Ayan Beyan

İki dudak arasından dökülenler değişirse…

Bu yazı daha önce DIŞ KAPININ MANDALI‘nda yayınlandı.
Bültene abone olup yazıları takip edebilirsiniz.

Burayı cinsiyet tartışmaları hakkında düzenli yazma ümidiyle açmıştım ama ne zaman aklıma bir şeyler karalamak gelse, kafamdaki düşünceler büyüdükçe büyüyor, oradan oraya bağlanıyor ve sonuçta gerçekte sahip olmadığım kadar zamana ihtiyaç duyduğum için aklıma düşen fikri bütünlüklü bir yazı haline getiremiyorum. İstediğim şey takip ettiklerim ve düşündüklerim üzerine ufak tefek not düşmeyi de becerebilmek. Şimdi bunu deneyeceğim.

Sosyal medyada cinsiyet, kadınlık, translık kavramlarından başlayıp dışarıdan bakanın neresinden tutacağını bilemediği bir kavgaya dönen tartışmalara, geçtiğimiz haftalarda gazeteci Michelle Demishevitch de dahil oldu. Ben de tabii ki merak edip anlattıklarını dinledim. Gündemdeki tartışmayla ilgili temel eleştirisi bunları öne çıkaran aktivist örgütlerin Türkiye’deki transların esas yakıcı dertlerine derman olmaya yeterince odaklanmamaları. Elbette kimliklere dair tartışmada problemli gördüğü kısımlara dair görüşlerini de paylaşıyor.

Michelle Demishevitch Kısa Kes! ile yaptığı söyleşide, pek çok kadının uzun zamandır söylediği ve bu yüzden paranoyak olmakla suçlandığı bir noktaya dikkat çekiyor. Akşamdan sabaha transım diye beyan veren insan üç gün sonra biseksüel erkek olduğuna karar verirse bunu nasıl açıklayacağımızı soruyor. En doğru ve kapsayıcı olduğu iddia edilen translık tarifini, yani kişinin beyanının cinsiyetine dair tek ve en önemli veri olduğunu  kabul edersek, bu soru paranoyakça ya da fantezi ürünü değil. Nitekim yaşanmışı mevcut. Hem de öyle kenarda köşede değil, bu politik çatışmanın göbeğinde.

Julia Beck’in adını ilk kez birkaç sene önce, taze ‘TERF’ ilan edilmişken, bu mevzunun ne olduğunu anlamaya çalışırken duymuştum. ABD’nin Baltimore şehrinin LGBTQ komisyonuna girmiş o zaman yirmibeş yaşında feminist bir kadın olan Julia, komisyondaki tek lezbiyendi. Ancak sonra ortaya kendini dişi, transbutch ve lezbiyen olarak tanımlayan bir erkek çıkmış ve Julia’nın cinsiyete dair fikirleriyle ‘cinsiyet kimliği’ kavramına eleştirilerinin şiddet olduğunu iddia etmişti. Onun başını çektiği öneriyle Julia’nın komisyondan çıkarılmasına karar verilmiş, o zaman kullandığı adıyla Ava Pipitone isimli zat da bir anlamda onun yerini almıştı.

Julia Beck ve Pipitone – Fotoğraf

2018’de gerçekleşen bu olay süresince ve sonrasında elbette Julia ve onu destekleyen görüşe sahip kadınlar korkunç ‘TERF’ler olarak damgalanmış, Pipitone’nin iki dudağının arasından çıkan beyanı, tartışılması teklif dahi edilemeyecek bir gerçeklik olarak savunulmuştu.

Aynı yıllarda dünya çapında -ve tabii Türkiye’de de- genel olarak benzer kabuller kendini gösterdi. Özellikle sosyal medyada yürütülen aktivizmle, kadınları cinsiyetleri hakkında bildiğini, bildiği şekilde söyleyemeyecek şekilde bastıran, ağır şekilde suçlayıcı bir yaklaşımın ağırlık kazandığını gördük. Kendini kadın olarak beyan eden herhangi birinin beyanını sorgulamak şiddetti; bedenlerin cinsiyetli olduğunu söylemek özcülüktü, biyolojiden bahsetmek sömürgecilerin ortaya attığı cinsiyet kategorilerini savunmaktı, translığı ve cinsiyeti salt beyana dayandırmamak TERF’lüktü, TERF’lükse neredeyse ağza alınamayacak en büyük günahtı… Bunlar, mesleki, politik ve sosyal çevrelerinden gelecek ağır tepkileri göze alamayacak kadınları sindirmek için çok işe yarar taktikler. Adeta mahalle meydanı yerini alan sosyal medyada topluca ayıplanan kadınların ibret olsun diye taşlanması da bunu izleyen kadınların ehlileştirilmesi işlevini görüyor. Dolayısıyla bu taktik, özellikle dernek ve vakıflarda çalışan ya da feminist ve LGBTI+ politika içinde aktif kadınlar arasından çıkabilecek potansiyel sorgulamaları minimize etmek, mevcut kabullere dair soru işaretlerini, cevapları vermeye yanaşmadan ortadan kaldırmak için biçilmiş kaftan oldu.

Peki sizce aradan geçen 3-4 sene içinde Pipitone’ye ne olmuş olabilir? Birçoklarının kahramanca Julia’nın yerini aldığını düşündüğü LGBTQ komisyonunda, bu komünite için çalışan bir trans kadın olarak yaşamına devam ettiğini düşünüyor olabilirsiniz. Oysa o artık yine ayan beyan bir erkek. Neden, nasıl, ne zaman olduğunu bilmiyoruz ama 2018’de bir ‘lezbiyen’ olarak verdiği beyanını her nasılsa iptal etmiş ve kendini Kodah Pip olarak baştan yaratmış. Şimdi ‘rasyonel fütürist’ olduğunu söyleyen bir çeşit girişimci gibi gözüküyor. Julia, bu haberi verdikten sonra meseleyi anlatan bir yazı da yazdı.

Peki prensip olarak bu yapılamaz mı? Yani insanlar yaşamları boyunca toplum tarafından cinsiyete has kabul edilen kimi davranış ve ifadeleri zaman içindeki duygu ve öznel tercihlerine göre değiştirmek konusunda özgür olmamalı mı? Bence olmalılar, feministlerin temelde savunduğu da bu aslında. Ancak Pipitone’nin yaptığı bedeni, ifadeleri, görüntüsüyle oynamak, deneme ve deneyimlerle kendini tanımak ve gerçekleştirmekten ibaret değil. Yaptığı şey şu: Sadece kendi beyanına dayanarak oluşturduğu kimlikle, istisnasız herkesin onun kadın olduğunu kabul etmesini talep etmek; bunu kabul etmeyen bir kadının toplumsal ve kurumsal olarak cezalandırılmasında başı çekmek; onun siyasi bir alanda lezbiyenleri temsil ettiği pozisyonunu ele geçirmek. Bu oyunu kazandıktan bir süre sonra da adeta oyuncağından sıkılmış bir çocuk gibi beyanından vazgeçmek. Bu da bugün temel olarak tartıştığımız Beyan/SelfID prensibinin sorgusuz sualsiz kabulüyle mümkün. Sizi bu hikayedeki eril hakbendeciliğin ve yeni patriyarkal rollerin tahlilini yapmaya yeltenerek daha fazla sıkmayacağım. Demishevitch’in başta bahsettiğim sorusu kapsamlı bir yanıt beklese de henüz hala o soruyu sormamızın kabul edilir olduğunu anlatma aşamasındayız. Hepimize kolay gelsin.

“Diğer kızlar gibi değilim”in Yeni Hali: İkilikdışılık*

M.K. FAIN

Son zamanlarda [toplumsal] cinsiyet kimliğine dair tartışmalarda pek çok kişinin cinsiyetini ‘Non-Binary’ olarak ifade ettiğini görüyoruz. Bu ifade, kadın ve erkek cinsiyetlerinden oluşan ikili yapının dışında kaldığını iddia edenler tarafından benimseniyor ve genelde Türkçe’ye çevrilmeden kullanılıyor. Bizse ‘ikilikdışılık’ olarak kullanmayı uygun bulduk. Çevirdiğimiz metin, 2019’da yazarının yazılım mühendisi olarak çalıştığı işyerinden atılmasına ve Medium platformundan çıkarılmasına yol açmıştı. M.K. Fain bu gelişmelerin ardından 4W.pub sitesini kurdu.

2018 yılının yazında, üç kadınla birlikte yaşıyordum. O sene birlikte epey vakit geçirdik ve geceler boyunca geç saatlere kadar cinsiyetçilik, kadın düşmanlığı ve erkek şiddeti tecrübelerimiz üzerine uzun sohbetler ettik. Toplumun kadınlardan beklediği şeylere uymayışımız üzerine konuştuk, hep beraber vücudumuzu tıraş etmeyi bıraktık ve birbirimizi vücudumuzun doğal halinden utanmamaya teşvik ettik. Tecavüz kriz hatlarını aradık, protestolar düzenledik, çevremizdeki şiddete eğilimli erkekleri teşhir ettik. Mitali*, Hint güzellik standartlarına karşı bir isyan göstergesi olarak kafasını kazıttı. Joy* kendinde, ezilenler için sesini çıkarma gücünü buldu. Miriam*, dindar ailesi ile yüzleşmeye başladı ve kendi cinselliği ile barıştı. Dördümüz de feminist bir dünyanın hayalini kurduk ve hayatlarımızın ataerki ve şiddetten arınmış hallerini tasavvur ettik.

Bir yılın ardından, şimdi üçü de kendisini kadın değil, ‘ikilikdışı’ olarak tanımlıyor.

Human Rights Campaign’e göre, ikilikdışı şu anlama geliyor:

Kendisini yalnızca bir erkek veya bir kadın olarak tariflemeyen kişiyi tanımlayan sıfat. İkilikdışı kişiler, kendilerini aynı anda hem bir kadın hem de bir erkek olarak ya da bu ikisinin arasında bir yerde veya tamamen bu kategorilerin dışında tanımlayabilir.

Peki, toplumsal cinsiyet normlarına cesaretle meydan okuyan ve hayatlarındaki erkek şiddetiyle mücadele eden bu üç feminist kadın, neden aniden kadın olmadıklarına karar verdi?

İkilikdışı kimlikler yükselişte. İngiltere’deki ikilikdışı öğrenci sayısı, 2017 ve 2018 arasında iki katına çıkmış gibi gözüküyor. Kendilerine trans diyen gençlerin üçte ikisinin dişi oluşunu hesaba katarsak, ikilikdışı kimliklerdeki bu artışın daha ziyade genç kadınlardan kaynaklandığını söylemek mümkün. Bu alanda büyük bir araştırma eksikliği olsa da, benim tecrübem istisnai değil. Bu dediklerim feministleri şaşırtmıyor olmalı. 

2018 tarihli bir Teen Vogue makalesi ikilikdışı bir kadının tecrübesini şöyle yazmış:

Toplumsal cinsiyet kavramını toptan reddediyorum. Büyürken, insanlar bana kadın dediğinde yanıldıklarını düşünmüyordum ama bu bana uygun olandan ziyade dayatılan bir etiket gibiydi. Sonra üniversitede, ikilikdışı kimliği öğrendim, işte bu bana uyuyordu. Tabii ki beğendiğim ya da beğenmediğim şeylerin kimini insanlar ‘feminen’ veya ‘maskülen’ olarak etiketleyebilir ama ben onları bu şekilde etiketleme ihtiyacı duymuyorum. Toplumsal cinsiyet ikiliği beni çok dar bir alandaymışım gibi hissettirdi ve kendimi onunla tanımlamak istemiyorum.

Feministler toplumsal cinsiyet mefhumunu çok önce reddetmişti çünkü onu baskıcı cinsiyet rollerinin bütünü olarak tanımlayıp bu toplumsal cinsiyet kast sisteminin ortadan kalkmasını amaçlamışlardı. Teen Vogue’daki yazarsa, toplumsal cinsiyeti reddetmek şöyle dursun benimsemiş görünüyor; kadınlığa dair beklentileri tam olarak karşılamadığı için kadın olamayacağına inanmış. Toplumsal cinsiyete göre yanlış bir yere sınıflandırılmanın ona özgü bir tecrübe olduğunu mu sanıyor? Yoksa o da mı “diğer kızlar gibi değil”?

Yukarıda bahsedilen makaleden birkaç ay sonra Aeon isimli bir sitede “Dişi ve erkek kategorilerine ayrılmış bir dünya boğucu geliyor. İkilikdışı kimlik, radikal bir kaçış alanı.” alt başlığıyla bir metin yayınlandı. Metnin yazarı, ikilikdışı kimliğin toplumsal cinsiyet kategorilerine ‘balyoz’ vurduğunu, baskıcı sistemi alt ettiğini ve herkes için daha iyi bir dünya yarattığını iddia ediyor. Cinsiyeti hakkında yaşanan kafa karışıklığı yüzünden maruz kaldığı tehditlere ve utanca dair hikayeler anlatıyor. Bir keresinde kadınlar tuvaletine girdiği için bir adamın ona bağırdığını belirtiyor.

Gelgelelim, kendilerini başka şekillerde tanımlayarak kadınlıktan çıkmak isteyen kadınlar epey hayal kırıklığına uğrayacaklar.

Toplumsal cinsiyet, bizi baskılayan ve kendi içinde çelişkiler barındıran bir sistem. Kimisi bunun için daha çok çaba gösterse de, hiçbir kadın toplumsal cinsiyete tam olarak uyum sağlayamaz. Toplumsal cinsiyet toplumsal bir inşa olduğundan aslında hepimiz bu ikiliğin dışında yer alıyoruz. Toplumsal cinsiyet kimliğinin [gender identity] insanın özünden, doğasından gelen herhangi bir tarafı yok, olduğunu söylemek de anti-feminist bir iddia.

Tipik bir batılı kadının herhangi bir gün gerçekleştirebileceği, toplumsal cinsiyetle uyuşmayan birkaç eylemine göz atalım:

  • Etek yerine pantolon giymek
  • Evde kalmak yerine işe gitmek
  • Sokakta gördüğü her erkeğe gülümsememek
  • Saçlarını doğal haliyle kullanmak
  • Aklından geçeni dile getirmek
  • Erkekleri nasıl memnun edeceğinden veya nasıl gözüktüğünden başka herhangi bir şey düşünmek
  • Bilimkurgu filmlerini veya dizilerini keyifle izlemek
  • Şaka yapmak

Bunlar basit şeyler gibi görülebilir fakat günlük yaşamın apaçık saçma biçimde toplumsal olarak nasıl cinsiyetlendirildiğine baktığımızda bu dünyada yaşayan hiçbir kadının neden tam anlamıyla toplumsal cinsiyete uyum gösteremeyeceği açık hale geliyor. Feminenliğin tüm kalıplarına gerçekten uyan bir kadının cinsel olarak ne yapıp yapmadığına bakılmaksızın orospu olarak görülmesi de muhtemeldir. Şahsen ben makyaj yapmayı reddediyorum, vücut kıllarımı almıyorum, elbise ve topuklu ayakkabı yerine pantolon ve bot giyiyorum, yazılım programcılığı yapıyorum, erkek partnerime hizmet etmiyorum ve kontrolüm altında olduğu müddetçe çocuk yapmayı hiç düşünmüyorum. Ben ikilikdışı mıyım?

Toplumsal cinsiyet kimliklerinin en ateşli savunucuları, kendimi hala bir kadın olarak tanımladığım için bu soruya hayır cevabını verirdi. Dişi olduğumu, devletin üzerinde denetim kurduğu bedenimin dişi olduğunu, genç kızlık tecrübesinin ve erkek şiddetinin altından kalkma ihtiyacımın dişi olduğum için ortaya çıktığını kabul ediyorum. 

Dişilikten kaçmaya çalışan pek çok kadın ve genç kızın bu arzusunu anlıyorum. Bu toplumda kız çocuğu olarak büyümek kolay değil. Asla yeterince güzel ya da akıllı olamayacaksın, asla yeterince istenmeyeceksin. Ya da fazla güzel, fazla akıllı olacaksın, gereğinden fazla arzu uyandıracaksın. Ne olursa olsun, hepsi senin suçun olacak. 

Mitali, Hindistan’a gittiğinde saçını kazıtsa bile saldırı tehlikesi altında olduğunu biliyordu. Bu hafta Hindistan’da bir anne ve kızı, tecavüze direndikleri için cezalandırıldılar ve herkesin önünde dövülüp kafaları kazındı. Bir kadın, Amerika’da kadın olmadığını iddia edebilir ama daha zorlu yollardan geçmek zorunda kalan kadınların, kadın olmayı bırakmak gibi bir ayrıcalığı yok. Bu kadınlar kadın olmadıklarını söyleselerdi yaşadıkları şiddet ve aşağılamayı önleyebilirler miydi? İsteseler de istemeseler de kadınlıklarına dair şeyler onlara zorla dayatılacak. Hem bunu kim ister ki?

Miriam kendini, dişi olan bedeninde rahatsız hissediyor. Memeleri, kıvrımları ve vulvası var. Vücudu dergilerdeki modellerinkine benzemiyor, vücudunu yarıp bedenin sınırlarından kaçmayı düşlüyor. Ataerkinin onun bedeninin şekline yönelttiği kadınlık beklentilerinin ötesinde var olmasına olanak verilmesini istiyor. Erkekler bu şekilde, zihinlerine ev sahipliği yapan bedenlerinin ötesinde tam insanlar olarak var olabiliyor. Yine de, Miriam bir erkek olmadığını biliyor. Bunu, bedeninin nasıl denetimlendiğinin farkında olduğundan dolayı biliyor. “Toplumsal cinsiyet sona erdi,” diyor ama neden hala ondan kaçamıyor?

Joy korkuyor ve öfkeli. Kadın olan arkadaşlarının başına gelenleri gördü. Korku hikayelerini duydu ve hepimizi yaşadıklarımızla elimizden geldiğince başa çıkmaya çalışırken izledi. Geceleri, iyileşmeye ve yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışırken ağladıklarında Mitali ve Miriam’ı sıkıca kucakladı. Kadınlık ile hiçbir alakasının olmasını istememesine şaşmamalı. Kadın olmak korkunç bir şey.

Toplumsal cinsiyet baskısının kişiliklerinin üzerindeki gücünü cesurca reddetmek yerine kaçıp saklanmayı seçen bu kadınların yasını tutuyorum. Bu kadar acıya, kadın düşmanlığına ve korkuya sahip olmak, sürekli huzursuzluk içinde yaşamak, asla güvende veya rahat hissetmemek… Birlikte geçirdiğimiz son günlerde, onlara toplumsal cinsiyetin yalanlarını benimsemek yerine reddeden feminizmi göstermeye çalıştım ama ben bir ‘dişi’ olduğumdan ve onlar dişi olmadığından dolayı onların acısını anlayamazdım. Nefret dolu olduğumu söylediler. 

Bu söylediklerinin gerçekle hiçbir alakası yoktu.

Kadınlar ve kızlar toplumsal cinsiyetin, ataerkil yapıların ve erkek şiddetinin olmadığı bir dünyada yaşayabilmeli. Karmaşık, yaratıcı, tam insanlar ve kadın olmamıza izin verilmeli. Yaşadığımız dünyayla baş edebilmek için biyolojik gerçekliğimizi reddedip yerine büyülü düşünceler koymak zorunda kalmamalıyız. 

İkilikdışı kadınlar, kadın olmanın çok acı verdiğinin ve çoğumuzun can havliyle bir kaçış aradığının kanıtı. Ancak aynı zamanda, ikilikdışı olduğunu iddia eden kadınlar kendilerini kurtarmaya çalışırken diğer kadın ve kızların tümünü zor durumda bırakıyor. ‘Doğumda atanan cinsiyet’ ile özdeşleştiğimiz için ayrıcalıklı olduğumuz iddiası, ataerkil toplumda yaşayan bir kadın olmanın getirdiği şiddeti tamamen göz ardı ediyor. Bazı ülkelerde, kadınların %70’i yakın partnerlerinin cinsel veya fiziksel şiddetine maruz bırakılmış. Her gün 137 kadın, aile üyelerinden biri tarafından öldürülüyor. Bugün hayatta olan en az 200 milyon kadın ve kız çoğuna beş yaşına bile gelmeden, kadın sünnetine maruz kalmış. İşte bunlardan ötürü feministler, cinsiyet temelli haklar için mücadele ediyor. 

Kendilerini nasıl tanımladıklarından bağımsız olarak kalıplara uymayan kişiler, toplumsal normları ihlal ettikleri için baskı görecekler. Özellikle kadınların uyumsuzlukları yüzünden şiddet ve ayrımcılığın hedefinde olması muhtemel. Bu, bir kadının kendini nasıl tanımladığından bağımsız bir gerçek çünkü saldırı öncesinde failin, kadının ‘toplumsal cinsiyet kimliğini’ bilmesi mümkün değil. 

Acı gerçek şu: ‘diğer kızlar gibi’ olmadığını söylemek bir kimlik değil, mizojini. Kendilerini ikilikdışı olarak tanımlayan kadınlar, üzerine baskı kurulmasını kabullenip buna ortak olan kadın iması taşıyan bir kavram olan ‘cis’ dedikleri kadınlara nazaran daha çok baskı altında olduklarını iddia etmekten hoşnut. Biz üzerimize hangi temelde baskı kurulduğunu anladığımız için ayrıcalıklı değiliz; bu baskıdan kaçabileceğinizi sanıyorsanız ayrıcalıklı olan sizsiniz.

*İsimler değiştirildi.

Çeviri: Daniela

Toplumsal Cinsiyet bir Spektrum değil

Cinsiyetin spektrum olduğuna dair fikirler Türkiye’deki cinsiyet tartışmalarında sıkça yer buluyor. Bu hem biyolojik kategoriler hem de toplumsal cinsiyet kimlikleri açısından ele alınabilen bir çerçeve. Rebecca Reilly-Cooper’ın 2016’da kaleme aldığı bu yazıda spektrum fikri toplumsal cinsiyet kimlikleri temelinde eleştirilmekte. Bu, cinsiyete dair baskılara karşı direnişte gerçekten işe yarar bir strateji mi yoksa bizi yeni katı rollere hapseden bir kimlikler kategorizasyonu mu?

REBECCA REILLY-COOPER

Toplumsal cinsiyetin bir spektrum oluşuna dair fikrin bizi özgürleştirmesi bekleniyor. Oysa bu hem mantıksız hem de politik açıdan sorunlu bir tespit.

Toplumsal cinsiyet ne demek? Bu, feminist teori ve pratiği tam kalbinden kesen bir mesele ve sınıf, kimlik ve ayrıcalıklarla ilgili güncel sosyal adalet tartışmalarında merkezi bir rol oynuyor. Gündelik dilde ‘toplumsal cinsiyet’ (gender),  ‘cinsiyet’ (sex) demenin daha yerinde olduğu zamanlarda onun yerine kullanılabiliyor. Belki de, cinsel birleşmeyi de (sexual intercourse) tanımlayan bir kelimeyi telaffuz etme konusundaki müphem bir imtinadan dolayı, ‘toplumsal cinsiyet’ artık bir kişinin dişi mi erkek mi olduğu biyolojik gerçeğine atıfta bulunmak için cinsiyet yerine kullanılıyor ve bizi bu ayrımın gerektirdiği bedensel organları ve süreçleri dolaylı olarak da olsa dillendirmek zorunda kalmanın mahcubiyetinden kurtarıyor.

‘Toplumsal cinsiyet’ esasen, isimleri maskülen, feminen ya da nötr olarak sınıflandıran dillerde tamamen dilbilgisel bir anlam taşımaktaydı.  1960’lardan itibaren bu sözcük cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasında bir ayrıma da işaret etme imkanı sağlayan bir anlam da ihtiva etmeye başladı. Feministler için “sex” ve “gender” arasında yapılan bu ayrım önemli olagelmiştir çünkü ilki kadınlar ve erkekler arasındaki kimi farklılıkların biyolojik olarak gözlenebildiğini, ikincisiyse kimi farklılıkların kökenlerinin feministlerin “cinsiyetlendirilmiş sosyalleşme” dediği çevre, kültür, yetiştirme ve eğitim gibi süreçler aracılığı ile kurulduğunu gösterme olanağı tanır.

En azından şunu söyleyebiliriz ki feminist teoride toplumsal cinsiyet sözcüğünün geleneksel olarak oynadığı rol budur. Bu, cinsiyetin biyolojik olana ve dolayısıyla belki de bir anlamda ‘doğal’ olana atıfta bulunurken, toplumsal cinsiyetin toplumsal olarak inşa edilene atıfta bulunduğu basit, temel bir feminist fikirdi. Bu görüşte -anlaşılır kılmak için buna radikal feminist görüş de diyebiliriz- toplumsal cinsiyet ahlâki değerlere göre arzu edilen davranışların bireylere buyurulması ya da men edilmesini sağlamak için dışarıdan dayatılan normlar bütünüdür.

Bu normlar kişiye yalnızca dışarıdan ve zorla empoze edilmekle kalmaz, aynı zamanda ikili bir kast sistemi ya da hiyerarşinin de kurulmasına hizmet eder. Böylece erilliğin dişilikten, erkekliğin kadınlıktan, erkeksi olmanın kadınsı olmaktan üstün ve değerli tutulduğu iki konumlu bir değer sistemi kurulur. Kişiler bu iki üreme rolünden birini icra etme potansiyeliyle birlikte doğarlar. Bu da doğumda, hatta daha da önce bebeğin sahip olduğu dış genital organlarla belirlenir. O andan itibaren söz konusu hiyerarşideki iki sınıftan birine  ait oldukları bireylere aşılanacaktır: Genital organları çıkıntılı olanlar üstün sınıfa, girintili olanlar aşağı sınıfa yerleşeceklerdir.

Doğumdan ve o anda cinsiyet sınıfı üyeliğinin belirlenmesinden itibaren, çoğu dişi insan edilgen, itaatkar, zayıf ve korumacı; eril insanlarsa etkin, buyurgan, güçlü ve saldırgan olmak üzere büyütülür. Bu değer sistemi ve bireylere bunun telkin edilmesi, bunun içinde toplumsallaştırılma süreci bir radikal feministin ‘toplumsal cinsiyet’ sözcüğüyle kastettiği şeydir. Mesele böyle anlaşıldığında toplumsal cinsiyette karşı çıkılası ve baskılayıcı ne olduğunu görmek pek zor olmayacaktır çünkü böylece eril ve dişi insanların potansiyelleri benzer şekilde kısıtlanmakta, ayrıca erillerin dişilerden üstün olduğu öne sürülmektedir. Bu yüzden bir radikal feminist için amaç toplumsal cinsiyeti tamamen ortadan kaldırmak; insanları pembe ve mavi kutulara sokuşturmaya son vermek ve bireylerin toplumsal kurallarla zorla dayatılmış bir değer sisteminin etkisinde kalmadan kişiliklerini ve tercihlerini geliştirebilmelerine olanak tanımaktır. 

Toplumsal cinsiyetin doğasına dair bu görüş onun tamamen toplumsal olarak inşa edilmiş ve dışarıdan empoze edilmiş değil de bir şekilde içsel olarak ve doğuştan deneyimlendiğini söyleyenlerle çatışıyor. Bu kişiler toplumsal cinsiyetin tamamen inşa edilmiş oluşuna itiraz geliştirmekle kalmıyor aynı zamanda iki pozisyona sahip bir hiyerarşiden oluştuğunu söyleyen radikal feminist analizi de reddediyorlar. Bu görüşte -ki kolaylık olması açısından buna kuir feminist toplumsal cinsiyet anlayışı diyeceğim- toplumsal cinsiyetin baskıcı bir işleyişi olmasının nedenini toplumsal olarak inşa edilmiş ve zorla dayatılıyor olmasına değil, yalnızca iki toplumsal cinsiyetin var olduğuna dair yaygın inanca dayandırılıyor.

Eğer toplumsal cinsiyetin gerçekten de içsel, doğuştan, kimliklerimizin temel parçası olduğu, ‘kadın’ ve ‘erkek’ dışında da aralarından seçim yapabileceğimiz daha fazla toplumsal cinsiyet bulunduğu kabul edilirse her iki cinsiyetten insanlar özgürleşecekmiş ve özgürleşmenin yolunda bir sonraki adım da yeni toplumsal cinsiyet kimliği spektrumunu kabul etmek. Bu yüzden şimdi kendini şu şekillerde tanımlayan insanlar mevcut: ‘genderqueer’ veya ‘non-binary’ veya ‘pangender’ veya ‘polygender’ veya ‘agender’ veya ‘demiboy’ veya ‘demigirl’ veya ‘neutrois’ veya ‘aporagender’ veya ‘lunagender’ veya ‘quantumgender’…  Bu şekilde devam edebilirim. Bu görüşün savunucuları dillerine pelesenk ettikleri ‘toplumsal cinsiyet ikili değildir, bir spektrumdur’ sözlerini sıkça tekrarlıyorlar. Bu görüşü takip edense pembe ve mavi kutuları parçalamamız, onların yerine bu ikisinden çok daha fazla sayıda kutunun var olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

İlk bakışta ilginç bir fikir gibi görünüyor ancak içinde pek çok problem barındırıyor. Bu problemler de onu kendi içinde tutarsız ve politik olarak itici kılmakta.

Kuir toplumsal cinsiyet anlayışının pek çok savunucusu kendi toplumsal cinsiyet kimliklerini ‘ikilikdışı’ (non-binary) şeklinde tarifliyor ve bunu da insanların büyük çoğunluğunun toplumsal cinsiyet kimliğinin ikili yapıda (binary) farzediliyor oluşuna bir itiraz olarak gösteriyor. Görünüşe göre toplumsal cinsiyetin ikili bir yapıdansa bir spektrum olduğu iddiası ile bireylerin yalnızca ufak bir kısmının ikili olmayan toplumsal cinsiyet kimliği olduğunu söyleyebileceğimiz fikri aniden çatışıverdi. Toplumsal cinsiyet gerçekten bir spektrum ise bu tanıma göre her canlının ikili yapıya dahil olmayan bir toplumsal cinsiyeti olmuyor mu zaten? Eğer böyleyse belirli bir toplumsal cinsiyet kimliğini tanımlamak için ‘ikilikdışı’ etiketini kullanmak boşa düşüyor çünkü bu tanım belirli, özel bir insan kategorisini ayırt etmekten yoksun.

Bundan kaçınmak için spektrum modelinin savunucularının toplumsal cinsiyeti hem ikili hem de spektrum olarak algılamaları gerekiyor. Bir varlığın hem mütemadi hem de ikili biçimde açıklanması son derece mümkün. Boy uzunluğu buna bir örnek: uzunluğun sürekli, kesintisiz bir niteliği olduğu açık ancak bireyler bu uzunluk kavramının farklı noktalarına denk düşebilirler. Öte yandan ‘uzun’ ve ‘kısa’ diye ikili yapıda sıfatlarımız var. Toplumsal cinsiyetin de benzer bir işleyişi olamaz mı?

Kısa/Uzun ikiliğinde dikkat etmemiz gereken şey, bu kavramlardan insanlardan bahsetmek için faydalandığımızda bunların göreceli ve karşılaştırmalı tasvirler olduğudur. Boy uzunluğu bir spektrum ya da süreklilik ise hiçbir birey mutlak uzun ya da mutlak kısa değildir, her birimiz bazı insanlardan uzun bazılarından kısayızdır. İnsanlardan uzun olarak bahsettiğimizde onların boylarının gözlemlediğimiz bir grup içindeki ortalama boydaki insanlardan daha uzun olduğunu kastederiz. Bir oğlan çocuğu aynı anda altı yaşındaki çocuklara göre uzun, ancak bütün erkeklerle karşılaştırıldığında kısa boylu olabilir. Yani Uzun ve Kısa ikili etiketleriyle yapılan yakıştırmalar karşılaştırmalı olmalı ve ortalamaya atıf yapmalıdır. Belki de o ortalamanın civarındaki insanlar kendilerini ‘ikilikdışı boyda’ olduklarını iddia edebilirler.

Ancak spektrum modelinin bu yorumu kendilerini ikilikdışı toplumsal cinsiyette tarifleyenleri tatmin etmeyecek gibi görünüyor. Toplumsal cinsiyet kimliği de boy gibi karşılaştırmalı ve göreceli algılanacaksa, bu durum kişilerin kendi toplumsal cinsiyetleri konusunda tek söz sahibi olduğuna dair ısrarla da çelişiverir. Bu durumda toplumsal cinsiyetiniz, içinde bulunduğunuz gruptaki mevcut toplumsal cinsiyet kimliklerinin dağılımına göre tanımlanabilirdi, sizin kendi kendinize verdiğiniz bireysel karara göre değil. Bu nedenle ikilikdışı toplumsal cinsiyete sahipsem de bunu tespit etmek bana düşmezdi. Bu ancak benim toplumsal cinsiyet kimliğimle diğer insanlarınkini karşılaştırarak, onların arasında nereye düştüğüme bakarak belirlenebilirdi. Ayrıca kendimin kadın olduğumu düşünsem dahi, bir başkası bu spektrum içinde kadınlığa benden daha yakın durabilir, böylece benden ‘daha fazla kadın’ olabilirdi.

Dahası boy analojisi ile şunu görebiliriz: Tüm insan nüfusunu incelediğimizde, ancak çok küçük bir grup kesin olarak Uzun veya Kısa olarak tanımlanabilir. Boy uzunluğunun gerçekten de bir spektrum olduğunu, ikili etiketlerin karşılaştırmalı olarak yakıştırıldığını düşünürsek, ancak bir avuç insan bu spektrum içinde iki uçta bulunup Uzun ya da Kısa olarak tariflenebilir. Geri kalanlarımız ise bu iki nokta arasında kalan, ikilikdışı boydaki insanlarız ve sıradan, tipik olanlarız. Aslında ikili yapıda Uzun ve Kısa olan insanlar ikilikdışı toplumsal cinsiyete sahip olmanın da gerçekte istisna değil norm olduğunu görürüz.

Kendine ikilikdışı demek aslında yeni bir sahte ikilik yaratmaktır

Toplumsal cinsiyet bir spektrumsa, bu, iki uç arasında bir süreklilik olduğu ve herkesin bu süreklilik üzerinde bir yerde konumlandığı anlamına gelir. Spektrumun iki ucunun erkeksilik (maskülenlik)  ve  kadınsılık (feminenlik) olduğunu varsayıyorum. Bundan başka bir şey olma olasılıkları var mı? Bunu farkettiğimiz anda herkesin ikilikdışı bir toplumsal cinsiyete sahip olduğu açıklık kazanıyor çünkü kimse katıksız maskülen ya da katıksız feminen değil. Elbette kimi insanlar bu spektrumun uçlarına diğerlerinden daha yakın dururken, öte yandan kimileri de daha muğlak biçimde merkezin etrafında dolaşacaklardır. Yine de her şeye rağmen bizim geleneksel olarak en kadınsı gördüğümüz kişi bile erkeksilik ile bağdaştırdığımız kimi davranışlar sergileyebilecektir. Bunun tersi de aynı şekilde mümkün.

Bu çıkarım beni çok mutlu ederdi doğrusu çünkü bir dişinin biyolojik özelliklerine sahip olup kendime kadın diyor olsam bile kendimi derinliksiz bir toplumsal cinsiyet klişesinden ibaret görmüyorum. Kadınlığın özünün ideal bir tezahürü filan değilim, dolayısıyla ikilikdışı özellikteyim. Tıpkı herkes gibi. Fakat kendini ikilikdışı toplumsal cinsiyette tanımlayanlar çıkarılan bu sonuçtan memnun kalmayacak gibi görünüyorlar çünkü ‘ikilikdışı kişi’ kimlikleri daha büyük, sözde ikili ‘cisgender’ bir grubun varlığına dayanıyor. Bu insanların toplumun keyfi olarak dikte ettiği kadınsı/erkeksi toplumsal cinsiyetin dışına çıkma becerisine sahip olmadığı söyleniyor. 

İşte burada bazı insanların kendileri ve bir avuç toplumsal cinsiyet devrimcisi yoldaşlarının ikilikdışı olduğu konusunda ısrarlarındaki ironiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu şekilde, cinsiyetleriyle bağdaştırılan toplumsal cinsiyet rollerine uyum sağlayan ve sağlamayan insanlar arasında sahte bir ikilik yaratıyorlar. Gerçekte, herkes ikilikdışıdır. Hepimiz bazı toplumsal cinsiyet normlarına aktif olarak uyum sağlıyor; bazılarını pasif biçimde kabullenirken, diğerlerini şiddetle reddedebiliyoruz. Dolayısıyla kendimize ikilikdışı demek sahte bir ikilik yaratmak anlamına da geliyor. Bu aynı zamanda, en azından dolaylı olarak, ikilikdışı kişinin ikilikiçi cisgender insanlar tarafından hem yanlış anlaşıldığını hem de politik olarak baskı gördüğünü iddia etmesini mümkün kılmakta.

Peki ya kendinizi pangender olarak tanımlamak, bu spektrumdaki olası her noktayı temsil ettiğinizi iddia etmek mi? Her bir noktanın aynı anda temsili midir? Uç noktaların zorunlu olarak birbirleriyle uyumsuz zıtlıkları temsil ettiği düşünüldüğünde, bu nasıl mümkün olabilir? Katıksız kadınsılık edilgenlik, zayıflık ve itaat; katıksız erkeksilikse saldırganlık, güç ve tahakküm olmalı. Bunların hepsinin aynı anda olması imkansızdır. Bu erkeksilik ve kadınsılık tanımlarına katılmıyorsanız ve erkeksiliğin tahakküm, kadınsılığın ise itaat açısından tanımlanması gerektiğini kabul etmiyorsanız, pekala başka tanımlar önerebilirsiniz. Ama ne önerirseniz önerin, bunlar birbirine zıt şeyleri temsil edeceklerdir.

Görünüşe göre bir avuç kişiye, kendilerini “agender” ilan ederek, kendilerini ne erkeksi ne de kadınsı hissettiklerini ve herhangi bir içsel toplumsal cinsiyet deneyimine sahip olmadıklarını söyleyerek spektrumun tamamen dışında bırakmalarına müsaade edildi. Neden yalnızca bazı insanların kendi kişiliklerini toplumsal cinsiyetlendirilmiş terimlerle tanımlamayı reddedebildiklerine dair herhangi bir açıklama yok, ancak kendini ‘agender’ olarak tanımlama konusunda açık olan bir şey var: Nasıl hepimizin kendine ikilikdışı demesine imkan tanınmıyorsa, bunu da hepimiz yapamıyoruz. Doğuştan gelen, özümüze ait bir toplumsal cinsiyet kimliğimiz olduğunu inkar edersek, toplumsal cinsiyette eksiklik evrensel bir özellik olacağından, “agender” etiketi gereksiz hale gelecektir. Agender, yalnızca toplumsal cinsiyete göre tanımlanabilir. Kendilerini ve kimliklerini toplumsal cinsiyet noksanlıklarıyla tanımlayanlar, çoğu insanın doğuştan, özlerinde bir toplumsal cinsiyete sahip olduğunu, ancak bazı nedenlerden ötürü kendilerinin buna sahip olmadıkları görüşüne bağlı olmalı.

Toplumsal cinsiyetle ilgili problemin bunlardan sadece ikisinin varlığını tanımak olduğu iddia ediliyorsa, sonrasında sorulması gereken bariz soru şu: Baskıcı olmamak için kaç toplumsal cinsiyeti tanımamız gerekir? Kaç tane olası toplumsal cinsiyet kimliği vardır?

Buna verilebilecek tek tutarlı cevap yaklaşık 7 milyardır. Gezegende yaşayan insan sayısı kadar toplumsal cinsiyet kimliği olması mümkün. İkilikdışı cinsiyetler hakkında bilgi için internetteki ana referans sitelerden biri olan Nonbinary.org’a göre, toplumsal cinsiyetiniz don veya Güneş , müzik veya deniz , Jüpiter veya salt karanlık olabilir. Toplumsal cinsiyetiniz pizza olabilir.

Şayet durum buysa, sadece “insan kişiliği” veya “sevdiğim şeyler” yerine, bunlardan herhangi birine “toplumsal cinsiyet” demenin ne kadar mantıklı olduğu veya anlayışımıza bir şeyler kattığı belirsizdir. Toplumsal cinsiyet kelimesi sadece kişiliğiniz, zevkleriniz veya tercihleriniz için afili bir kelime değildir. Bu sadece ne kadar ihtişamlı, çok yönlü ve ilginç olduğunuzu tarif etmenin ve benzersiz olduğunuzun dillendirilmesini mümkün kılan bir etiket değildir. Toplumsal cinsiyet, istenen (ve bazen istenmeyen?) davranışları ve özellikleri üreme işlevine bağlayan değer sistemidir. Bu davranışları ve özellikleri üreme işlevinden ayırdıktan sonra – ki bunu yapmalıyız – ve sadece iki tür kişilik olduğu ve birinin diğerinden daha üstün olduğu fikrini reddettiğimizde – ki bunu da yapmalıyız – bunlara “toplumsal cinsiyet” demeye devam etmek ne anlama gelebilir? Burada “kişilik” kelimesinin karşılayamadığı ne var ki yerine “toplumsal cinsiyet” koyalım?

Nonbinary.org’da toplumsal cinsiyetiniz şu olabileceği yazıyor:

[İsim]gender: Henüz kendilerinin tam olarak neyi tanımladıklarından emin olmayan ancak cis olmadığını kesinlikle bilen birisinin en iyi şekilde adıyla ifade edebileceği bir toplumsal cinsiyet… her şeyi kapsayan bir terim veya belirli bir tanımlayıcı olarak kullanılabilir, ör. johngender, janegender, (adınız burada)gender, vb.”

“[İsim]gender” örneği, ikilikdışı cinsiyet kimliklerinin nasıl işlediğini ve gerçekleştirdikleri işlevi mükemmel bir şekilde göstermekte. Ne olarak tanımladıklarından emin olmayan, ancak cisgender olmadıklarını bilen insanlar içindir. Bunun sebebi muhtemelen, sıradan ve alışılagelmiş bir cis olmak için çok ilginç, devrimci ve kural tanımaz olmalarıdır..

Kadın milleti bir kafesin içinde sıkışıp kalmışken, o kafese zarar vermeden parmaklıklar arasından sıyrılmaya çalışmak bir çözüm değil

Bu cis olmama arzusu özellikle dişi bir insansanız oldukça rasyonel ve anlamlı aslında.. Ben de düşüncelerimin, hislerimin, yeteneklerimin ve eğilimlerimin basitçe bir ‘cis kadın’ olamayacak kadar ilginç, çok yönlü ve karmaşık olduğuna inanıyorum. Ben de dişi bedenim hakkında toplumsal olarak oluşturulmuş kalıpyargıları ve bunun sonucunda başkalarının benim hakkımda yaptığı varsayımları aşmak isterim. Ben de bir anne / ev hizmetçisi / cinsel tatmin nesnesinden daha fazlası olarak görülmek isterim. Ben de toplumumuzun şu anda kadınlar için mümkün olduğunu düşündüğünden daha fazlası olma potansiyeline sahip, zengin ve derin bir iç yaşamı olan bir insan olarak görülmek isterim.

Yine de bunun çözümü kendime agender demek değil; kadın milleti bir kafesin içinde sıkışıp kalmışken, o kafese zarar vermeden parmaklıklar arasından sıyrılmaya çalışmak bir çözüm değil. Bu, tam da parmaklıklardan aslında kaçamayacağınız için böyle. Kendime istediğim kadar “agender” diyeyim, dünyanın beni bir kadın olarak görmesini ve bana buna göre davranmasını engelleyemem. Kendimi agender olarak tanıtabilirim ve bir işe başvurduğumda kendi neo-zamir setlerimde ısrar edebilirim, ancak bu görüşmecinin benim potansiyel olarak bebek doğurabileceğimi düşünmesini ve pozisyonu daha az nitelikli olsa bile üreme konusunda daha az yükümlü olan erkek adaya vermesini engellemeyecektir.

Şimdi, toplumsal cinsiyet kimliği siyasetinin kalbindeki can alıcı bir gerilime geldik. Savunucularının çoğunun ya fark etmediği ya da görmezden gelmeyi seçtiği bu gerilimin çözülmesi ancak öğretilerinin temel ilkelerinden bazılarının reddedilmesiyle mümkün.

Pek çok insan haklı olarak ‘transgender’ (ya da kısaca trans) kelimesinin ‘transseksüel’ ile eşanlamlı olduğunu ve şöyle bir anlama geldiğini varsayar: cinsiyetli bedeninizle ilgili bir huzursuzluk ve sıkıntı yaşamak ve bu bedeni, karşı cinsin bedenine daha çok benzetmek için değiştirme arzusuna sahip olmak. Ancak toplumsal cinsiyet kimliği politikasının mevcut terminolojisine göre, transgender olmanın cinsiyetlendirilmiş bedeninizi değiştirme arzusuyla hiçbir ilgisi yok. Transgender olmanın anlamı, doğuştan gelen toplumsal cinsiyet kimliğinizin doğumda size atanan toplumsal cinsiyetle eşleşmemesidir. Sahip olduğunuz vücuttan tamamen mutlu ve memnun olsanız bile durum bu olabilir. Basitçe, kendinizi bir toplumsal cinsiyete ait olarak tanımlıyor ancak başka bir cinsiyet olarak algılanıyorsanız transgender’sınızdır.

İnsanların büyük çoğunluğunun ‘cisgender’ olarak tanımlanabilmesi bu öğretinin temel ilkelerinden, bu da doğuştan gelen toplumsal cinsiyet kimliğimizin doğumda bize atanmış olanla eşleştiği anlamına gelir. Ancak gördüğümüz gibi, eğer toplumsal cinsiyet kimliği bir spektrumsa, o zaman hepimiz ikilikdışı olmalıyız çünkü hiçbirimiz bu spektrumun uçlarının temsil ettiği noktalarda yaşamıyoruz. Her birimiz, kendi özel kimliğimizin bireysel, kendine özgü doğası ve kendi öznel toplumsal cinsiyet deneyimimiz tarafından belirlenen bu spektrum boyunca benzersiz bir noktada var oluyoruz. Buna göre, herhangi birinin nasıl cisgender olabileceği net değildir. Hiçbirimize doğumda doğru toplumsal cinsiyet kimliğimiz atanmadı, çünkü bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Doğduğum anda, daha sonra toplumsal cinsiyet kimliğimin görünüşte ‘çok soğuk ve karlı’ bir toplumsal cinsiyet olan ‘frost gender’a doğru evrildiğini keşfedeceğimi birisi nasıl bilebilirdi?

Cinsiyet kimliklerinin sayısının potansiyel olarak sonsuz olduğunu fark ettiğimizde, kimsenin derinlerde cisgender olmadığını kabul etmek zorunda kalıyoruz, çünkü hiç kimseye doğumda doğru cinsiyet kimliği atanmamıştır. Aslına bakarsanız hiçbirimize doğumda cinsiyet kimliği atanmamıştı. Dış cinsel organlarımız tarafından belirlenen potansiyel üreme işlevimiz temelinde iki cinsiyet sınıfından (sex-class) birine yerleştirildik. Daha sonra, o cinsiyetten insanlar için toplumsal olarak belirlenmiş cinsiyet normlarına uygun olarak yetiştirildik. Doğuştan gelen cinsiyet kimliğimiz hakkındaki inançlarımızı ifade etme ya da toplumsal cinsiyet sürekliliğind tam olarak hangi noktaya düştüğümüzü belirleme becerisini geliştirmeden çok önce, hepimiz iki rolden birini benimsemek üzere eğitiliyor ve telkin ediliyoruz. Dolayısıyla, transgender kişileri doğduklarında toplumsal cinsiyet spektrumunda doğru yere atanmamış kişiler olarak tanımlarsak, her birimiz transgender oluruz ve cisgender insanlar yoktur.

Tüm bunların mantıksal sonucu şudur: Eğer cinsiyet ikili değil de bir spektrumsa, o zaman herkes transtır. Ya da alternatif olarak, hiç trans yoktur. Her iki durumda da, bu son derece tatmin edici olmayan bir sonuç ve hem kadınların ezildiği gerçekliğini gizlemeye hem de transseksüel insanların deneyimlerini geçersiz kılmaya hizmet etmekte.

Bu sonuçtan kaçınmanın yolu, toplumsal cinsiyetin bir spektrum olmadığını ortaya koymaktır Bir spektrum değildir çünkü bu doğuştan gelen, içsel bir öz veya özellik değil. Toplumsal cinsiyet, kişilerin özüne dair ve değişmez olarak ele almamız, sonra da sosyal kurumları bu gerçek etrafında inşa etmemiz gereken bir olgu değil. Toplumsal cinsiyet, toplumsal olarak inşa edilen ve dışarıdan dayatılan bir hiyerarşi. İki değer pozisyonuna yerleştirilen iki sınıfı içerir: dişi üzerinde eril, kadın üzerinde erkek, kadınsılık üzerinde erkeksilik.

Spektrum benzetmesi, kişinin hiyerarşideki yerine ve bunun insanlara atadığı rollere uyumunun kişiden kişiye değişiyor olduğu gerçeğine dayandırılmaktadır. Bazı insanlar, cinsiyetleriyle ilişkilendirilen toplumsal cinsiyet normlarına uymayı görece daha kolay ve daha acısız bulurken, kimileri için cinsiyetleriyle ilişkili toplumsal cinsiyet rolleri o kadar baskıcı ve sınırlayıcıdır ki, bu koşullarda yaşamak onlara dayanılmaz gelir ve karşı toplumsal cinsiyet rolüne göre yaşamak için geçiş yapmayı seçerler.

Bir hiyerarşi olarak toplumsal cinsiyet, kadınların erkeklere tabi kılınmasını sürdürmeye yarar ve her iki cinsiyetin de gelişimine ket vurur.

Tesadüfe bakın ki spektrum olan, tüm çeşitliliği ve karmaşıklığıyla insan kişiliğidir. (Aslında bu da tek bir spektrum değil, çünkü iki uç nokta arasındaki basit bir süreklilikten bahsedemeyiz. Daha çok gevşek ve oynak, insana dair şeylerden oluşan büyük bir top gibi.) Toplumsal cinsiyetse doğduğumuz üreme organları tarafından belirlenen iki tür kişilik olduğunu söyleyen bir değer sistemidir. İnsanları toplumsal cinsiyet kafesinden kurtaracak ilk adımlarından biri, yerleşik toplumsal cinsiyet normlarına meydan okumak ve toplumsal cinsiyet ifadeniz ve temsilinizle oynamak ve keşfe çıkmaktır. Hiç kimse ve kesinlikle hiçbir radikal feminist, kimsenin kendisini ona anlamlı gelen şekillerde tanımlamasını ya da kişiliğini zevkli ve özgürleştirici bulduğu şekillerde ifade etmesini engellemek istemez.

Yani kendinize “demigirl görünümlü genderqueer femme” demek istiyorsanız, hiç durmayın. Bu kimliği istediğiniz gibi ifade edin. Tadını çıkarın. Problem ancak o etiket temelinde siyasi iddialarda bulunmaya başladığınızda ortaya çıkar. Yani kendinizi onlara karşı tanımlamak adına bir grup geleneksel ikili cis insan bulunmasına ihtiyaç duyduğunuz için başkalarının kendilerine cisgender demelerini talep etmeye başladığınızda; bu cis insanları konformist ikili insanlar olarak değerlendirip sizin üzerinizde yapısal avantajlara ve siyasi ayrıcalığa sahip olduklarında ısrar ettiğinizde ve toplumsal cinsiyet kimliğinizin ne kadar karmaşık, parıl parıl, çok yönlü ve benzersiz olduğunu kimse gerçekten anlamazken. Başkalarının kendilerini cisgender olarak adlandırmasını talep ederken kendinize ikilikdışı ya da akışkan cinsiyetli demek, insanların büyük çoğunluğunun kutularında kalması gerektiğinde de ısrar ettiğiniz anlamına gelir çünkü siz kendinizi kutusuz olarak tanımlıyorsunuz.

Çözüm, insan kişiliğinin karmaşıklığını rijit ve özcü yollarla tanımlayan daha fazla toplumsal cinsiyet kategorisinde ısrar ederek toplumsal cinsiyeti iyice katılaştırmakta değil. Çözüm, toplumsal cinsiyeti tamamen ortadan kaldırmakta. Toplumsal cinsiyete ihtiyacımız yok. İki konumlu bir hiyerarşi olarak toplumsal cinsiyet, kadınların erkeklere tabi kılınmasını doğallaştırmak ve sürdürmek için çalışır ve her iki cinsiyete sahip kişilerin gelişimini kısıtlar. Toplumsal cinsiyeti bir kimlik spektrumu olarak yeniden tasarlamanınsa bize hiçbir faydası yok.

İstediğiniz gibi giyinmek, istediğiniz gibi davranmak, istediğiniz gibi çalışmak, aşık olduğunuz kişiyi sevmekte özgür olmak için derin, içsel, temel bir toplumsal cinsiyet deneyimine sahip olmanıza gerek yok. Kozmetik, aşçılık ve el işlerinin tadını çıkarmanızın kabul görmesi için kişiliğinizin kadınsı olduğunu göstermenize gerek yok. Toplumsal cinsiyeti kuirleştirmek için sizin daha genderqueer olmanız gerekmiyor. İnsanları pembe ve mavi kutulara koyan baskıcı bir sistemin çözümü, mavi veya pembe dışında herhangi bir renkten başka kutular yaratmak değil. Çözüm, kutuları tamamen yıkmaktır.

Çeviri: Bade ve Güleren

Radfem paniği: Ahlaki tiksintinin paravanı olarak kapsayıcılık

Yalnızca kadınlara açık alanlar, örgütlenmeler ve bunlara dair kapsayıcılık-dışlama tartışmaları hakkında Marina S.’in yazmış olduğu bu metin radikal feminist prensiplerin ve kendi sınırlarını kendi belirleyen kadınların dehşetle karşılanışını yorumluyor. Yazı önce kendi blogunda daha sonra da The Radical Notion‘ın ilk sayısında yayımlanmıştı.

MARINA S.

“İletişimin %70’ini beden dili oluşturur”. Bu klişeden gerçekten nefret ediyorum çünkü ben kendini kelimelerle ifade eden biriyim. Bana göre, özenle seçilmiş ve mantık çerçevesinde kurulmuş sözlü argümanlar; ton, duruş ve yüz ifadesi gibi söze eşlik eden (ve ikincil) işaretlerden daha önemli olmalı. İnternetin sevdiğim yönü bu: insanların kişiye has mimiklerini ortadan kaldırıyor ve ellerinde sadece kelimeleri bırakıyor. Bu, kişilerarası durumlar için bir sürü problem oluştursa da, trolleme ve kötüye kullanım yokken internet; düşünce, tartışma, argüman ve fikir alışverişi için fevkalade yararlıydı. İnternetin bu özelliğini her zaman iyi bir şey olarak görmüşümdür. İnsanların karakterlerinden çok fikirlerini analiz eden biri olarak, çevrimiçiyken kaçırdığım bu beden dilinin yarattığı etkinin beni ilgilendirmeyen bilgiler içerdiğinden şüphe etmek için hiçbir sebebim olmamıştı. Bu yüzden, kişilerin söz veya argümanlarının değil, duygularının yol açtığı keskin bir entelektüel görüşe dönüşen, sözlü olmayan ve oldukça etkili duygulara dayanan bir durumla karşılaşmak benim için büyük bir sürpriz oldu. .

Geçen hafta sonu, arkadaşlarım -ve bazen birlikte eylem yaptığım- Sian, Helen ve Shabana ile birlikte ‘Kızkardeşliği yeniden düşünmek‘ isimli bir FWSA konferansında kadın alanlarını tartışan bir paneldeydim. Her biri, kadınlara özel örgütlenme ve bu bağlamda kızkardeşliği anlamlandırma ve hayata geçirme olanakları hakkında gerçekten değerli içgörüler sundu; burada bu konuya girmeyeceğim ama bunun için Sian’ın bloguna bakabilirsiniz. Panelin bu yazıyla ilgili olan kısmı, oturumun sonlarına doğru bir dinleyicinin trans kapsayıcılık ile ilgili sorusuyla gündeme geldi: Paneldekiler, kadınlara özel alanların kendini kadın olarak tanımlayan herkese açık olması gerektiğini düşünüyor mu, düşünmüyor mu?

Yani… Bu soruya kimsenin yanaşmak istemediğini az çok tahmin edebilirsiniz. Hepimiz ne olacağını biliyoruz, değil mi? Söylediğin şey ya bağnaz, transfobik ve dışlayıcı olarak ya da kadın karşıtı, ataerkilliğe yaranma ve duyarsız olarak değerlendirilecek. Orta yol yok, herkesi memnun etmenin bir yolu yok ve açıkçası çoğu zaman kimseyi memnun etmenin bir yolu yok. Bu yüzden, hepimizin bu sorunun oturumun geri kalanını tamamen dağıtmasına izin vermemek adına bir yol bulmaya çalıştığı uzun bir kıpırdanma oldu ve ben sonunda aşağıdaki yorumu bir cevap olarak sundum: 

Benim için, güvenli alanlarda dışarıda bırakma ve kapsama ile ilgili önemli nokta, kimin dahil edildiği veya kimin dışarıda bırakıldığı değil; feministler olarak kendimizi rıza ilkesinden yükümlü tutmamız. Bu, şu anlama geliyor, bir grup kadın bizi herhangi bir gerekçeyle dışarıda bırakmak istese bile, bize bu gerekçeler ne kadar gayri meşru gelse de, feministler olarak ilk görevimiz onların sınırlarına saygı duymak ve bu sınırları ihlal etmemek ya da ihlal edilmelerine sebep olmamaktır.

Argümanımı örneklemek için elimle bir çeşit “Dur!” işareti yaparak, avuç içim izleyicilere dönük olacak şekilde şunu söyledim: Sihir (yani feminist politika) elin bu tarafında ya da o tarafında gerçekleşmez. Sihir, elin kendisindedir: Praksis ‘hayır’ demek ve buna saygı duyulmasıdır.

Argüman, dinleyiciler tarafından genel olarak olumlu karşılandı ancak aralarından en az bir radikal feminist, bu cevabın bir geçiştirme olduğunu ve yöneltilen sorunun altında yatan gerçek soruyla -“kadın nedir/kimdir?”- yeterince doğrudan ilgilenilmediğini düşündüğünü söyledi. Tanımın mı eylemin mi önce geldiği sorusu oldukça karmaşık bir soru ve bu soru salt akıl ile değil, feminist topluluklar içerisinde praksis ile çözümlenmekte. Dolayısıyla bu soruya burada değinmeyeceğim. Esasen varmaya çalıştığım nokta, bu yoruma dinleyicilerin birinden gelen oldukça tepkili bir yanıttı.

Bu kadın (ona Angela diyeceğim) kendi duygu durumunu anlatarak konuşmaya başladı: çok üzgün olduğunu, bu konuya verdiği duygusal tepki seviyesine şaşırdığını söyledi. Angela bize bu tepkisinin fiziksel belirtilerini anlattı: dediğine göre, bacakları jöle gibiydi, kalbi hızlı hızlı atıyordu, paniklemiş ve yüzü kızarmıştıi. Yani bize (daha çok bana hitap ettiğini düşünüyorum şahsen ama biraz benmerkezci yaklaşmış olabilirim), sözlerimizin onda bir tür travma tepkisine yol açtığını, tam bir psikolojik sıkıntıya neden olduğunu söylüyordu. Sonrasında da, benden bir kadın olarak müştereklik talep eden birini, nasıl alanıma kabul etmeyecek kadar empatiden yoksun olabileceğimi anlayamadığını söyledi. Ayrıca, yasak koyan, dur diyen el işaretimi ‘inanılmaz derecede agresif’ bulduğunu belirtti.

İlk tepkim sinirlenmek oldu: burada sakin bir şekilde konuşulması ve tartışılması gerektiğini düşündüğüm bir şey için dikkatle bir argüman kurmaya çalışıyorum ve bu kadın duygularımı manipüle ederek kendi bariz sıkıntısını kullanıp üste çıkmaya çalışıyor. Ne mantıksız! Ne çocukça! Ne kaba! Ama daha sonra, her şeyi gereğinden fazla mantık çerçevesinde oturtmaya çalışan yanımla, o oturumda ne olduğunu düşünmekten ve gerçekten anlamaya çalışmaktan kendimi alıkoyamadım.

Oturumda ve aslında lezbiyen ayrılıkçılığı, radikal feminizm, kadınlara özel alanlar ile kadınların otonomisiyle ilgili diğer politikalar üzerine tartışmalarda çokça yaşanan şeyin ne olduğunu düşündüğümü açıklamak için üç kavramdan bahsetmem gerekiyor: ahlaki tiksinti, tekinsiz vadi ve gey paniği.

Bunlardan ilki, ahlaki tiksinti, oldukça tanıdık bir kavram. Onun için, Michael Hauskeller’in 2006’da yazdığı bir makalede önerdiği tanımı kullanacağız: “rasyonel ifadelerle tam olarak açıklanamayan güçlü ahlaki hoşnutsuzluk hissi”. Liberaller, özellikle başkalarının cinsel pratikleri konusunda, ahlaki tiksintilerinin düşük seviyede olmasıyla gurur duyarlar. Bu nedenle, sağcıların eşcinsellik gibi bazı şeylere karşı olmalarını ‘fobi’ -temelde ahlaki tiksintiden kaynaklanan irrasyonel korku- olarak kavramsallaştırmaya meyilliyiz.  Aynı nedenden dolayı transfobi, orospufobi, şişmanfobi, femfobi gibi terimlerle birlikte ‘fobi’ çerçevesi, benim görebildiğim herhangi bir sorgulama olmadan, orada da uygulanmak üzere sosyal adaletçi sola da başarıyla taşındı.

Ama işte karşımda tamamen, kelimenin her anlamıyla fobik tepki gösteren biri vardı. Angela benden korkuyordu, acımasız “Dur!”umdan korkuyordu. Tam da homoseksüel ilişkileri suç haline getirmeye ya da ötekileştirmeye çalışan muhafazakâr aktivistler gibi kendi tepkisinin duygusallığını, güçlü bir ilerici/liberal ahlaki argüman olarak kullanıyordu: Beni üzdün, dolayısıyla haklıyım. Burada n’oluyordu?

Neler olduğunu açıklamak için diğer iki konsepte bakalım: tekinsiz vadi ve gey paniği. Birincisi insansı robotik dünyasından geliyor. Robotlarla çalışan araştırmacılar insanların; hiç insana benzemeyen, biraz insana benzeyen ve kesinlikle inandırıcı bir şekilde insan gibi görünen robotlara duygusal olarak yüksek düzeyde rahatlık hissederek tepki verdiğini bulmuş. Ancak robotların neredeyse inandırıcı ama tam da inandırıcı olmayan insan özelliklerini sergilediği noktada, insanların hissettiği rahatlık seviyelerinde dramatik bir düşüş (adının “vadi” olmasındaki sebep bu) tespit edilmiş. Bunun nedeninin ne olabileceğine dair pek çok teori var ve kesin bir açıklama yok ama bu bizi ilgilendirmiyor. Dikkat çekmek istediğim tek şey, iki kategoriden birine (makine/insan) düzgün bir şekilde uymayan, her ikisinin de özelliklerini yetersiz seviyede sergileyen ama tam olarak ikisi gibi de görünmeyen bir nesneyle yüzleşmenin verdiği rahatsızlık. Bu konsept; insanların translara olan tepkileriyle (kesinlikle kadın olmadığı belli olan ve dolayısıyla rahatsızlığa neden olmayan) drag queen’lere ve pandomim hanımlarına, (tamamen dişil bir görünüşe sahip olduğundan trans olduğunu bilsek de rahatsızlığa neden olmayan) toplumun kadın algısına uyan trans kadınlara ve (tam olarak ne kadın kategorisine ne de erkek kategorisine yerleştirilebilen ve dolayısıyla kamuoyundan gelen düşmanlığın ve rahatsızlığın hedefi olan) toplumun kadın algısına uymayan trans kadınlara ve cross-dresser’lara[1] yönelik genel algı üzerine düşünmek için faydalı olabilir. Bu, test edilmesi gereken bir hipotez, tabii ki kanıtlanmış bir fenomenden ziyade benim sezgim ama bence üzerine düşünmeye değer.

Son olarak, ‘gey paniği’, eşcinsellere yönelik şiddet içeren suçlar işleyen erkeklerin savunmasında (bazen başarılı bir şekilde) kullanılan yasal bir mekanizmadır. Birisinin eşcinsel (ya da transseksüel – bu savunmanın kullanımı transları hedef alan nefret suçları kategorisine de taşındı) olduğu öğrenildiğinde bazı insanların, aslında erkeklerin, geçici delilik gibi işleyen ve erkeklerin şiddete başvurmalarına ve bunun müsebbibi olan kişiyi döverek ya da öldürerek yok etmeye çalışmalarına sebep olan kontrol dışı bir panik hissine kapıldığı iddia ediliyor. Esas itibarıyla bu savunma, bu hissin içgüdüsel etkisinin karşı konulamaz bir savunma (ve dolayısıyla saldırma) güdüsüne yol açabilecek boyutta olduğunu iddia ederek ahlaki tiksintiye dayanan şiddeti meşrulaştırıyor. Bu adamlar bu kadar korkuyorlarsa neden arkalarını dönüp kaçmıyorlar diye bana sormayın. Bunun pek de ikna edici olmayan bir argüman olduğunu düşünüyorum, aksine bu argümanı erkek şiddetini kaçınılmaz ve önlenemez gibi göstermek için bir bahane olarak görüyorum (bana bilmediğim bir şey söyle gibi).

Bence liberal feministler ve trans aktivistler transfobiden bahsederken radikal feministleri bir tür “trans paniği”, belirsiz görünüşlerinin tekinsizliğine bağlı olarak ahlaki tiksintilerinden ötürü trans kadınlara şiddet uygulama ya da en azından onlarla aralarına mesafe koyma arzusu ile suçluyorlar. Bu yaklaşımın hatalı olduğunu düşünüyorum: yukarıda da söylediğim gibi, dişilere özel her türlü alan için rasyonel argümanların kurulması gerekiyor ve radikal feministler; trans kişilerin tüm haklarını ve insanlığını, ilerici dünya görüşüne göre suçlu bulunan tiksinti duygusuyla reddetmekten ziyade bu argümanları kurmaya çabalıyor. Bence bu hata, insanların radikal feminist argümanlara Angela gibi tepki vermesine neden oluyor: “radfem paniği” ile, “rasyonel ifadelerle tam olarak açıklanamayan,” sadece oluveren bir tür ahlaki tiksinti ile tepki veriyoruz.

Neden? Peki ya kendi sosyal ve cinsel sınırlarını belirtmek, savunmak ve kontrol etmek isteyen kadınlar bu içgüdüsel panik tepkisinin nedeniyse? Çok zararsız bir istek gibi sanki: bize bu küçük alanlarımızı bırakın sadece. Hayatınızı yaşayın, düşünün, yazın, organize olun, bizimle birlikte çalışın, bizimle ittifak kurun ancak yalnız kalmak istediğimiz bazı alanlara sahip olma talebimize saygı gösterin. Yani böyle söyleyince, bu fikri reddetmek tamamen akıl almaz gibi gözüküyor, değil mi? Örneğin kadınlardan başka kim, çocukluk çağında yaşadığı cinsel travma deneyimlerini konuşmak için küçük bir özel alandan bile mahrum bırakılırdı? Bu sınırları ihlal etmekten ve bu alanlara istenmeyen bir şekilde dahil olmaktan ne elde edilebilir ki?

Valla ben şöyle düşünüyorum: Bence (diyeceklerimin kulağa biraz şaşaalı geldiğini biliyorum ama çok büyük ve etkileyici duyguların yaşandığı bir hafta sonu geçirdim) trans kadınların kadınlara özel alanlara dahil edilmesine dair radikal ve liberal feministler arasında geçen tartışma, Angela’nın “Dur!” işaretime verdiği tepkiyle özetlenebilir. Bunun nedeni de, birçoğumuza göre, itaatkâr olmayan kadının, toplumun kadın algısına uymayan trans kadınlar gibi, toplumsal cinsiyetin tekinsiz vadisinde yer almasıdır. Kadın diretir:

“Ben nüfuz edilebilir, içine girilebilir, her şeyi bünyesinde barındıran bir şey değilim. Girmeye izninizin olmadığı fiziksel ve psişik benliğimin bir sınırı, tanımı ve limiti var. İmtiyazınızın olmadığı sahih bir öznellik barındırıyorum. Kiminle empati kuracağıma, bakım ve emeğimi kime bahşedeceğime karar verme hakkı benimdir; bunları alacaklıymış gibi talep etmeye hakkınız yok. Sadece bana ait olan, sadece benim anlayabileceğim ve sadece benim denetlemem gerektiği konusunda direttiğim, gerçek ve somut bir deneyim olan bir “ben” var. Bir erkek kadar tamı tamına bir insanım. Ben bir bireyim ve sınır çizme hakkıma saygı göstererek insanlığıma saygı duymanızı talep ediyorum. Buradan. Asla. Geçemezsin.[2] 

Bu kadın bir çeşit canavar, dilimizin bile kifayetsiz kaldığı bir sapma. O tekin değil; o ne bir erkek ne de tamamen bir kadın çünkü kadın olmak yukarıdakilerin hepsinin tam tersi olmak anlamına gelir. Kadın olmak; nüfuz edilebilir, uysal, açık, kapsayıcı olmaktır. Feminenliğin kendisi kapsayıcılıktır. Bir yasaklama hareketi olarak kaldırılan agresif el feminenliğin antitezidir ve diğer her açıdan bir kadın gibi görünen ve davranan benim gibi birinin bu sınırı aştığını görmek kafa karıştırıcı ve muhtemelen korkutucu olmalı. Pek çok kadının, kadınlardan oluşan grup ve toplulukların ayaklanıp şunu demesi daha da korkutucu olmalı: Yeter. Kapsamayacağız. Bu bizim alanımız ve buraya kimin girip çıkacağına karar verme hakkı bizim.

Yukarıdakilerin hiçbiri ille de “trans kadınlar kadın mıdır, değil midir” tartışmasıyla ilgili olmak zorunda değil. Kadının ne olduğunu kim bilebilir? Ben bilmediğime eminim. Batı düşünce tarihinde daha kötü tanımlanmış bir kavram pek yok çünkü bu kavram, en az son üç bin yıldır uğraşmaya değer bile görülmemiş. Herkes kadının ne olduğunu biliyordu: o, tüm yaşamı muhafaza etme ve onun kaynağı olma mutlak işlevinden oluşan doğurganlığında pasif ve sessiz, sınırları belirsiz bir Öteki’ydi. Onun mülke hakkı yoktur çünkü onun biçimsizliği ve sınırsızlığı, mülklerin elinden ve dışarıya kaymasına neden olur. Bilmeye hakkı yoktur çünkü hangi düşüncelerin aklına doluşacağını ve hangi düşünceleri meydana getireceğini kontrol edemez. Bedeninin içine, üstüne kimin erişebileceğini ve bedeninden kimin çıkabileceğini söylemeye hakkı yoktur: bedeninin işlevi sadece kabul etmek [içine almak] ve barındırmaktır. Yapabileceği tek şey hissetmek ve bünyesinde bulundurmaktır.

Başka görüşlerin de mevcut olduğu ortaya çıkınca bu görüşlerin ‘rad-paniğe’ neden olması gerçekten şaşırtıcı mı?

Çeviri: Daniela
Redaksiyon: melis


[1] Cross-dresser, karşı cins ile özdeşleştirilmiş kıyafetleri giyen kimseye denir.

[2] Yüzüklerin Efendisi serisindeki Gandalf karakterinin ikonik repliği.

ergenlik bir hastalık mı?

sorumun cevabı elbette hayır. öyleyse kimi durumlarda neden bir hastalıkmışçasına tedavi edilerek engellenmeye çalışılıyor? neden bedensel gelişimin bu önemli evresinden ‘ergenlik baskılayıcı / hormon bloklayıcı’ diye anılan maddelerle durdurulması gereken bir şey olarak bahsedilmeye başlandı? insan bedeninin, özellikle de de dişi bedenin ömür boyu geçirdiği pek çok değişim, medikal ve kozmetik sektörün bizi sıklıkla inandırmak istediğinin aksine tedavi edilmesi ya da ‘düzeltilmesi’ gereken süreçler değil. elbette bedenin sınırları ve kaçınılmaz kusurları bizi fiziksel ya da duygusal olarak zorlayabiliyor. bu yüzden pek çok bedensel fonksiyon, kendi başlarına hastalık olmasalar dahi hem insan bedenini zorladığı için, hem de toplumsal kurallar ve ekonomik ilişkiler çerçevesinde denetleme gayesiyle tıbbın konusu oluyorlar. hayatımızı kolaylaştıran, güzelleştiren, acılarımızı, ağrılarımızı azaltan ve bazen hayatımızı kurtaran yöntemlere tamamen sırt çevirmek gerekmez ama önümüze sürülen her şeyi hap gibi yutmadan önce de üzerlerinde düşünmekte fayda var.

modern tıbbın ve medikal sektörün feminist eleştirisi ise oldukça köklü aslında. basitçe üreme fonksiyonlarına dayalı olarak ayırt edebileceğimiz kimi bedensel özelliklerin, insanları biri diğerinden üstün iki mutlak kategoriye ayırmaya yaraması binlerce yıllık patriyarkanın ürünü olsa da modern tıp ve bilimin bu kategorileri iyice mutlaklaştırarak, sürekli bozuk kabul ettiğini ‘düzeltme’ iddiasıyla gelişip hayatlarımızı şekillendirdiği söylenegeliyor.

mutlaklıkla kastettiğim pratikte şunlar: kadınların ve erkeklerin nasıl davranmaları, nasıl görünmeleri gerektiğiyle ilgili kurallar topluluğa göre farklılaşıyorsa da aslında belirgin. ideal kadın ve erkek modelleri mevcut. bu modeller kadınların ezilmesi için önemli bir işleve sahip olduğundan, kadınların görece özgürleştiği toplumlarda esneklik gösterebiliyor ama yine de ortadan kalkmış değiller. sadece kılık kıyafet ve davranış değil, beden tiplerimizin, cinselliğimizin ve elbette doğurganlığımızın da bu modellere uyum göstermesi gerekiyor. örneğin tıp tarihi kadın cinselliğinin ve eşcinsel ilişkilerin bastırılma yöntemlerini de içeriyor. ayrıca kadınların toplumdaki ikincil pozisyonları, makbul sayılmak için daha çok çaba göstermeleri ve bedenlerinin ticari olarak daha çok sömürülmesi sonucunu da doğuruyor. nasıl mı? güzellik sektörü ve estetik cerrahi işin görüntüyle ilgili boyutu. ancak örneğin hiçbir sağlık sorunu yaşamıyor ama yine de gebe kalamıyorsanız o idealize edilmiş dişi modelinin dışında kalıyorsunuz. size ‘en az üç çocuk’ beklentisiyle kuluçka makinesi muamelesi yapan siyasi iktidar ve binlerce yıllık ataerkilliğin ürünü olan toplum sizi ‘bozuk’ kabul ediyor, tıp da bunu düzeltmek için yöntemler geliştiriyor. oysa hiçbirimizin bedeni kusursuz değil, olmak zorunda da değil. çocuk sahibi olma arzusu kadınlara toplumca derinden zerk edildiği ve sıklıkla da dayatıldığı için pek çok kadın bu uğurda girdiği agresif hormon tedavilerinin yan etkilerini ya da bu tedavilerin toplumsal etkilerini sorgulamakla uğraşmıyor bile. bir yandan dünyada paraya ihtiyaç duyan pek çok kadının yumurtaları ve rahimleri çocuk sahibi olmak isteyen insanlar tarafından, bedenlerine yüklenen sentetik hormonların uzun dönemli yan etkileri -ve ayrıca prosedürün psikolojik etkileri- göz ardı edilerek bilimsel yöntemler marifetiyle sömürülüyor.

bu uzun girizgâhı daha da fazla uzatmadan asıl yazmak istediğim konuya gireyim. başta bunlardan bahsetmek istememin sebebi basit. bedenlerin mutlaklaştırılmasından, üremenin ve dolayısıyla heteroseksüel ilişkinin merkeziliğinden, tıbbın bu çerçevedeki fonksiyonundan haberdar olan feministlerin, ‘trans çocuklar’dan, ergenlik baskılayıcılardan ve hormon takviyelerinden bahsedildiğinde şüpheye düşmesi şaşılacak bir şey olmamalı. bir feminist için kız veya oğlan çocuk olmanın davranışsal olarak ya da aşırı idealize edilmiş fiziksel özelliklere dayanarak açıklanması, davranışların adeta içsel bir duyguya, bir ‘öz’e bağlanması pek kabul edilebilir değil. haliyle bunlara dayanarak şekillenen tanım ve tedavileri tamamen sorunsuz görmek de mümkün değil. ‘trans çocuklar’a dair anlatılarda, cinsiyete dair bu bahsettiklerim dışında herhangi bir veri yok. kolaylıkla ‘yok’ diyorum çünkü birkaç senedir özellikle bunu aramak için ne bulduysam okudum ya da izledim, hiçbir çocuğun ‘aslında farklı cinsiyete ait olduğu’ fikrini başka türlü ifade ettiğini göremedim. bir örneği burada:

Image

pembehayat.org ve gaiadergi.com’daki örneklerden birini daha buraya kopyalayayım:

bu anlatılarda sıklıkla karşımıza çıkan durum, kız ve erkek çocuklara uygun görülen davranış ve giyim tarzlarının çocuklara bazen özellikle aileleri, ancak her koşulda çevreleri tarafından da kural olarak dayatılmasına verdikleri tepkiler. sahip olduğu cinsiyetin kurallarına uymadığını düşünen ve bedenine karşı bir huzursuzluk geliştiren çocuklar kendini kabul ettirme dürtüsüyle diğer cinsiyete ait olduğunu ifade etmeyi bir çözüm olarak görüyor. bunu anlamak çok da zor değil, katı cinsiyet rolleriyle şekillenmiş toplumda bu sadece çocuklar için değil her yaştan insan için hayatı kolaylaştırabilecek bir formül.

insanların arasında gözle görülür bedensel farklılıklar olduğu gerçeğini dile getirmek, bunlara yüklediğimiz anlamları kabul etmek anlamına gelmemeli. hepimizin doğduğumuz andan itibaren cinsiyetimizi bu toplumsal anlam çerçevesinde tariflemeyi öğrendiğimizi algılamak zor olmamalı. bir çocuk kendi cinsiyetini toplumsal beklentilere uygun ifade etse de, bununla uyumsuz bir tablo çizse de, hatta ‘trans çocuk’ hikayelerinde gördüğümüz gibi tamamen reddetse de yine bu toplumsal çerçeveye göre bir değerlendirme yapmış oluyor. feminist düşünce bu çerçevenin sorunlu olduğunu çoktan tespit etmiş, insan davranışının cinsiyetlere göre farklı olmasını talep eden toplumsal kuralları reddetmişken, nasıl olur da çocukların kendilerini bu çerçeveye göre tanımlamasını sorgulamaz ki? hele ki tıbbi süreç ve teknolojiler bu konuda yine bir bozukluğu düzeltir gibi bir yol izliyor ve hatta bu fenomeni icat ediyor görünüyorsa.

keira bell ve uyumsuzluğun patalojikleştirilmesi

‘trans çocuklar’ konusuna dalmamın sebebi bunun türkiye’de de eleştirilmeksizin kabul edilmesini öneren kimi trans ve feminist yaklaşımlar ağırlık kazanırken, bunların içerdiği problemleri açığa çıkaran bir gelişmeye dikkat çekmek. o da ingiltere’de keira bell adında genç bir kadının bir süre önce açtığı ve kazandığı bir dava.

keira, dört beş yaşlarından itibaren kıyafet ve oyuncak seçimlerini toplumun oğlan çocuklara uygun gördüğü biçimde yapmış ve büyüdükçe bedeninden rahatsız olmaya varan bir rahatsızlığa ve depresyona sürüklenmiş. 14 yaşında kendini bir erkek olarak tanımlamış, 15 yaşında NHS (Ulusal Sağlık Hizmetleri) cinsiyet kliniğine başvurmuş, üç randevunun ardından 16 yaşında ergenlik baskılayıcıları kullanmaya, 17 yaşındaysa testosteron hormonu almaya başlamış. 20’sine geldiğinde mastektomiyle memelerini cerrahi olarak aldıran keira, bedeniyle bir türlü barışamadığını, onu rahatsız eden duyguları bu şekilde çözümleyemediğini farkedince kabullenmesi çok zor da olsa büyük bir hata yaptığını farketmiş. ancak onu asıl öfkelendiren, toplumsal olarak belirlenen cinsiyet normlarına uyum gösteremediği için yaşadığı sorunları bedenini değiştirerek çözmeye çalışmasının kurumsal kabulü olmuş. şöyle diyor:

“Kimliğimi sorgularken, destek almak için nereye başvursam “yanlış beden” içinde olduğum sanrısı olumlanıyordu. Bana basmakalıp ‘kızsal’ şeylerden hoşlanmayan bir kız olmakta sorun olmadığını, hemcinslerimden hoşlanmamın beni daha az dişi yapmayacağını söylemeyi becerebilen hiçbir kurum yoktu.”

keira’nın durumu iddia edildiği gibi münferit bir vaka değil. bugün dünyada benzer duygularla hekimlere, kliniklere başvuran, benzer şekilde ve toplumun dayattığı cinsiyet normlarına göre ilerleyen medikal müdahalelerin bir noktasında bundan vazgeçen ve bu süreci temelinden sorgulayan pek çok genç kadın var. pek çoğu da lezbiyen olduğunu söylüyor. bu sürece girmelerini bir anlamda eşcinselliklerinin düzeltilmesi yani bir nevi onarım terapisi olarak yorumlamak da imkansız değil. trans uyum/geçiş sürecinden cayanların aslında ne oranda olduğunu tam olarak bilmiyoruz çünkü lgbtq+ hareket içindeki baskın söylem tarafından sahte ve neredeyse hain olarak resmedildikleri, zaten yaşadıkları süreç her aşamasında ağır olduğu için çoğunun sesini çıkarmaması şaşırtıcı da değil.

keira bell’in “benimle aynı hataya düşen bunca insan varken hiçbir şey yapmadan duramazdım diyerek açtığı davanın konusu aslında spesifik. ergenlik baskılayıcıların çocuklara kendisinde olduğu gibi kolayca verilebilmesi. yüksek mahkeme, devlete bağlı cinsiyet kliniğini hatalı buldu; çocukların bu tedavinin uzun vadeli sonuçlarının ne anlama geleceğini tartamayacağına ve dolasıyla bu adımı atarken ‘bilinçli rıza’ gösteremeyeceğine karar verdi. uzun vadeli sonuç derken bu yalnızca ergenlik baskılayıcılarını değil aynı zamanda sürecin devamını da kapsıyor. çünkü sanılanın aksine ergenlik baskılayıcı ilaçların çocuklara karar vermek için zaman kazandırmaktan ziyade medikal sürece devam etmeyi kolaylaştıran bir alıştırma aşaması olarak işlev gördüğünü söylemek mümkün. dolayısıyla geri dönüşü olduğu iddia edilen bir yöntem aslında geri dönüşü olmayan ve medikal desteğe tamamen bağlı bir yaşama açılan bir kapı haline gelme potansiyeli taşıyor. mahkemenin kararı ergenlik baskılamanın başlatacağı süreci ve bunun getireceği sonuçları değerlendirmenin çocuklar için -farklı yaşlara göre de yorumlayarak- pek mümkün olmadığını söylüyor.

bunun yanısıra, baskılayıcıların uzun vadeli yan etkilerine, insan gelişimine etkisine dair sorulara alınan cevapları yetersiz bulduğu için, mahkeme bedensel gelişimi sorunsuz ilerleyen çocuklarda ergenlik baskılayıcıları kullanımının deneysel nitelikte olduğuna da kanaat getirdi. keira, hem dava açtığı kliniğin prosedürünün tekrar gözden geçirilmesini sağladı, hem de dünyanın her yerinde özellikle genç kadınlarda orantısız bir artış gösteren cinsiyet değiştirme talebiyle ilgili sorunlara daha çok insanın dikkat kesilmesini sağlamış oldu.

siyasi iktidar muhafazakar, peki ya tıbbi uygulamalar?

birkaç senedir sosyal medyada cinsiyet üzerine yürüyen tartışmalardaysa ‘trans çocuklar’ konusunun bizim gibi muhafazakar toplum ve iktidarların olduğu ülkelerle ilgili olmadığını, türkiye’deki asıl sorunun insanların toplumdan dışlanması ve nefret saldırılarından ibaret olduğu söylenedursun -ki bunlar gerçekten de büyük sorunlar-bakalım türkiye’de neler oluyor.

keira bell davasının konu ettiği uygulamanın, herhangi bir istatistik yayınlanmasa da türkiye’de de uygulandığını çeşitli uzman görüşlerinden anlayabiliyoruz. genelde de üzerinde dönen çok kısıtlı tartışmanın gereksiz olduğu ve transfobiden kaynaklandığı söylenirken, bunların “bilimsel ve güncel yöntemleri dışarıda bıraktığı” iddia ediliyor. örneğin alandaki en tanınmış ve yetkin hekimlerden koray başar kaos gl’ye verdiği röportajda ergenlik baskılayıcıları oldukça kesin bir ifadeyle savunuyordu:

“Evet, bu etki tamamıyla geriye dönüşü olan bir etki. Dediğim gibi bu on yıllardır yapılan bir şey. Altını çizmekte fayda var deneysel değil, güncel tıbbi karşılığı olan tedaviler bunlar.”

koray başar da aslında röportajda belirttiği gibi erken gelişen çocuklara verilen ergenlik baskılayıcılarının uzun süredir kullanıldığından bahsediyor. oysa söz konusu durumda kendiliğinden ilerleyecek ergenlik süreci, yıllarca kullanılabilecek bloklayıcılarla aslında tamamen ortadan kaldırılmış oluyor. insan bedenini, zihinsel gelişimiyle birlikte bütüncül olarak ele alırsak, ergenlik gibi önemli bir değişime yönelik müdahalenin insan gelişiminde bir aksaklık yaratmayacağının bir kanıtı yok. kemik gelişimi ve kan dolaşımına negatif etkisine dair aksi ispatlanamamış problemlerin varlığı da cabası. koyunlar üzerinde yapılmış bir araştırma ergenlikte salgılanan hormonların beyin gelişimiyle ilgisine işaret ediyor. insanlar üzerinde yapılan deney YOK. bu yüzden son senelerde dünyanın her yerinde sayıları dramatik olarak artan, cinsiyetinin değişebileceğine ve değişmesi gerektiğine inanmış çocuklar üzerinde bu maddelerin kullanımının deneysel nitelikte olduğu sonucunu çıkarmak çok da abes olmasa gerek. yani deney aslında onlar üzerinde yapılmakta. keira bell’in açtığı davanın kararı tam da bunlarla ilgili sorulara verilemeyen cevaplara dayanıyor. cinsiyet uyum/geçiş sürecinin tıbbi bir olanak olarak insanlara sunulması, cinsiyetlerin keskin davranışsal kalıplara sıkıştırıldığı bu dünyada o sıkışmışlıktan kurtulmak ve mutlu olmak için ilaçları ve ameliyatları çözüm olarak görmeyi de beraberinde getiriyor. amaç oldukça olumlu göründüğü için gülün dikenine çok dikkat edilmiyor.

intihar tehdidi

koray başar’la yapılan röportajda ve lgbti+ sözcülerinin genel eğiliminde dikkat çeken şeylerden biri, bizi sürekli trans çocukların medikalleşmeye ne kadar çok ihtiyaç duyduklarına ikna etmeye çalışmaları ve gerekçe olarak sık sık intihar eğilimini ortaya atmaları. bu özellikle ebeveynleri paniğe sürükleyen ve çocukları için medikal müdahaleleri sorgulamalarını engelleyen, ne yazık ki her mecrada karşımıza çıkan bir söylence. çocukların -ve elbette yetişkinlerin de- yaşadığı sorunların başka kişisel ve toplumsal kökenlerine bakmadan, davranışsal semptomlara yönelik medikal yöntemlerle onları ‘düzeltme’ amacı güden pek çok benzer tedavi süreçleriyle de benzeşiyor. bu tip söylenceleri dile getirmek de özellikle intihar konusunda örnek teşkil edebileceği bilinen, kaçınılması önerilen yaklaşımlar. dünya sağlık örgütü’nün önerileri şöyle:

disfori olarak da sıkça karşımıza çıkan ‘cinsiyet hoşnutsuzluğu ’ yaşayanların, özellikle de genç yaşta insanların hassas ve kolay incinebilir bir grup olduğu doğru ancak intihar korkusuna dair söylencelere kuşkuyla yaklaşan kimi çalışmalar bunların dayandırıldığı verileri yeterince güçlü bulmuyor. ayrıca iddia edildiği gibi medikal ve cerrahi sürecin intihar eğilimine karşı mücadele etmenin bir yöntemi olamayacağına; intihar ihtimalini azaltmadığına hatta bazen arttırdığına dair veriler de sunuyor.

bu sorunlu yaklaşımı ilk dile getirenlerden biri olan, kendi kızının deneyimine dayanarak ‘trans çocuk’ kavramına ve olumlama yöntemine eleştiri getiren brie jontry röportajı türkçeye de çevrilmişti:

öte yandan bu ‘yoksa intihar ederler’ söylemiyle yaratılan korkunun somut bir veriden ziyade, cinsiyetinden hoşnutsuz olanların diledikleri tıbbi prosedürü uygulatmak için kullandığı bir yöntem olduğunu söyleyenler arasında halberstam gibi trans düşünürler de mevcut. intihar konusu hem bu çerçevede, hem de yıllardır çoğu ‘terf/transfobik’ olarak yaftalanmalarına rağmen ses çıkarmaktan vazgeçmemiş feministler tarafından bir manipülasyon aracı olması dolayısıyla eleştirilmekte ama yine de inatla kullanılmaya devam ediliyor.

canavarlaştırılan feministlerin zaten sürekli bahsettiği, jack halberstam’ın da üstünde durduğu bir konu da özellikle yeni neslin trans oluşlarına dair ihtiyaçlarını online iletişimin getirdiği olanaklarla birbirlerinden hızlıca öğrenmesi ve bunu gerçekleştirmek için gerekenleri içselleştirmeleri ya da bilinçli olarak kullanmaları. insanlar kadınlık ve erkeklik rollerini nasıl öğreniyorsa trans oluşa dair de benzer modeller ve bir öğrenme süreci ortaya çıkıyor. bu modellere göre medikal beklentiler ve bu beklentilerin gerçekleşmesi için stratejiler oluşuyor. trans geçiş/uyum sürecinin nasıl olması gerektiği, bir anlamda youtube’da izlenen videolarla öğrenilir hale geliyor.

bir meta olarak cinsiyet kimliği

bu durumun ortaya çıkardığı çok somut bir sonuç mevcut. genç yaştaki insanların kendi kimliklerini bulmaya çalışırken, bu kimliğin bir meta haline gelmesi. bu elbette sadece translık çerçevesinde var olan bir durum değil. bedenler ve çoğunlukla kadın bedeni her gün her dakika idealize edilen formlara göre şekillendiriliyor. bu hem kültürel hem de ekonomik bir altyapıya sahip. toplumsal olarak kabul görüyor, belirli sektörler de bu toplumsal talep sayesinde kazanç sağlıyor, varlıklarını sürdürüyorlar. trans kimlikler de bu durumdan bağımsız değil ancak insanlığımızın çok temel bir parçası olan cinsiyetimize müdahalenin burnumuzun kemerinden kurtulmak kadar basit olmadığı, bunun hem tıbbi hem de toplumsal olarak çok daha çetrefilli bir mesele olduğu aşikar. ama nedense çok basitmiş, beden cinsiyet açısından nötrmüş gibi davranmamız ve fazla tırıvırı etmeyip, tıbbı teknolojiyle her birimizin bedenini dilediği cinsiyette sipariş edip inşa ettiği bir gelecek tahayyülüne razı gelmemiz bekleniyor.

genç insanların kendi bedenlerini onu dönüştürmeye çalıştıkları bir meta olarak görmeleri, onları yaşadığımız düzende sömürüye oldukça açık bir konuma da sokuyor. cinsiyetlerine dair katı beklentileri ve kadınlar üzerindeki baskıyı kendi açılarından aşmaya çalışan pek çok genç kadın için cinsiyetlerini reddetmek dünyanın her yerinde olduğu gibi türkiye’de de daha sık karşılaştığımız bir seçenek halini aldı. başka türlü bir varoluş biçimin tahayyül etmek ve bunu zorlamak kolay değil, gelişen tıbbi teknolojilerle önümüze serilen en geçerli yol da trans geçiş/uyum süreci olurken bundan faydalanmaya çalışan bir piyasa gelişiyor. örneğin instagram’da trans erkekler arası dayanışma ve bilgi edinme aracı gibi görünen hesaplar kâr amacı güden kişi ve kurumlar için oldukça kullanışlı bir araç haline gelmiş durumda:


feminist eleştirinin reddi

hem medikalizasyonun sağlığa etkilerinden hem de bu piyasanın oluşturduğu tehditlerden bahseden ve ‘trans çocuk’ kavramına eleştirel yaklaşan feministler dünyada da türkiye’de de deyim yerindeyse yıllardır topa tutuluyorlar. lgbti+ örgütlerden yukarıdaki somut duruma dair bir uyarıysa ancak geçtiğimiz aralık ayında sessiz sedasız bir açıklamayla gelmişti. sosyal medyada bu konuda gıkını çıkaranlara yönelik saldırgan söylem de pek hız kesmiş değil. buna benzer suçlamaların pek çok feministin karşılaştığı bir şey olduğunu göstermek için içeriğe dair kendimden eski bir örnek vereceğim:

oysa feminist eleştirinin ve kadınlar olarak bambaşka hayatlar yaşayabileceğimize dayalı bir dünya görüşünün dile getirilmesi bugün hayati çıkmazlardan dolayı bedenlerine dair bir kriz içine giren pek çok genç kadının yarasına merhem olacak potansiyeli barındırıyor. buna rağmen translığın tıbbi çerçevesini eleştirenlerin referansları ‘bilimsel’ diye küçümsenirken tıbbi otoritelerin bize en doğrusunu söyleyeceği dahi iddia edildi. feministlerin cinsiyet, cinsellik ve bedenlerimizle ilgili tıbbi yöntemlere eleştirel gözle bakması ve şüphe duymaları feminist düşüncenin kendi tarihsel seyriyle en uyumlu yaklaşımlardan biri. bu anlamda ‘bilimsellik’ bir karşı argüman için elbette kendi başına yeterli değil. ancak buna karşı çıkmak için dayanak gösterilen araştırmalar da ‘bilimsel’, daha da önemlisi bu sektörün sağladığı ve beslediği argümanlar.

örneğin feride eralp, geçen senenin haziran ayında çatlakzemin’deki yazısında, her yaştan kadın ve kız çocuğunun doğum kontrol hapı kullanmasına kimsenin ses çıkarmadığını iddia ediyor ve ‘trans çocuklar’a hormon verilmesiyle niçin uğraşıldığını soruyordu. bu hem doğru bir tespit değil hem de aslında sorusunun cevabı çok basit. doğum kontrol hapları sorgulanabiliyor, doğum kontrol yöntemlerinin kadınlar üzerinde bir yük olduğuna, sağlık risklerini her daim onların aldığına dair yazılar yazılabiliyor, pek çok kadın yan etkilerinden bahsediyor, kimisi kullanmamayı tercih edebiliyor ve tüm bunlar konuşulurken bu kadınlara kimse sağcı muhafazakarlar olduklarını, geleneksel annelik rolünü yücelttiklerini filan söylemiyorlar. söylemiyorlar çünkü bir konuya bakışımız yalnızca birbirine zıt iki konumdan ibaret olmak zorunda değildir. kadınların hayrına görünen pek çok şey bugüne kadar feministler tarafından didik didik edilmiştir ve edilmelidir de. fakat nedense ‘trans çocuk’ fenomeni ve ‘tedavisi’ görece yeni olduğu halde, toplumsal cinsiyetin basmakalıp yargılarına göre şekillenen bir medikalizasyon sürecine dair itiraz geliştiren kadınların feminizmi de, özgürlükçülüğü de, solculuğu da düşürülüveriyor.

öte yandan feminist çevrelerde görüşleri oldukça kabul gören trans hakları aktivisti beren azizi, ilaç kullanımını bir ‘eşitlenme’ ve hak meselesi olarak ele alıyor.

“Hormon bloklayıcıları tıp onaylamadan da zaten trans çocuklar kullanıyordu. Tıp onay verince bir hak kazanılmış oldu. Bu bloklayıcıları cis kadınlar da kullanıyordu, ihtiyaç olunca doktor yazıyordu bu ilaçları. Trans çocukların kullanımına izin verilince ne oldu, sadece eşitlenmiş olduk. Koparılan bütün yaygara bu nedenle, trans dışlayıcı söylem trans olmanın teşvik edildiği ileri sürüyor yani yıllardan beri süren teşvik retoriği öne sürülüyor.”

yetişkin kadınların ve erkeklerin sağlık sorunlarına cevap veren ve onlar üzerindeki yan etkilerinin de tartışmaya açık olması gereken ilaçlar sadece elde edilmesi gereken haklar olarak tariflenemez. örneğin ergenlik baskılayıcı olarak dünyada sıklıkla kullanıldığı bilinen lupron, yukarıda da sözü geçtiği üzere aslında en çok belli bir yaş üstündeki erkeklerde prostat kanseri tedavisinde kullanılıyor. ömrünün çoğunu geride bırakmış insanlara verilen ilaçların çocuklar için uzun vadeli sonuçlarını bilmek mümkün değil. bunlara koşulsuz erişim bir insan hakkı meselesi olmak bir yana, deneyselliği açısından insan hakları ihlali olarak dâhi kabul edilebilir.

feminist ve lgbti+ yayınlarda ve gruplarda tıbbi uygulamaları sorgulayan feministlere mesafe alınması, hatta bu kadınların feministten sayılmaması gerektiği hakkında epey yazılıp çizildi. bu yazının konusu olmadığı için daha fazla bundan bahsetmeyeceğim ancak çocukların kobay haline getirilmesini bu kadar savunan ve benimseyen bir siyasi hattın normal şartlar altında feministler açısından kuşkuyla karşılanması gerekir.

eşcinsellik tabu olunca

türkiye’deki iktidar lgbti+ düşmanı bir küresel cepheye dahil olduğunu her geçen gün daha da açık olarak gösteriyor. bu tüm bu tartışmaların tepesinde hepimizin birlikte mücadele etmek zorunda olduğu bir durum. muhafazakar yaklaşımınsa genel anlamda trans kimliklerden daha öncelikli olarak eşcinselliği düşmanlaştırdığını söylemek çok yanlış sayılmaz. heteroseksüelliğin tek normal, doğal ve kabul edilebilir cinsellik biçimi olduğuna dair inanç o kadar derin ki bu görüşün hakim olduğu toplumsal bir iklimde hemcinsine ilgi duyanlara dair ilk akla gelen, onların aslında karşı cinse ait olduğunu ya da doğal sayılan davranışlarla uyumsuz yaşadığı için bir bozukluğa sahip olduğunu düşünmek. bunu hem toplum, hem de o toplumun bir parçası olan birey kendi kendine yapıyor. elbette bunun translık için tek gerekçe olduğunu iddia edecek kadar basite indirgemeye niyetim yok ama muhafazakar toplumlarda bu sık rastlanabilecek bir durum. söylemeye çalıştığım şey daha ziyade şu: insanlar cinsiyeti de heteroseksüel cinselliğe dayalı algılayacak şekilde yetiştiriliyorlar. dolayısıyla aslında çok daha zengin olan cinsel arzular keşfedildiğinde cinsiyete dair kuşkuların ortaya çıkması da şaşırtıcı değil. bunun dışında toplumsal olarak kabul gören cinsiyet normları özellikle kız çocukları için, fiziksel ve davranışlarla ilgili dayatmaları, baskıyı, tacizi ve istismarı kabullenme gibi anlamlara da geldiği için bunlara isyan etmek de bazen dişi bedeni ve varoluşu tamamen reddetme sonucunu da doğurabiliyor.

bu durumda bana kalırsa genel eğilimin aksine hem susturulmaya çalışılan feministlerin cinsiyete dair görüşlerini, hem de bu en çok bağıranın en haklı sayıldığı lgbti+ çevrelerde görece sessiz kalan alternatif sesleri daha çok dinlemek ‘trans çocuk’ların zararına değil hayrına. çünkü muhafazakar toplum ve iktidar eşcinselliği kabul etmeye hiç yanaşmadığı için eşcinsellerin medikal olarak ‘düzeltilme’ ve heteroseksüel bir modele uyması daha makul kabul ediliyor. bugün kendi varoluşunu translıkla açıklayan pek çok insan da eğer çatlak seslere biraz kulak verirse kendini geleneksel cinsiyet kalıplarından çıkarıp buna sadece alternatif olan başka bir kafese sokmaya çalışıyor olabileceğini de fark edebilir. nitekim, aras güngör’ün 2015’te yayımlanan trans sohbetler kitapçığındaki ifadeleri hem cinsiyetini sorgulayanlara ilham vermek hem de aslında feminist eleştirilerin bundan çok da farklı olmadığını vurgulamak açısından anlamlı:

‘ikili cinsiyet sistemi’ kavramının farklı çevreler tarafından farklı şekillerde algılandığını burada not düşmek gerekiyor. pek çok feminist için bu basitçe ‘toplumsal cinsiyet/gender’ın ta kendisi ve kadınlarının ezilmesinin, sömürülmesinin en önemli aygıtlarından biri. dolayısıyla cinsiyete dair toplumsal kuralların ortadan kalkmasını hedefliyorlar. bu bildiğimiz anlamda kadın ve erkek rollerinin olduğu gibi translığın da sonu anlamına gelebilir. ancak bugünkü tartışmaların dönüştüğü noktada, ‘ikili cinsiyet sistemi’ni üremeye dayalı biyolojik, gözlenebilir ayrım olarak kabul edenler mevcut. bu yüzden bunu tıbbi teknoloji marifetiyle devreden çıkarmanın işe yarayacağını savunuyorlar. bedenin gözlenebilir farklılığının dışarıdan müdahaleyle değiştirilebilir bir şey olduğu, toplumsal olanın değil ikili yapıdaki bedensel özelliklerin değiştirilmesi savunuluyor. oysa biz sorunun bedenlerimizde olmadığını biliyoruz, dünyayı, suyu, havayı, toprağı ve insanları tahakküm altında tutup sömürmeyen bir toplumsal düzende bedenlerimizle barış içinde yaşama şansımız var. feminizmin kurduğu esas düş bu olmalı, insanlık tarihi için çok eski ama günümüz için yenilenmiş bir frankenstein hikayesinin sundukları değil.

Bu yazı daha önce DIŞ KAPININ MANDALI‘nda yayınlandı.
Bültene abone olup yazıları takip edebilirsiniz.

Bu Bir Kadın Yürüyüşü Değildir

Bu seneki 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüyle ilgili, etrafımdaki feminist kadınlarla konuştuğum, kendim gözlemlediğim ve sonrasında sosyal medyada yansımalarını gördüğüm bazı konularla ilgili düşüncelerimi bir yazı haline getirmek istedim. Yaklaşık yedi sekiz senedir düzenli olarak 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüne katılan bir kadınım ve hemen hemen her seferinde aynı kadın arkadaşlarımla buluşur, öncesinde dövizlerimizi hazırlar, yürüyüş alanına geçeriz. Bu seneki feminist gece yürüyüşünde, daha önce hiç görmediğimiz kadar çok erkek vardı. Eskiden yolun kenarından fotoğraf çeken erkek gazeteciler de dahil olmak üzere, Meral Akşener maskesi takmış adamlardan “Kadına kalkan eller kırılsın” diye slogan atanlara pek çok erkek alandaydı. Polis şiddeti ve gözaltı tehdidine rağmen yürüyüşe katılmak, özellikle son üç senedir oldukça zor bir hale geldi. İşin bu kısmına bu yazıda değinmeyeceğim, ancak polis şiddetinin, yürüyüşle ilgili diğer konuları “ayrıntı” haline getirmemesi gerektiğini düşünüyorum ve bu konunun da erkek egemenlikten bağımsız olmadığı ve konuşulması gerektiği kanaatindeyim.

Feminist Gece Yürüyüşüne ve genel olarak feminist eylemlere erkeklerin katılıp katılmaması, uzun süre tartışma konusu olmuş bir mevzu. Ancak genel feminist kanı, kadınların geceleyin, yanlarında erkek(ler) olmadan rahatça sokakta yürüyebilmesi gibi temsili bir önemi olması bir yana; kadın kadına eylem yapmanın, erkeklerin var olması durumunda onların tok sesleri tarafından bastırılmadan ses çıkarmanın; dahası, fail olabilecek bir erkekle yan yana gelmeden, kadınlar için güvenli bir alan kurabilmenin önemli olduğu yönündeydi. Nitekim kadın katillerinin, başka kadınları anma eylemlerinde yürüdüklerine de şahit olduk.

Peki, bu sene değişen ne oldu? Önceki senelerde özellikle kimi sosyalist örgüt ve çevrelerden gelen, “devrimci” ve karma 8 Mart taleplerine yönelik, erkeklerin alana girmemesi için kavga veren feministler neden bu kadar yoğun bir erkek katılımına ses çıkarmadı ya da çıkarmadık? Bu sorunun cevabının, son iki üç senedir daha çok sosyal medya üzerinden ilerleyen self ID (salt beyana dayalı cinsiyet) ve daha uzun yıllardır feministler arasında devam eden “feminist özne” tartışmalarında yattığını düşünüyorum.

Biyolojik cinsiyetin bir toplumsal kurgudan ibaret olduğu iddiasıyla bedenlerin dişil ya da eril sayılamayacağını, temel alınması gerekenin toplumsal cinsiyet olduğunu söyleyen ve oldukça kabul gören, kabaca kuir feminist olarak adlandırılabilecek teori, cinsiyetin sadece kişilerin beyan ettikleri cinsiyet kimliklerine dayandırılabileceğini savunuyor. Bu durumda bir kişinin erkek, kadın ya da “non-binary” (her iki cinsiyete de ait değil) olduğunu ancak kişinin beyanı neticesinde öğrenebiliriz. “İkili cinsiyet rejimi”ni yıkmayı amaçlayan bu yaklaşım, pek çok feminist tarafından, erkek faillerin adını koymayı imkânsızlaştırdığı; kapsayıcı olmak adına, kadın yerine “rahimli insanlar” gibi ifadeler kullanarak kadınlığı yeniden sildiği yönünde eleştirildi. Eleştirilerin bir kısmı da feminizmin, “ezilen herkesin ideolojisi” haline getirilerek kadınların feminist hareketten de silindiği şeklindeydi (bkz. “Feminizmin kadın olmakla alakası yok ki?”). Ancak bu eleştirileri yapan kadınlar, TERF (Trans Exclusionary Radical Feminist/Trans Dışlayıcı Radikal Feminist) şeklinde yaftalandılar. Yaftalandılar diyorum, çünkü kendini bu şekilde tanımlayan hiçbir grup yok, bu kısaltma daha ziyade biyolojik cinsiyetin yok sayılamayacağı gibi görüşlere sahip kadınları karalamak için kullanılıyor. Bu şekilde itham edilen kadınların homojen bir grup oluşturduğu, trans kadınları dışladıkları ya da hepsinin radikal feminist oldukları söylenemez. Bu konuda uzun tartışmalar döndü, bu yazıda tekrar etmeyeceğim.

Yürüyüşün karma hale gelişine tekrar döneyim. TERF diye yaftalanan pek çok kadının sorduğu temel birkaç soru vardı: “Kişilerin beyanlarını bilmeden onlara erkek diyemiyorsak öldürenin, tacizcinin ya da yanımızda yürüyenin erkek olup olmadığını nasıl anlayacağız? Erkekler ‘benim kadın olup olmadığımı nereden biliyorsun?’ diye sorduklarında ne cevap vereceğiz?”. Bu sorulara alayla cevap verenler ve hiçbir erkeğin böyle bir beyanda bulunmayacağını, bunun ne kadar zor olduğunu söyleyenler oldu. Tabii, resmi olarak bunu yapmak zor olabilir; ama tam da kadınların alanlarında, zaten kadınların karşı çıkamayacaklarını düşündükleri anlarda neden olmasın? Nitekim bu seneki yürüyüşte hiçbir kadının dönüp “erkekleri burada istemiyoruz” diyememesinin en önemli sebebinin, karşısındakinin beyanını bilmediği için TERF diye yaftalanma korkusu olduğunu, yukarıda bahsettiğim gibi, kadın arkadaşlarımla konuşmalarıma ve sosyal medyadaki tepkilere bakarak çok rahatlıkla söyleyebilirim.

Örnek verelim: Bir kadın, Twitter hesabında, eylem alanında fotoğraf çeken bir erkeğe “Burası kadın ve LGBTİ+lar için” diyerek alanın dışına çıkması gerektiğini söylediğini, adamın da “Ne yani, ben olamaz mıyım? Belki kadın hissediyorum?” diye cevap verdiğini yazdı. Ardından da “özrünü” dile getirdi: “Cümlemin yanlış anlaşılmasını istemem, cis-het olduğundan emin olduğum birisi için böyle konuştum. Yoksa alanda beyan sormak gibi bir şiddet biçimine asla başvurmam.” Adamın verdiği cevap şüphesiz alaycı, hadsizce. Ancak soru geçerli: Nereden bileceğiz o kişinin beyanını? “Cis-het olduğundan” nasıl emin olabiliriz birinin? Hetero olduğundan emin olmak zaten mümkün değildir ve bence gerekli de değildir. Burada asıl konu cinsel yönelim değil, cinsiyet. “Alanda beyan sormak gibi bir şiddet biçimi”ne de başvuramayacağımıza göre ya bize malum olacak ya da susup yürümeye devam edeceğiz. Nitekim sustuk. Pek çok kadın, 19 senedir kadınlar için yapılan bu yürüyüşte rahatsızlıklarını dile getiremediler. Dahası, sadece cis-het değil, gey ya da biseksüel erkeklerin alana girmesini istememek gibi gayet politik bir beklenti (evet, gey/biseksüel erkekler de kadın düşmanı olabiliyorlar ve kadın yürüyüşünün öznesi değiller) adeta kabul edilemez hale gelmiş oldu.

Deniz Kandiyoti’nin de yakın zamanda belirttiği gibi, “Kendini özne olarak daha yeni telaffuz etmeye başlamış bir kesime, kadınlara ‘siz esnek olun’ diye dayatamazsınız. Daha öznelliği olduğu anda bastırılmış oluyor.” Türkiye’de kadınlar, onlarca yıl mücadele edip sonunda özne olabilmişken ve kazanımlarının böyle tehlikede olduğu, temel yaşam hakkına kadar yeniden savaşılmak zorunda olunan böyle bir zamanda feminist hareketi “ezilen herkese” açmak, kadınların kendi taleplerini, ötekini incitmemek adına dile getiremeyecek noktaya gelmesine sebep oluyor. Yine Kandiyoti, aynı konuşmada, bir insanın cinsel yönelimiyle politik tercihi arasında doğrudan bir bağlantı kurulmasının yanlış olduğunu; gey, lezbiyen ya da biseksüel olmanın, beraberinde özgürlükçü/eşitlikçi olmayı getirmediğini, yine kendi çalışma sahasında da iletişim kurduğu muhafazakâr gey erkekleri örnek vererek öne sürüyor. Bu noktanın önemli olduğunu düşünüyorum. “Feminizmin öznesi, patriyarkadan olumsuz etkilenen herkestir” dendiğinde, çok küçük bir azınlık (zengin, Batılı, heteroseksüel, orta yaşlı erkekler) dışında herkes feminist politikanın nasıl işleyeceği hakkında söz sahibi haline geliyor. Çünkü hetero erkekler arasında da belli hiyerarşiler var ve ataerki, erkekleri de çeşitli şekillerde eziyor. Ancak bu durumda mücadelenin “kime karşı” verileceği sorusu havada kalıyor. Kadınların, kadınlarla beraber, kadınlar için mücadele etmesi; bunu yaparken de kendi politikalarını kendilerinin belirlemesi gibi bir talep, kapsayıcılık adına yok sayılıyor. Oysa hareketi ve özelde feminist yürüyüşü “ezilenlerin ideolojisi/mekânı” haline getirmek yerine, siyasetler arası ittifaklar kurmak ve kadınların kendi seslerini korumasını sağlamak, özellikle Türkiye özelinde bir çözüm olamaz mı(ydı)? Kadın yürüyüşünün kadın yürüyüşü olarak kalması, öznelliğini yeni kazanmış kadınlar için gerçekten gerekli ve önemli bir istek değil mi?

Peki, erkeklerle beraber yürümek istemeyen kadınlar neden sustu? TERF diye yaftalanmak bu kadar mı kötü? Belki sosyal medyada ciddiyetini fark etmiyoruz ama alanda onlarca TERF içerikli pankart ve hatta üzerine TERF etiketi yapıştırılmış bir çöp kutusu varken; feminizmin en büyük düşmanı ve şu andaki en büyük tehdidi siyasal İslam ya da tacizci, tecavüzcü, katil erkekler değil de bir kısım “radikal feministler”miş (Türkiye’de kaç radikal feminist var, bir ara bakmak lazım tabii), en büyük şiddet tehdidi yine kadınlardan geliyormuş gibi kadın yürüyüşünde kadınlar hedef alınırken, evet, kadınlar susacaklardır. Ki zaten onlara bu defalarca söylendi. “Ayrıcalıklı konumunuzu kabul edin, susun, biraz kenara çekilin.” Nedense ‘ikili cinsiyet rejimi’ni yıkmaya, rejimin baskıcı tarafı olan erkeklerin alanlarından değil, kadınların alanlarından başlandı. Onur Yürüyüşü’ne sahip çıkmak gerekirken Feminist Gece Yürüyüşü, “herkes için bir vaha” haline getirildi. Kadınlar hariç.

Kadınlar hariç diyorum, çünkü bunu bir iki kadından değil, senelerdir yürüyüşe gelen birçok kadından duydum: “Bu sene, sanki başkasının eylemine misafir olarak gelmiş gibiyim.” Örneğin, yürüyüşe beraber katıldığım kadın arkadaşlarımdan biri, yürüyüş sırasında bir süre bizden ayrı düştü. Bu sırada alandaki bir erkeğin tacizine uğramış ve ona elindeki femina bayrağıyla vurarak adamı uzaklaştırmış. Yanı başımızda yürüyen erkeklere, bizi taciz edene kadar hiçbir şey diyemeyişimizin bir sebebi, hemen önümüzdeki TERF temalı dövizlerdi.

Sonuç ne oldu peki? Onca sene, “9 Mart Solcu abilerin pankart eleştirme günü” diyerek solcu erkekleri feminizme olan tavırları konusunda eleştiren feministler (ki buna ben de dahilim) politik olarak eşitlikçi olması mümkün olmayan ülkücü erkeklerle beraber yürümek zorunda kaldı. Öyle bir noktaya geldi ki iş, sanki tek düşman radikal feministler ve solcu erkeklermiş gibi bir söylem hâkim oldu. Bunun iki tehlikesi olduğunu düşünüyorum: İlki, milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin, yapısı gereği cinsiyetçi ve ataerkil olduğunun göz ardı edilmesi ve sanki bu ideolojinin siyasal gücü ve toplumsal olarak hegemonik konumu sol ideolojiyle eşitmiş gibi bir söylem ortaya çıkabiliyor. İkinci ve bence çok daha büyük olan tehlikeyse, erkeklerin politik konumları sorgulanmazken kadınların feminizm içindeki farklı pozisyonları bile didik didik edilerek kadınlar, şiddet failleriyle aynı kategoride değerlendiriliyor. Oysa kadınlar, emekleri ve bedenleri sömürülürken, sürekli boyun eğdikleri ya da eğmedikleri erkekler tarafından öldürülürken, tecavüze uğrarken ve hatta aşağılanırken onların politik düşünceleri değil, cinsiyetleri hedef alınıyor.

Çünkü kadınlar, düşünceleri, savunuları ne olursa olsun ataerkinin hedefindeler. Öldürülen kadınlar hakkında “Transfobik birine üzülemem” şeklinde konuşulması, “bazı kadınların” şiddeti hak ettiği söylemine hizmet ederken ataerkil düzene sistematik olarak karşı çıkmayı engelliyor. Bu ülkedeki kadınların büyük bir çoğunluğunun AKP’ye oy verdiğini, hatta AKP’nin, muhafazakâr kadınların desteğiyle güçlendiği gerçeğini göz önünde bulundurursak şiddete uğrayan kadınların da büyük çoğunluğunun muhafazakâr kadınlar olabileceğini hatırlamamız ve kadına yönelik erkek tahakkümüne sistematik olarak karşı çıkabilmek için yeni makbul kadınlar yaratmaktan kaçınmamız gerekiyor. TERF yaftasının tam da bu nedenle hafife alınmaması gerektiği görüşündeyim. Nitekim Avrupa’da yüzlerine yumurta atılan, toplantı yerlerinin camları kırılan radikal feministlere de önce “TERFlere ölüm, TERFleri döveceğiz” gibi sosyal medya mesajları atılmıştı. Son olarak Paris’te iki feminist eyleme saldırı düzenlendi ve “1 Trans Kurtar, 1 TERF Öldür” grafitileriyle birlikte “Bir Kurşun, Bir TERF, Sosyal Adalet” sloganları atıldı. “TERFleri dövelim demek kadına şiddet değildir” demek, kadınların belli durumlarda (eşini aldatmak, ona karşı gelmek, itaat etmemek gibi) dövülebileceğini savunan muhafazakâr yaklaşımlara paralel bir söylemdir. Kendi ideolojik konumuyla aynı noktada olmayan kadınların şiddet görmesinde beis görmemek, dümdüz kadın düşmanlığıdır. Muhafazakârlar kendi şeytan kadınlarını yaratırken feminizm içinde de belli kadınların şeytanlaştırılması, aynı muhafazakâr ataerkil politikaya hizmet edecektir.

Yazı boyunca trans kadınlardan ayrıca bahsetmedim. Çünkü kadınlar derken trans kadınları da kastediyorum. Mesele trans kadınlarla alakalı değil; mesele “self ID” ideolojisinin, hele hele Türkiye gibi baskıcı muhafazakâr bir iktidar ve toplum yapısında kadınlar için nasıl tehlikeli sonuçlar doğurabileceği. Umuyorum yeni bir yol, yeni bir söylem geliştirebilir ve bir sonraki Feminist Gece Yürüyüşüne daha fazla kadının katılımını sağlayabiliriz.

Toplumsal Cinsiyet Öğretisinden Çıkmak*

JEMIMA REPO

Aşağıdaki metni sermelix‘in izniyle vesvese’de paylaşıyoruz. Bloğunda Türkçeye daha önce çevrilmemiş kimi kadın yazarlara ait eserlerin, ağırlıklı olarak şiirlerin çevirilerini okuyabilirsiniz.

“Toplumsal cinsiyet” hakkında bildiklerimizi unutmaya çalışsaydık ne olurdu?

Unutmak derken, toplumsal cinsiyetin ne olduğu, ne anlama geldiği ve nasıl işlediğiyle ilgili düşündüğümüz, hatta onu “orada bir yerde” var olan bir “şey” olarak değerlendiğimiz öğretiden çıkmayı kastediyorum. Bu yazıda, toplumsal cinsiyet öğretilerinden çıkma uğraşının, toplumsal cinsiyete yeni bir teorik ve metodolojik yaklaşım oluşturmada atılacak ilk adım olduğunu öne süreceğim.

Toplumsal cinsiyet teorisinin önüne geçmek ve öğretilerinden çıkmak, toplumsal cinsiyetle ilgili güncel tartışma ve gerilimlerden uzaklaşmak ve onun politik imkân ve kısıtlamalarını yeniden değerlendirmek için fırsat sağlar. Feministler yaklaşık yirmi yıldır, toplumsal cinsiyet kavramının eleştirel yanının hafifletilmesine hayıflanıyor. Birçoğu, toplumsal cinsiyetin gündelik kullanımda ve politika oluştururken iktidar hiyerarşilerini parçalayacak bir araç sunmak yerine “cinsiyet” ile eşanlamlı olarak kullanılmaya başlandığını ya da daha da beteri, piyasa odaklı yönetimin, cinsiyet eşitliğini teşvik etme kisvesi altında kadınların esnetilebilir ve risk taşıyan işlerini çoğaltmak için bu kavramı gasp ettiğini düşünüyor. Diğer tartışmalarda, toplumsal cinsiyetin bir iktidar düzeni mi yoksa şahsi kimlik olarak mı algılanacağı Anglo-Amerikan feministler arasında derin anlaşmazlıklar yaratırken “toplumsal cinsiyet ideolojisi” denilen şeye saldırı, muhafazakâr ve aşırı sağcıların dayanak noktası haline geldi. Dolayısıyla, günümüzde toplumsal cinsiyet, farklı politik özne ve kurumlar arasında değişik anlam ve amaçlarla kullanılıyor.

Feminist düşünürlere göre böyle toplumsal cinsiyet “belaları,” toplumsal cinsiyeti feminist teori ve politika için anlamlı bir kavram olarak tutmak üzere yeniden teorileştirme çabasına sebep oldu. Ancak, toplumsal cinsiyete dair belirli görüşleri iyileştirme ya da koruma çabasındayken cinsiyetin toplumsal inşasının teorisi olarak anlaşılan toplumsal cinsiyetin başlangıcında da feminist bir görüş olmadığını unutuyoruz. Michel Foucault’nun cinselliğin Victoria döneminde ortaya atılan görece yeni bir kavram olduğunu açıkladığı gibi, Jennifer Germon ve Joanne Meyerowitz gibi araştırmacılar toplumsal cinsiyetin de cinsellik gibi, bilimsel bilgi ve tıbbi uygulamalara tümüyle dolanık bir icat olduğunu gösterdi. Bununla beraber, Foucault cinselliği yalnızca tarihsel bir oluşum değil, aynı zamanda iktidarın aracı ya da teknolojisi olarak yorumlamıştı. Toplumsal cinsiyetin nasıl hep iktidarın aracı ya da teknolojisi olduğunu kavradığımızda günümüz politikasında neden ve nasıl böylesine tartışmalı bir alan kapladığını daha iyi anlamamızın mümkün olduğunu ve buna karşılık nasıl bir politik duruş sergilenebileceğini tartışacağım.

* * *

Toplumsal cinsiyet teorisinin kurucu nüvesi sıklıkla Simone de Beauvoir’ın çalışmalarına, özellikle de kadın doğulmadığı ancak kadın olunduğu görüşüne dayandırılıyor. Oysaki İkinci Cinsiyet kitabı toplumsal cinsiyet kavramını ne dile getiriyor ne de onun üzerinde duruyor. Sara Heinämaa’nın ileri sürdüğü gibi, cinsiyet / toplumsal cinsiyet teorisinin Beauvoir ile ilişkilendirilmesi, Anglo-Amerikan kaynaklı bir yanlış okuma. Cinsiyet / toplumsal cinsiyet ayrımı, “kadın olma” görüşü toplumsallaşma fikrine değil, cinsel farkın anlamının fenomenolojik tanımına dayanan Beauvoir’a yabancı bir ayrım. Buna karşı, cinsiyet / toplumsal cinsiyet, cinsiyetli varlıkların gerçekliğini ayırt edilebilir iki düzene, yani biyolojik ve kültürel düzene, yapılandıran ontolojik bir çerçeve. Bu, İkinci Cinsiyet’ten yirmi bir, toplumsal cinsiyetin şu anda anladığımız şekliyle ilk kez teorileştirilmesinden on beş yıl sonra, 1970’te çıkan ve çığır açan, Kate Millett’ın yazdığı Cinsel Politika’ya kadar feminist teoride ilgilenilen bir konu değildi.

Cinsiyetin toplumsal, kültürel ve psikolojik yönlerini ifade eden toplumsal cinsiyet, feministlerin türettiği değil; ilk olarak, meslektaşları Joan ve John Hampson ile interseks insanlarda (biyolojik ve fizyolojik cinsiyet özellikleri örtüşmeyen insanlar) cinsiyet rollerinin oluşumu üzerine bir dizi makale yayımlayan psikiyatrist Dr. John Money’nin 1955’te ortaya attığı bir kavramdı. Money, interseks bireylerdeki psikoseksüel sonuçları en iyi öngören faktörlerin ne olduğunu, diğer bir deyişle, interseks birinin kendini kadın mı erkek mi olarak tanımlayacağını gösteren işaretleri tespit etmekle ilgileniyordu.

Money ile Hampson’ların çalışmalarının büyük bir önergesi vardı: araştırmaları, kromozomlar veya hormonlar gibi biyolojik etmenlerin baskınlığının toplumsal cinsiyet rollerinde belirleyici olduğunu teyit etmek yerine, çoğu interseks insanın doğumlarında kaydedilen cinsiyetlerinin rollerini edindiğini göstermişti. Bu araştırmalara dayanarak, birinin psikolojik cinsiyetinin doğuştan gelmediğini ya da biyolojik olarak belirlenmediğini ama toplumsallaşma süreçleriyle (bazı nadir durumlarda, bu toplumsallaşma biyolojik etmenleri tamamen geçersiz kılsa bile) öğrenilen bir şey olduğunu savunan yeni ve radikal bir görüş sundular.

Bu öğrenilmiş psikolojik cinsiyete toplumsal cinsiyet adını verdiler. Ayrıca, “toplumsal cinsiyet rolü” terimi de “bir kişinin oğlan ya da erkek, kız ya da kadın olduğunu göstermek için söylediği veya yaptığı her şey” anlamında ortaya atıldı. Terim, dilbilimdeki cinsiyet [gender] kavramıyla Money’nin Harvard Üniversitesi’nden hocası ünlü sosyolog Talcott Parsons’ın “cinsiyet rolleri” fikrini birleştiriyordu. Parsons’ın yapısal işlevselciliğinin 1950’lerde popülerliğinin zirvesinde olması burada kritik bir noktaydı. Bu görüş toplumu, toplumsal uyumluluğun yapıtaşı edimler, ilişkiler, süreçler ve yapılardan teşekkül  bir sistem olarak incelemeye odaklanıyordu. Bilhassa aile, çocukları cinsiyet rollerine göre toplumsallaştırmasıyla normları yeniden-üreten kilit bir sosyal kurumdu. Money’ye göre, ebeveynler tavırları ve çocuklarıyla kurdukları ilişkilerle çocuğun cinsiyetinin belirlenişini ve yetiştirilmesini sürekli pekiştirmeliydi. Buna çocuğun anne ya da babasını dişi veya erkekle özdeşleştirebilmesi için kuşkulu genital organlarının ameliyatlarla “normalleştirilme”si de dahildi.

Herkesin biyolojik olarak mutlak dişi-erkek ikiliğine kolayca sığdırılamayacağını bildirmesine rağmen Money, bu yeni toplumsal cinsiyet kavramıyla, kuşkulu genitalle doğmuş çocukların tutarlı şekilde cinsiyetlendirilmiş heteroseksüel bireyler olarak yetiştirilmesini sağlamak için onlara ameliyatla müdahale edilmesini onamıştır. Bu yüzden de, Money’nin çalışmalarının, çekirdek ailenin toplumsal düzenin temeli olduğunun varsayıldığı, Beyaz Amerikalı çekirdek aile yaşamının Batılı, savaş sonrası ideallerine dayanan normatif bir boyutu vardı. Bu da, dolayısıyla, çocuklara doğumlarından sonra en kısa sürede ameliyatla müdahale edilmesini gerekli kılıyordu çünkü Money, toplumsal cinsiyet rollerinin iki buçuk yılda geri dönüşü olmayan kimlikler haline geldiğini düşünüyordu. Yaptıklarının çocuklar için en iyisi olduğunu savunan Money ve diğer doktorlar için ebeveynleri ameliyat prosedürlerine onay vermeye ikna etmek hayli kolay oldu. Ameliyat, konuşabilecek yaştaki çocuklara uygulandığında çocukların bu şiddete gösterdikleri direnç, çocukça bir paranoya diye göz ardı ediliyordu. Bu interseks vakalarla ilgilenme protokolleri dünya çapında standartlaştırıldı ve günümüzde de hâlâ büyük ölçüde kullanılıyor.

1960’larda toplumsal cinsiyet kavramını psikanalist Robert J. Stoller daha da geliştirdi. Stoller, transseksüelliği anlamak ve terapisinde kullanmak için Money’nin çalışmalarına başvurdu ve cinsiyeti, cinsiyetin biyolojik özelliklere, toplumsal cinsiyetin toplumsal, kültürel ve psikolojik hallere işaret ettiği biyoloji/kültür ayrımına açıkça eşleyerek toplumsal cinsiyetten ayrı bir bilgi düzeyi olarak sınıflandırdı. Stoller ayrıca, bir kişinin benlik anlayışıyla takındığı tavır arasındaki farkı gözetmek için “toplumsal cinsiyet kimliği”ni “toplumsal cinsiyet rolü”nden ayrı tuttu. Stoller’in görüşünde toplumsal cinsiyet kimliğinin bir kez belirlenip yerleşmesi, transseksüelliği önlemek için çocuk cinselliği ve ailevi ilişkilere müdahale alanı olarak özen gösterilmesine sebep oldu. Stoller, toplumsal cinsiyet kimliği halihazırda belirlenmiş olan yetişkinler için cinsiyet farklılıklarını ehlileştirme ve genitallerini kişisel benlik algılarına uyumlu hale getirme aracı olarak ameliyatı savunuyordu. Bu, doktorlarından cinsiyet değişim ameliyatı isteyenlerin sayısının gittikçe arttığı trans danışanların özgürleşmesi anlamına geliyorken tıp için yetişkinlerin olağandışı cinsiyetlerini normalleştirme yöntemiydi de aynı zamanda.

***

Kate Millett 1970’te toplumsal cinsiyeti cinsiyetten ayrı ve toplumsal olarak inşa edilmiş bir şey olarak ele aldığında Money ve Stoller’in çalışmalarına direkt atıfta bulundu. Germaine Greer, Ann Oakley ve Gayle Rubin gibi tanınmış diğer feministler de aynısını yaptı. Rubin’in o vakitten beri belirttiği gibi, Money’nin çalışmaları feministler için önemli bir kaynaktı çünkü maskülenlik ile feminenliğin içkinliğine, biyolojinin bir kader olduğuna karşı çıkan, uzun yıllardır süregelen feminist argümanlara bilimsel kanıt sağlıyordu. Toplumsal cinsiyet kavramını kullanmak, kadın ve erkeklerin farklı davranması ve yaşamasının doğuştan belirlendiği yargısına karşı çıkmaya olanak sağlıyordu. Dahası, toplumsal cinsiyet rolleri aslında öğrenilen şeylerse, o halde kadınların özgürleşmesi, kadınların ikincilleştirilmesine sebep olan toplumsal ve kültürel yapılar, normlar ve pratiklerin alaşağı edilmesiyle mümkündü. Gelgelelim, 1970’lerin Anglo-Amerikan feministleri terimi bu psikiyatrik bağlamdan aldıklarında onunla ilişkili bu suistimalleri (çocuklara yapılan genital ameliyatlar ve transgender insanların patolojikleştirilmesi) göz ardı ettiler. Toplumsal cinsiyet kavramının feminist mücadeleye sağladığı büyük faydalara rağmen bu; tıbbın, bedeli ne olursa olsun kati cinsiyet ikiliğini sağlama konusunda suç ortaklığını teşhir etme fırsatını da kaçırmaktı aynı zamanda.

Şu ana kadar göstermeye çalıştığımın, toplumsal cinsiyetin tarihinin yalnızca dilin değil, iktidarın da tarihi olduğu anlaşılmıştır umarım. Birçok kişinin toplumsal cinsiyet kavramıyla daha önce hiç olmadığı kadar kuşatıldığını hissettiği bir dönemde bu kavramın savaş sonrası toplumsal kontrol bağlamında spesifik olarak ortaya atıldığını hatırlamak, toplumsal cinsiyetin her zaman politik olduğunu aklımıza getirmeli. Toplumsal cinsiyetin sahih bir anlamı ya da saf bir çıkış noktası yok ama ortaya çıktığından beri, bedenleri kontrol etmek, düzenlemek ve denetlemek için bir mekanizma olarak kullanılıyor. Makalenin başında belirtildiği gibi, toplumsal cinsiyet kavramının kullanımları daha önce hiç olmadığı kadar çatışma halinde, her biri kendi tanımlamalarının doğruluğundan emin görünüyor. Toplumsal cinsiyeti farklı farklı politik tasarı, mesele ve menfaatlerin kullanabileceği düşünüldüğünde herhangi bir hareketin bu terimi sahiplenmesinin ona nihai doğruluk, ışık tutan cevaplar ya da ilerici çözümler sağlayacağını farz etmek hata olur. Toplumsal cinsiyet, cinselliğin uzun tarihinde, insan deneyimini anlamlandırmak için kullanılan en yeni ve hiç şüphesiz ki Anglo-merkezli bir yöntem sadece. Kavramdan olmasa bile en azından ona bağlılığımızdan vazgeçmek, günümüzdeki açmazları aşacak eleştirel düşünmeye yeni açılımlar katmak için bu yüzden elzem. 

Jemima Repo, “Unlearning Gender,” The Philosopher, vol. 107. no.3, 2019
çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

* ing. “unlearning gender”. “unlearn,” öğrenilmiş bir şeye dair bildiklerimizi, bunlar genellikle hatalı, eksik veya kusurlu olduğundan bir kenara atmak anlamı taşıyor. sanıyorum ki oturmuş bir karşılığı yok, bağlamına göre açıklamalarla çevriliyor. “öğrenmeyi geri almak / geriye çevirmek” (1) veya “öğrenileni unutmak” (2) gibi çeviri önerilerine rastladım. bu yazının bağlamı düşünüldüğünde, (1) gibi çevirmek toplumsal cinsiyetin birçoğumuzun bile isteye “öğrendiği” bir şey olmadığı, (2) gibi çevirmekse “unutma”nın her zaman bilinçle yapılan bir şey olmadığı ya da unutulan veya unutulduğunu zannettiğimiz şeylerin yeniden yüzeye çıkabileceği gerçeğini göz ardı etmek gibi geldi. bu yüzden ben, toplumsal cinsiyetin bile isteye öğrendiğimiz bir şey değil, kendimizi içinde bulduğumuz bir anlamlar bütünü olduğunu ve bundaki “hatalı, eksik veya kusurlu” yanları görüp ondan bilinçli olarak sıyrılma çabasını daha iyi anlattığını düşündüğüm “öğretiden çıkmak” ile karşılamaya çalıştım bu ifadeyi.

‘biyolojik’ cinsiyetin dayanılmaz yokluğu

periyodik olarak karşımıza çıkan bir meseleyle uğraşasım var. ‘biyolojik’ cinsiyet diye bir şeyin var olmadığı iddiası. aşağıdaki twitte artık bu ‘ya varsa’ raddesine erişmiş. son yıllarda üreme işlevlerine dayalı bedensel bir cinsiyet tanımının yanlış olduğundan sık sık bahsediliyor. bu da insan bedenindeki gelişimsel çeşitliliğe dayandırılıyor ancak bu açıklama yetersiz. çünkü çeşitlilik ve kusurlarıyla var olan milyarlarca beden, insanın eşeyli üreyen bir canlı olması gerçeğini değiştirmiyor. toplumsal hayatı ya da cinselliği, üremeyi merkeze almadan kurmuş bir dünya arzu etmekle, cinsiyetlerin hiç var olmadığını iddia etmek aynı şey değil. öte yandan buna alternatif olarak, cinsiyeti karakterlerimize ya da hislerimize dayalı bir ‘cinsiyet kimliği’ fikrine göre tarif etmemizin daha yerinde olduğu iddia ediliyor. bunun üzerine biraz kafa patlatmak ve aşağıdaki sorulara cevap vermek istiyorum.

kullandığımız tüm kavramların, kategorilerin tarihsel ve toplumsal bir kuruluş süreci var. ve sözcükler de imajlar gibi şeylerin birer temsili. dolayısıyla bu nasıl aslında bir pipo değilse, ‘biyolojik cinsiyet’ de o kadar yok.

MagrittePipe.jpg

aslında ‘biyolojik cinsiyet’ tamlamasının daha ziyade ihtiyaçtan ortaya çıktığını ve ‘cinsiyet’in önüne sıfat olarak ‘biyolojik’ eklendiğini sanıyorum. çünkü anatomi bilgisine ve üreme işlevine dayanan bedensel nitelikler toplamına zaten basitçe cinsiyet deniyordu. feministlerse cinsiyetin bir kavram olarak bunu aştığını, bir toplumsal kurallar bütününden kopuk anlaşılamayacağını tespit etmişlerdi. dolayısıyla ataerkil düzen içinde bu ‘biyolojik’ ayrımın aslında toplumsal kurallarla, normlarla iç içe varlık gösterdiğini, ‘doğal’ kabul ettiğimiz pek çok şeyin aslında zaman içinde cinsiyetin bir parçası olarak görülegeldiğini, toplumsallıktan kopuk düşünemeyeceğimiz tarihimizin bedenlerimize yüklediğimiz anlamları da şekillendirdiğini ortaya serdiler.

böylece kadınları binlerce yıldır ezen, sömüren ataerkil düzenin bize kurallar belletmesine karşı çıkıp kavramsal bir ayrım geliştirdiler. şimdi önüne ‘biyolojik’ konarak ifade edilmeye çalışılan ‘cinsiyet’ (ya da bazen kullanıldığı haliyle ‘cins’) ve ‘toplumsal cinsiyet’. bu ayrımın yapılıp yapılamayacağına dair tartışma da uzun senelere yayılmış görünüyor. benim kendimce anladığıma göre söylenen şey, insanların ilki biyolojik ikincisi toplumsal olan iki tür cinsiyete sahip olmaları değildi. insanların cinsiyetleri vardır ve bu bedensel bir niteliktir, ancak bir toplumsal cinsiyetleri yoktur. toplumsal cinsiyet, insanların cinsiyetlerine göre konumlandığı bir toplumsal çerçevedir. örneğin gülnur acar savran’ın feminizm yazıları’nda derlenen metinlerindeki kimi açıklamalar benim bu kargaşada bir anlam bulabilmem için yol gösterici olmuştu:

biz onu hangi sözcüklerle ifade edersek edelim, bugün insanların eşeyli olarak ürediğini ve buna dair bedensel farklılıkları olduğunu gözlemleyebiliriz. temelde ‘var olan’ şey bu. bütün insanların üreme işlevleri aynı şekilde, tıkır tıkır işlemeyebilir; organlarının gelişiminde farklılıklar, çeşitlilikler vardır. ancak hepimiz eşeyli üreyen insanlığın birer ‘kusurlu’ parçasıyızdır. mükemmel bir insan bedeni olmadığı gibi, mutlak bir dişi ya da erkek de yoktur. örneğin insanlar görme duyusuna sahip canlılardır ama kimimiz bundan yoksun doğarız. herkes aynı şekilde görmez, birbirinden farklı derecelerde hipermetrop ya da miyopuzdur; kimimiz renk körüyüzdür vb… yani insan olmanın koşulu gören gözlere sahip olmak değilse, dişi bir insan olmanın koşulu da kusursuz çalışan bir üreme sistemi geliştirmek olarak algılanmamalı. insanların eril ve dişil olarak iki cinsiyete sahip olduğunu söylemek bu iki cinsiyetin mutlak birer formda var olmasını gerektirmez. olanca çeşitliliğiyle var olan insanlık üreyebilmek için büyük ve küçük üreme hücrelerini (gametler) oluşturacak iki farklı üreme sistemi geliştirecek şekilde evrimleşmiştir. ‘biyolojik’ cinsiyet ya da bu sıfatı kullanmadığımızda da cinsiyet en basit anlamıyla yalnızca bu olabilir. ancak bu farklılığın içindeki çeşitlilik onlarca farklı cinsiyete işaret etmez.

konuyla ilgili feminist kargaşayla epeydir boğuşuyor, meseleyi elimden geldiğince anlamaya çalışıyorum. aman yanlış bir şey söylemiş olmayayım kaygısını uzun süre taşıdım, ancak tüm hevesime rağmen ‘biyolojik cinsiyetin var olmadığına’ senelerdir ikna olamadım. cinsiyetin somut gerçekliğini kabul etmenin ve toplumsal cinsiyeti kavramsal olarak ayırmanın kadınların hayrına olduğu konusunda şahsen pek bir tereddütüm kalmadı. bunun sebebi de bu duruşa öfkelenen pek çok kişinin sandığının aksine ‘biyolojik’ cinsiyeti çok katı sınırları olan mutlak bir ikilik olarak okumamakta yatıyor. biyolojik olanı bu kadar katılaştıran şey kendi yapısı değil onu hayatımızın merkezine yerleştiren toplumsal cinsiyettir. insanlık kadınları üreme potansiyelleri ekseninde köleleştirmiş, sömürmüş olmasaydı büyük ihtimalle cinselliğimizi ve dolayısıyla cinsiyetimizi de üremeyi merkeze alarak tanımlamıyor olacaktık. dişi bedeni ya üreme faaliyetine, yani analığa ya da erkeğe haz verecek bir nesneye, yani fahişeliğe indirgeyerek ilerleyen tarihsel süreç bu iki işlevi yerine getirmeye yarayacak bedenlerin ideal formlarını da bize dayatıyor. biyolojik yapımızda, anatomimizde bu ideallere uymayan her ‘kusur’u istisna hatta farklı cinsiyetler olarak görmek, her birimizin kusurlarıyla varolmasını sağlayan bir strateji gibi görünse de bence bu bir yanılgı. çünkü her biri yine o ikilikten doğal yeni ideal formlar yaratma potansiyeli taşıyor.

gelelim tepedeki twitin sorusuna; bu bilginin bizim ne işimize yaradığına. anlattığım sebeplerle, kadınlar olarak cinsiyetimizi gözlemleyebiliyor oluşumuz pek büyük bir sır değil. kadınların salt bedensel nitelikleri, cinsiyetleri temel alınarak ezilmesinin ve sömürülmesinin de bir tarihi var; şimdi de günümüz koşullarında devam etmekte. buna direnmek, kadınların özgürlüğü için mücadele etmek için de cinsiyetimiz temelinde ne şekillerde baskıya uğradığımızı, emeğimizin, bedenimizin ve kimliğimizin nasıl sömürüldüğünü anlatacak sözcüklere ve kavramlara ihtiyacımız var. kadınlığı somut bir gerçeklik olarak açıklamaktan yoksun kılınmak istenince, elimizden bizi biraraya getirecek ve kendimizi ifade edecek araçlardan birinin alınmak istendiğini düşünüyorum.

bu tartışmadaki pek çok kadın için ‘biyolojik cinsiyet’ elle tutulabilen, gözlemlenebilen bedensel niteliklerini tarifleme ihtiyacını karşılıyor. kendisinin kanlı canlı, somut gerçekliğinin elimizdeki kavramlarla ifadesinden ibaret. dolayısıyla kadınların kendini tariflemek ve bu temelde siyasi bir özne olmak için mutlaka cinsiyet üzerine felsefi ya da teorik bir tartışmaya girmesi gerekmiyor. sonuçta bu konuda derin tartışmalara girmemiş, girmeye de fırsatı olmamış kadınları kendi cinsiyetlerinden şüpheye düşürmek, uzun vadede daha ziyade onların ayaklarına taş bağlamaya, örgütlü bir siyaset geliştirmelerine ket vurmaya yarıyor. ataerkilliğin kadınların kendilerinden şüphe duymasından, adlarını koyamamasından, bedenlerini tanıyamamasından nemalanması çok beklenmedik bir şey değil.

kendi deneyimimden örnek vermem gerekirse iki kez, iki -kuir- erkek tarafından cinsiyetin aslında olmadığı iddiasıyla söylediklerim itibarsızlaşmaya çalışıldı. ilki erkeklerin bizim amlarımız hakkında bir pankart taşımasını eleştirmem sonucunda gerçekleşmişti. ikincisiyse bir siyasi kongrede kadın kotasının kabulü için bastırmama karşın söylenmişti. e ‘biyolojik’ cinsiyet yoksa bu iki durumda da haksız sayılmam kaçınılmazdı. bu bile ihtiyacımızın neye dayandığını gösteriyor olmalı.

garip olan şu: ‘biyolojik cinsiyet’in yokluğu üzerine gidildikçe toplumsal cinsiyetin tamamen bir kurgu olduğu fikrinden daha az bahsedilir oluyor. bize cinsiyete dair ciddiye almamız gereken tek şeyin insanların zihnindeki bir fikir ya da his olduğu söylenip duruyor. buna göre bizler dişi bedenlere sahip insanlar değil, erkek egemenliğin süzgecinde biçimlenmiş, kadınlıktan ziyade ‘kadınsılık’ olarak tarif edilebilecek bir fikirden ibaretiz. adeta kendi yokluğumuzu onaylamamız bekleniyor. oysa hepimiz biliyoruz ki, kadınlar vardır.

Bu yazı daha önce DIŞ KAPININ MANDALI‘nda yayınlandı.
Bültene abone olup yazıları takip edebilirsiniz.

Güney Kore Kadın Hareketi ‘Çiçek değil, kıvılcımız’

JEN IZAAKSON ve TAE KYUNG KIM

Jen Izaakson, bir araştırma bursu kazandıktan sonra, Cambridge Üniversitesi çalışma grubunun parçası olarak radikal feminist hareketin yükselişini belgelemek için, geçen sonbaharda Güney Kore’yi ziyaret ederek 40’ın üzerinde eylemci kadınla görüşme gerçekleştirdi. Bu makaleyi geçtiğimiz sene Berlin’de eğitimine devam eden Koreli bir radikal feminist olan Tae Kyung Kim ile birlikte yazdı.

Güney Kore’de büyüyen feminist hareketin haberleri Batı medyasına ulaştı ama bu radikal isyanın kökenlerine değinilmedi. Batı’da ana akım haberler, çoğu zaman Güney Kore feminizminin bizim Batı’da kaydettiğimiz ilerlemelere benzeyen yönlerini ele alıyor ve Koreli kadınların kendi özgün başarılarını göz ardı ederek hareketin en radikal özelliklerini görünmezleştiriyor. Eylül’de, Güney Kore radikal feminist hareketten 40’tan fazla kadınla akademik bir araştırmanın parçası olarak görüşme gerçekleştirdim. Bu görüşmelerde ulaştığım bulguların sonuçları bu makalede özetlendi. Yerimizin darlığı sebebiyle, birçok bilgiye burada yer veremesek de hareketin nasıl ortaya çıktığını en iyi anlatan bilgileri aktarmaya gayret gösterdik: Güney Kore’de radikal feminizmin tarihsel bağlamı ve hangi taktik, strateji ve siyasi oluşumlardan meydana geldiği.

Kadınları ve hareketi politikleştiren ve radikalleştiren şey erkek şiddeti

 

2016’da, meşum “Gangnam cinayeti” kadınların büyük tepkisine neden oldu. Kim Sung-min adlı 34 yaşında bir adam, bir karaoke barında cinsiyetsiz bir tuvalette 23 yaşında bir kadını (kimliği konusunda yayın yasağı var) bıçaklayarak öldürdü. Kim Sung-min adlı adam, bir kadın gelip girmeden önce tuvalette sayısız erkeğin girip çıkmasını bekledi. Mahkemede, “Yaptım çünkü kadınlar beni hep görmezden geliyordu,” dedi. Bu gerekçelendirme, acımasız cinayetler işleyen diğer “incel’lerin” (involuntary celibate/istemsiz bekar) yaptığı açıklamaya çok benziyor ama Güney Kore örneğinde, resmi makamlar, Kim Sung-min’in kendi verdiği ifadeye rağmen, bu cinayetteki kadın düşmanlığını açıkça inkar ettiler.
Bu cinayete tepki olarak kadınlar sokaklara taştı ve protesto gösterisi düzenlemek için Gangnam istasyonunun önünde, Seocho-dong’u çevreleyen alanı doldurdu. Bu kadınların birçoğu o zaman kendisine feminist demiyordu ama cinayetin niteliği ve kadın düşmanı motivasyonu onları politikleştirdi.

2018’e gelindiğinde, “molka” (kadınların tuvalet ve soyunma odalarında ya da ulu orta yerde eteklerinin altından gizli kamera ile görüntülerinin kaydedilmesi) Kore’de yaygın bir sorun haline gelmişti. Görüşmecilerim, bana bunun kısmen, Koreli erkeklerin sokakta kadınları doğrudan cinsel taciz edecek cesareti bulamamasından kaynaklandığını söyledi. Bu yüzden kadınlara cinsel erişim girişimleri daha “sinsi” biçimler alıyordu. Güney Kore’de bu tür bir röntgenciliğe karşı yasalar olsa da, polis bu yasaları çok nadir uyguluyor. Genç bir kadın öğrencinin sanat okulunda çıplak bir erkek modelin fotoğrafını çektiği için ceza alması, bardağı taşıran son damla oldu. Görüştüğüm kadınlara göre, bu model sınıftan dışarı sürekli çıplak çıkıyormuş ve bu yüzden öğrenciler adamın cinsel organını görmek zorunda kalıyormuş. En sonunda bir kadın öğrenci, adamın sınıfta çıplak fotoğrafını çekmiş ve davranışını protesto etmek için internette paylaşmış. Gözaltına alınmış, mahkemeye çıkarılmış, hapse atılmış ve cinsel organını ulu orta gösterdiği fotoğrafların kendisine “psikolojik zarar verdiğini” söyleyen adamdan özür dilemek zorunda bırakılmış. Kadın başta 18.000 Euro’ya denk bir para cezası almış ama teşhirci mahkemede kadının hapse tıkılması gerektiğinde ısrar edince, 10 ay hapis cezası almış.

 

Erkeklerin gizli kameraları neredeyse mutlak bir dokunulmazlık ve cezasızlıkla kullanması karşısında, bu olay bir molka protestoları dalgasına sebep oldu. Çoğunlukla genç yüz binlerce kadın, teşhirciliğe karşı yasaların erkeklere uygulanmayıp kadınlara uygulanmasına duydukları öfkeyle bir araya geldi. Bugüne kadar gizli kameralara yönelik protestolara 360.000 kadın katıldı. Bu gösteriler, son derece ayrıntılı planlanmış yürüyüşlerden oluşuyor. Bu yürüyüşlerde, bildirilere basılmış siyasi sloganlar kitleye dağıtılıyor ve hep birlikte ajitatif sloganlar atılıyor, konuşmalar kitle tarafından satır satır tekrarlanıyor ve en sonunda da savaş narası gibi olabildiğince yüksek ses çıkarılıyor. Bazı yürüyüşlerde, kadınlar kürsüye çıkıp saçlarını kısa kestiriyor ya da makyaj malzemeleri törensel biçimde çöp torbalarına atılıyor.

 

Gangnam istasyonu cinayeti ve molka protestoları olaylarının arka planında internette gelişen bir süreç de vardı. 2015 itibariyle, erkekler ve kadınlar arasında çevrimiçi bir sözlü savaş sürmekteydi. MERS (Ortadoğu Solunum Sendromu Koronavirüsü) Güney Kore’ye ulaştığında, büyük bir kavga koptu bu atışmada. Ülke çapında milyonlarca kullanıcıya sahip popüler bir internet forumu olan DC Inside Gallery’de, erkek kullanıcılar, Koreli bir kadını fahişe olarak Ortadoğu’ya seyahat ettiğini ve oradan hastalığı kapıp ülkeye getirdiğini iddia ederek Sıfır Numaralı Hasta olarak adlandırdıkları bir konu başlığı açtı. Bir sürü erkek bu başlığa “Koreli kadınlar ölmeli,” “Koreli kadınlar paralarını çarçur ediyor” ve “Koreli kadınlar aptal ve virüsü onlar yaydı” gibi yorumlar yazdı. Buna tepki olarak kadınlar da forumda kendi konu başlıklarını açtı. En sonunda, MERS’in aslında ülkeye bir adam tarafından getirildiği ortaya çıktı ve kadınlar erkeklerin mesaj panolarını zafer yorumlarıyla doldurdu. Ama kadın düşmanlığı unutulmadı elbette.

Kadınlar bu olaydan sonra Reddit’e benzeyen ama kadın düşmanlığının olmadığı bir alan olarak Megalia’yı kurdu. Megalia, merkezinde dostluk ve mizah olan, kadınlar arasında yoldaşlığın inşa edildiği çevrimiçi bir alan haline geldi. Kadınların birbirine “vulva” demesi sitede yaygınlaştı: “Bravo, en güçlü vulva sensin,” ya da “Mükemmel bir fikir! Harika bir vulvasın” gibi sözler söylüyorlardı birbirlerine. Ancak Megalia’nın erkek kullanıcıları da vardı ve site yöneticilerinin birçoğu gey erkeklerdi. Bu adamlar başlangıçta kadınların maruz kaldığı mizojiniye sempati gösterir gibi olsa da, laf gey erkeklerin mizojisine ve gey eril kültürüne (örneğin drag) gelir gelmez kadınların yorumları kaldırılmaya başladı.

Kadınların ifade hakkının moderasyon duvarına çarpması, Facebook, Mumsnet ve Twitter’da deneyimi olan birçok feminist için sürpriz olmadı. Kadınlar, yaşamlarının gerçekleri ve gözlemledikleri kadın düşmanlığı hakkında özgür ve adil bir tartışma yürütebilmek için, erkek yöneticilerin olmadığı, kendilerinin modere ettiği bir alana ihtiyaç duyduklarını anladı. Bu deneyim, sadece kadınlardan oluşan örgütlenmelere olan ihtiyacı göstermişti. Kadınlar topluca Megalia’dan ayrılmaya başladı ve Ocak 2016 itibariyle, binlercesi, görüşmecilerimin “bir radikal lezbiyen feminist” alan olarak tarif ettiği, Womad adlı bir internet forumuna kaydolmuştu. Güney Kore hareketinde lezbiyenliğin hayret verici yaygınlığı, bu hareketin en çarpıcı ve kayda değer yönlerinden biri. 40’tan fazla mülakat için görüştüğüm tüm feminist aktivistler kendilerini lezbiyen olarak tanımlıyordu.

Güney Kore’de radikal feminizm ve lezbiyen feminizm birbiriyle yakından bağlantılı ve bu yakın bağlantı ortaya “4비”/“4B” hareketini çıkarmış (4비 kabaca “4B” olarak okunabiliyor İngilizcede). 4B’nin dört kuralı var; bu kurallar radikal feminist harekete yön veriyor ve kadınlara patriyarkaya çomak sokup erkeklerden uzak daha güvenli bir yaşam sürmek için yol gösteriyor. İlkeler kabaca şunlar: erkeklerle evlenme, erkeklerle çıkma, erkeklerle sevişme, gebe kalma. Bugün 4B hareketinin tahminen 50.000 takipçisi var.

2016 tarihli bir çalışma Güney Kore’de kadın nüfusunun yüzde 50’sinin evliliği gerekli görmediğini gösteriyor – bilhassa kadınlar, evliliğin kaba bir sözleşme olduğunu fark etmiş. Hükümet sırf bu yüzden çeşitli tedbirler almaya başlamış. Ortalama nüfus yaşının yükselmesine ve doğum oranlarının düşmesine yanıt olarak, Güney Kore hükümeti, romantik heteroseksüel ilişkileri özendiren bir dizi pembe dizi ile birlikte evliliği ve üremeyi özendiren reality şovlar (Heart Signal/Gönül Sinyali; We Got Married/Evlendik; Same Bed, Different Dreams/Aynı Yastıkta Başka Rüyalar ve The Return of Superman/Süpermenin Dönüşü) sipariş etmiş. Bu programlarda, heteroseksüel çiftler önce çocuk yapmak istediklerini ifade ediyor, sonra da kadının hamile olduğu müjdesi, gebelik süreci ve doğum geliyor. Her aşama belgeleniyor ve özendirici bir şekilde sunuluyor.

Korseni Çıkar

2015-2016 ve 2017-2018 arası, Güney Koreli kadınlar güzellik ürünlerine ve estetik ameliyatlara 53,5 milyar Kore won’u daha az harcama yaptılar. Bunun yerine paralarını otomobile harcadılar, yani bağımsızlığı nesneleştirilmeye tercih ettiler. Feminen güzellik pratiklerinin bu kültürel reddi, kısmen “Korseni Çıkar” hareketinin yanı sıra, 4B hareketi ile bağlantılı. Sheila Jeffreys’in Beauty and Misogyny kitabından (Korse: Güzellik ve Mizojini adıyla Korece’ye tercüme edildi) (kitaptan bir bölüm Türkçeye de tercüme edildi) ilham alan bu hareket, modern “korsenin” (ağda, makyaj, yüksek topuk, estetik ameliyat, uzun saç, kısıtlayıcı yeme rejimleri vb. gibi güzellik pratikleri) çıkarılmasını anlatır. Güney Kore’de devasa bir estetik ameliyat sektörü var ve kadınların yaptırdığı en popüler estetik ameliyat göz kapaklarını yaptırmak. Bu operasyonla göz kapakları daha “Batılı” görünüm alacak şekilde değiştiriliyor. Cilt beyazlatma gibi bu ameliyat da, ırkçılıktan beslenen kar amaçlı bir pratik ve operasyon sonrası enfeksiyonlara, göz kapaklarının kaybedilmesine, görme bozukluğuna hatta körlüğe bile sebep olabiliyor.

Birçok görüşmeci, radikal feminizme giden yolda kendileri için başlangıç noktasının bu hareket olduğunu belirtiyor. Örneğin, “Korsemi geçen Ocak’ta çıkardım” ya da “İki yıldır korse takmıyorum,” diyorlar. Güney Koreli kadınlar için, “ters tepki” kavramı, “Korseni Çıkar” ile bağlantılı: feminizme karşı dışarıdan bir tepki anlamına gelmiyor; kadınların feminenliğe doğru gerilediği, kişisel bir geri tepme demek. Kadınlardan biri örneğin şöyle dedi: “En iyi arkadaşım 2017’de korsesini çıkarmıştı ama o zamandan bu yana ters tepkiler aldı ve aile baskısı yüzünden yeniden makyaj yapmaya başladı.”

Hareket içinde yaygın olan diğer sloganlar, kadınların gücü ve kararlılığı ile bağlantılı daha çok. Bir grup görüşmecim, bunlardan bazılarını bana liste yapıp verdiler: “Zirvede buluşacağız,” “Hırslı ol” ve “Cesareti birbirimizde buluruz.” Bu sloganları hemen hatırladım çünkü eylemcilerin sosyal medya profillerinde çok sık görürdüm. Sık tekrarlanan eylem çağrılarından biri şöyleydi: “Ben değilsem kim? Şimdi değilse ne zaman?” Bu slogan, Yahudi tarihindeki ünlü bir Babilli şahsiyet olan Hillel the Elder’den (Pirkei Avot 1:14) değiştirilerek ödünç alınmış.

Kadın merkezli bir kültür için tarihsel bir temel

Feminizmin Güney Kore’de bu şekilde gelişiminin tarihsel ve kültürel sebepleri var. Konuştuğum kadınların bana anlattığına göre, Batı’da olduğu gibi bir “şövalye ruhlu” erkek (kadınlara nazik ve koruyucu olan erkek) kültürü olmamış Kore’de. Yani erkek egemenliği çok daha dolaysız olmuş daima. 1950’lerin başında, Kore savaşında savaşan askerler hangi güzergahın güvenli olduğunu bulmak için mayınlı arazide önden kadınları yürütürmüş. Yani kanlı canlı kadın bedenlerini mayın temizlemek için kullanırlarmış. Bu uygulama konusunda hiçbir tarihsel utanç yok. Titanik faciası Kore’de geçse, “önce kadın ve çocuklar” diye bir şey olur muydu diye sordum. Soruma kahkahalar atarak yanıt verdiler ve elbette hayır dediler. Bir görüşmeci, şövalyelik/centilmenlik yokluğunun, patriyarkanın işleyişi bakımından erkeklerin hiç nezaket sahibi olmaması şeklinde tezahür ettiğini söyledi. Öte yandan, kadınlar da evliliğe daha az istekli çünkü erkekler daha düğünden önce ilişkilerinin nasıl eşitsiz olacağı konusunda çok netmiş. Ama bu, Koreli erkeklerin kadınları Batı’daki erkeklerden daha fazla ezdiği anlamına gelmiyor bu. Ezme-ezilme ilişkisi sadece daha açıktan ve utanmazca. Bazı görüşmeciler, erkek egemenliğinin daha açık seçik olmasının, kadınların evlilikteki tuzakları daha kolay görmesini sağladığını belirtti.

Başka bir görüşmecim, tarihsel olarak kadınların tarlada çalışmasının erkeklerden daha çok beklendiğini söyledi, yani erkekler, dünyanın başka yerlerinde olduğundan daha az bir maddi refah kaynağı olarak görülüyorlar. Kadınlar evde de dışarıda olduğu gibi çalışıyorlar. Çalışsa bile bir kocanın faydası, kadınlar çalışmasına izin verilmeyen veya iş piyasasına erişimlerinin sınırlı olduğu başka toplumlara nazaran çok daha az. Tarihsel olarak, Kore’de, çok katı bir sınıf sistemi olmuş ve kadınlar sınıfları dışından evlenme, dolayısıyla da, başka ülkelerde olduğu gibi, daha büyük maddi refaha ulaşma şansına sahip olmamışlar. Bu avantaj da olmayınca, evliliği arzu edilir bulmak için kadınlar açısından bir sebep daha ortadan kalkıyor. Bu tarihsel koşullar bir araya geldiğinde, Güney Kore’de, kadınların net bir kar-zarar hesabı yaparak evlenmeyi reddetmesinin yaygın olduğu, özgün bir cinsel politika ortaya çıkıyor.

Radikal bir kadın hareketinin kök salmasına zemin hazırlayan bir başka sebep ise, bunun için ortam olması. Geçtiğimiz yüzyılda, ülke çapında kadın üniversiteleri kurulmuş ve çoğu şehirde sadece kadınlara özel enstitüler var (bazılarında erkek hocalar var ve bazen başka üniversitelerden erkek öğrenciler bir dönem için dışarıdan ders almaya gelebiliyor ama erkeklerin mekanı terk etmesi gereken akşam saati sınırlamaları var). Öğrenci birliği binalarına, erkek profesörler ve öğrencilerin erkek aile üyelerinin girmesine izin verilmiyor. Buralar 24 saat sadece kadınların olduğu alanlar.

Bazı kadın üniversiteleri, erkek hakları savunucuları (MRA’lar) tarafından ‘’Kadınlar, lüks el çantalarınızdan vazgeçin!’’ gibi şeyler söyleyen dövizlerle protesto edildi. Görünüşe göre feminizm Güney Kore’de erkeklerden o kadar uzakta gelişti ki bazı erkekler, feministlerin tam olarak ne talep ettiğinden bile emin değil ve ironik olarak, MRA’lar kadınları pahalı feminen ürünlere para harcamayı bırakmaya çağırıyor. Bu esnada, radikal feminist hareket, insanları cinsiyetçi reklamlar kullanan işletmeleri boykot etmeye ve kadınları kadınlara ait restoranlarda yemek yemeye, kadınlara ait barlarda içmeye ve kadınlara ait mağazalarda alışveriş yapmaya teşvik ediyor, böylece kadınların parası diğer kadınların cebine giriyor.

Her ne kadar kadın üniversiteleri evli olmayan kadınların erkeklerle karışmalarını uygunsuz bulan Hıristiyan hassasiyetinden dolayı ortaya çıkmış olsa da feminizmin yeşermesi için uygun bir zemin sağladı. Bu kampüslerin çoğunun etrafı sıklıkla yalnızca kadınların dolaştığı sokaklar ve neredeyse tamamen kadınların bulunduğu kafe ve mağazalarla dolu. Bu kültürel normdan dolayı, çoğu şehirde en az bir tane veya birkaç tane kadınlara özel bar bulunuyor. (Güney Kore cinsiyet kimliği politikları tarafından hala ele geçirilmediği için gerçekten kadınlara özel alanlardan bahsediyoruz.)

Marjinalleşme siyasi örgütlenmeyi canlandırıyor

Güney Kore’de son yarım on yılda 4B hareketi ve radikal feminist fikirler, siyasi ve kültürel farklılıklara rağmen değişik şehir ve kasabalara yayıldı. Daegu, ülkenin en büyük dördüncü şehri, başkent Seul’a tam bir tezat oluşturuyor. Muhtemelen Güney Kore’nin en muhafazakar şehri olan Daegu’da cinsiyet tercihli kürtaj yüzünden yedi kişiden yalnızca üçü kadın. Daegu’da oğlan sahibi olmak o kadar arzulanıyor ki eğer bir ailenin art arda iki kızı olursa genellikle ikinci kıza kabaca ‘’bir oğul istemek’’ veya ‘’lütfen bir sonrakine erkek’’ anlamlarına gelen bir isim verilir. Erkekler kadınlardan dörde üç fazla olduğundan cinsel politika da buna ayak uydurmuş. Daegu’da yaşayan kadınlar bana, Seul’daki kadınların ev içi şiddeti bildirmek için polisi arayabilirken Daegu’daki kadınların, polisin failin yanında duracağından ve hatta onların da şiddet uygulayacağından korktuğunu anlattı.

Buna rağmen kadınlar oldukça dirençli. Neredeyse kesinlikle istihdam eksikliğine yol açmasına rağmen makyaj yapmayı reddetiklerini dile getiriyorlar. Daegu, komşusu Busan’dan ve kuzeyindeki Seul’dan daha fakir ancak Daegu’nun feministlerinin, feminenliği reddetikleri için karşılaştıkları işsizlik sorununa yaklaşımları örgütlenmekten geçiyor: Kadın ‘kartelleri’ kurarak, ucuz konaklamalarda birlikte yaşayarak ve başka kadınlara ulaşmak için kolektif olarak sokaklarda gösteriler düzenleyerek. Bana bu ‘karteller’, esnek, açık bir yapıya sahip ve başka kadınlara ulaşmaya odaklı örgütlü gruplar olarak anlatıldı. Bu, radikal feminizmin siyasi müttefiklikler çevresinde, toplumsal örgütlülük ve kampanyalar yerine arkadaşlardan/sevgililerden oluşan ve gizli bir ağ olarak faaliyette bulunan küçük gruplar içerisinde yeşerdiği Batı’da gördüklerimize bir zıtlık oluşturuyor.

OECD ülkeleri (en zengin 37 ülke) arasında GSYİH’ye göre Güney Kore, en yüksek cinsiyetler arası maaş farkına sahip ve kadınlar erkeklerden ortalam üçte bir daha az kazanıyor. Batı’daki iş, mülk ve onları destekleyen ailelere sahip ve feminen pratikleri reddetikleri için doğrudan ayrımcılığa uğramayan feministler, finansal güvencesizlikten veya misilleme korkusundan açık açık radikal feminist olamayacaklarını söylerken, herhangi bir gelir güvencesi olmayan ve çok daha erkek egemen bir kültürde yaşayan Daegu’daki kadınlar direnmeye devam ediyor. Daegu’daki feministlerle tanışma deneyimim, sosyal ve ekonomik güvencesizliğin feminist konularda konuşma isteğimizi engellemek zorunda olmadığını vurguladı. Batı’daki ‘’radikal feministlerin’’ kaybedecek daha fazla şeyi – profesyonel kariyer, saygı, statü, para- ve daha yüksek bir ekonomik statülerinin olması, muhtemelen çevrimiçi anonimliklerinin ve kamusal yaşamdaki suskunluklarının itici gücü.

Güney Kore’deki güncel yasalar, bir kadının kürtaj yaptırmasına yalnızca bir erkek akrabanın veya kocasının/erkek arkadaşının/partnerinin rızası varsa izin veriyor. Eğer bir kadın bir erkeğin rızası olmadan kürtaj yaptırmayı başarırsa (kürtajı yurtdışında yaptırarak ya da bir erkeği sevgilisi olarak göstererek) yargılanmakla birlikte hapis veya 2000 dolara yakın bir para cezasına çarptırılıyor. Feministler bu yasayı değiştirmek için çok mücadele ettiler ve Nisan’da Güney Kore Anayasa Mahkemesi, kürtajı suç unsuru yapan yasayı anayasaya aykırı buldu. Mahkeme, yeni yasayı uygulamaları için Parlamento’ya 2020’nin sonuna kadar vakit verdi: Kadın hareketi için bariz bir zafer.

Şubat ayında, Mart’a kadar 8000 ve şu an 10.000’e ulaşan üye toplayan, Kadın Partisi kuruldu. Tüm nesillerin menfaatlerini temsil etmeyi amaçladıklarından her biri farklı bir on yıldan olan beş lideri var: bir genç kız, sonra 20’lerinde, 30’larında, 40’larında ve 50’lerinde olan kadınlar. Parti 200.000’den fazla oy almış olsa da, herhangi bir koltuk kazanamadı. Buna rağmen, Kadın Partisi, özellikle Batı’dan farklı olarak radikal feminizmin en büyük savunucuları olan genç kadınlardan büyük bir desteğe sahip. Teorik olarak, 18 yaşından küçük olan 60.000 kız Kadın Partisi’ne oy verebilirdi.

Dili değiştirmek kültürü değiştirir

Son feminist kazanımlara yanıt olarak, yeni feminist harekete karşı çıkan Güney Koreli erkek hakları aktivistleri taktiklerini değiştirdi ve radikal feminizmin istediği “şiddetli” dışlama ve önyargıdan ziyade “eşitlik” istediklerini iddia etmeye başladılar. Liberal söylemin bu şekilde benimsenmesi, feminizmde kadınların önceliklendirilmesine karşı çıkan Batı’daki trans aktivistlerinkine de oldukça benzer. Güney Kore’deki erkekler nispeten organize ve bazen de eyleme geçiyorlar. Jae-gi, bir MRA sitesi kurucusu, feminizm yüzünden erkeklerin içine düştüğü durumu göstermek adına bir köprüden atlayarak eylem yaptı ancak kazara yaşamını yitirdi. Jae-gi bu olaydan sonra erkek intiharı anlamına gelen bir fiil halini aldı. Feministler, erkek hakları aktivistlerine ‘’defol ve geber’’ anlamına gelen ‘’Jae-gi git’’ tabirini kullanıyor.

Bu çok acımasızca görünebilir, ancak bu kadınların dili tersine çevirme ve kelime oyunları Koreceye özgü kullandıkları bir taktik olan ‘’yansıtmanın’’ bir örneği. ‘’Jae-gi’’ gibi fiilerin varlığı, hem çevrimiçi hem de gerçek hayatta erkeklerden çektikleri sözlü ve fiziksel şiddete kadınların doğrudan bir cevabı.

Bir milyonun üstünde kelime ile Korece, İngilizce’den iki kat daha büyük bir kelime havuzuna sahip. Korecenin gramer kuralları, yeni kelimelerin oluşturulmasına ve dilin nasıl kadınları baskılamak için kullanıldığını ortaya çıkarmaya oldukça elverişli. Korece ‘’ebeveyn’’ kelimesi ‘부모님’(bu-mo-nim): ‘’bu’’ baba, ‘’mo’’ anne anlamına geliyor, erkek daha önemli görüldüğünden baba öncelikli olarak söyleniyor. Koreli feministler bunun yerine sırayı değiştirip anneyi öne alarak ‘모부님’(mo-bu-nim) kelimesini kullanmaya başladılar. ‘’Bebek arabası’’ Korece ‘유모차’(yu-mo-ça): ‘’yu’’ çocuk, ‘’mo’’ anne ve ‘’ça’’ tekerlekli sandalye anlamına geliyor, [bu kelime] çocuk bakımının kadınlara ait olduğunu ima ediyor. Feministler kelimeyi “유아차” (yu-ah-ça) haline getirdi: ‘’yu-ah’’ küçük çocuk anlamına geliyor, böyle ‘’anne’’ çıkarılarak kelime, ‘’tekerlekli çocuk sandalyesi’’ anlamını kazanıyor (Kabaca ‘’puset’’ kelimesine benziyor). Bu tür değişiklikler pek çok kelime için mümkün, böylece kelimelerin taşıdığı anlamlar altüst edilebilir.

‘’6.9’’ (kelimenin tam anlamıyla 6.9 sayıları) terimi, kadınlara bedenle ölçülerine göre değer biçen bir kültüre cevaplarının ve yansıtmanın bir diğer örneği. ‘’6.9’’ Koreli erkeklerin ortalama penis boyunu ifade eder. Erkekler kadınların meme boyutlarını ya da başka bölgelerini tartışarak kadınları utandırmaya çalıştığı gibi kadınlar da penisleri olduğu için güç sahibi olduğunu sanan erkekleri küçümsemek için sosyal medya profillerinde veya erkeklerle tartışırken bir cevap olarak bu terimi kullanıyor.

Ne yazık ki, ILBE gibi erkeklerin kadın aile üyelerininin çıplak fotoğraflarını atarak beğeni ve sosyal ‘prestij’ kazandığı çevrimiçi erkek toplulukları yüzünden dile yeni ve kadın düşmanı eklemeler de oldu. Kullanıcılar, ‘’Kurutulmuş balık gibi tadı güzelleşsin diye kadınlara üç günde bir vurulmalı,’’ ve artık popüler argoya yerleşen ‘’Vajinaya bir ampul sok ve kır’’ gibi ifadeler üretti.

Bu tür ifadeler Güney Kore’de sıradan sayıldığından Koreli feministler, önceden cinsiyetçi olan terimleri yeniden tanımlayarak onlara cevaben yeni bir dil yarattı.
Radikal feministler stratejik olarak ‘’feminen’’ terimini güçlü, kuvvetli, hırslı, kadınları ifade etmesi için değiştirdiler. Ayrıca, ‘’maskülen’’ terimini de kıskançlık, incelik, gençlik ve kendini süsleme arzusunu ifade etmesi için yeniden tanımladılar. Yansıtma, insanlara fark etmeden gün içerisinde kaç tane cinsiyetçi terim kullandıklarını hatırlatıyor. Aynı zamanda kadınlara yönelik sadist ifadelerin güçlü bir olumsuz algısını doğuruyor ve onları mizahla tersine çeviriyor. ‘’Feminenliğin’’ yeniden tanımlanmasıyla Koreli kadınlar, kendi emellerini başarmak adına kendi gelişmelerine odaklanarak, güç ve mükemmeliyet gibi özelliklere yönelir. Yansıtma, kadınların dili kullanarak kontrolü erkeklerden almak için kullandıkları bir yöntem.

Batı için bir model

Güney Koreli feminist hareket, Batı’ya kıyasla, özellikle kadın düşmanı koşullar içerisinde gelişti ve siyasi örgütlenme için daha iyi fırsatlarla birleşerek radikal eylemin hem gerekli hem de uygulanabilir olduğu bir durum yarattı. Birbirleriyle çelişen bu eşsiz koşullar, kadınların radikal eylemlerinin hem mümkün hem de acil olduğu bir sosyal ortam yarattı.
Güney Koreli feminist hareket içinde tam bir anlaşma yok ancak onu Batı’dan ayıran şey, sadece çevrimiçi değil gerçek hayatta da farklılıkların tartışılabilmesi. Doğrudan tartışma, her ne pahasına olursa olsun kaçınılması gereken yıkıcı bir güç olarak kabul edilmenin aksine politikanın gerekli bir parçası olarak görülüyor. Büyüyen ve gelişen bir hareketin varlığı daha fazla paylaşım ve işbirliğini de beraberinde getiriyor.

Batı’daki kadınlar, Koreli kız kardeşlerimizden çok şey, kolektif olarak organize olabilmeyi; siyasete, yaratıcılığa ve pratik zekaya odaklanmayı ve belki de en önemlisi, siyaseti sokaklara dökebilmeyi öğrenebilir.

Çeviri: Serap Güneş ve Daniela

 

J.K. Rowling, Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet Sorunları Hakkında Konuşma Nedenlerini Yazıyor

Sosyal medyada ayyuka çıkan ve konuyu özel olarak takip etmeyen kişiler için uzaktan anlaşılmaz bir ağız dalaşı gibi görünen atışmalar dünyanın pek çok yerinde farklı şekillerde feministler arası bir iç tartışmanın ateşini harlamakta. Elbette bu tartışmanın feministlerin dışında çok daha geniş yansımaları mevcut. Bu da doğal çünkü feminist temalar -yaygın görüşün aksine- tali ve yalıtık değiller. Daha ziyade, yaşamın ve siyasetin her alanını ilgilendiren, bu yüzden de çetrefilleşen meseleler.

Türkiye’de temelde feminist öznenin kimler olduğuna ya da kadınların nasıl örgütlenip, politik taleplerini nasıl formülize edeceğine dayanan anlaşmazlıklar küresel aktivizm eğilimlerinin ve sosyal medyanın etkisiyle (genelde verimsiz) bir sanal kavgaya dönüşse de, özellikle genç kadınların cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarını anlama, anlamlandırma ve tanımlama üzerine daha çok düşünmesine sebep oldu. Aynı zamanda geçmişte söylenmiş, yazılıp çizilmiş ve genelde modası geçmiş ilan edilen fikirlere dönüp bakma ihtiyacı da güçlendi. Trans aktivistler belli bir grup kadını, cinsiyete ve cinsiyet kimliğine dair sorgulamaları sebebiyle ‘TERF’ (trans dışlayıcı radikal feminist), transfobik ve dışlayıcı ilan ederken, sağ muhafazakar siyaset ve kampanyalar ‘fıtrat’ söylemiyle aslında bu tartışmanın iki cephesini de hedef almakta.

Öte yandan batıda yürüyen tartışma toplumun geneline daha çok yansıdı. Bunun bir sebebi, toplumsal cinsiyetin anaakımlaştırılması ilkesinin, kadınlar ve erkekler arasındaki hiyerarşiyi ve güç dengesizliğini yeterince gözetmeden yasalara yansıtma çabası. Örneğin Birleşik Krallık’ta uzun süredir büyük tartışma yaratan Toplumsal Cinsiyetin Tanınması Kanunu cinsiyeti tamamen kişisel beyana dayanarak kayıt altına alacak bir düzenleme öneriyordu ve kimi feministler bunun kadınlar ve cinsiyetlerine dair hoşnutsuzluk yaşayan çocuklar için ne gibi olumsuz sonuçlar doğurabileceğini anlatmak için örgütlendiler. Karşılaştıkları düşmanlığın, sanal, sözlü ve fiziksel şiddetin dozu kadın düşmanlığını tespit etmeyi oldukça kolaylaştırıyor. Bunları Türkiye’de takip eden ve tartışmaları aktaran, Türkiye’deki aktivist hareketler içinde kimi paralellikler tespit eden feministler de elbette bundan nasibini aldı. Ancak yakın zamana kadar bu saldırılara maruz kalanlar çoğunlukla adı sanı bilinmeyen ya da bilinse de geniş kitlelerce çok tanınmayan kadınlardı.

Geçtiğimiz günlerdeyse Harry Potter kitaplarının dünyaca ünlü yazarı J.K. Rowling, Twitter’da TERF ilan edilişinin hikayesini ve bu meseleye dair sessiz kalmayışının sebeplerini yazdı ve yine pek çok insanı şaşırtan düzeydeki cinsiyetçi hakaret silsilesine maruz kalmaya devam ediyor. J.K. Rowling’in söylediklerine katılanlarsa sadece bu konuyla ilgili değil, yazarın beğenilmeyen başka fikirleri yüzünden bile kabahatli bulundular. Bu yazılanların ve daha kapsamlı feminist tahlillerin pek çok feminist tarafından dile getirildiğini biliyoruz, kimileri Türkçeleştirildi de. Ancak Türkiye’de de J.K. Rowling’in pek çok okuru var, sosyal medyadaysa bu yazara karşı bir karalama kampanyası devam ediyor. Bunlar çoğunlukla metin okunmadan yapılıyor ve üst üste yığılıyorlar. Okurlarının ilgileneceğini düşünerek yaptığımız bu çeviri, aynı zamanda pek çok kadının bu meseleye dair fikirlerinin nasıl şekillendiğini görebilmek açısından anlamlı.

J.K. ROWLING

Uyarı: Bu yazı çocuklar için uygun olmayan bir dil içeriyor.

Bu, kısa sürede netleşecek nedenlerden dolayı, yazılması kolay bir yazı değil, ancak toksiklikle çevrili bir konuda kendimi açıklama zamanının geldiğini biliyorum. Bunu toksikliğe herhangi bir katkı yapmak istemeden yazıyorum.

Bilmeyenler için: Geçtiğimiz Aralık ayında, “transfobik” kabul edilen tweet’ler yüzünden işini kaybeden bir vergi uzmanı olan Maya Forstater’a bir destek tweet’i paylaştım. Davasını bir istihdam mahkemesine götürerek, yargıçtan, cinsiyetin biyoloji tarafından belirlendiğine dair felsefi bir inancın hukukta korunup korunmadığına karar vermesini istemişti. Yargıç Tayler bu felsefi inancın hukukta korunmadığına hükmetti.

Trans meselelerine olan ilgim Maya’nın davasının neredeyse iki yıl öncesine gidiyor ve bu süreçte toplumsal cinsiyet kimliği kavramı hakkındaki tartışmayı yakından takip ettim. Trans insanlarla tanıştım ve trans insanlar, cinsiyet uzmanları, interseks insanlar, psikologlar, koruma uzmanları, sosyal hizmet uzmanları ve doktorların çeşitli kitaplarını, bloglarını ve makalelerini okudum ve gündemi çevrimiçi ve geleneksel medyada takip ettim. Bir noktada, bu konuya ilgim meslekiydi, çünkü günümüzde geçen bir suç serisi yazıyorum ve kurgusal kadın dedektifim, bu konularla ilgilenecek ve bunlardan etkilenecek bir yaşta, ama bir başka seviyede ise, açıklamak üzere olduğum gibi, bu ilginin nedenleri son derece kişisel.

Araştırarak ve öğrenerek geçirdiğim tüm bu süre boyunca, trans aktivistlerden gelen suçlamalar ve tehditler Twitter akışımda köpürüyordu. Bunu ilkin tetikleyen şey bir “beğeni” oldu. Toplumsal cinsiyet kimliği ve trans meseleleriyle ilgilenmeye başladığımda, daha sonra araştırmak isteyebileceğimi hatırlatmanın bir yolu olarak, beni ilgilendiren yorumların ekran görüntüsünü kaydetmeye başladım. Bir keresinde, ekran görüntüsü almak yerine dalgınlık edip “beğendim”. Bu tek “beğeni” “yanlış düşüncenin” kanıtı olarak kabul edildi ve düşük seviyede kesintisiz bir taciz başladı.

Aylar sonra, kazara “beğenme” suçuma Twitter’da Magdalen Berns’ü takip etmeyi ekledim. Magdalen, agresif bir beyin tümöründen ölen son derece cesur bir genç feminist ve lezbiyendi. Onu takip ettim çünkü onunla doğrudan iletişime geçmek istedim. Ancak, Magdalen biyolojik cinsiyetin önemine inanan biri olduğundan ve penisi olan trans kadınlarla çıkmadıkları için lezbiyenlere yobaz denmesine karşı çıktığı için, twitter trans aktivistlerinin kafasında noktalar birleşti ve sosyal medya tacizinin seviyesi yükseldi.

Tüm bunlardan, sırf Maya’yı desteklediğimde başıma ne geleceğini çok iyi bildiğimi açıklamak için bahsediyorum. O zamana kadar zaten dört ya da beş kez ismimin üstüne çizgi çekilmişti (cancellation). Şiddet tehditleri almayı, nefretimle trans insanları gerçekten öldürdüğümün söylenmesini, kaltak ve orospu olarak adlandırılmayı ve elbette kitaplarımın yakılmasını bekliyordum, gerçi fazlasıyla kötü niyetli bir adam onları gübre yaptığını da söyledi.

Üstüme çizgi çekildikten sonra beklemediğim şey ise, üzerime çığ gibi yağan, büyük çoğunluğu olumlu, minnettar ve destekleyici e-postalar ve mektuplardı. Bu destek e-postaları ve mektuplar, bazıları toplumsal cinsiyet hoşnutsuzluğu ve trans insanlarla ilgili alanlarda çalışan, hepsi sosyo-politik bir kavramın siyaseti, tıp pratiğini ve politikayı nasıl etkilediği konusunda derin endişe duyan, empatik ve zeki insanların bir kesitinden geliyordu. Gençlerin, eşcinsel insanların karşı karşıya olduğu tehlikelerle, kadın ve kız çocuklarının haklarının erozyona uğraması konusunda endişeliler. Her şeyden önce, hiç kimsenin yararına olmayan –hele ki trans gençlerin yararına hiç olmayan– bir korku ortamından endişe ediyorlar.

Maya’ya destek tweet’imi paylaştıktan önce ve sonra Twitter’dan aylarca uzak kaldım, çünkü bunun akıl sağlığım için iyi olacağını biliyordum. Sadece salgın sırasında ücretsiz bir çocuk kitabı paylaşmak istediğim için geri döndüm. Geri döner dönmez, kendilerinin iyi, nazik ve ilerici olduğuna net şekilde inanan ve ifade özgürlüğüme polislik yapma hakları olduğunu varsayan aktivistler Twitter akışımı yeniden dolduruverdi ve beni düşmanlık etmekle suçlayıp, kadın düşmanı hakaretler ettiler ve hepsinden öte, bunların arasında bu tartışmaya dahil olmuş her kadının bileceği o hakaret vardı: TERF.

Henüz bilmiyorsanız –ki niye bilesiniz?– “TERF”, Trans-Dışlayıcı Radikal Feminist anlamına gelen ve trans aktivistler tarafından ortaya atılmış bir kısaltma. Pratikte, çok geniş bir yelpazedeki çok sayıda kadına şu anda TERF deniyor ve büyük çoğunluğu hayatında hiç radikal feminist olmadı. Sözde TERF örnekleri, çocuğunun homofobik zorbalıktan kaçmak için cinsiyet uyum ameliyatı olmak istemesinden korkan eşcinsel bir çocuğun annesi ile kendini kadın olarak tanımladığını söyleyen her erkeğin kadınlara ayrılmış deneme kabinlerine girmesine izin veren Marks&Spencer’a bir daha asla uğramayacağına yemin eden, şimdiye dek feminist olmakla alakası olmamış yaşlı bir kadın arasında dağılım gösteriyor. İşin garip yanı, radikal feministler trans-dışlayıcı bile değiller – feminizmleri, kadın doğdukları için trans erkekleri kapsıyor.

Fakat TERF’lik ithamları, bir zamanlar hayranlık duyduğum pek çok insanı, kurumu ve kuruluşu yıldırmaya yetti, oyun parkı taktikleri karşısında hepsi korkudan sindi. “Bize transfobik derler!” “Trans insanlardan nefret ettiğimi söylerler!” Peki, sonra ne derler, bitlendiğinizi mi söylerler? Biyolojik bir kadın olarak konuşuyorum, güçlü pozisyonlardaki pek çok insanın bir çift t*şak büyütmesini öneriyorum, ki palyaço balığını insanların dimorfik (eşey ayrılığına sahip) bir tür olmadığına kanıt olarak gösteren insanlara göre hiç şüphesiz bu gerçek manada mümkün. (Ç.N. Grow a pair [of balls], cesaretli davranmayı öneren, cinsiyetçi olduğu aşikar bir deyim ancak bunun gerçekten de anatomiye dair tartışmalara işaret etmek için kullanıldığının ve bu yüzden bu şekilde çevirdiğimizin altını çiziyoruz.)

Peki ben neden bunu yapıyorum? Neden düşündüklerimi yüksek sesle dile getiriyorum? Neden sessizce araştırmamı yapıp kafamı kuma gömmüyorum?

Yeni trans aktivizmle ilgili endişelenmemin ve sesimi yükseltmem gerektiğine karar vermemin beş nedeni var.

İlk olarak, İskoçya’da toplumsal yoksunluğu azaltmaya odaklanan, özellikle kadınlar ve çocuklara önem veren bir yardım vakfım var. Başka şeylerin yanı sıra, vakfım cezaevindeki kadınlar ile ev içi şiddetten ve cinsel şiddetten kurtulmuş kadınlara yönelik projeleri destekliyor. Ayrıca MS hastalığına yönelik bir tıbbi araştırmayı finanse ediyorum; MS hastalığı kadınlarda ve erkeklerde son derece farklı seyreden bir hastalık. Cinsiyetin (sex) hukuki tanımını aşındırmaya ve yerine toplumsal cinsiyeti (gender) koymaya çalışan yeni trans aktivizmin, çözülmesi için destek sunduğum pek çok sorun üstünde hatırı sayılır bir etkisi olduğunu (veya tüm taleplerin karşılanması durumunda muhtemelen etkisi olacağını) bir süredir açıkça görüyorum.

İkinci neden, eski bir öğretmen ve çocuklar için çalışan bir vakfın kurucusu olmam; dolayısıyla hem eğitimle hem de çocukların korunmasıyla ilgileniyorum. Pek çok insan gibi benim de trans hakları hareketinin bu ikisi üzerindeki etkisine ilişkin derin endişelerim var.

Üçüncü neden, bolca yasaklanmış bir yazar olarak, ifade özgürlüğüyle ilgileniyorum ve bunu kamuoyu önünde hep savundum, Donald Trump için bile.

Dördüncü neden, işlerin sahiden kişisel bir hal almaya başladığı nokta. Cinsiyet uyumu isteyen genç kadınların sayısındaki büyük patlamadan ve bazı durumlarda bedenlerini geri döndürülemez biçimde değiştirdikleri ve doğurganlıklarını kaybettikleri adımlar atmış olmaktan pişmanlık duydukları için geçişten caymış görünenlerin (orijinal cinsiyetlerine geri dönenler) sayısındaki artıştan endişe duyuyorum. Kimileri, aynı cinse ilgi duyduklarını fark ettikten sonra cinsiyet uyum sürecine karar verdiğini ve bu geçiş sürecinde ya toplumdaki ya da ailelerindeki homofobinin bir dereceye kadar etkili olduğunu söylüyor.

Çoğu insan muhtemelen şunun farkında değil –ben de bu konuyu doğru düzgün araştırmaya başlayana dek kesinlikle farkında değildim–, on yıl önce karşı cinsiyete geçiş yapmak isteyen insanların çoğunluğunu erkekler oluşturuyordu. Bu oran şimdi tersine döndü. İngiltere’de cinsiyet uyum sürecine başvuran kızların sayısında %4400 artış yaşandı. Bu oranlar içinde otizmli kızlar büyük bir yer tutuyor.

Aynı durum ABD’de de görüldü. 2018 yılında, Amerikalı hekim ve araştırmacı Lisa Littman bunu araştırmaya girişti. Littman bir röportajında şunları söylüyor:

“İnternette ebeveynler, alışılmışın son derece dışında bir trans kimlik benimseme izleği tarif ediyordu, birden çok arkadaş ve hatta bir bütün olarak arkadaş grupları aynı anda kendilerini trans olarak tanımlıyorlardı. Sosyal sirayet ve akran etkilerini potansiyel unsurlar olarak değerlendirmeseydim ihmalkarlık etmiş olurdum.”

Littman, trans kimlik benimseme evreninde “gençlerin oldukça yalıtılmış yankı odaları yarattığına” inandığı Tumblr, Reddit, Instagram ve YouTube’un, Ani Gelişen Cinsiyet Hoşnutsuzluğuna katkıda bulunan unsurlar olduğundan bahsediyordu.

Makale epey patırtı çıkardı. Littman, önyargılı olmakla ve trans insanlar hakkında yanlış bilgi yaymakla suçlandı; bir tsunami gibi büyüyen istismara ve hem kişisel hem de mesleki itibarını sarsmaya yönelik örgütlü bir kampanyaya maruz kaldı. Dergi makaleyi internet ortamından kaldırdı ve tekrar gözden geçirerek yayınladı. Ancak Littman’ın mesleki kariyeri Maya Forstater’ınkine benzer şekilde zarar görmüş oldu. Lisa Littman, trans aktivizmin temel ilkelerinden birini, yani bir insanın toplumsal cinsiyet kimliğinin cinsel yönelim gibi yaratılıştan geldiği fikrini sorgulamaya cüret etmişti. Aktivistler ısrarlıydı, bir insanın trans olduğuna [dış etkilerle] inandırılması asla mümkün değildi.

Mevcut pek çok trans aktivist, cinsiyet hoşnutsuzluğu yaşayan ergenlerin cinsiyet uyum sürecine girmelerine izin verilmezse gençlerin kendilerini öldüreceklerini iddia ediyor. Psikiyatr Marcus Evans, Tavistock’tan (İngiltere’deki Ulusal Sağlık Hizmetleri’ne bağlı bir toplumsal cinsiyet kliniği) neden istifa ettiğini açıkladığı bir yazıda, cinsiyet uyumuna izin verilmezse çocukların kendilerini öldüreceği iddiaları “bu alandaki sağlam veri veya çalışmalarla uyuşmuyor. Ayrıca bir psikoterapist olarak uzun yıllar içinde karşılaştığım vakalarla da uyuşmuyor,” diye belirmişti.

Genç trans erkeklerin yazdıkları, son derece duyarlı ve zeki bir grup insan olduklarını gösteriyor. Onların kaygı, disosiyasyon (çözülme), yeme bozuklukları, kendine zarar verme ve kendinden nefret etmeye dair aydınlatıcı betimlemeleriyle dolu cinsiyet hoşnutsuzluğu hikayelerini okudukça, eğer 30 sene geç doğmuş olsaydım ben de cinsiyet geçişini dener miydim diye daha çok merak eder oldum. Kadınlıktan kaçmanın cazibesi muazzam olurdu. Ergenliğimde şiddetli bir OKB (Obsesif Kompülsif Bozukluk) ile mücadele ettim. Eğer internet üzerinde yakın çevremde bulamadığım bir anlayış ve topluluk bulsaydım sanırım kendimi bir oğlana dönüştürmeye ikna olabilirdim, babam da bir oğlu olmasını tercih edeceğini açıkça söylüyordu zaten.

Toplumsal cinsiyetin teorisine dair okuduklarım bana gençken kendimi zihinsel anlamda ne kadar da cinsiyetsiz hissettiğimi hatırlatıyor. Colette’in kendini “zihinsel hermafrodit” olarak tarif edişini ve Simone de Beauvoir’ın şu sözlerini anımsıyorum: “Geleceğin kadınının cinsiyetine dayanarak önüne konulan sınırlandırmalara karşı öfke duyması son derece doğal. Asıl meseleyse bunlara neden karşı çıkması gerektiğinden ziyade bu sınırlandırmaları neden kabul ettiğini anlamak.”

1980’lerde bir erkeğe dönüşebilmek için gerçekçi bir imkana sahip olmadığımdan, kitaplar ve müzik hem akıl sağlığı sorunlarımı hem de ergenlik çağındaki pek çok genç kızın bedenine savaş açmasına sebep olan kendini didik didik inceleme ve yargılama halini atlatmamı sağlamıştı. Neyse ki şanslıydım, kadın yazar ve müzisyenlerin eserlerinde farklılığa, ötekiliğe dair hissiyatımı ve kadın olmak hakkındaki çelişik duygularımı bulabilmiştim. Onlar sayesinde, cinsiyetçi bir dünyanın dişi bedene sahip insanlara fırlattığı her şeye rağmen, kafanın içinde kendini pembe, süslü ve yumuşak başlı hissetmemenin bir sakıncası olmadığını; kafa karışıklığının ve karanlık duyguların; kendini hem cinsel hem cinsellikten azade duyumsamanın; ne ve kim olduğundan emin olamamanın bir sorun teşkil etmediğini anlayabilmiştim.

Şunu çok açık ve net şekilde belirtmek istiyorum: Cinsiyet uyum sürecinin cinsiyet hoşnutsuzluğu yaşayan bazı kişiler için bir çözüm olacağını biliyorum, ancak geniş çaplı araştırmalar sayesinde farkındayım ki, yapılan çalışmalar cinsiyet hoşnutsuzluğu yaşayan gençlerin %60 ila %90’ının yaşlarının büyümesiyle birlikte bu hoşnutsuzluktan kurtulduklarını istikrarlı bir şekilde gösteriyor. Defalarca “birkaç trans bireyle tanış” dendi. Tanıştım: Hepsi muhteşem birkaç gencin yanı sıra, kendini transseksüel kadın olarak tanımlayan, benden yaşça büyük ve olağanüstü biriyle de tanıştım. Eşcinsel bir erkek olarak geçirdiği geçmişiyle ilgili açık olmasına rağmen onu daima bir kadın olarak gördüm ve başka türlüsünü düşünmek de zordu; inanıyorum ki (ve kesinlikle umut ediyorum ki) cinsiyet uyum sürecini tamamladığı için çok mutlu. Ancak yaşça büyük biri olarak, uzun ve titiz bir değerlendirme, psikoterapi ve aşamalı bilgilendirme sürecinden geçti. Güncel trans aktivizm patlaması, cinsiyetini değiştirmek isteyen adayların bir zamanlar geçmesi gereken neredeyse tüm sağlam sistemlerin kaldırılmasında ısrar ediyor. Hiçbir operasyon geçirme ve hiçbir hormon alma niyetinde olmayan bir erkek, bir Cinsiyet Tanıma Sertifikası’yla artık kendini güvenceye alabilir ve hukuk nazarında bir kadın olabilir. Pek çok insan bunun farkında değil.

Hayatımda gördüğüm en kadın düşmanı dönemden geçiyoruz. 80’lerde, eğer gelecekte kızlarım olursa, onlar için benim yaşadığımdan çok daha güzel bir hayat hayal ediyordum. Ancak feminizm karşıtı güçlü tepkilerle pornoya bulanmış bir internet kültürü arasında, işlerin kızlar için çok daha kötü bir hal aldığına inanıyorum. Kadınların daha önce hiç bugünkü kadar aşağılandığını ve insanlıktan çıkarıldığını görmedim. Özgür dünyanın liderinin cinsel saldırı suçlamalarından oluşan uzun tarihinden ve göğsünü kabartarak “hepsini kukusundan kavradığıyla” böbürlenmesinden tutun da kendileriyle seks yapmayan kadınlara karşı öfkeden kuduran incel hareketine (“involuntarily celibate”/”istemsiz bekar”), ‘TERF’lerin yumruklanması ve yeniden eğitilmesi gerektiğini söyleyen trans aktivistlere kadar siyasi yelpazenin her yanında erkekler bir konuda hemfikir görünüyorlar: Kadınlar kaşınıyorlar. Her yerde kadınlara çenelerini kapatıp oturmaları, yoksa cezalarını çekecekleri söyleniyor.

Dişiliğin cinsiyetli bedene bağlı olmadığına dair tüm argümanları, biyolojik kadınların ortak deneyimlere sahip olmadığına dair tüm iddiaları okudum ve onları da son derece kadın düşmanı ve gerici buluyorum. Cinsiyetin önemini inkarın bir amacının da, kimilerinin son derece ayrımcı bir fikir gözüyle baktığı, kendi biyolojik gerçekliklerine veya onları birbirine bağlı bir siyasi sınıfa dönüştüren birleştirici –aynı zamanda tehdit edici– gerçekliklere sahip olan kadınlar fikrini aşındırmak olduğu açık. Son birkaç günde aldığım yüzlerce e-posta bu erozyonun başka pek çok insanı da oldukça endişelendirdiğini kanıtlıyor. Kadınların trans müttefiki olması yeterli değil. Kadınların trans kadınlar ile kendileri arasında hiçbir materyal farklılık olmadığını kabul ve beyan etmeleri gerekiyor.

Fakat, benden önce pek çok kadının söylediği gibi, “kadınlık” bir kostüm değil. “Kadınlık” bir erkeğin kafasındaki bir fikir değil. “Kadınlık” bir pembe beyin, Jimmy Choos’a veya şimdilerde her nasılsa ilerici diye süslenip püslenen diğer cinsiyetçi fikirlere sempati duymak değil. Dahası, dişi insanları “adet görenler” ve “vulvalı insanlar” diye isimlendiren “kapsayıcı” dil, pek çok kadında insanlıktan çıkarıcı ve alçaltıcı bir izlenim bırakıyor. Trans aktivistlerin neden bu dili uygun ve hoş bulduğunu anlıyorum, fakat saldırgan erkekler tarafından üstüne onur kırıcı hakaretler saçılmış olan bizler için bu dil nötr değil, düşmanca ve yabancılaştırıcı.

Bu da beni güncel trans aktivizmin sonuçlarına ilişkin derin bir endişe duymamın beşinci nedenine getiriyor.

Yirmi beş yılı aşkın bir süredir toplumun gözü önündeyim ve ev içi istismar ve cinsel saldırıdan kurtulmuş biri olmakla ilgili hiçbir zaman açıkça konuşmadım. Bunun nedeni başıma gelen şeylerden utanmam değil, yaşananların yeniden düşünülmesinin ve hatırlanmasının travmatik olması. Ayrıca ilk evliliğimden olan kızımı korumak istedim. Ona da ait olan bir hikâyenin tek sahibi olma iddiasında bulunmak istemedim. Ancak kısa bir süre önce kızıma hayatımın o kısmından herkese dürüstçe bahsetmemin ona nasıl hissettireceğini sordum ve beni bu konuda adım atmam için yüreklendirdi.

Tüm bunlardan bahsetmemin amacı sempati toplamak değil, bunları benimki gibi bir geçmişe sahip, cinsiyete göre ayrılmış alanlar konusunda kaygıları olduğu için yobazlıkla yaftalanmış çok sayıda kadınla kurduğum dayanışmadan dolayı anlatıyorum.

Şiddet dolu ilk evliliğimden kaçmayı zor da olsa başardım, fakat şimdi gerçekten iyi ve ilkeli bir adamla evliyim ve milyon yıl düşünsem asla aklıma gelmeyecek şekilde güvendeyim. Ancak şiddetin ve cinsel saldırının bıraktığı yaralar ne kadar sevilirseniz sevilin, ne kadar para kazanırsanız kazanın, yok olup gitmez. Ürkekliğim aile içinde şaka konusudur ve ben bile komik buluyorum ama kızlarımın yüksek sesten ya da arkalarında yaklaştığını duymadıkları biri olduğunu fark etmekten benim gibi nefret edecek sebepleri olmaması için dua ediyorum.

Kafamın içine girebilseniz ve gaddar bir adamın elinde can veren bir trans kadının haberini okuduğumda hissettiklerimi anlayabilseniz, bulacağınız şey dayanışma ve yarenlik duygusu olurdu. O durumdaki trans kadınların dünya üzerindeki son saniyelerinde yaşadıkları dehşeti içimde hissedebiliyorum, çünkü beni canlı tutan tek şeyin, saldırganımın her an değişebilecek şekilde kendini tutması olduğunu farkettiğim o felç edici korku anlarını ben de yaşadım.

Kendini trans olarak tanımlayan insanların çoğunun diğerlerine hiç ama hiçbir tehdit oluşturmadığına; hatta bu insanların, kabaca bahsettiğim birçok sebep yüzünden saldırıya açık olduklarına inanıyorum. Trans insanlar korunmaya ihtiyaç duyuyorlar ve bunu hak ediyorlar. Kadınlar gibi, cinsel partnerleri tarafından öldürülmeleri çok olası. Seks endüstrisi içinde çalışan trans kadınlar, özellikle renkli kadınlar daha fazla risk altında. Ev içi istismardan ve cinsel saldırıdan kurtulmuş tanıdığım tüm diğerleri gibi ben de erkekler tarafından istismar edilmiş trans kadınlara karşı empati ve dayanışmadan başka bir şey hissetmiyorum.

Yani trans kadınların güvende olmalarını istiyorum. Öte yandan, kızların ve kadınların doğuştan gelen bir özellikleri yüzünden daha az güvende olmalarına da razı değilim. Bir kadın olduğuna inanan veya öyle hisseden her erkeğe –söylediğim gibi cinsiyet tanıma sertifikası artık hiçbir ameliyat veya hormon alımı olmadan verilebilir– tuvaletlerin ve soyunma kabinlerinin kapılarını ardına kadar açarsanız içeri girmek isteyen herhangi bir erkeğe, tüm erkeklere kapıları açmış olursunuz. Yalın gerçek bu.

Cumartesi sabahı, İskoç hükümetinin tartışmalara yol açan cinsiyet tanıma planlarında ilerleme kaydettiğini okudum, bu planların yürürlüğe girmesi, bir erkeğin “bir kadın olmak” için bir kadın olduğunu söylemesinin yeterli olduğu anlamına geliyor. Oldukça modern bir kelime kullanacak olursam, “tetiklendim”. Karantinada kitabım için çizdikleri resimlerle ilgili çocuklara geri dönüş yapmak için girdiğim sosyal medyada trans aktivistlerden gelen acımasız saldırılardan bıkmış usanmış bir halde, Cumartesi gününün büyük kısmını zihnimin içindeki çok karanlık bir köşede geçirdim, yirmili yaşlarımda maruz kaldığım ciddi bir cinsel saldırının anıları bir döngü halinde depreşip tekrar tekrar kendini hatırlattı. O saldırı savunmasız olduğum bir zaman ve mekanda gerçekleşmişti ve bir adam fırsattan istifade etmişti. O anıları zihnimden uzaklaştıramadım ve hükümetimin kadınların ve kızların güvenliğini hafife almasıyla ilgili öfkemi ve hayal kırıklığımı zapt etmekte zorlanıyordum.

Cumartesi akşamı geç saatlerde, uyumadan önce ekranda çocukların resimlerini kaydırırken Twitter’ın ilk kuralını unuttum –asla ama asla incelikli bir sohbet bekleme– ve kadınlarla ilgili onur kırıcı olduğunu düşündüğüm bir şeye tepki verdim. Cinsiyetin önemine ilişkin sesimi yükselttim ve o günden beri de bunun bedelini ödüyorum. Bir transfobiktim, bir kancıktım, bir sürtüktüm, bir TERF’tim, adımın üstünün çizilmesini, yumruklanmayı ve ölümü hak ediyordum. Bir kişi Sen Voldemort’sun dedi, belli ki anlayacağım tek dilin bu olduğunu düşünüyordu. 

Makul görülen hashtag’lerle twit atmak çok daha kolay olurdu –çünkü elbette trans hakları insan haklarıdır ve elbette trans hayatlar değerlidir– böylece woke kurabiyelerini toplayabilir ve ne kadar duyarlı olduğumu gösterdikten sonra gelen ışıltının tadını çıkarabilirdim. Uyum göstermek neşe, rahatlama ve güvence sağlar. Yine Simone de Beauvoir’ın yazdığı gibi, “… hiç şüphe yok ki esarete kör kalarak tahammül etmek özgürlük için çabalamaktan daha rahattır; ölüler de toprağa canlılardan daha iyi uyum sağlarlar.”

Trans aktivistler çok fazla sayıda kadının ödünü koparıyor. Bunu biliyorum çünkü pek çokları hikayelerini anlatmak için benimle irtibat kurdu. Sanal ortamda kimliklerinin afişe edilmesinden (doxxing), işlerini ya da geçim kaynaklarını kaybetmekten ve şiddetten korkuyorlar.

Benimse istikrarlı biçimde hedef alınmam son derece tatsız olsa da, politik ve biyolojik bir sınıf olarak “kadın”ı aşındırmaya çalışarak ve ön saflardaki az sayıdaki saldırgana alan açarak verdiği zararın aşikar olduğunu düşündüğüm bu harekete boyun eğmeyi reddediyorum. Eşcinsel, düzcinsel ya da trans; ifade ve düşünce özgürlüğünü, genç eşcinselleri, ergenlik döneminin kırılganlığını yaşayanları ve cinsiyete göre düzenlenmiş alanlara ihtiyaç duyup, onları korumak isteyen kadınları savunan cesur kadın ve erkeklerin yanında duruyorum. Anketler bu kadınların çoğunlukta olduğunu gösteriyor, bunun dışında kalanlarsa erkek şiddetine veya cinsel saldırıya hiç maruz kalmayacak kadar ayrıcalıklı ya da şanslı olanlar ve kendilerini bunun ne kadar yaygın olduğu konusunda eğitmeye yeltenmeyenler.

Bana umut veren şey de buna karşı çıkabilecek ve örgütlenebilecek kadınların bunu yapmaları ve yanlarında gerçekten düzgün erkeklerin ve trans insanların bulunması. Bu tartışmada sesi en yüksek çıkanların suyuna gitmeye çalışan siyasi partiler kadınların kaygılarını görmezden gelerek onları tehlikeye atıyorlar. İngiltere’de, zor kazanılmış haklarının erozyona uğratılmasından ve geniş çaplı yıldırmalardan endişe duyan kadınlar parti ayrımlarını aşarak birbirine el uzatıyorlar. Şimdiye dek konuştuğum, cinsiyet kimliği kavramını eleştiren kadınların hiçbiri trans insanlardan nefret etmiyor; tam tersine. Bu kadınların pek çoğu trans gençlerle ilgili endişelerinden ötürü bu konuyla ilgilenmeye başladı ve yalnızca kendi hayatını yaşamak isteyen fakat desteklemedikleri bir aktivizm çeşidinden sert tepkiler alan yetişkin translara karşı muazzam bir duygudaşlık besliyorlar. Buradaki müthiş ironi şu ki, kadınları “TERF” kelimesiyle susturma teşebbüsü daha fazla genç kadının radikal feminizme yönelmesini sağlamış olabilir, öyle ki hareket on yıllardır böylesini görmemiştir.

Söylemek istediğim son bir şey var. Bu yazıyı insanların yüreği benim için burkulsun diye yazmadım, bunu birazcık bile olsun istemem. Ben fevkalade şanslı biriyim; bir kurban olmadığım aşikar, hayatta kaldım. Geçmişimden bahsettim, çünkü bu gezegendeki diğer tüm insanlar gibi, benim de korkularımı, ilgi alanlarımı ve fikirlerimi şekillendiren karmaşık bir arka planım var. Kurgusal bir karakter yaratırken bu içsel karmaşayı asla aklımdan çıkarmam ve konu trans insanlar olduğunda da kesinlikle asla aklımdan çıkarmıyorum.

Tek arzum –tek istediğim– tek suçları tehditlerle ya da tacizle karşılaşmadan kaygılarının duyulmasını istemek olan milyonlarca kadına karşı benzer bir empati, benzer bir anlayış.

Çeviri: Deniz, Güleren, Serap
Özgün metin