“Seks İşçiliği” ve Fuhuş Gerçekliğinin Reddi

Feministlerin temel amacının, erkek egemen düzenin kadınlar üzerinde oluşturduğu baskıyı ortadan kaldırmak ve kadınların, onları bu sömürü sisteminin içerisinde tutan toplumsal zincirlerden özgürleşmesi için yollar bulmak olması, fuhuş kavramının her bağlamda seks işçiliği olarak anılması taraftarı olanlar için kaygılanacak bir mesele gibi görünmüyor. Seks işçiliğini, içinde yer aldığı endüstriyi temelden eleştirmeden savunan bu anlayış, fuhşun varlığının veya iş olarak ele alınmasının onun meşruiyeti için yeterliliğinin bir kanıtı olduğunu ima ediyor. Bunun yanısıra bu anlayış, erkeklerin cinsel “haklarına” erişimini garantileyen bu kurumun herhangi bir ticari faaliyetten farksız işlemesinin ve kadınların üzerinde uygulanan bu “hakların” kadınları özgürleştireceğini iddia ediyor. Nihayetinde ‘seks işçiliği’ çerçevesindeki haklardan bahseden pek çok insanın seks ticaretini; patriyarka, tahakküm, insan kaçakçılığı, erkek şiddeti gibi fuhşun temelini oluşturan gerçekliklerden muaf tuttuğuna sıklıkla tanık oluyoruz: Seks işçiliği, bazıları için güçlü ve cinsel olarak özgürleşmiş kadınların daha da güçlenmek ve özgürleşmek için herhangi bir iş gibi edinebilecekleri, ahlakçılığa karşı direnirken para da kazanabilecekleri bir fırsattan1 ibaret ve her kadın, içkin olarak, bu fırsata sahip!

Fuhşun ‘herhangi bir’ iş gibi, bir muhasebeci veya garson ile aynı düzlemde ele alınması, fuhşun safi bir “geçim kaynağı, yaşamak için herhangi bir kişinin yapabileceği”2 bir şey olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Teorik olarak herhangi bir kişi seks endüstrisi içinde olabilir ama bu fikrin öne çıkarılması bu endüstrinin mağduru olan çoğunluğu, yani kadınlar ve çocukları göz ardı etmek anlamına geliyor. Seks endüstrisindeki cinsiyet dağılımındaki inanılmaz uçurum, kadınların ataerkil hiyerarşideki konumlarının ve işlevlerinin yadsınamaz bir örneği. Fuhuş meselesini bir cinsellik hizmeti olarak çerçevelemek, fuhuş dinamiğindeki eşitsizliği ve sömürünün hasır altı edilmesine, fuhuş yaptıranların – pezevenklerin ya da devletin – ve seks satın alanların ise erkek olduğunu unutmamıza sebep oluyor.  Mesele sadece ve sadece seks olsaydı, erkek egemen anlayışın kadını erkeğin cinsel haz aracına indirgemesi ile bir ilgisi olmasaydı, kadınların da erkekler kadar bu hizmetten yararlandığını ve erkeklerin de kadınlar kadar bu hizmeti verdiğini görürdük. Özellikle, bu kadar güçlendirici olduğu iddia edilen bir mesleğin erkekler tarafından es geçilmesi düşünülemez bir şey olurdu. Ancak böyle bir durumun aksine kadınları fuhşa iten kurumların, kişilerin ya da deneyimlerin; kadınların seks endüstrisine girmeden veya sokulmadan önce bile kadınları bu endüstriye hazırladığını ve kadınlara başka seçim şansı bırakmayacak şekilde bir toplumsal gerçekliğin tasarlandığını görüyoruz. Seks endüstrisinde yer alan 854 kişi ile yapılan bir araştırmada hayatının belirli bir döneminde evsizlik yaşamış veya yaşamakta olanlarının oranının %75 iken çocukken istismara uğrama oranının %63 olduğu tespit edilmiş.3 Türkiye’nin 63 yasal genelevinde bulunan pek çok kadın sevgilileri, kocaları, babaları ya da erkek akrabalarınca fuhşa zorlandıklarını, genelevlere satıldıklarını anlatmışlar.4 Buna göre fuhşun aslında kimin geçim kaynağı olduğu ve neden herhangi bir kadın tarafından rastgele tercih edilmediği anlaşılabilir.

Fuhşun iş olarak görülmesinde yatan bir diğer sebep ise cinselliğin kişinin bedeninden ve duygularından ayrı bir meta olarak piyasaya sunulabileceği düşüncesi. Jeffreys’in de belirttiği gibi seksin bir hizmet olabileceği fikri, fuhşun ev içinde kadının görünmeyen emeği ile birlikte “yeniden üretim emeği” kategorisine yerleştirilmesinden kaynaklanıyor.5 Kadınların çocuk bakmak, yemek veya temizlik yapmak, hastaya bakmak gibi ev içinde görevi olarak görülen görünmeyen emeği,  “sosyal gereklilik” şeklinde nitelendirilir. Kimin yaptığından bağımsız, birisinin bu eylemleri yerine getirmesi gerekir ve ataerkil bir düzende bu çoğunlukla kadın olur. Seksin hizmet olarak sunulabileceği düşüncesi, cinselliğin de bir “sosyal gereklilik” olduğu fikrine dayanır. Bu düşünceyi savunanlar için, gün geçtikçe büyüyen hizmet sektöründe kadınların ücretsiz gerçekleştirdikleri ev içi emeğin ücretlendirilmesi cinsellik için de geçerli olmalıdır. “Gelişmiş” ülkelerin hizmet sektörü için işçisini dışarıdan temin etmesi, hizmet sektörünün fuhuş ile tek ortak yönü olabilir.6 Ev içi emek ile cinsel “ihtiyaçların” sosyal gereklilik olarak aynı başlık altında alınması, “seks hizmeti” kavramındaki eril gerçeği gözler önüne seriyor. Çünkü bir evde yaşayan herhangi birinin ihtiyaçlarını gidermek için sarf edilen ev içi emeğin aksine, fuhuş orantısız bir biçimde erkeklerin sözde ihtiyaçlarını gidermeye yarıyor. Fuhuş herhangi biri için bir sosyal gereklilik oluşturmuyor, yalnızca erkeklere ve onların cinsel ihtiyaçlarına hizmet veren bir bağlam yaratıyor. 

Ayrıca fuhşa “seks hizmeti” olarak bakmak, yani bedensel bir işlevin bedenden soyutlanabileceği düşüncesi, sadece bedenin o işleve indirgenmesiyle mümkün olabilir. Bedenin böyle bir işleve indirgenmesi ise onu tüketilebilecek bir nesneye dönüştürür. İşin ilginç tarafı kadınların bu “hizmeti” sağlarken, kendilerini bu işleve indirgemeyi içselleştirmelerinin ve bu “hizmet” esnasında kendi cinselliğinden ve arzularından kopuk bir hale gelmelerinin kimi feministlerce bile dolaylı yoldan normalleştirilmesi. Sevişmenin işteş bir eylem olduğunu ve iki tarafın rızası olmadan gerçekleşmemesi gerektiğini düşünüyorsak, bir tarafın neden para karşılığı rıza gösterdiğini deşmek feminist bir çabadır ve bu çaba, bu eylemin neden para karşılığı verilen bir hizmet olarak kabul edildiğini sorgulamalıdır. Fuhuş yaptırılan kadınların dissosiyasyon7 ve savaş gazilerinden bile daha şiddetli travma sonrası stres bozukluğu yaşamaları8 bu sorgulamanın aciliyetine işaret ediyor. Kadınların nesneleştirilerek erkeklerin mastürbasyon aracı haline getirilmelerinin normalleştirilmesi, feministlerin kimi  kazanımlarını da hiçe saymak anlamına gelir. Cinselliğin bir hizmet olarak sunulması, kadınların evlilik içinde yaşadıkları rıza dışı ve bir görev olarak algılanan “cinsel birleşmeleri” – yani tecavüzü- erkeklerin evlilik dışında da para karşılığı temin edebildiği bir olgu haline getirir. Bu sebeplerden ötürü seksin bedenden ayrı olarak ve bir hizmet olarak düşünülemeyeceğini kabul etmek, satılan şeyin kadınların bedenleri olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Ancak bunu kabullenmek zor çünkü kimse bu çağda köleliği savunduğunu itiraf etmek istemez. Cinsel kölelik, ataerkinin kadınlara layık gördüğü bir statüdür ve fuhuş savunusu, kadınları bu statüye daha da mahkum etmeye yarar.

Her ne kadar seksin bir hizmet olarak ele alınmaması gerektiği üzerinde dursam da bu çerçevenin tam anlamıyla yürürlükte olduğu ve seks ticaretinin aracılarını da kapsayacak şekilde yasal bir şekilde sürdürüldüğü Hollanda, Almanya gibi ülkeler mevcut. Türkiye’de ise seks ticareti, aracılık yapmak ve teşvik etmek dışında yasal. Seks işçiliği çerçevesinin farklı derecelerde yasal alanı domine ettiği ve seks ticaretinin bir hizmet ve iş olarak kabul edildiği ülkelerin olduğunu göz ardı etmemek gerek. Nitekim bu örnekler bir olgunun iş olarak kabul edilmesinin onun hakkında normatif bir yargı barındırması gerekmediğini, bir şeyin iş olarak ele alınmasının onu kabul edilir kılmadığını anlamamıza yardımcı oluyor. ILO’nun 2015’te kavramsallaştırdığı “kabul edilemez iş” çerçevesinden fuhşu inceleyen Tyler, seks işçiliğinin de bu kavram içinde sınıflandırılabileceğini dile getiriyor.9 12 ölçüt (zorla çalıştırma, sağlık, gelir, güvenlik, mesai süresi, görünürlük, çocuk işçiliği, sosyal koruma, eşitlik ve insan hakları, yasal koruma, işçilerin aile ve toplum hayatı ve iş organizasyonu) doğrultusunda şekillenen bu kavram,  fuhşun iş olarak görülmesi halinde bile kabul edilemez olduğu konusunda oldukça faydalı bir çerçeve sunuyor. Yazı içerisinde seks ticareti hakkında sunulan veriler bu çerçeve ışığında değerlendirildiğinde fuhşun “iş” olarak yasallaştırılmasının onu kabul edilebilir kılmadığı apaçık ortada.

Seks işçiliği kavramını ve aslında seks endüstrisini savunan bu anlayış; kendisinin statükoya karşı bir yerde konumlandığını ve dolayısıyla ilerici bir sav ortaya attığını iddia ediyor. Bu iddianın temelinde ise fuhşa yöneltilen her türlü eleştirinin muhafazakar ve statükonun ahlaki değerlerini yansıtan bir yerden geldiği düşüncesi bulunmakta. Bu düşüncenin neden bir yanılgı olduğundan bahsetmeden önce statükonun fuhşu nasıl algıladığına ve ne gibi bir toplumsal işlevi olduğunu düşündüklerine dair konuşmakta fayda var. Fuhşun varlığı; kimileri tarafından erkeklerin doğal ve durdurulamaz cinsel ihtiyaçlarının kabulüyle birlikte, böyle bir kurumun ortadan kaldırılmasının erkeklerin bu dürtülerini başka (iffetli) kadınlardan çıkaracakları düşüncesiyle normalleştirilir. Fuhuş bu noktada iffetli kadınları; erkeklerin kızlarını, karılarını, annelerini koruyan tampon kurum rolünü üstlenir.10 Böylece fahişenin, orospunun ya da seks işçisinin varlığı, -adına ne dersek diyelim-  iffetli kadının da var olmasına olanak sağlar. Erkek bu şekilde hem cinsel dürtülerini giderir hem de bunu iffetli kadınlar üzerinde değil de toplum tarafından halihazırda insandışılaştırılarak kullanıma hazır kılınan kadınlar üzerinde yaptığı için evindeki “iffetli” eşine, aile kurumuna ya da “onuruna” leke gelmez. “Orospu ve İffetli Kadın” ikiliği, kadınların cinselliğinin erkeklerce nasıl şekillendirildiğinin ve kendi amaçları doğrultusunda nasıl toplumsallaştırıldığını gösterir. Kadınlar bu ikilikte varolmak zorundadır, erkekler ise var ettikleri bu ikilikte özgürce hareket edebilir. Brunskell-Evans bu durumu şöyle açıklıyor: 

 ‘Orospuların’ gerçekten var olduğu düşüncesi, kadınları iki gruba bölmeye yarar; erkeklerin ‘meşru bir şekilde’ vicdanlarını huzursuz etmeden cinsel olarak faydalanabilecekleri kadınlar, ve faydalanamayacakları kadınlar. Ne var ki, gerçekte ‘orospu’ diye bir şey yoktur. Orospu, dişil bir karakteristiğe büründürülmüş eril bir arzudur. Kadınları gerçekte bölen; ekonomik, toplumsal ve kişisel şartlardır. Kadınların nesneleştirilmesinin ve damgalanmasının devamlılığına sebep olan, fuhşun politik şartlarının kültürel olarak tanınmasındaki eksikliktir.11

Seks işçiliğini savunan anlayışın, zaman zaman kullandığı orospufobi, slutshaming12 ve benzeri tabirlerin bir orospunun gerçekten var olduğu  ya da ayıplanabilecek bir “sürtüğün” olduğu ön kabulüne dayanması göz önüne alındığında kendisine zıt gördüğü muhafazakar ve ahlakçı anlayıştan çok uzağa düşmediğini görüyoruz, nitekim hiçbir kadın orospu ya da fahişe değil, bu sıfatlarla damgalanmış kadınlardır. Bunu toplumda pek çok insan neredeyse bir karakter özelliğine bağlı olarak tanımlar, hakim görüş “fahişelerin” düşük ahlaklarını ya da parıltılı bir yaşantıya kapılmalarını içinde bulundukları durumun temeli olarak görür.

Devletin kadınların sicillerine yazdığı ve toplumun onları aşağılamak için kullandığı, onları damgaladığı kelimelerle hitap etmek, fuhşun gerçek sebeplerini tanımak ve önlemek yerine onları meşru kılmaya yarar.  Yani gerçek bir fahişe ya da orospu varsa bu fuhşun da meşru ve kabul edilebilir olduğu imasını taşır. Bu kelimeleri “olumlayıcı” bir bağlamda kullanmak onları dönüştürmez zira bu kelimelerin işaret ettiği maddi ve yapısal gerçeklik bu göstergesel bağlamdan etkilenmez. Buna bağlı olarak da bu kullanım, halihazırda kadınlar arasında yaratılan ayrımı ve dolayısıyla erkeklerin kadınların cinselliği üzerindeki hükmünü yeniden üretir ve güçlendirir.

İnsanlar geliyor, çok affedersin, yatıyor, “yap işte, para verdik”, o tarzda, yani düşünebiliyor musun, onu yaşamak lazım, adamın çoğu zaman elinde sigarası yatıyor yaparken, çok affedersin işte “sen fahişesin işte yapacaksın bunu”anlamında bir tavrı var, hareketleri var, yüz mimikleri var, ya artık insan sarrafı olduk… Valla ben yaptığım işe bir ad koyamıyorum… Toplum nasıl tanımlar? Vebalı bir hastalık gibi görüyor, toplumun gözünde biz fahişeyiz…“13

Seks ticaretini işçilik bağlamında ele alan anlayışın savlarından bir diğeri de fuhşun ortadan kaldırılması için ortaya konan her çabanın fuhuş yapan kişilerin gelir kaynaklarını yok ederek bu kişileri yoksulluğa ya da daha gözden ırak ve tehlikeli koşullara sürükleyeceğine dayanıyor. Seks endüstrisinde bulunan kişilerin neredeyse tamamının endüstride bulunma sebeplerinin yoksulluk olduğunu bir yana bırakarak, bu savla ilgili daha ilginç birkaç noktaya değinmek istiyorum. Öncelikle yoksullukla veya geçim sıkıntısıyla cebelleşen kadınlara dünya çapında medyada, kızlara ve genç kadınlara yönelik dergilerde, feminist sıfatını kullanan kimi site ve kuruluşlarda seks işçiliğinin gerçek bir meslek seçeneği olabileceği ve hatta “kolay” yoldan para kazanmak için seks işçiliğini tercih edebileceklerine dair propagandanın her geçen gün artması, seks endüstrisi içerisinde bir azınlığa ait bir deneyiminin kızlar ve kadınlar tarafından çoğunluğun deneyimi olarak algılanmasına sebep oluyor.  Bu duruma arz yerine talep yönünden bakıldığında ise ortaya ataerkinin kendini nasıl masumlaştırdığına dair ilginç bir resim çıkıyor. Seks işçiliği, fuhşun aksine(!), kadını erkeğin sadece haz aracı olmaktan çıkarıp erkek sayesinde kadının ekonomik kazanç da sağlayabildiği bir alan oluşturuyor. Seks ticareti, erkek talebi sayesinde “istihdam” yaratarak kadınlara destek oluyor. Açıkalın’ın aktardığı üzere,

Fahişenin seks işçisi, pazarlamacının (pimp) girişimci olarak yeniden adlandırıldığı durumda seks ticareti, seks işçiliği için gönüllü göç halini almaktadır. Böylece fuhuş yoksullar için uygun bir seçenek olarak normalleştirilmektedir. Erkekler, son derece güç koşullarda hatta açlık sınırında yaşayan kadınlara bu yolla bu koşullardan kurtarmış olurlar bu nedenle fuhuş kadının sömürüsü değil, yardımseverliktir (Raymond, 2004: 1163-1164).“14

Seks işçiliği savunucularının seks işçilerinin merdiven altı/yasadışı fuhşa itileceğine dair endişelerinin neden seks endüstrisinde bulunan kişiler için başka bir hayat tahayyülüne varmadığını ve seks işçiliğinin bu kişiler için yazgıymış gibi bir atmosfer oluşturduğunu merak ediyorum. Çünkü seks işçiliğinin devamlılığına ve kadınların sermaye15 olarak kullanılmasına ihtiyaç duyan tek şey seks endüstrisinin kendisi, pezevenkler ve bu kadınları her anlamda sömüren erkeklerdir. Seks işçiliğinin yasal olduğu, genelevlerin devlet eliyle veya özel olarak yönetildiği ülkelerde, fuhşun yasallaştırılmasını savunanların aksine, yasadışı fuhşun azalmadığı ve insan kaçakçılığının arttığı her seferinde ortaya konmakta. Avrupa Parlamentosu’nun yaptığı bir soruşturma, “düzenlemenin [yasallaştırmanın] etkisinin göçmen fuhşunda büyük bir artış ve seks endüstrisinde yasadışı pazarın yayılmasına dolaylı bir destek olabileceğini”16, 150 ülkeden elde edilen veri ile gerçekleştirilen bir araştırma “yasallaştırılmış fuhşa sahip ülkelerin daha fazla insan kaçakçılığı akışına” sahip olduğunu17 ortaya koydu. Bir başka kantitatif araştırma ise yine aynı şekilde, fuhşa bağlı insan kaçakçılığının “fuhşun yasallaştırıldığı yerlerde en fazla olduğunu”18 gösterdi. Fuhşu yasallaştırmak ya da yasak olmaktan çıkartmak talebin artmasına sebep olarak bu talebi karşılayacak arzın oluşturulmasına yol açmaktadır. Seks endüstrisinde bulunan kişilere destek olma iddiasıyla bu gibi stratejileri izlemenin daha fazla mağdur yaratmaktan başka bir durumla sonuçlanmadığını tekrar tekrar görüyoruz.

Ataerkinin boyunduruğunda yaşamak kabulümüz olmadığı gibi onun iktidarını ayakta tutan kurumların çarkları tarafından çiğnenmek de yazgımız değil. Seks endüstrisinden çıkmayı başaran ve bu konuda çalışmalar gerçekleştiren Rachel Moran’ın da dediği gibi, “Bir kadın yoksul ve aç olduğunda, insancıl olan şey ağzına yiyecek koymaktır, aletini değil”.19 Seks endüstrisinde bulunan kişilerle yapılan araştırmada “Neye ihtiyacınız var?” sorusuna %75’i ev ya da güvenli bir alan, %76’sı iş eğitimi, %61’i sağlık hizmetleri ve %56’sı bireysel rehberlik cevaplarını vermiş.20 Daha önce de belirttiğim üzere yoksulluk, istismar ve şiddet sebebiyle kendilerini seks endüstrisi içinde bulan kadınların bu ihtiyaçlarının karşılanması, seks endüstrisinin ne kadar iyi bir kariyer olabileceğini vurgulamaktan çok daha mühim. Büyük bir aciliyeti olan bu durumun değiştirilmesi uluslaraşırı örgüt AF3IRM’ün taleplerinde belirttiği üzere, kadınların sahip olması gereken iki temel hakka dayanıyor: fuhşa sokulmama ve fuhuştan çıkabilme hakkı.21 Fuhşa sokulmama hakkı, hukuki düzenlemelerin yanı sıra toplumsal bir algının kırılmasıyla mümkün olabilir. Kadınların, çocukların ve diğer dezavantajlı bireylerin pazarlanabilir veya satılabilir olarak görülmesi, insan kaçakçılığının düşünsel temellerinden biri. Gün geçtikçe pornografiye daha çok bulanan ve kadının ete indirgendiği bir kültür içinde fuhşun sistematik sömürüsünün göze batması veya bir sorun teşkil etmesi mümkün olamaz. Bu ataerkil kültürün; yoksul, dezavantajlı, göçmen, sığınmacı22 ve herhangi bir kadın ya da çocuk için fuhşun bir çözüm yolu olabileceği savını reddediyorum.

Seks endüstrisine girdikten veya sokulduktan sonra borçlandırılmak, tutsak edilmek, alkol ve uyuşturucu gibi maddelere bağımlı hale gelmek, erkek şiddetine maruz kalmak suretiyle kadınların fuhuştan çıkabilmeleri neredeyse imkansız hale getirilmiş durumda. Dört duvar arasına sıkıştırılmış, bir pencerenin bile fazla görüldüğü23 ve kapısında polis duran hapishane misali genelevler içindeki ve devlet eliyle olmasa da başka pezevenkler tarafından fuhuş yaptırılan kadınların bu endüstriden ayrılabilmeleri, ayrılmaya çalıştıklarında ya da ayrıldıklarında ne yapılması gerektiğini konuşmalıyız. Onları pezevenklerden koruyacak, kendi ayakları üzerinde durmaya destek olacak, sığınma, psikolojik ve fiziksel sağlık hizmeti sağlayacak yasa ve kurumların oluşturulması ve bu yasaların uygulanması birincil önceliğimiz olmalı. İskandinav Modeli, bahsettiğimiz bu hizmetlerin sağlanmasının yanında fuhuş yapan ya da yaptırılan kişinin cezalandırılmamasını yani bunun suç olmaktan çıkarılmasını isterken, seks ticaretini teşvik eden talebi azaltmak adına insanları seks için satın almayı bir suç haline getirmeyi amaçlıyor. Pezevenkliği, insan kaçakçılığını ve benzeri olgular hakkında sıkı yasaların çıkarılması ve böylece endüstrinin devamlılığını sonlandırmak bu modelin hedeflerinden biri.

Türkiye’ye baktığımızda fuhuş hakkında elimizdeki kantitatif veri, 2004’te Ankara Ticaret Odasının yaptığı rapor üzerinden şekilleniyor. Türkiye’de fuhuş yapanların sayısının 100.000’in üstünde olduğu ve seks endüstrisinin yıllık 4 milyar dolarlık bir getirisinin olduğu belirtilmiş.24 Bu kadar kazançlı bir endüstride “çalışanlar” arasında bulunan 63 genelevdeki binlerce kadının neden en azından “borçlarını” ödeyemediği çok ilginç bir durum. Türkiye’de fuhuştan çıkmayı başarabilen kadınların başvurabilecekleri, destek alabilecekleri devlet ve sivil kurumların durumu ise içler acısı. 2008’de verdiği bir söyleşide Ayşe Tükrükçü, fuhuştan çıkmayı başardıktan sonra kurumlarca yalnız bırakılışını şöyle anlatıyor,

Haykırdığım tek şey şu: Ben genelevden çıktım, oraya dönmek istemiyorum! “Benim vesikamı alın” diye hep bağırdım, haykırdım. En çok ses duyurmam, geçtiğimiz seçim döneminde oldu. Sendikalardan bana hiç destek gelmedi. Hiçbiri benim sesimi duymadı mı? Bizler için hiçbir şey yapılmadı. Neredeydiler? Ben hep buradaydım…Bizler için bu kurumlar -ya da benim için kendi adıma konuşayım- erişilmez birer yıldız gibiydi. Ben bunu arkadaşlara da söyledim. “Ben buradaydım, siz neredeydiniz?” dedim, çıktım, geldim. Ben buradaydım. Yaşayan bir vesikalı olarak hep çıktım televizyonlara. Ama maskeli çıktım, ama gözlüklü çıktım, ama yüzü açık çıktım… Hangi kurum bir genelev kapısının önüne gelip de o kadınların Dünya Kadınlar Günü’nü kutladı? Hiçbir kurum… Hiçbir kurum…”

Türkiye’de erkek şiddeti, evsizlik, yoksulluk ve benzer problemler ile yüzleşen kadınlar için yalnızca 145 sığınma evi var. Bu 145 sığınma evinde ise 3 bin 482 kişi kalabiliyor. Yalçınar Şimşek’in kendisiyle yapılan bir röportajda belirttiği gibi, “sığınma evlerinde 10 bin kadına 1 yer bile düşmüyor”.25 Belediyeler Kanunu’nun 14. Maddesi’ne göre, “Büyükşehir belediyeleri ile nüfusu 100.000’in üzerindeki belediyeler, kadınlar ve çocuklar için konukevleri açmak zorundadır. Diğer belediyeler de mali durumları ve hizmet önceliklerini değerlendirerek kadınlar ve çocuklar için konukevleri açabilirler”.26 Ancak alıntıladığım röportajda da söylendiği gibi 30 büyükşehirde yalnızca 9 tane sığınma evi var. Kadınlara neredeyse hiçbir sosyal desteğin bulunmadığı böylesine bir gerçekliğin içerisinde yaşarken, “seks işçiliğinin” diğerlerinden farksız bir meslek gibi edinilebilen veya bırakılabilen bir şey olduğunu söylemek, özellikle kadınları ve kızları dönüşü çok zor ve tehlikeli olan bir yola sokmaktır.

Seks ticaretinde metaya dönüştürülen kişiler dışında herkesin kazançlı olduğu bir endüstri, elbette ortadan kaldırılmak istenmeyecek. Devletin, pezevengin ya da herhangi bir erkeğin neden bir anda kadınları umursamaya başlamalarını bekleyelim ki? Kadınlara bahsi geçen hizmetlerin sağlanması, erkek şiddetini büründüğü her şekliyle engellemeye yönelik çalışmaların yürütülmesi için kamuoyu oluşturmak, fuhşun ortadan kaldırılması ve seks ticareti mağdurlarının insani bir yaşama sahip olma hakkı için çabalamak ne ahlakçı ne de muhafazakar bir uğraş. Kadınları pazarlanacak, satın alınacak, kullanılacak, değiş tokuş edilecek bir metaya indirgemek bir sınıf olarak tüm kadınları etkiler. Tek bir kadının bile fahişeye indirgenmesi her kadının cinselliği üzerinden kontrol altında tutulduğu “Orospu ve İffetli Kadın” ayrımını yaratırken erkeklerin kadın bedenine her halükarda erişebildiği maddi bir bağlam oluşturur. Kadınların ataerkil düzendeki insandan aşağı yerlerini meşrulaştıran fuhuş, onların ötekilik statüsünü somutlaştırır.  Bu bağlamda seks ticaretini ortadan kaldırmak, tamamen politik bir amaçtır. Bu politik amaç fuhşun bir hizmet olarak kabul edildiği durumda bile geçerliliğini korur çünkü bir iş olsa dahi bu seks ticaretini kabul edilebilir kılmaz. Seks endüstrisinde bulunanların %89’u bu endüstriden ayrılmak isterken27 seks endüstrisinin çarklarında çiğnenen kadınlara umut ışığı olabilecek bir dünya tahayyülü sunamayan bir aktivizm ve büyük çoğunluğun gerçeğini yansıtmayan karikatürize bir seks işçisinin propagandası kimin için yapılmaktadır? Her kadının özgürce yaşama hakkı ve imkanı olmadığı bir dünyada, erkek şiddeti ve kadın bedeninin sömürüsü, hangi şekli alırsa alsın, tamamen ortadan kaldırılmadığı müddetçe hiçbir kadın özgür değildir.

“…içimde hiçbir gün bu işi bırakacağım umudu olmadı, ölünce galiba…”28

Yazının şekillenmesindeki katkıları için Güleren, Ves ve melis’e teşekkürler.


[1] G. Gall, Sex Worker Unionisation: Global developments, challenges and possibilities, (New York: Palgrave MacMillan, 2016):7.

[2] “Fahişeyi Oynamak: Seks İşçiliği İşi,” erişim 4 Mart 2021, https://www.5harfliler.com/fahiseyi-oynamak-seks-isciligi-isi/

[3] Melissa Farley ve diğerleri, “Prostitution and Trafficking in Nine Countries: An Update on Violence and Postraumatic Stress Disorder.” Journal of Trauma Practice, 2:3-4 (2004): 43.

[4] Dr. Nermin Açıkalın, “Toplumda Fahişelik Kurumunun Vazgeçilmezliği Üzerine Mitler: Mersin Örneği,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Volume ¼ (2008).

[5] Sheila Jeffreys, The Industrial Vagina, (New York: Routledge, 2009):18.

[6] ILO, “Global Estimates of Modern Slavery: Forced Labour and Forced Marriage,” (2017).

[7] Dissosiyasyon kişinin zihninde yer alan duygu,düşünce, anı ve benzeri içerikleri geçici olarak kompartımanlaştırması, bir kenara koyması anlamına gelen bir mekanizmadır.

[8] Melissa Farley ve diğerleri, “Prostitution and Trafficking in Nine Countries: An Update on Violence and Postraumatic Stress Disorder.” Journal of Trauma Practice, 2:3-4 (2004):49.

[9] Dr. Meagan Tyler, “All Roads Lead to Abolition? Debates About Prostitution and Sex Work Through the Lens of Unacceptable Work,” Labour & Industry Volume 31 (2021): 66-86.

[10] Dr. Nermin Açıkalın, “Toplumda Fahişelik Kurumunun Vazgeçilmezliği Üzerine Mitler: Mersin Örneği,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Volume ¼ (2008): 19.

[11] “Günümüz seks işçisi kültü,” erişim 4 Mart 2021, https://www.catlakzemin.com/gunumuz-seks-iscisi-kultu/

[12] Slutshaming, vikipediye göre, bir kişinin cinsel açıdan öne çıkarıcı davranışlar sergilemesinin, cinselliği çağrıştıracak durumlarda veya isteklerde bulunmasının önüne geçilmeye çalışılması, bu kişilerin toplumda suçlu veya aşağı hissettirilmesi eylemidir.

[13] Dr. Nermin Açıkalın, “Toplumda Fahişelik Kurumunun Vazgeçilmezliği Üzerine Mitler: Mersin Örneği,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Volume ¼ (2008): 21.

[14] Dr. Nermin Açıkalın, “Toplumda Fahişelik Kurumunun Vazgeçilmezliği Üzerine Mitler: Mersin Örneği,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Volume ¼ (2008): 24.

[15] Açıkalın’ın makalesinde röportaj yapılan kadınların kendilerine sermaye olarak hitap ettiklerini görüyoruz.

[16] National Legislation on Prostitution and the Trafficking in Women and Children (2005), 132.

[17] Does Legalized Prostitution Increase Human Trafficking? (2013), 76.

[18] The Law and Economics of International Sex Slavery: Prostitution Laws and Trafficking for Sexual Exploitation (2010), 87.

[19] “The myth of sex work is distorting the voices of the exploited women,” erişim 2 Mart 2021, https://www.newstatesman.com/politics/feminism/2017/09/myth-sex-work-distorting-voices-exploited-women

[20] Melissa Farley ve diğerleri, “Prostitution and Trafficking in Nine Countries: An Update on Violence and Postraumatic Stress Disorder.” Journal of Trauma Practice, 2:3-4 (2004): 51.

[21] “Ending Entitlement to Female and Feminized Bodies is Central to Women’s Liberation,” erişim 3 Mart 2021,http://www.af3irm.org/af3irm/2019/07/ending-entitlement-to-female-and-feminized-bodies-is-central-to-womens-liberation/

[22] “Türkiye’nin Fuhuş ve Göç Politikası,” erişim 4 Mart 2021, https://bianet.org/biamag/print/157316-turkiye-nin-fuhus-ve-goc-politikasi

[23] “Diyarbakır Genelevi’ndeki ‘pencere’ krizi sürüyor: 1 günlük iş bırakma eylemi yapıldı,” erişim 3 Mart 2021, https://www.indyturk.com/node/110696

[24] “Academic highlights high prostitution figures in Turkey’s $4 billion industry,” erişim 3 Mart 2021, https://www.hurriyetdailynews.com/academic-highlights-high-prostitution-figures-in-turkeys-4-billion-industry–104897

[25] “Türkiye’de kadın sığınma evlerinin sayısı ve olanakları yeterli mi?,” erişim 3 Mart 2021, https://www.birgun.net/haber/turkiye-de-kadin-siginma-evlerinin-sayisi-ve-olanaklari-yeterli-mi-310042

[26] Belediye Kanunu Üçüncü Bölüm (2005): 9472-2

[27] Melissa Farley ve diğerleri, “Prostitution and Trafficking in Nine Countries: An Update on Violence and Postraumatic Stress Disorder.” Journal of Trauma Practice, 2:3-4 (2004): 51.

[28] Dr. Nermin Açıkalın, “Toplumda Fahişelik Kurumunun Vazgeçilmezliği Üzerine Mitler: Mersin Örneği,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Volume ¼ (2008): 28.

Beyazlatılmış ‘feminizm’e rağmen Pasifik ve tüm dünyada dayanışma ören kadınlar

RENEE GERLICH

Çevirdiğimiz bu metin dünyanın bir diğer ucunda, Yeni Zelanda’da yaşayan bir feministe ait. Hem bu koca dünyada sürekli haberdar olmadığımız coğrafyalardan kadınların mücadelelerine dair fikir edinmek, hem de Renee’nin anaakım ve batı merkezli feminizme dair eleştirilerini paylaşmak ve üzerine düşünmek için bu işe kalkıştık. Özgün metne yazarın kendi bloğundan erişebilirsiniz.

 

Grace ve Pala Molisa için; size adalet getirmese de…

İlk bakışta Yeni Zelanda’nın tırmanmakta olan bir feminist harekete sahip olduğu düşünülebilir. 2016’da Trump’ın göreve başlama töreni sırasında binlerce kadının katıldığı bir yürüyüş gerçekleşti, liberal feminist platform Ace Lady Network’ün internette 4000 takipçisi var, kamuoyu önünde pek çok kişi ‘feminist’ etiketini gururla taşıyor. Ancak özgürlük hareketleri sıkça ehlileştirerek popülerliklerinden kazanç sağlanır. Oy toplamak için ya da daha çok gazete satmak için başvurulan bu taktikler feminizm için de geçerliyse acaba Yeni Zelanda’da feminizmin popülaritesi bir serap olabilir mi?

Buna belki de sorumluluklar ekseninde bakmak gerek: Kadınların özgürlüğü projesi her zaman erkek egemenliğinden sistematik olarak en çok etkilenenlerin ihtiyaçlarını ilk sıraya koymuştu. Yani ayrıcalıklı bir Pasifik ülkesi olan Yeni Zelanda’da feminizm yükselişteyse örneğin Zohl dé Ishtar’ın ‘suskunluk örtüsü’ diye adlandırdığı şey Pasifik bölgesindeki kadınların üzerinden kaldırılıyor olurdu. Asyalı göçmenler ve mülteciler de dahil olmak üzere çeşitlilik içeren toplulukların seslerini merkezine alırdı. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkelerinden biri olarak Yeni Zelanda’nın küresel pozisyonuyla gelen sorumlulukları, kadınların özgürlüğü projesine vereceğimiz öncelikle yansıtılabilirdi. Genel feminist anlayışımız burada yaşayan Pasifikli, Asyalı, Afrikalı ve Ortadoğulu kadınları yalnızca mostralık olarak kullanmaz, kolonizasyon, şeriat ve seks trafiği karşıtı feminist mücadelelerden haberdar olurdu. Feminizm burada gerçekten canlı ve iyi durumda olsaydı, bu kolektif tahlilimizin, kadınları köle kılan baskı mekanizmalarına karşı direnişte etkili olduğu anlamına gelirdi.

“Dünyada erkek egemenliği ile mücadele eden kadınların çoğu beyaz değil” diyor Papua Yeni Gineli-Avustralyalı feminist Dani Tauni. “Çoğu topraklarına ve kültürlerine el koyan endüstriyel tarıma karşı kavga veren yerli halklardan feministler.” Yeni Zelanda’da Tina Ngata gibi kadınlar aynı zamanda petrol şirketlerine karşı da savaşıyorlar. Chailang Palacios Kuzey Mariana Adaları ile Mikronezya’da kurumsal turizmle mücadele içinde. Berta Cáceres 2016 yılında Honduras’ta çevre aktivizmi uğruna yaşamını kaybetti, feminist örgüt Gabriela ise Filipinler’de militarizm ve fuhuşla mücadele ediyor. Ninotchka Rosca’nın Gabriela’daki çalışmalarının bir kısmı kadınlar için sömürgeleşme, militarizm, fuhuş ve erkek şiddeti arasındaki sıkı bağ üzerine eğitime ayrılmış durumda.

Ninotchka Roska

Ninotchka Rosca

Bu kadınların hepsi bağımsızlık mücadeleleri içinden geliyor. Avustralya’daki Marcia Langton Avustralya Aborijinleri üzerindeki baskıya karşı direndi, Susanna Ounei Kanaka özgürlük mücadelesinin önemli liderlerindendi. Yeni Zelanda’da Falema’i Lesa ve Melanie Anae Yeni Zelanda tarafından sömürgeleştirilmiş Samoalalıların ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmasına karşı çıktı. Esther Tapnesa gibi kadınların aktivizmi Batı Papua’da bugün en önemli mücadelelerden birini şekillendiriyor. Tapnesa Endonezya’nın soykırımcı işgal poltikalarına karşı Batı Papua’nın özgürlüğü için savaşıyor. Aeotearoa’da Ocenia Interrupted, Leilani Salesa ve Tere Harrison gibi aktivist ve grupların desteğine sahip.

Batı Papua özgürlük mücadelesinin en yakın müttefikleri Bağımsız Nükleersiz Pasifik’i de kuran Vanuatu ve Fiji kadınları olagelmiştir. 1980’lerde Yeni Zelanda’ın nükleer karşıtı duruşuna da emek veren bu kadınlar sömürgeci patriyarkayla mücadele ederken bir yandan da kendi hareketleri içindeki erkek egemenliği ile uğraştılar. Grace Molisa 1987’deki şiir derlemesi Sömürgeleştirilmiş Halklar’da şunları yazmıştı:

Vanuatu
Sömürgeleştirilmiş Halkların
Özgürlüğü
İçin
Özgürlük
Hareketlerini
Destekler.

Batı Papua
Fransız Polinezyası
ve Kanaka
Özgürlük savaşçılarına
destek
açıkça
telaffuz edilir.

Vanuatu’nun
Kadınhalkıysa,
nüfusun
yarısı
Vanuatu’nun
Özgür erkeklerince
sömürülüyor
hâlâ.

Fiji’de ‘gelenek’ kavramının kadınları kontrol etmek için nasıl kullanıldığını Suliana Siwatibau ve Vanessa Griffen anlatmışlardı. Siwatibau 1989’da “Kültür, erkeklerin toplumlarındaki kadınlar üzerinde egemenliğini sürdürebilmesi için sıklıkla bahane olarak kullanılmıştır” demişti. Griffen ise “Kültür veya gelenek, Pasifik kadınının imajında herhangi bir yenilik ihtimalinin karşısına çıkarılan en yaygın argümandır.” diyerek onu onaylar. Vanuatu Kadını isimli bir makalede şunlar belirtilir:

Kadınlara biçilen itaatkar rolün temel sebebi erkekler tarafından açıklandığında gelenek ve göreneklerin böyle olduğunu söylerler. Buna biraz daha yakından bakılınca, cevabın üstünkörü ve içi boş olduğu ortaya çıkar. Gelenekler değişmez değildir ki… Gelenek, kadınları ahlâken zaten hakları olan eşitlikten mahrum etmek için kullanılagelmiş bir baskı aygıtıdır.

Pasifik’teki kadınların içinde olduğu bu katmanlı mücadeleleri görmezden gelen Yeni Zelandalı beyaz ‘feministler’, dé Ishtar’ın Pasifiğin Kızları kitabında yazdığı gibi bölgedeki kadınların ‘suskunluk örtüsüne sarınmış’ kalmasına katkıda bulunuyor. Solomon Adası’ndan Rhian Sanau gibi kadınlar ve Tonga’daki Ofa Likiliki’nin erkek şiddetine meydan okuyuşlarını duymuyor ya da kavramıyoruz. Yeni Zelanda’da ne Oceania Interrrupted’ı oluşturan kadınlarınki gibi yerli halklardan feminist sesler ne de Shona Rapira-Davies, Robyn Kahukiwa ve Emily Karaka sanat dünyasında hak ettikleri değeri görüyorlar. Genelde beyazların yaptığı konformist, cinselliğe bulanmış, pop ‘feminist’ işler tercih ediliyor.

Pan-Afrikalı feminist Minna Salami, Gelenek Afrikalı feministlerin aşması gereken temel engeldir isimli blog yazısında Molisa, Griffern ve Siwatibau’nun açıklamalarına yer verdi. Afrikalı kadın özgürlük savaşçılarının her zaman “erkek militanlardan gelenek kisvesi altında, kadınların mücadelede yeri olmadığı iddiasını taşıyan ekstra bir muhalefetle karşılaştıklarını” anlattıklarını yazdı. Ganalı Ama Ata Aidoo da şunları yazmıştı:

Erkek yoldaşlarınızın çoğunluğu oluşturduğu devrimci kadro içinde bir kadın olarak güç gösterisinde bulunmanız durumunda, öyle bir duvara çarpabiliyorsunuz ki bir daha asla kendi özünüze dönmeniz mümkün olmuyor… Ayrıca zafer kazanıldığında devrimi konsolide etmek için size tekrar örtüyü uzatırlarsa da şaşırmayın.

Elvia Alvarado anılarını kitaplaştırdığı Korkma Gringo’da Honduraslı campesinas’larla örgütlenmeyi güçleştiren meseleyi daha açıkça ortaya koyuyor.

Kadınları örgütlemenin en büyük zorluğu kocalarının buna karşı olmasıydı. Erkekler örgütlü kadınların aile içinde pantolon giymek isteyeceğini, erkeklere patronluk taslamaya başlayacağını düşünüyordu. Kadınların erkeklere değil, erkeklerin kadınlara ne yapmaları gerektiğini söylemesi gerektiğini savunuyorlardı.

Sheila Jeffreys Erkeklerin Egemenliği kitabında batıdaki birçok feministin bu katmanlı gerçeklikleri görmezden gelmesinin sebebini kültürel değişkenliğe açık olmaya ve beyazlığın getirdiği suçluluk hissine bağlıyor.

Çokkültürlülük kültürel farklılığa saygıyı ve vatandaşların devlet müdahalesi olmadan evlilik ve ailenin özel alanında ‘kültür’lerini ifa etmesini gerektirir. Ancak ne yazık ki feministlerin de işaret etmiş olduğu gibi, ‘gelenekler’ kadınların güvenliği ve eşitliği için tehlike arz eden cinsiyet farklarına dair anlayışları temel alır. Bunu sağlayan da çoğunlukla kadınların evlilik ve aile içinde ikincil, itaatkar konumudur.

Şüphesiz “gelenek, görenek” ve “kültür” gibi romantik fikirlerin erkek şiddetine bahane olarak gösterilmesi yerli halklarla değil ataerkillikle ilgili bir olgu. Batının anaakım feminizmiyse buna dair hassasiyetini tamamen kaybetmiş durumda. Şeriat hukukunda da kadın sünneti islami bir ‘namus’ anlayışıyla birlikte ‘kültürel’ sayıldığı için meşrulaşıyor. Hibo Wardere 2016’da çıkan Kesik kitabında, kadın sünneti çerçevesinin tamamen kültürel bir gelenek olarak çizilmesinin bu barbarca ve insanlık dışı muamelenin üstünü nasıl örttüğünü anlatıyor.

Kadın sünneti Yeni Zelandalılar için öyle sadece ‘uzaklarda bir yerlerde’ yaşanan bir mevzu değil. Mısır, Etiyopya, Eritrea, Sudan, Endonezya ve Wardare’nin memleketi Somali’den gelen kadınlar Yeni Zelanda’da yaşıyorlar. Hepsi kadın sünnetinin uygulandığı şeriat hukukuna sahip ülkeler. Mısırlı efsanevi feminist Nawal El-Saadawi’nin şu satırları da Wardere’yi destekler nitelikte:

Arap toplumunda çarpıtılmış bir namus kavramı mevcut. Bir adamın namusu ailesindeki kadınların kızlık zarının bozulmamasına bağlı… Kendisi zamparanın dik alası olsa da namuslu kabul edilir. Yeter ki  kadınları genital organlarını korumayı becerebilsin.

nawal-el-saadawi

Neval El Saadawi

Bahsettiği direkt kadın sünneti vahşeti olmasa da El-Saadawi dişi cinsel organının kadınları kontrol altına alma ve suskun kılma amacıyla nasıl kullanıldığını anlatıyor.

Aynı ülkelerde zoraki evlendirme de mevcut. Yeni Zelanda’da bu konuda konuşan Taylandlı ve Hindistanlı kadınlar da var. Shakti Kadın Sığınma Evi senelerdir Yeni Zelanda’da zoraki evlilikler meselesine dikkat çekmeye çalışıyor. Zoraki evliliğin penceresinden baktığımızda, Yeni Zelanda’daki anaakım feminizmin romantik fikirlere duyarsızlıkla kalmayıp alkış tutabildiği için tahakküm ve kontrol biçimlerine dayanak oluşturabildiğini görüyoruz.

Yeni Zelanda’da feminizm adına üretilen sanat ve aktivizm ile tasdikleyip alkış tuttuğumuz bir diğer kadın düşmanı küresel endüstriyse fuhuş. Yeni Zelanda genelevlerine insan ticaretiyle gelen kadınlar ve çocukların büyük oranda Çinli ya da Maori ve Pasifik yerel halklarından olmasını ve maruz kaldıkları kadın düşmanlığının üzerine binen ırkçılığı boş mu verelim? Yeni Zelanda’da seks ticareti içindeki Koreli bir kadın olan Suzie verdiği ifadede müşterilerin “Asyalı kadınları tercih ettiğini çünkü onların daha ucuz ve ‘daha fazlasını yapmaya hazır’ olduğunu” söylüyordu. Yeni Zelanda’daki müşterilerin buluştuğu adultforum adlı web sitesinde içlerinden biri Asyalı bir kadına tecavüzüyle ilgili ‘şikayet’ bildiren diğer üyeyi “ucuzcu piçler bunu hakediyor” diyerek eleştiriyor.

Ucuz ve edepsiz arıyorsunuz, e bulursunuz da. Burada kaliteli hanımefendiler var ve çoğu olağanüstü hizmet veriyorlar, fakat hayır! Siz hem indirimli reyon olsun istiyorsunuz sonra istediğinizi bulamayınca da sızlanıyorsunuz.

İşte bu ırkçı cinsiyetçilik, eskiden Yeni Zelanda’da seks ticaretindeki en büyük grubu oluşturan ve Asya’da fuhuş karşıtı mücadele yürüten Taylandlı kadınları ve Asya Fuhuşa Son Kadın Koordinasyonu içinde aynı mücadeleyi veren Nayoung Kim ve Suzanne Jay’i işaret ediyor. Yeni Zelanda ayrıca Rohingya’dan belirli sayıda mülteci kabul ediyor; Rohingyalı kadınlar seks ticaretinin sarsıcı boyutlara ulaştığı mülteci kamplarından kaçarlarken, sözde ‘feminist’ aktivizm içinde bu meselenin rahatsız edici gerçeklerini “göçmen seks işçisi” gibi sözcüklerle sterilleştirmemiz gerçekten mide bulandırıcı.

Anaakım ‘feminizm’ içinde fahişeliğin bireysel bir ‘tercih’ olarak yüceltilmesi neoliberalizmin bireysel kimlik politikalarına dayanıyor. Kimlik ve tercih neoliberalizm için kutsal kavramlar, ‘gelenek’ ve ‘namus’un beyaz toplumdaki karşılıkları bunlar. Erkek egemenliğinin dayanakları olarak işlev görüyorlar. Kadınlar zaten küresel olarak her çeşit kadın düşmanlığına maruz kalırken bunlar da sömürgecilik yoluyla onlara eklenerek kadın düşmanlığını katmerlendiriyor. Bunu açıkça ortaya döken bir örnek Uluslararası Para Fonu’nun (IMF), yıkıcı, neoliberalleştirici Yapısal Uyum Paketleri’ni (SAP) onaylayarak ülkeleri borç yükü altında bırakmasıdır. Bu uyum paketleri Afrika, Asya ve Avrupa’daki eski doğu bloğu ülkelerinde kadınlara sefalet ve eşi benzeri bir görülmemiş bir yoksulluk getirdi. Maria Bargh, Direniş: Yerli Halkların Neoliberalizme Yanıtı adlı kitapta IMF’nin bu yoksulluğun tercih edildiği iddiası hakkında yazıyor. “SAP’lar açıkça neoliberal politikaları yerleştirmeye yarayan mekanizmalardır,” diyor ve ekliyor:

Bu politikalar “her duruma uygun” modeller olarak ele alındıkları, yerellerde toplu olarak uygulandığında işlemedikleri, sıklıkla çevresel ve sosyal yıkım getiren büyük ölçekli projeleri destekledikleri için yaygın olarak kınanmasına rağmen IMF’nin yanıtı bu paketlerin söz konusu ülkelerce tercih edildiği oluyor.

Siddharta Kara’nın kitabı Sex Trafficking’de (Seks kaçakçılığı) belirttiği gibi, IMF paketlerinin yarattığı yıkım bu ülkelerdeki kadınları savunmasızlaştırarak seks kaçakçılığına daha açık hale getirdi. Şu anda seks köleliği içindekilerin arasında sayısal olarak en büyük grup Asyalı kadın ve çocuklar, Doğu Avrupalılar da en hızla artış gösteren grup. Bu kadınlar Julie Bindel’ın The Pimping of Prostitution (Fuhuşun Pezevenkliği) kitabında yalın bir şekilde açıkladığı süreçlerden geçiyorlar, ertesinde de sıklıkla “seks işçilerinin hakları”nı temsil ettikleri iddiasını taşıyan küresel seks ticareti lobisinin ağına düşüyorlar. Seks ticareti lobisinin politik çizgisine göre seks endüstrisindeki kadınlar o noktaya nasıl varmış olursa olsunlar bunu kendileri seçmiş demek oluyor. Bu onların ‘tercih’i. Böylece birçok katmandan oluşan baskı mekanizması haklı gerekçeler olarak görülen bu katmanların üstüne yığılıp yine katman katman aklanıyor: Kültür, namus, din, kimlik, tercih.

Kadınların fuhuşu ‘tercih’ ettiği fikri neoliberal politikaları yalayıp yutmak anlamına geliyor; kadınların maruz kaldığı baskı biçimlerini, Christchurch’de öldürülen Ngatai Manning gibi vahşice işlenmiş kadın cinayetlerini görmezden gelmeyi; ayrıca seks ticaretinden kurtulabilmiş kadınların fuhuşun asla bir tercih olmadığına dair ifadelerini yok saymayı gerektiriyor. Bu hem fuhuşun sadomazoşist yapısını hem de Sojourner Truth’dan Audre Lorde’a, Cherry Smiley’ye, kadınlara yönelik ırkçı şiddete karşı metinler üreten feministlerin sesini hiçe saymak demek. Smiley’nin belirttiği gibi:

fahişelik yerli halktan kadınlar için geleneksel bir aktivite falan değildir, aslına bakarsanız “dünyanın en eski baskı biçimidir.” adeta bir sistemdir, Kanada’nın eğitim sistemi gibi bu da yerli halklara dayatılmıştır. fuhuş, yerli halktan kadınlara ve kız çocuklarına yönelik sömürgeci erkek şiddetinin bir uzantısıdır. bizlere bu hayatta gözden çıkarılabilecek kadar değersiz olduğumuzu ve saldırganların bedel ödemeden canımızı yakabileceğini söyler.

Audre Lorde 1988 yılında yazdığı Sadomazoşizm adlı makalede tahakküm ve itaate dayanan cinsel pratiklerin övülmesine karşı çıkıyor ve anaakım ‘feminizm’in pornografi ve fuhuşun böyle pratikler olduğu gerçeğini görmezden geldiğini ve bunun da ağır sonuçlar doğuracağını söylüyordu. Zimbabveli yazar NoViolet Bulawayo’nun romanı We Need New Names (Yeni Adlara İhtiyacımız Var) bir grup Afrikalı çocuğun Amerika’da yaşarken bir klikle internet pornografi dünyasına dalıvermesini anlatan sinir bozucu bir pasaj içeriyor. Çok çok ilginç olduğu söylenen bir filmin sayfasına yönlendiriliyorlar. Bullawayo şöyle yazıyor:

İlk gördüğümüz şey bu filmin rahatsız edici görsellik içerdiğini söyleyen uyarı oluyor… Omuz silkiyorum… fakat sonra o delice çığlık patlıyor ve hepimiz yaptığımız işleri bırakıyoruz.

Çığlık sanki var olan tüm acıları yutmuş ve şimdi onlarla boğuluyor gibi… Bana nasıl olup da tanıdık geldiğini düşünüyorum, bunu sanki daha önce duymuş gibiyim ama nerede veya kimden duyduğumu bir türlü çıkartamıyorum…

Sonra ortaya bir kadın çıkıyor ve kızın bacaklarını tutuyor, kız da içine şeytan kaçmışçasına tekmeler atmaya başlıyor. Sonra bir kadınlar çetesi geliyor ve kızın tepesine binip onu hareket edemez hale getiriyorlar…

Bu zapt etme işine katılmayan tek bir kadın var çünkü o elinde uzun bir bıçağı taşıyan kişi… Bıçakla ne yapacağını sormak istiyorum ama ağzımı açarsam hiçbir söz çıkmayacak, biliyorum.

Bulawayo’nun burada anlattığı, o sırada Amerika’da bulunan bir grup Afrikalı çocuğun, filme çekilmiş kadın sünneti videolarının pornografi olarak bir piyasası olduğunun farkına varışları. Beyazlatılmış feminizm, içinde Bulawayo’nun anlattığı gibi sahneleri kolaylaştıran kadınlar barındırıyor. Pasaj aynı zamanda kadınların maruz kaldığı baskı biçimlerinin birbirinden tamamen ayrı olmadığını, bunların kesiştiğini gösteriyor.

Yeni Zelanda’da neoliberal kimlik politikalarını yaygınlaştırmak -ki bu Ace Lady Network, Lizzie Marvelly, Yeşil Parti ve İşçi Partisi tarafından yapılmakta- küresel ölçekte kadınların içinde bulunduğu koşulları meşrulaştırmak ve daha da kötüleştirmek anlamına geliyor. Toplumsal cinsiyeti “kimlik”, “kültür” ve “tercih” olarak tanımlayan beyazlatılmış tartışmalar da buna örnek oluşturuyor. Yaklaşık 3000 Yeni Zelanda vatandaşının köklerinin dayandığı İran’da pek çok eşcinsel ataerkil sistemin dayattığı heteroseksüelliğe uyum sağlamaları için cinsiyet değişimine zorlanıyor. Afganistan’da da bacha posh olarak bilinen, “oğlan” olarak büyütülen kız çocuklarının varlığı ‘tercih’e değil; hayatın pek çok dişi insan için katlanılmaz olduğu gerçeğine dayanıyor. İnsan kaçakçılığı üzerine araştırma yapan Siddharth Kara, Taylandlı bir kadının ona “Tayland’da bir kadının yapabileceği en iyi şey bir erkek olarak yeniden doğmak” dediğini aktarıyor. Pek çok Budist fikre göre kadın olarak doğmak daha önceki bir reenkarnasyonda işlenmiş günahlara verilmiş bir ceza. Hindistan gibi ülkelerde, bu kadınlar üzerindeki baskı ve bu tavırlar, kız bebek sahibi olmamak için kürtajı ve yeni doğmuş kız bebek cinayetlerine sebep olurken kadın erkek oranlarını değiştirmiş ve Hindistan sınırları dışından getirilen kadınlarla insan ticaretini körüklemiş durumda.

Toplumsal cinsiyet (gender) kavramını kadınlar üzerindeki baskıya dair gerçeklikten kopartıp, ‘kültür’ ve ‘kimlik’ olarak kutlayan anaakım ‘feminizm’ küresel kadın düşmanlığını iyice derinleştiriyor. Kimlik politikaları bunu bir adım ileri götürerek dişi bedenlere ait biyolojik olguları kirli ve ağza alınmaz ilan edebiliyor. Bunlara örnek olarak kadın yürüşlerinde ‘pussy hat’ giyilmesinin yasaklanmasını, Yeni Zelanda Kürtaj Yasasına Reform ve ebe örgütleri gibi oluşumların hamile kadınlar yerine ‘hamile insanlar’ ibaresini kullanma konusundaki ısrarlı girişimlerini verebiliriz. Kadınlar olarak uğradığımız baskıya dair deneyimlerimiz ile bedenlerimiz ya da biyolojimiz arasında bağ kurmamız engelleniyor, hem de ‘transfobik’ ilan edilmemek uğruna. Bunu kabullendiğimiz sürece bu tipik ataerkil yaklaşımı görmezden gelmiş oluyoruz. Mısır’dan El-Saadawi’nin yazdığı gibi:

Beden ve onun işlevleri konusundaki cehalet, kadınlar ve kız çocukları için namusun; saf, temiz ve edepli olmanın göstergesidir. Bunun tam tersi de geçerli. Cinsellik ve kendi bedeni hakkında herhangi bir bilgiye sahip olan bir kız istenmeyen ve utanç duyulacak bir şey olarak kabul edilir.

Kadınlar bu yüzden cehaletlerini ve naifliklerini beslemeye çalışırlar. Böylece toplum onları iffetli ve itibar sahibi görmeye devam edecektir.

Bu cehalet kültü yalnızca cinsellik ve erkekler hakkında değildir, aynı zamanda dişi bedenlerle ilgili meseleleri de kapsayacak şekilde benimsenir. Arap kızlarının yetiştirildiği ortam bedenleri ve onun işlevleri ile ilgili konularda kapkaranlık ve sessizdir. Bir sabah gözlerini açıp kasıkları arasındaki bir damla kırmızı kanı ve beyaz çarşaftaki kıpkırmızı lekeyi gördüklerinde çoğu dehşete kapılmaktadır.

El-Saadawi’ye göre kadınlar ve kızlara empoze edilen başörtüsü de bu ‘zihinsel sünnet’ eğitiminin ayrılmaz bir parçası. Öte yandan İranlı kadınların hijab/başörtüsü karşıtı mücadelesi Masih Alinejad’la sesini duyururken başörtüsü Yeni Zelanda’da ‘feminizm’ tarafından olumlanan bir uygulama olarak varolmaya devam ediyor.

white-wednesday-campaign

Aynı zamanda cerrahi ve medikal mutilasyonu da ‘cinsiyet değiştirme’ çerçevesinde alkışlıyoruz. Bunun kadın sünneti karşıtı aktivizme, İran’da düzeltme tedavilerine maruz kalan eşcinsellere etkilerini boş verelim. Yahut testosteron kürü adı altında düzeltme tedavisi gören ve ancak bunun geri döndürülmez etkilerine maruz kaldıktan sonra lezbiyen bir kadın olduğu gerçeğini kabul eden Zahra Cooper gibi genç kızları da dert etmeyelim. Sol yayın organı Spinoff’un okuyucuları bir kadının cinsiyet geçişini ve mastektomisini (göğüslerin cerrahi olarak alınması) ağızları açık takip ettiler çünkü o bunu ‘tercih’ etmişti. Somalili genç kızların %66’ının kadın sünneti uygulamasını onayladığını filan bir kenara bırakın daha kendi neoliberal ‘tercih’ politikalarımızı eleştirmekten aciziz.

Cinsiyet kimliği fikrini Maorilerden alınan ‘Takatāpui’ kavramını kullanarak yaymaya çalışmak sömürgeciliğin her şeyi kendine mal edici niteliğini göz ardı etmek anlamına da geliyor. Ayrıca erkek şiddetini meşrulaştırmak için kullanılan ‘gelenek’ kavramını eleştiren yerli halklardan kadınları ve sömürgecilik ile Pasifik kadınlarının hayatına giren tıbbi deneylerin tarihini de yok saymış oluyoruz. Cinsiyet geçişi olarak kabul edilen müdahalelerin teknolojisinin tarihsel izleri bizi cerrahi dönüşüm ve tıbbi kısırlaştırma teknikleri geliştiren Nazi doktorlarına götürebiliyor. Tıbbi deneylerin 1907’de Alman birlikleri tarafından Namibya’daki Hererolar üzerinde uygulandığını; on dokuzuncu yüzyılda jinekologların esaret altındaki kadınları denek olarak kullandıklarını biliyoruz. Bugün yerli halklardan kadınlara hala kanserojen doğum kontrol hapları reçete ediliyor. Dé Ishtar Pasifiğin Kızları kitabında ABD’nin Mikronezya’da gerçekleştirdiği nükleer deneylerin düşüklere, ölü doğumlara ve kadınların ‘denizanası bebek’ diye tanımladığı sonuçlara sebep olduğundan bahsederek bunların bilinçli insani ve jinekolojik  deneyler olduğunu söylüyor. Bu tanıklıklar ve tarihi bilgi, tıbbi deneyleri böylesine teşvik eden herhangi bir ideolojiye temkinli yaklaşmamız gerektiğini anlamak için yeterli olmalı.

Pasifik’in her yanından feministler uzun zamandır teknolojik fanatizme, ekolojik kıyıma ve sömürgeciliğe karşı savaşıyorlar. Hibo Wardere ve Neval El-Saadawi kadın sünneti ve kadın bedeninin şeytanlaştırılmasına direnirken, Suzanne Jay ve Cherry Smiley kadınları fuhuşa iten insan ticaretiyle mücadele halinde. Peki biz bu kurumları yani evliliği, çarşafı, fuhuşu ve cinsiyetçi tıbbı deneyleri alkışlarsak ne olur? Durum şu ki, bizim Yeni Zelanda’da bir kadına ait ‘tercih’ olarak tasvip ettiğimiz seks ticareti için Çin, Kore, Tayland ve Pasifik bölgesinden kadınlar ve kızlar buraya getiriliyor. Çocukların evlendirilmesi yasadışı ama aileler gizlice dini nikahla kız çocuklarını zoraki evliliklere sokuyorlar. Öte yandan Yeni Zelandalı çiftler taşıyıcı annelik ticaretindeki talebe de epey katkıda bulunuyorlar.

Kadınlara sıklıkla feminizmin hakikati dile getirmekle aynı şey olmadığı söyleniyor. Feminist çerçevede ‘hakikat’ kirli bir sözcük olarak çoğulculuk adına kurban edilebiliyor. Farklı feminizmler ile yetinmemiz; yani tutarlı bir analizle değil birbirinden farklı pek çok hikayenin varlığıyla tatmin olmamız bekleniyor. Bu politik olarak oldukça benzersiz bir durum. Barış mücadeleleri, yerli halkların direnişleri, siyahilerin insan hakları mücadeleleri ve ulusal hareketler, sendikalar, cezaevi karşıtları, çevreciler, sol partiler; bu grupların hiçbiri tanımlanamaz ve çoğulcu olmak, bir başka deyişler aslında örgütsüz ve etkisiz olmak adına tutarlı analizler yapmaktan ve gerçekleri söylemekten kaçınmıyorlar. Bu, kadınların özgürlüğüne karşı verilen çok özel, ataerkil bir tepki.

Bunun bedeli çok ağır, bedeli dayanışmayı kaybetmek. Somut, evrensel gerçeklerden bahsetmektense kişisel ‘tercih’leri içeren bireysel hikayeleri baskın kılmak kadınlar arasında kurulabilecek uluslararası dayanışma olasılığını ayaklar altına alıp parçalıyor. Dolayısıyla aramızda ataerkil beyaz toplum tarafından körleştirilmiş olanlar Pasifik bölgesinde mücadele yürüten kızkardeşlerimize tek bir şey sunabilecek hale geliyor: Acıma. Bireysel ‘tercih’ anlatıları, kadınların küresel patriyarka gerçeği hakkındaki düşüncelerini muğlaklaştırıyor, bizi sersemleştiriyor. Empati duygusu, yani kendini bir başkasının yerine koyarak onu anlayabilme becerisi, böylesi bir muğlaklık ile insaniliğini yitiriyor ve geriye yalnızca acıma duygusu kalıyor. Acıma, dayanışma duygusunun yokluğuyla içi oyulmuş empatidir. Böylece derin bir uykuya dalan empati, içeriğindeki dayanışma duygusunun söküp çıkartılmasıyla acımaya dönüştürülmüş, bir bakıma hiçleştirilmiş, değersizleştirilmek için sakatlanmıştır.

Yeni Zelanda feministleri olarak, eğer dünya çapında feminist direniş içindeki kadınlara acımaktan başka bir faydası olmayacak hale dönüşmek istemiyorsak salt bireysel ‘tercih’, ‘kimlik’ ve ‘kültür’ü temel alarak ataerkil kurumları meşrulaştırmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Evlilik, fuhuş gibi kurumlarla, taşıyıcı annelik ve toplumsal cinsiyete dair medikalleşmiş anlayışların kadınları küresel olarak nasıl boyunduruk altına aldığı, bizi metalaştırdığı ve baskı altında tuttuğu hakkında düşünmeye başladığımız zaman muğlaklıktan kurtulan zihinlerimiz berraklaşacak, bu suçlara ortak olmaktan ve acıma duygusundan uzaklaşacağız. Böylece dayanışma örebileceğiz. Böylece kadın özgürlük hareketinin çekilmiş el frenini tekrar indirme şansımız olacak. Kadınlar, yani dünyanın her noktasında yaşayan, tüm kadınlar bunu gerçekleştirmemizi hak ediyorlar.

Çeviri: Güleren E.