Erkek Adaletin Örselediği Kadınlar: ‘Koca Katilleri’

Türkiye’de kadın cinayetleri davaları gündemimize sık giriyor. Kadın örgütleri, feminist avukatlar, aktivistler bu davaların çevresinde dayanışma örerek, tüm kadınlar için hukuk mücadelesi yürütüyorlar. Sayıları daha az olsa da şiddetine maruz kaldıkları erkeğe karşı kendilerini savunan, onları öldüren kadınların davaları da bu mücadelede önemli bir yer tutuyor. Geçtiğimiz günlerde Yasemin Çakal’ın Kedistan’a anlattıkları, bir kadının kocasını öldürmeden önce ve hatta sonra da nasıl bir cendere içinde hayata tutunmaya çalıştığını, kadın dayanışmasının gücünü, tüm bu deneyimi gözler önüne seriyor. Bizse tam da bu davaların ve ilgili yasaların tarihine; özsavunma göstererek kocalarını öldüren kadınların hukukun karşısındaki dezavantajlı konumlarının nasıl değiştirebileğine dair bir yazıya yer veriyoruz.

“Kadınlar olarak siz erkeklere karşı neden silahlı mücadele vermediğimizi hiç merak ettiniz mi? Sebebi bu ülkede mutfak bıçakları kıtlığı olması değil. Çünkü, aksini gösteren tüm kanıtlara rağmen, sizin insanlığınıza inanıyoruz.” Andrea Dworkin

Türkiye’de yaşayan kadınlar, neredeyse her gün erkek şiddetinin doruk noktası sayılabilecek kadın cinayeti haberleriyle uyanıyor. Diğer yandan erkek adaletin çözümsüz bıraktığı şiddet cenderesinden çıkmak için ellerini kana bulayan kadınlar ise azımsanmayacak düzeyde. Erkek şiddetine yoğun biçimde maruz kalan kadınların gösterdiği bu direniş biçimi fazla haberleştirilmiyor. Yok sayılmaları ya da önemsiz haberler olarak bahsedilmeleri yalnızca daha az sayıda olmalarından değil, meşru müdafaa eyleminin şiddet sarmalında yaşayan tüm kadınlar için özendirici olacağı düşüncesinden de kaynaklanıyor. Ancak madalyonun diğer yüzüne, yani sistemin örseleyip ‘koca katili’ haline getirdiği kadınların hayatlarına tüm cesaretimizle bakmak ve kadınların bu cendereden çıkması için hakiki çözüm yolları bulmaya gayret etmek gerek.

Kadınların ikinci sınıf insan muamelesi görmesi çok uzun bir tarihsel sürece yayılır. Bugün yaşadığımız dünyada egemen olan batı medeniyetinin tarihi incelendiğinde, erkeklerin kadınları şiddet ile kontrol altına almalarına izin veren yasalarla karşılaşıyoruz. Yani bugünkü dünya düzeninin kökenlerinin dayandığı yasalar kadınların şiddet yoluyla kontrol edilmesini düzenleyerek oluşturulmuştur. Roma döneminde, bir koca karısını disipline etmek için makul fiziksel güç kullanabilirdi. Kadının gözlerinin morarmış olması veya burnunun kırılması söz konusu makul güç sınırlarının içinde kalıyordu.. 1600’lere kadar Avrupa’nın birçok yerinde, bir erkek karısını ceza almaksızın öldürebilirdi, bu eylem cinayet sayılmıyordu. Buna karşılık, kocasını öldüren bir eş, hain muamelesi görerek cezalandırılırdı, çünkü cinayet kralı öldürmeye benzer bir eylem olarak kabul edilmişti. Bu bize batı medeniyetinde tarihsel olarak kimin tam anlamıyla insan kabul edildiğini, kimin yaşamının değerli görüldüğünü gösteriyor.

İngiliz Hukuku bir erkeğin eşini uyarmak için “başparmağından daha kalın olmayan bir çubuk” kullanabileceğine izin veren “başparmak kuralı”nı getirmişti. İşin tuhafı, bu kısıtlama aslında kadınları acımasız kocalardan korumanın bir aracıydı. Amerika Birleşik Devletleri on dokuzuncu yüzyılın başlarında bir erkeğin eşini dövme hakkını resmi olarak tanıdı. 1910’a gelindiğinde ise, 46 eyaletten sadece 35’i, erkeklerin eşlerini dövmesini saldırı olarak sınıflandıran reform mevzuatını kabul etti. Bu tarihsel örnekler yüzyıllardır kadına şiddetin devlet eliyle dahi normalleştirildiği bir düzene işaret ediyor. Peki bu erkek adalet, şiddet mağduru bir kadının eli kana bulandığında ne yapıyor, kadının yaşadığı sistematik şiddeti nasıl göz ardı ediyor?

Patriyarkanın hüküm sürdüğü binlerce yıldır iktidar sahipleri, ekonomik sistemler ve toplumlar değişti ama kadınlar sistemin dişlilerine takılmadan zehirli bir su misali akıp şekil değiştiren eril tahakkümün farklı formlarıyla mücadele ettiler. Kayıt altına alınmış ilk kadın hareketlerinden günümüze dek, dertleri erkek şiddetiyle başa çıkmak olan kadınlar, erkek egemenliğinin mantığıyla bakınca anlaşılması zor; ancak sistemin dört duvar arasına sıkıştırdığı kadının penceresinden bakıldığında anlamlı olan yöntemler geliştirdiler.

Ataerkil sistemin içinde ikinci sınıf insan muamelesi gören kadınlar eril tahakküm ile çeşitli durumlarda pazarlık ederek kendileri için en uygun konumu korumaya çalıştılar. Deniz Kandiyoti’nin söylemiyle kadınlar bu sistem içinde korunma amacıyla, annelik gibi değer verilen rolleri benimseme karşılığında özgürlüklerinden vazgeçtiler. İşte bu durum, kendini güçsüz, korunmasız hisseden; kolluk kuvvetlerinin, devletin, kendi ailesinin dahi korumadığı bir kadının dünyasından bakıldığında asla anlamsız değildi. Şiddete maruz kalan kadınlar boşanırlarsa “dul kadın” olarak anıldıklarında iki kat mağduriyetle karşı karşıya kalacaklarını düşündüler. Dönecekleri bir ev artık kalmayacaktı, bir kadının kocasından ayrılıp çocuklarıyla yeni bir hayat kurabilecek kadar para kazanmasına sistem izin vermiyordu. Bunun gibi birçok sebeple, kadınlar eşlerinin şiddetini sineye çektiler, çekiyorlar. Kadının dünyasından bakınca bu kararlar da kendi içinde bir mantığa sahip.

Hikayeleri ve maruz kaldıkları şiddet farklı olsa da, bu kadınlar çoğu zaman benzer duygusal süreçler geçirirler. İşte bu süreç, ‘Örselenmiş Kadın Sendromu’ (BWS-Battered Women Syndrome) olarak feminist psikolog Lenore E. Walker tarafından 1970’lerde, “eş/yakın ilişki şiddetinden” muzdarip kadınların psikolojik durumunu anlamak ve açıklamak için kullanıldı. Bu kavram aile içinde yahut yakın ilişki dahilinde uzun süreli şiddete, istismara maruz kalan kadınların bir dizi davranışsal ve psikolojik reaksiyonlarını ifade etmektedir.

Walker’ın teorisi örselenmiş kadın sendromunun merkezinde iki unsurun varlığından bahseder: şiddet döngüsü ve öğrenilmiş çaresizlik. Kadının maruz kaldığı uzun süreli şiddet döngüsü zamanla öğrenilmiş çaresizliğe evrilir ve şiddet kadının hayatının parçası olmaya başlar. Sorun artık kadının şiddet görüp görmemesi değil; şiddetin dozu, sıklığı gibi niteliklerindeki aşırılıklardır. Alandaki daha eski çalışmalar, şiddet gören kadınların bu döngüden çıkma ihtimali olmasına rağmen, çocuklar yahut ekonomik güçsüzlük gibi sebeplerle bu cenderen kurtulma girişiminde bulunamadıklarını ortaya koymuştu.

Yakın zamanlı araştırmalar ise bu algının değiştiğini göstermiştir. Bu araştırmalar, kadınların ataerkil pazarlık masasını devirmek için kendilerince elinden geleni yapmaya çalıştığını göstermektedir. İlk şiddet gördükleri andan itibaren önce ailelerinden biriyle, arkadaşlarıyla, sonraysa, değişen oranlarda olmakla birlikte, güvenlik güçleriyle, sosyal hizmet kurumlarıyla, avukatlarıyla, din adamlarıyla sorunlarına ilişkin iletişime geçtiklerini, şiddet görmemek için davranış kalıplarını istemeden de olsa değiştirmeye çalıştıklarını göstermiştir.

Bilinen ilk kadın örgütlenmelerinden günümüze kadınların eğitim düzeyleri yükseldi, beklenti ve talepleri arttı, güçlendi. Bunların dışında gerekli eğitimi yahut ekonomik durumu olmasa da kadınlar artık “erkek şiddetinin” hiçbir zaman haklılık payı olamayacağı fikrini daha çok benimsediler. Ancak ataerki toplumsal değişime uyum sağlayarak da kadınlara musallat olmayı başarıyor. Kadınlara şiddete maruz kaldıklarında alternatif yollar sunduğunu iddia eden bir hukuk düzenini herkes istiyor gibi görünse de, erkek adaletin mekanizmaları tam aksi yönde işlemeye devam ediyor. Kadınlara şiddetle karşılaşırlarsa boşanabilecekleri, kolluk kuvvetlerine başvurup eşinin ceza almasını sağlayabilecekleri, ekonomik olarak zor durumda kalmamaları için “yoksulluk nafakası” ile geçinebilecekleri ve hatta o kişinin kendilerine yaklaşmamasını dahi sağlayabilecekleri söylendi. Tüm bunların sözde kaldığını anlamak için koruma tedbiri almasına rağmen öldürülen, yüzüne kezzap atılan, 4-5 ayda bir ancak icra yoluyla nafakasını alabilen, başvurduğu karakoldan dalga geçer gibi verilen nasihatlerle elleri boş dönen kadınların sayılarına bakabiliriz. İşte bu kadınlar seslerini her çıkardıklarında ya şiddetin dozu arttı ya da erkek adalet mekanizmasının çözüm yollarının sözde kaldığını bireysel olarak deneyimlediler.

Erkek adaletin sunmuş olduğunu iddia ettiği çözüm yollarının hiçbir işe yaramaması bu kadınları çaresizlikle şiddet gördükleri eve dönmek zorunda bırakıyor. Sadece o dönüş anını düşünmek dahi korkunçken bu kadınların o evlerde yıllarca yaşadıkları gerçeğini ataerkil sistemin hukuku hep yok saydı.

İstanbul Tıp Fakültesinde yapılan bir araştırmada psikiyatri kliniklerine başvuran kadınlar arasında 80 vakanın 74’ünün örselenmiş kadın sendromuna sahip olduğu tespit edildi. (Yurdakul 1996). Örselenmiş kadın sendromu yaşayan kadınlar, çaresiz oldukları ve partnerleri ölmedikçe şiddetten kurtulamayacakları algısını taşımaktadırlar. Bu sendroma sahip olan kadınların hepsi katil olmuyor elbette. Ancak canlarına tak eden noktada işledikleri bir cinayetle, onları şiddetten korumak için kılını dahi kıpırdatmayan adalet sistemini tüm gücüyle karşılarında buluyorlar. Kadınlar dayak yerken, öldürülürken işlenen suça büyük toleransı olan sistemin, bu şiddetle mücadele eden kadına karşı çok az toleransı oluyor. Kadınların mahkemelerde başarılı oldukları nadir durumlarda savunmalarının ‘delilik’ kavramına dayandığını görüyoruz.

ÖRSELENMİŞ KADIN SENDROMUNUN TARTIŞILDIĞI İLK DAVALAR

1979’dan beri, ABD’deki yüzlerce vakada bu sendrom gündeme gelmiştir. Meşru müdafaa, daha önce erkek egemen anlayışa uygun olarak dar bir şekilde tanımlanmıştı. Birçok vakada hem fizyolojik hem de sosyolojik nedenlerle bir kadının bir erkekle aynı şekilde kendini savunamadığı ve daha spesifik olarak uzun süre şiddete maruz kalabildiği ortaya konulmuş oldu. Bu yüzden ABD’deki avukatlar meşru müdafaa kavramını değiştirmeden kadının sosyolojik ve fizyolojik durumunu gözeterek yorumu genişlettiler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, çıkış noktası olarak ele alınabilecek önemli bir örselenmiş kadın sendromu olayı 1979 tarihli Ibn-Tamas davasıdır. Ibn-Tamas çiftinin örselenmiş kadın sendromundaki şiddet döngülerini içeren ilişkileri, hamileyken dayak yiyen ve yüzüne silah doğrultularak evden kovulan Tamas’ın ortalık sakinleştikten sonra kocasını vurup öldürmesiyle noktalanmıştır. Bu davanın önemi, temyiz mahkemesinin örselenmiş kadın sendromu söz konusu olduğunda uzman ifadelerinin önemine vurgu yapması ve ancak uzman görüşünün kadının niye şiddet ilişkisinin tarafı olarak kalmaya devam ettiğini, kocasıyla ilişkilerini, sendromun sonuçlarının oluşup oluşmadığını değerlendirebileceğini belirtmesidir.

İngiltere’deyse bu konuda örnek teşkil eden üç davadan bahsedebiliriz. Ahluwalia, Thornton, Charlton davaları. Çünkü bu davalardaki sanık kadınların sesi, İngiltere’deki feminist kadın hareketi tarafından yapılan kampanyalarla duyurulmuş, kamuoyuna mal olmuş ve kavram olarak ABD’de ortaya çıkartılan örselenmiş kadın sendromunun da kamuoyunda tartışılmasına neden olan ilk davalar olmuşlardır. Kampanyaları düzenleyen kadın hareketi, haksız tahrik halinde aranan öfke ve elem içindeki psikolojiyle tepki verme ve meşru müdafaada o an saldırı şartının aranması gibi durumların, hâkim eril anlayışın eseri olduğunu söyler. Kadınların kendilerini fiziksel olarak güçsüz hissetmelerinin daha fazla zarar görmemek için anlık savunmaya geçmekten çekinmelerine sebep olduğunu kavrayan bir yaklaşım talep ederler.

Kiranjit Ahluwalia Davası 1992

Ahluwalia, kocası tarafından uzun süre şiddet gören ve istismar edilen bir kadındır. Sürekli tehdit ve şiddete maruz kalan kadın, bir gece adam uyurken üzerine benzin döküp yakarak kocasını öldürmüştür. Yargıç, jüriyi haksız tahrik altında bu suçun işlenip işlenmeyeceğini sormaya yöneltmiştir. Ahluwalia, ilk derece mahkemesinde bunu ani ve geçici bir kontrol kaybı ile yaptığını iddia etse de cinayetten hüküm giymesinin önüne geçememiştir. Temyize başvurulduğunda ise savunma Ahluwalia’nın başına gelen durumun haksız tahrik gibi bir kavram ile anlaşılamayacağını söylemiştir. Bu aşamada, “örselenmiş kadın sendromu” tartışılmış, Ahluwalia’nın depresif bir rahatsızlıktan muzdarip olduğu delillerle kanıtlanarak ceza sorumluluğu tartışmaya açılmıştır. Temyiz aşamasında yeniden yargılama kararı verilmiştir.

Sara Thornton 1996

Thornton, alkolik kocasından uzun zamandır şiddet gören bir kadındır. Olay günü alkollü bir şekilde eve gelen kocasıyla tartışmaya başlamış ve evden kovulmuştur. Bir süre sonra geri döndüğünde kanepede uyumakta olan kocasını uyandırarak onu bıçaklayıp öldürmüştür. Thornton’un davasında mahkeme, jüriyi haksız tahrikin göz önüne alınması için yönlendirmiş ise de cinayetten hüküm kurulmuştur. Temyiz aşamasında Thornton’un kişilik bozukluğu olduğu yönünde yeni tıbbi kanıt sunulmuş ve örselenmiş kadın sendromuna dayanılmıştır. Bunun üzerine temyiz mahkemesi, sanığın ceza sorumluluğu, zihinsel durumu, kişilik bozukluğu gibi durumları göz önüne alınarak yeniden yargılama yapılmasına karar vermiştir.

Janet Catherine Charlton 2003

Charlton’ın kocası kendisine ve kızına karşı sürekli şiddet uygulamaktadır. Charlton kocasını, adamın elleri bağlı olduğu bir cinsel ilişki sırasında öldürmüştür. Mahkeme Charlton’ın, uzun süreli şiddete maruz kalması, kendisi ve kızının güvenliğine ilişkin duyduğu korkuyu da gözeterek haksız tahrik altında cinayeti işlediğine hükmetmiş ve cezasında indirime gitmiştir.

İngiliz hukukunda örselenmiş kadın sendromunun yeni bir savunma şekli olarak kabul edildiğini görmek yukarıdaki örneklerden anlaşılacağı üzere zordur. Aynı şekilde ABD’de örselenmiş kadın sendromu meşru müdafaa savunmasında bulunmak için öne sürülmekte ama çoğunlukla bu savunma mahkemeler tarafından çeşitli nedenlerle kabul edilmemektedir.

Kamuya mal olmuş bu davalarda da görüleceği üzere erkek adalet sistemi ortada bir maktul ve katil varken ataerkil sistemin kadını soktuğu çıkmazı, şiddetin getirilerini gözetmemeye ve buna kılıf bulmaya çalışmaktan asla geri durmamaktadır. Haksız tahrik kavramını genişlettiğini iddia etse de cezai indirim hakkaniyetli olamamaktadır.

Diğer yandan Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda’daki mahkemeler, örselenmiş kadınların kendilerini savunmak için güç kullanabildiklerini ve kimi zaman kendilerini tehdit edici bir durumdan korumak için istismarcıyı öldürmekten başka bir yol olmadığına inanarak cinayet işleyebildiklerini gösteren çalışmaları kabul etmiş durumda. Mahkemeler, bu yöndeki delillerin kasten adam öldürme suçundan çeşitli savunmaları destekleyebileceğini veya daha az suçlu bulundukları takdirde cezayı hafifletmek için kabul edebileceğini belirtmişlerdir.

Türkiye’deyse sistematik şiddetine maruz kaldığı eşini öldüren Çilem Doğan’ın davası ile örselenmiş kadın sendromu belki de ilk kez gerçek anlamda konuşulmaya başlanmıştır. Çilem Doğan’ın uğramış olduğu şiddetin boyutları kamuoyunda büyük yankı uyandırmış ve ilk derece mahkemesi Çilem Doğan’ın cinayeti haksız tahrik altında işlediğine hükmetmiştir. Kamuoyunda beraat gibi algılansa da, ilk derece mahkemesi haksız tahrik indirimi ile 15 yıl hapis cezasına hükmetmiş ve Yargıtay tarafından cezası kesinleşene kadar 50 bin lira kefalet ile serbest bırakılmıştır. Bu kamuoyunu rahatlatan bir karar olduysa da yargılamanın sadece kişiye özel bu durum temelinde hareket ettiği açıktır. Failin kadın olduğu benzer durumlarda kadının uğramış olduğu sistematik şiddetin dikkate alınmadığını basına yansıyan başka bir örnekte çok net şekilde görebiliyoruz. Berdelle evlenen ve on sekiz yıl boyunca sistematik şiddete maruz kalan Hülya Tuncer, şiddetle sonuçlanan bir tartışma esnasında daha fazla dayanamayarak eşini öldürmüştür. Olay Çilem Doğan davası ile paralellik gösterse de yargılama aynı şekilde yürütülmemiştir. İlk derece mahkemesinde ağırlaştırılmış müebbet ile yargılanmış ve asla tatmin edici olmayan bir haksız tahrik indirimi ile 20 yıl hapis cezasına hükmedilmiştir. İstinaf aşamasında cezanın fazla olduğu ve kadının bireysel şart ve durumları tespit edilmediği belirtilerek karar bozulmuşsa da yargılaması tutuklu olarak devam etmektedir. Türkiye’de örselenmiş kadın sendromu her ne kadar basına yansıyıp tartışılsa da halen yargılamada bir savunma olarak yerini alamamış durumdadır. 

Örselenmiş Kadın Sendromunu Gözetmenin Önemi

Feminist hareket, erkek egemen perspektifle gözardı edilebilecek, kadınlara özgü faktörlere dikkat çekmiştir. Kadınların şiddetine maruz kaldığı eşine ya da ilişkide olduğu erkeğe yönelik suç davranışı bir “özgülüğe” sahiptir. Bu yüzden ne 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’ndaki “kasten öldürme” başlığı ne de hali hazırda eril adaletin araçlarından olan haksız tahrikle değerlendirmek kadınların mağduriyetini açıklayabilir. Mevcut durumda hep bir şey eksik, hep bir şey gözden kaçmış olacaktır ve adalet terazisi her seferinde erkeğin olduğu tarafta ağır basmaktadır.

Kocasını öldüren birçok örselenmiş kadının yargılanma süreci birçok yönden farklılık içermelidir. Olayın enine boyuna incelenmesi için şiddetin yarattığı travmayı ortaya koyabilecek materyal ve savunma desteği sağlanmalıdır. Örneklerini birçok yargılamada gördüğümüz; şiddete tanıklık edenler, kadının kolluk kuvvetlerine ettiği ama sonuç vermeyen şikayetler gibi, maruz kalınan şiddetin sistematikliğini gösteren veriler yargılamaya dahil edilmelidir. Kısaca bu durumun klasik bir meşru müdafaa vakası olmadığı ortaya konularak, sanık kadının kuvvet kullanmaya duyduğu ihtiyaç incelenmelidir. Kadının kuvvet kullanma ihtiyacının altında yatan esas huzursuzluğun ne olduğu tespit edilmelidir. Şiddet geçmişi, bu şiddetin yarattığı öğrenilmiş çaresizlik ve kadının can güvenliğine ilişkin korkuları ile yüzyıllardır şiddete maruz kalan kadınların toplumsal olarak itildiği konum bu koşullarda belirleyici olmaktadır. Bunların dışında kadının bedensel ve toplumsal farklılıkları gözetilerek suçu işleyiş şeklinde gözlemlenen farklılıklar ağırlaştırıcı sebepler olmamalıdır. Fiziksel olarak karşısındaki erkekten güçsüz olan bir kadının ona şiddet uygulayan erkeği öldürme biçiminde buna bağlı görülen farklılıklar cezayı ağırlaştırıcı bir unsur olarak değerlendirilmemelidir.

Kadın suçluluğu alanında talep edilen farklılık, kadınların ‘erkeklere göre’ farklı olması değil, kendi koşullarına özgü düzenlemelere kavuşturulması anlamında değerlendirilmelidir.

Türkiye’de zaman zaman basına yansıyan ve özellikle Çilem Doğan davasıyla daha belirgin hale gelen sistematik kadına yönelik şiddetin sebep olduğu ‘adam öldürme’ suçunun örselenmiş kadın sendromu temelinde incelenmesi de bu bağlamda önemli. Toplum ve devlet, evindeki kadının şiddete maruz kalmasını engelleyemediğini ve buna ilişkin sorumluluğunu kabul etmeli, yasalar bu yönde geliştirilmelidir.

KAYNAKÇA:

  1. Delahunt EA. Hidden trauma: the mostly missed diagnosis of domestic violence. Am J Emerg Med. 1995;13:74 –76.
  2. Walker L.E. The Battered Woman Syndrome. New York: Springer Publishing Co; 1984 
  3. Küçüktaşdemir,Ö.,(2015) Ceza Hukukunda Örselenmiş Kadın Sendromu, Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 
  4. Daly K. ve Chesney-Lind,Meda, (1988) Feminism and Criminology, 5 Just. Q. 497 
  5. Ascione FR, Weber CV, Thompson TM, Heathy J, Maruyama M, Hayashi K. Battered pets and domestic violence: animal abuse reported by women experiencing intimate violence and by nonabused women. Violence Against Women. 2007;13:354 –373.

Feminizmin ateşi İran’da yanıyor

ROYA HAKAKIAN

Batılı aktivistler Müslümanların peçe giyme hakkını savunurken, İranlı kadınlar daha büyük bir amaç için savaşıyorlar: Bir seçeneğe* sahip olmak.

 

40 yıl önce İran’ı kasıp kavuran devrim İran ve Amerika arasındaki tüm diplomatik bağları da kopardı. Bunu hepimiz gayet iyi biliyoruz. Ama bununla birlikte bir başka bağ daha kopmuştu; İranlı feministlerle Amerika’daki kızkardeşleri arasındaki bu bağ, diğerinden farklı olarak sanal dünyadaki anonim kimliklerle kuruldu.

Mart 1979’da Ruhullah Musavi Humeyni’nin iktidara gelmesinden günler sonra, Amerikalı feminist ikon Kate Millett Tahran’a gitmişti. 8 Mart’ta, Millett, Humeyni’nin kadınlar için zorunlu kıyafet tasarısını protesto etmek için kadınlarla gösterilere katıldı. Eğer o dönemde İran’da doğru giden her şeyin -ve yanlış gitmek üzere olan her şeyin- kusursuz bir mikroevreni olabilecek bir an vardıysa, o Mart ayındaki bu andı. Kapalı kadınlar, açık kadınların yanındaydı ve kapalı olmalarına rağmen bunun seçeneklerini yok etmeye karşı bir protesto olduğunu açıkça belirtiyorlardı. Kadınlar gelecek nesillerin kendi nesillerinden daha fazla özgürlüğe sahip olmalarını istiyorlardı. Bir muhabir Millett’e Humeyni hakkında ne düşündüğünü sordu. Millett kameraya kararlı bir bakışla Humeyni’nin “şovenist bir erkek ” olduğuna inandığını söyledi. Bunlar çoğu insanın Ayetullah’a hayranlık duyduğu coşkunun had safhada olduğu devrim sonrası günlerdi; buna sessiz kalınamazdı. Millett’in bunun ardından tutuklanması ve sınırdışı edilmesi de şaşırtıcı değildi. Nitekim daha sonra bu günlerden hayatının en dehşet verici anıları olarak bahsedecekti.

1979

Fotoğraf: Hengameh Golestan – 1979

Kırk yıl sonra, İranlı kadınlar hâlâ sokaklarda aynı talepleri dile getiriyorlar ve Tahran’ın en boyun eğmez muhalefetine dönüştüler. Genç, yaşlı, kapalı, açık kadınlar 1978’in inatçı günlerinden bu yana ulusun gördüğü en cesur sivil itaatsizlik eylemlerini sahneliyorlar. Geçtiğimiz yıl onlarca başı açık kadın ülkenin her yerinde kürsüler kurarak kıyafet kanunlarına karşı barışçıl bir meydan okumayla beyaz eşarplarını salladılar. Sokaklarda başörtülerini sıyıran genç kadınlar hem kendilerini, hem de sokaktaki işgüzarlar ve ahlak polisiyle yüzleşmelerini filme çektiler. Tahran’da iki kadın gözaltına alınarak resmi bir beyaz minibüse binmeye zorlandıklarında kalabalıklar aracın etrafını sardı, minibüsün kapısını açtı ve kadınları serbest bıraktı. Bugün İran’da gerçekleşenler sufrajetlerden miras alınan bir isyan olarak tariflenebilir. Öncüllerinin kadınların oy hakkı için yaptıklarını diledikleri gibi giyinme hakkı için devam ettiriyorlar. Millett bu akımı on yıllar önceden öngörmüş ve şöyle demişti: “1847’de kadın hareketinin başlangıcından bugüne dek savaştığımız her şey bu toplumda büyük bir tehlike içinde.”

Bugün, İranlı kadınlar ikinci sınıf statülerinden bıkmış, kendilerini korumayan yasalara boyun eğmeyi reddediyorlar. Peki Amerikalı Millett’lar şimdi nerede? Müslüman kadınların Batı ülkelerinde başörtüsü takma haklarını hararetle savunan feministler neden seçim haklarını isteyen İranlı kadınların mücadelelerine sessiz kalıyorlar? Zorunlu tesettür karşıtı hareketin öncü seslerinden biri olan Masih Alinejad, Avrupa Parlamentosu huzurunda şöyle demişti: “Sizden gelip bizi kurtarmanızı istemiyoruz. Biz kendimizi kurtaracağız.” Bunun yerine, Batılı liderlerin, özellikle kadınların, İranlı kadınların Avrupalı kadınların kanıksadıkları aynı haklar için savaştıklarını görmelerini istemişti: Diledikleri gibi giyinebilmek.

Yine de, haklı olarak kendilerini memleketlerindeki sağcı milliyetçilerin karşısında konumlandırmak isteyen demokrat batılılar için başörtüsü bir direniş sembolü haline geldi; oysa başörtüsü giymek zorunda bırakılan kadınlar için bu tam tersine, bir baskı sembolü. Bağlamsız toleransın yalnızca dogmanın bir başka formu olduğunu unuttular. Müslümanların peçe giyme hakkını savunmak, milliyetçi ve yabancı düşmanlığının siyasi ivme kazandığı batı toplumları içinde oldukça makul. Ama yasalarla zorunlu kılınan ve bir cinsiyet ayrımcılığı sembolüne dönüşen peçeye karşı ses çıkarmamak da tüm feminist ve demokratik değerlere ihanettir. Bu konuda sessiz kalanlar bunu genellikle kültürel görelilik adına yapıyorlar. Sömürgecilik günahlarından alıntılarla, peçe meselesine karışmanın başkalarının yerli geleneklerine karışmak anlamına geldiğini savunuyorlar. Ama eğer sömürgeci perspektifin esas ahlaki kusuru, hükmettiklerini eşit görebilme yetersizliği ise, o halde bugünün hoşgörülü liberalleri de aynı şeyle suçlanabilirler. Seçim özgürlüğünün -bu durumda, kıyafet özgürlüğünün- yalnızca batılılara ait bir lüks değil, herkes için evrensel bir hak olduğunu göremiyorlar. Bir grup güçlü İranlı erkek ulusun yarısı adına kendi iradelerini empoze ettiği sürece, ne giyeceğini seçebilme hakkı da evrensel bir insan hakları mücadelesi olarak görülmeli.

Çeviri: ves.
Özgün metne buradan ulaşabilirsiniz.

* feminist vesvese’nin şerhi: Seçeneklere sahip olmanın, doğuda ya da batıdaki ataerkil toplumların bizlere sunduğu seçenekler arasında tercih yapabilmenin kadınları özgürleştirmeye yetmeyeceğinin bilincindeyiz. Yaşamımızın inşa edildiği koşulların nasıl düşündüğümüzü ve seçimlerimizi etkilediğini yok saymak mümkün değil. Dolayısıyla bir seçenek sahibi olmayı kadınlar için nihai bir kurtuluş formülü gibi görmediğimizi burada belirtmekte fayda görüyoruz. Ancak İranlı kadınların onlara zorla dayatılan kıyafet kurallarına isyanını yalnızca bir tercih meselesi olarak değil, erkek egemen baskıya karşı kadınların direnişi olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz. Yazıda bahsedildiği gibi ayrımcılık ve baskıyı bağlamından kopuk düşünemeyiz. Avrupa’da başörtüsüne dayalı ayrımcılık ya da yasakları, İran’da zorunlu örtünmeyi siyasi iktidarlara göre ayrı ayrı değerlendirirken ikisinin de kadınlara yönelik nefretten beslendiğini ve kadınların araçsallaştırıldıklarını görebiliriz.

 

Beyazlatılmış ‘feminizm’e rağmen Pasifik ve tüm dünyada dayanışma ören kadınlar

RENEE GERLICH

Çevirdiğimiz bu metin dünyanın bir diğer ucunda, Yeni Zelanda’da yaşayan bir feministe ait. Hem bu koca dünyada sürekli haberdar olmadığımız coğrafyalardan kadınların mücadelelerine dair fikir edinmek, hem de Renee’nin anaakım ve batı merkezli feminizme dair eleştirilerini paylaşmak ve üzerine düşünmek için bu işe kalkıştık. Özgün metne yazarın kendi bloğundan erişebilirsiniz.

 

Grace ve Pala Molisa için; size adalet getirmese de…

İlk bakışta Yeni Zelanda’nın tırmanmakta olan bir feminist harekete sahip olduğu düşünülebilir. 2016’da Trump’ın göreve başlama töreni sırasında binlerce kadının katıldığı bir yürüyüş gerçekleşti, liberal feminist platform Ace Lady Network’ün internette 4000 takipçisi var, kamuoyu önünde pek çok kişi ‘feminist’ etiketini gururla taşıyor. Ancak özgürlük hareketleri sıkça ehlileştirerek popülerliklerinden kazanç sağlanır. Oy toplamak için ya da daha çok gazete satmak için başvurulan bu taktikler feminizm için de geçerliyse acaba Yeni Zelanda’da feminizmin popülaritesi bir serap olabilir mi?

Buna belki de sorumluluklar ekseninde bakmak gerek: Kadınların özgürlüğü projesi her zaman erkek egemenliğinden sistematik olarak en çok etkilenenlerin ihtiyaçlarını ilk sıraya koymuştu. Yani ayrıcalıklı bir Pasifik ülkesi olan Yeni Zelanda’da feminizm yükselişteyse örneğin Zohl dé Ishtar’ın ‘suskunluk örtüsü’ diye adlandırdığı şey Pasifik bölgesindeki kadınların üzerinden kaldırılıyor olurdu. Asyalı göçmenler ve mülteciler de dahil olmak üzere çeşitlilik içeren toplulukların seslerini merkezine alırdı. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkelerinden biri olarak Yeni Zelanda’nın küresel pozisyonuyla gelen sorumlulukları, kadınların özgürlüğü projesine vereceğimiz öncelikle yansıtılabilirdi. Genel feminist anlayışımız burada yaşayan Pasifikli, Asyalı, Afrikalı ve Ortadoğulu kadınları yalnızca mostralık olarak kullanmaz, kolonizasyon, şeriat ve seks trafiği karşıtı feminist mücadelelerden haberdar olurdu. Feminizm burada gerçekten canlı ve iyi durumda olsaydı, bu kolektif tahlilimizin, kadınları köle kılan baskı mekanizmalarına karşı direnişte etkili olduğu anlamına gelirdi.

“Dünyada erkek egemenliği ile mücadele eden kadınların çoğu beyaz değil” diyor Papua Yeni Gineli-Avustralyalı feminist Dani Tauni. “Çoğu topraklarına ve kültürlerine el koyan endüstriyel tarıma karşı kavga veren yerli halklardan feministler.” Yeni Zelanda’da Tina Ngata gibi kadınlar aynı zamanda petrol şirketlerine karşı da savaşıyorlar. Chailang Palacios Kuzey Mariana Adaları ile Mikronezya’da kurumsal turizmle mücadele içinde. Berta Cáceres 2016 yılında Honduras’ta çevre aktivizmi uğruna yaşamını kaybetti, feminist örgüt Gabriela ise Filipinler’de militarizm ve fuhuşla mücadele ediyor. Ninotchka Rosca’nın Gabriela’daki çalışmalarının bir kısmı kadınlar için sömürgeleşme, militarizm, fuhuş ve erkek şiddeti arasındaki sıkı bağ üzerine eğitime ayrılmış durumda.

Ninotchka Roska

Ninotchka Rosca

Bu kadınların hepsi bağımsızlık mücadeleleri içinden geliyor. Avustralya’daki Marcia Langton Avustralya Aborijinleri üzerindeki baskıya karşı direndi, Susanna Ounei Kanaka özgürlük mücadelesinin önemli liderlerindendi. Yeni Zelanda’da Falema’i Lesa ve Melanie Anae Yeni Zelanda tarafından sömürgeleştirilmiş Samoalalıların ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmasına karşı çıktı. Esther Tapnesa gibi kadınların aktivizmi Batı Papua’da bugün en önemli mücadelelerden birini şekillendiriyor. Tapnesa Endonezya’nın soykırımcı işgal poltikalarına karşı Batı Papua’nın özgürlüğü için savaşıyor. Aeotearoa’da Ocenia Interrupted, Leilani Salesa ve Tere Harrison gibi aktivist ve grupların desteğine sahip.

Batı Papua özgürlük mücadelesinin en yakın müttefikleri Bağımsız Nükleersiz Pasifik’i de kuran Vanuatu ve Fiji kadınları olagelmiştir. 1980’lerde Yeni Zelanda’ın nükleer karşıtı duruşuna da emek veren bu kadınlar sömürgeci patriyarkayla mücadele ederken bir yandan da kendi hareketleri içindeki erkek egemenliği ile uğraştılar. Grace Molisa 1987’deki şiir derlemesi Sömürgeleştirilmiş Halklar’da şunları yazmıştı:

Vanuatu
Sömürgeleştirilmiş Halkların
Özgürlüğü
İçin
Özgürlük
Hareketlerini
Destekler.

Batı Papua
Fransız Polinezyası
ve Kanaka
Özgürlük savaşçılarına
destek
açıkça
telaffuz edilir.

Vanuatu’nun
Kadınhalkıysa,
nüfusun
yarısı
Vanuatu’nun
Özgür erkeklerince
sömürülüyor
hâlâ.

Fiji’de ‘gelenek’ kavramının kadınları kontrol etmek için nasıl kullanıldığını Suliana Siwatibau ve Vanessa Griffen anlatmışlardı. Siwatibau 1989’da “Kültür, erkeklerin toplumlarındaki kadınlar üzerinde egemenliğini sürdürebilmesi için sıklıkla bahane olarak kullanılmıştır” demişti. Griffen ise “Kültür veya gelenek, Pasifik kadınının imajında herhangi bir yenilik ihtimalinin karşısına çıkarılan en yaygın argümandır.” diyerek onu onaylar. Vanuatu Kadını isimli bir makalede şunlar belirtilir:

Kadınlara biçilen itaatkar rolün temel sebebi erkekler tarafından açıklandığında gelenek ve göreneklerin böyle olduğunu söylerler. Buna biraz daha yakından bakılınca, cevabın üstünkörü ve içi boş olduğu ortaya çıkar. Gelenekler değişmez değildir ki… Gelenek, kadınları ahlâken zaten hakları olan eşitlikten mahrum etmek için kullanılagelmiş bir baskı aygıtıdır.

Pasifik’teki kadınların içinde olduğu bu katmanlı mücadeleleri görmezden gelen Yeni Zelandalı beyaz ‘feministler’, dé Ishtar’ın Pasifiğin Kızları kitabında yazdığı gibi bölgedeki kadınların ‘suskunluk örtüsüne sarınmış’ kalmasına katkıda bulunuyor. Solomon Adası’ndan Rhian Sanau gibi kadınlar ve Tonga’daki Ofa Likiliki’nin erkek şiddetine meydan okuyuşlarını duymuyor ya da kavramıyoruz. Yeni Zelanda’da ne Oceania Interrrupted’ı oluşturan kadınlarınki gibi yerli halklardan feminist sesler ne de Shona Rapira-Davies, Robyn Kahukiwa ve Emily Karaka sanat dünyasında hak ettikleri değeri görüyorlar. Genelde beyazların yaptığı konformist, cinselliğe bulanmış, pop ‘feminist’ işler tercih ediliyor.

Pan-Afrikalı feminist Minna Salami, Gelenek Afrikalı feministlerin aşması gereken temel engeldir isimli blog yazısında Molisa, Griffern ve Siwatibau’nun açıklamalarına yer verdi. Afrikalı kadın özgürlük savaşçılarının her zaman “erkek militanlardan gelenek kisvesi altında, kadınların mücadelede yeri olmadığı iddiasını taşıyan ekstra bir muhalefetle karşılaştıklarını” anlattıklarını yazdı. Ganalı Ama Ata Aidoo da şunları yazmıştı:

Erkek yoldaşlarınızın çoğunluğu oluşturduğu devrimci kadro içinde bir kadın olarak güç gösterisinde bulunmanız durumunda, öyle bir duvara çarpabiliyorsunuz ki bir daha asla kendi özünüze dönmeniz mümkün olmuyor… Ayrıca zafer kazanıldığında devrimi konsolide etmek için size tekrar örtüyü uzatırlarsa da şaşırmayın.

Elvia Alvarado anılarını kitaplaştırdığı Korkma Gringo’da Honduraslı campesinas’larla örgütlenmeyi güçleştiren meseleyi daha açıkça ortaya koyuyor.

Kadınları örgütlemenin en büyük zorluğu kocalarının buna karşı olmasıydı. Erkekler örgütlü kadınların aile içinde pantolon giymek isteyeceğini, erkeklere patronluk taslamaya başlayacağını düşünüyordu. Kadınların erkeklere değil, erkeklerin kadınlara ne yapmaları gerektiğini söylemesi gerektiğini savunuyorlardı.

Sheila Jeffreys Erkeklerin Egemenliği kitabında batıdaki birçok feministin bu katmanlı gerçeklikleri görmezden gelmesinin sebebini kültürel değişkenliğe açık olmaya ve beyazlığın getirdiği suçluluk hissine bağlıyor.

Çokkültürlülük kültürel farklılığa saygıyı ve vatandaşların devlet müdahalesi olmadan evlilik ve ailenin özel alanında ‘kültür’lerini ifa etmesini gerektirir. Ancak ne yazık ki feministlerin de işaret etmiş olduğu gibi, ‘gelenekler’ kadınların güvenliği ve eşitliği için tehlike arz eden cinsiyet farklarına dair anlayışları temel alır. Bunu sağlayan da çoğunlukla kadınların evlilik ve aile içinde ikincil, itaatkar konumudur.

Şüphesiz “gelenek, görenek” ve “kültür” gibi romantik fikirlerin erkek şiddetine bahane olarak gösterilmesi yerli halklarla değil ataerkillikle ilgili bir olgu. Batının anaakım feminizmiyse buna dair hassasiyetini tamamen kaybetmiş durumda. Şeriat hukukunda da kadın sünneti islami bir ‘namus’ anlayışıyla birlikte ‘kültürel’ sayıldığı için meşrulaşıyor. Hibo Wardere 2016’da çıkan Kesik kitabında, kadın sünneti çerçevesinin tamamen kültürel bir gelenek olarak çizilmesinin bu barbarca ve insanlık dışı muamelenin üstünü nasıl örttüğünü anlatıyor.

Kadın sünneti Yeni Zelandalılar için öyle sadece ‘uzaklarda bir yerlerde’ yaşanan bir mevzu değil. Mısır, Etiyopya, Eritrea, Sudan, Endonezya ve Wardare’nin memleketi Somali’den gelen kadınlar Yeni Zelanda’da yaşıyorlar. Hepsi kadın sünnetinin uygulandığı şeriat hukukuna sahip ülkeler. Mısırlı efsanevi feminist Nawal El-Saadawi’nin şu satırları da Wardere’yi destekler nitelikte:

Arap toplumunda çarpıtılmış bir namus kavramı mevcut. Bir adamın namusu ailesindeki kadınların kızlık zarının bozulmamasına bağlı… Kendisi zamparanın dik alası olsa da namuslu kabul edilir. Yeter ki  kadınları genital organlarını korumayı becerebilsin.

nawal-el-saadawi

Neval El Saadawi

Bahsettiği direkt kadın sünneti vahşeti olmasa da El-Saadawi dişi cinsel organının kadınları kontrol altına alma ve suskun kılma amacıyla nasıl kullanıldığını anlatıyor.

Aynı ülkelerde zoraki evlendirme de mevcut. Yeni Zelanda’da bu konuda konuşan Taylandlı ve Hindistanlı kadınlar da var. Shakti Kadın Sığınma Evi senelerdir Yeni Zelanda’da zoraki evlilikler meselesine dikkat çekmeye çalışıyor. Zoraki evliliğin penceresinden baktığımızda, Yeni Zelanda’daki anaakım feminizmin romantik fikirlere duyarsızlıkla kalmayıp alkış tutabildiği için tahakküm ve kontrol biçimlerine dayanak oluşturabildiğini görüyoruz.

Yeni Zelanda’da feminizm adına üretilen sanat ve aktivizm ile tasdikleyip alkış tuttuğumuz bir diğer kadın düşmanı küresel endüstriyse fuhuş. Yeni Zelanda genelevlerine insan ticaretiyle gelen kadınlar ve çocukların büyük oranda Çinli ya da Maori ve Pasifik yerel halklarından olmasını ve maruz kaldıkları kadın düşmanlığının üzerine binen ırkçılığı boş mu verelim? Yeni Zelanda’da seks ticareti içindeki Koreli bir kadın olan Suzie verdiği ifadede müşterilerin “Asyalı kadınları tercih ettiğini çünkü onların daha ucuz ve ‘daha fazlasını yapmaya hazır’ olduğunu” söylüyordu. Yeni Zelanda’daki müşterilerin buluştuğu adultforum adlı web sitesinde içlerinden biri Asyalı bir kadına tecavüzüyle ilgili ‘şikayet’ bildiren diğer üyeyi “ucuzcu piçler bunu hakediyor” diyerek eleştiriyor.

Ucuz ve edepsiz arıyorsunuz, e bulursunuz da. Burada kaliteli hanımefendiler var ve çoğu olağanüstü hizmet veriyorlar, fakat hayır! Siz hem indirimli reyon olsun istiyorsunuz sonra istediğinizi bulamayınca da sızlanıyorsunuz.

İşte bu ırkçı cinsiyetçilik, eskiden Yeni Zelanda’da seks ticaretindeki en büyük grubu oluşturan ve Asya’da fuhuş karşıtı mücadele yürüten Taylandlı kadınları ve Asya Fuhuşa Son Kadın Koordinasyonu içinde aynı mücadeleyi veren Nayoung Kim ve Suzanne Jay’i işaret ediyor. Yeni Zelanda ayrıca Rohingya’dan belirli sayıda mülteci kabul ediyor; Rohingyalı kadınlar seks ticaretinin sarsıcı boyutlara ulaştığı mülteci kamplarından kaçarlarken, sözde ‘feminist’ aktivizm içinde bu meselenin rahatsız edici gerçeklerini “göçmen seks işçisi” gibi sözcüklerle sterilleştirmemiz gerçekten mide bulandırıcı.

Anaakım ‘feminizm’ içinde fahişeliğin bireysel bir ‘tercih’ olarak yüceltilmesi neoliberalizmin bireysel kimlik politikalarına dayanıyor. Kimlik ve tercih neoliberalizm için kutsal kavramlar, ‘gelenek’ ve ‘namus’un beyaz toplumdaki karşılıkları bunlar. Erkek egemenliğinin dayanakları olarak işlev görüyorlar. Kadınlar zaten küresel olarak her çeşit kadın düşmanlığına maruz kalırken bunlar da sömürgecilik yoluyla onlara eklenerek kadın düşmanlığını katmerlendiriyor. Bunu açıkça ortaya döken bir örnek Uluslararası Para Fonu’nun (IMF), yıkıcı, neoliberalleştirici Yapısal Uyum Paketleri’ni (SAP) onaylayarak ülkeleri borç yükü altında bırakmasıdır. Bu uyum paketleri Afrika, Asya ve Avrupa’daki eski doğu bloğu ülkelerinde kadınlara sefalet ve eşi benzeri bir görülmemiş bir yoksulluk getirdi. Maria Bargh, Direniş: Yerli Halkların Neoliberalizme Yanıtı adlı kitapta IMF’nin bu yoksulluğun tercih edildiği iddiası hakkında yazıyor. “SAP’lar açıkça neoliberal politikaları yerleştirmeye yarayan mekanizmalardır,” diyor ve ekliyor:

Bu politikalar “her duruma uygun” modeller olarak ele alındıkları, yerellerde toplu olarak uygulandığında işlemedikleri, sıklıkla çevresel ve sosyal yıkım getiren büyük ölçekli projeleri destekledikleri için yaygın olarak kınanmasına rağmen IMF’nin yanıtı bu paketlerin söz konusu ülkelerce tercih edildiği oluyor.

Siddharta Kara’nın kitabı Sex Trafficking’de (Seks kaçakçılığı) belirttiği gibi, IMF paketlerinin yarattığı yıkım bu ülkelerdeki kadınları savunmasızlaştırarak seks kaçakçılığına daha açık hale getirdi. Şu anda seks köleliği içindekilerin arasında sayısal olarak en büyük grup Asyalı kadın ve çocuklar, Doğu Avrupalılar da en hızla artış gösteren grup. Bu kadınlar Julie Bindel’ın The Pimping of Prostitution (Fuhuşun Pezevenkliği) kitabında yalın bir şekilde açıkladığı süreçlerden geçiyorlar, ertesinde de sıklıkla “seks işçilerinin hakları”nı temsil ettikleri iddiasını taşıyan küresel seks ticareti lobisinin ağına düşüyorlar. Seks ticareti lobisinin politik çizgisine göre seks endüstrisindeki kadınlar o noktaya nasıl varmış olursa olsunlar bunu kendileri seçmiş demek oluyor. Bu onların ‘tercih’i. Böylece birçok katmandan oluşan baskı mekanizması haklı gerekçeler olarak görülen bu katmanların üstüne yığılıp yine katman katman aklanıyor: Kültür, namus, din, kimlik, tercih.

Kadınların fuhuşu ‘tercih’ ettiği fikri neoliberal politikaları yalayıp yutmak anlamına geliyor; kadınların maruz kaldığı baskı biçimlerini, Christchurch’de öldürülen Ngatai Manning gibi vahşice işlenmiş kadın cinayetlerini görmezden gelmeyi; ayrıca seks ticaretinden kurtulabilmiş kadınların fuhuşun asla bir tercih olmadığına dair ifadelerini yok saymayı gerektiriyor. Bu hem fuhuşun sadomazoşist yapısını hem de Sojourner Truth’dan Audre Lorde’a, Cherry Smiley’ye, kadınlara yönelik ırkçı şiddete karşı metinler üreten feministlerin sesini hiçe saymak demek. Smiley’nin belirttiği gibi:

fahişelik yerli halktan kadınlar için geleneksel bir aktivite falan değildir, aslına bakarsanız “dünyanın en eski baskı biçimidir.” adeta bir sistemdir, Kanada’nın eğitim sistemi gibi bu da yerli halklara dayatılmıştır. fuhuş, yerli halktan kadınlara ve kız çocuklarına yönelik sömürgeci erkek şiddetinin bir uzantısıdır. bizlere bu hayatta gözden çıkarılabilecek kadar değersiz olduğumuzu ve saldırganların bedel ödemeden canımızı yakabileceğini söyler.

Audre Lorde 1988 yılında yazdığı Sadomazoşizm adlı makalede tahakküm ve itaate dayanan cinsel pratiklerin övülmesine karşı çıkıyor ve anaakım ‘feminizm’in pornografi ve fuhuşun böyle pratikler olduğu gerçeğini görmezden geldiğini ve bunun da ağır sonuçlar doğuracağını söylüyordu. Zimbabveli yazar NoViolet Bulawayo’nun romanı We Need New Names (Yeni Adlara İhtiyacımız Var) bir grup Afrikalı çocuğun Amerika’da yaşarken bir klikle internet pornografi dünyasına dalıvermesini anlatan sinir bozucu bir pasaj içeriyor. Çok çok ilginç olduğu söylenen bir filmin sayfasına yönlendiriliyorlar. Bullawayo şöyle yazıyor:

İlk gördüğümüz şey bu filmin rahatsız edici görsellik içerdiğini söyleyen uyarı oluyor… Omuz silkiyorum… fakat sonra o delice çığlık patlıyor ve hepimiz yaptığımız işleri bırakıyoruz.

Çığlık sanki var olan tüm acıları yutmuş ve şimdi onlarla boğuluyor gibi… Bana nasıl olup da tanıdık geldiğini düşünüyorum, bunu sanki daha önce duymuş gibiyim ama nerede veya kimden duyduğumu bir türlü çıkartamıyorum…

Sonra ortaya bir kadın çıkıyor ve kızın bacaklarını tutuyor, kız da içine şeytan kaçmışçasına tekmeler atmaya başlıyor. Sonra bir kadınlar çetesi geliyor ve kızın tepesine binip onu hareket edemez hale getiriyorlar…

Bu zapt etme işine katılmayan tek bir kadın var çünkü o elinde uzun bir bıçağı taşıyan kişi… Bıçakla ne yapacağını sormak istiyorum ama ağzımı açarsam hiçbir söz çıkmayacak, biliyorum.

Bulawayo’nun burada anlattığı, o sırada Amerika’da bulunan bir grup Afrikalı çocuğun, filme çekilmiş kadın sünneti videolarının pornografi olarak bir piyasası olduğunun farkına varışları. Beyazlatılmış feminizm, içinde Bulawayo’nun anlattığı gibi sahneleri kolaylaştıran kadınlar barındırıyor. Pasaj aynı zamanda kadınların maruz kaldığı baskı biçimlerinin birbirinden tamamen ayrı olmadığını, bunların kesiştiğini gösteriyor.

Yeni Zelanda’da neoliberal kimlik politikalarını yaygınlaştırmak -ki bu Ace Lady Network, Lizzie Marvelly, Yeşil Parti ve İşçi Partisi tarafından yapılmakta- küresel ölçekte kadınların içinde bulunduğu koşulları meşrulaştırmak ve daha da kötüleştirmek anlamına geliyor. Toplumsal cinsiyeti “kimlik”, “kültür” ve “tercih” olarak tanımlayan beyazlatılmış tartışmalar da buna örnek oluşturuyor. Yaklaşık 3000 Yeni Zelanda vatandaşının köklerinin dayandığı İran’da pek çok eşcinsel ataerkil sistemin dayattığı heteroseksüelliğe uyum sağlamaları için cinsiyet değişimine zorlanıyor. Afganistan’da da bacha posh olarak bilinen, “oğlan” olarak büyütülen kız çocuklarının varlığı ‘tercih’e değil; hayatın pek çok dişi insan için katlanılmaz olduğu gerçeğine dayanıyor. İnsan kaçakçılığı üzerine araştırma yapan Siddharth Kara, Taylandlı bir kadının ona “Tayland’da bir kadının yapabileceği en iyi şey bir erkek olarak yeniden doğmak” dediğini aktarıyor. Pek çok Budist fikre göre kadın olarak doğmak daha önceki bir reenkarnasyonda işlenmiş günahlara verilmiş bir ceza. Hindistan gibi ülkelerde, bu kadınlar üzerindeki baskı ve bu tavırlar, kız bebek sahibi olmamak için kürtajı ve yeni doğmuş kız bebek cinayetlerine sebep olurken kadın erkek oranlarını değiştirmiş ve Hindistan sınırları dışından getirilen kadınlarla insan ticaretini körüklemiş durumda.

Toplumsal cinsiyet (gender) kavramını kadınlar üzerindeki baskıya dair gerçeklikten kopartıp, ‘kültür’ ve ‘kimlik’ olarak kutlayan anaakım ‘feminizm’ küresel kadın düşmanlığını iyice derinleştiriyor. Kimlik politikaları bunu bir adım ileri götürerek dişi bedenlere ait biyolojik olguları kirli ve ağza alınmaz ilan edebiliyor. Bunlara örnek olarak kadın yürüşlerinde ‘pussy hat’ giyilmesinin yasaklanmasını, Yeni Zelanda Kürtaj Yasasına Reform ve ebe örgütleri gibi oluşumların hamile kadınlar yerine ‘hamile insanlar’ ibaresini kullanma konusundaki ısrarlı girişimlerini verebiliriz. Kadınlar olarak uğradığımız baskıya dair deneyimlerimiz ile bedenlerimiz ya da biyolojimiz arasında bağ kurmamız engelleniyor, hem de ‘transfobik’ ilan edilmemek uğruna. Bunu kabullendiğimiz sürece bu tipik ataerkil yaklaşımı görmezden gelmiş oluyoruz. Mısır’dan El-Saadawi’nin yazdığı gibi:

Beden ve onun işlevleri konusundaki cehalet, kadınlar ve kız çocukları için namusun; saf, temiz ve edepli olmanın göstergesidir. Bunun tam tersi de geçerli. Cinsellik ve kendi bedeni hakkında herhangi bir bilgiye sahip olan bir kız istenmeyen ve utanç duyulacak bir şey olarak kabul edilir.

Kadınlar bu yüzden cehaletlerini ve naifliklerini beslemeye çalışırlar. Böylece toplum onları iffetli ve itibar sahibi görmeye devam edecektir.

Bu cehalet kültü yalnızca cinsellik ve erkekler hakkında değildir, aynı zamanda dişi bedenlerle ilgili meseleleri de kapsayacak şekilde benimsenir. Arap kızlarının yetiştirildiği ortam bedenleri ve onun işlevleri ile ilgili konularda kapkaranlık ve sessizdir. Bir sabah gözlerini açıp kasıkları arasındaki bir damla kırmızı kanı ve beyaz çarşaftaki kıpkırmızı lekeyi gördüklerinde çoğu dehşete kapılmaktadır.

El-Saadawi’ye göre kadınlar ve kızlara empoze edilen başörtüsü de bu ‘zihinsel sünnet’ eğitiminin ayrılmaz bir parçası. Öte yandan İranlı kadınların hijab/başörtüsü karşıtı mücadelesi Masih Alinejad’la sesini duyururken başörtüsü Yeni Zelanda’da ‘feminizm’ tarafından olumlanan bir uygulama olarak varolmaya devam ediyor.

white-wednesday-campaign

Aynı zamanda cerrahi ve medikal mutilasyonu da ‘cinsiyet değiştirme’ çerçevesinde alkışlıyoruz. Bunun kadın sünneti karşıtı aktivizme, İran’da düzeltme tedavilerine maruz kalan eşcinsellere etkilerini boş verelim. Yahut testosteron kürü adı altında düzeltme tedavisi gören ve ancak bunun geri döndürülmez etkilerine maruz kaldıktan sonra lezbiyen bir kadın olduğu gerçeğini kabul eden Zahra Cooper gibi genç kızları da dert etmeyelim. Sol yayın organı Spinoff’un okuyucuları bir kadının cinsiyet geçişini ve mastektomisini (göğüslerin cerrahi olarak alınması) ağızları açık takip ettiler çünkü o bunu ‘tercih’ etmişti. Somalili genç kızların %66’ının kadın sünneti uygulamasını onayladığını filan bir kenara bırakın daha kendi neoliberal ‘tercih’ politikalarımızı eleştirmekten aciziz.

Cinsiyet kimliği fikrini Maorilerden alınan ‘Takatāpui’ kavramını kullanarak yaymaya çalışmak sömürgeciliğin her şeyi kendine mal edici niteliğini göz ardı etmek anlamına da geliyor. Ayrıca erkek şiddetini meşrulaştırmak için kullanılan ‘gelenek’ kavramını eleştiren yerli halklardan kadınları ve sömürgecilik ile Pasifik kadınlarının hayatına giren tıbbi deneylerin tarihini de yok saymış oluyoruz. Cinsiyet geçişi olarak kabul edilen müdahalelerin teknolojisinin tarihsel izleri bizi cerrahi dönüşüm ve tıbbi kısırlaştırma teknikleri geliştiren Nazi doktorlarına götürebiliyor. Tıbbi deneylerin 1907’de Alman birlikleri tarafından Namibya’daki Hererolar üzerinde uygulandığını; on dokuzuncu yüzyılda jinekologların esaret altındaki kadınları denek olarak kullandıklarını biliyoruz. Bugün yerli halklardan kadınlara hala kanserojen doğum kontrol hapları reçete ediliyor. Dé Ishtar Pasifiğin Kızları kitabında ABD’nin Mikronezya’da gerçekleştirdiği nükleer deneylerin düşüklere, ölü doğumlara ve kadınların ‘denizanası bebek’ diye tanımladığı sonuçlara sebep olduğundan bahsederek bunların bilinçli insani ve jinekolojik  deneyler olduğunu söylüyor. Bu tanıklıklar ve tarihi bilgi, tıbbi deneyleri böylesine teşvik eden herhangi bir ideolojiye temkinli yaklaşmamız gerektiğini anlamak için yeterli olmalı.

Pasifik’in her yanından feministler uzun zamandır teknolojik fanatizme, ekolojik kıyıma ve sömürgeciliğe karşı savaşıyorlar. Hibo Wardere ve Neval El-Saadawi kadın sünneti ve kadın bedeninin şeytanlaştırılmasına direnirken, Suzanne Jay ve Cherry Smiley kadınları fuhuşa iten insan ticaretiyle mücadele halinde. Peki biz bu kurumları yani evliliği, çarşafı, fuhuşu ve cinsiyetçi tıbbı deneyleri alkışlarsak ne olur? Durum şu ki, bizim Yeni Zelanda’da bir kadına ait ‘tercih’ olarak tasvip ettiğimiz seks ticareti için Çin, Kore, Tayland ve Pasifik bölgesinden kadınlar ve kızlar buraya getiriliyor. Çocukların evlendirilmesi yasadışı ama aileler gizlice dini nikahla kız çocuklarını zoraki evliliklere sokuyorlar. Öte yandan Yeni Zelandalı çiftler taşıyıcı annelik ticaretindeki talebe de epey katkıda bulunuyorlar.

Kadınlara sıklıkla feminizmin hakikati dile getirmekle aynı şey olmadığı söyleniyor. Feminist çerçevede ‘hakikat’ kirli bir sözcük olarak çoğulculuk adına kurban edilebiliyor. Farklı feminizmler ile yetinmemiz; yani tutarlı bir analizle değil birbirinden farklı pek çok hikayenin varlığıyla tatmin olmamız bekleniyor. Bu politik olarak oldukça benzersiz bir durum. Barış mücadeleleri, yerli halkların direnişleri, siyahilerin insan hakları mücadeleleri ve ulusal hareketler, sendikalar, cezaevi karşıtları, çevreciler, sol partiler; bu grupların hiçbiri tanımlanamaz ve çoğulcu olmak, bir başka deyişler aslında örgütsüz ve etkisiz olmak adına tutarlı analizler yapmaktan ve gerçekleri söylemekten kaçınmıyorlar. Bu, kadınların özgürlüğüne karşı verilen çok özel, ataerkil bir tepki.

Bunun bedeli çok ağır, bedeli dayanışmayı kaybetmek. Somut, evrensel gerçeklerden bahsetmektense kişisel ‘tercih’leri içeren bireysel hikayeleri baskın kılmak kadınlar arasında kurulabilecek uluslararası dayanışma olasılığını ayaklar altına alıp parçalıyor. Dolayısıyla aramızda ataerkil beyaz toplum tarafından körleştirilmiş olanlar Pasifik bölgesinde mücadele yürüten kızkardeşlerimize tek bir şey sunabilecek hale geliyor: Acıma. Bireysel ‘tercih’ anlatıları, kadınların küresel patriyarka gerçeği hakkındaki düşüncelerini muğlaklaştırıyor, bizi sersemleştiriyor. Empati duygusu, yani kendini bir başkasının yerine koyarak onu anlayabilme becerisi, böylesi bir muğlaklık ile insaniliğini yitiriyor ve geriye yalnızca acıma duygusu kalıyor. Acıma, dayanışma duygusunun yokluğuyla içi oyulmuş empatidir. Böylece derin bir uykuya dalan empati, içeriğindeki dayanışma duygusunun söküp çıkartılmasıyla acımaya dönüştürülmüş, bir bakıma hiçleştirilmiş, değersizleştirilmek için sakatlanmıştır.

Yeni Zelanda feministleri olarak, eğer dünya çapında feminist direniş içindeki kadınlara acımaktan başka bir faydası olmayacak hale dönüşmek istemiyorsak salt bireysel ‘tercih’, ‘kimlik’ ve ‘kültür’ü temel alarak ataerkil kurumları meşrulaştırmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Evlilik, fuhuş gibi kurumlarla, taşıyıcı annelik ve toplumsal cinsiyete dair medikalleşmiş anlayışların kadınları küresel olarak nasıl boyunduruk altına aldığı, bizi metalaştırdığı ve baskı altında tuttuğu hakkında düşünmeye başladığımız zaman muğlaklıktan kurtulan zihinlerimiz berraklaşacak, bu suçlara ortak olmaktan ve acıma duygusundan uzaklaşacağız. Böylece dayanışma örebileceğiz. Böylece kadın özgürlük hareketinin çekilmiş el frenini tekrar indirme şansımız olacak. Kadınlar, yani dünyanın her noktasında yaşayan, tüm kadınlar bunu gerçekleştirmemizi hak ediyorlar.

Çeviri: Güleren E.