Bu Bir Kadın Yürüyüşü Değildir

Bu seneki 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüyle ilgili, etrafımdaki feminist kadınlarla konuştuğum, kendim gözlemlediğim ve sonrasında sosyal medyada yansımalarını gördüğüm bazı konularla ilgili düşüncelerimi bir yazı haline getirmek istedim. Yaklaşık yedi sekiz senedir düzenli olarak 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüne katılan bir kadınım ve hemen hemen her seferinde aynı kadın arkadaşlarımla buluşur, öncesinde dövizlerimizi hazırlar, yürüyüş alanına geçeriz. Bu seneki feminist gece yürüyüşünde, daha önce hiç görmediğimiz kadar çok erkek vardı. Eskiden yolun kenarından fotoğraf çeken erkek gazeteciler de dahil olmak üzere, Meral Akşener maskesi takmış adamlardan “Kadına kalkan eller kırılsın” diye slogan atanlara pek çok erkek alandaydı. Polis şiddeti ve gözaltı tehdidine rağmen yürüyüşe katılmak, özellikle son üç senedir oldukça zor bir hale geldi. İşin bu kısmına bu yazıda değinmeyeceğim, ancak polis şiddetinin, yürüyüşle ilgili diğer konuları “ayrıntı” haline getirmemesi gerektiğini düşünüyorum ve bu konunun da erkek egemenlikten bağımsız olmadığı ve konuşulması gerektiği kanaatindeyim.

Feminist Gece Yürüyüşüne ve genel olarak feminist eylemlere erkeklerin katılıp katılmaması, uzun süre tartışma konusu olmuş bir mevzu. Ancak genel feminist kanı, kadınların geceleyin, yanlarında erkek(ler) olmadan rahatça sokakta yürüyebilmesi gibi temsili bir önemi olması bir yana; kadın kadına eylem yapmanın, erkeklerin var olması durumunda onların tok sesleri tarafından bastırılmadan ses çıkarmanın; dahası, fail olabilecek bir erkekle yan yana gelmeden, kadınlar için güvenli bir alan kurabilmenin önemli olduğu yönündeydi. Nitekim kadın katillerinin, başka kadınları anma eylemlerinde yürüdüklerine de şahit olduk.

Peki, bu sene değişen ne oldu? Önceki senelerde özellikle kimi sosyalist örgüt ve çevrelerden gelen, “devrimci” ve karma 8 Mart taleplerine yönelik, erkeklerin alana girmemesi için kavga veren feministler neden bu kadar yoğun bir erkek katılımına ses çıkarmadı ya da çıkarmadık? Bu sorunun cevabının, son iki üç senedir daha çok sosyal medya üzerinden ilerleyen self ID (salt beyana dayalı cinsiyet) ve daha uzun yıllardır feministler arasında devam eden “feminist özne” tartışmalarında yattığını düşünüyorum.

Biyolojik cinsiyetin bir toplumsal kurgudan ibaret olduğu iddiasıyla bedenlerin dişil ya da eril sayılamayacağını, temel alınması gerekenin toplumsal cinsiyet olduğunu söyleyen ve oldukça kabul gören, kabaca kuir feminist olarak adlandırılabilecek teori, cinsiyetin sadece kişilerin beyan ettikleri cinsiyet kimliklerine dayandırılabileceğini savunuyor. Bu durumda bir kişinin erkek, kadın ya da “non-binary” (her iki cinsiyete de ait değil) olduğunu ancak kişinin beyanı neticesinde öğrenebiliriz. “İkili cinsiyet rejimi”ni yıkmayı amaçlayan bu yaklaşım, pek çok feminist tarafından, erkek faillerin adını koymayı imkânsızlaştırdığı; kapsayıcı olmak adına, kadın yerine “rahimli insanlar” gibi ifadeler kullanarak kadınlığı yeniden sildiği yönünde eleştirildi. Eleştirilerin bir kısmı da feminizmin, “ezilen herkesin ideolojisi” haline getirilerek kadınların feminist hareketten de silindiği şeklindeydi (bkz. “Feminizmin kadın olmakla alakası yok ki?”). Ancak bu eleştirileri yapan kadınlar, TERF (Trans Exclusionary Radical Feminist/Trans Dışlayıcı Radikal Feminist) şeklinde yaftalandılar. Yaftalandılar diyorum, çünkü kendini bu şekilde tanımlayan hiçbir grup yok, bu kısaltma daha ziyade biyolojik cinsiyetin yok sayılamayacağı gibi görüşlere sahip kadınları karalamak için kullanılıyor. Bu şekilde itham edilen kadınların homojen bir grup oluşturduğu, trans kadınları dışladıkları ya da hepsinin radikal feminist oldukları söylenemez. Bu konuda uzun tartışmalar döndü, bu yazıda tekrar etmeyeceğim.

Yürüyüşün karma hale gelişine tekrar döneyim. TERF diye yaftalanan pek çok kadının sorduğu temel birkaç soru vardı: “Kişilerin beyanlarını bilmeden onlara erkek diyemiyorsak öldürenin, tacizcinin ya da yanımızda yürüyenin erkek olup olmadığını nasıl anlayacağız? Erkekler ‘benim kadın olup olmadığımı nereden biliyorsun?’ diye sorduklarında ne cevap vereceğiz?”. Bu sorulara alayla cevap verenler ve hiçbir erkeğin böyle bir beyanda bulunmayacağını, bunun ne kadar zor olduğunu söyleyenler oldu. Tabii, resmi olarak bunu yapmak zor olabilir; ama tam da kadınların alanlarında, zaten kadınların karşı çıkamayacaklarını düşündükleri anlarda neden olmasın? Nitekim bu seneki yürüyüşte hiçbir kadının dönüp “erkekleri burada istemiyoruz” diyememesinin en önemli sebebinin, karşısındakinin beyanını bilmediği için TERF diye yaftalanma korkusu olduğunu, yukarıda bahsettiğim gibi, kadın arkadaşlarımla konuşmalarıma ve sosyal medyadaki tepkilere bakarak çok rahatlıkla söyleyebilirim.

Örnek verelim: Bir kadın, Twitter hesabında, eylem alanında fotoğraf çeken bir erkeğe “Burası kadın ve LGBTİ+lar için” diyerek alanın dışına çıkması gerektiğini söylediğini, adamın da “Ne yani, ben olamaz mıyım? Belki kadın hissediyorum?” diye cevap verdiğini yazdı. Ardından da “özrünü” dile getirdi: “Cümlemin yanlış anlaşılmasını istemem, cis-het olduğundan emin olduğum birisi için böyle konuştum. Yoksa alanda beyan sormak gibi bir şiddet biçimine asla başvurmam.” Adamın verdiği cevap şüphesiz alaycı, hadsizce. Ancak soru geçerli: Nereden bileceğiz o kişinin beyanını? “Cis-het olduğundan” nasıl emin olabiliriz birinin? Hetero olduğundan emin olmak zaten mümkün değildir ve bence gerekli de değildir. Burada asıl konu cinsel yönelim değil, cinsiyet. “Alanda beyan sormak gibi bir şiddet biçimi”ne de başvuramayacağımıza göre ya bize malum olacak ya da susup yürümeye devam edeceğiz. Nitekim sustuk. Pek çok kadın, 19 senedir kadınlar için yapılan bu yürüyüşte rahatsızlıklarını dile getiremediler. Dahası, sadece cis-het değil, gey ya da biseksüel erkeklerin alana girmesini istememek gibi gayet politik bir beklenti (evet, gey/biseksüel erkekler de kadın düşmanı olabiliyorlar ve kadın yürüyüşünün öznesi değiller) adeta kabul edilemez hale gelmiş oldu.

Deniz Kandiyoti’nin de yakın zamanda belirttiği gibi, “Kendini özne olarak daha yeni telaffuz etmeye başlamış bir kesime, kadınlara ‘siz esnek olun’ diye dayatamazsınız. Daha öznelliği olduğu anda bastırılmış oluyor.” Türkiye’de kadınlar, onlarca yıl mücadele edip sonunda özne olabilmişken ve kazanımlarının böyle tehlikede olduğu, temel yaşam hakkına kadar yeniden savaşılmak zorunda olunan böyle bir zamanda feminist hareketi “ezilen herkese” açmak, kadınların kendi taleplerini, ötekini incitmemek adına dile getiremeyecek noktaya gelmesine sebep oluyor. Yine Kandiyoti, aynı konuşmada, bir insanın cinsel yönelimiyle politik tercihi arasında doğrudan bir bağlantı kurulmasının yanlış olduğunu; gey, lezbiyen ya da biseksüel olmanın, beraberinde özgürlükçü/eşitlikçi olmayı getirmediğini, yine kendi çalışma sahasında da iletişim kurduğu muhafazakâr gey erkekleri örnek vererek öne sürüyor. Bu noktanın önemli olduğunu düşünüyorum. “Feminizmin öznesi, patriyarkadan olumsuz etkilenen herkestir” dendiğinde, çok küçük bir azınlık (zengin, Batılı, heteroseksüel, orta yaşlı erkekler) dışında herkes feminist politikanın nasıl işleyeceği hakkında söz sahibi haline geliyor. Çünkü hetero erkekler arasında da belli hiyerarşiler var ve ataerki, erkekleri de çeşitli şekillerde eziyor. Ancak bu durumda mücadelenin “kime karşı” verileceği sorusu havada kalıyor. Kadınların, kadınlarla beraber, kadınlar için mücadele etmesi; bunu yaparken de kendi politikalarını kendilerinin belirlemesi gibi bir talep, kapsayıcılık adına yok sayılıyor. Oysa hareketi ve özelde feminist yürüyüşü “ezilenlerin ideolojisi/mekânı” haline getirmek yerine, siyasetler arası ittifaklar kurmak ve kadınların kendi seslerini korumasını sağlamak, özellikle Türkiye özelinde bir çözüm olamaz mı(ydı)? Kadın yürüyüşünün kadın yürüyüşü olarak kalması, öznelliğini yeni kazanmış kadınlar için gerçekten gerekli ve önemli bir istek değil mi?

Peki, erkeklerle beraber yürümek istemeyen kadınlar neden sustu? TERF diye yaftalanmak bu kadar mı kötü? Belki sosyal medyada ciddiyetini fark etmiyoruz ama alanda onlarca TERF içerikli pankart ve hatta üzerine TERF etiketi yapıştırılmış bir çöp kutusu varken; feminizmin en büyük düşmanı ve şu andaki en büyük tehdidi siyasal İslam ya da tacizci, tecavüzcü, katil erkekler değil de bir kısım “radikal feministler”miş (Türkiye’de kaç radikal feminist var, bir ara bakmak lazım tabii), en büyük şiddet tehdidi yine kadınlardan geliyormuş gibi kadın yürüyüşünde kadınlar hedef alınırken, evet, kadınlar susacaklardır. Ki zaten onlara bu defalarca söylendi. “Ayrıcalıklı konumunuzu kabul edin, susun, biraz kenara çekilin.” Nedense ‘ikili cinsiyet rejimi’ni yıkmaya, rejimin baskıcı tarafı olan erkeklerin alanlarından değil, kadınların alanlarından başlandı. Onur Yürüyüşü’ne sahip çıkmak gerekirken Feminist Gece Yürüyüşü, “herkes için bir vaha” haline getirildi. Kadınlar hariç.

Kadınlar hariç diyorum, çünkü bunu bir iki kadından değil, senelerdir yürüyüşe gelen birçok kadından duydum: “Bu sene, sanki başkasının eylemine misafir olarak gelmiş gibiyim.” Örneğin, yürüyüşe beraber katıldığım kadın arkadaşlarımdan biri, yürüyüş sırasında bir süre bizden ayrı düştü. Bu sırada alandaki bir erkeğin tacizine uğramış ve ona elindeki femina bayrağıyla vurarak adamı uzaklaştırmış. Yanı başımızda yürüyen erkeklere, bizi taciz edene kadar hiçbir şey diyemeyişimizin bir sebebi, hemen önümüzdeki TERF temalı dövizlerdi.

Sonuç ne oldu peki? Onca sene, “9 Mart Solcu abilerin pankart eleştirme günü” diyerek solcu erkekleri feminizme olan tavırları konusunda eleştiren feministler (ki buna ben de dahilim) politik olarak eşitlikçi olması mümkün olmayan ülkücü erkeklerle beraber yürümek zorunda kaldı. Öyle bir noktaya geldi ki iş, sanki tek düşman radikal feministler ve solcu erkeklermiş gibi bir söylem hâkim oldu. Bunun iki tehlikesi olduğunu düşünüyorum: İlki, milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin, yapısı gereği cinsiyetçi ve ataerkil olduğunun göz ardı edilmesi ve sanki bu ideolojinin siyasal gücü ve toplumsal olarak hegemonik konumu sol ideolojiyle eşitmiş gibi bir söylem ortaya çıkabiliyor. İkinci ve bence çok daha büyük olan tehlikeyse, erkeklerin politik konumları sorgulanmazken kadınların feminizm içindeki farklı pozisyonları bile didik didik edilerek kadınlar, şiddet failleriyle aynı kategoride değerlendiriliyor. Oysa kadınlar, emekleri ve bedenleri sömürülürken, sürekli boyun eğdikleri ya da eğmedikleri erkekler tarafından öldürülürken, tecavüze uğrarken ve hatta aşağılanırken onların politik düşünceleri değil, cinsiyetleri hedef alınıyor.

Çünkü kadınlar, düşünceleri, savunuları ne olursa olsun ataerkinin hedefindeler. Öldürülen kadınlar hakkında “Transfobik birine üzülemem” şeklinde konuşulması, “bazı kadınların” şiddeti hak ettiği söylemine hizmet ederken ataerkil düzene sistematik olarak karşı çıkmayı engelliyor. Bu ülkedeki kadınların büyük bir çoğunluğunun AKP’ye oy verdiğini, hatta AKP’nin, muhafazakâr kadınların desteğiyle güçlendiği gerçeğini göz önünde bulundurursak şiddete uğrayan kadınların da büyük çoğunluğunun muhafazakâr kadınlar olabileceğini hatırlamamız ve kadına yönelik erkek tahakkümüne sistematik olarak karşı çıkabilmek için yeni makbul kadınlar yaratmaktan kaçınmamız gerekiyor. TERF yaftasının tam da bu nedenle hafife alınmaması gerektiği görüşündeyim. Nitekim Avrupa’da yüzlerine yumurta atılan, toplantı yerlerinin camları kırılan radikal feministlere de önce “TERFlere ölüm, TERFleri döveceğiz” gibi sosyal medya mesajları atılmıştı. Son olarak Paris’te iki feminist eyleme saldırı düzenlendi ve “1 Trans Kurtar, 1 TERF Öldür” grafitileriyle birlikte “Bir Kurşun, Bir TERF, Sosyal Adalet” sloganları atıldı. “TERFleri dövelim demek kadına şiddet değildir” demek, kadınların belli durumlarda (eşini aldatmak, ona karşı gelmek, itaat etmemek gibi) dövülebileceğini savunan muhafazakâr yaklaşımlara paralel bir söylemdir. Kendi ideolojik konumuyla aynı noktada olmayan kadınların şiddet görmesinde beis görmemek, dümdüz kadın düşmanlığıdır. Muhafazakârlar kendi şeytan kadınlarını yaratırken feminizm içinde de belli kadınların şeytanlaştırılması, aynı muhafazakâr ataerkil politikaya hizmet edecektir.

Yazı boyunca trans kadınlardan ayrıca bahsetmedim. Çünkü kadınlar derken trans kadınları da kastediyorum. Mesele trans kadınlarla alakalı değil; mesele “self ID” ideolojisinin, hele hele Türkiye gibi baskıcı muhafazakâr bir iktidar ve toplum yapısında kadınlar için nasıl tehlikeli sonuçlar doğurabileceği. Umuyorum yeni bir yol, yeni bir söylem geliştirebilir ve bir sonraki Feminist Gece Yürüyüşüne daha fazla kadının katılımını sağlayabiliriz.

Feminizmin ateşi İran’da yanıyor

ROYA HAKAKIAN

Batılı aktivistler Müslümanların peçe giyme hakkını savunurken, İranlı kadınlar daha büyük bir amaç için savaşıyorlar: Bir seçeneğe* sahip olmak.

 

40 yıl önce İran’ı kasıp kavuran devrim İran ve Amerika arasındaki tüm diplomatik bağları da kopardı. Bunu hepimiz gayet iyi biliyoruz. Ama bununla birlikte bir başka bağ daha kopmuştu; İranlı feministlerle Amerika’daki kızkardeşleri arasındaki bu bağ, diğerinden farklı olarak sanal dünyadaki anonim kimliklerle kuruldu.

Mart 1979’da Ruhullah Musavi Humeyni’nin iktidara gelmesinden günler sonra, Amerikalı feminist ikon Kate Millett Tahran’a gitmişti. 8 Mart’ta, Millett, Humeyni’nin kadınlar için zorunlu kıyafet tasarısını protesto etmek için kadınlarla gösterilere katıldı. Eğer o dönemde İran’da doğru giden her şeyin -ve yanlış gitmek üzere olan her şeyin- kusursuz bir mikroevreni olabilecek bir an vardıysa, o Mart ayındaki bu andı. Kapalı kadınlar, açık kadınların yanındaydı ve kapalı olmalarına rağmen bunun seçeneklerini yok etmeye karşı bir protesto olduğunu açıkça belirtiyorlardı. Kadınlar gelecek nesillerin kendi nesillerinden daha fazla özgürlüğe sahip olmalarını istiyorlardı. Bir muhabir Millett’e Humeyni hakkında ne düşündüğünü sordu. Millett kameraya kararlı bir bakışla Humeyni’nin “şovenist bir erkek ” olduğuna inandığını söyledi. Bunlar çoğu insanın Ayetullah’a hayranlık duyduğu coşkunun had safhada olduğu devrim sonrası günlerdi; buna sessiz kalınamazdı. Millett’in bunun ardından tutuklanması ve sınırdışı edilmesi de şaşırtıcı değildi. Nitekim daha sonra bu günlerden hayatının en dehşet verici anıları olarak bahsedecekti.

1979

Fotoğraf: Hengameh Golestan – 1979

Kırk yıl sonra, İranlı kadınlar hâlâ sokaklarda aynı talepleri dile getiriyorlar ve Tahran’ın en boyun eğmez muhalefetine dönüştüler. Genç, yaşlı, kapalı, açık kadınlar 1978’in inatçı günlerinden bu yana ulusun gördüğü en cesur sivil itaatsizlik eylemlerini sahneliyorlar. Geçtiğimiz yıl onlarca başı açık kadın ülkenin her yerinde kürsüler kurarak kıyafet kanunlarına karşı barışçıl bir meydan okumayla beyaz eşarplarını salladılar. Sokaklarda başörtülerini sıyıran genç kadınlar hem kendilerini, hem de sokaktaki işgüzarlar ve ahlak polisiyle yüzleşmelerini filme çektiler. Tahran’da iki kadın gözaltına alınarak resmi bir beyaz minibüse binmeye zorlandıklarında kalabalıklar aracın etrafını sardı, minibüsün kapısını açtı ve kadınları serbest bıraktı. Bugün İran’da gerçekleşenler sufrajetlerden miras alınan bir isyan olarak tariflenebilir. Öncüllerinin kadınların oy hakkı için yaptıklarını diledikleri gibi giyinme hakkı için devam ettiriyorlar. Millett bu akımı on yıllar önceden öngörmüş ve şöyle demişti: “1847’de kadın hareketinin başlangıcından bugüne dek savaştığımız her şey bu toplumda büyük bir tehlike içinde.”

Bugün, İranlı kadınlar ikinci sınıf statülerinden bıkmış, kendilerini korumayan yasalara boyun eğmeyi reddediyorlar. Peki Amerikalı Millett’lar şimdi nerede? Müslüman kadınların Batı ülkelerinde başörtüsü takma haklarını hararetle savunan feministler neden seçim haklarını isteyen İranlı kadınların mücadelelerine sessiz kalıyorlar? Zorunlu tesettür karşıtı hareketin öncü seslerinden biri olan Masih Alinejad, Avrupa Parlamentosu huzurunda şöyle demişti: “Sizden gelip bizi kurtarmanızı istemiyoruz. Biz kendimizi kurtaracağız.” Bunun yerine, Batılı liderlerin, özellikle kadınların, İranlı kadınların Avrupalı kadınların kanıksadıkları aynı haklar için savaştıklarını görmelerini istemişti: Diledikleri gibi giyinebilmek.

Yine de, haklı olarak kendilerini memleketlerindeki sağcı milliyetçilerin karşısında konumlandırmak isteyen demokrat batılılar için başörtüsü bir direniş sembolü haline geldi; oysa başörtüsü giymek zorunda bırakılan kadınlar için bu tam tersine, bir baskı sembolü. Bağlamsız toleransın yalnızca dogmanın bir başka formu olduğunu unuttular. Müslümanların peçe giyme hakkını savunmak, milliyetçi ve yabancı düşmanlığının siyasi ivme kazandığı batı toplumları içinde oldukça makul. Ama yasalarla zorunlu kılınan ve bir cinsiyet ayrımcılığı sembolüne dönüşen peçeye karşı ses çıkarmamak da tüm feminist ve demokratik değerlere ihanettir. Bu konuda sessiz kalanlar bunu genellikle kültürel görelilik adına yapıyorlar. Sömürgecilik günahlarından alıntılarla, peçe meselesine karışmanın başkalarının yerli geleneklerine karışmak anlamına geldiğini savunuyorlar. Ama eğer sömürgeci perspektifin esas ahlaki kusuru, hükmettiklerini eşit görebilme yetersizliği ise, o halde bugünün hoşgörülü liberalleri de aynı şeyle suçlanabilirler. Seçim özgürlüğünün -bu durumda, kıyafet özgürlüğünün- yalnızca batılılara ait bir lüks değil, herkes için evrensel bir hak olduğunu göremiyorlar. Bir grup güçlü İranlı erkek ulusun yarısı adına kendi iradelerini empoze ettiği sürece, ne giyeceğini seçebilme hakkı da evrensel bir insan hakları mücadelesi olarak görülmeli.

Çeviri: ves.
Özgün metne buradan ulaşabilirsiniz.

* feminist vesvese’nin şerhi: Seçeneklere sahip olmanın, doğuda ya da batıdaki ataerkil toplumların bizlere sunduğu seçenekler arasında tercih yapabilmenin kadınları özgürleştirmeye yetmeyeceğinin bilincindeyiz. Yaşamımızın inşa edildiği koşulların nasıl düşündüğümüzü ve seçimlerimizi etkilediğini yok saymak mümkün değil. Dolayısıyla bir seçenek sahibi olmayı kadınlar için nihai bir kurtuluş formülü gibi görmediğimizi burada belirtmekte fayda görüyoruz. Ancak İranlı kadınların onlara zorla dayatılan kıyafet kurallarına isyanını yalnızca bir tercih meselesi olarak değil, erkek egemen baskıya karşı kadınların direnişi olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz. Yazıda bahsedildiği gibi ayrımcılık ve baskıyı bağlamından kopuk düşünemeyiz. Avrupa’da başörtüsüne dayalı ayrımcılık ya da yasakları, İran’da zorunlu örtünmeyi siyasi iktidarlara göre ayrı ayrı değerlendirirken ikisinin de kadınlara yönelik nefretten beslendiğini ve kadınların araçsallaştırıldıklarını görebiliriz.

 

Erkekliğin sınırlarını genişletmek

Kadın olmak ne demek? Bunu dişi bedene sahip olan insanlar; yani kadınlar pek de düşünmüyor aslında, hayatları öylece akıp gidiyor ve kadın olmanın getirdiği kavga gürültü, mücadele neyse onunla savaşarak kavrıyorlar kadınlığı. Ailede ve sosyal çevremizde insanlar doğduğumuzdan itibaren dişi olmamıza dayanarak tavır belirliyorlar, bu da ‘kadınlık’ denen şeyin çerçevesini çiziyor. Öte yandan dişiliğe dair daha somut olgular da var; regl, gebelik, kürtaj, doğum gibi hayatı direkt etkileyen meseleler ve bunlarla ilgili tıbbi, toplumsal ve politik sorunlarımız sadece dişi bedene sahip insanlar olduğumuz, bir diğer deyişle kadın olduğumuz için hayatımızda.

Dişilik ve kadınlık arasındaki fark ve bağ ile bu kavramlara dair tartışmalar daha kapsamlı bir mesele elbette. Bu yazının çıkış noktasıysa insanların kadınlığı tariflerken neleri dayanak aldığı. Geçtiğimiz 8 Mart öncesi Kaos GL’nin Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan bir yazıyı* örnek vermek istiyorum. Bu yazı feminist ve LGBTİ çevrelerde dahi yaygın olan kadınlık kabulünün feminist politikanın temelde karşı çıktığı basmakalıp kadınlık anlayışına dayanabildiğini gösteriyor. Yani oldukça önemli bir ikilem var ortada çünkü cinsiyetçiliğe ve homofobiye karşı mücadele ederken bunları besleyen fikirleri yeniden üretebiliyoruz.

Yazar kadınlığını tarifleyerek başlamış metnine:

“Üniversite çağımda uzattım saçlarımı. Sonra boyattım. Arkadan kadın ‘sanıyorlar’ beni. Kesmekten usanmadığım zamanlarda sakalsızım. Rimel, kalem, ruj, aydınlatıcı kullanıyorum. Önden de kadın ‘sandıkları’ olmuyor değil hani. Dar pantolon ve kısa şort -şortlarım meşhurdur- giymeyi seviyorum. Oldukça feminen bir yapıya sahibim. Hatta sigara içişlerim bile feminendir benim.”

Uzun saçlı olmanın ya da saç boyatmanın, makyaj yapmanın, feminen görünüş ve davranışın kadınlığın doğal sonucu olduğunu düşünmek pek sıra dışı değil. Bu meselelere kafasını hiç yormamış, yormak zorunda kalmamış herhangi bir erkek de zaten bunun böyle olması gerektiğini düşünüyor. Dar pantalon veya kısa şort giymek kadınların içinden gelen bir şey mi ki kadınlığın emaresi olarak anlatılıyor? Bu bir kadının kendini tarif etmesinden ziyade bir erkeğin gözünden kadınlığın tarifi gibi. Seksi, süslü, feminen, sakalsız! (Pek çok kadının siz görmeden cımbız değen bir miktar sakalı olduğunu da ekleyeyim.)

Halihazırda toplumsal cinsiyet dediğimiz şey bize bunları öğretip bir anlamda dayatıyor, feminist mücadele tarihiyse bu beklentilere karşı durmayı da içeriyor. Kadınlar kısa saçlı, makyajsız da olabilir, feminenliği benimsemeyebilir. Kadınlığı tariflediği iddia edilen ve birbirinden farklı da olsa cinsiyetçiliğe dayanan çeşitli tipolojiler mevcut. Bunun batılı ve şehirli bir versiyonu yukarıda alıntılanan paragrafta anlatılıyor. Oysa etrafınızdaki kadınlara baktığınızda onların birbirinden ne kadar farklı olduğunu görebilirsiniz. Saçını kısa kestirip pantolon giyen, makyaj yapmayan kadınların aslında erkek olduğunu iddia etmemiz gerekmiyorsa; saç uzatan, makyaj yapıp kısa şort, hatta elbise giyen, feminenliği benimseyen erkeklerin de kadın olduğunu iddia etmek yersiz olmalı. Peki o zaman neden buna ihtiyaç duyuluyor?

Erkeklik, erkeksi/maskulen sayılan özelliklerin dışına çıkanları anında dışlıyor çünkü toplumsal cinsiyet hiyerarşisi kadınları, dolayısıyla toplumsal olarak kadınlara ait görülen davranışları aşağı görüyor. Feminen bir erkek erkekliğe leke sürmüş, onu küçültmüş sayılıyor. Kadınlara ve kadınlığa ait görülen her şey eksik ve aşağı görüldüğü için erkeklere has görülen davranışlar yerine kadınlara yakıştırılanları tercih edenler aşağılanmayı ve cezalandırılmayı hak etmiş oluyor. Bunu ‘kız gibi ağlama’, ‘karı gibi kırıtma’ ve benzeri cinsiyetçi hakarette de okumak mümkün.

Aslında pek çok erkek farklı oranlarda ve şekillerde erkekliğin mevcut çerçevesini aşıyor ya da aşmak istiyor. Örneğin eşcinsel erkeklerin erkekten sayılmaması toplumda oldukça hakim bir görüş. Bunu normalde dillendirmeyen insanların bile bazen çeşitli ifadelerle ağızlarından kaçırdığına tanık oluyoruz. Mesele özellikle feminenliğe geldiğinde erkekliğin çizdiği sınırlar oldukça keskin. Deyim yerindeyse masaya yumruğunu vurarak konuşmayan, kibar davranan erkeklerin özellikle hemcinsleri tarafından aşağılandığını biliyoruz. Kadınlara ait sayılan kıyafetleri giymek isteyen ya da sadece kadınsı sayılan kimi davranışları benimseyen erkeklerin de toplumca kadın yerine konup, buna bağlı olarak erkekliği terkedip kadınlığı benimsediği için hor görüldüğünü, ayrımcılığa uğradığını söylemek mümkün.

Söz konusu metinde Mert Güzel’in söylediği gibi toplumsal cinsiyetin yazılı olmayan kurallarına uymamanın ağır bedelleri var ve bu bedel ayrımcılıkla başlıyor, cinayete kadar uzanıyor. Erkeklerin ‘erkek gibi’ davranmaması erkeklerde öfke ve nefret yaratıyor çünkü ‘erkeklik’ dedikleri kudretli mevhum kadınsılaştırılarak lekeleniyor. Bunu önemsememek büyük bir haksızlık olur ancak buradan benzer sorunlarla uğraşan kadınlara sorumluluk çıkarmak da başka türlü bir ‘erkeklik’ sanki.

Toplumsal cinsiyetin kadınlara öğrettiği en temel şeylerden biri onların anlayışlı, koruyup kollayan varlıklar olduğu. Kardeşlerimizin, bizden küçük arkadaşlarımızın, çocukların sorumluluğu bize verilirken erkek çocukların zorbalıkları hoş görülürdü. Mert Güzel çocukluğundan verdiği örnekle aslında nasıl yetiştirildiğimiz hakkında bahsettiklerimi de doğrulamış oluyor bir anlamda:

“Geçmişime dönüp bakıyorum. Pembeyi de pek sevmezdim ama maviden oldum olası haz etmezdim. Renkli bir çocuktum. Annemin saçlarına ayrı bir ilgim vardı. Susardım, dinlerdim, naiftim hep. Erkek arkadaşım pek yoktu. Kızlarla daha iyi geçinirdim. Evcilik oynamayı tercih etmezdim ama arabalarla hiç aram yoktu. İlkokulda kriz meseleydim. Erkekler tuvaletine gitmezdim. Kadınlar tuvaletine alınmazdım. Eve gitmek için -evim okuluma yakındı- özel iznim vardı. Erkek çocuklar aralarına almazlardı beni. Onlarla beraber soyunmazdım çünkü her fırsatta taciz etmek isterlerdi. Kız arkadaşlarım kol kanat gererlerdi onlara karşı. Çocukken benimle dayanışan kız arkadaşlarım vardı…”

Bahsedilen mavi sevmeme, saçlarla ilgilenme, suskun ve naif olma vb. niteliklerin oğlan değil kız olmak anlamına geldiği düşüncesinin cinsiyetçi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Öte yandan buradaki birincil problem oğlan çocuklarının onlardan farklı davrananı taciz etmesi, sosyal alanlarından ve ilişkilerinden dışlıyor olması. Kız çocuklarının dayanışmacı davranması elbette kötü bir şey değil ama bu özellik erkeklerde aranmaktan vazgeçildiğinde ve kadınlara mecbur kılındığında toplumsal cinsiyetin bir başka dayatması haline geliyor. Yetişkin kadınların da her zaman erkeklere karşı anlayışlı, hoşgörülü olması bekleniyor, pek çoğumuz öyle de davranıyoruz.

Erkekliğin katı sınırları içinde kendine alan bulamayanların kadınlığa ‘sığınması’ şaşılacak bir davranış da değil, bir anlamda kendini koruma mekanizması ve belli ki pek çok insan davranışlarının meşruluğunun ispatını kadınlıkla özdeşleşmekte buluyor. Oysa meşrulaşması gereken ‘feminen’ davranışları da içeren bir erkeklik olmalı. Güzel’in yazısında da arzulanan şey kadınların, erkekliğin dışladığı erkeklere alan açması, ‘kadınlık’ denen mevhumu paylaşması ama farklı erkekliklere alan açması gerekenler kadınlar olmamalı. Bu bizim görevimiz değil.

Bir de şunu söylemekte fayda var. Toplum insan olmayı neredeyse erkeklikle eş tutuyor. Tek tanrılı dinlerde ve görece ‘gelişmiş’ insan haklarına dayanan metinlerin temelinde insan ister kul ister özne olsun, erkek olarak ele alınmış. Bunun yansımalarını sürekli deneyimlemekle beraber bazen erkekliği reddedişte de görebiliyoruz. Erkekliğin basmakalıp versiyonu ‘tam’ ise onu karşılamayan da erkeklikten çıkmış oluyor. İnsanları ‘erkekler’ ve ‘erkek olmayanlar’ olarak da ayırabiliriz şu durumda:

“Erkekliği reddediyorum. Ben kadınım. Kendimi kadın olarak tanımladığım için kadınım. Kendimi kadın hissettiğim için kadınım. Kadınlık deneyimlerim olduğu için kadınım.”

Yani kadınlık neredeyse ‘erkek olmamak’tan ibaret ve erkekliği reddedince otomatikman kadın olabiliyor insan. Bunun sorgulanmadan kabullenilmesi bekleniyor anlaşılan. Oysa kadınlığın bir ‘his’ olduğuna ya da herhangi bir insani deneyimin kadınlığa ait olduğuna dair bir kanıt da yok.

İngiltereli transseksüel Miranda Yardley bugün bu tartışma içinde yapılabilecek en devrimci şeyin erkeklere erkek olduklarını söylemek olduğundan bahsediyor. Diyor ki:

“Eğer baskıyla mücadele edecekseniz bu baskının hayatınızı nasıl etkilediğini tarif edebilmelisiniz. Bunu yapabilmek için de baskının kendisini ve sizi ezeni adlandırmanız gerekir.

Erkekler için ‘trans kadın’ terimini ve dişi zamirleri kullanmak şefkat duygusu içeren bir uzlaşıdır. Ancak bunda üç problem mevcut:

Birincisi, farkedeceksiniz ki bu bir uzlaşıdan ziyade tek taraflı verilen bir tavizdir ve karşılıksızdır.

İkincisi, insanlara ne oldukları hakkında yalan söylemek zalimcedir. İnsanlar oldukları gibi kabul edilmelidir ve dostluklarınızı da bir yalan üzerine kurmamalısınız.

Üçüncüsü, ‘trans kadın’ olmak kadınlığın değil erkekliğin ne olduğuyla ilgili bir meseledir.

Eril translar (‘trans woman’ yerine ‘trans male’ ibaresini kullanıyor) olarak erkek olduğumuz gerçeğini ifade etmemiz ve erkeklik kaynaklı sorunlarımızı çözümlememiz gerektiğine gönülden inanıyorum. Ayrıca kadınların da kendi yaşamlarını ve varoluşlarını tarif edecek sözcüklere sahip olmaya hakları olduğunu düşünüyorum.”

miranda
Miranda Yardley: Yıl olmuş 2017, insanın kendisi ya da bir başkası hakkında yapıp en çok tepki çekeceği açıklamalardan biri hala şu: Elbise giymiş bir erkek.

Kadınlar tarihsel mücadeleleri boyunca kendilerini ikincil kılan, zapturapt altına alan toplumsal cinsiyet normlarına, cinsiyet rollerine karşı çıktığı için olsa gerek bugün en azından bir kısmı kendilerini daha zengin bir çeşitlilikle ifade edebiliyor. Bir kısmı diyorum çünkü bu özgürlüğe sahip olan kadın oranı da aslında dünya çapında hala çok düşük. Daha ziyade batılı ve/veya şehirli topluluklar içindeki ilişkiler ve durumlar üzerinden tartışıyoruz tüm bunları. Kaldı ki mutlak bir özgürlükten bahsetmek de zaten mümkün değil. Ama örneğin pantolon giymenin kadınlar için normal karşılanması dahi ayrımcılık ve mücadele de içeren tarihsel bir sürecin sonucu. (Öte yandan ‘trans erkek’lik ile ilgili de söylenebilecek benzer şeyler mevcutsa da sebep ve motivasyonlar farklı olduğu için üzerine ayrıca yazılmayı hak eden bir konu.)

Mert Güzel’in metnine dönelim. Erkekliğe dair görülen kimi özellikleri reddeden insanların yaşadıkları ayrımcılık ve şiddetin kabul edilmez olduğu çok açık ve bununla elbette birlikte, dayanışmayla mücadele edebiliriz. Ancak değiştirmemiz ve genişletmemiz gerekenin kadınlıktan ziyade iktidar sahibi olan erkeklik olduğunu akıldan çıkarmamak gerek. Bunu yapmak yerine kadınları yeterince kapsayıcı olmadıkları için suçlamak, onlara kendi mücadelelerinde nasıl davranmaları gerektiğine dair görevler biçmek erkekliğe ait davranış kalıplarına daha çok uyuyor. Erkeklerin egemen olduğu dünyada kadınların kendi alanlarına ve mücadelelerinin sahibi olmaya ihtiyacı ve hakkı var. Kadınların özörgütlülüğüne ve politik görüşlerine dair söz sahibi olmalarına fiziksel şiddet ile saldıracak erkeklere haliyle herkes karşı çıkacaktır, bu gün gibi ortada. Ancak aramızdan bazılarının sitem ve duygu sömürüsüne dayalı manipulasyonun da aynı amaç için kullanılabildiğinin farkında olduğunu hatırlatalım.

*Ocak 2020 itibariyle yazıda bahsedilen metnin bağlantısı şu anda çalışmıyor ancak internet arşivinden ulaşabiliyoruz: web.archive.org