Feminizmin ateşi İran’da yanıyor

ROYA HAKAKIAN

Batılı aktivistler Müslümanların peçe giyme hakkını savunurken, İranlı kadınlar daha büyük bir amaç için savaşıyorlar: Bir seçeneğe* sahip olmak.

 

40 yıl önce İran’ı kasıp kavuran devrim İran ve Amerika arasındaki tüm diplomatik bağları da kopardı. Bunu hepimiz gayet iyi biliyoruz. Ama bununla birlikte bir başka bağ daha kopmuştu; İranlı feministlerle Amerika’daki kızkardeşleri arasındaki bu bağ, diğerinden farklı olarak sanal dünyadaki anonim kimliklerle kuruldu.

Mart 1979’da Ruhullah Musavi Humeyni’nin iktidara gelmesinden günler sonra, Amerikalı feminist ikon Kate Millett Tahran’a gitmişti. 8 Mart’ta, Millett, Humeyni’nin kadınlar için zorunlu kıyafet tasarısını protesto etmek için kadınlarla gösterilere katıldı. Eğer o dönemde İran’da doğru giden her şeyin -ve yanlış gitmek üzere olan her şeyin- kusursuz bir mikroevreni olabilecek bir an vardıysa, o Mart ayındaki bu andı. Kapalı kadınlar, açık kadınların yanındaydı ve kapalı olmalarına rağmen bunun seçeneklerini yok etmeye karşı bir protesto olduğunu açıkça belirtiyorlardı. Kadınlar gelecek nesillerin kendi nesillerinden daha fazla özgürlüğe sahip olmalarını istiyorlardı. Bir muhabir Millett’e Humeyni hakkında ne düşündüğünü sordu. Millett kameraya kararlı bir bakışla Humeyni’nin “şovenist bir erkek ” olduğuna inandığını söyledi. Bunlar çoğu insanın Ayetullah’a hayranlık duyduğu coşkunun had safhada olduğu devrim sonrası günlerdi; buna sessiz kalınamazdı. Millett’in bunun ardından tutuklanması ve sınırdışı edilmesi de şaşırtıcı değildi. Nitekim daha sonra bu günlerden hayatının en dehşet verici anıları olarak bahsedecekti.

1979

Fotoğraf: Hengameh Golestan – 1979

Kırk yıl sonra, İranlı kadınlar hâlâ sokaklarda aynı talepleri dile getiriyorlar ve Tahran’ın en boyun eğmez muhalefetine dönüştüler. Genç, yaşlı, kapalı, açık kadınlar 1978’in inatçı günlerinden bu yana ulusun gördüğü en cesur sivil itaatsizlik eylemlerini sahneliyorlar. Geçtiğimiz yıl onlarca başı açık kadın ülkenin her yerinde kürsüler kurarak kıyafet kanunlarına karşı barışçıl bir meydan okumayla beyaz eşarplarını salladılar. Sokaklarda başörtülerini sıyıran genç kadınlar hem kendilerini, hem de sokaktaki işgüzarlar ve ahlak polisiyle yüzleşmelerini filme çektiler. Tahran’da iki kadın gözaltına alınarak resmi bir beyaz minibüse binmeye zorlandıklarında kalabalıklar aracın etrafını sardı, minibüsün kapısını açtı ve kadınları serbest bıraktı. Bugün İran’da gerçekleşenler sufrajetlerden miras alınan bir isyan olarak tariflenebilir. Öncüllerinin kadınların oy hakkı için yaptıklarını diledikleri gibi giyinme hakkı için devam ettiriyorlar. Millett bu akımı on yıllar önceden öngörmüş ve şöyle demişti: “1847’de kadın hareketinin başlangıcından bugüne dek savaştığımız her şey bu toplumda büyük bir tehlike içinde.”

Bugün, İranlı kadınlar ikinci sınıf statülerinden bıkmış, kendilerini korumayan yasalara boyun eğmeyi reddediyorlar. Peki Amerikalı Millett’lar şimdi nerede? Müslüman kadınların Batı ülkelerinde başörtüsü takma haklarını hararetle savunan feministler neden seçim haklarını isteyen İranlı kadınların mücadelelerine sessiz kalıyorlar? Zorunlu tesettür karşıtı hareketin öncü seslerinden biri olan Masih Alinejad, Avrupa Parlamentosu huzurunda şöyle demişti: “Sizden gelip bizi kurtarmanızı istemiyoruz. Biz kendimizi kurtaracağız.” Bunun yerine, Batılı liderlerin, özellikle kadınların, İranlı kadınların Avrupalı kadınların kanıksadıkları aynı haklar için savaştıklarını görmelerini istemişti: Diledikleri gibi giyinebilmek.

Yine de, haklı olarak kendilerini memleketlerindeki sağcı milliyetçilerin karşısında konumlandırmak isteyen demokrat batılılar için başörtüsü bir direniş sembolü haline geldi; oysa başörtüsü giymek zorunda bırakılan kadınlar için bu tam tersine, bir baskı sembolü. Bağlamsız toleransın yalnızca dogmanın bir başka formu olduğunu unuttular. Müslümanların peçe giyme hakkını savunmak, milliyetçi ve yabancı düşmanlığının siyasi ivme kazandığı batı toplumları içinde oldukça makul. Ama yasalarla zorunlu kılınan ve bir cinsiyet ayrımcılığı sembolüne dönüşen peçeye karşı ses çıkarmamak da tüm feminist ve demokratik değerlere ihanettir. Bu konuda sessiz kalanlar bunu genellikle kültürel görelilik adına yapıyorlar. Sömürgecilik günahlarından alıntılarla, peçe meselesine karışmanın başkalarının yerli geleneklerine karışmak anlamına geldiğini savunuyorlar. Ama eğer sömürgeci perspektifin esas ahlaki kusuru, hükmettiklerini eşit görebilme yetersizliği ise, o halde bugünün hoşgörülü liberalleri de aynı şeyle suçlanabilirler. Seçim özgürlüğünün -bu durumda, kıyafet özgürlüğünün- yalnızca batılılara ait bir lüks değil, herkes için evrensel bir hak olduğunu göremiyorlar. Bir grup güçlü İranlı erkek ulusun yarısı adına kendi iradelerini empoze ettiği sürece, ne giyeceğini seçebilme hakkı da evrensel bir insan hakları mücadelesi olarak görülmeli.

Çeviri: ves.
Özgün metne buradan ulaşabilirsiniz.

* feminist vesvese’nin şerhi: Seçeneklere sahip olmanın, doğuda ya da batıdaki ataerkil toplumların bizlere sunduğu seçenekler arasında tercih yapabilmenin kadınları özgürleştirmeye yetmeyeceğinin bilincindeyiz. Yaşamımızın inşa edildiği koşulların nasıl düşündüğümüzü ve seçimlerimizi etkilediğini yok saymak mümkün değil. Dolayısıyla bir seçenek sahibi olmayı kadınlar için nihai bir kurtuluş formülü gibi görmediğimizi burada belirtmekte fayda görüyoruz. Ancak İranlı kadınların onlara zorla dayatılan kıyafet kurallarına isyanını yalnızca bir tercih meselesi olarak değil, erkek egemen baskıya karşı kadınların direnişi olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz. Yazıda bahsedildiği gibi ayrımcılık ve baskıyı bağlamından kopuk düşünemeyiz. Avrupa’da başörtüsüne dayalı ayrımcılık ya da yasakları, İran’da zorunlu örtünmeyi siyasi iktidarlara göre ayrı ayrı değerlendirirken ikisinin de kadınlara yönelik nefretten beslendiğini ve kadınların araçsallaştırıldıklarını görebiliriz.

 

Örtünmek ya da örtünmemek, acaba bütün mesele bu mu?

Tek tanrılı dinler kadınları kontrol altında tutmanın; onları ikincilleştirmenin, cinsiyetçi rollere hapsetmenin araçları olmuş hep. Dinin tek başına bunu yarattığını söylemek belki yersiz ancak oldukça güçlü bir araç olduğunu gerek feminist tahliller gerek deneyimlerimiz bize gösteriyor.

Türkiye’de de haliyle islam kültürünün ve bunun çevresinde örülen siyasetin  toplum üzerinde derin etkileri var. Kadınlar bu siyasetin aracı olabilirken her durumda en çok ezilen kesimi. AKP ve Erdoğan’ın iktidara gelişi ve bunu zamanla yerleşik hale getirişi pek çok etkisinin yanında kabaca ifade etmek gerekirse toplumsal normu ve orta sınıfı sekülerlikten dindarlığa kaydırdı. Bunun ilk ve önemli adımlarından biri başörtülü genç kadınların uğradığı haksızlığın iki siyasi kampın savaş alanı olması ve kadınların siyasi propaganda aracı haline gelmeleriydi

S. lise ve üniversite yıllarında kendini bu savaşın ortasında bulan genç, dindar bir kadındı. O günlerde genç kadınların uğradığı haksızlığa karşı çıkan siyasi aktörler, daha sonra iktidar sahibi olup otoriterlerleşerek kadınları etkileyen başka haksızlıklara imza attılar, atmaya devam ediyorlar. S. bize zamanla geçirdiği değişimin; inancından ve örtüsünden kopuşunun hikayesini anlatırken Türkiye’nin yakın tarihindeki toplumsal değişimi ve bunların kadınlar için ne anlama geldiğini de okuyacaksınız…

feminist vesvese: İstersen önce bize ailenden, üniversite kapısındaki engele toslamadan önceki hayatından ve eğitim sürecinden bahsedebilirsin…

S.: Ben İç Anadolu’da doğdum ve üniversite için İstanbul’a gelene kadar orada yaşadım. Ailem ilk hatırladığım haliyle Demirelciydi ve sonra Refah Partisi rüzgarına kapıldılar. O sıralar “kızlar okumasın” zihniyetindelerdi ama okumakta direteceğimin de farkındaydılar. Bir komşumuz kızıyla birlikte beni de ortaokulda imam hatipe yazdırmıştı. Babam eğitim almamla hiç ilgilenmese de başörtüsüyle ve sadece kızlarla okuyacak olmam epey işine gelmişti. Ben ortaokuldayken 28 Şubat süreci yaşandı ve kızları harcanır korkusu olan aileler onları imam hatipten aldılar. Erkeklerden ise özellikle ilahiyat okuması istenenler dışında neredeyse hepsi ailesi tarafından imam hatip liselerinden alındı. Böylece ilahiyat dışındaki bölümlere girmek istediklerinde puanları düşmeyecekti. O aşamada bile daha ziyade bir kadın sorunuydu bu 28 Şubat mevzusu. Beni ailem başka bir liseye geçirmedi zaten ilgilenmediği için. Doğrusu o dönemde yapılan şeyleri çok mantıksız-hukuksuz-siyasi gördüğüm için bunun bir şekilde düzeleceğini düşünüyordum. Üniversite sınavına girerken dahi bunu yaptıklarına hala inanamıyordum. İmam hatipten, yani eğitimi kötü bir liseden mezun olup üniversite sınavında fena olmayan bir derece yaptım.

feminist vesvese: Okuyucuların da daha iyi anlaması açısından burada bir parantez açmak istiyorum. Örneğin ben 28 şubat öncesi üniversite sınavına girmiş bir fen lisesi mezunuyum. O zaman bizim de bütün meslek liseleri ve imam hatip liseleri ile beraber bir sorunumuz vardı, ‘düz’ liselerden mezun olanlara göre mezuniyet ortalamamız daha düşük bir katsayı ile hesaplanıyor ve üniversite sınav puanımıza etki ediyordu. Hatta bu yüzden kimi okullarda çeşitli fen liselerinin birinci ya da ikinci sınıflarından ayrılanlara açılan sınıflar oluyordu. Sanırım 28 şubat sonrası imam hatiplerin tercih edilmemesi için bu katsayılarda yeni düzenlemeler yapıldı. Senin söylediklerinden anladığım bu ‘caydırma’ politikası mevcut öğrencileri ve özellikle eğitim almak için tek şansı imam hatipler olan başörtülü genç kızları cezalandırmış oldu, böyle yorumlayabilir miyiz?

S.: Hatırladığım kadarıyla imam hatipli olarak sadece ilahiyat ya da din kültürü bölümlerini seçebilir, sayısal-sözel-dil gibi bir tercih hakkı kullanamaz hale gelmiştik. İmam hatip dışındaki meslek liselerindekiler ise sadece mezuniyet alanına yakın birkaç bölümü seçince puanları kırılmıyordu. Bize daha ciddi bir etkisi olmuş oluyordu bu açıdan. Bir de imam hatiplerdeki konu elbette kadın ve başörtüsü ile ilgili. Genç kızlar o ideolojik çerçevede sadece imam hatip lisesinde kaldıkları zaman başörtülü okuyabilecekleri ve inançları için gerekenin bu olduğuna dair bir psikolojiye hapsedildi. Sadece kızların eğitim gördüğü özel liselere gönderilenler de oldu tabi ama çoğunluğun ailesinin gücü buna yetecek durumda değildi. Ayrıca ben liseye geçtiğimde imam hatipten de başka bir liseye geçiş yapma hakkı kalktı. Benim zamanımda açık liseye de geçiş yapılamadı.

feminist vesvese: Bütün bunların sonucunda belki de okumak için tek şansın olan imam hatip lisesinden mezun olmak seni üniversite girişinde negatif olarak etkilemiş oluyordu. Bunun hakkında neler düşünüyordun?

S.: Bir bedel ödemiş oldum. Çocukluğumdan beri dine meraklıydım. Sanırım her şeye meraklıydım ama evde ve çevrede din dışında kültürleneceğim bir ortamım olmadı. O yüzden inandığım şeyin gereğini yaptığımı düşündüm, başörtülü olmanın bir bedeli vardıysa da bunu ödedim. Üniversitede ilahiyat dışında bir yeri seçtiğimde imam hatipli olduğum için puanımın epey düşürülmesi bunun için ödediğim ilk bedeldi. 17 yaşında benim gibi bir kız çocuğu için üniversite, ailesinden ayrı kendi yolunu çizebilmek için neredeyse tek şanstı. Bana göre, Türkiye’de siyasi olarak dinle hesaplaşmanın faturasını benim gibi ailesinin gönderdiği bir lisede okumak zorunda kalan bir genç kızdan çıkarıyorlardı. Fikrimi değiştirmekle bile uğraşmıyor olmaları, siyasi oyunlarla, gittiğim lise ve başörtülü oluşum nedeniyle benden öç almaya çalışmaları beni bir çeşit kinle doldurdu. Çocuklar ailesi ve çevresi nasılsa çoğunlukla öyle şekillenir. Dinin kendisini ya da gerçek güçleri ve güçlüleri değil benim gibi bir garibanı cezalandırıyorlardı. Türkiye’deki en iyi ilahiyatın taban puanından daha iyiydi puanım ama asla ilahiyat okumak istemedim, iyi bir sınav sonucum olduğu için siyasetle ilgili bir bölüme girebildim. Pek bir şeyin bilincinde değilken bile bana ilahiyatın, insanlara dinle ilgili vaaz vermenin mantığı çirkin geliyordu. Diğer yandan benim açımdan imam hatipli olmam başörtülü olmamdan daha önemli bir şeydi. Birçok kız öğrenci normal liselere gidip okulda başını açıp dışarıda kapatmaya başlamıştı. Bu şekilde üniversite sınavında puanları kırılmadı ve “hak ettikleri” bölüme girebildiler. Ama sorun hep başörtüsü sorunu olarak görüldüğü için aynı kefeye konduk. Bu kişiler üniversiteye giderken de başlarını açıp dışarıda kapatıyordu. Onlar da kendileri açısından zor bir şey yapmış olabilir ama benim durumumdakiler gibi bir bedel ödediklerini düşünmüyorum.

feminist vesvese: Peki üniversiteye girince başörtüsü yasağıyla nasıl başa çıktın?

S.: Üniversite sınavına girmek için saçımı kazıtmıştım ve kimden aldım hatırlamıyorum ama birinin peruğunu kullanmıştım. Üniversiteye kaydolmaya gitmek için de peruk taktım. Benim için peruk takmak üniversitede sadece derslere girecek kadar varolmak demekti. Yönetim beni çağırıp uyarmadığı sürece de şapka taktım. Üniversitenin kapısına “Başörtülüler giremez” yazmışlardı bir dönem. O ibarenin asıldığı yaz okula bir işim için gitmem gerekmişti. Üniversite tercih dönemiydi ve kapıda görevliye tercih için okulu gezmek istediğimi söyledim ve ilk ve son kez o okula başörtülü girdim. Bir defasında okuldaki hocalarımdan biri beni dışarıda başörtülü görmüştü ve benim için arkamdan örümcek mi böcek mi ne, öyle bir şey demiş. Bu hoca derste beni çok sever gibi görünürdü oysa. Ancak hayat okulla bitmiyor. İstanbul’da başörtülü olmak Anadolu’da olmak gibi değildi. Müzeye girmek bile yasak olabiliyordu. Kadıköy’de bir kadın nefretle “Başörtülüsün ama pantolon giymişsin” diye arabasından bana bağırabiliyordu. Ben de sosyal hayat açısından dışlandığım yerlere özellikle gitmek için çabalamadım, kendimi çektim bu yıllarda.

Benim İstanbul’a geldiğimin ertesi yılı AKP yönetime geçmişti. Ama 2006 yılında üniversiteyi bitirip yurtdışı bursu kazandığımda mülakata girebilmenin koşulu bile hala başörtüsünü çıkarmaktı. 2011 yılında yüksek lisanstan mezun olduğumda da okul diploma için başörtülü fotoğraf kabul etmiyordu. Yani AKP bu sorunu hemen çözmek için pek de uğraşmamıştı. Bence başörtülüler ısrar ettikleri için çözmek zorunda kaldı. “AKP giderse başörtümüzü kullanamayız” yaklaşımını hep komik buldum. Buna inanan kadınları da. Asla özne olmak istememek bu benim için. Bana da en ağır gelen sanırım insanların beni özne yerine koymak istememeleri oldu hep. Fikrim ne olursa olsun başörtülü olmam üzerinden değerlendiriliyordum. Sol görüşlüysem “bak bize destek veren bir başörtülü de var” denilmesi için mevcut oluyordum. Başörtülüysem asla hoşlanmadığım muhafazakar kesimin saçma fikirlerini kabul etmem gerektiği beklentisi oluşuyordu. Bu durumu benden çok daha dindar bir erkek asla ve asla yaşamıyordu. Nereye gitse, ne yapsa baştan etiketlenmeden insanlara gösterdiği kişi olabiliyordu. Sanırım bu yüzden islami kesimin erkeklerinden hiç hoşlanmadım. Benimle sadece başörtülü olduğum için birlik olmak isteyen kadınlardan da hep kaçtım. Yüksek lisansta iken enstitüye bir belge verecektim. 2010 falan olmalı. Kış günüydü ve şapkalı girip vermek istedim. Görevli başörtülü veya şapkalı giremeyeceğimi söyledi. Arkada bir yere geçip peruk taktım ama kendime şöyle dedim: Bu aşırı saçma ve bir gün değişecek. Geçen yıl aynı yere gittiğimdeyse enstitü müdürü dahil herkes cuma namazındaydı, özellikle cumaya gittiklerini göstermek için camidelerdi. Bir görevlinin gelmesi için iki saat bekledim. Tüm yöneticiler dindar olmuştu. Değişeceğine dair beklentim elbette bu değildi ama demek ki Türkiye’nin değişimden anlayabileceği buydu.

feminist vesvese: Sonuçta dindardın ancak bu senin siyasi gelişmeler konusunda kendi fikrine sahip olmanı engellemedi diyebiliriz sanırım. Peki genel anlamda siyasi görüşlerin zamanla nasıl şekillendi, nelerden etkilendin?

S.: Üniversiteye geldiğimde ilk kez marksizmle tanıştım. O sıralar adil düzen gibi isimlerle islam içerisinde de sol temalar hala mevcuttu. Kültürel tek bilgim liseden geldiği için ilk birkaç yıl islamın marksizmle uyuşabileceğini düşündüm. Bana marksizm dışında hiçbir siyasi açıklama anlamlı gelmemeye başladı. Başlarda arkadaş çevremde sol kültürden gelen kimse yoktu. Sanırım başörtüsü nedeniyle olması da zordu. Üniversitede derslerde solcu olduğumu söylediğim hoca beni ciddiye almamıştı. Burslu okuduğum vakıf üniversitesine şapka-perukla giriyordum ama solu savunuyordum. Komikti belki de. Diğer yandan islam kültürüne de ilgim vardı. Bu ikisi birlikte ilerledi.

feminist vesvese: Peki feminizm hakkında ne düşünüyordun?

S.: Üniversitede hem marksist hem de biyolojik çerçeveden bakan bir feminizm metni okuduğumda epey etkilenmiştim. Ama özellikle feminizm okuması yapmadım. Sanırım feminizme yakınlık duymamın sebebi insanların bana ne yapacağımı söylemesinden hoşlanmıyor olmamdı. Hele erkeklerin bana kadın olduğum için sınırlar koyup, benden bir şey yapmamı ya da yapmamamı istemesinden hiç hazzetmiyordum. İslamcı erkeklerin de başörtülü kadınların uğradığı haksızlıktan epey nemalandığını ve bedel ödemediğini düşündüğüm için onları ayrıca sevmiyordum. İnatçıydım. Başörtüsü kullanmak konusunda da inat ettim. Kendime de “bir gün başörtüsünü bırakırsam dini de bırakacağım” dedim. Başörtüsü inadım bana haksızlık yaparak hayatımı şekillendirdikleri, bana sadece başörtüme bakarak yaklaşmaları nedeniyle devam ettirdiğim bir şey oldu. Çevremde iş bulmak için, evlenmek için vb. nedenlerle başörtüsünü bırakan insanlar olmuştu. Ben de çıkarırsam menfaat için çıkarmış olacakmışım gibi hissettim.

feminist vesvese: Sonuçta dinden uzaklaşman ve kopuşun da bu bahsettiğin inatçı kişiliğin sebebiyle mi oldu?

S.: Üniversiteyi bitirdiğimde aşık olmuştum. Bu aşk güzellikle değil acıyla sonuçlandı. Ve dinin bu acıyla ilgili hiçbir sözünün olmadığını gördüm. Bu bana tuhaf göründü. Daha sonra aslında dinin ve çocukluğuma, gençliğime ait kültürün bu acının tam da kendisinin kaynağı olduğunu düşünmeye başladım. Dinden içsel anlamda uzaklaştım. Bu yıllarca sürdü. Sorgulaması da yıllarca sürdü. 30 yaşımda başörtüsünü, dolayısıyla dini de bıraktım. Çevremdekiler bir moment olarak ne zaman vazgeçtiğimi soruyorlar doğal olarak. Doğrusu tam bir an bulamıyorum. O yüzden geçmişime bakıp bazı noktaları daha önemli hale getiriyorum. Ve geçmişimde bulduğum en önemli an şu: Bir keresinde burs aldığım bir vakıfta bir konuşma dinliyordum. 2010 ya da 2011 yılı olmalı. Konuşmacı Osmanlı zamanında tavuk çaldığı için eli kesilen insanlardan bahsetti ve bunun bir ayete dayandığını söyledi. Başta doğrudan böyle bir ayet olabileceğine inanmadım, hatırlamıyordum da. Eve geldim Kur’ana baktım ve evet, orada tavuk çalanların ellerinin kesilmesiyle ilgili bir ayet vardı. Buz kesildim. Tüm islam tarihi boyunca, zenginleşirken yaptığı büyük hırsızlık nedeniyle başına bir şey gelmiş hiçbir zengin müslümandan bahsedilmiyordu. Zenginlerin günahları için bir Kur’an ayeti de yoktu. Ne yaparsa yapsın parayı nasıl kazanırsa kazansın, kırkta bir zekatını versin eyvallah. Ama aç garibanın biri tavuk çalarsa eli kesiliyordu. Çok zalimce, insanlıktan ve iyilikten çok uzaktı bu. Kutsal bir metne yakıştırılabilir bir şey değildi. Belki tepkim okuyanlara tuhaf gelir çünkü Kur’an hep böyle şeylerle dolu. Cariyeler, evlenmek için dört kadın, miras. Üstelik ben kendimi feminist olarak görmeme rağmen neden bunlardan değil de tavuklu mevzudan etkilendim? Sanırım şöyle: Liseden beri kadın mevzusu ile ilgili ayetler çevremde hep tartışılıyordu. Sanırım bir çeşit bağışıklık kazanmışım bu konulara. Erken yaştan itibaren “miras konusunda haksızlık bariz ama pratikte uygulanmıyor”, “cariye mevzusu o dönem peygambere özgü bir şey ve artık olmuyor, olmayacak”, “dört kadınla evlenme yanlış yorumlanıyor” gibi bir sürü argüman öğrenmiştim bu mevzular için. Ama el kesmenin çirkinliğine karşı bir argümanım hiç olmamış.

Bu kadar ciddi bir şekilde değil ama dini sorgulamam üniversiteye başladığım yıla kadar gidiyor bence. İngilizce dersinde bir hoca rüyaların tecrübelerimizin hafızada karmaşık hale gelmesiyle ortaya çıktığını söylemişti. Oysa bir müslüman için peygamberin rüyası güvenilir bir bilgi kaynağıdır. Hocaya itiraz etmek istedim ama edemedim, söylediği şeyi mantıken çürütemezdim ama inandıklarımlarımla da uyuşmuyordu. Bunun için konuyla ilgili okumalara yöneldim, örneğin Freud önemli bir figür oldu benim için en başından beri.

Gezginliğimin de etkisi oldu sanırım. Ben Türkiye’de başörtüsü ile üniversiteye giremezken Mısır’da başörtülü olmama rağmen “sen müslüman mısın?” diye soruyorlardı. Çok absürd geliyordu bu durum. Balkanlar’da eğer Türkiye ile organik bir bağı olmamışsa müslüman kadınlar ne kadar dindar olsalar da başörtüsü takmıyordu, plajda denize giriyordu. Türkiye’de başı açık ve denize giren inançlı kadınlar var elbette ama orada Türkiye’nin koşullarından bağımsız düşünebildiğim için daha çok dikkatimi çekmişti. Türkiye’deki siyasal iklim başörtüsünü o kadar önemli bir yere koymuştu ki… Plaj ve deniz mevzusu önemsiz gibi görünebilir ama başörtülülerin en fazla yabancılaştırıldıkları alanlardan biri bu. Mesela geçenlerde bir hoca denize sahilden giremiyorum kayalıklardan girmem gerekiyor diye yakınıyordu. E zaten başörtülü kadınların neredeyse hiçbiri girmiyor, giremiyor o sahilden denize. Sadece kadınların olduğu alandan girdiklerinde bile yine bedenleri üzerinden yargılanıyor ve bunu tartışmayıp kabulleniyorlar.

Sonuçta başörtüsü de müslüman için tutarsız davrandığı herhangi bir konudan farklı ve daha önemli gelmemeye başlamıştı benim için. İran’ı gezerken başörtüsünü zorla takmanın dışında artık kıyafetime falan karışılması da iyice tepemin tasını attırmıştı. Ne bileyim saçına bir toka takarak da müslüman bir kadın olduğunu belli edebilirsin çok istiyorsan diye düşünüyordum. Başkaları için böyle düşünüyordum ama benim için dediğim gibi dini de bırakmaktı ve bu da büyük bir hesaplaşma olacaktı kendi geçmişim açısından.

feminist vesvese: Başörtüsü ve feminist perspektifle ilgili gözlemlerini, deneyimlerini biraz daha detaylandırmanı isteyeceğim ama istersen önce bununla paralel olarak anlattığın dini sorgulamanın toplumsal boyutunu konuşalım. Toplum ve siyasi iklim kemalist/seküler normdan dindar/muhafazakar norma kayarken AKP de iktidarını pekiştiriyordu. Erdoğan’ın bu aşamada ‘dindar ve kindar nesil’ yetiştirme arzusunu kendi ağzından da duymuştuk. Sonuçta her iktidar ya da rejim kendi gençliğini yaratmaya, eğitimi buna göre dizayn etmeye uğraşır. Ancak kemalist eğitim sisteminde yetişen herkesin kemalist olmaması gibi, bu çabaların da iktidar sahibinin istediği sonucu vermemesi mümkün. Yakın geçmişte bu meseleyle ilgili bir deizm tartışması ortaya çıktı. Diyanetin de tartışmaya açtığı bu mesele eğitimde dinin varlığının artmasına rağmen gençlerin dinden uzaklaşmasının sebeplerini anlamaya çalışıyor. Sen bu konuda neler söylemek istersin?

S.: Deizm konusu tartışmaya açıldığından beri ben de takip ediyorum. Bu ara şöyle düşünmeye başladım: AKP 50 yaş üstündekilerin menfaate dayalı kirli siyaseti yüzünden üstümüze çöktü. Yeni nesilden de deizm çıkıyor. AKP’nin ilk zamanlarında babamla kavga ederdim, “Nasıl çalıp çırpmayı mazur görebilirsin? Nasıl adalete, sorumluluğa bu kadar biganesin?” diye. Bu bahsettiğim kavgalar daha AKP’nin çalma çırpma ile anılmadığı yıllardı. O yıllarda babam için AKP, “Şimdiye kadar CHP yemiş, biraz da dindarlar yesin” fikrinden başka bir şey değildi. Başta dediğim gibi ailem ben kendimi ilk bildiğimde Demirelci idi ve babamın Refah Partisi’ne oy vermeye başlaması öncesinde dinle imanla kandil geceleri dışında pek bir ilişkisi yoktu. İnancı nedeniyle uğradığı hiçbir haksızlık olmadı, ne RP’den önce ne de sonra. Babam gibiler kendi zihinsel yapılarından beklenileni yaptı; RP’nin içinden çıkan AKP’nin tüm çalıp çırpmasını, dini kullanarak yaptığı her adaletsizliği benimsedi. Çünkü zaten adalet değildi derdi, “biraz da dindarlar yesin” idi. Eski nesilden deizm çıkması pek mümkün değildi bu manada. Yeni neslin bunu etik bir sorun hale getirmesi ve dinden kopuşu bunun üstüne kurması biraz enteresan oldu.

feminist vesvese: Yani yeni neslin dindarlığı siyasi iktidarla beraber değerlendirip etik olarak problemli  bulduğunu; böylece de dinden uzaklaşma eğilimi gösterdiğini düşünüyorsun, böyle yorumlayabilir miyiz?

S.: Bir nebze ama açıkçası seçim sonuçlarından sonra düşününce şuna karar verdim: Bu imam hatiplerde yapılan deizm anketini biz gerçekten dindar ailelerin imam hatip okullarına gönderdiği çocukların anketi gibi görüyoruz. Tam da öyle değil. 90’ların sonunda ülkede çok fazla imam hatip vardı ve 28 Şubat nedeniyle çoğu kapatılmıştı. O yüzden ben ilk başta imam hatiplerin yeniden yaygınlaşmasının eskiden bastırılmış olanın içi boşaltılarak dönmesi gibi görmüştüm. Fakat durum daha ciddi. AKP 90’larda düz lise olan tüm okulları da imam hatip haline getirdi ve anlaşılan gerçekten de bu okulların rejimin destekçilerini yetiştirmesini istiyor. Ancak okula gelen çocuklar 90’lardaki gibi ailesi tarafından özellikle imam hatipe gönderilen çocuklar değil, düz lise diye bir şey kalmadığı için her görüşten ailelerin çocukları. Düz liseler ve imam hatiplerin birlikte vereceği sonuç şu an sadece imam hatip sonucu ve sanki dindar ailelerin çocukları değişiyor gibi yorumlanıyor. Elbette dindar ailelerin çocuklarında da deizm eğilimi olabilir ama tam anlamıyla ifade edildiği gibi bir trend olmadığını düşünmeye başladım. Tabii ben de bir çok yönünü göremiyorum, daha çok tartışılması lazım. Şimdilik islami kesimin çocuklarının deistleşmekten ziyade merkez sağ bir pozisyonda sekülerleştiği yorumuna daha yatkınım.

AKP özelinde bakarsak, ne kadar islamcı köklerle gelmiş olsa da ben üniversiteyi bitirdiğimde merkez sağa yaklaşmaya, bu köklerdeki yoksul kesimleri de ilgilendiren bir takım sistem eleştirilerini kaybetmeye başlamıştı. AKP’den 2006 öncesinde ayrışmıştım sanırım. O nedenle AKP’nin geliştiği evrelerden etkilendiğimi pek düşünmüyorum. Bazen AKP eleştirilerim nedeniyle beni antikapitalist müslümanlardan sananlar oluyordu. Hiçbir ilişkim olmadı o kesimle. Üniversiteye ilk başladığımda marksizmle uyuşan bir islam üzerine düşünmüş ve bunun olamayacağına kanaat getirmiştim. Bu mümkünse de ayetlere dayanan bir marksizm yorumuyla olması çok zor. Dini metne dayanarak bunu gerçekleştiremezsin çünkü senin yorumun kadar geçerli tamamen zıt yorum da mevcut. Metnin kendisinin ne kadar erkek ve zengin yanlısı olduğunu görmemek için de akıl tutulması yaşamak lazım.

Diğer yandan AKP öncesinde gerçekten haksızlığa uğramış bir kesim olan başörtülülere saygım varken AKP ile dönüştükleri şey nedeniyle saygımı da yitirmiş durumdayım. Bu onlara haksızlık yapılsın anlamına gelmiyor elbette, nötr olunmalı. Zaten tüm başörtülüler AKP’li de değil. Hem zamanında haksızlığa uğramış hem de gerçekten AKP’li olmaya direnen başörtülüler var. Erkeklerin bu şekildeki geçmişi ve geleceği hiç sorun olmazken AKP’li olmayan başörtülülerin bile nefretin gadrine uğraması, şu aşamada erkeğe bir şeyi şart koşmazken kadına başörtüsü şart koşan dinin de sorunu bence. Müslüman kadınlar bunu bir gün anlasalar bile kendilerini değiştirebilirler mi bilemem. Bazen insanlara “istersen tüm vücudunu, her yerini ama her yerini kapat, sadece kıçını aç. Bana ne, kime ne?” diyesim geliyor. Ama siyasetin bir gün böyle bir rahatlığa kavuşacağını düşünmek için fazlasıyla naif olmak lazım.

feminist vesvese: AKP’nin siyasi olarak yıllardır kullandığı müslümanların mağdur edildiği anlayışının bu ülke için gerçekten genel anlamda doğru olduğunu düşünüyor musun? Yoksa mesele sınıfsal olarak seçim şansı olmayanların dinlerinin birer kimlik haline getirilmesi miydi? Yani adeta kadınları kontrol etme mekanizması olan, onları kurallara hapsederek ehlileştirmeye çalışan dini onların benimseyeceği, savunacağı bir kimlik haline getirmiş olabilirler mi? Bana bu bakış açısı feminist tahlillerin ışığında çok anlamsız görünmüyor. Bir taşla iki kuş vurmak gibi. Hem ekonomik sınıfı, hem cins sınıfını dindar müslüman kimlikte birleştirmek iktidarın her söylediğine boyun eğmeyi bir zafer gibi görmeyi sağladı diye düşünüyorum. Çünkü bir yandan baktığımızda Türkiye Cumhuriyeti zaten gayrimüslim düşmanlığıyla, katliam ve soykırım üzerine inşa edilmiş bir ülke, müslüman olmamak daha büyük sorun değil miydi aslında? Türkiye’de Ermeni, Rum  ya da Alevi bir kadın olmanın da direkt bu kimliklere düşmanlıktan kaynaklanan oldukça büyük zorlukları var. Senin bu düşünceler ışığında yorumların neler olur?

Söylediklerine katılıyorum. Ama şöyle bakalım. Benim doğduğum şehirde bir sürü Ermeni mirası eser var. Bense bir Ermeni ile ilk kez üniversitede tanıştım. O şehirdeki eserlerin var olduğunu anlamam bile İstanbul’da biraz kültür edindikten sonraydı. İstanbul gibi bazı istisna yerler dışında çok değil yüz yıl öncesinde ve yüzyıllardır birlikte yaşamış insanların hatırası unutturulmuş, unutturulmakla kalmamış onlardan düşman olarak nefret ettirilmiş. Anadolu’nun sıradan bir şehrinden geldiyseniz size zerk edilen düşmanlıkları içinizden atmanız için epey kendinizi eğitmeniz gerekiyor. Bu anlamda cumhuriyetin ulus devlet idealiyle dindarların bilgisiz nefreti uyuşuyor ve aynı derecede etkili. Ermeni Soykırımı meselesi o kadar çok argümanla dolduruluyor ki sıradan insanlar için devletin resmi söylemini savunmak inanca dönüşüyor. Üstelik devlet bile işine gelince kendi söylemine sahip çıkmadığı halde. Geçmişle hesaplaşamadıkları için ortak, iyi bir gelecek fikirleri de olmuyor; düşmanlığı beslemeye devam ediyor insanlar. Örneğin son birkaç yıldaki siyasi durum nedeniyle Türkiye’yi terk eden bir sürü insan var. Kimi dayanamadığı ve burada bir gelecek inşa edemeyeceğini düşündüğü için gidiyor ama bir arkadaşım çocuklarına Ermeni oldukları için zarar verilmesinden korktuğundan burayı terk etti. Bu bana çok acı veriyor.

Ermenilere, Rumlara, Alevilere ve Kürtlere yapılan sistematik bir zulüm var. Ben bunları önce okuyarak, dinleyerek, sonraysa şahit olarak öğrendim. Ama bu konuda bu kimliklere sahip olanların ve bu sorunları tecrübe edenlerin söyledikleri daha değerli. Bazen kendime niye daha çok kendi tecrübelerimden, Türkiye’de müslümanlığın değişiminden daha çok bahsettiğimi, bu konuyu daha çok tartıştığımı soruyordum nedeni şu: E ben bu konuyu daha iyi biliyorum, ayrıntılarına daha çok vakıfım.  Senin sorun epey kapsamlı olduğu için cevabına da çevrelerden dolaşıp gelmek gerekti. En genel çerçevesiyle Türkiye müslüman geçmişe sahip ama modern, Batılı bir ülke olmaya da özenmenin komplekslerini atamadı. Tarihini tarih olarak kabul edemiyor, oradan ya canavarlar ya kahramanlar üretip duruyor. Cumhuriyet döneminde ‘müslümanların zulme uğraması’ meselesi de biraz bununla bağlantılı. Cumhuriyet, ılımlı ve devlet iktidarına sorun çıkarmayacak bir islam yorumu yerleştirmeye çalıştı. Hem cumhuriyetin yorumunu beğenmeyen hem de iktidarla sorun yaşayanlar cumhuriyetin ilk dönemlerindeki yaşananları müslümanlara zulüm gibi yorumluyor. Ancak ben özellikle İç Anadolu’nun köylerinde cumhuriyet öncesinde islam olduğundan bile şüpheliyim. Cami denecek bir yapı ilk kez cumhuriyet döneminde geliyor birçok köye. Eğitim ya da dini eğitim alabilen sadece köyün en zengininin çocuğu. Onu da köyünde, kasabasında alamıyor, bir merkez bulması lazım. Göçebeliğin, paganizmin ve aslında kurumsal eğitim olmadığı için de pek de sünnileşmemiş, çok zayıf bir islam algısının birbirine geçtiği bir hayat sürüyorlar. Köylerden bahsediyorum çünkü cumhuriyet tecrübesini ikiye ayırırsak ikinci kısım köy kökenlilerin şehirlere yerleştikten sonra Türkiye dışında gelişen islamcı hareketlerden etkilenip bunu politik bir güce dönüştürmesiyle belirlendi daha çok. Başörtüsü de bu hareketin merkezinde tutuldu ama geniş kitlesellik olarak görünümü 90’larda ortaya çıktı. Geçenlerde islamcıların kültürel hegemonya kurması meselesi tekrar gündem oldu hatırlarsan. Tabii insanlar bunu nitelikli eserlerin ve tartışmaların sağ kesimden çıkmaması mevzusu üzerinden değerlendirdiler ama kültür sadece orta sınıfı kapsamıyor ve aslında AKP’nin de ürünü olduğu islamcılık 90’lardan beri o kültürel hegemonyayı kuracak hamleleri yapıyordu. Yine kendi ailemle açıklamaya çalışayım. Babaannem ve dedem 60’larda ekonomik nedenlerle köyden şehre göçmüşler. Ermenilerden kalan konaklarda kirada yaşamışlar. Bu konakların izi bile yok şu an. Babaannemde o ilk döneme dair kalan laflardan biri beni hala güldürür: “Götü açık”. Bunu cumhuriyet kadını olan ve aslında sevdiği ve iyi geçindiği komşusu için kullanıyor çünkü kadın kısa etek giyiyor. O mahalleden biraz daha çeperlere taşındıklarında etraflarına daha çok köylüleri yerleşmiş. Ben çocukken, yani 80’lerde babaannemin hayat algısı bayramlar dışında dinden bağımsız, köyden gelen alışkanlıkları dışlanırken şehre uyum gösterme derdinde, yine de köklerine kıyafetiyle bağlanmaya çalışmakla anlatılabilir muhtemelen. 90’larda ise islamcılık bu mahallelerde örgütlenmeye başladı. Mesela babaannem dini sohbet halkalarının içine girdi. Hayat görüşü de öğrendiği şeylerle iyice dine kaydı. Sadece babaannemin değil annemin de. Refah Partisi, islami TV kanalları, radyo programları, sohbetler hepsi bir şekilde bu insanları endoktrine etti. Annem evlendiğinde ve ilk evlilik yıllarında başörtüsü kullanmamış ama doksanların ikliminde kıyafeti de değişti. Toplumun daha alt sınıflarında bu gelişmeler olurken 28 Şubat göstermelik olarak bir tepki vermiş gibi yaptı ama ben devletin dini cemaatler konusunda özellikle Evren’den beri danışıklı dövüş ilişkisinde olduğunu düşünüyorum. Birkaç siyasi aktörle başörtülü olarak okullarda ve kamuda yer almak isteyen kadınlar cezalandırıldı ama toplumda alttan alta değişen hiçbir şeye dokunulmadı. 28 Şubat’a bakınca müslümanların mağdur olduğu söylenebilir belki ama devletin derdi müslümanları mağdur etmek değil devletin istediği şekilde müslüman olmayan ve tehdit olarak gördüklerini cezalandırmaktı. Genel çerçeve bu olsa da durum bireylere yansıyan haliyle haksızlık oluyor. Devlet höt demekle uğraşırken çoğunlukla köy kökenli ailesinin geleneksel anlayışı içinde kadın olarak kendini ifade edemeyen, okuyamayan kız çocukları islamcılığın getirdiği mobilite ile okumaya ve toplumsallığa daha çok karışmaya başladılar. Senin sorundaki haliyle, bir şekilde ailelerine de kabul ettirdikleri bir kimliğe büründüler. Ben bunu AKP’nin planlı yaptığını düşünmüyorum, çağın da getirdiği değişim bir şekilde bu kanala akmış oldu aslında. Fakat AKP bunu kullanmakta kurnaz davrandı. AKP kadınların bilhassa başörtülü kimliğini kendi menfaatleri için kullanıyor. Daha önce de başörtülü kadınların çoğunluğunun AKP’yi aradan çıkarıp özne olmadığını söyledim ama toplumsal gerilim de bu durumu besliyor. Birkaç gün önce çarşaflı bir genç kız Anıtkabir’de bir videosu nedeniyle kovuşturmaya uğradı biliyorsun. Çarşaflı olduğu için, kadın olduğu için, makyajlı olduğu için cinsiyetçi küfürler tehditler gırla savruldu. Bu kadar saldırgan insanlar bir ay önce rejimi değiştiren bir seçim olduğunda sus pus oturup olanı biteni izlemişlerdi. Kadınlar en zayıf halka ve rövanşlarını kadınlar üzerinden oynuyorlar. Böyle bir gerilim aslında tarafların ne yaptıklarının farkında olmasını da engelliyor çünkü sürekli hayatlarından bir şey çalınacağı korkusuyla tepki veriyor insanlar. Tepki verdiklerinde diyelim en azından. Ancak kötü yanlarına rağmen bu gerilim nedeniyle henüz senin dediğin anlamda dinin gerçekte kadını ne kadar kısıtladığı kısmı tam yüzeye çıkamıyor. Seküler kesimde de her ne kadar kadın özgürlüğü konusunda sorunlar olsa da toplumsal alandaki kadın sorunlarının tartışılmasına bu kesimin pozitif etkileri olduğunu düşünüyorum. AKP kendisi de bir çeşit kadın örgütlenmesi yaratmaya çalışıyor biliyorsun. Buradaki kadınlar her ne kadar aslında erkek egemenliğini tartışmak yerine kabullenen bir tavır içinde olsalar da kendilerini seküler kesimin kadınlarıyla kıyaslıyorlar. Bu bir anlamda Türkiye’nin kendini ilerlemiş yönleri açısından Batı ile kıyaslamasına benziyor ama aktörler içeride tanıdığı, komşusu. Dinin kadından nasıl olmasını istediği bu tarz bir gerilimle tartışmanın merkezinde değil geri planında kalıyor.

feminist vesvese: Hazır kadınlar hakkında konuşmaya dönmüşken kendi feminist anlayışın hakkında neler söyleyebilirsin? Bir de son yıllarda küresel olarak da daha çok gündeme gelen islami feminizm hakkında yorumlarını merak ediyorum.

S.: Üniversiteyi bitirdiğimden beri kendimi bir şekilde feminist olarak gördüm. Ama başörtülü bir müslümanken ben feministim diye bağırmak samimiyetsiz geliyordu. Yani feministtim ama kendimce. Marksistliğime dair tutarsızlığımdan daha güçlü bir tutarsızlık gibiydi bu nedense. Müslüman kadınların feministliğinde bir sorun görüyor muyum? Evet görüyorum ama feministliklerinde değil müslümanlıklarında. Muhafazakar müslüman kadınlar olmak yerine, müslümanlıklarına rağmen feminist kadınlar olmaları bence elbette daha iyi bir şey. Ancak müslümanlığı sorgulamadan feminist olma iddiasını biraz samimiyetsiz buluyorum. Benim bildiğim böyle iki örnek var. Birisi sanırım çarşaf giyiyor, Kanada’da yaşıyor ve feminizmi savunuyor. Delicesine erkeklere, patriyarkaya saydırıyor ama Kur’an’a ve dine hiç laf söyletmiyor. Diğeri epey liberal, Avrupa’da yaşıyor, başörtüsü takmayan bir müslüman. Erkeklere, erkek egemenliğe çılgınca saldırıyor ama islam mis gibi. Bu entelektüel seviyeye ulaşmış insanların Kur’an’ı ve islamı eleştiriden muaf tutarak feminizm tellallığı yapmaları bana fazlasıyla tutarsız geliyor. Çünkü metin olarak Kur’anın ve dini pratikler açısından islamın erkek egemen olmadığını iddia etmek imkansız. Yine de bu insanların da her şeye rağmen feminist olmalarını tercih ederim tabii.

Sadece feminist müslüman kadınların değil müslümanların genelinin samimiyetsiz ve çağlarından kopuk olduğunu ve kişisel menfaatlerine göre yaşadıklarını düşünüyorum. Gerçek islama en yakın şey kadınları köle olarak pazara çıkaran IŞİD bence çünkü dini metne en çok uyan onların tavrı. Müslümanların IŞİD gerçeğini kabullenmesi çok zor. Hele içeriden, savunma halinde iken fazlasıyla zor.  Şu an içinde olmadığım için daha rahat değerlendirebiliyorum ve bir zamanlar inanmış olduğum o dinin temelindeki zalimlik karşısında dehşete düşüyorum bazen. Yorumlayarak ulaşılabilecek, üstünde hemfikir kalınabilecek bir islam olduğunu sanmıyorum. Bir gün var olursa da bu feminizmi destekleyen bir islam olmayacak. İyi müslüman insanlar yok mu? Elbette varlar ama onları iyi kılan şey müslümanlıkları değil, kendi insanlıkları. Bunu kabul edebileceklerini pek sanmıyorum. Ama benim yorumumun metin temelli olduğunu ekleyeyim çünkü kafamızda din diye bildiğimiz şey doğrudan kutsal metinlerde olmayan iyi veya kötü şeylerin taşıyıcısı da olmuş zaman zaman.

feminist vesvese: Aslında kadınlar açısından baktığımızda sadece islam için değil, tek tanrılı dinlerin hepsi için benzer şeyler söylemek mümkün. Fatmagül Berktay’ın yazdığı Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın bu konuda aydınlatıcı bir kitap mesela. Senin kendi deneyim ve bilgini temel alarak islam için söylediklerini fırsat bilip Mary Daly’nin adını da analım. Katolik bir teolog olarak önce dinin içinde bir değişimi, reformu hedefleyen ancak daha sonra dinin erkek egemenlikten ayrı tutulamayacağı sonucuna varan Daly “Kadınların kilisede eşitlik istemesi ancak siyahların Ku Klux Klan’da eşitlik talep etmesine benzetilebilir” diyordu. Türkiye’nin tarihine baktığımızdaysa islami uygulamalara da eleştirel bakan, reform talebi olan müslüman bir feminist olarak Konca Kuriş’i ve Hizbullah tarafından kaçırılıp katledilişini görüyoruz. Bu da senin söylediğin gibi islami pratiklerin feminist bir meydan okumaya nasıl vahşice yanıt verebildiğine bir örnek teşkil ediyor.

Öte yandan batıda yaşayan müslümanların ayrımcılığa uğradığı bir gerçek, buna islam kültürünü yücelterek verilen yaygın bir refleks mevcut. Sadece batıda yaşayanlar değil, dünya çapında müslüman toplulukların batının sömürgeci tarihinin de etkisiyle hıristiyan ve batı eksenli olmayan bir kültür geliştirme çabası sol siyasetin eksenlerinden. Bunlar feminist siyasete de sirayet ediyor. Senin de biraz önce bahsettiğin gibi ayrımcılıklara karşı durmak adına, eleştirmeksizin kucaklanan islami pratiklerle karşılaşıyoruz. Örneğin ‘World Hijab Day’i yani Dünya Başörtüsü Günü’nü ilk duyduğumda şaşırmış, bu örtünme zorunluluğuna karşı Beyaz Çarşamba hareketine sahip İranlı kadınlar buna ne der diye düşünmüştüm. Başörtüsü konusunda bizzat haksızlığa uğramış bir kadın olarak bu tip çıkışları nasıl karşılıyorsun?

S.: Hayatımızda birçok çelişki yaşıyoruz, bu da herhangi bir çelişki gibi görülebilir aslında. Ancak bu tip kültürel tepkileri verenlerin islamı ya da erkek egemenliğini gerçekten sorguladığına ben hiç rastlamadım doğrusu. Evet, batıda müslümanlara karşı bir ayrımcılık var, her ayrımcılık bir mağduriyet yaratıyor ve kadınlar da -yine erkekler değil kadınlar- buna karşı savaşıyor eyvallah. Ama başörtüsü takmak özgürlük mü? Şahsen ben başörtüsü takarken de hiç böyle haykırmadım. Bir şeye tabi olmuşsun ve bu tabiyet nedeniyle takıyorsun, özgür falan değilsin. “İnandığım şeye saygı duymak zorundasın” diyorsan, evet saygı duymak ve kimseyi haklarından mahrum etmemek gerek ama lütfen sen de bana özgür olduğunu falan söyleme. Başörtüsü islam dininin erkekten talep etmediği, kadına karşı yaptığı bir ayrım, biraz da alçaltıcı bir ayrım. Ha diğer yandan müslüman erkeklerden beklemediğimiz ciddi sorgulama ve tutarlılığı kadınlardan niye bekliyoruz? N’apalım bu da islamın “güzelliği” işte!

İran’daki çoğu kadın Dünya Başörtüsü Günü’ne gülerdi herhalde. Ben İran’a gitmeden önce İran’daki kadınların saçları görünecek şekilde başlarını kapatmalarını yine bir çeşit tesettür olarak görüyordum çünkü Türkiye’deki ‘saçının telini bile göstermeyeceksin’ anlayışını saçma buluyordum. Ancak İran’a gittiğimde fark ettim ki rejim zorlaması olmasa başörtüsü takmaya devam edecek kişiler zaten çarşaflı ya da saçını göstermeyen kişiler. Saçlarını gördüklerimiz ise yasaklar nedeniyle başına bir şey sarıyor, istemeyerek.

İran’daki en absürt şeylerden biri müslüman olmayan kadınlardan da başlarını kapatmalarını istemeleri. Dinen bu aslında sadece kutsal topraklarda ya da kutsal mekanlarda istenebilir. Bu da İran ve Suudi Arabistan gibi yerlerin ne kadar despotça yönetildiğinin göstergesi. Mesela batıdan giden resmi yetkililer “Ay bu da buranın kültürü, başımızı kapatalım ne olacak ki?” diyorlar. Kültür değil, din de değil, despotluk. Din kadınlar için yeterince kötüyken despotların yaptıkları islamdan da kötü olabiliyor. İran’da sadece kadınların kıyafetleri değil erkeklerin de kıyafetleri denetleniyor. Kadınların kıyafeti ise sadece başörtüsü değil kıyafette belirli uzunluk ve bolluk da isteyen kıstaslar. Son zamanlarda videolarda görüyoruz, rejim muhafızı kadınlar gelip kıyafetin şöyle böyle deme hakkına sahip, bana da denk geldi oradayken. O an ağızlarına iki tane patlatmak istiyorsun videolarda deliren kadınlar gibi. Bana sorarsan İran bir gün bu “hijab” zorunluluğunu gevşetmek zorunda kalacak. İran’da kadınlar sokağa çıkıp itiraz ettiklerinde ABD destekçisi, vatan haini olarak içeri atılacağının farkında, o yüzden örgütlü hareket etmeleri oldukça zor ve elbette önemli bir şey.

Tabii beni asıl çıldırtan İran’dan ziyade körfez ülkeleri. Yemek yerken bile çatal kaşığı peçenin altından kullanan kadınlar, insan değil eşya gibi kadınlar. Afganistan’da burka giyenlerin nasıl yemek yediğini göremiyoruz çünkü turist olarak gelemiyorlar zaten. Tüm bunların varlığında “hijab”ı, başörtüsünü kutlamak biraz anlamsız oluyor. Bu arada bize ilginç gelebilecek bir örnek vereyim. Bangladeşli bir arkadaşıma Türkiye’de başörtüsü yasağından bahsettiğimde bunun bir mesele olmasını anlayamıyordu. Çünkü Bangladeş müslüman bir ülke ama kadınlar başını kapatmıyor. Sonra şunu fark ettim, bu arkadaşım boynuna sardığı şalı asla erkeklerin yanında çıkarmıyordu. Orada bir çeşit başörtüsü haline gelmiş boyna sarılan şal. Aslında böyle de basit bir sembol olabiliyor bir bakıma.

feminist  vesvese: Sonuçta hepimiz eğrimizle doğrumuzla, söylediğin gibi çelişkilerle yaşayıp gidiyoruz. Herkesin kendince bir yaşam biçimi var. Örtünme de politik arkaplanından ayrı, bir ‘tercih’ olarak görülebiliyor. Bu yaklaşım için  ne söyleyeceksin?

S.: Aslında Türkiye’de temel olarak başörtüsü ile ilgili birbirine zıt iki anlayış var. Bir kesim başörtülülerin çoğunun aile baskısı ile örtündüğünü düşünür. Oysa başörtülülerin çoğu bunun söylenmesinden nefret eder çünkü örtünmenin kendi tercihleri olduğunu savunmaktadır. Bence bu iki kesim sonsuza kadar birbiri ile kavga edebilir ve maalesef bu bizi bir yere taşımaz. Çünkü burada ‘tercih’ iki taraf açısından da doğru yerinden sorgulanmaz. Tercih dediğimiz şeyin zaten ne kadarı ailemizden, çevremizden bağımsız ki? Yani genç bir kadın babası “al bunu başına takacaksın, yoksa seni döverim” dediği için örtünmüyor çoğunlukla zaten. Bir aileye doğuyorsun. Ailen, çevren, sevdiklerin neyi doğru bilirse sen de onu doğru ve güzel bulmaya meyilli oluyorsun. Ailen zaten seni eğitim ve hayat için kendi meşrebince hazırlıyor. İnsanların çoğu uyumlu olmayı, insanlarla iyi geçinmeyi ister ve çevresinin kabullerini de içselleştirir. Yıllarca tekrarlana tekrarlana artık kendi tercihi haline gelir bunlar. Birbirinden farklı hayatların ürettiği tercihler de birbirinden farklı oluyor aslında. Coğrafya ve çevre tercih skalasını da değiştiriyor. Benim tercih skalam Filipinler’de yaşayan kadınla aynı değil örneğin. Başka bir örnek vereyim. ABD’de başörtülü bir eskrim sporcusu olimpiyatlarda bronz madalya kazanmıştı. Bu sporcu gençken spora ilgi duyduğunu ve vücudun her yerini kapatabileceği için eskrime başladığını söylüyordu. Çok iyi bir yüzücü de olabilirdi ama bu kadının yüzücü olmasının örtünme kriteri olduğu sürece imkanı yokmuş zaten. Şimdi bu gerçekten tercih mi yani?

feminist vesvese: Eminim anlattıkların pek çok insan için anlamlı olmuştur. Çok teşekkür ediyoruz. Son olarak eklemek istediğin bir şeyler var mı?

Ben teşekkür ediyorum. Umarım dediğin gibi insanlara anlamlı gelir. Son seçimden sonra çevreme sirayet eden suskunluk üzerine kendime şöyle demiştim: Benim Türkiye’de yaşayan bir kadın olarak artık sadece feminizmden umudum var. Bunu şu anlamda söylüyorum. Türkiye’de kadınların eşitliği ve özgürlüğü için mücadele eden bir hareketin insanların yaşamını iyileştirmede ve sonuç almada diğer politik duruşlara göre daha çok potansiyeli ve gücü olduğunu düşünüyorum. KHK’lar ile, politik yıldırma ile birçok kadın örgütünü susturdular ama kadınları susturamayacaklar.

 

Bu söyleşide konuştuklarımız ilginizi çektiyse Büşra Cebeci’nin bianet.org için hazırladığı Başörtüsü Mücadelesinin Değişen Yolculuğu dosyasına da göz atmanızı öneriyoruz.

 

Beyazlatılmış ‘feminizm’e rağmen Pasifik ve tüm dünyada dayanışma ören kadınlar

RENEE GERLICH

Çevirdiğimiz bu metin dünyanın bir diğer ucunda, Yeni Zelanda’da yaşayan bir feministe ait. Hem bu koca dünyada sürekli haberdar olmadığımız coğrafyalardan kadınların mücadelelerine dair fikir edinmek, hem de Renee’nin anaakım ve batı merkezli feminizme dair eleştirilerini paylaşmak ve üzerine düşünmek için bu işe kalkıştık. Özgün metne yazarın kendi bloğundan erişebilirsiniz.

 

Grace ve Pala Molisa için; size adalet getirmese de…

İlk bakışta Yeni Zelanda’nın tırmanmakta olan bir feminist harekete sahip olduğu düşünülebilir. 2016’da Trump’ın göreve başlama töreni sırasında binlerce kadının katıldığı bir yürüyüş gerçekleşti, liberal feminist platform Ace Lady Network’ün internette 4000 takipçisi var, kamuoyu önünde pek çok kişi ‘feminist’ etiketini gururla taşıyor. Ancak özgürlük hareketleri sıkça ehlileştirerek popülerliklerinden kazanç sağlanır. Oy toplamak için ya da daha çok gazete satmak için başvurulan bu taktikler feminizm için de geçerliyse acaba Yeni Zelanda’da feminizmin popülaritesi bir serap olabilir mi?

Buna belki de sorumluluklar ekseninde bakmak gerek: Kadınların özgürlüğü projesi her zaman erkek egemenliğinden sistematik olarak en çok etkilenenlerin ihtiyaçlarını ilk sıraya koymuştu. Yani ayrıcalıklı bir Pasifik ülkesi olan Yeni Zelanda’da feminizm yükselişteyse örneğin Zohl dé Ishtar’ın ‘suskunluk örtüsü’ diye adlandırdığı şey Pasifik bölgesindeki kadınların üzerinden kaldırılıyor olurdu. Asyalı göçmenler ve mülteciler de dahil olmak üzere çeşitlilik içeren toplulukların seslerini merkezine alırdı. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkelerinden biri olarak Yeni Zelanda’nın küresel pozisyonuyla gelen sorumlulukları, kadınların özgürlüğü projesine vereceğimiz öncelikle yansıtılabilirdi. Genel feminist anlayışımız burada yaşayan Pasifikli, Asyalı, Afrikalı ve Ortadoğulu kadınları yalnızca mostralık olarak kullanmaz, kolonizasyon, şeriat ve seks trafiği karşıtı feminist mücadelelerden haberdar olurdu. Feminizm burada gerçekten canlı ve iyi durumda olsaydı, bu kolektif tahlilimizin, kadınları köle kılan baskı mekanizmalarına karşı direnişte etkili olduğu anlamına gelirdi.

“Dünyada erkek egemenliği ile mücadele eden kadınların çoğu beyaz değil” diyor Papua Yeni Gineli-Avustralyalı feminist Dani Tauni. “Çoğu topraklarına ve kültürlerine el koyan endüstriyel tarıma karşı kavga veren yerli halklardan feministler.” Yeni Zelanda’da Tina Ngata gibi kadınlar aynı zamanda petrol şirketlerine karşı da savaşıyorlar. Chailang Palacios Kuzey Mariana Adaları ile Mikronezya’da kurumsal turizmle mücadele içinde. Berta Cáceres 2016 yılında Honduras’ta çevre aktivizmi uğruna yaşamını kaybetti, feminist örgüt Gabriela ise Filipinler’de militarizm ve fuhuşla mücadele ediyor. Ninotchka Rosca’nın Gabriela’daki çalışmalarının bir kısmı kadınlar için sömürgeleşme, militarizm, fuhuş ve erkek şiddeti arasındaki sıkı bağ üzerine eğitime ayrılmış durumda.

Ninotchka Roska

Ninotchka Rosca

Bu kadınların hepsi bağımsızlık mücadeleleri içinden geliyor. Avustralya’daki Marcia Langton Avustralya Aborijinleri üzerindeki baskıya karşı direndi, Susanna Ounei Kanaka özgürlük mücadelesinin önemli liderlerindendi. Yeni Zelanda’da Falema’i Lesa ve Melanie Anae Yeni Zelanda tarafından sömürgeleştirilmiş Samoalalıların ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmasına karşı çıktı. Esther Tapnesa gibi kadınların aktivizmi Batı Papua’da bugün en önemli mücadelelerden birini şekillendiriyor. Tapnesa Endonezya’nın soykırımcı işgal poltikalarına karşı Batı Papua’nın özgürlüğü için savaşıyor. Aeotearoa’da Ocenia Interrupted, Leilani Salesa ve Tere Harrison gibi aktivist ve grupların desteğine sahip.

Batı Papua özgürlük mücadelesinin en yakın müttefikleri Bağımsız Nükleersiz Pasifik’i de kuran Vanuatu ve Fiji kadınları olagelmiştir. 1980’lerde Yeni Zelanda’ın nükleer karşıtı duruşuna da emek veren bu kadınlar sömürgeci patriyarkayla mücadele ederken bir yandan da kendi hareketleri içindeki erkek egemenliği ile uğraştılar. Grace Molisa 1987’deki şiir derlemesi Sömürgeleştirilmiş Halklar’da şunları yazmıştı:

Vanuatu
Sömürgeleştirilmiş Halkların
Özgürlüğü
İçin
Özgürlük
Hareketlerini
Destekler.

Batı Papua
Fransız Polinezyası
ve Kanaka
Özgürlük savaşçılarına
destek
açıkça
telaffuz edilir.

Vanuatu’nun
Kadınhalkıysa,
nüfusun
yarısı
Vanuatu’nun
Özgür erkeklerince
sömürülüyor
hâlâ.

Fiji’de ‘gelenek’ kavramının kadınları kontrol etmek için nasıl kullanıldığını Suliana Siwatibau ve Vanessa Griffen anlatmışlardı. Siwatibau 1989’da “Kültür, erkeklerin toplumlarındaki kadınlar üzerinde egemenliğini sürdürebilmesi için sıklıkla bahane olarak kullanılmıştır” demişti. Griffen ise “Kültür veya gelenek, Pasifik kadınının imajında herhangi bir yenilik ihtimalinin karşısına çıkarılan en yaygın argümandır.” diyerek onu onaylar. Vanuatu Kadını isimli bir makalede şunlar belirtilir:

Kadınlara biçilen itaatkar rolün temel sebebi erkekler tarafından açıklandığında gelenek ve göreneklerin böyle olduğunu söylerler. Buna biraz daha yakından bakılınca, cevabın üstünkörü ve içi boş olduğu ortaya çıkar. Gelenekler değişmez değildir ki… Gelenek, kadınları ahlâken zaten hakları olan eşitlikten mahrum etmek için kullanılagelmiş bir baskı aygıtıdır.

Pasifik’teki kadınların içinde olduğu bu katmanlı mücadeleleri görmezden gelen Yeni Zelandalı beyaz ‘feministler’, dé Ishtar’ın Pasifiğin Kızları kitabında yazdığı gibi bölgedeki kadınların ‘suskunluk örtüsüne sarınmış’ kalmasına katkıda bulunuyor. Solomon Adası’ndan Rhian Sanau gibi kadınlar ve Tonga’daki Ofa Likiliki’nin erkek şiddetine meydan okuyuşlarını duymuyor ya da kavramıyoruz. Yeni Zelanda’da ne Oceania Interrrupted’ı oluşturan kadınlarınki gibi yerli halklardan feminist sesler ne de Shona Rapira-Davies, Robyn Kahukiwa ve Emily Karaka sanat dünyasında hak ettikleri değeri görüyorlar. Genelde beyazların yaptığı konformist, cinselliğe bulanmış, pop ‘feminist’ işler tercih ediliyor.

Pan-Afrikalı feminist Minna Salami, Gelenek Afrikalı feministlerin aşması gereken temel engeldir isimli blog yazısında Molisa, Griffern ve Siwatibau’nun açıklamalarına yer verdi. Afrikalı kadın özgürlük savaşçılarının her zaman “erkek militanlardan gelenek kisvesi altında, kadınların mücadelede yeri olmadığı iddiasını taşıyan ekstra bir muhalefetle karşılaştıklarını” anlattıklarını yazdı. Ganalı Ama Ata Aidoo da şunları yazmıştı:

Erkek yoldaşlarınızın çoğunluğu oluşturduğu devrimci kadro içinde bir kadın olarak güç gösterisinde bulunmanız durumunda, öyle bir duvara çarpabiliyorsunuz ki bir daha asla kendi özünüze dönmeniz mümkün olmuyor… Ayrıca zafer kazanıldığında devrimi konsolide etmek için size tekrar örtüyü uzatırlarsa da şaşırmayın.

Elvia Alvarado anılarını kitaplaştırdığı Korkma Gringo’da Honduraslı campesinas’larla örgütlenmeyi güçleştiren meseleyi daha açıkça ortaya koyuyor.

Kadınları örgütlemenin en büyük zorluğu kocalarının buna karşı olmasıydı. Erkekler örgütlü kadınların aile içinde pantolon giymek isteyeceğini, erkeklere patronluk taslamaya başlayacağını düşünüyordu. Kadınların erkeklere değil, erkeklerin kadınlara ne yapmaları gerektiğini söylemesi gerektiğini savunuyorlardı.

Sheila Jeffreys Erkeklerin Egemenliği kitabında batıdaki birçok feministin bu katmanlı gerçeklikleri görmezden gelmesinin sebebini kültürel değişkenliğe açık olmaya ve beyazlığın getirdiği suçluluk hissine bağlıyor.

Çokkültürlülük kültürel farklılığa saygıyı ve vatandaşların devlet müdahalesi olmadan evlilik ve ailenin özel alanında ‘kültür’lerini ifa etmesini gerektirir. Ancak ne yazık ki feministlerin de işaret etmiş olduğu gibi, ‘gelenekler’ kadınların güvenliği ve eşitliği için tehlike arz eden cinsiyet farklarına dair anlayışları temel alır. Bunu sağlayan da çoğunlukla kadınların evlilik ve aile içinde ikincil, itaatkar konumudur.

Şüphesiz “gelenek, görenek” ve “kültür” gibi romantik fikirlerin erkek şiddetine bahane olarak gösterilmesi yerli halklarla değil ataerkillikle ilgili bir olgu. Batının anaakım feminizmiyse buna dair hassasiyetini tamamen kaybetmiş durumda. Şeriat hukukunda da kadın sünneti islami bir ‘namus’ anlayışıyla birlikte ‘kültürel’ sayıldığı için meşrulaşıyor. Hibo Wardere 2016’da çıkan Kesik kitabında, kadın sünneti çerçevesinin tamamen kültürel bir gelenek olarak çizilmesinin bu barbarca ve insanlık dışı muamelenin üstünü nasıl örttüğünü anlatıyor.

Kadın sünneti Yeni Zelandalılar için öyle sadece ‘uzaklarda bir yerlerde’ yaşanan bir mevzu değil. Mısır, Etiyopya, Eritrea, Sudan, Endonezya ve Wardare’nin memleketi Somali’den gelen kadınlar Yeni Zelanda’da yaşıyorlar. Hepsi kadın sünnetinin uygulandığı şeriat hukukuna sahip ülkeler. Mısırlı efsanevi feminist Nawal El-Saadawi’nin şu satırları da Wardere’yi destekler nitelikte:

Arap toplumunda çarpıtılmış bir namus kavramı mevcut. Bir adamın namusu ailesindeki kadınların kızlık zarının bozulmamasına bağlı… Kendisi zamparanın dik alası olsa da namuslu kabul edilir. Yeter ki  kadınları genital organlarını korumayı becerebilsin.

nawal-el-saadawi

Neval El Saadawi

Bahsettiği direkt kadın sünneti vahşeti olmasa da El-Saadawi dişi cinsel organının kadınları kontrol altına alma ve suskun kılma amacıyla nasıl kullanıldığını anlatıyor.

Aynı ülkelerde zoraki evlendirme de mevcut. Yeni Zelanda’da bu konuda konuşan Taylandlı ve Hindistanlı kadınlar da var. Shakti Kadın Sığınma Evi senelerdir Yeni Zelanda’da zoraki evlilikler meselesine dikkat çekmeye çalışıyor. Zoraki evliliğin penceresinden baktığımızda, Yeni Zelanda’daki anaakım feminizmin romantik fikirlere duyarsızlıkla kalmayıp alkış tutabildiği için tahakküm ve kontrol biçimlerine dayanak oluşturabildiğini görüyoruz.

Yeni Zelanda’da feminizm adına üretilen sanat ve aktivizm ile tasdikleyip alkış tuttuğumuz bir diğer kadın düşmanı küresel endüstriyse fuhuş. Yeni Zelanda genelevlerine insan ticaretiyle gelen kadınlar ve çocukların büyük oranda Çinli ya da Maori ve Pasifik yerel halklarından olmasını ve maruz kaldıkları kadın düşmanlığının üzerine binen ırkçılığı boş mu verelim? Yeni Zelanda’da seks ticareti içindeki Koreli bir kadın olan Suzie verdiği ifadede müşterilerin “Asyalı kadınları tercih ettiğini çünkü onların daha ucuz ve ‘daha fazlasını yapmaya hazır’ olduğunu” söylüyordu. Yeni Zelanda’daki müşterilerin buluştuğu adultforum adlı web sitesinde içlerinden biri Asyalı bir kadına tecavüzüyle ilgili ‘şikayet’ bildiren diğer üyeyi “ucuzcu piçler bunu hakediyor” diyerek eleştiriyor.

Ucuz ve edepsiz arıyorsunuz, e bulursunuz da. Burada kaliteli hanımefendiler var ve çoğu olağanüstü hizmet veriyorlar, fakat hayır! Siz hem indirimli reyon olsun istiyorsunuz sonra istediğinizi bulamayınca da sızlanıyorsunuz.

İşte bu ırkçı cinsiyetçilik, eskiden Yeni Zelanda’da seks ticaretindeki en büyük grubu oluşturan ve Asya’da fuhuş karşıtı mücadele yürüten Taylandlı kadınları ve Asya Fuhuşa Son Kadın Koordinasyonu içinde aynı mücadeleyi veren Nayoung Kim ve Suzanne Jay’i işaret ediyor. Yeni Zelanda ayrıca Rohingya’dan belirli sayıda mülteci kabul ediyor; Rohingyalı kadınlar seks ticaretinin sarsıcı boyutlara ulaştığı mülteci kamplarından kaçarlarken, sözde ‘feminist’ aktivizm içinde bu meselenin rahatsız edici gerçeklerini “göçmen seks işçisi” gibi sözcüklerle sterilleştirmemiz gerçekten mide bulandırıcı.

Anaakım ‘feminizm’ içinde fahişeliğin bireysel bir ‘tercih’ olarak yüceltilmesi neoliberalizmin bireysel kimlik politikalarına dayanıyor. Kimlik ve tercih neoliberalizm için kutsal kavramlar, ‘gelenek’ ve ‘namus’un beyaz toplumdaki karşılıkları bunlar. Erkek egemenliğinin dayanakları olarak işlev görüyorlar. Kadınlar zaten küresel olarak her çeşit kadın düşmanlığına maruz kalırken bunlar da sömürgecilik yoluyla onlara eklenerek kadın düşmanlığını katmerlendiriyor. Bunu açıkça ortaya döken bir örnek Uluslararası Para Fonu’nun (IMF), yıkıcı, neoliberalleştirici Yapısal Uyum Paketleri’ni (SAP) onaylayarak ülkeleri borç yükü altında bırakmasıdır. Bu uyum paketleri Afrika, Asya ve Avrupa’daki eski doğu bloğu ülkelerinde kadınlara sefalet ve eşi benzeri bir görülmemiş bir yoksulluk getirdi. Maria Bargh, Direniş: Yerli Halkların Neoliberalizme Yanıtı adlı kitapta IMF’nin bu yoksulluğun tercih edildiği iddiası hakkında yazıyor. “SAP’lar açıkça neoliberal politikaları yerleştirmeye yarayan mekanizmalardır,” diyor ve ekliyor:

Bu politikalar “her duruma uygun” modeller olarak ele alındıkları, yerellerde toplu olarak uygulandığında işlemedikleri, sıklıkla çevresel ve sosyal yıkım getiren büyük ölçekli projeleri destekledikleri için yaygın olarak kınanmasına rağmen IMF’nin yanıtı bu paketlerin söz konusu ülkelerce tercih edildiği oluyor.

Siddharta Kara’nın kitabı Sex Trafficking’de (Seks kaçakçılığı) belirttiği gibi, IMF paketlerinin yarattığı yıkım bu ülkelerdeki kadınları savunmasızlaştırarak seks kaçakçılığına daha açık hale getirdi. Şu anda seks köleliği içindekilerin arasında sayısal olarak en büyük grup Asyalı kadın ve çocuklar, Doğu Avrupalılar da en hızla artış gösteren grup. Bu kadınlar Julie Bindel’ın The Pimping of Prostitution (Fuhuşun Pezevenkliği) kitabında yalın bir şekilde açıkladığı süreçlerden geçiyorlar, ertesinde de sıklıkla “seks işçilerinin hakları”nı temsil ettikleri iddiasını taşıyan küresel seks ticareti lobisinin ağına düşüyorlar. Seks ticareti lobisinin politik çizgisine göre seks endüstrisindeki kadınlar o noktaya nasıl varmış olursa olsunlar bunu kendileri seçmiş demek oluyor. Bu onların ‘tercih’i. Böylece birçok katmandan oluşan baskı mekanizması haklı gerekçeler olarak görülen bu katmanların üstüne yığılıp yine katman katman aklanıyor: Kültür, namus, din, kimlik, tercih.

Kadınların fuhuşu ‘tercih’ ettiği fikri neoliberal politikaları yalayıp yutmak anlamına geliyor; kadınların maruz kaldığı baskı biçimlerini, Christchurch’de öldürülen Ngatai Manning gibi vahşice işlenmiş kadın cinayetlerini görmezden gelmeyi; ayrıca seks ticaretinden kurtulabilmiş kadınların fuhuşun asla bir tercih olmadığına dair ifadelerini yok saymayı gerektiriyor. Bu hem fuhuşun sadomazoşist yapısını hem de Sojourner Truth’dan Audre Lorde’a, Cherry Smiley’ye, kadınlara yönelik ırkçı şiddete karşı metinler üreten feministlerin sesini hiçe saymak demek. Smiley’nin belirttiği gibi:

fahişelik yerli halktan kadınlar için geleneksel bir aktivite falan değildir, aslına bakarsanız “dünyanın en eski baskı biçimidir.” adeta bir sistemdir, Kanada’nın eğitim sistemi gibi bu da yerli halklara dayatılmıştır. fuhuş, yerli halktan kadınlara ve kız çocuklarına yönelik sömürgeci erkek şiddetinin bir uzantısıdır. bizlere bu hayatta gözden çıkarılabilecek kadar değersiz olduğumuzu ve saldırganların bedel ödemeden canımızı yakabileceğini söyler.

Audre Lorde 1988 yılında yazdığı Sadomazoşizm adlı makalede tahakküm ve itaate dayanan cinsel pratiklerin övülmesine karşı çıkıyor ve anaakım ‘feminizm’in pornografi ve fuhuşun böyle pratikler olduğu gerçeğini görmezden geldiğini ve bunun da ağır sonuçlar doğuracağını söylüyordu. Zimbabveli yazar NoViolet Bulawayo’nun romanı We Need New Names (Yeni Adlara İhtiyacımız Var) bir grup Afrikalı çocuğun Amerika’da yaşarken bir klikle internet pornografi dünyasına dalıvermesini anlatan sinir bozucu bir pasaj içeriyor. Çok çok ilginç olduğu söylenen bir filmin sayfasına yönlendiriliyorlar. Bullawayo şöyle yazıyor:

İlk gördüğümüz şey bu filmin rahatsız edici görsellik içerdiğini söyleyen uyarı oluyor… Omuz silkiyorum… fakat sonra o delice çığlık patlıyor ve hepimiz yaptığımız işleri bırakıyoruz.

Çığlık sanki var olan tüm acıları yutmuş ve şimdi onlarla boğuluyor gibi… Bana nasıl olup da tanıdık geldiğini düşünüyorum, bunu sanki daha önce duymuş gibiyim ama nerede veya kimden duyduğumu bir türlü çıkartamıyorum…

Sonra ortaya bir kadın çıkıyor ve kızın bacaklarını tutuyor, kız da içine şeytan kaçmışçasına tekmeler atmaya başlıyor. Sonra bir kadınlar çetesi geliyor ve kızın tepesine binip onu hareket edemez hale getiriyorlar…

Bu zapt etme işine katılmayan tek bir kadın var çünkü o elinde uzun bir bıçağı taşıyan kişi… Bıçakla ne yapacağını sormak istiyorum ama ağzımı açarsam hiçbir söz çıkmayacak, biliyorum.

Bulawayo’nun burada anlattığı, o sırada Amerika’da bulunan bir grup Afrikalı çocuğun, filme çekilmiş kadın sünneti videolarının pornografi olarak bir piyasası olduğunun farkına varışları. Beyazlatılmış feminizm, içinde Bulawayo’nun anlattığı gibi sahneleri kolaylaştıran kadınlar barındırıyor. Pasaj aynı zamanda kadınların maruz kaldığı baskı biçimlerinin birbirinden tamamen ayrı olmadığını, bunların kesiştiğini gösteriyor.

Yeni Zelanda’da neoliberal kimlik politikalarını yaygınlaştırmak -ki bu Ace Lady Network, Lizzie Marvelly, Yeşil Parti ve İşçi Partisi tarafından yapılmakta- küresel ölçekte kadınların içinde bulunduğu koşulları meşrulaştırmak ve daha da kötüleştirmek anlamına geliyor. Toplumsal cinsiyeti “kimlik”, “kültür” ve “tercih” olarak tanımlayan beyazlatılmış tartışmalar da buna örnek oluşturuyor. Yaklaşık 3000 Yeni Zelanda vatandaşının köklerinin dayandığı İran’da pek çok eşcinsel ataerkil sistemin dayattığı heteroseksüelliğe uyum sağlamaları için cinsiyet değişimine zorlanıyor. Afganistan’da da bacha posh olarak bilinen, “oğlan” olarak büyütülen kız çocuklarının varlığı ‘tercih’e değil; hayatın pek çok dişi insan için katlanılmaz olduğu gerçeğine dayanıyor. İnsan kaçakçılığı üzerine araştırma yapan Siddharth Kara, Taylandlı bir kadının ona “Tayland’da bir kadının yapabileceği en iyi şey bir erkek olarak yeniden doğmak” dediğini aktarıyor. Pek çok Budist fikre göre kadın olarak doğmak daha önceki bir reenkarnasyonda işlenmiş günahlara verilmiş bir ceza. Hindistan gibi ülkelerde, bu kadınlar üzerindeki baskı ve bu tavırlar, kız bebek sahibi olmamak için kürtajı ve yeni doğmuş kız bebek cinayetlerine sebep olurken kadın erkek oranlarını değiştirmiş ve Hindistan sınırları dışından getirilen kadınlarla insan ticaretini körüklemiş durumda.

Toplumsal cinsiyet (gender) kavramını kadınlar üzerindeki baskıya dair gerçeklikten kopartıp, ‘kültür’ ve ‘kimlik’ olarak kutlayan anaakım ‘feminizm’ küresel kadın düşmanlığını iyice derinleştiriyor. Kimlik politikaları bunu bir adım ileri götürerek dişi bedenlere ait biyolojik olguları kirli ve ağza alınmaz ilan edebiliyor. Bunlara örnek olarak kadın yürüşlerinde ‘pussy hat’ giyilmesinin yasaklanmasını, Yeni Zelanda Kürtaj Yasasına Reform ve ebe örgütleri gibi oluşumların hamile kadınlar yerine ‘hamile insanlar’ ibaresini kullanma konusundaki ısrarlı girişimlerini verebiliriz. Kadınlar olarak uğradığımız baskıya dair deneyimlerimiz ile bedenlerimiz ya da biyolojimiz arasında bağ kurmamız engelleniyor, hem de ‘transfobik’ ilan edilmemek uğruna. Bunu kabullendiğimiz sürece bu tipik ataerkil yaklaşımı görmezden gelmiş oluyoruz. Mısır’dan El-Saadawi’nin yazdığı gibi:

Beden ve onun işlevleri konusundaki cehalet, kadınlar ve kız çocukları için namusun; saf, temiz ve edepli olmanın göstergesidir. Bunun tam tersi de geçerli. Cinsellik ve kendi bedeni hakkında herhangi bir bilgiye sahip olan bir kız istenmeyen ve utanç duyulacak bir şey olarak kabul edilir.

Kadınlar bu yüzden cehaletlerini ve naifliklerini beslemeye çalışırlar. Böylece toplum onları iffetli ve itibar sahibi görmeye devam edecektir.

Bu cehalet kültü yalnızca cinsellik ve erkekler hakkında değildir, aynı zamanda dişi bedenlerle ilgili meseleleri de kapsayacak şekilde benimsenir. Arap kızlarının yetiştirildiği ortam bedenleri ve onun işlevleri ile ilgili konularda kapkaranlık ve sessizdir. Bir sabah gözlerini açıp kasıkları arasındaki bir damla kırmızı kanı ve beyaz çarşaftaki kıpkırmızı lekeyi gördüklerinde çoğu dehşete kapılmaktadır.

El-Saadawi’ye göre kadınlar ve kızlara empoze edilen başörtüsü de bu ‘zihinsel sünnet’ eğitiminin ayrılmaz bir parçası. Öte yandan İranlı kadınların hijab/başörtüsü karşıtı mücadelesi Masih Alinejad’la sesini duyururken başörtüsü Yeni Zelanda’da ‘feminizm’ tarafından olumlanan bir uygulama olarak varolmaya devam ediyor.

white-wednesday-campaign

Aynı zamanda cerrahi ve medikal mutilasyonu da ‘cinsiyet değiştirme’ çerçevesinde alkışlıyoruz. Bunun kadın sünneti karşıtı aktivizme, İran’da düzeltme tedavilerine maruz kalan eşcinsellere etkilerini boş verelim. Yahut testosteron kürü adı altında düzeltme tedavisi gören ve ancak bunun geri döndürülmez etkilerine maruz kaldıktan sonra lezbiyen bir kadın olduğu gerçeğini kabul eden Zahra Cooper gibi genç kızları da dert etmeyelim. Sol yayın organı Spinoff’un okuyucuları bir kadının cinsiyet geçişini ve mastektomisini (göğüslerin cerrahi olarak alınması) ağızları açık takip ettiler çünkü o bunu ‘tercih’ etmişti. Somalili genç kızların %66’ının kadın sünneti uygulamasını onayladığını filan bir kenara bırakın daha kendi neoliberal ‘tercih’ politikalarımızı eleştirmekten aciziz.

Cinsiyet kimliği fikrini Maorilerden alınan ‘Takatāpui’ kavramını kullanarak yaymaya çalışmak sömürgeciliğin her şeyi kendine mal edici niteliğini göz ardı etmek anlamına da geliyor. Ayrıca erkek şiddetini meşrulaştırmak için kullanılan ‘gelenek’ kavramını eleştiren yerli halklardan kadınları ve sömürgecilik ile Pasifik kadınlarının hayatına giren tıbbi deneylerin tarihini de yok saymış oluyoruz. Cinsiyet geçişi olarak kabul edilen müdahalelerin teknolojisinin tarihsel izleri bizi cerrahi dönüşüm ve tıbbi kısırlaştırma teknikleri geliştiren Nazi doktorlarına götürebiliyor. Tıbbi deneylerin 1907’de Alman birlikleri tarafından Namibya’daki Hererolar üzerinde uygulandığını; on dokuzuncu yüzyılda jinekologların esaret altındaki kadınları denek olarak kullandıklarını biliyoruz. Bugün yerli halklardan kadınlara hala kanserojen doğum kontrol hapları reçete ediliyor. Dé Ishtar Pasifiğin Kızları kitabında ABD’nin Mikronezya’da gerçekleştirdiği nükleer deneylerin düşüklere, ölü doğumlara ve kadınların ‘denizanası bebek’ diye tanımladığı sonuçlara sebep olduğundan bahsederek bunların bilinçli insani ve jinekolojik  deneyler olduğunu söylüyor. Bu tanıklıklar ve tarihi bilgi, tıbbi deneyleri böylesine teşvik eden herhangi bir ideolojiye temkinli yaklaşmamız gerektiğini anlamak için yeterli olmalı.

Pasifik’in her yanından feministler uzun zamandır teknolojik fanatizme, ekolojik kıyıma ve sömürgeciliğe karşı savaşıyorlar. Hibo Wardere ve Neval El-Saadawi kadın sünneti ve kadın bedeninin şeytanlaştırılmasına direnirken, Suzanne Jay ve Cherry Smiley kadınları fuhuşa iten insan ticaretiyle mücadele halinde. Peki biz bu kurumları yani evliliği, çarşafı, fuhuşu ve cinsiyetçi tıbbı deneyleri alkışlarsak ne olur? Durum şu ki, bizim Yeni Zelanda’da bir kadına ait ‘tercih’ olarak tasvip ettiğimiz seks ticareti için Çin, Kore, Tayland ve Pasifik bölgesinden kadınlar ve kızlar buraya getiriliyor. Çocukların evlendirilmesi yasadışı ama aileler gizlice dini nikahla kız çocuklarını zoraki evliliklere sokuyorlar. Öte yandan Yeni Zelandalı çiftler taşıyıcı annelik ticaretindeki talebe de epey katkıda bulunuyorlar.

Kadınlara sıklıkla feminizmin hakikati dile getirmekle aynı şey olmadığı söyleniyor. Feminist çerçevede ‘hakikat’ kirli bir sözcük olarak çoğulculuk adına kurban edilebiliyor. Farklı feminizmler ile yetinmemiz; yani tutarlı bir analizle değil birbirinden farklı pek çok hikayenin varlığıyla tatmin olmamız bekleniyor. Bu politik olarak oldukça benzersiz bir durum. Barış mücadeleleri, yerli halkların direnişleri, siyahilerin insan hakları mücadeleleri ve ulusal hareketler, sendikalar, cezaevi karşıtları, çevreciler, sol partiler; bu grupların hiçbiri tanımlanamaz ve çoğulcu olmak, bir başka deyişler aslında örgütsüz ve etkisiz olmak adına tutarlı analizler yapmaktan ve gerçekleri söylemekten kaçınmıyorlar. Bu, kadınların özgürlüğüne karşı verilen çok özel, ataerkil bir tepki.

Bunun bedeli çok ağır, bedeli dayanışmayı kaybetmek. Somut, evrensel gerçeklerden bahsetmektense kişisel ‘tercih’leri içeren bireysel hikayeleri baskın kılmak kadınlar arasında kurulabilecek uluslararası dayanışma olasılığını ayaklar altına alıp parçalıyor. Dolayısıyla aramızda ataerkil beyaz toplum tarafından körleştirilmiş olanlar Pasifik bölgesinde mücadele yürüten kızkardeşlerimize tek bir şey sunabilecek hale geliyor: Acıma. Bireysel ‘tercih’ anlatıları, kadınların küresel patriyarka gerçeği hakkındaki düşüncelerini muğlaklaştırıyor, bizi sersemleştiriyor. Empati duygusu, yani kendini bir başkasının yerine koyarak onu anlayabilme becerisi, böylesi bir muğlaklık ile insaniliğini yitiriyor ve geriye yalnızca acıma duygusu kalıyor. Acıma, dayanışma duygusunun yokluğuyla içi oyulmuş empatidir. Böylece derin bir uykuya dalan empati, içeriğindeki dayanışma duygusunun söküp çıkartılmasıyla acımaya dönüştürülmüş, bir bakıma hiçleştirilmiş, değersizleştirilmek için sakatlanmıştır.

Yeni Zelanda feministleri olarak, eğer dünya çapında feminist direniş içindeki kadınlara acımaktan başka bir faydası olmayacak hale dönüşmek istemiyorsak salt bireysel ‘tercih’, ‘kimlik’ ve ‘kültür’ü temel alarak ataerkil kurumları meşrulaştırmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Evlilik, fuhuş gibi kurumlarla, taşıyıcı annelik ve toplumsal cinsiyete dair medikalleşmiş anlayışların kadınları küresel olarak nasıl boyunduruk altına aldığı, bizi metalaştırdığı ve baskı altında tuttuğu hakkında düşünmeye başladığımız zaman muğlaklıktan kurtulan zihinlerimiz berraklaşacak, bu suçlara ortak olmaktan ve acıma duygusundan uzaklaşacağız. Böylece dayanışma örebileceğiz. Böylece kadın özgürlük hareketinin çekilmiş el frenini tekrar indirme şansımız olacak. Kadınlar, yani dünyanın her noktasında yaşayan, tüm kadınlar bunu gerçekleştirmemizi hak ediyorlar.

Çeviri: Güleren E.