Beyazlatılmış ‘feminizm’e rağmen Pasifik ve tüm dünyada dayanışma ören kadınlar

RENEE GERLICH

Çevirdiğimiz bu metin dünyanın bir diğer ucunda, Yeni Zelanda’da yaşayan bir feministe ait. Hem bu koca dünyada sürekli haberdar olmadığımız coğrafyalardan kadınların mücadelelerine dair fikir edinmek, hem de Renee’nin anaakım ve batı merkezli feminizme dair eleştirilerini paylaşmak ve üzerine düşünmek için bu işe kalkıştık. Özgün metne yazarın kendi bloğundan erişebilirsiniz.

 

Grace ve Pala Molisa için; size adalet getirmese de…

İlk bakışta Yeni Zelanda’nın tırmanmakta olan bir feminist harekete sahip olduğu düşünülebilir. 2016’da Trump’ın göreve başlama töreni sırasında binlerce kadının katıldığı bir yürüyüş gerçekleşti, liberal feminist platform Ace Lady Network’ün internette 4000 takipçisi var, kamuoyu önünde pek çok kişi ‘feminist’ etiketini gururla taşıyor. Ancak özgürlük hareketleri sıkça ehlileştirerek popülerliklerinden kazanç sağlanır. Oy toplamak için ya da daha çok gazete satmak için başvurulan bu taktikler feminizm için de geçerliyse acaba Yeni Zelanda’da feminizmin popülaritesi bir serap olabilir mi?

Buna belki de sorumluluklar ekseninde bakmak gerek: Kadınların özgürlüğü projesi her zaman erkek egemenliğinden sistematik olarak en çok etkilenenlerin ihtiyaçlarını ilk sıraya koymuştu. Yani ayrıcalıklı bir Pasifik ülkesi olan Yeni Zelanda’da feminizm yükselişteyse örneğin Zohl dé Ishtar’ın ‘suskunluk örtüsü’ diye adlandırdığı şey Pasifik bölgesindeki kadınların üzerinden kaldırılıyor olurdu. Asyalı göçmenler ve mülteciler de dahil olmak üzere çeşitlilik içeren toplulukların seslerini merkezine alırdı. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkelerinden biri olarak Yeni Zelanda’nın küresel pozisyonuyla gelen sorumlulukları, kadınların özgürlüğü projesine vereceğimiz öncelikle yansıtılabilirdi. Genel feminist anlayışımız burada yaşayan Pasifikli, Asyalı, Afrikalı ve Ortadoğulu kadınları yalnızca mostralık olarak kullanmaz, kolonizasyon, şeriat ve seks trafiği karşıtı feminist mücadelelerden haberdar olurdu. Feminizm burada gerçekten canlı ve iyi durumda olsaydı, bu kolektif tahlilimizin, kadınları köle kılan baskı mekanizmalarına karşı direnişte etkili olduğu anlamına gelirdi.

“Dünyada erkek egemenliği ile mücadele eden kadınların çoğu beyaz değil” diyor Papua Yeni Gineli-Avustralyalı feminist Dani Tauni. “Çoğu topraklarına ve kültürlerine el koyan endüstriyel tarıma karşı kavga veren yerli halklardan feministler.” Yeni Zelanda’da Tina Ngata gibi kadınlar aynı zamanda petrol şirketlerine karşı da savaşıyorlar. Chailang Palacios Kuzey Mariana Adaları ile Mikronezya’da kurumsal turizmle mücadele içinde. Berta Cáceres 2016 yılında Honduras’ta çevre aktivizmi uğruna yaşamını kaybetti, feminist örgüt Gabriela ise Filipinler’de militarizm ve fuhuşla mücadele ediyor. Ninotchka Rosca’nın Gabriela’daki çalışmalarının bir kısmı kadınlar için sömürgeleşme, militarizm, fuhuş ve erkek şiddeti arasındaki sıkı bağ üzerine eğitime ayrılmış durumda.

Ninotchka Roska
Ninotchka Rosca

Bu kadınların hepsi bağımsızlık mücadeleleri içinden geliyor. Avustralya’daki Marcia Langton Avustralya Aborijinleri üzerindeki baskıya karşı direndi, Susanna Ounei Kanaka özgürlük mücadelesinin önemli liderlerindendi. Yeni Zelanda’da Falema’i Lesa ve Melanie Anae Yeni Zelanda tarafından sömürgeleştirilmiş Samoalalıların ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmasına karşı çıktı. Esther Tapnesa gibi kadınların aktivizmi Batı Papua’da bugün en önemli mücadelelerden birini şekillendiriyor. Tapnesa Endonezya’nın soykırımcı işgal poltikalarına karşı Batı Papua’nın özgürlüğü için savaşıyor. Aeotearoa’da Ocenia Interrupted, Leilani Salesa ve Tere Harrison gibi aktivist ve grupların desteğine sahip.

Batı Papua özgürlük mücadelesinin en yakın müttefikleri Bağımsız Nükleersiz Pasifik’i de kuran Vanuatu ve Fiji kadınları olagelmiştir. 1980’lerde Yeni Zelanda’ın nükleer karşıtı duruşuna da emek veren bu kadınlar sömürgeci patriyarkayla mücadele ederken bir yandan da kendi hareketleri içindeki erkek egemenliği ile uğraştılar. Grace Molisa 1987’deki şiir derlemesi Sömürgeleştirilmiş Halklar’da şunları yazmıştı:

Vanuatu
Sömürgeleştirilmiş Halkların
Özgürlüğü
İçin
Özgürlük
Hareketlerini
Destekler.

Batı Papua
Fransız Polinezyası
ve Kanaka
Özgürlük savaşçılarına
destek
açıkça
telaffuz edilir.

Vanuatu’nun
Kadınhalkıysa,
nüfusun
yarısı
Vanuatu’nun
Özgür erkeklerince
sömürülüyor
hâlâ.

Fiji’de ‘gelenek’ kavramının kadınları kontrol etmek için nasıl kullanıldığını Suliana Siwatibau ve Vanessa Griffen anlatmışlardı. Siwatibau 1989’da “Kültür, erkeklerin toplumlarındaki kadınlar üzerinde egemenliğini sürdürebilmesi için sıklıkla bahane olarak kullanılmıştır” demişti. Griffen ise “Kültür veya gelenek, Pasifik kadınının imajında herhangi bir yenilik ihtimalinin karşısına çıkarılan en yaygın argümandır.” diyerek onu onaylar. Vanuatu Kadını isimli bir makalede şunlar belirtilir:

Kadınlara biçilen itaatkar rolün temel sebebi erkekler tarafından açıklandığında gelenek ve göreneklerin böyle olduğunu söylerler. Buna biraz daha yakından bakılınca, cevabın üstünkörü ve içi boş olduğu ortaya çıkar. Gelenekler değişmez değildir ki… Gelenek, kadınları ahlâken zaten hakları olan eşitlikten mahrum etmek için kullanılagelmiş bir baskı aygıtıdır.

Pasifik’teki kadınların içinde olduğu bu katmanlı mücadeleleri görmezden gelen Yeni Zelandalı beyaz ‘feministler’, dé Ishtar’ın Pasifiğin Kızları kitabında yazdığı gibi bölgedeki kadınların ‘suskunluk örtüsüne sarınmış’ kalmasına katkıda bulunuyor. Solomon Adası’ndan Rhian Sanau gibi kadınlar ve Tonga’daki Ofa Likiliki’nin erkek şiddetine meydan okuyuşlarını duymuyor ya da kavramıyoruz. Yeni Zelanda’da ne Oceania Interrrupted’ı oluşturan kadınlarınki gibi yerli halklardan feminist sesler ne de Shona Rapira-Davies, Robyn Kahukiwa ve Emily Karaka sanat dünyasında hak ettikleri değeri görüyorlar. Genelde beyazların yaptığı konformist, cinselliğe bulanmış, pop ‘feminist’ işler tercih ediliyor.

Pan-Afrikalı feminist Minna Salami, Gelenek Afrikalı feministlerin aşması gereken temel engeldir isimli blog yazısında Molisa, Griffern ve Siwatibau’nun açıklamalarına yer verdi. Afrikalı kadın özgürlük savaşçılarının her zaman “erkek militanlardan gelenek kisvesi altında, kadınların mücadelede yeri olmadığı iddiasını taşıyan ekstra bir muhalefetle karşılaştıklarını” anlattıklarını yazdı. Ganalı Ama Ata Aidoo da şunları yazmıştı:

Erkek yoldaşlarınızın çoğunluğu oluşturduğu devrimci kadro içinde bir kadın olarak güç gösterisinde bulunmanız durumunda, öyle bir duvara çarpabiliyorsunuz ki bir daha asla kendi özünüze dönmeniz mümkün olmuyor… Ayrıca zafer kazanıldığında devrimi konsolide etmek için size tekrar örtüyü uzatırlarsa da şaşırmayın.

Elvia Alvarado anılarını kitaplaştırdığı Korkma Gringo’da Honduraslı campesinas’larla örgütlenmeyi güçleştiren meseleyi daha açıkça ortaya koyuyor.

Kadınları örgütlemenin en büyük zorluğu kocalarının buna karşı olmasıydı. Erkekler örgütlü kadınların aile içinde pantolon giymek isteyeceğini, erkeklere patronluk taslamaya başlayacağını düşünüyordu. Kadınların erkeklere değil, erkeklerin kadınlara ne yapmaları gerektiğini söylemesi gerektiğini savunuyorlardı.

Sheila Jeffreys Erkeklerin Egemenliği kitabında batıdaki birçok feministin bu katmanlı gerçeklikleri görmezden gelmesinin sebebini kültürel değişkenliğe açık olmaya ve beyazlığın getirdiği suçluluk hissine bağlıyor.

Çokkültürlülük kültürel farklılığa saygıyı ve vatandaşların devlet müdahalesi olmadan evlilik ve ailenin özel alanında ‘kültür’lerini ifa etmesini gerektirir. Ancak ne yazık ki feministlerin de işaret etmiş olduğu gibi, ‘gelenekler’ kadınların güvenliği ve eşitliği için tehlike arz eden cinsiyet farklarına dair anlayışları temel alır. Bunu sağlayan da çoğunlukla kadınların evlilik ve aile içinde ikincil, itaatkar konumudur.

Şüphesiz “gelenek, görenek” ve “kültür” gibi romantik fikirlerin erkek şiddetine bahane olarak gösterilmesi yerli halklarla değil ataerkillikle ilgili bir olgu. Batının anaakım feminizmiyse buna dair hassasiyetini tamamen kaybetmiş durumda. Şeriat hukukunda da kadın sünneti islami bir ‘namus’ anlayışıyla birlikte ‘kültürel’ sayıldığı için meşrulaşıyor. Hibo Wardere 2016’da çıkan Kesik kitabında, kadın sünneti çerçevesinin tamamen kültürel bir gelenek olarak çizilmesinin bu barbarca ve insanlık dışı muamelenin üstünü nasıl örttüğünü anlatıyor.

Kadın sünneti Yeni Zelandalılar için öyle sadece ‘uzaklarda bir yerlerde’ yaşanan bir mevzu değil. Mısır, Etiyopya, Eritrea, Sudan, Endonezya ve Wardare’nin memleketi Somali’den gelen kadınlar Yeni Zelanda’da yaşıyorlar. Hepsi kadın sünnetinin uygulandığı şeriat hukukuna sahip ülkeler. Mısırlı efsanevi feminist Nawal El-Saadawi’nin şu satırları da Wardere’yi destekler nitelikte:

Arap toplumunda çarpıtılmış bir namus kavramı mevcut. Bir adamın namusu ailesindeki kadınların kızlık zarının bozulmamasına bağlı… Kendisi zamparanın dik alası olsa da namuslu kabul edilir. Yeter ki  kadınları genital organlarını korumayı becerebilsin.

nawal-el-saadawi
Neval El Saadawi

Bahsettiği direkt kadın sünneti vahşeti olmasa da El-Saadawi dişi cinsel organının kadınları kontrol altına alma ve suskun kılma amacıyla nasıl kullanıldığını anlatıyor.

Aynı ülkelerde zoraki evlendirme de mevcut. Yeni Zelanda’da bu konuda konuşan Taylandlı ve Hindistanlı kadınlar da var. Shakti Kadın Sığınma Evi senelerdir Yeni Zelanda’da zoraki evlilikler meselesine dikkat çekmeye çalışıyor. Zoraki evliliğin penceresinden baktığımızda, Yeni Zelanda’daki anaakım feminizmin romantik fikirlere duyarsızlıkla kalmayıp alkış tutabildiği için tahakküm ve kontrol biçimlerine dayanak oluşturabildiğini görüyoruz.

Yeni Zelanda’da feminizm adına üretilen sanat ve aktivizm ile tasdikleyip alkış tuttuğumuz bir diğer kadın düşmanı küresel endüstriyse fuhuş. Yeni Zelanda genelevlerine insan ticaretiyle gelen kadınlar ve çocukların büyük oranda Çinli ya da Maori ve Pasifik yerel halklarından olmasını ve maruz kaldıkları kadın düşmanlığının üzerine binen ırkçılığı boş mu verelim? Yeni Zelanda’da seks ticareti içindeki Koreli bir kadın olan Suzie verdiği ifadede müşterilerin “Asyalı kadınları tercih ettiğini çünkü onların daha ucuz ve ‘daha fazlasını yapmaya hazır’ olduğunu” söylüyordu. Yeni Zelanda’daki müşterilerin buluştuğu adultforum adlı web sitesinde içlerinden biri Asyalı bir kadına tecavüzüyle ilgili ‘şikayet’ bildiren diğer üyeyi “ucuzcu piçler bunu hakediyor” diyerek eleştiriyor.

Ucuz ve edepsiz arıyorsunuz, e bulursunuz da. Burada kaliteli hanımefendiler var ve çoğu olağanüstü hizmet veriyorlar, fakat hayır! Siz hem indirimli reyon olsun istiyorsunuz sonra istediğinizi bulamayınca da sızlanıyorsunuz.

İşte bu ırkçı cinsiyetçilik, eskiden Yeni Zelanda’da seks ticaretindeki en büyük grubu oluşturan ve Asya’da fuhuş karşıtı mücadele yürüten Taylandlı kadınları ve Asya Fuhuşa Son Kadın Koordinasyonu içinde aynı mücadeleyi veren Nayoung Kim ve Suzanne Jay’i işaret ediyor. Yeni Zelanda ayrıca Rohingya’dan belirli sayıda mülteci kabul ediyor; Rohingyalı kadınlar seks ticaretinin sarsıcı boyutlara ulaştığı mülteci kamplarından kaçarlarken, sözde ‘feminist’ aktivizm içinde bu meselenin rahatsız edici gerçeklerini “göçmen seks işçisi” gibi sözcüklerle sterilleştirmemiz gerçekten mide bulandırıcı.

Anaakım ‘feminizm’ içinde fahişeliğin bireysel bir ‘tercih’ olarak yüceltilmesi neoliberalizmin bireysel kimlik politikalarına dayanıyor. Kimlik ve tercih neoliberalizm için kutsal kavramlar, ‘gelenek’ ve ‘namus’un beyaz toplumdaki karşılıkları bunlar. Erkek egemenliğinin dayanakları olarak işlev görüyorlar. Kadınlar zaten küresel olarak her çeşit kadın düşmanlığına maruz kalırken bunlar da sömürgecilik yoluyla onlara eklenerek kadın düşmanlığını katmerlendiriyor. Bunu açıkça ortaya döken bir örnek Uluslararası Para Fonu’nun (IMF), yıkıcı, neoliberalleştirici Yapısal Uyum Paketleri’ni (SAP) onaylayarak ülkeleri borç yükü altında bırakmasıdır. Bu uyum paketleri Afrika, Asya ve Avrupa’daki eski doğu bloğu ülkelerinde kadınlara sefalet ve eşi benzeri bir görülmemiş bir yoksulluk getirdi. Maria Bargh, Direniş: Yerli Halkların Neoliberalizme Yanıtı adlı kitapta IMF’nin bu yoksulluğun tercih edildiği iddiası hakkında yazıyor. “SAP’lar açıkça neoliberal politikaları yerleştirmeye yarayan mekanizmalardır,” diyor ve ekliyor:

Bu politikalar “her duruma uygun” modeller olarak ele alındıkları, yerellerde toplu olarak uygulandığında işlemedikleri, sıklıkla çevresel ve sosyal yıkım getiren büyük ölçekli projeleri destekledikleri için yaygın olarak kınanmasına rağmen IMF’nin yanıtı bu paketlerin söz konusu ülkelerce tercih edildiği oluyor.

Siddharta Kara’nın kitabı Sex Trafficking’de (Seks kaçakçılığı) belirttiği gibi, IMF paketlerinin yarattığı yıkım bu ülkelerdeki kadınları savunmasızlaştırarak seks kaçakçılığına daha açık hale getirdi. Şu anda seks köleliği içindekilerin arasında sayısal olarak en büyük grup Asyalı kadın ve çocuklar, Doğu Avrupalılar da en hızla artış gösteren grup. Bu kadınlar Julie Bindel’ın The Pimping of Prostitution (Fuhuşun Pezevenkliği) kitabında yalın bir şekilde açıkladığı süreçlerden geçiyorlar, ertesinde de sıklıkla “seks işçilerinin hakları”nı temsil ettikleri iddiasını taşıyan küresel seks ticareti lobisinin ağına düşüyorlar. Seks ticareti lobisinin politik çizgisine göre seks endüstrisindeki kadınlar o noktaya nasıl varmış olursa olsunlar bunu kendileri seçmiş demek oluyor. Bu onların ‘tercih’i. Böylece birçok katmandan oluşan baskı mekanizması haklı gerekçeler olarak görülen bu katmanların üstüne yığılıp yine katman katman aklanıyor: Kültür, namus, din, kimlik, tercih.

Kadınların fuhuşu ‘tercih’ ettiği fikri neoliberal politikaları yalayıp yutmak anlamına geliyor; kadınların maruz kaldığı baskı biçimlerini, Christchurch’de öldürülen Ngatai Manning gibi vahşice işlenmiş kadın cinayetlerini görmezden gelmeyi; ayrıca seks ticaretinden kurtulabilmiş kadınların fuhuşun asla bir tercih olmadığına dair ifadelerini yok saymayı gerektiriyor. Bu hem fuhuşun sadomazoşist yapısını hem de Sojourner Truth’dan Audre Lorde’a, Cherry Smiley’ye, kadınlara yönelik ırkçı şiddete karşı metinler üreten feministlerin sesini hiçe saymak demek. Smiley’nin belirttiği gibi:

fahişelik yerli halktan kadınlar için geleneksel bir aktivite falan değildir, aslına bakarsanız “dünyanın en eski baskı biçimidir.” adeta bir sistemdir, Kanada’nın eğitim sistemi gibi bu da yerli halklara dayatılmıştır. fuhuş, yerli halktan kadınlara ve kız çocuklarına yönelik sömürgeci erkek şiddetinin bir uzantısıdır. bizlere bu hayatta gözden çıkarılabilecek kadar değersiz olduğumuzu ve saldırganların bedel ödemeden canımızı yakabileceğini söyler.

Audre Lorde 1988 yılında yazdığı Sadomazoşizm adlı makalede tahakküm ve itaate dayanan cinsel pratiklerin övülmesine karşı çıkıyor ve anaakım ‘feminizm’in pornografi ve fuhuşun böyle pratikler olduğu gerçeğini görmezden geldiğini ve bunun da ağır sonuçlar doğuracağını söylüyordu. Zimbabveli yazar NoViolet Bulawayo’nun romanı We Need New Names (Yeni Adlara İhtiyacımız Var) bir grup Afrikalı çocuğun Amerika’da yaşarken bir klikle internet pornografi dünyasına dalıvermesini anlatan sinir bozucu bir pasaj içeriyor. Çok çok ilginç olduğu söylenen bir filmin sayfasına yönlendiriliyorlar. Bullawayo şöyle yazıyor:

İlk gördüğümüz şey bu filmin rahatsız edici görsellik içerdiğini söyleyen uyarı oluyor… Omuz silkiyorum… fakat sonra o delice çığlık patlıyor ve hepimiz yaptığımız işleri bırakıyoruz.

Çığlık sanki var olan tüm acıları yutmuş ve şimdi onlarla boğuluyor gibi… Bana nasıl olup da tanıdık geldiğini düşünüyorum, bunu sanki daha önce duymuş gibiyim ama nerede veya kimden duyduğumu bir türlü çıkartamıyorum…

Sonra ortaya bir kadın çıkıyor ve kızın bacaklarını tutuyor, kız da içine şeytan kaçmışçasına tekmeler atmaya başlıyor. Sonra bir kadınlar çetesi geliyor ve kızın tepesine binip onu hareket edemez hale getiriyorlar…

Bu zapt etme işine katılmayan tek bir kadın var çünkü o elinde uzun bir bıçağı taşıyan kişi… Bıçakla ne yapacağını sormak istiyorum ama ağzımı açarsam hiçbir söz çıkmayacak, biliyorum.

Bulawayo’nun burada anlattığı, o sırada Amerika’da bulunan bir grup Afrikalı çocuğun, filme çekilmiş kadın sünneti videolarının pornografi olarak bir piyasası olduğunun farkına varışları. Beyazlatılmış feminizm, içinde Bulawayo’nun anlattığı gibi sahneleri kolaylaştıran kadınlar barındırıyor. Pasaj aynı zamanda kadınların maruz kaldığı baskı biçimlerinin birbirinden tamamen ayrı olmadığını, bunların kesiştiğini gösteriyor.

Yeni Zelanda’da neoliberal kimlik politikalarını yaygınlaştırmak -ki bu Ace Lady Network, Lizzie Marvelly, Yeşil Parti ve İşçi Partisi tarafından yapılmakta- küresel ölçekte kadınların içinde bulunduğu koşulları meşrulaştırmak ve daha da kötüleştirmek anlamına geliyor. Toplumsal cinsiyeti “kimlik”, “kültür” ve “tercih” olarak tanımlayan beyazlatılmış tartışmalar da buna örnek oluşturuyor. Yaklaşık 3000 Yeni Zelanda vatandaşının köklerinin dayandığı İran’da pek çok eşcinsel ataerkil sistemin dayattığı heteroseksüelliğe uyum sağlamaları için cinsiyet değişimine zorlanıyor. Afganistan’da da bacha posh olarak bilinen, “oğlan” olarak büyütülen kız çocuklarının varlığı ‘tercih’e değil; hayatın pek çok dişi insan için katlanılmaz olduğu gerçeğine dayanıyor. İnsan kaçakçılığı üzerine araştırma yapan Siddharth Kara, Taylandlı bir kadının ona “Tayland’da bir kadının yapabileceği en iyi şey bir erkek olarak yeniden doğmak” dediğini aktarıyor. Pek çok Budist fikre göre kadın olarak doğmak daha önceki bir reenkarnasyonda işlenmiş günahlara verilmiş bir ceza. Hindistan gibi ülkelerde, bu kadınlar üzerindeki baskı ve bu tavırlar, kız bebek sahibi olmamak için kürtajı ve yeni doğmuş kız bebek cinayetlerine sebep olurken kadın erkek oranlarını değiştirmiş ve Hindistan sınırları dışından getirilen kadınlarla insan ticaretini körüklemiş durumda.

Toplumsal cinsiyet (gender) kavramını kadınlar üzerindeki baskıya dair gerçeklikten kopartıp, ‘kültür’ ve ‘kimlik’ olarak kutlayan anaakım ‘feminizm’ küresel kadın düşmanlığını iyice derinleştiriyor. Kimlik politikaları bunu bir adım ileri götürerek dişi bedenlere ait biyolojik olguları kirli ve ağza alınmaz ilan edebiliyor. Bunlara örnek olarak kadın yürüşlerinde ‘pussy hat’ giyilmesinin yasaklanmasını, Yeni Zelanda Kürtaj Yasasına Reform ve ebe örgütleri gibi oluşumların hamile kadınlar yerine ‘hamile insanlar’ ibaresini kullanma konusundaki ısrarlı girişimlerini verebiliriz. Kadınlar olarak uğradığımız baskıya dair deneyimlerimiz ile bedenlerimiz ya da biyolojimiz arasında bağ kurmamız engelleniyor, hem de ‘transfobik’ ilan edilmemek uğruna. Bunu kabullendiğimiz sürece bu tipik ataerkil yaklaşımı görmezden gelmiş oluyoruz. Mısır’dan El-Saadawi’nin yazdığı gibi:

Beden ve onun işlevleri konusundaki cehalet, kadınlar ve kız çocukları için namusun; saf, temiz ve edepli olmanın göstergesidir. Bunun tam tersi de geçerli. Cinsellik ve kendi bedeni hakkında herhangi bir bilgiye sahip olan bir kız istenmeyen ve utanç duyulacak bir şey olarak kabul edilir.

Kadınlar bu yüzden cehaletlerini ve naifliklerini beslemeye çalışırlar. Böylece toplum onları iffetli ve itibar sahibi görmeye devam edecektir.

Bu cehalet kültü yalnızca cinsellik ve erkekler hakkında değildir, aynı zamanda dişi bedenlerle ilgili meseleleri de kapsayacak şekilde benimsenir. Arap kızlarının yetiştirildiği ortam bedenleri ve onun işlevleri ile ilgili konularda kapkaranlık ve sessizdir. Bir sabah gözlerini açıp kasıkları arasındaki bir damla kırmızı kanı ve beyaz çarşaftaki kıpkırmızı lekeyi gördüklerinde çoğu dehşete kapılmaktadır.

El-Saadawi’ye göre kadınlar ve kızlara empoze edilen başörtüsü de bu ‘zihinsel sünnet’ eğitiminin ayrılmaz bir parçası. Öte yandan İranlı kadınların hijab/başörtüsü karşıtı mücadelesi Masih Alinejad’la sesini duyururken başörtüsü Yeni Zelanda’da ‘feminizm’ tarafından olumlanan bir uygulama olarak varolmaya devam ediyor.

white-wednesday-campaign

Aynı zamanda cerrahi ve medikal mutilasyonu da ‘cinsiyet değiştirme’ çerçevesinde alkışlıyoruz. Bunun kadın sünneti karşıtı aktivizme, İran’da düzeltme tedavilerine maruz kalan eşcinsellere etkilerini boş verelim. Yahut testosteron kürü adı altında düzeltme tedavisi gören ve ancak bunun geri döndürülmez etkilerine maruz kaldıktan sonra lezbiyen bir kadın olduğu gerçeğini kabul eden Zahra Cooper gibi genç kızları da dert etmeyelim. Sol yayın organı Spinoff’un okuyucuları bir kadının cinsiyet geçişini ve mastektomisini (göğüslerin cerrahi olarak alınması) ağızları açık takip ettiler çünkü o bunu ‘tercih’ etmişti. Somalili genç kızların %66’ının kadın sünneti uygulamasını onayladığını filan bir kenara bırakın daha kendi neoliberal ‘tercih’ politikalarımızı eleştirmekten aciziz.

Cinsiyet kimliği fikrini Maorilerden alınan ‘Takatāpui’ kavramını kullanarak yaymaya çalışmak sömürgeciliğin her şeyi kendine mal edici niteliğini göz ardı etmek anlamına da geliyor. Ayrıca erkek şiddetini meşrulaştırmak için kullanılan ‘gelenek’ kavramını eleştiren yerli halklardan kadınları ve sömürgecilik ile Pasifik kadınlarının hayatına giren tıbbi deneylerin tarihini de yok saymış oluyoruz. Cinsiyet geçişi olarak kabul edilen müdahalelerin teknolojisinin tarihsel izleri bizi cerrahi dönüşüm ve tıbbi kısırlaştırma teknikleri geliştiren Nazi doktorlarına götürebiliyor. Tıbbi deneylerin 1907’de Alman birlikleri tarafından Namibya’daki Hererolar üzerinde uygulandığını; on dokuzuncu yüzyılda jinekologların esaret altındaki kadınları denek olarak kullandıklarını biliyoruz. Bugün yerli halklardan kadınlara hala kanserojen doğum kontrol hapları reçete ediliyor. Dé Ishtar Pasifiğin Kızları kitabında ABD’nin Mikronezya’da gerçekleştirdiği nükleer deneylerin düşüklere, ölü doğumlara ve kadınların ‘denizanası bebek’ diye tanımladığı sonuçlara sebep olduğundan bahsederek bunların bilinçli insani ve jinekolojik  deneyler olduğunu söylüyor. Bu tanıklıklar ve tarihi bilgi, tıbbi deneyleri böylesine teşvik eden herhangi bir ideolojiye temkinli yaklaşmamız gerektiğini anlamak için yeterli olmalı.

Pasifik’in her yanından feministler uzun zamandır teknolojik fanatizme, ekolojik kıyıma ve sömürgeciliğe karşı savaşıyorlar. Hibo Wardere ve Neval El-Saadawi kadın sünneti ve kadın bedeninin şeytanlaştırılmasına direnirken, Suzanne Jay ve Cherry Smiley kadınları fuhuşa iten insan ticaretiyle mücadele halinde. Peki biz bu kurumları yani evliliği, çarşafı, fuhuşu ve cinsiyetçi tıbbı deneyleri alkışlarsak ne olur? Durum şu ki, bizim Yeni Zelanda’da bir kadına ait ‘tercih’ olarak tasvip ettiğimiz seks ticareti için Çin, Kore, Tayland ve Pasifik bölgesinden kadınlar ve kızlar buraya getiriliyor. Çocukların evlendirilmesi yasadışı ama aileler gizlice dini nikahla kız çocuklarını zoraki evliliklere sokuyorlar. Öte yandan Yeni Zelandalı çiftler taşıyıcı annelik ticaretindeki talebe de epey katkıda bulunuyorlar.

Kadınlara sıklıkla feminizmin hakikati dile getirmekle aynı şey olmadığı söyleniyor. Feminist çerçevede ‘hakikat’ kirli bir sözcük olarak çoğulculuk adına kurban edilebiliyor. Farklı feminizmler ile yetinmemiz; yani tutarlı bir analizle değil birbirinden farklı pek çok hikayenin varlığıyla tatmin olmamız bekleniyor. Bu politik olarak oldukça benzersiz bir durum. Barış mücadeleleri, yerli halkların direnişleri, siyahilerin insan hakları mücadeleleri ve ulusal hareketler, sendikalar, cezaevi karşıtları, çevreciler, sol partiler; bu grupların hiçbiri tanımlanamaz ve çoğulcu olmak, bir başka deyişler aslında örgütsüz ve etkisiz olmak adına tutarlı analizler yapmaktan ve gerçekleri söylemekten kaçınmıyorlar. Bu, kadınların özgürlüğüne karşı verilen çok özel, ataerkil bir tepki.

Bunun bedeli çok ağır, bedeli dayanışmayı kaybetmek. Somut, evrensel gerçeklerden bahsetmektense kişisel ‘tercih’leri içeren bireysel hikayeleri baskın kılmak kadınlar arasında kurulabilecek uluslararası dayanışma olasılığını ayaklar altına alıp parçalıyor. Dolayısıyla aramızda ataerkil beyaz toplum tarafından körleştirilmiş olanlar Pasifik bölgesinde mücadele yürüten kızkardeşlerimize tek bir şey sunabilecek hale geliyor: Acıma. Bireysel ‘tercih’ anlatıları, kadınların küresel patriyarka gerçeği hakkındaki düşüncelerini muğlaklaştırıyor, bizi sersemleştiriyor. Empati duygusu, yani kendini bir başkasının yerine koyarak onu anlayabilme becerisi, böylesi bir muğlaklık ile insaniliğini yitiriyor ve geriye yalnızca acıma duygusu kalıyor. Acıma, dayanışma duygusunun yokluğuyla içi oyulmuş empatidir. Böylece derin bir uykuya dalan empati, içeriğindeki dayanışma duygusunun söküp çıkartılmasıyla acımaya dönüştürülmüş, bir bakıma hiçleştirilmiş, değersizleştirilmek için sakatlanmıştır.

Yeni Zelanda feministleri olarak, eğer dünya çapında feminist direniş içindeki kadınlara acımaktan başka bir faydası olmayacak hale dönüşmek istemiyorsak salt bireysel ‘tercih’, ‘kimlik’ ve ‘kültür’ü temel alarak ataerkil kurumları meşrulaştırmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Evlilik, fuhuş gibi kurumlarla, taşıyıcı annelik ve toplumsal cinsiyete dair medikalleşmiş anlayışların kadınları küresel olarak nasıl boyunduruk altına aldığı, bizi metalaştırdığı ve baskı altında tuttuğu hakkında düşünmeye başladığımız zaman muğlaklıktan kurtulan zihinlerimiz berraklaşacak, bu suçlara ortak olmaktan ve acıma duygusundan uzaklaşacağız. Böylece dayanışma örebileceğiz. Böylece kadın özgürlük hareketinin çekilmiş el frenini tekrar indirme şansımız olacak. Kadınlar, yani dünyanın her noktasında yaşayan, tüm kadınlar bunu gerçekleştirmemizi hak ediyorlar.

Yorumlar

2 comments on “Beyazlatılmış ‘feminizm’e rağmen Pasifik ve tüm dünyada dayanışma ören kadınlar”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s