Ekranlarımızda ‘Tatlı-Sert’ Patriyarka

Adam bir muz serasında başına darbe alarak öldürülmüş; adamın karısı ve kardeşleri Müge Anlı stüdyosunda canlı yayında. Bu vahşi cinayeti kimin işlediğini bulmaya çalışıyorlar. Şüpheler adamın karısı Alime’de yoğunlaşıyor. Alime o gün, öldürülen kocasıyla birlikte kocasının bir arkadaşı olan Hasan’ın yanına gitmiş, çay içmişler, akşama buluşup balık yiyelim diye sözleşmişler, sonra baktıkları iki seraya gitmişler. İfadesine göre Alime, kocası ikinci serada muzlara bakarken ilk seraya su ve bıçak almaya gitmiş, döndüğünde kocasını yerde bulmuş, öldüğünü anlamamış, kaldırmaya çalışırken kanı görmüş, bayılmış kalmış. Birkaç saat sonra uyandığında dışarı çıkıp yardım çağırmış, önce yoldan geçen tanıdık bir araba durmuş, sonra karşıdaki komşuları gelmiş, sonra da ambulans gelmiş ve adamın en az üç dört saattir zaten ölü olduğunu söylemişler. 

Bu hikaye günlerce tekrarlanıyor çünkü günlerce canlı yayında Alime’nin yalanlarının üzerine gidiliyor. “İnsan kan tuttuğu için iki saat üç saat bayılmaz, yalan söylüyorsun” diyorlar; “Sen Hasan’ın evine yemeğe gittin mi hiç?” diyorlar, “Hasan size yemeğe geldi mi?” diyorlar, “Sen çocukların evde aç dururken nasıl o akşam kocanla ve Hasan’la balık yemeye gidecektin ki?” diyorlar, “Hiç ağlamamışsın, cenazede neredeyse güleç yüzlüymüşsün” diyorlar, “Sende hiç kocası ölmüş bir kadının hali tavrı yok, duygusuz gibisin, donuksun” diyorlar. Alime yalan söylüyor, bunun herkes farkında. Alime diken üstünde ve sürekli yalan söylüyor. Onun bu hali her nasılsa canlı yayında tüm hayatının didik didik edilmesine bahane oluyor. Alime’nin Hasan’la bir ilişkisi olabilir, kocayı birlikte öldürmüş olabilirler diye düşünüyor herkes. Alime her şeyi inkar ediyor. Ama herkes biliyor ki Alime yalan söylüyor. “Senden şüphelenmiyoruz ama bizce sen birini koruyorsun” diyorlar. Açık açık “cinayeti Alime’nin ilişkisi olan biri işledi ve Alime de onu koruyor” demeseler de, bunun yolları döşeniyor. Günlerce canlı yayında, kameralar, seyirciler ve bazı uzmanlar önünde Müge Anlı’nın sert sorgulamalarına direniyor Alime, ısrarla inkar ediyor, ısrarla da yalan söylüyor. Yalan söylediği çok açık. 

Müge Anlı’nın programlarında seyirciyi cezbeden şeylerden biri de bu olmalı: Ortada yalan söyleyen bir “kötü” var ve Müge Anlı kararlı ve azimli şekilde günlerce onun foyasını ortaya çıkarmak için çabalıyor. Tüm “iyiler” hevesle izliyor, hevesle “kötü”nün köşeye sıkışmasını bekliyorlar. Sonra genellikle stüdyoya gelen birkaç polis eşliğinde “kötü” gözaltına alınıyor ve işte mutlu son, “iyiler” kazanıyor, bir cinayetin sırrı daha açığa çıkmış oluyor. Sıradaki cinayet geliyor sonra. 

Ama bazı vakalar stüdyoya gelen polislerin alkışlarla uğurlanması kadar “mutlu” sona ulaşamıyor, bazı vakalar Müge Anlı’yı ve izleyicisini çok üzüyor. Alime’ninki de öyle bir vaka. Alime nihayet köşeye sıkışıyor, kocasını o muz serasında kendisinin öldürdüğünü itiraf ediyor. Sorgu bitmiyor ama. Alime anlatmak istemiyor her şeyi ama Müge Anlı sormaya devam ediyor; bunu da tabii ki “iyi niyetinden” yapıyor; herkes her şeyi bilsin ki seyirciler de Alime’yi anlayabilsin! 

Senelerce eziyet çekmiş Alime. Alime çalışmış, kocası kumarda kaybetmiş, çocuklarını dövmüş, Alime’yi dövmüş. “Öldür beni” demiş Alime, “seni öldürmem süründürürüm” demiş kocası, “çocuklarını öldürürüm” demiş. Küçük oğlunu balkondan atmış bir keresinde. “Büyük oğlum babası ölünce hiç ağlamadı, kurtulduk anne dedi” diyor. “Ben ne yaptıysam çocuklarımı korumak için” diyor, “beni de çocukları da öldürecekti.” Alime anlatmıyor ama Müge Anlı’nın da imalarıyla kocasının kumar borcu yüzünden Alime’yi pazarlamaya çalıştığını da anlıyoruz. Ayrıca bir bebekleri daha varmış, 40 günlükken boğularak ölmüş, Alime yine anlatmıyor ama o bebeği de kocasının öldürmüş olduğu konuşuluyormuş zaten (biz seyirciler olarak bunu Alime cinayeti işlediğini itiraf ettikten sonra öğreniyoruz). İzleyiciler de, Müge Anlı da, uzmanlar da çok üzgün. “Elbette cinayeti haklı çıkarmaz ama insan çocuklarını korumak için de çaresiz kalabiliyor”, değil mi? Ayrıca lütfen kimse Alime’nin namusuna laf etmesin, Alime de Müge Anlı da bunu özellikle vurguluyor. Alime’nin kimseyle ilişkisi yokmuş, kocasını da çocuklarını korumak için öldürmüş. Çocukların babadan olmadığına dair söylentiler çıkmış, sosyal medyada da Alime’nin “namusuyla ilgili” nahoş şeyler yazılıyormuş. Bunların astı astarı yokmuş. “Çocukların ikisine de DNA testi yapabilirsiniz, öyle bir şey yok” diyor Alime. Alime birazdan tutuklanacak ve canlı yayında namusunu korumaya çalışıyor. Günlerdir kararlı ve azimli bir şekilde Alime’nin “kimi koruduğunu” bin bir şekilde soran Müge Anlı da onun namusuna kol kanat geriyor artık. 

Hayatı boyunca ev içi şiddet üzerine araştırmalar yapan ve bugün tüm dünyada kadın cinayetlerinin önlenmesinde önemli bir araç olarak kullanılan Risk Değerlendirmesi’ni geliştiren akademisyen hemşire Jacquelyn Campbell, bir yerde yasaların, devlet kurumlarının ve kolluk kuvvetlerinin ev içi şiddete karşı kadınları ne kadar koruduğunun yalnızca kadın cinayetleri oranlarıyla değil, aynı zamanda kadınlar tarafından işlenen erkek cinayetleri oranlarıyla da anlaşılabileceğini belirtiyor. Ev içi şiddet mağdurları için yeterli kaynağın ayrıldığı, doğru politikaların üretilip uygulandığı ve yerinde polis müdahalelerinin yapıldığı yerlerde kadınlar istismardan kaçmanın tek yolunun faili öldürmek olduğunu hissetmiyor. Campbell’ın araştırmalarına göre, erkeklerin kadınlar tarafından öldürüldüğü vakalar da dahil, ev içi şiddet cinayetlerinin büyük çoğunluğunda (%67–%80) kadınlar cinayet öncesinde erkekler tarafından fiziksel istismara maruz kalıyorlar.*

“Kadınlar öldürdüklerinde, genellikle bir aile üyesini öldürüyorlar. Çoğunlukla kocalarını, eski kocalarını veya sevgililerini öldürüyorlar ve çoğunlukla (vakaların yaklaşık %75’inde) öncesinde kadına yönelik şiddet kaydı geçmişi oluyor. Ayrıca kadınlar erkeklerden farklı olarak yakın ilişki kurdukları erkekler tarafından şiddete uğradıkları sırada öldürüyorlar. Kadınlar çoğunlukla cinayete kurban giden erkek kendilerine şiddetli bir şekilde saldırdığında (yumruk atmak, silah doğrultmak gibi) öldürüyor; bu, cinayet araştırmalarında mağdur kaynaklı suç olarak ifade edilir.”

Alime Müge Anlı’nın günlerce canlı yayında sorgulayarak itiraf ettirdiği, senelerce istismara maruz kalıp cinayet işleyen ilk kadın değil, son da olmayacak. 

Kasım 2017’de Müge Anlı’da açılan cinayet dosyalarından birinde kocasını kendi kullandığı arabanın kaputundan atarak öldürmekle suçlanan Hatice, daha sonra 25 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. 

Hatice bir başka erkekle evliyken şiddet gördüğü için babasının evine dönmüş, orada daha sonra öldürmekle yargılanacağı kocasıyla tanışmış. Hatice bu iki evlilik arasında hamileymiş, çocuğa DNA testi yapılmış ve çocuk iki kocasından da değilmiş. Canlı yayında uzun uzun Hatice’nin ahlaksızlığını irdeliyoruz, daha sonra ölecek olan kocasının da aslında ne kadar “iyi” bir insan olduğunun vurgusu yapılıyor; çünkü bu koca, Hatice’yi bu durumu öğrenirse onu öldürecek olan babasının evine yollamamış, çocuğu kabullenmiş, bu konuyu kapatmış. Programın daimi avukatı Rahmi Özkan şöyle diyor bu olay üzerine: “Yani hem önceden evli olduğu adamdan değil çocuk, hem bu adamdan değil, üçüncü bir kişi daha var ortada, hamilelik de ondan. Bunu da bildiği halde sırf yardımcı olmak için, onu babaya gönderip de bazı olaylara sebebiyet verilmesin diye her şeyi bağrına basıyor!” Müge Anlı bir noktada araya giriyor, “Valla,” diyor, “ben anlamadım. Ama neyse, kınamıyoruz, hayatta herkesin başına her şey gelebilir.” Elini kulağına götürüp sonra da tahtaya vuruyor. Kınamıyor. 

Hatice’nin ifadelerine göre kasten öldürmekten 25 yıl ceza alacağı kocası “eve farklı tipte insanlar getiriyor” ve “kendisini çok farklı şeylere itmeye” çalışıyormuş. Eve Hatice bakıyormuş, adam çalışmıyormuş. Hatice hamile kalmış ve 6-7 aylık hamileyken bir başka erkekle arkadaşlık kurmaya başlamış. Çocuk doğduktan sonra bu arkadaşlık duygusal bir ilişkiye dönüşmüş. Kocası bu ilişkiyi biliyormuş ama eve Hatice baktığı için ses çıkarmıyormuş. Müge Anlı kocasının bu ilişkiyi bildiğine inanamıyor: “Peki o zaman neden adam bu ilişkiyi öğrendiğinde seni öldürmeye çalışmadı da o gece öldürmeye çalıştı? Mantıklı mı bu?” diyor. “Çünkü ben artık boşanmak istedim” diyor Hatice. Bir noktada eve ve çocuklara zaten kendisi baktığı için, kocasına verdiği 300-500 lirayla da bir ev tutar orada yaşarım diye düşünmüş ve kocasına boşanmak istediğini söylemiş. Müge Anlı araya giriyor: “Ama hayatım, yani çok az erkek boşanayım deyince boşanıyor. Sen alırsın çocuklarını, gidersin tutarsın bir ev ya da babanın evine gidersin. Açarsın boşanma davasını, boşanırsa boşanır, boşanmazsa da hakim bir şekilde boşayacak. Bugün de Türkiye’de boşanalım deyince adamlar da ‘aa tamam canım’ demiyorlar. Gel boşanalım diye ısrar etmeye gerek yok ki, git boşanma davasını aç.” Hatice boşanma davasını açmak için adliyenin kapısına kadar gittiğini, kocasının onu takip edip adliyenin kapısından döverek eve geri götürdüğünü anlatıyor. Adliyenin kapısında müdahale edecek hiç polis yok muydu canım? Bu bilgi de inandırıcı gelmiyor stüdyodakilere. Hatice daha önce de şehrin ortasında kendisini bayıltana kadar dövdüğünü, yine kimsenin müdahale etmediğini söylüyor. Hatice’nin darp raporları da varmış. Nihayet Müge Anlı kendisinin sürekli dayak yediğine inanıyor. Ama konu bu değil. Konu cinayet. 

Burada kadın cinayetlerindeki risk faktörlerine bir parantez açmak gerek: Jacquelyn Campbell tarafından 1986 yılında geliştirilen Risk Değerlendirmesi’ne göre bir kadının öldürüleceğini işaret eden 22 yüksek risk faktöründen biri de mağdurun önceki yıl içinde herhangi bir zamanda ayrılma girişimi. Araştırmalara göre şiddet mağduru, faili terk etmeye çalıştığında öldürülme riski korkunç şekilde artıyor ve sonraki üç ay boyunca da bu yüksek risk devam ediyor; sonrasında dokuz ay boyunca yavaş yavaş düşüşe geçiyor. Yani bir kadının öldürülme riskini azaltabilmesi için, faili onu terk etmeyeceğine inandırması gerek. Haliyle “Neden bir ilişkin olduğunu öğrendiğinde öldürmedi de boşanmak istediğinde öldürdü?” sorusu da bir hayli anlamsız.

Olay günü Hatice, arkadaşıyla denize gitmiş. Dönüşte kocası boğazına bıçak dayayıp onu öldürmeye çalışmış, Hatice arabasına binip ondan kaçmaya çalışmış, adam kaputa atlamış, Hatice arabasını sürmeye devam etmiş, adamı kaputtan atabilmek için zikzaklar çizerek sürmüş. Adam kaputtan düşmüş ve ölmüş. 

Müge Anlı’nın başka bir sorusu daha var. Kendisini bu kadar döven ve uyuşturucu kullanan bir adama nasıl biri 7 yaşında, diğeri 7 aylık iki çocuğunu bırakıp da denize gidebilmiş Hatice? 

Müge Anlı, gündem olan kadın cinayetleri arttığı zamanlarda daha kararlı ve sert bir tonla kadın cinayetlerine tepkisini aslında sık sık dile getiriyor. (Gelgelelim, programında çözmeye çalıştığı cinayetlerin çoğu erkeklerin kurban olduğu vakalar.) Ancak “iyi anne” rolüne uyum sağlamayan kadınlar sürekli yargılanıyor. Ona göre kadınlar istismara uğradıkları evden çocuklarını bırakarak kaçıyorlarsa, bu kadının niyetinin sorgulanmaya açık olduğu anlamına gelir. Kadının asıl amacı çocuklarını korumak olmalı. Programdaki gerek cinayet, gerekse de kayıp vakalarında çocuklarını alıp dayakçı kocasından sığınma evine kaçan kadınlara anlayış ve saygı gösteriliyor ve istismarcı erkek lanetleniyor. Ama kadın sığınma evine değil bir başka erkeğe kaçtıysa ya da çocuklarını evde bırakıp kaçtıysa bu kabul edilemez. Programın verdiği mesaj açık: Kadın yalnızca önce çocuklarının hayatını, sonra da kendi canını kurtarmak için evden kaçıp sığınma evine gidebilir. Mutluluğu o ya da bu şekilde arayan, mesela bir başkasıyla birlikte olup yeni bir hayat kurmak isteyen bir kadın yeterince zorlu bir hayat yaşamıyordur. Çocuklarını yanına almadan canını kurtarmak için evden kaçan bir kadın iyi anne değildir ve bu kabul edilemez. Çünkü kadın, anne olmak için var. Müge Anlı ile Tatlı Sert programı, patriyarkanın kadınlara biçtiği rollere sürekli olarak destek çıkarak kadın cinayetlerini lanetliyor. Öyle ki geçenlerde Müge Anlı kadına yönelik şiddete tepkisini dile getirirken tam olarak şöyle dedi: “Kadın niye öldürülmez? Çocuğa baktığı için öldürülmez! Savaşta da böyledir bu…” Patriyarka vücut bulup dile gelse ve kendi sebep olduğu cinskırımı lanetlese, tam da bu cümleyi kurardı. 

Programda günlerce Hatice’nin hayatı sorgulandıktan sonra Hatice nihayetinde kasten adam öldürmekten 25 yıl hapis cezası aldı. Kararın gerekçelerinden biri de Hatice’nin “arabayı kocası kaputa tutunmuş halde 5 kilometre sürerken hiçbir şekilde polisten yardım istememesi”. Tam burada Campbell’ın araştırmalarına göre, kadınların istismarcı partnerlerinden kaçmalarının tek yolunun onları öldürmek olduğunu düşündüğü yerlerde bunun, devletin ve kolluk kuvvetlerinin kadınları erkek şiddetine karşı yüzüstü bıraktığı anlamına geldiğini bir kez daha tekrarlayalım. Daha önce sokak ortasında bayıltılana kadar dayak yiyen, adliye önünden dövülerek zorla eve götürülen Hatice’nin canını kurtarmak için kaçarken polisi aramaması, polisin o durumda gelip kendini kurtarabileceğine ve sonrasında da koruyabileceğine inanmaması, onun 25 yıl ceza almasına neden oldu. 

Şubat 2019. Müge Anlı yine gündemde çünkü yayında 17 yaşındaki bir kız çocuğunun annesini korumak için babasını öldürdüğü ortaya çıktı. Adam 2014 yılından beri istismar, eşe darp, polise mukavemet gibi farklı suçlardan cezaevindeymiş, 3 ayda bir izinle çıkıyor ve boşandığı karısı Kıymet’in evinde kalıyormuş. Seneler süren bir istismar söz konusuymuş. O gece de adam eve alkollü gelmiş. Kıymet’e senet imzalatmaya çalışmış, Kıymet imzalamak istememiş. Kıymet’i dövüp silahla tehdit ederek zorla senedi imzalatmış. Senedi imzalattıktan sonra da Kıymet’i dövmeye devam etmiş. Kızı araya girmiş. O arbedede silah patlamış. Adam ölmüş. Kıymet ve iki kızı cesedi evin arkasında ekmek yaptıkları ocağa götürmüş ve sabaha kadar yakmış. 

Kıymet’in ve kızının itirafı sonrası herkes çok üzgün, Müge Anlı kızla konuşuyor.

– Nasıl bir adamdı baban?

– Sürekli annemi dövüyordu. Eline ne geçerse vuruyordu, testereyle dövüyordu. Yapma diyorduk, bizi de dövüyordu. Hep şiddet… Çocukları yaşında kadınlarla birlikte oluyordu, onları da eve getiriyordu. Annemi kadından saymıyordu, bizi çocuğu olarak görmüyordu.

Daha önce şikayetçi olmuş ve kadın sığınma evine kaçmışlar. Adam hapse girmiş, kadın çocuklarıyla birlikte başka bir yere taşınmış. Ama adam hapisten çıktığında yine bulmuş onları. “Annen niye şikayetçi olmuyordu?” diye soruyor Müge Anlı. “Bir kere şikayetçi oldu, sonra bizi yine buldu. Cesaret edemiyordu artık. Anneme git bizi bırak, biz kurtuluruz bir şekilde diyordum ama bırakmıyordu. Annemin belini büken biz olduk.”

Babanın eve getirdiği arkadaşlarından biri kızını taciz etmiş. Kız şikayetçi olmuş ve bu yüzden psikolojik danışmanlık alıyormuş. Bu olay sonrasında sosyal hizmetler aileyi takip etti mi? Bilmiyoruz. 

Kıymet’in ve kızının itirafını dinlerken bir ara “Keşke sen de en baştan boyun eğmekten vazgeçseydin” diyor Kıymet’e Müge Anlı. Sonrasında da “Çok üzgünüm” diyor. “Keşke başka bir yolu olsaydı. Çok üzgünüm… Hepiniz bilirsiniz benim kalbim adalet diye çarpar ama bilseydim bu vakayı işlemezdim. Saklamak için de elimden geleni yapardım… Annesi de öyle yaptı. Hiç böyle bir şey beklemiyordum.”

Birkaç gün öncesi. Adamın neden ortadan kaybolduğu, kimin başına bir şey getirmiş olabileceği sorgulanıyor. Elbette baş şüpheli Kıymet. Kıymet canlı yayındaki bu yoğun sorgu boyunca çelişkili konuşuyor. Adamla boşanmış zaten, madem bu adam o kadar kötüydü o halde neden hâlâ onunla aynı evde kalıyordu? Dayak yediği zamanlarda neden polise haber vermemişti? “Sizin şu andaki halinizde de kocası kayıp bir kadın görüntüsü yok. Siz onu zaten silmişsiniz. Ben bunu da yadırgamam ama bütün bunları yapan bir adamla hâlâ aynı evde durmayı yadırgarım.”

Sürekli başlarına adamın karıştığı olaylardan ötürü bir şeyler geliyormuş. Evleri kurşunlanmış mesela, kimin yaptığını görmemişler ama adamın zoruyla birinin ismini vermişler polise o kurşunladı diye. “Demek ki sen polise yalan ifade vermekten çekinmiyorsun” diyor Müge Anlı. “Senin anlatmadığın bir şey var mı? Gel artık anlat, uzatma.”

Müge Anlı bir kadının bu kadar istismar altında neden hâlâ adamdan ayrılmadığını bir türlü anlamıyormuş gibi davranıyor. Bir şiddet mağdurunun kendisine şiddet uygulayan partnerini terk etmesinin ortalama yedi veya sekiz denemede gerçekleştiğini, kadınların erkek partnerleri tarafından öldürülme risklerinin, ayrılma sürecinde en yüksek düzeye çıktığını bilmiyor. Toplumun ve ailelerin kadınları her zaman “evlerinde kalmaya” zorladığını, kadınların hayatlarını devam ettirebilecek maddi güce çoğu zaman sahip olmadıklarını, çoğunun yaşadıkları travmalar sonucu çeşitli psikolojik rahatsızlıklara sahip olduklarını, ve her şeyden önemlisi ÇOK KORKTUKLARINI görmeye de belli ki direniyor. 

Rachel Louise Snyder, aile içi şiddeti kapsamlı şekilde ele aldığı kitabı Görünmeyen Yaralar’da şöyle yazmış:

“Çocukların mutlaka babalarının olması gerektiğini dikte eden; nihai amacımızın bir ilişki olduğunu, ailenin toplumun sarsılmaz yapı taşı olduğunu, ‘sorunlarımızı’ bir şekilde çözerek evli kalmanın ayrılıp çocuğumuzu bekar anne olarak büyütmekten çok daha iyi olduğunu söyleyen bir kültürde yaşıyoruz.

 …

Toplumsal cinsiyet rollerinin verdiği mesajlar sinsi ve tutarlıdır. Bu mesajları Kadına Yönelik Şiddet Yasası’nı yeniden yürürlüğe koymaya karşı çıkan politikacıların ağızlarından, bu yasaya federal bütçeden bir kum tanesi kadar ödenek ayrıldığında duyuyoruz.

Aslına bakarsanız şiddet mağdurlarına evlerinde kalmalarını bizler de söylüyoruz. Hukuk sistemimiz onları savunma kürsüsüne oturtup kendilerini öldürmeye çalışan bir insanla, çok iyi tanıdıkları ve bu yüzden bir sonraki sefer gerçekten de kendilerini öldürebileceğini bildikleri bir insanla yüzleşmelerini istediğinde mesela. Nitekim mahkemelerin faillere ufak bir fiskeden daha ağır cezalar vermediğini görüyoruz, belki bir miktar para cezası. Belki vahşi bir saldırı sonrasında birkaç günlük hapis cezası. Kanun uygulayıcılar aile içi şiddeti bir suç olarak değil; bir talihsizlik, “aile arasında bir anlaşmazlık” olarak gördüklerinde biz de mesajı alıyoruz. Eğer durum tam tersi olsaydı, kadınlar erkekleri bu kadar yaygın şekilde dövseydi ve öldürseydi inanıyorum ki bu sorun bütün gazetelerde her gün manşet olurdu. Bugünün kadınlarının sorununun ne olduğunun anlaşılması için uçsuz bucaksız fonlarla desteklenen sayısız araştırma yapılırdı.

Tüm bunlara rağmen bizler, mağdurlara neden failleri terk etmediklerini sorma cüretini gösteriyoruz.”

Müge Anlı da soruyor, benzer her vakada soruyor, defalarca soruyor. “O baskıyı ben size anlatamıyorum Müge Hanım.” diyor Kıymet. Yıllar süren istismarların içinde bulunan kadınlar, o baskıyı bize anlatamıyorlar.

– Niye terk etmediniz kocanızı?

– Sana da Yasemin’e yaptığımın aynısını yaparım dedi bana. Yasemin’i bizim oradaki küçük ahıra sokup çırılçıplak soyup dövüp boğazına ip bağlamıştı. Daha beterini yaparım sana dedi.

Yasemin, ölen adamın eski karılarından bir diğeri. İtiraf sonrasında arayıp canlı yayına bağlanıyor: “Kıymet’in anlattığı şeylerin eksiği var, fazlası yok” diyor. “Beni soydu, boynuma tasma gibi halat bağladı, Kıymet engel olmaya çalışınca oradan alıp diğer eve götürdü. Bodruma kapatıp gücü tükenene kadar dövdü, dinlendi tekrar dövdü, dinlendi tekrar dövdü… Ben 5 yıl evli kaldım, 5 yıl her gün bu adamın ölmesi için dua ettim. …O adamla yaşamak yaşamak değil, başka bir şey. Her gün başınızı yastığa koyarken acaba yarın ne yüzden dayak yiyeceğim diyorsunuz. Böyle yaşamak gerçekten o kadar zor ki ya öleyim ya öldüreyim diyor insan.”

– Peki siz neden şikayetçi olmadınız?

– Oldum. Ama Kıymet ve evdeki kardeşi şahitlik yapmadığı için şikayetim hakkında takipsizlik kararı verildi.

Müge Anlı bu defa şahitlik yapmadığı için Kıymet’e pay biçiyor: “Zaten hep diyorum, kimse için değilse de Allah için şahitlik yapacaksınız. Bak sonrasında daha büyük şeylere yol açıyor. O gün bu olay için daha büyük bir müdahale olsaydı belki daha fazla ceza alacaktı ve cezaevinden çıkmayacaktı.” Bir kez daha, korku ve istismar içinde bir hayat sürmeye çalışan ve bu yüzden itaate zorlanan kadın şahitlik yapmadığı için suçlanıyor, ama bu denli ağır bir istismarın peşine yeterince düşmeyip takipsizlik kararı veren yargı sorgulanmıyor. 

Yasemin de defalarca ayrılmaya çalışmış, defalarca oğlunu kaçırarak ve tehdit ederek vazgeçirmiş adam. En sonunda annesi babası ve kardeşleriyle birlikte bütün aile şehir değiştirerek kaçabilmişler. Ancak öyle kaçabilmişler. 

Kasten adam öldürme suçundan yargılanan Kıymet 16 yıl, kızı ise 2 yıl 9 ay hapis cezası aldı. Kızı tutukluluk süresi göz önünde bulundurularak tahliye edildi. 

Müge Anlı’nın programından bu üç farklı örnek, aslında programdaki onlarca vakadan birkaçı. Programda suçlu aramak ve orada canlı yayında bir mahkeme kurmak bu meselelerin tartışılması gereken bir başka tarafı elbette. Ancak söz konusu kadın katiller olduğunda Müge Anlı’nın soruları da, takındığı tavır da, sonrasında gelen tepkiler de tesadüf değil, kadınların bu dünyada kadın olarak var oldukları için kapatıldıkları toplumsal cinsiyet rolleri hapishanesinin parmaklıkları. Çocuklarını korumak için kocasını öldüren anneye üzülüyor, annesini korumak için babasını öldüren kız çocuğuna kahroluyor ama kendi mutluluk arayışında istismarcı kocasından kaçmaya çalışan kadını yadırgıyoruz. Ve tüm bu hislenmeler içinde kadına yönelik şiddete dair devlet politikalarını, seneler süren istismarları dikkate almayan ancak bir erkeğin “cinnet anını” tanıyan yargı sistemini, kadınlara yeterli koruma sağlamayan ve güven vermeyen kolluk kuvvetlerini, istismar vakalarında gerekli takibi yapmayan kurumları, kadınlara kaçmak istedikleri durumlarda konforlu bir yaşam alanı sağlayacak sığınakları açmayan belediyeleri, kadına yönelik şiddetle mücadele için yeterli bütçe ayırmayan meclisi ya da İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamayan devleti sorgulamıyoruz. 

Şiddetine maruz kaldıkları adamları öldüren kadınlar devlet ve toplum onları yüzüstü bıraktığı için katil oluyorlar. Bu kadınları öldürmeye iten erkek şiddeti de cinskırımın bir parçası; katil olarak özgürlüklerini daha da sınırlandıran, cezaevine giren kadınlar da cinskırımın mağdurları.

[Türkiye’de her gün en az üç kadın öldürülüyor. Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), kadın cinayetlerini ve kadına yönelik şiddeti önlemek ve cinskırımı sonlandırmak için meclisi göreve çağırıyor: https://twitter.com/esik_platform/status/1352578249432453123]

* https://ajph.aphapublications.org/doi/10.2105/AJPH.93.7.1089 

Beyazlatılmış ‘feminizm’e rağmen Pasifik ve tüm dünyada dayanışma ören kadınlar

RENEE GERLICH

Çevirdiğimiz bu metin dünyanın bir diğer ucunda, Yeni Zelanda’da yaşayan bir feministe ait. Hem bu koca dünyada sürekli haberdar olmadığımız coğrafyalardan kadınların mücadelelerine dair fikir edinmek, hem de Renee’nin anaakım ve batı merkezli feminizme dair eleştirilerini paylaşmak ve üzerine düşünmek için bu işe kalkıştık. Özgün metne yazarın kendi bloğundan erişebilirsiniz.

 

Grace ve Pala Molisa için; size adalet getirmese de…

İlk bakışta Yeni Zelanda’nın tırmanmakta olan bir feminist harekete sahip olduğu düşünülebilir. 2016’da Trump’ın göreve başlama töreni sırasında binlerce kadının katıldığı bir yürüyüş gerçekleşti, liberal feminist platform Ace Lady Network’ün internette 4000 takipçisi var, kamuoyu önünde pek çok kişi ‘feminist’ etiketini gururla taşıyor. Ancak özgürlük hareketleri sıkça ehlileştirerek popülerliklerinden kazanç sağlanır. Oy toplamak için ya da daha çok gazete satmak için başvurulan bu taktikler feminizm için de geçerliyse acaba Yeni Zelanda’da feminizmin popülaritesi bir serap olabilir mi?

Buna belki de sorumluluklar ekseninde bakmak gerek: Kadınların özgürlüğü projesi her zaman erkek egemenliğinden sistematik olarak en çok etkilenenlerin ihtiyaçlarını ilk sıraya koymuştu. Yani ayrıcalıklı bir Pasifik ülkesi olan Yeni Zelanda’da feminizm yükselişteyse örneğin Zohl dé Ishtar’ın ‘suskunluk örtüsü’ diye adlandırdığı şey Pasifik bölgesindeki kadınların üzerinden kaldırılıyor olurdu. Asyalı göçmenler ve mülteciler de dahil olmak üzere çeşitlilik içeren toplulukların seslerini merkezine alırdı. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkelerinden biri olarak Yeni Zelanda’nın küresel pozisyonuyla gelen sorumlulukları, kadınların özgürlüğü projesine vereceğimiz öncelikle yansıtılabilirdi. Genel feminist anlayışımız burada yaşayan Pasifikli, Asyalı, Afrikalı ve Ortadoğulu kadınları yalnızca mostralık olarak kullanmaz, kolonizasyon, şeriat ve seks trafiği karşıtı feminist mücadelelerden haberdar olurdu. Feminizm burada gerçekten canlı ve iyi durumda olsaydı, bu kolektif tahlilimizin, kadınları köle kılan baskı mekanizmalarına karşı direnişte etkili olduğu anlamına gelirdi.

“Dünyada erkek egemenliği ile mücadele eden kadınların çoğu beyaz değil” diyor Papua Yeni Gineli-Avustralyalı feminist Dani Tauni. “Çoğu topraklarına ve kültürlerine el koyan endüstriyel tarıma karşı kavga veren yerli halklardan feministler.” Yeni Zelanda’da Tina Ngata gibi kadınlar aynı zamanda petrol şirketlerine karşı da savaşıyorlar. Chailang Palacios Kuzey Mariana Adaları ile Mikronezya’da kurumsal turizmle mücadele içinde. Berta Cáceres 2016 yılında Honduras’ta çevre aktivizmi uğruna yaşamını kaybetti, feminist örgüt Gabriela ise Filipinler’de militarizm ve fuhuşla mücadele ediyor. Ninotchka Rosca’nın Gabriela’daki çalışmalarının bir kısmı kadınlar için sömürgeleşme, militarizm, fuhuş ve erkek şiddeti arasındaki sıkı bağ üzerine eğitime ayrılmış durumda.

Ninotchka Roska

Ninotchka Rosca

Bu kadınların hepsi bağımsızlık mücadeleleri içinden geliyor. Avustralya’daki Marcia Langton Avustralya Aborijinleri üzerindeki baskıya karşı direndi, Susanna Ounei Kanaka özgürlük mücadelesinin önemli liderlerindendi. Yeni Zelanda’da Falema’i Lesa ve Melanie Anae Yeni Zelanda tarafından sömürgeleştirilmiş Samoalalıların ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmasına karşı çıktı. Esther Tapnesa gibi kadınların aktivizmi Batı Papua’da bugün en önemli mücadelelerden birini şekillendiriyor. Tapnesa Endonezya’nın soykırımcı işgal poltikalarına karşı Batı Papua’nın özgürlüğü için savaşıyor. Aeotearoa’da Ocenia Interrupted, Leilani Salesa ve Tere Harrison gibi aktivist ve grupların desteğine sahip.

Batı Papua özgürlük mücadelesinin en yakın müttefikleri Bağımsız Nükleersiz Pasifik’i de kuran Vanuatu ve Fiji kadınları olagelmiştir. 1980’lerde Yeni Zelanda’ın nükleer karşıtı duruşuna da emek veren bu kadınlar sömürgeci patriyarkayla mücadele ederken bir yandan da kendi hareketleri içindeki erkek egemenliği ile uğraştılar. Grace Molisa 1987’deki şiir derlemesi Sömürgeleştirilmiş Halklar’da şunları yazmıştı:

Vanuatu
Sömürgeleştirilmiş Halkların
Özgürlüğü
İçin
Özgürlük
Hareketlerini
Destekler.

Batı Papua
Fransız Polinezyası
ve Kanaka
Özgürlük savaşçılarına
destek
açıkça
telaffuz edilir.

Vanuatu’nun
Kadınhalkıysa,
nüfusun
yarısı
Vanuatu’nun
Özgür erkeklerince
sömürülüyor
hâlâ.

Fiji’de ‘gelenek’ kavramının kadınları kontrol etmek için nasıl kullanıldığını Suliana Siwatibau ve Vanessa Griffen anlatmışlardı. Siwatibau 1989’da “Kültür, erkeklerin toplumlarındaki kadınlar üzerinde egemenliğini sürdürebilmesi için sıklıkla bahane olarak kullanılmıştır” demişti. Griffen ise “Kültür veya gelenek, Pasifik kadınının imajında herhangi bir yenilik ihtimalinin karşısına çıkarılan en yaygın argümandır.” diyerek onu onaylar. Vanuatu Kadını isimli bir makalede şunlar belirtilir:

Kadınlara biçilen itaatkar rolün temel sebebi erkekler tarafından açıklandığında gelenek ve göreneklerin böyle olduğunu söylerler. Buna biraz daha yakından bakılınca, cevabın üstünkörü ve içi boş olduğu ortaya çıkar. Gelenekler değişmez değildir ki… Gelenek, kadınları ahlâken zaten hakları olan eşitlikten mahrum etmek için kullanılagelmiş bir baskı aygıtıdır.

Pasifik’teki kadınların içinde olduğu bu katmanlı mücadeleleri görmezden gelen Yeni Zelandalı beyaz ‘feministler’, dé Ishtar’ın Pasifiğin Kızları kitabında yazdığı gibi bölgedeki kadınların ‘suskunluk örtüsüne sarınmış’ kalmasına katkıda bulunuyor. Solomon Adası’ndan Rhian Sanau gibi kadınlar ve Tonga’daki Ofa Likiliki’nin erkek şiddetine meydan okuyuşlarını duymuyor ya da kavramıyoruz. Yeni Zelanda’da ne Oceania Interrrupted’ı oluşturan kadınlarınki gibi yerli halklardan feminist sesler ne de Shona Rapira-Davies, Robyn Kahukiwa ve Emily Karaka sanat dünyasında hak ettikleri değeri görüyorlar. Genelde beyazların yaptığı konformist, cinselliğe bulanmış, pop ‘feminist’ işler tercih ediliyor.

Pan-Afrikalı feminist Minna Salami, Gelenek Afrikalı feministlerin aşması gereken temel engeldir isimli blog yazısında Molisa, Griffern ve Siwatibau’nun açıklamalarına yer verdi. Afrikalı kadın özgürlük savaşçılarının her zaman “erkek militanlardan gelenek kisvesi altında, kadınların mücadelede yeri olmadığı iddiasını taşıyan ekstra bir muhalefetle karşılaştıklarını” anlattıklarını yazdı. Ganalı Ama Ata Aidoo da şunları yazmıştı:

Erkek yoldaşlarınızın çoğunluğu oluşturduğu devrimci kadro içinde bir kadın olarak güç gösterisinde bulunmanız durumunda, öyle bir duvara çarpabiliyorsunuz ki bir daha asla kendi özünüze dönmeniz mümkün olmuyor… Ayrıca zafer kazanıldığında devrimi konsolide etmek için size tekrar örtüyü uzatırlarsa da şaşırmayın.

Elvia Alvarado anılarını kitaplaştırdığı Korkma Gringo’da Honduraslı campesinas’larla örgütlenmeyi güçleştiren meseleyi daha açıkça ortaya koyuyor.

Kadınları örgütlemenin en büyük zorluğu kocalarının buna karşı olmasıydı. Erkekler örgütlü kadınların aile içinde pantolon giymek isteyeceğini, erkeklere patronluk taslamaya başlayacağını düşünüyordu. Kadınların erkeklere değil, erkeklerin kadınlara ne yapmaları gerektiğini söylemesi gerektiğini savunuyorlardı.

Sheila Jeffreys Erkeklerin Egemenliği kitabında batıdaki birçok feministin bu katmanlı gerçeklikleri görmezden gelmesinin sebebini kültürel değişkenliğe açık olmaya ve beyazlığın getirdiği suçluluk hissine bağlıyor.

Çokkültürlülük kültürel farklılığa saygıyı ve vatandaşların devlet müdahalesi olmadan evlilik ve ailenin özel alanında ‘kültür’lerini ifa etmesini gerektirir. Ancak ne yazık ki feministlerin de işaret etmiş olduğu gibi, ‘gelenekler’ kadınların güvenliği ve eşitliği için tehlike arz eden cinsiyet farklarına dair anlayışları temel alır. Bunu sağlayan da çoğunlukla kadınların evlilik ve aile içinde ikincil, itaatkar konumudur.

Şüphesiz “gelenek, görenek” ve “kültür” gibi romantik fikirlerin erkek şiddetine bahane olarak gösterilmesi yerli halklarla değil ataerkillikle ilgili bir olgu. Batının anaakım feminizmiyse buna dair hassasiyetini tamamen kaybetmiş durumda. Şeriat hukukunda da kadın sünneti islami bir ‘namus’ anlayışıyla birlikte ‘kültürel’ sayıldığı için meşrulaşıyor. Hibo Wardere 2016’da çıkan Kesik kitabında, kadın sünneti çerçevesinin tamamen kültürel bir gelenek olarak çizilmesinin bu barbarca ve insanlık dışı muamelenin üstünü nasıl örttüğünü anlatıyor.

Kadın sünneti Yeni Zelandalılar için öyle sadece ‘uzaklarda bir yerlerde’ yaşanan bir mevzu değil. Mısır, Etiyopya, Eritrea, Sudan, Endonezya ve Wardare’nin memleketi Somali’den gelen kadınlar Yeni Zelanda’da yaşıyorlar. Hepsi kadın sünnetinin uygulandığı şeriat hukukuna sahip ülkeler. Mısırlı efsanevi feminist Nawal El-Saadawi’nin şu satırları da Wardere’yi destekler nitelikte:

Arap toplumunda çarpıtılmış bir namus kavramı mevcut. Bir adamın namusu ailesindeki kadınların kızlık zarının bozulmamasına bağlı… Kendisi zamparanın dik alası olsa da namuslu kabul edilir. Yeter ki  kadınları genital organlarını korumayı becerebilsin.

nawal-el-saadawi

Neval El Saadawi

Bahsettiği direkt kadın sünneti vahşeti olmasa da El-Saadawi dişi cinsel organının kadınları kontrol altına alma ve suskun kılma amacıyla nasıl kullanıldığını anlatıyor.

Aynı ülkelerde zoraki evlendirme de mevcut. Yeni Zelanda’da bu konuda konuşan Taylandlı ve Hindistanlı kadınlar da var. Shakti Kadın Sığınma Evi senelerdir Yeni Zelanda’da zoraki evlilikler meselesine dikkat çekmeye çalışıyor. Zoraki evliliğin penceresinden baktığımızda, Yeni Zelanda’daki anaakım feminizmin romantik fikirlere duyarsızlıkla kalmayıp alkış tutabildiği için tahakküm ve kontrol biçimlerine dayanak oluşturabildiğini görüyoruz.

Yeni Zelanda’da feminizm adına üretilen sanat ve aktivizm ile tasdikleyip alkış tuttuğumuz bir diğer kadın düşmanı küresel endüstriyse fuhuş. Yeni Zelanda genelevlerine insan ticaretiyle gelen kadınlar ve çocukların büyük oranda Çinli ya da Maori ve Pasifik yerel halklarından olmasını ve maruz kaldıkları kadın düşmanlığının üzerine binen ırkçılığı boş mu verelim? Yeni Zelanda’da seks ticareti içindeki Koreli bir kadın olan Suzie verdiği ifadede müşterilerin “Asyalı kadınları tercih ettiğini çünkü onların daha ucuz ve ‘daha fazlasını yapmaya hazır’ olduğunu” söylüyordu. Yeni Zelanda’daki müşterilerin buluştuğu adultforum adlı web sitesinde içlerinden biri Asyalı bir kadına tecavüzüyle ilgili ‘şikayet’ bildiren diğer üyeyi “ucuzcu piçler bunu hakediyor” diyerek eleştiriyor.

Ucuz ve edepsiz arıyorsunuz, e bulursunuz da. Burada kaliteli hanımefendiler var ve çoğu olağanüstü hizmet veriyorlar, fakat hayır! Siz hem indirimli reyon olsun istiyorsunuz sonra istediğinizi bulamayınca da sızlanıyorsunuz.

İşte bu ırkçı cinsiyetçilik, eskiden Yeni Zelanda’da seks ticaretindeki en büyük grubu oluşturan ve Asya’da fuhuş karşıtı mücadele yürüten Taylandlı kadınları ve Asya Fuhuşa Son Kadın Koordinasyonu içinde aynı mücadeleyi veren Nayoung Kim ve Suzanne Jay’i işaret ediyor. Yeni Zelanda ayrıca Rohingya’dan belirli sayıda mülteci kabul ediyor; Rohingyalı kadınlar seks ticaretinin sarsıcı boyutlara ulaştığı mülteci kamplarından kaçarlarken, sözde ‘feminist’ aktivizm içinde bu meselenin rahatsız edici gerçeklerini “göçmen seks işçisi” gibi sözcüklerle sterilleştirmemiz gerçekten mide bulandırıcı.

Anaakım ‘feminizm’ içinde fahişeliğin bireysel bir ‘tercih’ olarak yüceltilmesi neoliberalizmin bireysel kimlik politikalarına dayanıyor. Kimlik ve tercih neoliberalizm için kutsal kavramlar, ‘gelenek’ ve ‘namus’un beyaz toplumdaki karşılıkları bunlar. Erkek egemenliğinin dayanakları olarak işlev görüyorlar. Kadınlar zaten küresel olarak her çeşit kadın düşmanlığına maruz kalırken bunlar da sömürgecilik yoluyla onlara eklenerek kadın düşmanlığını katmerlendiriyor. Bunu açıkça ortaya döken bir örnek Uluslararası Para Fonu’nun (IMF), yıkıcı, neoliberalleştirici Yapısal Uyum Paketleri’ni (SAP) onaylayarak ülkeleri borç yükü altında bırakmasıdır. Bu uyum paketleri Afrika, Asya ve Avrupa’daki eski doğu bloğu ülkelerinde kadınlara sefalet ve eşi benzeri bir görülmemiş bir yoksulluk getirdi. Maria Bargh, Direniş: Yerli Halkların Neoliberalizme Yanıtı adlı kitapta IMF’nin bu yoksulluğun tercih edildiği iddiası hakkında yazıyor. “SAP’lar açıkça neoliberal politikaları yerleştirmeye yarayan mekanizmalardır,” diyor ve ekliyor:

Bu politikalar “her duruma uygun” modeller olarak ele alındıkları, yerellerde toplu olarak uygulandığında işlemedikleri, sıklıkla çevresel ve sosyal yıkım getiren büyük ölçekli projeleri destekledikleri için yaygın olarak kınanmasına rağmen IMF’nin yanıtı bu paketlerin söz konusu ülkelerce tercih edildiği oluyor.

Siddharta Kara’nın kitabı Sex Trafficking’de (Seks kaçakçılığı) belirttiği gibi, IMF paketlerinin yarattığı yıkım bu ülkelerdeki kadınları savunmasızlaştırarak seks kaçakçılığına daha açık hale getirdi. Şu anda seks köleliği içindekilerin arasında sayısal olarak en büyük grup Asyalı kadın ve çocuklar, Doğu Avrupalılar da en hızla artış gösteren grup. Bu kadınlar Julie Bindel’ın The Pimping of Prostitution (Fuhuşun Pezevenkliği) kitabında yalın bir şekilde açıkladığı süreçlerden geçiyorlar, ertesinde de sıklıkla “seks işçilerinin hakları”nı temsil ettikleri iddiasını taşıyan küresel seks ticareti lobisinin ağına düşüyorlar. Seks ticareti lobisinin politik çizgisine göre seks endüstrisindeki kadınlar o noktaya nasıl varmış olursa olsunlar bunu kendileri seçmiş demek oluyor. Bu onların ‘tercih’i. Böylece birçok katmandan oluşan baskı mekanizması haklı gerekçeler olarak görülen bu katmanların üstüne yığılıp yine katman katman aklanıyor: Kültür, namus, din, kimlik, tercih.

Kadınların fuhuşu ‘tercih’ ettiği fikri neoliberal politikaları yalayıp yutmak anlamına geliyor; kadınların maruz kaldığı baskı biçimlerini, Christchurch’de öldürülen Ngatai Manning gibi vahşice işlenmiş kadın cinayetlerini görmezden gelmeyi; ayrıca seks ticaretinden kurtulabilmiş kadınların fuhuşun asla bir tercih olmadığına dair ifadelerini yok saymayı gerektiriyor. Bu hem fuhuşun sadomazoşist yapısını hem de Sojourner Truth’dan Audre Lorde’a, Cherry Smiley’ye, kadınlara yönelik ırkçı şiddete karşı metinler üreten feministlerin sesini hiçe saymak demek. Smiley’nin belirttiği gibi:

fahişelik yerli halktan kadınlar için geleneksel bir aktivite falan değildir, aslına bakarsanız “dünyanın en eski baskı biçimidir.” adeta bir sistemdir, Kanada’nın eğitim sistemi gibi bu da yerli halklara dayatılmıştır. fuhuş, yerli halktan kadınlara ve kız çocuklarına yönelik sömürgeci erkek şiddetinin bir uzantısıdır. bizlere bu hayatta gözden çıkarılabilecek kadar değersiz olduğumuzu ve saldırganların bedel ödemeden canımızı yakabileceğini söyler.

Audre Lorde 1988 yılında yazdığı Sadomazoşizm adlı makalede tahakküm ve itaate dayanan cinsel pratiklerin övülmesine karşı çıkıyor ve anaakım ‘feminizm’in pornografi ve fuhuşun böyle pratikler olduğu gerçeğini görmezden geldiğini ve bunun da ağır sonuçlar doğuracağını söylüyordu. Zimbabveli yazar NoViolet Bulawayo’nun romanı We Need New Names (Yeni Adlara İhtiyacımız Var) bir grup Afrikalı çocuğun Amerika’da yaşarken bir klikle internet pornografi dünyasına dalıvermesini anlatan sinir bozucu bir pasaj içeriyor. Çok çok ilginç olduğu söylenen bir filmin sayfasına yönlendiriliyorlar. Bullawayo şöyle yazıyor:

İlk gördüğümüz şey bu filmin rahatsız edici görsellik içerdiğini söyleyen uyarı oluyor… Omuz silkiyorum… fakat sonra o delice çığlık patlıyor ve hepimiz yaptığımız işleri bırakıyoruz.

Çığlık sanki var olan tüm acıları yutmuş ve şimdi onlarla boğuluyor gibi… Bana nasıl olup da tanıdık geldiğini düşünüyorum, bunu sanki daha önce duymuş gibiyim ama nerede veya kimden duyduğumu bir türlü çıkartamıyorum…

Sonra ortaya bir kadın çıkıyor ve kızın bacaklarını tutuyor, kız da içine şeytan kaçmışçasına tekmeler atmaya başlıyor. Sonra bir kadınlar çetesi geliyor ve kızın tepesine binip onu hareket edemez hale getiriyorlar…

Bu zapt etme işine katılmayan tek bir kadın var çünkü o elinde uzun bir bıçağı taşıyan kişi… Bıçakla ne yapacağını sormak istiyorum ama ağzımı açarsam hiçbir söz çıkmayacak, biliyorum.

Bulawayo’nun burada anlattığı, o sırada Amerika’da bulunan bir grup Afrikalı çocuğun, filme çekilmiş kadın sünneti videolarının pornografi olarak bir piyasası olduğunun farkına varışları. Beyazlatılmış feminizm, içinde Bulawayo’nun anlattığı gibi sahneleri kolaylaştıran kadınlar barındırıyor. Pasaj aynı zamanda kadınların maruz kaldığı baskı biçimlerinin birbirinden tamamen ayrı olmadığını, bunların kesiştiğini gösteriyor.

Yeni Zelanda’da neoliberal kimlik politikalarını yaygınlaştırmak -ki bu Ace Lady Network, Lizzie Marvelly, Yeşil Parti ve İşçi Partisi tarafından yapılmakta- küresel ölçekte kadınların içinde bulunduğu koşulları meşrulaştırmak ve daha da kötüleştirmek anlamına geliyor. Toplumsal cinsiyeti “kimlik”, “kültür” ve “tercih” olarak tanımlayan beyazlatılmış tartışmalar da buna örnek oluşturuyor. Yaklaşık 3000 Yeni Zelanda vatandaşının köklerinin dayandığı İran’da pek çok eşcinsel ataerkil sistemin dayattığı heteroseksüelliğe uyum sağlamaları için cinsiyet değişimine zorlanıyor. Afganistan’da da bacha posh olarak bilinen, “oğlan” olarak büyütülen kız çocuklarının varlığı ‘tercih’e değil; hayatın pek çok dişi insan için katlanılmaz olduğu gerçeğine dayanıyor. İnsan kaçakçılığı üzerine araştırma yapan Siddharth Kara, Taylandlı bir kadının ona “Tayland’da bir kadının yapabileceği en iyi şey bir erkek olarak yeniden doğmak” dediğini aktarıyor. Pek çok Budist fikre göre kadın olarak doğmak daha önceki bir reenkarnasyonda işlenmiş günahlara verilmiş bir ceza. Hindistan gibi ülkelerde, bu kadınlar üzerindeki baskı ve bu tavırlar, kız bebek sahibi olmamak için kürtajı ve yeni doğmuş kız bebek cinayetlerine sebep olurken kadın erkek oranlarını değiştirmiş ve Hindistan sınırları dışından getirilen kadınlarla insan ticaretini körüklemiş durumda.

Toplumsal cinsiyet (gender) kavramını kadınlar üzerindeki baskıya dair gerçeklikten kopartıp, ‘kültür’ ve ‘kimlik’ olarak kutlayan anaakım ‘feminizm’ küresel kadın düşmanlığını iyice derinleştiriyor. Kimlik politikaları bunu bir adım ileri götürerek dişi bedenlere ait biyolojik olguları kirli ve ağza alınmaz ilan edebiliyor. Bunlara örnek olarak kadın yürüşlerinde ‘pussy hat’ giyilmesinin yasaklanmasını, Yeni Zelanda Kürtaj Yasasına Reform ve ebe örgütleri gibi oluşumların hamile kadınlar yerine ‘hamile insanlar’ ibaresini kullanma konusundaki ısrarlı girişimlerini verebiliriz. Kadınlar olarak uğradığımız baskıya dair deneyimlerimiz ile bedenlerimiz ya da biyolojimiz arasında bağ kurmamız engelleniyor, hem de ‘transfobik’ ilan edilmemek uğruna. Bunu kabullendiğimiz sürece bu tipik ataerkil yaklaşımı görmezden gelmiş oluyoruz. Mısır’dan El-Saadawi’nin yazdığı gibi:

Beden ve onun işlevleri konusundaki cehalet, kadınlar ve kız çocukları için namusun; saf, temiz ve edepli olmanın göstergesidir. Bunun tam tersi de geçerli. Cinsellik ve kendi bedeni hakkında herhangi bir bilgiye sahip olan bir kız istenmeyen ve utanç duyulacak bir şey olarak kabul edilir.

Kadınlar bu yüzden cehaletlerini ve naifliklerini beslemeye çalışırlar. Böylece toplum onları iffetli ve itibar sahibi görmeye devam edecektir.

Bu cehalet kültü yalnızca cinsellik ve erkekler hakkında değildir, aynı zamanda dişi bedenlerle ilgili meseleleri de kapsayacak şekilde benimsenir. Arap kızlarının yetiştirildiği ortam bedenleri ve onun işlevleri ile ilgili konularda kapkaranlık ve sessizdir. Bir sabah gözlerini açıp kasıkları arasındaki bir damla kırmızı kanı ve beyaz çarşaftaki kıpkırmızı lekeyi gördüklerinde çoğu dehşete kapılmaktadır.

El-Saadawi’ye göre kadınlar ve kızlara empoze edilen başörtüsü de bu ‘zihinsel sünnet’ eğitiminin ayrılmaz bir parçası. Öte yandan İranlı kadınların hijab/başörtüsü karşıtı mücadelesi Masih Alinejad’la sesini duyururken başörtüsü Yeni Zelanda’da ‘feminizm’ tarafından olumlanan bir uygulama olarak varolmaya devam ediyor.

white-wednesday-campaign

Aynı zamanda cerrahi ve medikal mutilasyonu da ‘cinsiyet değiştirme’ çerçevesinde alkışlıyoruz. Bunun kadın sünneti karşıtı aktivizme, İran’da düzeltme tedavilerine maruz kalan eşcinsellere etkilerini boş verelim. Yahut testosteron kürü adı altında düzeltme tedavisi gören ve ancak bunun geri döndürülmez etkilerine maruz kaldıktan sonra lezbiyen bir kadın olduğu gerçeğini kabul eden Zahra Cooper gibi genç kızları da dert etmeyelim. Sol yayın organı Spinoff’un okuyucuları bir kadının cinsiyet geçişini ve mastektomisini (göğüslerin cerrahi olarak alınması) ağızları açık takip ettiler çünkü o bunu ‘tercih’ etmişti. Somalili genç kızların %66’ının kadın sünneti uygulamasını onayladığını filan bir kenara bırakın daha kendi neoliberal ‘tercih’ politikalarımızı eleştirmekten aciziz.

Cinsiyet kimliği fikrini Maorilerden alınan ‘Takatāpui’ kavramını kullanarak yaymaya çalışmak sömürgeciliğin her şeyi kendine mal edici niteliğini göz ardı etmek anlamına da geliyor. Ayrıca erkek şiddetini meşrulaştırmak için kullanılan ‘gelenek’ kavramını eleştiren yerli halklardan kadınları ve sömürgecilik ile Pasifik kadınlarının hayatına giren tıbbi deneylerin tarihini de yok saymış oluyoruz. Cinsiyet geçişi olarak kabul edilen müdahalelerin teknolojisinin tarihsel izleri bizi cerrahi dönüşüm ve tıbbi kısırlaştırma teknikleri geliştiren Nazi doktorlarına götürebiliyor. Tıbbi deneylerin 1907’de Alman birlikleri tarafından Namibya’daki Hererolar üzerinde uygulandığını; on dokuzuncu yüzyılda jinekologların esaret altındaki kadınları denek olarak kullandıklarını biliyoruz. Bugün yerli halklardan kadınlara hala kanserojen doğum kontrol hapları reçete ediliyor. Dé Ishtar Pasifiğin Kızları kitabında ABD’nin Mikronezya’da gerçekleştirdiği nükleer deneylerin düşüklere, ölü doğumlara ve kadınların ‘denizanası bebek’ diye tanımladığı sonuçlara sebep olduğundan bahsederek bunların bilinçli insani ve jinekolojik  deneyler olduğunu söylüyor. Bu tanıklıklar ve tarihi bilgi, tıbbi deneyleri böylesine teşvik eden herhangi bir ideolojiye temkinli yaklaşmamız gerektiğini anlamak için yeterli olmalı.

Pasifik’in her yanından feministler uzun zamandır teknolojik fanatizme, ekolojik kıyıma ve sömürgeciliğe karşı savaşıyorlar. Hibo Wardere ve Neval El-Saadawi kadın sünneti ve kadın bedeninin şeytanlaştırılmasına direnirken, Suzanne Jay ve Cherry Smiley kadınları fuhuşa iten insan ticaretiyle mücadele halinde. Peki biz bu kurumları yani evliliği, çarşafı, fuhuşu ve cinsiyetçi tıbbı deneyleri alkışlarsak ne olur? Durum şu ki, bizim Yeni Zelanda’da bir kadına ait ‘tercih’ olarak tasvip ettiğimiz seks ticareti için Çin, Kore, Tayland ve Pasifik bölgesinden kadınlar ve kızlar buraya getiriliyor. Çocukların evlendirilmesi yasadışı ama aileler gizlice dini nikahla kız çocuklarını zoraki evliliklere sokuyorlar. Öte yandan Yeni Zelandalı çiftler taşıyıcı annelik ticaretindeki talebe de epey katkıda bulunuyorlar.

Kadınlara sıklıkla feminizmin hakikati dile getirmekle aynı şey olmadığı söyleniyor. Feminist çerçevede ‘hakikat’ kirli bir sözcük olarak çoğulculuk adına kurban edilebiliyor. Farklı feminizmler ile yetinmemiz; yani tutarlı bir analizle değil birbirinden farklı pek çok hikayenin varlığıyla tatmin olmamız bekleniyor. Bu politik olarak oldukça benzersiz bir durum. Barış mücadeleleri, yerli halkların direnişleri, siyahilerin insan hakları mücadeleleri ve ulusal hareketler, sendikalar, cezaevi karşıtları, çevreciler, sol partiler; bu grupların hiçbiri tanımlanamaz ve çoğulcu olmak, bir başka deyişler aslında örgütsüz ve etkisiz olmak adına tutarlı analizler yapmaktan ve gerçekleri söylemekten kaçınmıyorlar. Bu, kadınların özgürlüğüne karşı verilen çok özel, ataerkil bir tepki.

Bunun bedeli çok ağır, bedeli dayanışmayı kaybetmek. Somut, evrensel gerçeklerden bahsetmektense kişisel ‘tercih’leri içeren bireysel hikayeleri baskın kılmak kadınlar arasında kurulabilecek uluslararası dayanışma olasılığını ayaklar altına alıp parçalıyor. Dolayısıyla aramızda ataerkil beyaz toplum tarafından körleştirilmiş olanlar Pasifik bölgesinde mücadele yürüten kızkardeşlerimize tek bir şey sunabilecek hale geliyor: Acıma. Bireysel ‘tercih’ anlatıları, kadınların küresel patriyarka gerçeği hakkındaki düşüncelerini muğlaklaştırıyor, bizi sersemleştiriyor. Empati duygusu, yani kendini bir başkasının yerine koyarak onu anlayabilme becerisi, böylesi bir muğlaklık ile insaniliğini yitiriyor ve geriye yalnızca acıma duygusu kalıyor. Acıma, dayanışma duygusunun yokluğuyla içi oyulmuş empatidir. Böylece derin bir uykuya dalan empati, içeriğindeki dayanışma duygusunun söküp çıkartılmasıyla acımaya dönüştürülmüş, bir bakıma hiçleştirilmiş, değersizleştirilmek için sakatlanmıştır.

Yeni Zelanda feministleri olarak, eğer dünya çapında feminist direniş içindeki kadınlara acımaktan başka bir faydası olmayacak hale dönüşmek istemiyorsak salt bireysel ‘tercih’, ‘kimlik’ ve ‘kültür’ü temel alarak ataerkil kurumları meşrulaştırmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Evlilik, fuhuş gibi kurumlarla, taşıyıcı annelik ve toplumsal cinsiyete dair medikalleşmiş anlayışların kadınları küresel olarak nasıl boyunduruk altına aldığı, bizi metalaştırdığı ve baskı altında tuttuğu hakkında düşünmeye başladığımız zaman muğlaklıktan kurtulan zihinlerimiz berraklaşacak, bu suçlara ortak olmaktan ve acıma duygusundan uzaklaşacağız. Böylece dayanışma örebileceğiz. Böylece kadın özgürlük hareketinin çekilmiş el frenini tekrar indirme şansımız olacak. Kadınlar, yani dünyanın her noktasında yaşayan, tüm kadınlar bunu gerçekleştirmemizi hak ediyorlar.

Çeviri: Güleren E.