Erkekliğin sınırlarını genişletmek

Kadın olmak ne demek? Bunu dişi bedene sahip olan insanlar; yani kadınlar pek de düşünmüyor aslında, hayatları öylece akıp gidiyor ve kadın olmanın getirdiği kavga gürültü, mücadele neyse onunla savaşarak kavrıyorlar kadınlığı. Ailede ve sosyal çevremizde insanlar doğduğumuzdan itibaren dişi olmamıza dayanarak tavır belirliyorlar, bu da ‘kadınlık’ denen şeyin çerçevesini  çiziyor. Öte yandan dişiliğe dair daha somut olgular da var; regl, gebelik, kürtaj, doğum gibi hayatı direkt etkileyen meseleler ve bunlarla ilgili tıbbi, toplumsal ve politik sorunlarımız sadece dişi bedene sahip insanlar olduğumuz, bir diğer deyişle kadın olduğumuz için hayatımızda.

Dişilik ve kadınlık arasındaki fark ve bağ ile bu kavramlara dair tartışmalar daha kapsamlı bir mesele elbette. Bu yazının çıkış noktasıysa insanların kadınlığı tariflerken neleri dayanak aldığı. Geçtiğimiz 8 Mart öncesi Kaos GL’nin Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan bir yazıyı örnek vermek istiyorum. Bu yazı feminist ve LGBTİ çevrelerde dahi  yaygın olan kadınlık kabulünün feminist politikanın temelde karşı çıktığı basmakalıp kadınlık anlayışına dayanabildiğini gösteriyor. Yani oldukça önemli bir ikilem var ortada çünkü cinsiyetçiliğe ve homofobiye karşı mücadele ederken bunları besleyen fikirleri yeniden üretebiliyoruz.

Yazar kadınlığını tarifleyerek başlamış metnine:

“Üniversite çağımda uzattım saçlarımı. Sonra boyattım. Arkadan kadın ‘sanıyorlar’ beni. Kesmekten usanmadığım zamanlarda sakalsızım. Rimel, kalem, ruj, aydınlatıcı kullanıyorum. Önden de kadın ‘sandıkları’ olmuyor değil hani. Dar pantolon ve kısa şort -şortlarım meşhurdur- giymeyi seviyorum. Oldukça feminen bir yapıya sahibim. Hatta sigara içişlerim bile feminendir benim.”

Uzun saçlı olmanın ya da saç boyatmanın, makyaj yapmanın, feminen görünüş ve davranışın kadınlığın doğal sonucu olduğunu düşünmek pek sıra dışı değil. Bu meselelere kafasını hiç yormamış, yormak zorunda kalmamış herhangi bir erkek de zaten bunun böyle olması gerektiğini düşünüyor. Dar pantalon veya kısa şort giymek kadınların içinden gelen bir şey mi ki kadınlığın emaresi olarak anlatılıyor? Bu bir kadının kendini tarif etmesinden ziyade bir erkeğin gözünden kadınlığın tarifi gibi. Seksi, süslü,  feminen, sakalsız! (Pek çok kadının siz görmeden cımbız değen bir miktar sakalı olduğunu da ekleyeyim.)

Halihazırda toplumsal cinsiyet dediğimiz şey bize bunları öğretip bir anlamda dayatıyor, feminist mücadele tarihiyse bu beklentilere karşı durmayı da içeriyor. Kadınlar kısa saçlı, makyajsız da olabilir, feminenliği benimsemeyebilir. Kadınlığı tariflediği iddia edilen ve birbirinden farklı da olsa cinsiyetçiliğe dayanan çeşitli tipolojiler mevcut. Bunun batılı ve şehirli bir versiyonu yukarıda alıntılanan paragrafta anlatılıyor. Oysa etrafınızdaki kadınlara baktığınızda onların birbirinden ne kadar farklı olduğunu görebilirsiniz. Saçını kısa kestirip pantolon giyen, makyaj yapmayan kadınların aslında erkek olduğunu iddia etmemiz gerekmiyorsa; saç uzatan, makyaj yapıp kısa şort, hatta elbise giyen, feminenliği benimseyen erkeklerin de kadın olduğunu iddia etmek yersiz olmalı. Peki o zaman neden buna ihtiyaç duyuluyor?

Erkeklik, erkeksi/maskulen sayılan özelliklerin dışına çıkanları anında dışlıyor çünkü toplumsal cinsiyet hiyerarşisi kadınları, dolayısıyla toplumsal olarak kadınlara ait görülen davranışları aşağı görüyor. Feminen bir erkek erkekliğe leke sürmüş, onu küçültmüş sayılıyor. Kadınlara ve kadınlığa ait görülen her şey eksik ve aşağı görüldüğü için erkeklere has görülen davranışlar yerine kadınlara yakıştırılanları tercih edenler aşağılanmayı ve cezalandırılmayı hak etmiş oluyor. Bunu ‘kız gibi ağlama’, ‘karı gibi kırıtma’ ve benzeri cinsiyetçi hakarette de okumak mümkün.

Aslında pek çok erkek farklı oranlarda ve şekillerde erkekliğin mevcut çerçevesini aşıyor ya da aşmak istiyor. Örneğin eşcinsel erkeklerin erkekten sayılmaması toplumda oldukça hakim bir görüş. Bunu normalde dillendirmeyen insanların bile bazen çeşitli ifadelerle ağızlarından kaçırdığına tanık oluyoruz. Mesele özellikle feminenliğe geldiğinde erkekliğin çizdiği sınırlar oldukça keskin. Deyim yerindeyse masaya yumruğunu vurarak konuşmayan, kibar davranan erkeklerin özellikle hemcinsleri tarafından aşağılandığını biliyoruz. Kadınlara ait sayılan kıyafetleri giymek isteyen  ya da sadece kadınsı sayılan kimi davranışları benimseyen erkeklerin de toplumca kadın yerine konup, buna bağlı olarak erkekliği terkedip kadınlığı benimsediği için hor görüldüğünü, ayrımcılığa uğradığını söylemek mümkün.

Söz konusu metinde Mert Güzel’in söylediği gibi toplumsal cinsiyetin yazılı olmayan kurallarına uymamanın ağır bedelleri var ve bu bedel ayrımcılıkla başlıyor, cinayete kadar uzanıyor. Erkeklerin ‘erkek gibi’ davranmaması erkeklerde öfke ve nefret yaratıyor çünkü ‘erkeklik’ dedikleri kudretli mevhum kadınsılaştırılarak lekeleniyor. Bunu önemsememek büyük bir haksızlık olur ancak buradan benzer sorunlarla uğraşan kadınlara sorumluluk çıkarmak da başka türlü bir ‘erkeklik’ sanki.

Toplumsal cinsiyetin kadınlara öğrettiği en temel şeylerden biri onların anlayışlı, koruyup kollayan varlıklar olduğu. Kardeşlerimizin, bizden küçük arkadaşlarımızın, çocukların sorumluluğu bize verilirken erkek çocukların zorbalıkları hoş görülürdü. Mert Güzel çocukluğundan verdiği örnekle aslında nasıl yetiştirildiğimiz hakkında bahsettiklerimi de onaylamış oluyor bir anlamda:

“Geçmişime dönüp bakıyorum. Pembeyi de pek sevmezdim ama maviden oldum olası haz etmezdim. Renkli bir çocuktum. Annemin saçlarına ayrı bir ilgim vardı. Susardım, dinlerdim, naiftim hep. Erkek arkadaşım pek yoktu. Kızlarla daha iyi geçinirdim. Evcilik oynamayı tercih etmezdim ama arabalarla hiç aram yoktu. İlkokulda kriz meseleydim. Erkekler tuvaletine gitmezdim. Kadınlar tuvaletine alınmazdım. Eve gitmek için -evim okuluma yakındı- özel iznim vardı. Erkek çocuklar aralarına almazlardı beni. Onlarla beraber soyunmazdım çünkü her fırsatta taciz etmek isterlerdi. Kız arkadaşlarım kol kanat gererlerdi onlara karşı. Çocukken benimle dayanışan kız arkadaşlarım vardı…”

Bahsedilen mavi sevmeme, saçlarla ilgilenme, suskun ve naif olma vb. niteliklerin oğlan değil kız olmak anlamına geldiği düşüncesinin cinsiyetçi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Öte yandan buradaki birincil problem oğlan çocuklarının onlardan farklı davrananı taciz etmesi, sosyal alanlarından ve ilişkilerinden dışlıyor olması. Kız çocuklarının dayanışmacı davranması elbette kötü bir şey değil ama bu özellik erkeklerde aranmaktan vazgeçildiğinde ve kadınlara mecbur kılındığında toplumsal cinsiyetin bir başka dayatması haline geliyor. Yetişkin kadınların da her zaman erkeklere karşı anlayışlı, hoşgörülü olması bekleniyor, pek çoğumuz öyle de davranıyoruz.

Erkekliğin katı sınırları içinde kendine alan bulamayanların kadınlığa ‘sığınması’ şaşılacak bir davranış da değil, bir anlamda kendini koruma mekanizması ve belli ki pek çok insan davranışlarının meşruluğunun ispatını kadınlıkla özdeşleşmekte buluyor. Oysa meşrulaşması gereken ‘feminen’ davranışları da içeren bir erkeklik olmalı. Güzel’in yazısında da arzulanan şey kadınların, erkekliğin dışladığı erkeklere alan açması, ‘kadınlık’ denen mevhumu paylaşması ama farklı erkekliklere alan açması gerekenler kadınlar olmamalı. Bu bizim görevimiz değil.

Bir de şunu söylemekte fayda var. Toplum insan olmayı neredeyse erkeklikle eş tutuyor. Tek tanrılı dinlerde ve görece ‘gelişmiş’ insan haklarına dayanan metinlerin temelinde insan ister kul ister özne olsun, erkek olarak ele alınmış. Bunun yansımalarını sürekli deneyimlemekle beraber bazen erkekliği reddedişte de görebiliyoruz. Erkekliğin basmakalıp versiyonu ‘tam’ ise onu karşılamayan da erkeklikten çıkmış oluyor. İnsanları ‘erkekler’ ve ‘erkek olmayanlar’ olarak da ayırabiliriz şu durumda:

“Erkekliği reddediyorum. Ben kadınım. Kendimi kadın olarak tanımladığım için kadınım. Kendimi kadın hissettiğim için kadınım. Kadınlık deneyimlerim olduğu için kadınım.”

Yani kadınlık neredeyse ‘erkek olmamak’tan ibaret ve erkekliği reddedince otomatikman kadın olabiliyor insan. Bunun sorgulanmadan kabullenilmesi bekleniyor anlaşılan. Oysa kadınlığın bir ‘his’ olduğuna ya da herhangi bir insani deneyimin kadınlığa ait olduğuna dair bir kanıt da yok.

İngiltereli transseksüel Miranda Yardley bugün bu tartışma içinde yapılabilecek en devrimci şeyin erkeklere erkek olduklarını söylemek olduğundan bahsediyor. Diyor ki:

“Eğer baskıyla mücadele edecekseniz bu baskının hayatınızı nasıl etkilediğini tarif edebilmelisiniz. Bunu yapabilmek için de baskının kendisini ve sizi ezeni adlandırmanız gerekir.

Erkekler için ‘trans kadın’ terimini ve dişi zamirleri kullanmak şefkat duygusu içeren bir uzlaşıdır. Ancak bunda üç problem mevcut:

Birincisi, farkedeceksiniz ki  bu bir uzlaşıdan ziyade tek taraflı verilen bir tavizdir ve karşılıksızdır.

İkincisi, insanlara ne oldukları hakkında yalan söylemek zalimcedir. İnsanlar oldukları gibi kabul edilmelidir ve dostluklarınızı da bir yalan üzerine kurmamalısınız.

Üçüncüsü, ‘trans kadın’ olmak kadınlığın değil erkekliğin ne olduğuyla ilgili bir meseledir.

Erkek translar (‘trans woman’ yerine ‘trans male’ ibaresini kullanıyor) olarak erkek olduğumuz gerçeğini ifade etmemiz ve erkeklik kaynaklı sorunlarımızı çözümlememiz gerektiğine gönülden inanıyorum. Ayrıca kadınların da kendi yaşamlarını ve varoluşlarını tarif edecek sözcüklere sahip olmaya hakları olduğunu düşünüyorum.”

miranda
Miranda Yardley: Yıl olmuş 2017, insanın kendisi ya da bir başkası hakkında yapıp en çok tepki çekeceği açıklamalardan biri hala şu: Elbise giymiş bir erkek.

Kadınlar tarihsel mücadeleleri boyunca kendilerini ikincil kılan, zapturapt altına alan toplumsal cinsiyet normlarına, cinsiyet rollerine karşı çıktığı için olsa gerek bugün en azından bir kısmı kendilerini daha zengin bir çeşitlilikle ifade edebiliyor. Bir kısmı diyorum çünkü bu özgürlüğe sahip olan kadın oranı da aslında dünya çapında hala çok düşük. Daha ziyade batılı ve/veya şehirli topluluklar içindeki ilişkiler ve durumlar üzerinden tartışıyoruz tüm bunları. Kaldı ki mutlak bir özgürlükten bahsetmek de zaten mümkün değil. Ama örneğin pantolon giymenin kadınlar için normal karşılanması dahi ayrımcılık ve mücadele de içeren tarihsel bir sürecin sonucu. (Öte yandan ‘trans erkek’lik ile ilgili de söylenebilecek benzer şeyler mevcutsa da sebep ve motivasyonlar farklı olduğu için üzerine ayrıca yazılmayı hak eden bir konu.)

Mert Güzel’in metnine dönelim. Erkekliğe dair görülen kimi özellikleri reddeden insanların yaşadıkları ayrımcılık ve şiddetin kabul edilmez olduğu çok açık ve bununla elbette birlikte, dayanışmayla mücadele edebiliriz. Ancak değiştirmemiz ve genişletmemiz gerekenin kadınlıktan ziyade iktidar sahibi olan erkeklik olduğunu akıldan çıkarmamak gerek. Bunu yapmak yerine kadınları yeterince kapsayıcı olmadıkları için suçlamak, onlara kendi mücadelelerinde nasıl davranmaları gerektiğine dair görevler biçmek erkekliğe ait davranış kalıplarına daha çok uyuyor. Erkeklerin egemen olduğu dünyada kadınların kendi alanlarına ve mücadelelerinin sahibi olmaya ihtiyacı ve hakkı var. Kadınların özörgütlülüğüne ve politik görüşlerine dair söz sahibi olmalarına fiziksel şiddet ile saldıracak erkeklere haliyle herkes karşı çıkacaktır, bu gün gibi ortada. Ancak aramızdan bazılarının sitem ve duygu sömürüsüne dayalı manipulasyonun da aynı amaç için kullanılabildiğinin farkında olduğunu hatırlatalım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s