevmediği fen bilimlerinin öğretmenliğini yaparken buldu kendini. Sevmediği işi yapmakla meşgulken, çocuklarının mümkün olduğunca iyi bir eğitim alacağına ve bu ona neye, hangi yükümlülüğe, işe ve paraya mal olursa olsun çocuklarının kendileri ne istiyorlarsa onu yapmasını sağlamaya yemin etti. Babamın sanatı çocuklarıydı, her ne olabileceklerse onu olabilmeleri için kendini onların yetiştirilmesine adadı. Neden kızı ile oğlu arasında bir ayrım yapmadı bilmiyorum ama yapmadı. Çok eskiden beri bana okumam için kitap verirdi, her türlü fikri hakkında benimle konuşurdu, edindiğim her tutkuyu yeşertirdi ki tutkularım yaşayabilsin, yetişebilsin, büyüyebilsin. Bunu neden yaptığını bilmiyorum ama yaptı.*

Bu yüzden ailemizin üzerine annemin bir etkisi yoktu. Tarihe tutkun, kendini eğitim ve entelektüel tartışmaya adamış babam evin havasını belirlerdi. Erkek kardeşime ve bana gerçek meşguliyetimizin dünyayla olduğunu öğretti. Konuşarak, örnek olarak bize öğrettiği fikirler, ilkeler vardı. Mesela tüm komşuları, ailesi ve yaşıtları bunları kesinlikle anormal buluyorken o, ırkların eşitliğine ve bütünleşmeye inanırdı. On beş yaşımdayken aileme, evlenecek olursam ten rengine bakılmaksızın kiminle istersem onunla evleneceğimi ilan ettiğimde başkalarının öfkeli tepkilerine karşılık babam, senden başka türlüsünü beklemezdim demişti. Sivil hakları savunurdu. Sendikalara bağlıydı, öğretmenleri sendikalılaştırmak için çok uğraştı. Bu, o zamanlar pek tutulmayan bir görüştü çünkü öğretmenler kendilerini uzmanlık gereken bir meslek kolu olarak görmek istiyordu. Babam bize, Haklar Bildirisi’nde geçen ve artık çoğu Amerikan’ın pek olumlu bakmadığı ilkeleri (ifade özgürlüğünün her türüne kesin bağlılık, adil yasa önünde eşitlik ve ırkların eşitliği) öğretti.

Babama tapıyordum ama anneme sempati duymuyordum hiç. Bedenen azametli olduğunu biliyordum, babam tekrar tekrar anlatmıştı bunu ama onu Herkül gibi bir kahraman olarak göremiyordum. Bildiğim kadarıyla, hiçbir kadın da öyle olmamıştı. Annemin zihni ilgimi çekmiyordu. Basit ve taşralı gibi görünüyordu. Bir keresinde, korkunç bir tartışmanın ortasında buz gibi bir sesle bana şöyle dediğini hatırlıyorum: Aptal olduğumu düşünüyorsun. O zaman inkâr etmiştim ama şimdi haklı olduğunu görüyorum. Gerçekten de, tek derdi odamı temiz tutmam, belirli şekilde giyinmem ve saçımı öbür türlü taramam olan biri hakkında başka ne düşünebilirdim ki? Aptal olduğunu; berbat, değersiz, hatta aşağılık olduğunu düşünmem için kesinlikle büyük bir sebebim vardı: Edward Albee, Philip Wylie ve o üstün erkek sanatçı Sigmund Freud bana öyle söylemişti. Bana öyle geliyordu ki, insanlar arasında en gözden çıkarılabilir olanlar annelerdi: kimsenin onlar hakkında olumlu bir fikri yoktu, geçmişin büyük yazarlarının da, bugünün ilginç yazarlarının da. Bu yüzden de, yanımda olsa da olmasa da, bu kadın, annem; açıklanamayan, belirlenemeyen ve etkili pek çok şekilde hayatımın merkezinde olsa bile ben onu beni öfkelendiren bir cahil; erdemden, tutkudan ve bilgiden yoksun biri olarak görüyordum sadece. 1969’da evlendiğimde kendimi kurtulmuş hissettim: annemden, onun önyargılarından ve cehalet dolu emirlerinden kurtulmuştum.

Size bunları anlatıyorum çünkü, belki de tarihte ilk kez, bu hikâye sandığınızdan daha mutlu şekilde çözümleniyor.

Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor’unda Maria’ya Robert’la sevişmesiyle ilgili olarak “yer ayağının altından kaydı mı,” diye sorulduğunu hatırlıyor musunuz? Hayatımda, bazen benim de yer ayağımın altından kaydı. İlk kayışında on yaşındaydım. Yahudi okuluna gidiyordum ama o gün kapalıydı, Naziler’in katlettiği altı milyon için bir günlük yas ilan etmişlerdi. Ben de okulun yakınında yaşayan kuzenime gittim bu yüzden. Titriyor, ağlıyor, çığlık atıyor, kusuyordu. Nisan’da olduğumuzu ve Nisan’da en küçük kız kardeşinin gözleri önünde katledildiğini, öbür kız kardeşinin bebeğinin korkunç bir şekilde öldüğünü, kendilerinin kafalarının kazındığını— yani Nazi toplama kampında yaşadıklarını anlattı diyeyim. Her nisanda kâbuslarla ve dehşet içinde onca yıl önce o ayda neler yaşadığını hatırladığını ve her nisanda titrediğini, ağladığını, çığlık attığını ve kustuğunu söyledi. O zaman yer ayağımın altından kaydı.

İkinci kayışında on sekiz yaşındaydım ve New York’taki kadın nezarethanesinde dört gün kalmıştım. Hindiçin soykırımına karşı düzenlenen mitingde gözaltına alınmıştım. O nezaretin pisliği ve korkunçluğunun içinde dört gün ve dört gece geçirmiştim. Oradayken iki doktor şiddet dolu bir iç tetkik yaptı bana. Sonrasında on beş gün boyunca kanadım. O zaman yer ayağımın altından kaydı.

Üçüncü kayışı, feminist olduğum zamandı. Belirli bir günde ya da tek bir tecrübeden hareketle yaşanmadı. Kuzenimin ıstıraplı yaşamını on yaşımdayken ellerime bırakmasıyla ilgisi vardı; o kadınlar nezaretiyle ve dostane başlayıp kederle biten üç yıllık evlilikle ilgisi vardı. Kocamı terk ettiğim sıralardaydı, yoksulluk ve büyük bir duygusal çöküntü içinde yaşıyordum. Yavaş yavaş, adım adım gerçekleşti. Eski kocamı terk ettikten bir hafta sonra şimdi Woman Hating [Kadın Nefreti] olarak bilinen kitabımı yazmaya başladım. Evliliğimde bana ne olduğunu ve gündelik hayatımda bana insandan aşağıymışım gibi davranılan bin bir olayı çözümlemek istiyordum. İçten içte mazoşistmişim gibi geliyordu ama mazoşistliğim bana özgü değildi: tanıdığım bütün kadınlar bu yoğun mazoşistlikle yaşamlarını tüketiyordu. Bunun nedenini çözümlemek istiyordum. Bu mazoşizmi bana öğretenin babam olmadığını ve annemin de bana doğrudan bir şey öğretmediğini biliyordum. Bu yüzden ben de göze çarpan tek yerden, beni derinden etkileyen Story of O’dan [O’nun Hikâyesi] başladım. Oradan başlayıp diğer pornografileri, masalları, Çin’deki bin yıllık ayak bağlama geleneğini ve dokuz milyon cadının katledilmesini değerlendirdim. Dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair bir şey öğrendim, daha önce benden gizlenmiş olan bir şeyi: kadınların hor görülmesinin sistematik olarak toplumun her kurumuna, kültürel her kuruluşa, insanlığın her tezahürüne sızdığını fark ettim. Ve benim de bu sistematik hor görülmeyle her köşe başında, her oturma odasında, insanlar arası her etkileşimde karşılaşan bir kadın, bir insan olduğumu fark ettim. Kadın olduğunun farkına varan bir kadın olduğumdan, yani feminist olduğumdan, hayatımda ilk kez kadınlarla konuşmaya başladım ve konuşmaya başladığım kadınlardan biri de annemdi. Kendi hayatımın karanlık ve uzun tünelinden onun hayatına bağlandım. Ona şekil veren dünyayı tanıdıkça onu da tanımaya başladım. Yanına vardığımda fikir kabiliyetinin zayıflığına artık acımıyor, nitelikli zihnine hayret ediyordum. Yanına vardığımda aptal ve bayağı olduğundan artık emin olamıyor, nitelikli kudretine hayret ediyordum. Ona artık tepeden bakmıyor ve kendimi ondan üstün görmüyordum. Feminist kız kardeşlerimin taze ve ortak mücadelesi ile feminist babam olmasa annemin hayatını tekrarlayacak olan –“tekrarlayacak” derken onun hayatı nasıl önceden belirlenmişse benimkinin de öyle belirlenmesini kastediyorum– bir kız kardeş ve kadın olarak vardım yanına. Yanına vardığımda eksikleri beni utandırmıyordu artık, kendine kattıklarıyla gurur duyuyordum ve gerçekten de, annemin onurlu, güçlü ve dürüst olduğunun farkına vardım. Yirmi altı yaşıma geldiğimde bu onurun, gücün ve doğruluğun kıvanç duyulacak erdemler olduğunu anlayacak kadar haşır neşir olmuştum dünyayla ve onun meseleleriyle. Ona artık yeni bir şekilde hitap ettiğimden annem de bana karşılık verdi ve şimdi, sayısı çok olmayan ne tür zorluk çekersek çekelim o benim annem, ben onun kızıyım ve biz birbirimizin kız kardeşiyiz.

Benden feminizm ve sanat; feminist sanat diye bir şey var mı, varsa nedir gibi sorular hakkında konuşmamı rica ettiniz. Yazarlar yazmaya başlayalı beri, kim bilir ne zamandan günümüze kadar var oldu eril sanat: erkeklerin kurduğu bir dünyada erkeklere hizmet eden sanat. O sanat kadınları aşağıladı. O sanat, neredeyse istisnasız olarak, bizi yaralı varlıklar, anlayışı kıt, bayağı dertleri olan bayağı insanlar olarak betimledi. O sanat, neredeyse istisnasız olarak, öyle yoğun bir kadın düşmanlığıyla dolu ki (hatta kadın düşmanlığı onun dünya görüşünü oluşturuyor) bugüne dek neredeyse hepimiz dünyanın böyle bir yer olduğunu, kadınların böyle varlıklar olduğunu sandık.

Kendimi sorguluyorum, büyüme çağında okuduğum bütün o kitaplardan ne öğrendim? Kadınlar hakkında gerçek ya da doğru herhangi bir şey öğrendim mi? Kadınların yüzlerce yıllık tarihine ve neler yaşadıklarına dair gerçek ya da doğru herhangi bir şey öğrendim mi? O kitaplar hayatıma, hatta hayatın kendisine; yararlı, etkili, ongun, zengin, pürüzlü ya da gerçek herhangi bir şekilde ışık tuttu mu? Zannetmiyorum. O sanat ve o kitapların hizmet ettiği dünya, annemi hayatından nasıl yoksun bıraktıysa o sanat ve o kitaplar da beni benimkinden yoksun bırakırdı sanıyorum.

Büyük bir şair olarak anılan, benimse erkeklik halinin şairi olarak gördüğüm Theodore Roethke şöyle yazmış:

Kadınların şiirlerine en sık yöneltilen suçlamaların ikisi, (konu ve hissiyatta) çeşitlilik noksanlığı ve mizah anlayışı noksanlığı. Hakiki kabiliyete sahip yazarlar arasından biri, estetik ve ahlaki başka eksikliklerden de bahsedebilir: lafı dolaştırma, bayağı konuları nakşetme, ruhun hakiki acılarından saklanarak hayatın yalnızca yüzey kısmını (nesirde kadın kabiliyetine mahsus o alan) dert etme, varoluşun anlamıyla ilgilenmeyi reddetme, lirik ya da dinî tumturaklılık, yatak odasıyla sunak arasında koştururken Tanrı’ya kafa tutma ya da yazarın doğruluğu yeniden icat ettiği imasıyla debdebeye sapması, Yazgı ve zamanla ziyadesiyle meşgul olma, kadınların talihinden yakınma ve dahası.2

Eril sanatın ve onu üreten erkeklerin ayırt edici özelliği kadın düşmanlığı. Bu kadın düşmanlığının karşısında, birinin doğruluğu yeniden icat etmesi gerek.

Eril sanatçılar insanlık halini yazdıklarını, mühim konuları –aşk, ölüm, kahramanlık, ıstırap, tarih– işlediklerini söylediler bize. Bizim işlediğimiz konuların –aşk, ölüm, kahramanlık, ıstırap, tarih– biz doğamız gereği bayağı olduğumuz için bayağı olduğunu söylediler.

Eril sanatı reddediyorum. İnsanlık haline ışık tutan bir sanat değil bu, sadece -erkekler katiyen ve ebediyen utanç duysun bundan- eril dünyaya ışık tutuyor; etrafımıza baktığımızda da bu dünyanın iftihar edilecek bir yer olmadığını görüyoruz. Eril sanat, erkeklerin yüzlerce yıllık sanatı, evrensel değil, dünyada oluşumuzun kati izahı da değil. Sonuç olarak bu sanat, kadınların itaatkâr olduğu ve boyun eğdiği; onları köleleştiren, oluşlarını tamamlamaktan yoksun bırakan, yalnızca bedenleriyle tanımlayan ve alçaltan bir dünyayı anlatıyor sadece. Ben diyorum ki: benim hayatım bayağı değil, benim anlayışım bayağı değil, benim mücadelem bayağı değil. Anneminki ya da onun annesininki de değildi. Kadınlardan nefret edenleri, onları aşağılayanları, alçaltanları ve alaya alanları reddediyorum ve böylelikle şimdiye kadar üretilmiş sanatın çoğunu, eril sanatı, reddediyorum.

Feministler olarak dünyayı yeni bir biçimde yaşıyoruz. Dünyayı yeni bir gözle görüyoruz. Onu alt üst etmekle, onun içini dışına çıkarmakla tehdit ediyoruz. Onu öyle bütünüyle değiştirmeyi amaçlıyoruz ki bir gün eril yazarların metinleri antropolojinin incelediği nadir eserlerden biri olacak. Eserlerine naçiz bir arşivde rastlarlarsa bu Mailer neden bahsediyormuş böyle, diye soracak bizden sonra gelenler. Afallayıp üzülerek hayret edecekler savaşın eril methine; katlin, sakatlamanın, şiddetin ve acının eril esrarengizleştirilmesine, fallik kahramanlığın azap dolu maskesine, fallik üstünlüğün içi boş kibrine, annelerle kızların ve hayatın kendisinin zavallı tasvirine. Soracaklar, bu insanlar bu tanrılara mı inanmış gerçekten?

Feminist sanat, hakiki sanatın engin ırmağına akan ufak bir dere değil. Onsuz hali kusursuz olan bir taştaki çatlak değil. Feminist sanat, bence oldukça çarpıcı şekilde, insan türünün yarısının tabi kılınmasına dayanmayan bir sanat. Mühim konuları –aşk, ölüm, kahramanlık, ıstırap, tarih– alıp onları tümüyle insan kılan bir sanat. Hayal gücümüz böylesine sakatlandığından bunun için gereken şevki bile duyamıyoruz belki ama bu sanat diğerleri kadar mühim ve zengin yeni bir konu da türetebilir, “neşe” mi desek ona?

Kadınların daha doğmadan bayağı ve hor görülmediği; alçaltılmadığı, güçsüzleştirilmediği, sömürülmediği; kadınlara zulmedilmediği ve tecavüz edilmediği bir dünyayı canlandıramıyoruz zihnimizde, bu yüzden de o yeni dünyada ne tür bir sanatın icra edileceğini bilemeyiz. Yapmamız gereken şey, yüzlerce yıllık tarihiyle önümüzden giden kız kardeşlerimize tamamıyla hürmet ederek o yeni dünyaya ebelik etmek. O dünya da, yaşamaları için çocuklarımıza ve onların çocuklarına kalacak.

* Beni kütüphaneyle tanıştırdığını ve okumaya hep teşvik ettiğini hatırlattı annem bana. Aramızdaki bu ortaklığı unutmuştum çünkü ben büyüdükçe annemle –beni onları okumaktan hiç alıkoymasa da– okumaya direttiğim kitaplar sebebiyle bazı çatışmalar yaşadık. Ergenliğim sırasında kitaplar, bir yandan, kitap okumayan anneme karşı entelektüel üstünlüğümü, kitap okuyan babamla da denkliğimi ifade etmeye başlamıştı.
1 Joseph Chaikin, The Presence of the Actor (New York: Atheneum, 1972), syf. 126.
2 Theodore Roethke, “The Poetry of Louise Bogan” On the Poet and His Craft: Selected Prose of Theodore Roethke, ed. Ralph J. Mills (Seattle: University of Washington Press, 1965), syf. 133-134.

Andrea Dworkin, “Feminism, Art, and My Mother Sylvia”, Our Blood: Prophecies and Discourses on Sexual Politics, 1976.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.
görsel: stephen parker’ın çektiği andrea dworkin fotoğrafı.

Eşitliği erotize edebilir miyiz?

Cinsel arzunun politikası üzerine

MEAGAN TYLER

Seks doğal bir eylem değildir. Biyolojik determinizmin yeniden yükselişte olduğu bir kültürel iklimde bu iddiayı dillendirmek radikal gibi görünüyor. Doğuştan gelen cinsel bir dürtümüz olduğu, yani seksin fizyolojik ve değişmez, derin bir insancıl arzudan kaynaklandığı fikri, Batı’daki hakim söyleme iyice yerleşmiş durumda.

Ama seks, gerçekleştiği toplumsal bağlamın dışında varlığını sürdürmez. Determinizme dönüşe karşı durmamız ve cinselliğimizi etik şekilde yaşamamızın mümkün olup olmadığını sormamız gerek.

Biyolojiye dönüş, bir dizi farklı cephede gerçekleşti. Erken dönem gey ve lezbiyen kurtuluşçuları eşcinsellikte ahlaken yanlış hiçbir şey olmadığını, bu yüzden eşcinselliğin tercih ya da önceden belirlenmiş olmasının önemsiz görülmesi gerektiğini öne sürüyorlardı. Ancak bu argüman “böyle doğmuş” anlatılarına başvurulmasıyla giderek karanlıkta kalmaya başladı. Özü itibariyle eril ve dişil beyinler gibi iddiaların yeniden ortaya çıkışına şahit oluyoruz. Ayrıca cinsel anksiyetelerle başa çıkma konusunda  ilaçların psikoterapiye galip geldiği bu Viagra sonrası çağda, bedenlerimizin arzularımızı kontrol ettiği inancı her zamankinden fazla öne çıkmış görünüyor.

Bu yüzden, Amia Srinivasan’ın London Review of Books’ta çıkan “Does anyone have the right to sex?” (Seks hakkı diye bir şey var mı?) başlıklı son yazısını okumak ferahlatıcıydı. Arzunun politik doğasının böylesine ilginç bir şekilde ele alınıp sorgulanışı nadiren karşılaştığımız bir şey.

Yine de nihai olarak seksin bir hak olmadığı sonucuna ulaşan bir yazıda, radikal ve lezbiyen feminizme ait fikirlerinin neredeyse yok sayıldığını ve fuhuş sistemlerinin onaylanırcasına “seks işi” olarak çerçevelendiğini görmek şaşırtıcı oldu.

Srinivasan, radikal feministleri cinselliğin toplumsal inşasına dair tartışmaların ilerletilmesinde kritik önemde olduklarını söyleyerek anıyor; özellikle de eril cinsel hak-bendecilik ve cinsel objeleştirme bakımından. Ve bu konuda kesinlikle hemfikiriz. Ancak sonra “bugüne kadar [radikal feminizm] arzu konusunda çok az şey söyledi: erkeklerin arzusu, kadınların arzusu ve bu ikisinin ideolojik şekillenişi,” diye devam ediyor. Ki bu oldukça tuhaf, çünkü radikal feministler elbette bu sözlere, erkeklerin cinsel hak-bendeciliğinin ve kadınların cinsel olarak ikincil kılınmalarının politik niteliğine dair yaptıkları eleştirilerin, doğrudan erkeklerin ve kadınların cinsel arzularına dair meselelere uzandığını söyleyerek; cinsel arzumuzun, içinde gerçekleştiği toplumsal bağlamlardan ayrı şekillenemeyeceği yanıtını vereceklerdir.

Akademideki postmodern dönüş sırasında, cinselliğin toplumsal olarak inşa edildiğini tekrarlamak yaygın hale gelmişti.  Öte yandan Catharine MacKinnon, bu analizin büyük ölçüde yüzeysel kaldığını söyler:

Nadiren belirtilen ise, bunun toplumsal olarak nelerden inşa edildiği… İnşa edilmiş demek, etkilenmiş, yönlendirilmiş, kanalize edilmiş anlamına geliyor gibi görünüyor; tıpkı bir otoyolun trafik akışını inşa etmesi gibi. Şunlar yok ama: Neden otomobil? Şoförler kim? Herkes nereye gidiyor? Hareket kabiliyetini önemli kılan ne? Kimler otomobil sahibi olabiliyor? Tüm bu kazaları çok da kazara değilmiş gibi gösteren bir örüntü mi var?

Radikal feministler işte bu soruları da soruyorlar. Analiz yalnızca cinselliğin inşa edildiğini belirtmekle sona ermez, farklı cinsellik modelleri konusunda hükümlere imkan verecek şekilde genişler. Buysa, bir sistemin kadınlara zarar verip vermediğini değerlendirmeye çalışırken özellikle önemlidir.

Haz, iktidar ve s*kilebilirlik

Radikal feminist yaklaşım, ondan daha popüler olan cinsel özgürlükçülüğün antitezidir. Cinsel özgürlükçülük  genel olarak, baskı koşulları altında dahi olsa cinselliğe dair her şeyin iyi, hatta özgürleştirici olabileceğini ve kesinlikle yargılanmaması gerektiği fikrini taşır. Kendinden önceki pek çokları gibi, Srinivasan da kendi perspektifini “seks pozitiflik” olarak tarif ediyor. Radikal feminist yaklaşımları “seks negatif” olarak yaftalamaktan kaçınsa da, karşılaştırma yeterince açık ve feminist tartışmalarda net şekilde yerleşmiş durumda.

Radikal feminizmin “seks karşıtı” veya “seks negatif” şeklinde karakterize edilmesini yeniden ele almak faydalı olacaktır çünkü bu mesele kadınların patriyarka koşullarındaki cinsel arzularına dair anlaşmazlıkların merkezinde yer alıyor. “Seks karşıtı” yaftası, genellikle radikal [feminist] analizi tamamen saf dışı bırakmak için kullanılıyor. Sekse karşı olacak kadar absürtse, bu teorinin tamamı da işe yaramaz olmalıdır. Dorchen Leidholdt’un dikkat çektiği üzere, seks karşıtlığı, kadınların cinsel olarak nasıl davranması gerektiğine dair başat kültürel beklentilere direnen kadınları susturmak için asırlardır kullanılan kadın düşmanı bir hakaret olarak gündelik kullanımda yerini bulur .

Feminist hareket içinde, 1970 ve 80’lerde, cinsel ilişkiye direnmeyi ve “cinsellik pratiğini parçalamayı” açıktan savunan kadınlar ve hatta gruplar vardı (örneğin Seks Karşıtı Kadınlar). Ama “seks negatif” yaftası, yalnızca bu aktivistlere yönelik kullanılmıyor. Bundan ziyade, daha genel olarak, heteroseksüel cinsel pratikleri, sadomazoşizmi, pornoyu ve fuhuşu eleştirenleri hedef alıyor. Bu yanlış yansıtma, muhalif, sözüm ona “seks pozitif” kuramcıların ya da cinsel özgürlükçülerin, neyin “seks” teşkil ettiğine dair kendi tanımlarını sorgulamamasından kaynaklanıyor.

Başka bir deyişle, seksin ve cinselliğin başat, mevcut inşalarının eleştirisini tüm seksin eleştirisi olarak yaftalamak, seksin şimdiki başat modellerin dışına çıkacak şekilde değişmesinin hayal edilemediğini gösteriyor.

Radikal feministlerse tam da bu yüzden cinsel ifadelerin pozitif bir biçimini tahayyül etmek ve onun için mücadele etmek istediler ve seksin patriyarkal inşasının eleştirisine giriştiler. Radikal feministlerin -ve özellikle de radikal lezbiyen feministlerin- böylesine baştan savma biçimde, “seks karşıtı” ya da “seks negatif” diye tasvir edilmesi; yalnızca bu feministlerin heteroseksüelliğe dair eleştirisinin derinliğine değil, genel olarak savundukları ütopyacı vizyonun yanına yaklaşmayı dahi başaramıyor. Radikal feminizm ancak ve ancak, eğer var olan ve var olabilecek tek seksin beyaz üstünlükçü, kapitalist patriyarka altında sunulan, erotize edilmiş eşitsizlik olduğuna inanıyorsanız “seks karşıtı” sayılabilir.

Çoğu zaman “seks pozitiflik” kisvesi altına gizlenen benzer bir şikayet, radikal feministlerin erkek cinsel şiddetine ve istismarına çok fazla odaklandığı, kadınların haz potansiyeline ise yeterince odaklanmadığıdır. 1980’lerin sözde “feminist seks savaşları”nın merkezinde yer alan gerilim bu olmuştur ve Srinivasan’ın da not ettiği üzere, bunun yankılarını bugün hâlâ görmekteyiz.

Buna örnek olarak, #MeToo hareketinin, erkeklerin kadınları cinsel istismarının sıklığını ve ciddiyetini vurgulayarak kadınları kurbanlara dönüştürdüğü iddiası verilebilir. Cinsel şiddet faillerinin değil de, meseleyi ortaya seren feministlerin kadınları kurbana dönüştürdüğü iddiasının zorlama ve suni niteliği çok aşikar olmalı. Ama bu yanıltmaca sıkça cazip bulunuyor. Sorunsuz bir cinsel arzuyu, ezme ezilme ilişkilerinin kısıtlamalarından azadeymiş gibi kutlamak elbette daha kolay ama bu kutlama gerçekliğin inkarı olur. “Seks pozitiflik” kulağa parlak bir orgazm ve gökkuşağı dünyası gibi gelse de, radikal feministlerin de sıkça ileri sürdüğü gibi, aslında “kadınların yaşamlarının somut gerçekliğine karşı zalimane bir umursamazlığı ve ilgisizliği” göstermektedir.

Aynısı, baskı koşulları altında cinselliğin en kötü yanının “s*kilebilir olmamak” sayılması için de söylenebilir. Srinivasan’ın kavramını kullanırsak, “s*kilebilir olmamanın” patriyarka koşullarında bir hakaret olarak görüldüğüne şüphe yok ve bu, belli kadın gruplarına diğerlerinden daha fazla savruluyor. Bu hakaret aynı zamanda cinsel şiddet tehditleriyle birlikte madalyonun iki yüzünden birini oluşturuyor. Cinsel şiddet tehditlerinin zıttı olmaktan ziyade, kadınları cinsel otonomiden mahrum kılma amacındaki aynı kadın düşmanı çabanın bir parçası. Örneğin, Twitter’daki kadınlara, bazen aynı gün içinde, tecavüzü hakettiklerinin ama aynı zamanda da “s*kilebilir olmadıklarının” söylenmesi pek nadir görülen bir şey değil. Bu bağlamda “s*kilebilir” olmak, daha iyi bir seçenek gibi görünmüyor.

Gerçekten de, s*kilebilirliğin patriyarka altında bir ayrıcalık ölçüsü olduğu fikri, kadınların yaşamlarının maddi durumuna dair daha bütünlüklü bir algı dikkate alındığında, son derece hatalı görünmektedir. Srinivasan, “‘ateşli sarışın sürtüklerin’ ve Doğu Asyalı kadınların üst düzey s*kilebilirliğini” ve “siyah kadınlarla Asyalı erkeklerin onlara kıyasla s*kilebilir olmayışını düşünmemizi” istiyor bizden. Batı’daki popüler kültürün büyük kısmındaki temsillerin izini sürersek, bu akıl yürütmeyi anlamak mümkün. Ama bugün cinselliğin kültürel inşası üzerindeki en güçlü etkilerden birine – yani pornoya – bakarsak aynı iddiaları tekrarlamak zorlaşıyor. Pornografide, farklı yollardan da olsa, tüm kadınlar fetişleştiriliyor ve s*kilebilir hale geliyorlar.

Bugüne kadarki araştırmalarımın kayda değer bir kısmı, seks endüstrisinde -pornoda, fuhuş sistemlerinde ve cinsel sömürüye yönelik insan ticaretinde- kadınlara yönelik erkek şiddeti üzerine odaklandı. En marjinalleştirilmiş kadınlar -cinsel istismar mağdurları, yoksulluk içindeki kadınlar, yerli kadınlar, göçmen ve mülteci kadınlar, kültürel ve etnik azınlık gruplarından kadınlar, uyuşturucu bağımlısı kadınlar- bu cinsel sömürü biçimlerinde orantısız şekilde fazla temsil ediliyorlar. Onların, başat beyaz güzellik ya da arzu edilebilirlik standartlarına uy(ma)ması, “s*kilebilirliklerini” belirlemiyor. Bunu belirleyen onlarla, onlara cinsel erişimi satın alan adamlar arasındaki güç dengesizliği. S*kilebilirlik, bu bağlamda pek de bir ayrıcalık sayılamaz.

Srinivasan’ın önerdiği üzere, kesişimsel bir yaklaşımın bizi mutlaka götüreceği yer, ana akım medyada sürekli nesneleştirilmeyen kadınların “kendi kendini nesneleştirmeyi” benimsemesini yüreklendirmek veya kabul etmek olmayabilir. “Patriyarkal baskının ırka ve sınıfa göre nasıl değiştiğini” düşünmek, bizi bunun yerine kadınların kapitalizm altındaki cinsel sömürüsünü idame ettiren sömürgeci ve patriyarkal sistemleri sorgulamaya yöneltebilir. Fuhuşa Karşı Asyalı Kadınlar Koalisyonu, Seks Endüstrisine Karşı Yerli Kadınlar ve Af3irm gibi feminist grupların faaliyetlerinde vurguladıkları da tam olarak bu.

Radikal lezbiyen feminizmin katkısı

Kadınlara yönelik erkek şiddetine odaklanmak ve kadınların yaşamlarının somut gerçekliğini adlandırmak, bu yüzden son derece önemli olmuştur. Bununla karşılaştırıldığında olası bir feminist cinsellik vizyonunun yeterince teorize edilmediğini söylemek haksızlık sayılmaz. Ancak bu, alternatiflere dair hiçbir teori geliştirilmediği anlamına gelmez ve radikal feministler bu düşünce için yolu, hem heteroseksüel hem de lezbiyen kadınların yararına olacak şekilde, çok sık açmışlardır. Feminizm Herkes İçindir’de bell hooks’un önerdiği gibi:

Radikal lezbiyen katkı olmasaydı, feminist kuram ve pratik, heteroseksizmin sınırlarını zorlamaya ve kadınların, cinsel kimliklerinden ve/veya tercihlerinden bağımsız  tüm kadınların, diledikleri kadar özgür olabildikleri ve olabilecekleri alanlar yaratmaya asla cüret edemezdi. Bu miras sürekli olarak hakkı teslim edilip kutlanmalıdır.

Bu katkılar farklı biçimler aldı. Sheila Jeffreys, Anticlimax (Orgazma Karşı) kitabında eşitliği ve benzerliği erotize etme konseptini ileri sürdü. Benzer şekilde, Marilyn Frye da, heteroseksüelliğin sınırlarını ve patriyarka koşullarında “seks” sayılan şeyin dar tanımı içinde lezbiyen deneyimin dışlanmasını tartıştı. Nihai olarak, “seks” kavramının hepten terk edilmek zorunda kalınabileceğini ileri sürüyor ve onun yerine “onu yapmanın” kadınların hazzını merkeze koyan, yeni, genişletilmiş bir algısını öneriyor:

Birbirimizle hazlar ve heyecanlar, şefkat ve esrime, her türden süre ve derinlikte tutkulu şehvet akışları ürettiğimiz tüm eylem ve faaliyetleri kapsayan açık, cömert, ehven bir konsept olsun.

Adrienne Rich’in Compulsory Heterosexuality and Lesbian Existence (Zorunlu Heteroseksüellik ve Lezbiyen Varoluş) yazısı, iktidar yapılarıyla kültürel normların, lezbiyen deneyimi silerek kadınları ister tatsız ve tatminsiz, ister istismarcı ve şiddet dolu olsun heteroseksüel ilişkilere zorlayışını lanetleyen bir ithamdan ibaret değildir. Kadınlar arasındaki erotik bağ potansiyelini, patriyarka koşullarında bir direniş biçimi olarak da tanımaya ve kutlamaya bir çağrıdır. “Bir kadının başka bir kadınla salt genital cinsel deneyim yaşamış veya bunu bilinçlice arzu etmiş olmasını aşan” geniş bir aralıktaki “kadın tanımlı deneyimi” lezbiyen süreklilik mefhumuna dahil ediyor. Derdini şöyle anlatıyor:

Dişi dostluğu ve yoldaşlığı, erotik olandan ayrı tutulmuş, dolayısıyla erotik olanın kendisi sınırlandırılmıştır. Ama lezbiyen varoluş olarak tanımladığımız şeyin aralığını derinleştirip genişlettikçe, lezbiyen sürekliliği şekillendirdikçe erotik olanı dişil açıdan keşfetmeye başlıyoruz: o da bedenin herhangi bir parçası ya da sırf bedenin kendisiyle sınırlı değil…

Rich, Audre Lorde’nin mizojinist bir kültürde erotik olanı genişletme ve kadınları sevmenin radikal potansiyelini yeniden düşünme hakkındaki sözlerini tekrarlar.

Lorde, The Uses of the Erotic: The erotic as power (Erotiğin Kullanımları: İktidar olarak Erotik) makalesinde arzu ve erotizme dair dar görüşleri alaşağı eder. Örneğin pornoyu “değişim için enerji sağlayabilecek” erotik bir dişil gücün zıttı olarak lanetler. Erotiğin “yatak odasına havale edilmesine” hayıflanır ve erotiği şu şekilde savunur:

Kadınların yaşam gücünün bir ifadesi; o yaratıcı enerjinin güç kazanması; bugün dilimizde, tarihimizde, dans edişimizde, sevişimizde, çalışmamızda, yaşamlarımızda geri aldığımız bilgi ve işlev…

Bu eserler hâlâ ilham verici ve etkileyiciler.  Ve Srinivasan’ın “politik lezbiyenliğin arzunun sıkı özdenetimi talebi” tarifiyle uzaktan yakından bir ilgileri yok.

Lezbiyen feministlerin çığır açan eserlerinin aksine, yeni bir heteroseksüellik vizyonu üzerine çok az öngörü mevcut. Kayda değer bir istisna, Andrea Dworkin’in eserlerinde bulunabilir. Bazı feministlerin “seks karşıtı” olarak baştan savma biçimde kenara atılmasının izini, Dworkin’in sıkça “erkek düşmanı” olarak tasvir edilmesinin yüzeyselliğinde görebiliriz. Oysa Dworkin, erkeklerin insaniyet potansiyelini sık sık savunmuştur. O güçlü “Tecavüzün olmadığı 24 saatlik bir ateşkes istiyorum” yazısında şöyle demiştir:

Bugün buraya geldim çünkü tecavüzün kaçınılmaz ya da doğal olduğuna inanmıyorum. Buna inansaydım, burada bulunmam için hiçbir sebep olmazdı. Buna inansaydım, siyasi pratiğim şu ankinden farklı olurdu. Size karşı neden silahlı mücadeleye girişmediğimizi hiç merak ettiniz mi? Sebebi bu ülkede mutfak bıçağı kıtlığı olması değil. Sebebi, aksi yöndeki tüm kanıtlara rağmen, sizin insanlığınıza inanıyor olmamız.

O, erkek egemenliği ve kadınlara yönelik erkek şiddeti üzerine kurulu başat heteroseksüellik modelinin değişmez olduğuna ya da biyolojiye dayandığına inanmamıştır. Ve Dworkin kadınların yeni bir heteroseksüellik modeline yönelik coşkulu çağrısı olarak gördüğü şeyi Intercourse’ta (Duhul) şöyle tarifler:

Bir eşitlik ve tutku, şehvet duygusu ve yakınlık deneyimi. Kadınların erkekleri de insan olarak kapsayan bir aşk tahayyülü var… kadınların arzusu, eşitliğe dayalı insancıl bir  şehvet duygusuna dair tahayyüllerdir… Bunlar hem aşağı görülmeye hem de gaddarlığa karşı bir yeraltı direnişi, yaşamı ayakta tutan ve idame ettiren tahayyüllerdir.

Ütopyacı bir ahlaki tahayyül, radikal feminist düşüncenin kilit noktalarındandır ama kadınlar için yeni, baskıcı olmayan bir cinsellik tahayyülü, şu anda 1980’lere ve 90’lara oranla çok az üretilmektedir. Bu fikirlere yine acilen ihtiyaç duyulduğu şüphe götürmüyor. Pornonun cinselliğe dair kültürel normlar üzerindeki etkisi artık göz ardı edilemez. Ticari seksinse “herhangi bir iş” olarak normalleştirilmesi, kadınların ve kadın cinselliğinin metalaşmasının ve objeleşmesinin kaçınılmaz sayılması hakkında çok şey söylüyor.

#MeToo hareketinin yayılmasıyla birlikte gündelik heteroseksüel karşılaşmalar, zorlama ve şiddet arasındaki bağlara ilişkin tartışmalar tüm açıklığıyla ortaya döküldü. Ve statükonun değişmesi gerektiğini kabul etmeye başladığımız şu dönemde, kabul edilebilir veya iyi seksin belirleyicisinin salt karşı çıkmama veya rıza gösterme olduğunun ötesinde düşünmemiz gerek. Kadınlar için bundan daha fazlasını en azından hayal edebilmemiz gerek.

Feminist bir cinsel etik?

Feminist etiğe dayalı bir cinsellik, yani pek çok feministin şart koştuğu,zarar vermenin ve eşitsizliğin reddine dayalı bir cinsellik, kendi çalışmalarımla sık sık kesişmiş olan bir kavram. Böylesine basitçe bir etik cinsellik fikrinin temel alınmasının, özellikle belirtmeye değmeyecek kadar aşikar olması yüzünden kulağa zayıf gelmesinden bir bakıma korkuyorum. Ancak bu, günümüzde gürbüzleşmiş mevcut porno endüstrisi ve biyolojik determinist cinsellik modelinin baskınlığı bağlamında devrimci görünebilir. Cinselliği etik ve siyaset alanına öylece yerleştirmek, cinselliğin değişmez biyolojiden kaynaklandığına dair iyice yerleşmiş popüler ve bilimsel inanca bir meydan okuyuştur.

Feminist bir cinsel etik, cinselliğin sabit olmadığını ve dolayısıyla değişime tabi olduğunu tespit eder. Dahası cinsellik açısından neyin doğru ve yanlış olduğuna dair kararlar alınabileceğini savunur ki bu, tüm cinsel ifadelerin özünde iyi olduğu şeklindeki popüler özgürlükçü mefhumlarla doğrudan tezat oluşturur. Feminist bir cinsel etik, eşitsizliğe ve zarar vermeye bağlı olan cinsel ifadelerin veya hazzın özgürlükten ziyade baskı olarak adlandırılması gerektiğini savunur.

Cinselliğin kolayca değişebileceği anlamına gelmez bu. Cinselliğin toplumsal olarak inşa edildiğini söylemek, onun yalnızca bireyin tercihleri seviyesinde tahayyül edildiği veya belirlendiği anlamına gelmez. Srinivasan’ın kendisinin de belirttiği üzere: “gerçek şu ki cinsel tercihlerimiz, kimi zaman kendi irademizin işleyişi altında, değişebilir ve değişmektedir; bu otomatik olarak gerçekleşmez ama gerçekleşmesi imkansız da değildir.” Eril tahakküm sistemleri altında yapısal güç ve eşitsizlik meseleleri elbette devrededir. Bu da ikincil bir cinsel sınıfa toplumsallaşmayı aşmak şöyle dursun, eşitliği erotize eden otonom bir cinselliğin yaratılmasını kadınlar için özellikle zorlaştırır. Ancak bu gerçekleştirilmesinin imkansız olduğu anlamına da gelmiyor.

Feminist etiğe dayalı bir seks mefhumuna yönelik potansiyel, cinsel etiği ele alan mevcut literatürün çoğundan ayrılır. Bu literatürün çoğu ya kökünü dini gelenekten alır ya da yüksek oranda bireyselci çerçevelere dayanır. İki ayrı örnek verebiliriz: Aurel Kolnai’ın ilkin 1930’da yayımlanan Sexualethik (Cinsel Etik) eseri, seks dürtüsünün doğa tarafından belirlendiği ve en normal ve etik cinsellik biçimleri olarak heteroseksüel ilişki ve evliliğin üstünlüğü inancını sergiler.

Bu yüzyıla gelirsek, Moira Carmody, Foucault’cu kuramı, mahrem ilişkilerde bireylerin kendi cinsel etiğini kendileri belirleyebilmesinin önemini anlamanın bir yolu olarak kullandı. Carmody, bireylerin hangi pratiklerin doğru ve yanlış olduğunu kendileri belirleyebileceklerini ve “haz ile tehlike” arasında etik bir müzakere yürütebileceğini ileri sürer. Bu analiz bireysel deneyimleri yapısal güç eşitsizliklerinden büyük oranda ayırır ve sonuç olarak bireysel cinsel pratiklerin siyasi ve toplumsal anlamlarını da eleyip kenara koyar. Örneğin, haz ile tehlike arasındaki “müzakere” eril şiddet tehdidin varlığı kaçınılmaz olacak şekilde incelenmeden bırakılır; dolayısıyla hazzı bu tehdide rağmen müzakere etme yolları, yürünebilecek tek yolmuş gibi sunulur.

Ancak hakiki feminist bir etiğin, hazza ulaşmanın tek yolu olarak şiddet tehdidiyle müzakere mecburiyetini içermeyen etik bir cinsellik modelini sunması gerekir. Adrienne Rich’in neredeyse kırk yıl önce ileri sürdüğü gibi, feminizm “uçarı bir etiketten” fazlasıdır; “insan yaşamının koşulları üzerine düşünmenin, dolayısıyla da daha sorumlu hareket etmenin etiği, metodolojisi ve daha karmaşık bir yoludur.” Etik bir değişim sağlamak için, radikal feminist bir perspektiften, belirli cinsel pratikleri -mesela tecavüzü, zor kullanılan seksi, fuhuşu ve pornoyu- bireysel tercih meselesine indirgemek yerine baskıcı ve derinden zararlı olarak etiketlemek zorunludur.

Srinivasan, bu yaklaşımın kadınlara baskı koşulları altında yaşadıkları tüm pozitif deneyimlerin “yanlış” veya “kendini kandırmanın” göstergesi olduğunu söylemeye denk düştüğünü iddia ediyor. Ama yanlış bilinci bir tür kişisel başarısızlık olarak tasvir etmek zorunda kalmaksızın, mahrem duyguları ve yapısal analizi daima uzlaşı içinde olmayan iki ayrı alan olarak tanımak elbette mümkün.

Belki de, Marilyn Frye’ın söylediği gibi, cinselliğe dair kavrayışımız eril tahakküm altında öylesine güdük kalmıştır ki, yeni bir şey tahayyül ederken yeni bir terminolojiye de ihtiyacımız vardır. Belki de bir gün etik bir cinsellikten Dworkin’in insancıl şehvet duygusu dediği mefhuma ulaşabiliriz. Eften püften meseleler değil bunlar ve mümkün olana dair tartışma sürdürmek hayati önem taşıyor. Çünkü gelecek için “yaşamı ayakta tutan ve idame ettiren” gerçekten de bu tahayyüller. Kadınların kurtuluşu için süregiden mücadelede, cinsellik kadınların sadece ikincilleştirilmesinin değil en nihayetinde özgürlüğünün de merkezinde yer alan bir mesele.

Çeviri: Serap Güneş

Pornografi

ANDREA DWORKIN

Bu metin, Dworkin’in 1981 yılında yayımlanan Pornography: Men Possessing Women kitabında ve geçtiğimiz yıllarda derlenen Last Days at Hot Slit‘de yer alıyor.

Sözcük olarak pornografi, Antik Yunancadaki pórnē ve graphos sözcüklerinden türetilmiştir ve “orospular hakkında yazmak” anlamına gelir. Pórnē “orospu” demektir, Antik Yunan’da bütün erkek yurttaşların erişimine açık genelev kadınını, özellikle ve ayırt edici bir biçimde en aşağı sınıf orospuyu kast ederdi.

Köleler dahil bütün kadınlar içinde pórnē, sözcüğün gerçek anlamıyla en ucuz olandı, en az saygı duyulan, güvenliğe en az sahip olandı. O basit, açık ve mutlak biçimde, bir seks kölesiydi. Graphos ise “yazı, gravür veya çizim” anlamına gelir.

Pornografi sözcüğü, “seks hakkında yazmak,” “erotiğin tasviri,” “cinsel eylemin tasviri,” “çıplak bedenlerin gösterilmesi,” “cinselliğin sunulması” ya da bunlar gibi edebi kisvede başka herhangi bir anlam taşımaz. Kadınların adi orospular olarak gösterildiği grafik betimleme anlamına gelir. Antik Yunan’da bütün fahişeler adi olarak düşünülmezdi: sadece pórnē’ler [porneia].

Çağdaş pornografi sıkı sıkıya ve tam manasıyla sözcüğün kökensel anlamına uygunluk göstermektedir: adi orospuların grafik betimlemesi, ya da bizim dilimizde sürtüklerin, ineklerin (cinsel mal, taşınabilir cinsel eşya gibi), kancıkların. Sözcüğün anlamında bir değişiklik olmadı ve janr yanlış isimlendirilmiş değil. Sözcüğün anlamındaki tek fark ikinci kısmı, yani graphos ile ilgili oldu: artık kameralar var – bununla birlikte fotoğraf, film ve videolar hala var. Grafik betimlemenin yöntemleri sayıca ve çeşit olarak arttı: muhteva aynı, anlam aynı, amaç aynı, betimlenen kadınların statüsü aynı; betimlenen kadınların cinselliği aynı; betimlenen kadınların değeri aynı. İleri teknoloji yöntemleriyle, böylesi grafik betimlemelerin var olabilmesi için gerçek kadınlara lüzum var.

Pornografi sözcüğü burada bahsedilenden başka bir anlam taşımaz, en adi orospuların grafik betimlenmesidir. Orospular erkeklere cinsel hizmet vermek için vardır. Orospular sadece eril cinsel tahakküm çerçevesinde mevcuttur. Doğrusu bu çerçevenin dışında orospu kavramı absürt olurdu ve kadınların orospu olarak kullanılmasına imkan olmazdı. Orospu sözcüğü eril tahakkümün diline bakılmaksızın açıklanamaz. Erkekler kadın kümesini, cinsini, mefhumunu, sıfatını, aşağılamasını, sektörünü, ticaretini, metasını, gerçekliğini orospuluk üzerinden biçimlendirmiştir. Kadın eril tahakkümün nesnel ve gerçek düzeninde orospu suretiyle var olur.

Pornografi, eril cinsel sistemde bilfiil nesnel, gerçek ve merkezidir. Kadınlara bu gözle bakıldığı ve bu değer biçildiği için kadın cinselliğinin pornografideki değeri nesnel ve gerçektir. Güç kadınlara karşı böyle kullanıldığı için pornografide betimlenen güç nesnel ve gerçektir. Kadınlar bu şekilde aşağılandığı için pornografide gösterilen ve onun hakikati olan aşağılama nesnel ve gerçektir. Kadınlar böyle kullanıldığı için pornografide gösterilen kadınların kullanımları nesnel ve gerçek bir şeydir. Pornografide kullanılan kadınlar, pornografide kullanılmaktadır. Pornografide sistematik ve tutarlı bir şekilde ifade edilen kadın tanımı nesnel ve gerçektir ki gerçek kadınlar bu tanımın sınırlarına yapılan kesintisiz referans dahilinde var olur ve yaşamak zorunda kalırlar. Pornografinin “cinselliğin sunulması” ya da “cinselliğin tasviri” olduğuna yaygın şekilde inanılması, sadece kadınların ederi düşük orospular olduğuna dair kanının yaygınlığını ve kadın cinselliğinin bizatihi kendisinin düşük ve bayağı addedildiğini vurgulamaktadır. Pornografinin “erotiğin tasviri” olduğuna dair yaygın kanı, kadınların aşağılanmasının, seksin gerçek hazzı sayıldığını gösterir. Kate Millet’ın not ettiği üzere, kadın cinselliği bir tek öze indirgenmiştir: “k a n c ı k… bizim özümüz, bizim cürmümüz.” Pornografinin “pis” olduğu düşüncesi kadın cinselliğinin pis olduğu ve pornografide aynen bu şekilde sergilendiği düşüncesinden kaynaklanır; kadın bedeninin (özellikle genital organlarının) bizatihi kendisinin pis ve iffetsiz olduğu düşüncesinden. Pornografi, kimilerince iddia edildiği gibi cinselliğin pis olduğu fikrini çürütmez: aksine bu fikri somutlaştırır, kullanır; pornografi bu fikri satar ve teşvik eder.

Birleşik Devletler’de, porno endüstrisi plak ve film endüstrisinin birleşiminden dahi daha büyüktür. Geniş bir iktisadi yoksulluk döneminde büyümektedir, daha fazla erkek tüketici pornografiye – kadınların adi orospular olarak betimlenmesine – daha fazla para harcamaya can atmaktadır. 

Pornografi artık kablolu televizyonla da naklediliyor; şimdilerde evde video oynatıcılarda kullanılması için pazarlanıyor. Teknolojinin kendisi, kendi oluşturduğu bu piyasanın beklentilerini karşılamak için daha fazla pórnē yaratılmasını talep etmektedir. Gerçek kadınlar bağlanıp, gerdirilip, asılıp, sikilip, toplu tecavüze uğrayıp dövülüyor ve daha fazlası için yalvarıyorlar. Fotoğraf ve filmlerde gerçek kadınlar pórnē olarak kullanılıyor ve gerçek kadınlar pórnē şeklinde tasvir ediliyor. Pezevenkler kâr etmek için pórnē tedarik etmek zorunda çünkü teknoloji ile birlikte, kadınların vahşete maruz kalıp bundan hoşlandığını betimleyen görsellerin tüketimine yönelik piyasa genişliyor. Bir fotoğraf binlerce sözcüğe tekabül ediyor. Piyasanın beklentilerini karşılamak için talep edilen fotoğraf sayısı grafik betimlemenin beklentilerini karşılamak için talep edilen pórnē sayısını belirliyor. Teknoloji ve ona erişimin büyümesiyle birlikte sayılar da artıyor. Teknoloji, doğası gereği, giderek daha fazla edilgen rızayı grafik betimlemelere teşvik ediyor. Edilgenlik, zaten her şeye aldanan müşterinin daha çok kandırılmasını sağlıyor. Erkek, pornografinin başına bir inanan olarak oturuyor ve bir misyoner olarak kalkıyor. Kadınların kullanımını bilfiil nakleden teknoloji, böylece onu meşrulaştırmış da oluyor.

Eril sistemde, kadınlar sekstir; seks ise orospudur. Orospu pórnē’dir en aşağı orospu, bütün erkek yurttaşlara ait olan orospu: sürtük, kancık. Kadını satın almak pornografi satın almaktır. Kadına sahip olmak pornografiye sahip olmaktır. Kadını görmek pornografiyi görmektir. Kadının cinselliğini, özellikle genital organlarını görmek, pornografiyi görmektir. Kadını seks esnasında görmek orospuyu seks yaparken görmektir. Kadını kullanmak pornografiyi kullanmaktır. Kadını istemek pornografiyi istemektir. Kadın olmak pornografi olmaktır.

Çeviri: lorcareader

Yalan

ANDREA DWORKIN

Sizlerle çevirisini paylaştığımız bu konuşma metni, aşağıdaki açıklamada da bahsedildiği gibi geçmişte Times Meydanı’nın manzarasını anlayarak okunmalı. O yıllarda büyümekte olan ve ‘ifade özgürlüğü’ temelinde yasal düzenlemeler peşindeki porno film sektörü içinse bu mahalle kanatlanmadan önce besleyip büyütüdüldüğü bir yuva gibi. Porno filmlerin gösterildiği sinemalar, videoların tek kişilik kabinlerde izlenebildiği dükkanlar, striptiz klüpleri, temel faaliyetin seks ticareti olduğu sokaklar, barlar, kulüpler, oteller… Şunu da eklemek gerek, bunların artık yerlerinde olmaması o dönemlerde pornografiye temelden itiraz yükselten feministlerin elde ettiği bir sonuç değil. Gayrımenkul piyasalarındaki değişimlerle, fuhuş ve pornografiyi yok etmek değil, gözden ırak tutmak isteyen muhafazakar poltikalar Times Meydanı’nın çehresini değiştirmiş. Ancak pornografi içerdiği şiddetle birlikte artık insanların cebine kadar girmiş durumda. Pornografinin bugünkü tüketimi ve popüler kültürdeki yansımaları hayatlarımızı şekillendirirken, pek çok insan bu duruma sorgulamadan alışmış görünüyor.

Fotoğraf: © George Cohen “Women Against Pornography,” 42nd St., NYC, 19

“Yalan, 20 Ekim 1979’da, New York’un resmi ve güzel halk kütüphanesinin arkasındaki Bryant Park’ta düzenlenen eylemde okunan bir konuşma metni. Bu parka genellikle uyuşturucu satıcıları hakimdi. Arkasındaki kütüphane ile birlikte, sanayileşmiş Amerika’nın cinsel istismar başkenti olan Times Meydanı’nın alt sınırını belirliyordu. Pornografiye Karşı Kadınlar tarafından düzenlenen ve başını çekenler arasında Susan Brownmiller, Gloria Steinem ve Bella Abzug’un yer aldığı eylemde, ezici çoğunluğu kadınlardan oluşan 5000 kişi Times Meydanı’nda yürüdü. Yürüyüş, Times Meydanı bölgesinin en üst sınırı olan West 59 Street’teki Columbus Circle’da başlamış ve Bryant Park’taki miting ile sona ermişti. İlk defa, Times Meydanı pezevenklere değil kadınlara aitti; kâr uğruna canı yakılan ve istismar edilen değil, gururlu ve zafer kazanmış kadınlara. Yürüyüş pornoculara kadınların kitleler halinde isyan edip bu acımasız caddelerdeki sıradan faaliyet olan organize kadın ticaretini durdurabileceğini gösterdi. Feministler parkta varlıklarını gösterdiler ama onu ellerinde tutmadılar.”

Entelektüellerin erotik sanat dediği entel dantel pornografiden, tezgâh altındaki çocuk pornosuna, kuşe kâğıtlı erkek “eğlence” dergilerine uzanan çamur deryasında gördüğümüz her türlü pornografininin özünde temel bir mesajı var. Pornografide sürekli iletilen esas mesaj şu: Kadın bunu ister, kadın dövülmek ister, kadın zorlanmak ister, kadın kendisine gaddarca davranılmasını ister, kadın canının yakılmasını ister. Bu, tüm pornografik ürünlerin temel prensibidir. Kendisine yapılan bu iğrenç şeyleri kadın ister. Bundan hoşlanır. Kendisine vurulmasından hoşlanır, canının yanmasından hoşlanır, zorlanmak hoşuna gider.

O sırada bu ülkenin dört bir yanında, kadınlar ve genç kızlar tecavüze uğruyor, dayak yiyor, sekse zorlanıyor, şiddet görüyor ve canları yakılıyordur.

Polisler onların aslında bunu istediklerine inanır. Çevrelerindeki insanların çoğu, bunu istediklerine inanır. Eşinden şiddet gören kadın sonunda korunma ya da yardım istemeye cüret ettiğinde, defalarca “peki adamı kışkırtmak için ne yaptın?” sorusunu duyar. Polis tecavüz mağduruna “zevk aldın mı?” diye sorar. “İtiraf et bir yanın bunu istedi” diye sıkıştırır psikiyatrist. “Bu dışarı çıkarman gereken enerjiydi” der guru. Yetişkin erkekler, sekiz, on ya da on üç yaşındaki öz kızlarının bile onları kışkırttığını iddia eder.

Kadının canının yakılmasından hoşlandığına dair bir inanç mevcut. Kadının sekse zorlanmak istediğine dair bir inanç mevcut. Her yerde bunu istediğine dair kanıt bulunur: Giyinişinde; yürüyüşünde; konuşma tarzında; oturup kalkışında. Mesela hava karardıktan sonra sokağa çıkmıştır; bir erkek arkadaşını eve çağırmıştır; erkek komşusuna selam vermiştir; kapıyı açmıştır; bir adama bakmıştır; bir adam ona saati sorduğunda cevap vermiştir; babasının kucağına oturmuştur; babasına cinsellikle ilgili bir soru sormuştur; bir erkekle aynı arabaya binmiştir; en iyi arkadaşının babasının ya da amcasının ya da öğretmeninin arabasına binmiştir; flört etmiştir; evlenmiştir; bir keresinde seviştiği bir adama daha sonra hayır demiştir; bakire değildir; babasıyla konuşmuştur; sinemaya yalnız başına gitmiştir; tek başına yürüyüşe çıkmıştır; tek başına alışverişe gitmiştir; gülümsemiştir; evde yalnızdır, uyuyordur, bir adam zorla içeri girer ve hâlâ o soru sorulur, “Hoşuna gitti mi? Pencereyi biri içeri girsin diye mi açık bıraktın? Her zaman üstünde giysi olmadan mı uyursun? Orgazm oldun mu?”

Vücudu morluklar içinde, tartaklanmış, canı yakılmıştır ama hâlâ ısrarla aynı soru sorulur: Buna sen mi sebep oldun? Hoşuna mı gitti? Bu onca zamandır istediğin şey değil miydi? Beklediğin, istediğin ve hayalini kurduğun bu değil miydi? Hayır, der durursun. Hayır dediğini, istemediğini ispat etmeye çalışırsın. Ha şu çürükler, morluklar mı? Kadınlar biraz sert sever. Onu ayartmak için ne yaptın? Onu nasıl baştan çıkarttın? Hoşuna gitti mi?

Bir erkek arkadaş ya da bir koca veya ebeveynleri ya da bazen bir kadın sevgili bile, kadının eğer gerçekten isterse adamı durdurmayı başaracağını düşünür. Eğer olay gerçekleşmişse kadın bunu hakikaten istemiş olmalıdır. Neyi istemiş olmalı ki? Zorlanmayı, canının yanmasını, zarar görmeyi, acıyı, aşağılanmayı. Neden istemiştir? Çünkü o bir kadındır ve kadınlar her zaman kışkırtır, hep bunu ister, bundan hoşlanır.

Peki fikri önemsenen herkes kadınların zorlanmayı, canlarının yakılmasını ve şiddete maruz kalmak istediklerini nereden biliyor? Pornografiden. Yüzyıllar boyunca, erkekler pornografiyi gizlice tükettiler. -Evet, avukatlar, yasa koyucular, doktorlar, sanatçılar, yazarlar, bilim insanları, ilahiyatçılar, filozoflar. Ve aynı yüzyıllar boyunca, kadınlar pornografiyi tüketmediler ve kadınlar avukat, yasa koyucu, doktor, sanatçı, yazar, bilim insanı, ilahiyatçı ve filozof olmadılar.-

Erkekler, içinde bunu her zaman isteyen kadınların olduğu pornografiye inanıyor. Erkekler, içinde kadınların direnip hayır dediklerinde bile bunu sırf erkeklerin onlara daha fazla güç ve şiddet uygulaması, daha çok zorlaması için yaptıkları pornografiye inanıyor. Erkekler bugün bile pornografiye inanıyor ve hayır diyen kadınlara inanmıyor.

Bazıları pornografinin sadece bir fantezi olduğunu söyler. Bunun neresi fantezi acaba? Kadınlar gerçekten dövülüyor, tecavüze uğruyor, sekse zorlanıyor, kırbaçlanıyor ve esir tutuluyorlar. Tasvir edilen şiddet gerçek. Pornografide tasvir edilenler, gerçek kadınlara ve gerçek kız çocuklarına karşı gerçekleştirilen şiddet eylemleri. Buradaki esas fantezi, kadınların istismara  duydukları arzudur.

Ve biz bugün sakince anlatmak için; bağırmak, çığlık atmak, feryat etmek, haykırmak için buradayız. Biz kadınlar bunu istemiyoruz, bugün istemiyoruz, yarın istemeyeceğiz, dün istemedik. Bunu asla istemeyeceğiz ve hiçbir zaman istemedik de. Fahişe sekse zorlanmayı ve canının yakılmasını istemez. Ev kadını sekse zorlanmayı ve canının yakılmasını istemez. Lezbiyen sekse zorlanmayı ve canının yakılmasını istemez. Genç kız sekse zorlanmayı ve canının yakılmasını istemez.

Bu ülkede her yerde, her gün, binlerce kadın ve genç kız şiddete uğruyor. Ve bu fantezi değil, her gün kadınlar ve genç kızlar tecavüze uğruyor, dövülüyor ve sekse zorlanıyorlar. Bu yüzden temel prensibi ve önkabulü istismar edilmek istediğimiz, canımızın yakılmasından zevk aldığımız, zorlanmaktan hoşlandığımız olan hiçbir tasviri bir daha asla kabul etmeyeceğiz.

İşte bu yüzden pornografiyle nerede bulursak savaşacağız; ve bunu savunan, üreten, satan ve kullananlarla savaşacağız.

Ve şundan emin olabilirsiniz: Pornografiye karşı yürüttüğümüz bu mücadele sessizliğe karşı mücadeledir; gerçek kurbanların sessizliğine. Pornografiye karşı hareketimiz, bir konuşma hareketidir; cinsel şiddetle susturulan kadınların ve genç kızların sesidir. Ve bir daha asla ama asla susturulmayacağız.

Çeviri: Pınar