Ayan Beyan

İki dudak arasından dökülenler değişirse…

Bu yazı daha önce DIŞ KAPININ MANDALI‘nda yayınlandı.
Bültene abone olup yazıları takip edebilirsiniz.

Burayı cinsiyet tartışmaları hakkında düzenli yazma ümidiyle açmıştım ama ne zaman aklıma bir şeyler karalamak gelse, kafamdaki düşünceler büyüdükçe büyüyor, oradan oraya bağlanıyor ve sonuçta gerçekte sahip olmadığım kadar zamana ihtiyaç duyduğum için aklıma düşen fikri bütünlüklü bir yazı haline getiremiyorum. İstediğim şey takip ettiklerim ve düşündüklerim üzerine ufak tefek not düşmeyi de becerebilmek. Şimdi bunu deneyeceğim.

Sosyal medyada cinsiyet, kadınlık, translık kavramlarından başlayıp dışarıdan bakanın neresinden tutacağını bilemediği bir kavgaya dönen tartışmalara, geçtiğimiz haftalarda gazeteci Michelle Demishevitch de dahil oldu. Ben de tabii ki merak edip anlattıklarını dinledim. Gündemdeki tartışmayla ilgili temel eleştirisi bunları öne çıkaran aktivist örgütlerin Türkiye’deki transların esas yakıcı dertlerine derman olmaya yeterince odaklanmamaları. Elbette kimliklere dair tartışmada problemli gördüğü kısımlara dair görüşlerini de paylaşıyor.

Michelle Demishevitch Kısa Kes! ile yaptığı söyleşide, pek çok kadının uzun zamandır söylediği ve bu yüzden paranoyak olmakla suçlandığı bir noktaya dikkat çekiyor. Akşamdan sabaha transım diye beyan veren insan üç gün sonra biseksüel erkek olduğuna karar verirse bunu nasıl açıklayacağımızı soruyor. En doğru ve kapsayıcı olduğu iddia edilen translık tarifini, yani kişinin beyanının cinsiyetine dair tek ve en önemli veri olduğunu  kabul edersek, bu soru paranoyakça ya da fantezi ürünü değil. Nitekim yaşanmışı mevcut. Hem de öyle kenarda köşede değil, bu politik çatışmanın göbeğinde.

Julia Beck’in adını ilk kez birkaç sene önce, taze ‘TERF’ ilan edilmişken, bu mevzunun ne olduğunu anlamaya çalışırken duymuştum. ABD’nin Baltimore şehrinin LGBTQ komisyonuna girmiş o zaman yirmibeş yaşında feminist bir kadın olan Julia, komisyondaki tek lezbiyendi. Ancak sonra ortaya kendini dişi, transbutch ve lezbiyen olarak tanımlayan bir erkek çıkmış ve Julia’nın cinsiyete dair fikirleriyle ‘cinsiyet kimliği’ kavramına eleştirilerinin şiddet olduğunu iddia etmişti. Onun başını çektiği öneriyle Julia’nın komisyondan çıkarılmasına karar verilmiş, o zaman kullandığı adıyla Ava Pipitone isimli zat da bir anlamda onun yerini almıştı.

Julia Beck ve Pipitone – Fotoğraf

2018’de gerçekleşen bu olay süresince ve sonrasında elbette Julia ve onu destekleyen görüşe sahip kadınlar korkunç ‘TERF’ler olarak damgalanmış, Pipitone’nin iki dudağının arasından çıkan beyanı, tartışılması teklif dahi edilemeyecek bir gerçeklik olarak savunulmuştu.

Aynı yıllarda dünya çapında -ve tabii Türkiye’de de- genel olarak benzer kabuller kendini gösterdi. Özellikle sosyal medyada yürütülen aktivizmle, kadınları cinsiyetleri hakkında bildiğini, bildiği şekilde söyleyemeyecek şekilde bastıran, ağır şekilde suçlayıcı bir yaklaşımın ağırlık kazandığını gördük. Kendini kadın olarak beyan eden herhangi birinin beyanını sorgulamak şiddetti; bedenlerin cinsiyetli olduğunu söylemek özcülüktü, biyolojiden bahsetmek sömürgecilerin ortaya attığı cinsiyet kategorilerini savunmaktı, translığı ve cinsiyeti salt beyana dayandırmamak TERF’lüktü, TERF’lükse neredeyse ağza alınamayacak en büyük günahtı… Bunlar, mesleki, politik ve sosyal çevrelerinden gelecek ağır tepkileri göze alamayacak kadınları sindirmek için çok işe yarar taktikler. Adeta mahalle meydanı yerini alan sosyal medyada topluca ayıplanan kadınların ibret olsun diye taşlanması da bunu izleyen kadınların ehlileştirilmesi işlevini görüyor. Dolayısıyla bu taktik, özellikle dernek ve vakıflarda çalışan ya da feminist ve LGBTI+ politika içinde aktif kadınlar arasından çıkabilecek potansiyel sorgulamaları minimize etmek, mevcut kabullere dair soru işaretlerini, cevapları vermeye yanaşmadan ortadan kaldırmak için biçilmiş kaftan oldu.

Peki sizce aradan geçen 3-4 sene içinde Pipitone’ye ne olmuş olabilir? Birçoklarının kahramanca Julia’nın yerini aldığını düşündüğü LGBTQ komisyonunda, bu komünite için çalışan bir trans kadın olarak yaşamına devam ettiğini düşünüyor olabilirsiniz. Oysa o artık yine ayan beyan bir erkek. Neden, nasıl, ne zaman olduğunu bilmiyoruz ama 2018’de bir ‘lezbiyen’ olarak verdiği beyanını her nasılsa iptal etmiş ve kendini Kodah Pip olarak baştan yaratmış. Şimdi ‘rasyonel fütürist’ olduğunu söyleyen bir çeşit girişimci gibi gözüküyor. Julia, bu haberi verdikten sonra meseleyi anlatan bir yazı da yazdı.

Peki prensip olarak bu yapılamaz mı? Yani insanlar yaşamları boyunca toplum tarafından cinsiyete has kabul edilen kimi davranış ve ifadeleri zaman içindeki duygu ve öznel tercihlerine göre değiştirmek konusunda özgür olmamalı mı? Bence olmalılar, feministlerin temelde savunduğu da bu aslında. Ancak Pipitone’nin yaptığı bedeni, ifadeleri, görüntüsüyle oynamak, deneme ve deneyimlerle kendini tanımak ve gerçekleştirmekten ibaret değil. Yaptığı şey şu: Sadece kendi beyanına dayanarak oluşturduğu kimlikle, istisnasız herkesin onun kadın olduğunu kabul etmesini talep etmek; bunu kabul etmeyen bir kadının toplumsal ve kurumsal olarak cezalandırılmasında başı çekmek; onun siyasi bir alanda lezbiyenleri temsil ettiği pozisyonunu ele geçirmek. Bu oyunu kazandıktan bir süre sonra da adeta oyuncağından sıkılmış bir çocuk gibi beyanından vazgeçmek. Bu da bugün temel olarak tartıştığımız Beyan/SelfID prensibinin sorgusuz sualsiz kabulüyle mümkün. Sizi bu hikayedeki eril hakbendeciliğin ve yeni patriyarkal rollerin tahlilini yapmaya yeltenerek daha fazla sıkmayacağım. Demishevitch’in başta bahsettiğim sorusu kapsamlı bir yanıt beklese de henüz hala o soruyu sormamızın kabul edilir olduğunu anlatma aşamasındayız. Hepimize kolay gelsin.

“Diğer kızlar gibi değilim”in Yeni Hali: İkilikdışılık*

M.K. FAIN

Son zamanlarda [toplumsal] cinsiyet kimliğine dair tartışmalarda pek çok kişinin cinsiyetini ‘Non-Binary’ olarak ifade ettiğini görüyoruz. Bu ifade, kadın ve erkek cinsiyetlerinden oluşan ikili yapının dışında kaldığını iddia edenler tarafından benimseniyor ve genelde Türkçe’ye çevrilmeden kullanılıyor. Bizse ‘ikilikdışılık’ olarak kullanmayı uygun bulduk. Çevirdiğimiz metin, 2019’da yazarının yazılım mühendisi olarak çalıştığı işyerinden atılmasına ve Medium platformundan çıkarılmasına yol açmıştı. M.K. Fain bu gelişmelerin ardından 4W.pub sitesini kurdu.

2018 yılının yazında, üç kadınla birlikte yaşıyordum. O sene birlikte epey vakit geçirdik ve geceler boyunca geç saatlere kadar cinsiyetçilik, kadın düşmanlığı ve erkek şiddeti tecrübelerimiz üzerine uzun sohbetler ettik. Toplumun kadınlardan beklediği şeylere uymayışımız üzerine konuştuk, hep beraber vücudumuzu tıraş etmeyi bıraktık ve birbirimizi vücudumuzun doğal halinden utanmamaya teşvik ettik. Tecavüz kriz hatlarını aradık, protestolar düzenledik, çevremizdeki şiddete eğilimli erkekleri teşhir ettik. Mitali*, Hint güzellik standartlarına karşı bir isyan göstergesi olarak kafasını kazıttı. Joy* kendinde, ezilenler için sesini çıkarma gücünü buldu. Miriam*, dindar ailesi ile yüzleşmeye başladı ve kendi cinselliği ile barıştı. Dördümüz de feminist bir dünyanın hayalini kurduk ve hayatlarımızın ataerki ve şiddetten arınmış hallerini tasavvur ettik.

Bir yılın ardından, şimdi üçü de kendisini kadın değil, ‘ikilikdışı’ olarak tanımlıyor.

Human Rights Campaign’e göre, ikilikdışı şu anlama geliyor:

Kendisini yalnızca bir erkek veya bir kadın olarak tariflemeyen kişiyi tanımlayan sıfat. İkilikdışı kişiler, kendilerini aynı anda hem bir kadın hem de bir erkek olarak ya da bu ikisinin arasında bir yerde veya tamamen bu kategorilerin dışında tanımlayabilir.

Peki, toplumsal cinsiyet normlarına cesaretle meydan okuyan ve hayatlarındaki erkek şiddetiyle mücadele eden bu üç feminist kadın, neden aniden kadın olmadıklarına karar verdi?

İkilikdışı kimlikler yükselişte. İngiltere’deki ikilikdışı öğrenci sayısı, 2017 ve 2018 arasında iki katına çıkmış gibi gözüküyor. Kendilerine trans diyen gençlerin üçte ikisinin dişi oluşunu hesaba katarsak, ikilikdışı kimliklerdeki bu artışın daha ziyade genç kadınlardan kaynaklandığını söylemek mümkün. Bu alanda büyük bir araştırma eksikliği olsa da, benim tecrübem istisnai değil. Bu dediklerim feministleri şaşırtmıyor olmalı. 

2018 tarihli bir Teen Vogue makalesi ikilikdışı bir kadının tecrübesini şöyle yazmış:

Toplumsal cinsiyet kavramını toptan reddediyorum. Büyürken, insanlar bana kadın dediğinde yanıldıklarını düşünmüyordum ama bu bana uygun olandan ziyade dayatılan bir etiket gibiydi. Sonra üniversitede, ikilikdışı kimliği öğrendim, işte bu bana uyuyordu. Tabii ki beğendiğim ya da beğenmediğim şeylerin kimini insanlar ‘feminen’ veya ‘maskülen’ olarak etiketleyebilir ama ben onları bu şekilde etiketleme ihtiyacı duymuyorum. Toplumsal cinsiyet ikiliği beni çok dar bir alandaymışım gibi hissettirdi ve kendimi onunla tanımlamak istemiyorum.

Feministler toplumsal cinsiyet mefhumunu çok önce reddetmişti çünkü onu baskıcı cinsiyet rollerinin bütünü olarak tanımlayıp bu toplumsal cinsiyet kast sisteminin ortadan kalkmasını amaçlamışlardı. Teen Vogue’daki yazarsa, toplumsal cinsiyeti reddetmek şöyle dursun benimsemiş görünüyor; kadınlığa dair beklentileri tam olarak karşılamadığı için kadın olamayacağına inanmış. Toplumsal cinsiyete göre yanlış bir yere sınıflandırılmanın ona özgü bir tecrübe olduğunu mu sanıyor? Yoksa o da mı “diğer kızlar gibi değil”?

Yukarıda bahsedilen makaleden birkaç ay sonra Aeon isimli bir sitede “Dişi ve erkek kategorilerine ayrılmış bir dünya boğucu geliyor. İkilikdışı kimlik, radikal bir kaçış alanı.” alt başlığıyla bir metin yayınlandı. Metnin yazarı, ikilikdışı kimliğin toplumsal cinsiyet kategorilerine ‘balyoz’ vurduğunu, baskıcı sistemi alt ettiğini ve herkes için daha iyi bir dünya yarattığını iddia ediyor. Cinsiyeti hakkında yaşanan kafa karışıklığı yüzünden maruz kaldığı tehditlere ve utanca dair hikayeler anlatıyor. Bir keresinde kadınlar tuvaletine girdiği için bir adamın ona bağırdığını belirtiyor.

Gelgelelim, kendilerini başka şekillerde tanımlayarak kadınlıktan çıkmak isteyen kadınlar epey hayal kırıklığına uğrayacaklar.

Toplumsal cinsiyet, bizi baskılayan ve kendi içinde çelişkiler barındıran bir sistem. Kimisi bunun için daha çok çaba gösterse de, hiçbir kadın toplumsal cinsiyete tam olarak uyum sağlayamaz. Toplumsal cinsiyet toplumsal bir inşa olduğundan aslında hepimiz bu ikiliğin dışında yer alıyoruz. Toplumsal cinsiyet kimliğinin [gender identity] insanın özünden, doğasından gelen herhangi bir tarafı yok, olduğunu söylemek de anti-feminist bir iddia.

Tipik bir batılı kadının herhangi bir gün gerçekleştirebileceği, toplumsal cinsiyetle uyuşmayan birkaç eylemine göz atalım:

  • Etek yerine pantolon giymek
  • Evde kalmak yerine işe gitmek
  • Sokakta gördüğü her erkeğe gülümsememek
  • Saçlarını doğal haliyle kullanmak
  • Aklından geçeni dile getirmek
  • Erkekleri nasıl memnun edeceğinden veya nasıl gözüktüğünden başka herhangi bir şey düşünmek
  • Bilimkurgu filmlerini veya dizilerini keyifle izlemek
  • Şaka yapmak

Bunlar basit şeyler gibi görülebilir fakat günlük yaşamın apaçık saçma biçimde toplumsal olarak nasıl cinsiyetlendirildiğine baktığımızda bu dünyada yaşayan hiçbir kadının neden tam anlamıyla toplumsal cinsiyete uyum gösteremeyeceği açık hale geliyor. Feminenliğin tüm kalıplarına gerçekten uyan bir kadının cinsel olarak ne yapıp yapmadığına bakılmaksızın orospu olarak görülmesi de muhtemeldir. Şahsen ben makyaj yapmayı reddediyorum, vücut kıllarımı almıyorum, elbise ve topuklu ayakkabı yerine pantolon ve bot giyiyorum, yazılım programcılığı yapıyorum, erkek partnerime hizmet etmiyorum ve kontrolüm altında olduğu müddetçe çocuk yapmayı hiç düşünmüyorum. Ben ikilikdışı mıyım?

Toplumsal cinsiyet kimliklerinin en ateşli savunucuları, kendimi hala bir kadın olarak tanımladığım için bu soruya hayır cevabını verirdi. Dişi olduğumu, devletin üzerinde denetim kurduğu bedenimin dişi olduğunu, genç kızlık tecrübesinin ve erkek şiddetinin altından kalkma ihtiyacımın dişi olduğum için ortaya çıktığını kabul ediyorum. 

Dişilikten kaçmaya çalışan pek çok kadın ve genç kızın bu arzusunu anlıyorum. Bu toplumda kız çocuğu olarak büyümek kolay değil. Asla yeterince güzel ya da akıllı olamayacaksın, asla yeterince istenmeyeceksin. Ya da fazla güzel, fazla akıllı olacaksın, gereğinden fazla arzu uyandıracaksın. Ne olursa olsun, hepsi senin suçun olacak. 

Mitali, Hindistan’a gittiğinde saçını kazıtsa bile saldırı tehlikesi altında olduğunu biliyordu. Bu hafta Hindistan’da bir anne ve kızı, tecavüze direndikleri için cezalandırıldılar ve herkesin önünde dövülüp kafaları kazındı. Bir kadın, Amerika’da kadın olmadığını iddia edebilir ama daha zorlu yollardan geçmek zorunda kalan kadınların, kadın olmayı bırakmak gibi bir ayrıcalığı yok. Bu kadınlar kadın olmadıklarını söyleselerdi yaşadıkları şiddet ve aşağılamayı önleyebilirler miydi? İsteseler de istemeseler de kadınlıklarına dair şeyler onlara zorla dayatılacak. Hem bunu kim ister ki?

Miriam kendini, dişi olan bedeninde rahatsız hissediyor. Memeleri, kıvrımları ve vulvası var. Vücudu dergilerdeki modellerinkine benzemiyor, vücudunu yarıp bedenin sınırlarından kaçmayı düşlüyor. Ataerkinin onun bedeninin şekline yönelttiği kadınlık beklentilerinin ötesinde var olmasına olanak verilmesini istiyor. Erkekler bu şekilde, zihinlerine ev sahipliği yapan bedenlerinin ötesinde tam insanlar olarak var olabiliyor. Yine de, Miriam bir erkek olmadığını biliyor. Bunu, bedeninin nasıl denetimlendiğinin farkında olduğundan dolayı biliyor. “Toplumsal cinsiyet sona erdi,” diyor ama neden hala ondan kaçamıyor?

Joy korkuyor ve öfkeli. Kadın olan arkadaşlarının başına gelenleri gördü. Korku hikayelerini duydu ve hepimizi yaşadıklarımızla elimizden geldiğince başa çıkmaya çalışırken izledi. Geceleri, iyileşmeye ve yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışırken ağladıklarında Mitali ve Miriam’ı sıkıca kucakladı. Kadınlık ile hiçbir alakasının olmasını istememesine şaşmamalı. Kadın olmak korkunç bir şey.

Toplumsal cinsiyet baskısının kişiliklerinin üzerindeki gücünü cesurca reddetmek yerine kaçıp saklanmayı seçen bu kadınların yasını tutuyorum. Bu kadar acıya, kadın düşmanlığına ve korkuya sahip olmak, sürekli huzursuzluk içinde yaşamak, asla güvende veya rahat hissetmemek… Birlikte geçirdiğimiz son günlerde, onlara toplumsal cinsiyetin yalanlarını benimsemek yerine reddeden feminizmi göstermeye çalıştım ama ben bir ‘dişi’ olduğumdan ve onlar dişi olmadığından dolayı onların acısını anlayamazdım. Nefret dolu olduğumu söylediler. 

Bu söylediklerinin gerçekle hiçbir alakası yoktu.

Kadınlar ve kızlar toplumsal cinsiyetin, ataerkil yapıların ve erkek şiddetinin olmadığı bir dünyada yaşayabilmeli. Karmaşık, yaratıcı, tam insanlar ve kadın olmamıza izin verilmeli. Yaşadığımız dünyayla baş edebilmek için biyolojik gerçekliğimizi reddedip yerine büyülü düşünceler koymak zorunda kalmamalıyız. 

İkilikdışı kadınlar, kadın olmanın çok acı verdiğinin ve çoğumuzun can havliyle bir kaçış aradığının kanıtı. Ancak aynı zamanda, ikilikdışı olduğunu iddia eden kadınlar kendilerini kurtarmaya çalışırken diğer kadın ve kızların tümünü zor durumda bırakıyor. ‘Doğumda atanan cinsiyet’ ile özdeşleştiğimiz için ayrıcalıklı olduğumuz iddiası, ataerkil toplumda yaşayan bir kadın olmanın getirdiği şiddeti tamamen göz ardı ediyor. Bazı ülkelerde, kadınların %70’i yakın partnerlerinin cinsel veya fiziksel şiddetine maruz bırakılmış. Her gün 137 kadın, aile üyelerinden biri tarafından öldürülüyor. Bugün hayatta olan en az 200 milyon kadın ve kız çoğuna beş yaşına bile gelmeden, kadın sünnetine maruz kalmış. İşte bunlardan ötürü feministler, cinsiyet temelli haklar için mücadele ediyor. 

Kendilerini nasıl tanımladıklarından bağımsız olarak kalıplara uymayan kişiler, toplumsal normları ihlal ettikleri için baskı görecekler. Özellikle kadınların uyumsuzlukları yüzünden şiddet ve ayrımcılığın hedefinde olması muhtemel. Bu, bir kadının kendini nasıl tanımladığından bağımsız bir gerçek çünkü saldırı öncesinde failin, kadının ‘toplumsal cinsiyet kimliğini’ bilmesi mümkün değil. 

Acı gerçek şu: ‘diğer kızlar gibi’ olmadığını söylemek bir kimlik değil, mizojini. Kendilerini ikilikdışı olarak tanımlayan kadınlar, üzerine baskı kurulmasını kabullenip buna ortak olan kadın iması taşıyan bir kavram olan ‘cis’ dedikleri kadınlara nazaran daha çok baskı altında olduklarını iddia etmekten hoşnut. Biz üzerimize hangi temelde baskı kurulduğunu anladığımız için ayrıcalıklı değiliz; bu baskıdan kaçabileceğinizi sanıyorsanız ayrıcalıklı olan sizsiniz.

*İsimler değiştirildi.

Çeviri: Daniela

Toplumsal Cinsiyet bir Spektrum değil

Cinsiyetin spektrum olduğuna dair fikirler Türkiye’deki cinsiyet tartışmalarında sıkça yer buluyor. Bu hem biyolojik kategoriler hem de toplumsal cinsiyet kimlikleri açısından ele alınabilen bir çerçeve. Rebecca Reilly-Cooper’ın 2016’da kaleme aldığı bu yazıda spektrum fikri toplumsal cinsiyet kimlikleri temelinde eleştirilmekte. Bu, cinsiyete dair baskılara karşı direnişte gerçekten işe yarar bir strateji mi yoksa bizi yeni katı rollere hapseden bir kimlikler kategorizasyonu mu?

REBECCA REILLY-COOPER

Toplumsal cinsiyetin bir spektrum oluşuna dair fikrin bizi özgürleştirmesi bekleniyor. Oysa bu hem mantıksız hem de politik açıdan sorunlu bir tespit.

Toplumsal cinsiyet ne demek? Bu, feminist teori ve pratiği tam kalbinden kesen bir mesele ve sınıf, kimlik ve ayrıcalıklarla ilgili güncel sosyal adalet tartışmalarında merkezi bir rol oynuyor. Gündelik dilde ‘toplumsal cinsiyet’ (gender),  ‘cinsiyet’ (sex) demenin daha yerinde olduğu zamanlarda onun yerine kullanılabiliyor. Belki de, cinsel birleşmeyi de (sexual intercourse) tanımlayan bir kelimeyi telaffuz etme konusundaki müphem bir imtinadan dolayı, ‘toplumsal cinsiyet’ artık bir kişinin dişi mi erkek mi olduğu biyolojik gerçeğine atıfta bulunmak için cinsiyet yerine kullanılıyor ve bizi bu ayrımın gerektirdiği bedensel organları ve süreçleri dolaylı olarak da olsa dillendirmek zorunda kalmanın mahcubiyetinden kurtarıyor.

‘Toplumsal cinsiyet’ esasen, isimleri maskülen, feminen ya da nötr olarak sınıflandıran dillerde tamamen dilbilgisel bir anlam taşımaktaydı.  1960’lardan itibaren bu sözcük cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasında bir ayrıma da işaret etme imkanı sağlayan bir anlam da ihtiva etmeye başladı. Feministler için “sex” ve “gender” arasında yapılan bu ayrım önemli olagelmiştir çünkü ilki kadınlar ve erkekler arasındaki kimi farklılıkların biyolojik olarak gözlenebildiğini, ikincisiyse kimi farklılıkların kökenlerinin feministlerin “cinsiyetlendirilmiş sosyalleşme” dediği çevre, kültür, yetiştirme ve eğitim gibi süreçler aracılığı ile kurulduğunu gösterme olanağı tanır.

En azından şunu söyleyebiliriz ki feminist teoride toplumsal cinsiyet sözcüğünün geleneksel olarak oynadığı rol budur. Bu, cinsiyetin biyolojik olana ve dolayısıyla belki de bir anlamda ‘doğal’ olana atıfta bulunurken, toplumsal cinsiyetin toplumsal olarak inşa edilene atıfta bulunduğu basit, temel bir feminist fikirdi. Bu görüşte -anlaşılır kılmak için buna radikal feminist görüş de diyebiliriz- toplumsal cinsiyet ahlâki değerlere göre arzu edilen davranışların bireylere buyurulması ya da men edilmesini sağlamak için dışarıdan dayatılan normlar bütünüdür.

Bu normlar kişiye yalnızca dışarıdan ve zorla empoze edilmekle kalmaz, aynı zamanda ikili bir kast sistemi ya da hiyerarşinin de kurulmasına hizmet eder. Böylece erilliğin dişilikten, erkekliğin kadınlıktan, erkeksi olmanın kadınsı olmaktan üstün ve değerli tutulduğu iki konumlu bir değer sistemi kurulur. Kişiler bu iki üreme rolünden birini icra etme potansiyeliyle birlikte doğarlar. Bu da doğumda, hatta daha da önce bebeğin sahip olduğu dış genital organlarla belirlenir. O andan itibaren söz konusu hiyerarşideki iki sınıftan birine  ait oldukları bireylere aşılanacaktır: Genital organları çıkıntılı olanlar üstün sınıfa, girintili olanlar aşağı sınıfa yerleşeceklerdir.

Doğumdan ve o anda cinsiyet sınıfı üyeliğinin belirlenmesinden itibaren, çoğu dişi insan edilgen, itaatkar, zayıf ve korumacı; eril insanlarsa etkin, buyurgan, güçlü ve saldırgan olmak üzere büyütülür. Bu değer sistemi ve bireylere bunun telkin edilmesi, bunun içinde toplumsallaştırılma süreci bir radikal feministin ‘toplumsal cinsiyet’ sözcüğüyle kastettiği şeydir. Mesele böyle anlaşıldığında toplumsal cinsiyette karşı çıkılası ve baskılayıcı ne olduğunu görmek pek zor olmayacaktır çünkü böylece eril ve dişi insanların potansiyelleri benzer şekilde kısıtlanmakta, ayrıca erillerin dişilerden üstün olduğu öne sürülmektedir. Bu yüzden bir radikal feminist için amaç toplumsal cinsiyeti tamamen ortadan kaldırmak; insanları pembe ve mavi kutulara sokuşturmaya son vermek ve bireylerin toplumsal kurallarla zorla dayatılmış bir değer sisteminin etkisinde kalmadan kişiliklerini ve tercihlerini geliştirebilmelerine olanak tanımaktır. 

Toplumsal cinsiyetin doğasına dair bu görüş onun tamamen toplumsal olarak inşa edilmiş ve dışarıdan empoze edilmiş değil de bir şekilde içsel olarak ve doğuştan deneyimlendiğini söyleyenlerle çatışıyor. Bu kişiler toplumsal cinsiyetin tamamen inşa edilmiş oluşuna itiraz geliştirmekle kalmıyor aynı zamanda iki pozisyona sahip bir hiyerarşiden oluştuğunu söyleyen radikal feminist analizi de reddediyorlar. Bu görüşte -ki kolaylık olması açısından buna kuir feminist toplumsal cinsiyet anlayışı diyeceğim- toplumsal cinsiyetin baskıcı bir işleyişi olmasının nedenini toplumsal olarak inşa edilmiş ve zorla dayatılıyor olmasına değil, yalnızca iki toplumsal cinsiyetin var olduğuna dair yaygın inanca dayandırılıyor.

Eğer toplumsal cinsiyetin gerçekten de içsel, doğuştan, kimliklerimizin temel parçası olduğu, ‘kadın’ ve ‘erkek’ dışında da aralarından seçim yapabileceğimiz daha fazla toplumsal cinsiyet bulunduğu kabul edilirse her iki cinsiyetten insanlar özgürleşecekmiş ve özgürleşmenin yolunda bir sonraki adım da yeni toplumsal cinsiyet kimliği spektrumunu kabul etmek. Bu yüzden şimdi kendini şu şekillerde tanımlayan insanlar mevcut: ‘genderqueer’ veya ‘non-binary’ veya ‘pangender’ veya ‘polygender’ veya ‘agender’ veya ‘demiboy’ veya ‘demigirl’ veya ‘neutrois’ veya ‘aporagender’ veya ‘lunagender’ veya ‘quantumgender’…  Bu şekilde devam edebilirim. Bu görüşün savunucuları dillerine pelesenk ettikleri ‘toplumsal cinsiyet ikili değildir, bir spektrumdur’ sözlerini sıkça tekrarlıyorlar. Bu görüşü takip edense pembe ve mavi kutuları parçalamamız, onların yerine bu ikisinden çok daha fazla sayıda kutunun var olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

İlk bakışta ilginç bir fikir gibi görünüyor ancak içinde pek çok problem barındırıyor. Bu problemler de onu kendi içinde tutarsız ve politik olarak itici kılmakta.

Kuir toplumsal cinsiyet anlayışının pek çok savunucusu kendi toplumsal cinsiyet kimliklerini ‘ikilikdışı’ (non-binary) şeklinde tarifliyor ve bunu da insanların büyük çoğunluğunun toplumsal cinsiyet kimliğinin ikili yapıda (binary) farzediliyor oluşuna bir itiraz olarak gösteriyor. Görünüşe göre toplumsal cinsiyetin ikili bir yapıdansa bir spektrum olduğu iddiası ile bireylerin yalnızca ufak bir kısmının ikili olmayan toplumsal cinsiyet kimliği olduğunu söyleyebileceğimiz fikri aniden çatışıverdi. Toplumsal cinsiyet gerçekten bir spektrum ise bu tanıma göre her canlının ikili yapıya dahil olmayan bir toplumsal cinsiyeti olmuyor mu zaten? Eğer böyleyse belirli bir toplumsal cinsiyet kimliğini tanımlamak için ‘ikilikdışı’ etiketini kullanmak boşa düşüyor çünkü bu tanım belirli, özel bir insan kategorisini ayırt etmekten yoksun.

Bundan kaçınmak için spektrum modelinin savunucularının toplumsal cinsiyeti hem ikili hem de spektrum olarak algılamaları gerekiyor. Bir varlığın hem mütemadi hem de ikili biçimde açıklanması son derece mümkün. Boy uzunluğu buna bir örnek: uzunluğun sürekli, kesintisiz bir niteliği olduğu açık ancak bireyler bu uzunluk kavramının farklı noktalarına denk düşebilirler. Öte yandan ‘uzun’ ve ‘kısa’ diye ikili yapıda sıfatlarımız var. Toplumsal cinsiyetin de benzer bir işleyişi olamaz mı?

Kısa/Uzun ikiliğinde dikkat etmemiz gereken şey, bu kavramlardan insanlardan bahsetmek için faydalandığımızda bunların göreceli ve karşılaştırmalı tasvirler olduğudur. Boy uzunluğu bir spektrum ya da süreklilik ise hiçbir birey mutlak uzun ya da mutlak kısa değildir, her birimiz bazı insanlardan uzun bazılarından kısayızdır. İnsanlardan uzun olarak bahsettiğimizde onların boylarının gözlemlediğimiz bir grup içindeki ortalama boydaki insanlardan daha uzun olduğunu kastederiz. Bir oğlan çocuğu aynı anda altı yaşındaki çocuklara göre uzun, ancak bütün erkeklerle karşılaştırıldığında kısa boylu olabilir. Yani Uzun ve Kısa ikili etiketleriyle yapılan yakıştırmalar karşılaştırmalı olmalı ve ortalamaya atıf yapmalıdır. Belki de o ortalamanın civarındaki insanlar kendilerini ‘ikilikdışı boyda’ olduklarını iddia edebilirler.

Ancak spektrum modelinin bu yorumu kendilerini ikilikdışı toplumsal cinsiyette tarifleyenleri tatmin etmeyecek gibi görünüyor. Toplumsal cinsiyet kimliği de boy gibi karşılaştırmalı ve göreceli algılanacaksa, bu durum kişilerin kendi toplumsal cinsiyetleri konusunda tek söz sahibi olduğuna dair ısrarla da çelişiverir. Bu durumda toplumsal cinsiyetiniz, içinde bulunduğunuz gruptaki mevcut toplumsal cinsiyet kimliklerinin dağılımına göre tanımlanabilirdi, sizin kendi kendinize verdiğiniz bireysel karara göre değil. Bu nedenle ikilikdışı toplumsal cinsiyete sahipsem de bunu tespit etmek bana düşmezdi. Bu ancak benim toplumsal cinsiyet kimliğimle diğer insanlarınkini karşılaştırarak, onların arasında nereye düştüğüme bakarak belirlenebilirdi. Ayrıca kendimin kadın olduğumu düşünsem dahi, bir başkası bu spektrum içinde kadınlığa benden daha yakın durabilir, böylece benden ‘daha fazla kadın’ olabilirdi.

Dahası boy analojisi ile şunu görebiliriz: Tüm insan nüfusunu incelediğimizde, ancak çok küçük bir grup kesin olarak Uzun veya Kısa olarak tanımlanabilir. Boy uzunluğunun gerçekten de bir spektrum olduğunu, ikili etiketlerin karşılaştırmalı olarak yakıştırıldığını düşünürsek, ancak bir avuç insan bu spektrum içinde iki uçta bulunup Uzun ya da Kısa olarak tariflenebilir. Geri kalanlarımız ise bu iki nokta arasında kalan, ikilikdışı boydaki insanlarız ve sıradan, tipik olanlarız. Aslında ikili yapıda Uzun ve Kısa olan insanlar ikilikdışı toplumsal cinsiyete sahip olmanın da gerçekte istisna değil norm olduğunu görürüz.

Kendine ikilikdışı demek aslında yeni bir sahte ikilik yaratmaktır

Toplumsal cinsiyet bir spektrumsa, bu, iki uç arasında bir süreklilik olduğu ve herkesin bu süreklilik üzerinde bir yerde konumlandığı anlamına gelir. Spektrumun iki ucunun erkeksilik (maskülenlik)  ve  kadınsılık (feminenlik) olduğunu varsayıyorum. Bundan başka bir şey olma olasılıkları var mı? Bunu farkettiğimiz anda herkesin ikilikdışı bir toplumsal cinsiyete sahip olduğu açıklık kazanıyor çünkü kimse katıksız maskülen ya da katıksız feminen değil. Elbette kimi insanlar bu spektrumun uçlarına diğerlerinden daha yakın dururken, öte yandan kimileri de daha muğlak biçimde merkezin etrafında dolaşacaklardır. Yine de her şeye rağmen bizim geleneksel olarak en kadınsı gördüğümüz kişi bile erkeksilik ile bağdaştırdığımız kimi davranışlar sergileyebilecektir. Bunun tersi de aynı şekilde mümkün.

Bu çıkarım beni çok mutlu ederdi doğrusu çünkü bir dişinin biyolojik özelliklerine sahip olup kendime kadın diyor olsam bile kendimi derinliksiz bir toplumsal cinsiyet klişesinden ibaret görmüyorum. Kadınlığın özünün ideal bir tezahürü filan değilim, dolayısıyla ikilikdışı özellikteyim. Tıpkı herkes gibi. Fakat kendini ikilikdışı toplumsal cinsiyette tanımlayanlar çıkarılan bu sonuçtan memnun kalmayacak gibi görünüyorlar çünkü ‘ikilikdışı kişi’ kimlikleri daha büyük, sözde ikili ‘cisgender’ bir grubun varlığına dayanıyor. Bu insanların toplumun keyfi olarak dikte ettiği kadınsı/erkeksi toplumsal cinsiyetin dışına çıkma becerisine sahip olmadığı söyleniyor. 

İşte burada bazı insanların kendileri ve bir avuç toplumsal cinsiyet devrimcisi yoldaşlarının ikilikdışı olduğu konusunda ısrarlarındaki ironiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu şekilde, cinsiyetleriyle bağdaştırılan toplumsal cinsiyet rollerine uyum sağlayan ve sağlamayan insanlar arasında sahte bir ikilik yaratıyorlar. Gerçekte, herkes ikilikdışıdır. Hepimiz bazı toplumsal cinsiyet normlarına aktif olarak uyum sağlıyor; bazılarını pasif biçimde kabullenirken, diğerlerini şiddetle reddedebiliyoruz. Dolayısıyla kendimize ikilikdışı demek sahte bir ikilik yaratmak anlamına da geliyor. Bu aynı zamanda, en azından dolaylı olarak, ikilikdışı kişinin ikilikiçi cisgender insanlar tarafından hem yanlış anlaşıldığını hem de politik olarak baskı gördüğünü iddia etmesini mümkün kılmakta.

Peki ya kendinizi pangender olarak tanımlamak, bu spektrumdaki olası her noktayı temsil ettiğinizi iddia etmek mi? Her bir noktanın aynı anda temsili midir? Uç noktaların zorunlu olarak birbirleriyle uyumsuz zıtlıkları temsil ettiği düşünüldüğünde, bu nasıl mümkün olabilir? Katıksız kadınsılık edilgenlik, zayıflık ve itaat; katıksız erkeksilikse saldırganlık, güç ve tahakküm olmalı. Bunların hepsinin aynı anda olması imkansızdır. Bu erkeksilik ve kadınsılık tanımlarına katılmıyorsanız ve erkeksiliğin tahakküm, kadınsılığın ise itaat açısından tanımlanması gerektiğini kabul etmiyorsanız, pekala başka tanımlar önerebilirsiniz. Ama ne önerirseniz önerin, bunlar birbirine zıt şeyleri temsil edeceklerdir.

Görünüşe göre bir avuç kişiye, kendilerini “agender” ilan ederek, kendilerini ne erkeksi ne de kadınsı hissettiklerini ve herhangi bir içsel toplumsal cinsiyet deneyimine sahip olmadıklarını söyleyerek spektrumun tamamen dışında bırakmalarına müsaade edildi. Neden yalnızca bazı insanların kendi kişiliklerini toplumsal cinsiyetlendirilmiş terimlerle tanımlamayı reddedebildiklerine dair herhangi bir açıklama yok, ancak kendini ‘agender’ olarak tanımlama konusunda açık olan bir şey var: Nasıl hepimizin kendine ikilikdışı demesine imkan tanınmıyorsa, bunu da hepimiz yapamıyoruz. Doğuştan gelen, özümüze ait bir toplumsal cinsiyet kimliğimiz olduğunu inkar edersek, toplumsal cinsiyette eksiklik evrensel bir özellik olacağından, “agender” etiketi gereksiz hale gelecektir. Agender, yalnızca toplumsal cinsiyete göre tanımlanabilir. Kendilerini ve kimliklerini toplumsal cinsiyet noksanlıklarıyla tanımlayanlar, çoğu insanın doğuştan, özlerinde bir toplumsal cinsiyete sahip olduğunu, ancak bazı nedenlerden ötürü kendilerinin buna sahip olmadıkları görüşüne bağlı olmalı.

Toplumsal cinsiyetle ilgili problemin bunlardan sadece ikisinin varlığını tanımak olduğu iddia ediliyorsa, sonrasında sorulması gereken bariz soru şu: Baskıcı olmamak için kaç toplumsal cinsiyeti tanımamız gerekir? Kaç tane olası toplumsal cinsiyet kimliği vardır?

Buna verilebilecek tek tutarlı cevap yaklaşık 7 milyardır. Gezegende yaşayan insan sayısı kadar toplumsal cinsiyet kimliği olması mümkün. İkilikdışı cinsiyetler hakkında bilgi için internetteki ana referans sitelerden biri olan Nonbinary.org’a göre, toplumsal cinsiyetiniz don veya Güneş , müzik veya deniz , Jüpiter veya salt karanlık olabilir. Toplumsal cinsiyetiniz pizza olabilir.

Şayet durum buysa, sadece “insan kişiliği” veya “sevdiğim şeyler” yerine, bunlardan herhangi birine “toplumsal cinsiyet” demenin ne kadar mantıklı olduğu veya anlayışımıza bir şeyler kattığı belirsizdir. Toplumsal cinsiyet kelimesi sadece kişiliğiniz, zevkleriniz veya tercihleriniz için afili bir kelime değildir. Bu sadece ne kadar ihtişamlı, çok yönlü ve ilginç olduğunuzu tarif etmenin ve benzersiz olduğunuzun dillendirilmesini mümkün kılan bir etiket değildir. Toplumsal cinsiyet, istenen (ve bazen istenmeyen?) davranışları ve özellikleri üreme işlevine bağlayan değer sistemidir. Bu davranışları ve özellikleri üreme işlevinden ayırdıktan sonra – ki bunu yapmalıyız – ve sadece iki tür kişilik olduğu ve birinin diğerinden daha üstün olduğu fikrini reddettiğimizde – ki bunu da yapmalıyız – bunlara “toplumsal cinsiyet” demeye devam etmek ne anlama gelebilir? Burada “kişilik” kelimesinin karşılayamadığı ne var ki yerine “toplumsal cinsiyet” koyalım?

Nonbinary.org’da toplumsal cinsiyetiniz şu olabileceği yazıyor:

[İsim]gender: Henüz kendilerinin tam olarak neyi tanımladıklarından emin olmayan ancak cis olmadığını kesinlikle bilen birisinin en iyi şekilde adıyla ifade edebileceği bir toplumsal cinsiyet… her şeyi kapsayan bir terim veya belirli bir tanımlayıcı olarak kullanılabilir, ör. johngender, janegender, (adınız burada)gender, vb.”

“[İsim]gender” örneği, ikilikdışı cinsiyet kimliklerinin nasıl işlediğini ve gerçekleştirdikleri işlevi mükemmel bir şekilde göstermekte. Ne olarak tanımladıklarından emin olmayan, ancak cisgender olmadıklarını bilen insanlar içindir. Bunun sebebi muhtemelen, sıradan ve alışılagelmiş bir cis olmak için çok ilginç, devrimci ve kural tanımaz olmalarıdır..

Kadın milleti bir kafesin içinde sıkışıp kalmışken, o kafese zarar vermeden parmaklıklar arasından sıyrılmaya çalışmak bir çözüm değil

Bu cis olmama arzusu özellikle dişi bir insansanız oldukça rasyonel ve anlamlı aslında.. Ben de düşüncelerimin, hislerimin, yeteneklerimin ve eğilimlerimin basitçe bir ‘cis kadın’ olamayacak kadar ilginç, çok yönlü ve karmaşık olduğuna inanıyorum. Ben de dişi bedenim hakkında toplumsal olarak oluşturulmuş kalıpyargıları ve bunun sonucunda başkalarının benim hakkımda yaptığı varsayımları aşmak isterim. Ben de bir anne / ev hizmetçisi / cinsel tatmin nesnesinden daha fazlası olarak görülmek isterim. Ben de toplumumuzun şu anda kadınlar için mümkün olduğunu düşündüğünden daha fazlası olma potansiyeline sahip, zengin ve derin bir iç yaşamı olan bir insan olarak görülmek isterim.

Yine de bunun çözümü kendime agender demek değil; kadın milleti bir kafesin içinde sıkışıp kalmışken, o kafese zarar vermeden parmaklıklar arasından sıyrılmaya çalışmak bir çözüm değil. Bu, tam da parmaklıklardan aslında kaçamayacağınız için böyle. Kendime istediğim kadar “agender” diyeyim, dünyanın beni bir kadın olarak görmesini ve bana buna göre davranmasını engelleyemem. Kendimi agender olarak tanıtabilirim ve bir işe başvurduğumda kendi neo-zamir setlerimde ısrar edebilirim, ancak bu görüşmecinin benim potansiyel olarak bebek doğurabileceğimi düşünmesini ve pozisyonu daha az nitelikli olsa bile üreme konusunda daha az yükümlü olan erkek adaya vermesini engellemeyecektir.

Şimdi, toplumsal cinsiyet kimliği siyasetinin kalbindeki can alıcı bir gerilime geldik. Savunucularının çoğunun ya fark etmediği ya da görmezden gelmeyi seçtiği bu gerilimin çözülmesi ancak öğretilerinin temel ilkelerinden bazılarının reddedilmesiyle mümkün.

Pek çok insan haklı olarak ‘transgender’ (ya da kısaca trans) kelimesinin ‘transseksüel’ ile eşanlamlı olduğunu ve şöyle bir anlama geldiğini varsayar: cinsiyetli bedeninizle ilgili bir huzursuzluk ve sıkıntı yaşamak ve bu bedeni, karşı cinsin bedenine daha çok benzetmek için değiştirme arzusuna sahip olmak. Ancak toplumsal cinsiyet kimliği politikasının mevcut terminolojisine göre, transgender olmanın cinsiyetlendirilmiş bedeninizi değiştirme arzusuyla hiçbir ilgisi yok. Transgender olmanın anlamı, doğuştan gelen toplumsal cinsiyet kimliğinizin doğumda size atanan toplumsal cinsiyetle eşleşmemesidir. Sahip olduğunuz vücuttan tamamen mutlu ve memnun olsanız bile durum bu olabilir. Basitçe, kendinizi bir toplumsal cinsiyete ait olarak tanımlıyor ancak başka bir cinsiyet olarak algılanıyorsanız transgender’sınızdır.

İnsanların büyük çoğunluğunun ‘cisgender’ olarak tanımlanabilmesi bu öğretinin temel ilkelerinden, bu da doğuştan gelen toplumsal cinsiyet kimliğimizin doğumda bize atanmış olanla eşleştiği anlamına gelir. Ancak gördüğümüz gibi, eğer toplumsal cinsiyet kimliği bir spektrumsa, o zaman hepimiz ikilikdışı olmalıyız çünkü hiçbirimiz bu spektrumun uçlarının temsil ettiği noktalarda yaşamıyoruz. Her birimiz, kendi özel kimliğimizin bireysel, kendine özgü doğası ve kendi öznel toplumsal cinsiyet deneyimimiz tarafından belirlenen bu spektrum boyunca benzersiz bir noktada var oluyoruz. Buna göre, herhangi birinin nasıl cisgender olabileceği net değildir. Hiçbirimize doğumda doğru toplumsal cinsiyet kimliğimiz atanmadı, çünkü bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Doğduğum anda, daha sonra toplumsal cinsiyet kimliğimin görünüşte ‘çok soğuk ve karlı’ bir toplumsal cinsiyet olan ‘frost gender’a doğru evrildiğini keşfedeceğimi birisi nasıl bilebilirdi?

Cinsiyet kimliklerinin sayısının potansiyel olarak sonsuz olduğunu fark ettiğimizde, kimsenin derinlerde cisgender olmadığını kabul etmek zorunda kalıyoruz, çünkü hiç kimseye doğumda doğru cinsiyet kimliği atanmamıştır. Aslına bakarsanız hiçbirimize doğumda cinsiyet kimliği atanmamıştı. Dış cinsel organlarımız tarafından belirlenen potansiyel üreme işlevimiz temelinde iki cinsiyet sınıfından (sex-class) birine yerleştirildik. Daha sonra, o cinsiyetten insanlar için toplumsal olarak belirlenmiş cinsiyet normlarına uygun olarak yetiştirildik. Doğuştan gelen cinsiyet kimliğimiz hakkındaki inançlarımızı ifade etme ya da toplumsal cinsiyet sürekliliğind tam olarak hangi noktaya düştüğümüzü belirleme becerisini geliştirmeden çok önce, hepimiz iki rolden birini benimsemek üzere eğitiliyor ve telkin ediliyoruz. Dolayısıyla, transgender kişileri doğduklarında toplumsal cinsiyet spektrumunda doğru yere atanmamış kişiler olarak tanımlarsak, her birimiz transgender oluruz ve cisgender insanlar yoktur.

Tüm bunların mantıksal sonucu şudur: Eğer cinsiyet ikili değil de bir spektrumsa, o zaman herkes transtır. Ya da alternatif olarak, hiç trans yoktur. Her iki durumda da, bu son derece tatmin edici olmayan bir sonuç ve hem kadınların ezildiği gerçekliğini gizlemeye hem de transseksüel insanların deneyimlerini geçersiz kılmaya hizmet etmekte.

Bu sonuçtan kaçınmanın yolu, toplumsal cinsiyetin bir spektrum olmadığını ortaya koymaktır Bir spektrum değildir çünkü bu doğuştan gelen, içsel bir öz veya özellik değil. Toplumsal cinsiyet, kişilerin özüne dair ve değişmez olarak ele almamız, sonra da sosyal kurumları bu gerçek etrafında inşa etmemiz gereken bir olgu değil. Toplumsal cinsiyet, toplumsal olarak inşa edilen ve dışarıdan dayatılan bir hiyerarşi. İki değer pozisyonuna yerleştirilen iki sınıfı içerir: dişi üzerinde eril, kadın üzerinde erkek, kadınsılık üzerinde erkeksilik.

Spektrum benzetmesi, kişinin hiyerarşideki yerine ve bunun insanlara atadığı rollere uyumunun kişiden kişiye değişiyor olduğu gerçeğine dayandırılmaktadır. Bazı insanlar, cinsiyetleriyle ilişkilendirilen toplumsal cinsiyet normlarına uymayı görece daha kolay ve daha acısız bulurken, kimileri için cinsiyetleriyle ilişkili toplumsal cinsiyet rolleri o kadar baskıcı ve sınırlayıcıdır ki, bu koşullarda yaşamak onlara dayanılmaz gelir ve karşı toplumsal cinsiyet rolüne göre yaşamak için geçiş yapmayı seçerler.

Bir hiyerarşi olarak toplumsal cinsiyet, kadınların erkeklere tabi kılınmasını sürdürmeye yarar ve her iki cinsiyetin de gelişimine ket vurur.

Tesadüfe bakın ki spektrum olan, tüm çeşitliliği ve karmaşıklığıyla insan kişiliğidir. (Aslında bu da tek bir spektrum değil, çünkü iki uç nokta arasındaki basit bir süreklilikten bahsedemeyiz. Daha çok gevşek ve oynak, insana dair şeylerden oluşan büyük bir top gibi.) Toplumsal cinsiyetse doğduğumuz üreme organları tarafından belirlenen iki tür kişilik olduğunu söyleyen bir değer sistemidir. İnsanları toplumsal cinsiyet kafesinden kurtaracak ilk adımlarından biri, yerleşik toplumsal cinsiyet normlarına meydan okumak ve toplumsal cinsiyet ifadeniz ve temsilinizle oynamak ve keşfe çıkmaktır. Hiç kimse ve kesinlikle hiçbir radikal feminist, kimsenin kendisini ona anlamlı gelen şekillerde tanımlamasını ya da kişiliğini zevkli ve özgürleştirici bulduğu şekillerde ifade etmesini engellemek istemez.

Yani kendinize “demigirl görünümlü genderqueer femme” demek istiyorsanız, hiç durmayın. Bu kimliği istediğiniz gibi ifade edin. Tadını çıkarın. Problem ancak o etiket temelinde siyasi iddialarda bulunmaya başladığınızda ortaya çıkar. Yani kendinizi onlara karşı tanımlamak adına bir grup geleneksel ikili cis insan bulunmasına ihtiyaç duyduğunuz için başkalarının kendilerine cisgender demelerini talep etmeye başladığınızda; bu cis insanları konformist ikili insanlar olarak değerlendirip sizin üzerinizde yapısal avantajlara ve siyasi ayrıcalığa sahip olduklarında ısrar ettiğinizde ve toplumsal cinsiyet kimliğinizin ne kadar karmaşık, parıl parıl, çok yönlü ve benzersiz olduğunu kimse gerçekten anlamazken. Başkalarının kendilerini cisgender olarak adlandırmasını talep ederken kendinize ikilikdışı ya da akışkan cinsiyetli demek, insanların büyük çoğunluğunun kutularında kalması gerektiğinde de ısrar ettiğiniz anlamına gelir çünkü siz kendinizi kutusuz olarak tanımlıyorsunuz.

Çözüm, insan kişiliğinin karmaşıklığını rijit ve özcü yollarla tanımlayan daha fazla toplumsal cinsiyet kategorisinde ısrar ederek toplumsal cinsiyeti iyice katılaştırmakta değil. Çözüm, toplumsal cinsiyeti tamamen ortadan kaldırmakta. Toplumsal cinsiyete ihtiyacımız yok. İki konumlu bir hiyerarşi olarak toplumsal cinsiyet, kadınların erkeklere tabi kılınmasını doğallaştırmak ve sürdürmek için çalışır ve her iki cinsiyete sahip kişilerin gelişimini kısıtlar. Toplumsal cinsiyeti bir kimlik spektrumu olarak yeniden tasarlamanınsa bize hiçbir faydası yok.

İstediğiniz gibi giyinmek, istediğiniz gibi davranmak, istediğiniz gibi çalışmak, aşık olduğunuz kişiyi sevmekte özgür olmak için derin, içsel, temel bir toplumsal cinsiyet deneyimine sahip olmanıza gerek yok. Kozmetik, aşçılık ve el işlerinin tadını çıkarmanızın kabul görmesi için kişiliğinizin kadınsı olduğunu göstermenize gerek yok. Toplumsal cinsiyeti kuirleştirmek için sizin daha genderqueer olmanız gerekmiyor. İnsanları pembe ve mavi kutulara koyan baskıcı bir sistemin çözümü, mavi veya pembe dışında herhangi bir renkten başka kutular yaratmak değil. Çözüm, kutuları tamamen yıkmaktır.

Çeviri: Bade ve Güleren

Toplumsal Cinsiyetin Kısa Bir Tarihçesi

Aşağıdaki metni sermelix‘in izniyle vesvese’de paylaşıyoruz. Bloğunda Türkçeye daha önce çevrilmemiş kimi kadın yazarlara ait eserlerin, ağırlıklı olarak şiirlerin çevirilerini okuyabilirsiniz.

DEBORAH CAMERON
“The Brief History of ‘Gender,’” language: a feminist guide, 2016.

1999’da New York City’de Riki Anne Wilchins’in (kendine ‘transseksüel tehlike’ diyor ve Gender Variance Who’s Who’da 1990’ların ikonik transgender kişilerinden biri’ diye tanıtılıyor) feministlerde toplumsal cinsiyet anlayışı olmadığını bildirdiği bir konuşma dinledim. Şöyle düşündüm: ‘ne diyor böyle? Toplumsal cinsiyet kavramını tabii ki feministler ortaya attı!”

On yılı hızlıca geçip 2009’a gelelim. 1980’lerden beri parçası olduğum feminist bir dergiden yazıların derlendiği The Trouble & Strife Reader’la ilgili konuşmak için Edinburgh’taki bir kitap fuarına gitmiştim. Sonrasında iki genç kadın sohbet etmeye yanıma geldi. İlgi çekici bir kitap, dediler, ama neden toplumsal cinsiyetten hiç bahsetmiyor?

Benim açımdan kitabın her yanı toplumsal cinsiyetle ilgiliydi. Bundan kastım, Gayle Rubin’in 1975’teki ifadesiyle, “cinsiyetlerin toplumsal olarak dayatılmış ayrımı.” Benim dönemimden feministler toplumsal cinsiyeti patriyarkanın bir aracı olarak görüyordu: insanın cinsel dimorfizminin biyolojik temeline kurulan, erkek ve dişi insanlara farklı roller, haklar ve sorumluluklar pay eden toplumsal bir sistem. 2009’a geldiğimizde herkesin “toplumsal cinsiyet”ten anladığının artık bu olmadığını biliyordum. Kitap fuarındaki genç kadınlar için “toplumsal cinsiyet,” dışarıdan dayatılan değil, bireyin kendinde bulunan ve kendinin ortaya koyduğu bir tür kimlik anlamına geliyordu. Bu toplumsal cinsiyet, cinsiyetten ayrı bir şey olmakla kalmıyordu, cinsiyetle herhangi bir alakası da yoktu. İkili bir ayrım da değildi: birden çok toplumsal cinsiyet vardı, yalnızca iki tane değil.

Yine hızlıca geçip Kasım 2016’ya gelelim. Papa Francis, Gürcistan’a yaptığı kırsal ziyaretinde “toplumsal cinsiyet anlayışı”nı Roma Katolik Kilisesi’nin öğretilerine tehdit oluşturmakla suçladı. Yorumlarını haberleştiren muhabir şöyle açıkladı:

“Toplumsal cinsiyet anlayışı, kabaca, bir kişi biyolojik olarak erkek ya da dişi olsa da kendini erkek, dişi, her ikisi ya da hiçbiri olarak tanımlama hakkı olduğu görüşüdür.”

Şöyle düşündüm: “Toplumsal cinsiyet anlayışının, kadınların geleneksel rollerinin Tanrı’nın takdiri ya da fıtrattan olmadığını belirttiği için Kilise’nin öğretilerine tehdit oluşturduğu zamanları hatırlıyorum.” Şöyle de düşündüm: “Tamam, yetti artık.”

“Toplumsal cinsiyet” farklı kişiler için farklı anlamlar taşıyor diye (belli ki taşıyor ve bunun bir sonucu da çatışan kasıtlar sebebiyle bir sürü konuşma ve tartışmanın yürümesi) hayıflanmayacağım. Dildeki diğer her şey gibi kelime anlamları da çeşitleniyor ve başkalaşıyor: hep böyle oldu, hep böyle olacak. Benim ilgilendiğim mesele, bulunduğumuz yere nasıl vardığımız. “Toplumsal cinsiyet”in çekişen bu iki anlamı nereden çıktı? Ne zaman, kim ve hangi bağlamlarda bunları kullanmaya başladı?

Bu konu üzerine pek çok konuşma yaşadım ve dünya, toplumsal cinsiyeti teorik bir kavram olarak aslen Judith Butler’ın 1990’larda türettiğini düşünen insanlarla Butler’ı (veya kuir teorisyenleri) toplumsal cinsiyetin feminist analizini zayıflatmak ve ifadenin “gerçek” anlamını çarpıtmaktan sorumlu tutan insanlar arasında bölünmüş gibi hissettim çoğunlukla. Bu iki görüş de beni hiçbir zaman hoşnut etmedi ve İngilizce kelimelerin tarihçesi ve kullanımıyla ilgili çeşitli kaynaklardan yararlanarak bu konuya nasıl ışık tutabilirim görmek istedim.

Yararlandığım ana kaynaklardan biri Oxford İngilizce Sözlüğü [OED]. Şansıma, “toplumsal cinsiyet” başlığı epey yakın zamanda düzenlenmiş, tarihçe sözlükleri ne kadar güncel olabilirse o kadar güncel. Büyük bir külliyattan da yararlandım—Amerikan İngilizcesindeki metin derlemelerinden yararlandım çünkü benim ilgilendiğim kullanımlara ilk olarak ABD’de rastlanmıştı. 1810 ile 2010 arasındaki dönemi kapsayan tarihçe külliyatı COHA ile 1990-2015 arasını kapsayan güncel külliyat COCA’dan yararlandım. Sözlük ve külliyatlar tipik olarak “genel” kullanımı sunma amacındadır ve anaakım olmayan kaynakları pek kapsamayabilir. Bu nedenle, feministlerin “toplumsal cinsiyet”i ne şekilde kullandığına dair ek bulgu sağlayabilmek için 20. yüzyıldan bazı feminist metinlerden de yararlandım.

Beklediğim şeylere de rastladım, beni şaşırtan şeyler de oldu. Mesela: cinsiyet / toplumsal cinsiyet ayrımını ilk kez yapanlar feministler değildi (aslında “toplumsal cinsiyet” terimini tamamen benimsemeleri için vakit geçmesi gerekmişti) ve toplumsal cinsiyet kimliği kavramını ilk kez tanımlayanlar kuir teorisyenler değildi. “Toplumsal cinsiyet”in “kimlik” anlamı ancak kısa bir süre önce anaakımda yaygınlaşmaya başladı ama bu anlam yeni değil: şimdi çekiştiği anlamla aşağı yukarı aynı süredir dilde yerini edinmiş ve iki anlam da 1960’larda ikinci dalga feminizmin yükselmesinden epey önce kullanımdaymış.   

Bu noktalara sonra döneceğim ama önce İngilizcedeki “toplumsal cinsiyet”in eski tarihçesine hızlıca bir bakalım. Başlangıcında, isimlerin maskülen, feminen ve nötr olarak sınıflandırıldığı dillerin tanımlanmasında kullanılan bir gramer terimiydi diye biliyor olabilirsiniz. Genelde söylenen, bu gramer anlamının erkek ve dişi kişiler arası ayrımı ortaya koyabilmek için sonradan genişletilmiş olduğu. Gelgelelim, “sonradan” göreceli bir ifade: 12. yüzyılın ikinci yarısında Norman Fransızcasında (ifade İngilizceye oradan geçmiştir) gendre zaten “erkek ya da dişi olma özelliği” anlamında kullanılıyordu. İngilizcede “erkek ya da dişi” anlamında kullanılan “toplumsal cinsiyet”in OED’deki ilk kaydı 1474 tarihine, “maskülen [toplumsal] cinsiyetten varisler”den bahseden bir belgeye dayanıyor. Kısacası: “toplumsal cinsiyet”in “erkek ya da dişi” anlamı çok eskiye dayanıyor. İnsanlar, bu ifadeyi feministlerin çoğu zaman yakındığı bir anlamda, yani “cinsiyet” yerine geçen fiyakalı bir söz olarak 500 yıldan fazla süredir kullanıyor.

İngilizcede cinsiyet / toplumsal cinsiyet ayrımını ilk olarak kim, ne zaman yaptı? Bu ayrıma ilk olarak, 1960’ler ya da 1970’lerde yazılmış feminist metinlerden birinde rastlandığını sanabilirsiniz. Oysa bu anlama (“biyolojik sebeplerle değil, toplumsal veya kültürel ayrım ve farklarla ortaya çıkan erkek ya da kadın olma durumu”) ilişkin OED’deki en eski alıntı örneği, 1945’te akademik bir psikoloji dergisinde yayımlanan bir makaleden:

“ilkokul yıllarında da toplumsal cinsiyet (cinsiyetin toplumsallaşmış yüzü) ayrımın kati sınırıdır, sınırları belirleyen ifadeler ‘feminen’ ve ‘maskülen’dir.”

1950 tarihli aynı dergi, sonraki alıntının da kaynağı [1]  :

bu metin, hem ‘cinsiyet’ hem ‘toplumsal cinsiyet’ hakkında, hem maskülen ve feminen roller hem de erkek ile dişi ve bunların üreme [organlarının] fonksiyonları hakkında okuru bilgilendirir.”

Bu örneklerin gösterdiği gibi, “toplumsal cinsiyet”in biyolojik cinsiyetle alenen ya da örtük şekilde çelişmesine dayanan anlamını ilk kez; antropoloji, sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilimler alanlarından akademisyenler kullanmış. Aktardığım alıntıların ortaya koyduğu gibi bu kullanım ilk olarak, oldukça az kişiden oluşan bir grup uzman çevresiyle sınırlıymış: yazılarını diğer akademisyenlere hitaben yazarken bile bu yazarlar belli ki okurların hepsinin bu ifadeye aşina olmasını beklemiyormuş (bu yüzden de ilk örnekte parantezler, ikincisinde tırnak işaretleri kullanılmış).

OED’de akademik bir kaynaktan gelmeyen ya da “toplumsal cinsiyet”i pek bilinmeyen bir jargonmuş gibi ele almayan en eski alıntı Time dergisinin 1968’teki bir sayısından. Bu da demektir ki sosyal bilimler kavramı olan toplumsal cinsiyet, 1960’ların sonlarında anaakıma taşınmaya başlamış. Ancak tarihçe külliyatı verisi gösteriyor ki 1960’larda bile “toplumsal cinsiyet” (herhangi bir anlamıyla) hâlâ pek rastlanmayan bir ifadeymiş. İfadenin COHA’daki kaydı 1830’larda başlıyor ama 1950’lerin sonuna kadar kullanım sıklığı düşük seyrediyor— bir milyon kelimede bir oranının altında. 1960’larda kullanım sıklığı bir milyon kelimede bir oranının (biraz) üstüne çıkıyor ve 1970’lerde de hafif bir artış var. Kullanım sıklığının bir milyon kelimede beş kelime oranına sıçrayışı 1980’lere kadar yaşanmıyor.

Bu, 1990’lardan önce feministlerin teorilerinde toplumsal cinsiyet kavramı olmadığına dair söylenenlerin gerçekten doğru olduğu anlamına mı geliyor? Bu soru, teori ile terminolojinin biraz karmaşık ilişkisi konusunu da açıyor. İkinci dalganın başındaki feminist metinlerden okuduklarım bu dönemde (yani 1960’ların sonlarıyla 1970’ler) “toplumsal cinsiyet”in hâlâ ekseriyetle akademik bir ifade olduğunu gösteriyor: feminist akademik yazında rastlanıyor (Gayle Rubin’in 1975 tarihli ve alıntıladığım makalesi “The traffic in women” buna bir örnek) ama akademi dışında politik olarak faal olan feministlerin yazılarında nadiren geçiyor [2]. Gelgelelim, bu demek değildir ki eylemciler biyoloji ile kültürü birbirinden ayırmıyordu: toplumsal cinsiyet anlayışları olduğu genelde belli oluyor, bunu başka ifadelerle dile getiriyorlardı yalnızca.

Shulamith Firestone’un Cinselliğin Diyalektiği’nden (1970) alınmış bir örnek:

“Sosyalist devrimin nihai amacının yalnızca ekonomik sınıf imtiyazlarını değil, ekonomik sınıf ayrımının kendisini de ortadan kaldırmak olması gibi, feminist devrimin nihai amacı da … yalnızca eril imtiyazları değil, cinsiyet ayrımının kendisini de ortadan kaldırmak olmalı: insanların genital farklılıkları artık kültürel olarak bir önem ifade etmeyecek.”

Firestone “toplumsal cinsiyet” terimini kullanmıyor ama cinsiyetin biyolojik göstergeleri ile “cinsiyet ayrımı” dediği şey (burada Rubin’in “cinsiyetlerin toplumsal olarak dayatılmış ayrımı” gibi bir şeyi kastettiği besbelli) arasında fark gözetiyor. Feminizmin ortadan kaldırmayı amaçladığı şeyin bu olduğunu ileri sürüyor. Devrimden sonra “insanların genital farklılıkları” olacak hâlâ ama bunlar “kültürel olarak bir önem ifade etmeyecek.”

Shulamith Firestone, “kadın doğulmaz, kadın olunur,” görüşü özcülük karşıtı modern feminizmin kurucu sözü olarak övülen Simone de Beauvoir’a minnettar olduğunu ifade etmiş. Beauvoir da “toplumsal cinsiyet” ifadesini kullanmıyordu. 1949’da İkinci Cinsiyet ilk çıktığında ve sonraki yıllarda da Fransızca konuşanlar dillerinde İngilizcedeki gibi “cinsiyet” [sex] ile “toplumsal cinsiyet” [gender] arasında bir değişikliğe gitmedi (gerçi kimisi yakın zamanda bu boşluğu doldurmak için genre ifadesini benimsedi). Ancak açıkça görülüyor ki bu, Fransız feministleri (ya da dillerinde bu ayrım olmayan diğer feministleri) biyolojik determinizmi reddetmek ve kadınların ezilmesinin toplumsal etki sonucu olduğu analizini geliştirmekten alıkoymadı.

“Toplumsal cinsiyet”in “kimlik” anlamı peki? Sözlük ve külliyatlardaki metinlerde ne zaman ortaya çıkmış ve ne tür metinlerde geçiyor? Bunun yanıtı şu ki, ilk olarak 1950’lerde rastlanıyor ve o zamanlarda “hermafroditler” denilen kişilerin (diğer bir deyişle, interseks vakaları olan insanlar) ve “transseksüeller”in klinik tedavisinden bahseden metinlerde geçiyor. Bu tıbbi kullanım sosyal bilimlerdeki kullanımla birlikte mi gelişti yoksa direkt oradan mı alındı tam olarak belli değil ama her halükarda doktorlar bu dönemde “toplumsal cinsiyet”in tanımına dair öneriler de içeren apayrı bir bilgi yığını üretmeye başlamış.

“Toplumsal cinsiyet”in 20. yüzyılın ortalarında tıbbi kullanımını gösteren alıntılarda tekrar tekrar karşımıza çıkan iki isim var. Bunlardan biri Robert Stoller, 1950’lerin ortalarından beri UCLA’daki Toplumsal Cinsiyet Kliniği ile bağlantısı olan bir psikiyatr. 1968’de yayımlanan Sex and Gender: On the Development of Masculinity and Femininity [Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet: Maskülenliğin ve Feminenliğin Gelişimi Üzerine] kitabının yazarıydı ve çoğunlukla, şu anki kullanımıyla aşağı yukarı aynı anlama gelen “toplumsal cinsiyet kimliği” terimini ortaya atmasıyla anılıyor.

“Aşağı yukarı” diyorum çünkü Stoller’in toplumsal cinsiyet kimliğiyle ilgili fikirleri günümüzde bizim aşina olduklarımızın tam olarak aynısı değildi. Stoller, “toplumsal cinsiyet kimliği özü” dediği (normalde yaşamın ikinci yılında sabitlenen ve erkek ya da dişi olmaya dair içkin his diye tanımladığı) biyolojik temel diye bir şey olduğunu düşünüyordu ama aynı zamanda bakımın etkisi üzerine de uzun uzun yazmıştı. Tıp öğrenimi görmüş olmasının yanı sıra, Freudyen psikanaliz eğitimi de almıştı ve bireylerin cinsel arzu ve davranışlarını, bilhassa da o vakitler “sapkınlık” olarak tanımlanan (eşcinsellik, sadomazoşistlik ve travestiliği de kapsayan) halleri, bireyin çocuklukta yaşadığı ve toplumsal cinsiyet kimliği özünü tehlikeye atan olaylara tepki olarak geliştirmesi anlayışıyla ilgileniyordu.

Diğer isimse John Money, Baltimore’daki John Hopkins’te Toplumsal Cinsiyet Kliniği’ni kuran psikolog. Money, toplumsal cinsiyetin içkin değil, öğrenilen bir şey olduğu görüşününün nüfuzlu bir savunucusuydu: dediğine göre, klinik gözlemleri göstermişti ki, çocuklar doğdukları cinsiyetle uyuşmasa bile yetiştirildikleri toplumsal cinsiyeti ediniyordu. Savının büyük kısmını dayandırdığı vaka çalışması sonraları geçersiz ilan edildi, Money’nin itibarını ve teorilerinin güvenilirliğini zedeledi. Ancak, John Hopkins’teki çalışmalar toplumsal cinsiyetin -hem kavramın hem de ifadenin- tarihçesine önemli bir katkıda bulundu.

1955’teki bir araştırma raporunda, Money ve iki çalışma arkadaşı “toplumsal cinsiyet rolü” kavramlarını açıkladı, şöyle tanımlamışlardı:

“bir kişinin oğlan ya da erkek, kız ya da kadın olduğunu göstermek için söylediği veya yaptığı her şey. … Toplumsal cinsiyet rolü şunlarla bağlantılı olarak değerlendirilir: genel tavır, hareket, duruş ve davranışlar; oyun tercihleri ve eğlence aktivitelerine duyulan ilgi; ihtiyari sohbetlerde kendiliğinden konuşulan konular ve gündelik yorumlar; rüyaların, gündüz düşlerinin ve fantezilerin içerikleri; dolambaçlı sorulara ve projektif testlere verilen yanıtlar; erotik pratiklerle ilgili bulgular ve son olarak, kişinin ona yöneltilen sorulara yanıtları.”

Buradaki “toplumsal cinsiyet rolü” günümüzdeki toplumsal cinsiyet kimliğine benzer şekilde kavramsallaştırılmış— bireylerin kendileriyle ilgili söyledikleri şeylerle ve tavırlarıyla “gösterdiği” iç özellikler. O zamanki kullanımda eksik kısım, toplumsal cinsiyetin ikili bir ayrım olmadığı görüşü: bu önceki tanım yalnızca iki kategori tanıyor (“oğlan ya da erkek, kız ya da kadın”). Stoller de kişinin “toplumsal cinsiyet kimliği özü”nün erkek ya da dişi olması gerektiğini varsayıyordu. Başka (“ikilikdışı” ve “akışkancinsiyet” kimlikler dahil) kategorilerin yakın zamanda ortaya çıkışı kuir teorinin etkisini yansıtıyor olabilir ama diğer açılardan, denilebilir ki, toplumsal cinsiyetin bir tür kimlik olduğuna dair günümüzdeki anlayış, Money ve Stoller gibi kişilerin geliştirdiği tıbbi modelden kaynaklanıyor daha çok.

Kapsamlı bir “toplumsal cinsiyet” tarihçesi sunduğumu iddia edemem ama yine de bu çalışmanın bazı şeyleri ortaya döktüğünü düşünüyorum. Çekişen iki anlamın farklı entelektüel geleneklerden (bir anlamın kökü insanların kültür ve tavırlarının sosyal bilimler alanında çalışılmasına dayanırken diğerininki cinsiyet-varyantlı bireyler üzerine çalışan doktorların teori ve uygulamalarına dayanıyor) ortaya çıktığını bilmek neden bu şekilde çatıştıklarını anlamayı kolaylaştırıyor. Çatışma da çok büyük: ben “toplumsal cinsiyet”i “insanlara cinsiyetleri sebebiyle dayatılan toplumsal statü” anlamında kullandığımda ve siz “kişinin beyninin cinsiyetine bağlı içkin kimlik hissi” (tıbbi gelenekten türeyen ve şimdilerde yaygınlaşan bir görüş) anlamında kullandığınızda aynı ifadeyi kullanmış olacağız ama kavramsal çerçevemizin neredeyse hiçbir ortak yanı yok (mesela, sizdeki “toplumsal cinsiyet”in biyolojik bir temeli varken benim “toplumsal cinsiyet”imin tanımlayıcı özelliği, bu temelin yokluğu).

Bu durum “kendi” ifadelerini yitirdiğini düşünen feministleri bilhassa rahatsız ediyor. Ancak, o ifadeye gerçekten ne kadar ihtiyacımız olduğu sorgulanabilir. Bu ifade, feminist politik analiz ya da taban örgütlenmesi eylemlerine değil, akademik belgelere dayanıyor (hâlâ da öyle, külliyattaki bulguya göre ağırlıklı olarak akademik bağlamda kullanılıyor).  Kadınların toplumsal durumunu analiz eden klasikleşmiş feminist eserler (örneğin Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet’i, Firestone’dan Cinselliğin Diyalektiği ve Angela Davis’in Kadınlar, Irk ve Sınıf’ı) bu ifadeyi hiç kullanmıyor bile.

Son yıllarda, “toplumsal cinsiyet”i ne zaman ve nasıl kullandığıma çok dikkat etmeye başladım çünkü bazı bağlamlarda ve bazı dinleyiciler için ifadeyi hangi anlamda kullandığımın anlaşılır olmayabileceğini biliyorum. Gerçekten bu ifade olmadan yapamayacağım herhangi bir bağlam var mı diye kendimi sorguluyorum artık. Dediğim gibi, geçmişteki birçok feminist bu ifade olmadan yapabildi. Simone de Beauvoir ve Angela Davis’e kâfi gelen belki benim için de kâfidir.


_____________________

Notlar:

[1] Bu alıntıda geçen “bu metin” ABD’li kültürel antropolog Margaret Mead’in çalışmalarıdır. Mead’in kendisi “toplumsal cinsiyet” terimini kullanmıyordu ancak Coming of Age in Samoa (1928), Sex and Temperament in Three Primitive Societies (1935) ve Male and Female (1949) kitaplarında farklı kültürlerde erkeklerin ve kadınların özellik ve toplumsal rollerinin değişebilirliğini anlatıyordu ve bunlar, sosyal bilimciler ve feministlerin toplumsal cinsiyetle ilgili sonraki tartışmalarını öncelemiş ve bazı durumlarda doğrudan etkilemişti. (Fransızca biliyorsanız, Mead’in bu tarihçeye katkılarının kısa bir anlatımını burada bulabilirsiniz).

[2] Hem cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarını hem de bunlarla ilişkili terminolojiyi detaylarıyla inceleyen, sosyolog Ann Oakley’nin Sex, Gender and Society’si de akademik bir metin. İlk olarak 1972’de basılmış ve şimdi feminist bir klasik olarak anılıyor (bu yıl, yazarın geçmişe bakıp yazdığı giriş bölümünün yer aldığı yeni edisyonuyla yeniden basıldı). Bu kitap Margaret Mead’in çalışmalarıyla birlikte Robert Stoller ve John Money’ninkileri de ele alıyor. Oakley’nin yeni yazdığı giriş bölümü ayrıca Mathilde Vaerting’i anıyor kısaca. Vaerting, Mead’le neredeyse aynı dönemde yaşamış bir Alman ve 1921 gibi erken bir tarihte, toplumların erkekleri ve kadınları hem birbirinden farklı hem de birbirine eşit değil şeklinde inşa etme biçimleri hakkında yazmış. (Burada Vaerting hakkında bazı bilgiler var). [burada paylaşılan link uçmuş o yüzden ekleyemedim]

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

ergenlik bir hastalık mı?

sorumun cevabı elbette hayır. öyleyse kimi durumlarda neden bir hastalıkmışçasına tedavi edilerek engellenmeye çalışılıyor? neden bedensel gelişimin bu önemli evresinden ‘ergenlik baskılayıcı / hormon bloklayıcı’ diye anılan maddelerle durdurulması gereken bir şey olarak bahsedilmeye başlandı? insan bedeninin, özellikle de de dişi bedenin ömür boyu geçirdiği pek çok değişim, medikal ve kozmetik sektörün bizi sıklıkla inandırmak istediğinin aksine tedavi edilmesi ya da ‘düzeltilmesi’ gereken süreçler değil. elbette bedenin sınırları ve kaçınılmaz kusurları bizi fiziksel ya da duygusal olarak zorlayabiliyor. bu yüzden pek çok bedensel fonksiyon, kendi başlarına hastalık olmasalar dahi hem insan bedenini zorladığı için, hem de toplumsal kurallar ve ekonomik ilişkiler çerçevesinde denetleme gayesiyle tıbbın konusu oluyorlar. hayatımızı kolaylaştıran, güzelleştiren, acılarımızı, ağrılarımızı azaltan ve bazen hayatımızı kurtaran yöntemlere tamamen sırt çevirmek gerekmez ama önümüze sürülen her şeyi hap gibi yutmadan önce de üzerlerinde düşünmekte fayda var.

modern tıbbın ve medikal sektörün feminist eleştirisi ise oldukça köklü aslında. basitçe üreme fonksiyonlarına dayalı olarak ayırt edebileceğimiz kimi bedensel özelliklerin, insanları biri diğerinden üstün iki mutlak kategoriye ayırmaya yaraması binlerce yıllık patriyarkanın ürünü olsa da modern tıp ve bilimin bu kategorileri iyice mutlaklaştırarak, sürekli bozuk kabul ettiğini ‘düzeltme’ iddiasıyla gelişip hayatlarımızı şekillendirdiği söylenegeliyor.

mutlaklıkla kastettiğim pratikte şunlar: kadınların ve erkeklerin nasıl davranmaları, nasıl görünmeleri gerektiğiyle ilgili kurallar topluluğa göre farklılaşıyorsa da aslında belirgin. ideal kadın ve erkek modelleri mevcut. bu modeller kadınların ezilmesi için önemli bir işleve sahip olduğundan, kadınların görece özgürleştiği toplumlarda esneklik gösterebiliyor ama yine de ortadan kalkmış değiller. sadece kılık kıyafet ve davranış değil, beden tiplerimizin, cinselliğimizin ve elbette doğurganlığımızın da bu modellere uyum göstermesi gerekiyor. örneğin tıp tarihi kadın cinselliğinin ve eşcinsel ilişkilerin bastırılma yöntemlerini de içeriyor. ayrıca kadınların toplumdaki ikincil pozisyonları, makbul sayılmak için daha çok çaba göstermeleri ve bedenlerinin ticari olarak daha çok sömürülmesi sonucunu da doğuruyor. nasıl mı? güzellik sektörü ve estetik cerrahi işin görüntüyle ilgili boyutu. ancak örneğin hiçbir sağlık sorunu yaşamıyor ama yine de gebe kalamıyorsanız o idealize edilmiş dişi modelinin dışında kalıyorsunuz. size ‘en az üç çocuk’ beklentisiyle kuluçka makinesi muamelesi yapan siyasi iktidar ve binlerce yıllık ataerkilliğin ürünü olan toplum sizi ‘bozuk’ kabul ediyor, tıp da bunu düzeltmek için yöntemler geliştiriyor. oysa hiçbirimizin bedeni kusursuz değil, olmak zorunda da değil. çocuk sahibi olma arzusu kadınlara toplumca derinden zerk edildiği ve sıklıkla da dayatıldığı için pek çok kadın bu uğurda girdiği agresif hormon tedavilerinin yan etkilerini ya da bu tedavilerin toplumsal etkilerini sorgulamakla uğraşmıyor bile. bir yandan dünyada paraya ihtiyaç duyan pek çok kadının yumurtaları ve rahimleri çocuk sahibi olmak isteyen insanlar tarafından, bedenlerine yüklenen sentetik hormonların uzun dönemli yan etkileri -ve ayrıca prosedürün psikolojik etkileri- göz ardı edilerek bilimsel yöntemler marifetiyle sömürülüyor.

bu uzun girizgâhı daha da fazla uzatmadan asıl yazmak istediğim konuya gireyim. başta bunlardan bahsetmek istememin sebebi basit. bedenlerin mutlaklaştırılmasından, üremenin ve dolayısıyla heteroseksüel ilişkinin merkeziliğinden, tıbbın bu çerçevedeki fonksiyonundan haberdar olan feministlerin, ‘trans çocuklar’dan, ergenlik baskılayıcılardan ve hormon takviyelerinden bahsedildiğinde şüpheye düşmesi şaşılacak bir şey olmamalı. bir feminist için kız veya oğlan çocuk olmanın davranışsal olarak ya da aşırı idealize edilmiş fiziksel özelliklere dayanarak açıklanması, davranışların adeta içsel bir duyguya, bir ‘öz’e bağlanması pek kabul edilebilir değil. haliyle bunlara dayanarak şekillenen tanım ve tedavileri tamamen sorunsuz görmek de mümkün değil. ‘trans çocuklar’a dair anlatılarda, cinsiyete dair bu bahsettiklerim dışında herhangi bir veri yok. kolaylıkla ‘yok’ diyorum çünkü birkaç senedir özellikle bunu aramak için ne bulduysam okudum ya da izledim, hiçbir çocuğun ‘aslında farklı cinsiyete ait olduğu’ fikrini başka türlü ifade ettiğini göremedim. bir örneği burada:

Image

pembehayat.org ve gaiadergi.com’daki örneklerden birini daha buraya kopyalayayım:

bu anlatılarda sıklıkla karşımıza çıkan durum, kız ve erkek çocuklara uygun görülen davranış ve giyim tarzlarının çocuklara bazen özellikle aileleri, ancak her koşulda çevreleri tarafından da kural olarak dayatılmasına verdikleri tepkiler. sahip olduğu cinsiyetin kurallarına uymadığını düşünen ve bedenine karşı bir huzursuzluk geliştiren çocuklar kendini kabul ettirme dürtüsüyle diğer cinsiyete ait olduğunu ifade etmeyi bir çözüm olarak görüyor. bunu anlamak çok da zor değil, katı cinsiyet rolleriyle şekillenmiş toplumda bu sadece çocuklar için değil her yaştan insan için hayatı kolaylaştırabilecek bir formül.

insanların arasında gözle görülür bedensel farklılıklar olduğu gerçeğini dile getirmek, bunlara yüklediğimiz anlamları kabul etmek anlamına gelmemeli. hepimizin doğduğumuz andan itibaren cinsiyetimizi bu toplumsal anlam çerçevesinde tariflemeyi öğrendiğimizi algılamak zor olmamalı. bir çocuk kendi cinsiyetini toplumsal beklentilere uygun ifade etse de, bununla uyumsuz bir tablo çizse de, hatta ‘trans çocuk’ hikayelerinde gördüğümüz gibi tamamen reddetse de yine bu toplumsal çerçeveye göre bir değerlendirme yapmış oluyor. feminist düşünce bu çerçevenin sorunlu olduğunu çoktan tespit etmiş, insan davranışının cinsiyetlere göre farklı olmasını talep eden toplumsal kuralları reddetmişken, nasıl olur da çocukların kendilerini bu çerçeveye göre tanımlamasını sorgulamaz ki? hele ki tıbbi süreç ve teknolojiler bu konuda yine bir bozukluğu düzeltir gibi bir yol izliyor ve hatta bu fenomeni icat ediyor görünüyorsa.

keira bell ve uyumsuzluğun patalojikleştirilmesi

‘trans çocuklar’ konusuna dalmamın sebebi bunun türkiye’de de eleştirilmeksizin kabul edilmesini öneren kimi trans ve feminist yaklaşımlar ağırlık kazanırken, bunların içerdiği problemleri açığa çıkaran bir gelişmeye dikkat çekmek. o da ingiltere’de keira bell adında genç bir kadının bir süre önce açtığı ve kazandığı bir dava.

keira, dört beş yaşlarından itibaren kıyafet ve oyuncak seçimlerini toplumun oğlan çocuklara uygun gördüğü biçimde yapmış ve büyüdükçe bedeninden rahatsız olmaya varan bir rahatsızlığa ve depresyona sürüklenmiş. 14 yaşında kendini bir erkek olarak tanımlamış, 15 yaşında NHS (Ulusal Sağlık Hizmetleri) cinsiyet kliniğine başvurmuş, üç randevunun ardından 16 yaşında ergenlik baskılayıcıları kullanmaya, 17 yaşındaysa testosteron hormonu almaya başlamış. 20’sine geldiğinde mastektomiyle memelerini cerrahi olarak aldıran keira, bedeniyle bir türlü barışamadığını, onu rahatsız eden duyguları bu şekilde çözümleyemediğini farkedince kabullenmesi çok zor da olsa büyük bir hata yaptığını farketmiş. ancak onu asıl öfkelendiren, toplumsal olarak belirlenen cinsiyet normlarına uyum gösteremediği için yaşadığı sorunları bedenini değiştirerek çözmeye çalışmasının kurumsal kabulü olmuş. şöyle diyor:

“Kimliğimi sorgularken, destek almak için nereye başvursam “yanlış beden” içinde olduğum sanrısı olumlanıyordu. Bana basmakalıp ‘kızsal’ şeylerden hoşlanmayan bir kız olmakta sorun olmadığını, hemcinslerimden hoşlanmamın beni daha az dişi yapmayacağını söylemeyi becerebilen hiçbir kurum yoktu.”

keira’nın durumu iddia edildiği gibi münferit bir vaka değil. bugün dünyada benzer duygularla hekimlere, kliniklere başvuran, benzer şekilde ve toplumun dayattığı cinsiyet normlarına göre ilerleyen medikal müdahalelerin bir noktasında bundan vazgeçen ve bu süreci temelinden sorgulayan pek çok genç kadın var. pek çoğu da lezbiyen olduğunu söylüyor. bu sürece girmelerini bir anlamda eşcinselliklerinin düzeltilmesi yani bir nevi onarım terapisi olarak yorumlamak da imkansız değil. trans uyum/geçiş sürecinden cayanların aslında ne oranda olduğunu tam olarak bilmiyoruz çünkü lgbtq+ hareket içindeki baskın söylem tarafından sahte ve neredeyse hain olarak resmedildikleri, zaten yaşadıkları süreç her aşamasında ağır olduğu için çoğunun sesini çıkarmaması şaşırtıcı da değil.

keira bell’in “benimle aynı hataya düşen bunca insan varken hiçbir şey yapmadan duramazdım diyerek açtığı davanın konusu aslında spesifik. ergenlik baskılayıcıların çocuklara kendisinde olduğu gibi kolayca verilebilmesi. yüksek mahkeme, devlete bağlı cinsiyet kliniğini hatalı buldu; çocukların bu tedavinin uzun vadeli sonuçlarının ne anlama geleceğini tartamayacağına ve dolasıyla bu adımı atarken ‘bilinçli rıza’ gösteremeyeceğine karar verdi. uzun vadeli sonuç derken bu yalnızca ergenlik baskılayıcılarını değil aynı zamanda sürecin devamını da kapsıyor. çünkü sanılanın aksine ergenlik baskılayıcı ilaçların çocuklara karar vermek için zaman kazandırmaktan ziyade medikal sürece devam etmeyi kolaylaştıran bir alıştırma aşaması olarak işlev gördüğünü söylemek mümkün. dolayısıyla geri dönüşü olduğu iddia edilen bir yöntem aslında geri dönüşü olmayan ve medikal desteğe tamamen bağlı bir yaşama açılan bir kapı haline gelme potansiyeli taşıyor. mahkemenin kararı ergenlik baskılamanın başlatacağı süreci ve bunun getireceği sonuçları değerlendirmenin çocuklar için -farklı yaşlara göre de yorumlayarak- pek mümkün olmadığını söylüyor.

bunun yanısıra, baskılayıcıların uzun vadeli yan etkilerine, insan gelişimine etkisine dair sorulara alınan cevapları yetersiz bulduğu için, mahkeme bedensel gelişimi sorunsuz ilerleyen çocuklarda ergenlik baskılayıcıları kullanımının deneysel nitelikte olduğuna da kanaat getirdi. keira, hem dava açtığı kliniğin prosedürünün tekrar gözden geçirilmesini sağladı, hem de dünyanın her yerinde özellikle genç kadınlarda orantısız bir artış gösteren cinsiyet değiştirme talebiyle ilgili sorunlara daha çok insanın dikkat kesilmesini sağlamış oldu.

siyasi iktidar muhafazakar, peki ya tıbbi uygulamalar?

birkaç senedir sosyal medyada cinsiyet üzerine yürüyen tartışmalardaysa ‘trans çocuklar’ konusunun bizim gibi muhafazakar toplum ve iktidarların olduğu ülkelerle ilgili olmadığını, türkiye’deki asıl sorunun insanların toplumdan dışlanması ve nefret saldırılarından ibaret olduğu söylenedursun -ki bunlar gerçekten de büyük sorunlar-bakalım türkiye’de neler oluyor.

keira bell davasının konu ettiği uygulamanın, herhangi bir istatistik yayınlanmasa da türkiye’de de uygulandığını çeşitli uzman görüşlerinden anlayabiliyoruz. genelde de üzerinde dönen çok kısıtlı tartışmanın gereksiz olduğu ve transfobiden kaynaklandığı söylenirken, bunların “bilimsel ve güncel yöntemleri dışarıda bıraktığı” iddia ediliyor. örneğin alandaki en tanınmış ve yetkin hekimlerden koray başar kaos gl’ye verdiği röportajda ergenlik baskılayıcıları oldukça kesin bir ifadeyle savunuyordu:

“Evet, bu etki tamamıyla geriye dönüşü olan bir etki. Dediğim gibi bu on yıllardır yapılan bir şey. Altını çizmekte fayda var deneysel değil, güncel tıbbi karşılığı olan tedaviler bunlar.”

koray başar da aslında röportajda belirttiği gibi erken gelişen çocuklara verilen ergenlik baskılayıcılarının uzun süredir kullanıldığından bahsediyor. oysa söz konusu durumda kendiliğinden ilerleyecek ergenlik süreci, yıllarca kullanılabilecek bloklayıcılarla aslında tamamen ortadan kaldırılmış oluyor. insan bedenini, zihinsel gelişimiyle birlikte bütüncül olarak ele alırsak, ergenlik gibi önemli bir değişime yönelik müdahalenin insan gelişiminde bir aksaklık yaratmayacağının bir kanıtı yok. kemik gelişimi ve kan dolaşımına negatif etkisine dair aksi ispatlanamamış problemlerin varlığı da cabası. koyunlar üzerinde yapılmış bir araştırma ergenlikte salgılanan hormonların beyin gelişimiyle ilgisine işaret ediyor. insanlar üzerinde yapılan deney YOK. bu yüzden son senelerde dünyanın her yerinde sayıları dramatik olarak artan, cinsiyetinin değişebileceğine ve değişmesi gerektiğine inanmış çocuklar üzerinde bu maddelerin kullanımının deneysel nitelikte olduğu sonucunu çıkarmak çok da abes olmasa gerek. yani deney aslında onlar üzerinde yapılmakta. keira bell’in açtığı davanın kararı tam da bunlarla ilgili sorulara verilemeyen cevaplara dayanıyor. cinsiyet uyum/geçiş sürecinin tıbbi bir olanak olarak insanlara sunulması, cinsiyetlerin keskin davranışsal kalıplara sıkıştırıldığı bu dünyada o sıkışmışlıktan kurtulmak ve mutlu olmak için ilaçları ve ameliyatları çözüm olarak görmeyi de beraberinde getiriyor. amaç oldukça olumlu göründüğü için gülün dikenine çok dikkat edilmiyor.

intihar tehdidi

koray başar’la yapılan röportajda ve lgbti+ sözcülerinin genel eğiliminde dikkat çeken şeylerden biri, bizi sürekli trans çocukların medikalleşmeye ne kadar çok ihtiyaç duyduklarına ikna etmeye çalışmaları ve gerekçe olarak sık sık intihar eğilimini ortaya atmaları. bu özellikle ebeveynleri paniğe sürükleyen ve çocukları için medikal müdahaleleri sorgulamalarını engelleyen, ne yazık ki her mecrada karşımıza çıkan bir söylence. çocukların -ve elbette yetişkinlerin de- yaşadığı sorunların başka kişisel ve toplumsal kökenlerine bakmadan, davranışsal semptomlara yönelik medikal yöntemlerle onları ‘düzeltme’ amacı güden pek çok benzer tedavi süreçleriyle de benzeşiyor. bu tip söylenceleri dile getirmek de özellikle intihar konusunda örnek teşkil edebileceği bilinen, kaçınılması önerilen yaklaşımlar. dünya sağlık örgütü’nün önerileri şöyle:

disfori olarak da sıkça karşımıza çıkan ‘cinsiyet hoşnutsuzluğu ’ yaşayanların, özellikle de genç yaşta insanların hassas ve kolay incinebilir bir grup olduğu doğru ancak intihar korkusuna dair söylencelere kuşkuyla yaklaşan kimi çalışmalar bunların dayandırıldığı verileri yeterince güçlü bulmuyor. ayrıca iddia edildiği gibi medikal ve cerrahi sürecin intihar eğilimine karşı mücadele etmenin bir yöntemi olamayacağına; intihar ihtimalini azaltmadığına hatta bazen arttırdığına dair veriler de sunuyor.

bu sorunlu yaklaşımı ilk dile getirenlerden biri olan, kendi kızının deneyimine dayanarak ‘trans çocuk’ kavramına ve olumlama yöntemine eleştiri getiren brie jontry röportajı türkçeye de çevrilmişti:

öte yandan bu ‘yoksa intihar ederler’ söylemiyle yaratılan korkunun somut bir veriden ziyade, cinsiyetinden hoşnutsuz olanların diledikleri tıbbi prosedürü uygulatmak için kullandığı bir yöntem olduğunu söyleyenler arasında halberstam gibi trans düşünürler de mevcut. intihar konusu hem bu çerçevede, hem de yıllardır çoğu ‘terf/transfobik’ olarak yaftalanmalarına rağmen ses çıkarmaktan vazgeçmemiş feministler tarafından bir manipülasyon aracı olması dolayısıyla eleştirilmekte ama yine de inatla kullanılmaya devam ediliyor.

canavarlaştırılan feministlerin zaten sürekli bahsettiği, jack halberstam’ın da üstünde durduğu bir konu da özellikle yeni neslin trans oluşlarına dair ihtiyaçlarını online iletişimin getirdiği olanaklarla birbirlerinden hızlıca öğrenmesi ve bunu gerçekleştirmek için gerekenleri içselleştirmeleri ya da bilinçli olarak kullanmaları. insanlar kadınlık ve erkeklik rollerini nasıl öğreniyorsa trans oluşa dair de benzer modeller ve bir öğrenme süreci ortaya çıkıyor. bu modellere göre medikal beklentiler ve bu beklentilerin gerçekleşmesi için stratejiler oluşuyor. trans geçiş/uyum sürecinin nasıl olması gerektiği, bir anlamda youtube’da izlenen videolarla öğrenilir hale geliyor.

bir meta olarak cinsiyet kimliği

bu durumun ortaya çıkardığı çok somut bir sonuç mevcut. genç yaştaki insanların kendi kimliklerini bulmaya çalışırken, bu kimliğin bir meta haline gelmesi. bu elbette sadece translık çerçevesinde var olan bir durum değil. bedenler ve çoğunlukla kadın bedeni her gün her dakika idealize edilen formlara göre şekillendiriliyor. bu hem kültürel hem de ekonomik bir altyapıya sahip. toplumsal olarak kabul görüyor, belirli sektörler de bu toplumsal talep sayesinde kazanç sağlıyor, varlıklarını sürdürüyorlar. trans kimlikler de bu durumdan bağımsız değil ancak insanlığımızın çok temel bir parçası olan cinsiyetimize müdahalenin burnumuzun kemerinden kurtulmak kadar basit olmadığı, bunun hem tıbbi hem de toplumsal olarak çok daha çetrefilli bir mesele olduğu aşikar. ama nedense çok basitmiş, beden cinsiyet açısından nötrmüş gibi davranmamız ve fazla tırıvırı etmeyip, tıbbı teknolojiyle her birimizin bedenini dilediği cinsiyette sipariş edip inşa ettiği bir gelecek tahayyülüne razı gelmemiz bekleniyor.

genç insanların kendi bedenlerini onu dönüştürmeye çalıştıkları bir meta olarak görmeleri, onları yaşadığımız düzende sömürüye oldukça açık bir konuma da sokuyor. cinsiyetlerine dair katı beklentileri ve kadınlar üzerindeki baskıyı kendi açılarından aşmaya çalışan pek çok genç kadın için cinsiyetlerini reddetmek dünyanın her yerinde olduğu gibi türkiye’de de daha sık karşılaştığımız bir seçenek halini aldı. başka türlü bir varoluş biçimin tahayyül etmek ve bunu zorlamak kolay değil, gelişen tıbbi teknolojilerle önümüze serilen en geçerli yol da trans geçiş/uyum süreci olurken bundan faydalanmaya çalışan bir piyasa gelişiyor. örneğin instagram’da trans erkekler arası dayanışma ve bilgi edinme aracı gibi görünen hesaplar kâr amacı güden kişi ve kurumlar için oldukça kullanışlı bir araç haline gelmiş durumda:


feminist eleştirinin reddi

hem medikalizasyonun sağlığa etkilerinden hem de bu piyasanın oluşturduğu tehditlerden bahseden ve ‘trans çocuk’ kavramına eleştirel yaklaşan feministler dünyada da türkiye’de de deyim yerindeyse yıllardır topa tutuluyorlar. lgbti+ örgütlerden yukarıdaki somut duruma dair bir uyarıysa ancak geçtiğimiz aralık ayında sessiz sedasız bir açıklamayla gelmişti. sosyal medyada bu konuda gıkını çıkaranlara yönelik saldırgan söylem de pek hız kesmiş değil. buna benzer suçlamaların pek çok feministin karşılaştığı bir şey olduğunu göstermek için içeriğe dair kendimden eski bir örnek vereceğim:

oysa feminist eleştirinin ve kadınlar olarak bambaşka hayatlar yaşayabileceğimize dayalı bir dünya görüşünün dile getirilmesi bugün hayati çıkmazlardan dolayı bedenlerine dair bir kriz içine giren pek çok genç kadının yarasına merhem olacak potansiyeli barındırıyor. buna rağmen translığın tıbbi çerçevesini eleştirenlerin referansları ‘bilimsel’ diye küçümsenirken tıbbi otoritelerin bize en doğrusunu söyleyeceği dahi iddia edildi. feministlerin cinsiyet, cinsellik ve bedenlerimizle ilgili tıbbi yöntemlere eleştirel gözle bakması ve şüphe duymaları feminist düşüncenin kendi tarihsel seyriyle en uyumlu yaklaşımlardan biri. bu anlamda ‘bilimsellik’ bir karşı argüman için elbette kendi başına yeterli değil. ancak buna karşı çıkmak için dayanak gösterilen araştırmalar da ‘bilimsel’, daha da önemlisi bu sektörün sağladığı ve beslediği argümanlar.

örneğin feride eralp, geçen senenin haziran ayında çatlakzemin’deki yazısında, her yaştan kadın ve kız çocuğunun doğum kontrol hapı kullanmasına kimsenin ses çıkarmadığını iddia ediyor ve ‘trans çocuklar’a hormon verilmesiyle niçin uğraşıldığını soruyordu. bu hem doğru bir tespit değil hem de aslında sorusunun cevabı çok basit. doğum kontrol hapları sorgulanabiliyor, doğum kontrol yöntemlerinin kadınlar üzerinde bir yük olduğuna, sağlık risklerini her daim onların aldığına dair yazılar yazılabiliyor, pek çok kadın yan etkilerinden bahsediyor, kimisi kullanmamayı tercih edebiliyor ve tüm bunlar konuşulurken bu kadınlara kimse sağcı muhafazakarlar olduklarını, geleneksel annelik rolünü yücelttiklerini filan söylemiyorlar. söylemiyorlar çünkü bir konuya bakışımız yalnızca birbirine zıt iki konumdan ibaret olmak zorunda değildir. kadınların hayrına görünen pek çok şey bugüne kadar feministler tarafından didik didik edilmiştir ve edilmelidir de. fakat nedense ‘trans çocuk’ fenomeni ve ‘tedavisi’ görece yeni olduğu halde, toplumsal cinsiyetin basmakalıp yargılarına göre şekillenen bir medikalizasyon sürecine dair itiraz geliştiren kadınların feminizmi de, özgürlükçülüğü de, solculuğu da düşürülüveriyor.

öte yandan feminist çevrelerde görüşleri oldukça kabul gören trans hakları aktivisti beren azizi, ilaç kullanımını bir ‘eşitlenme’ ve hak meselesi olarak ele alıyor.

“Hormon bloklayıcıları tıp onaylamadan da zaten trans çocuklar kullanıyordu. Tıp onay verince bir hak kazanılmış oldu. Bu bloklayıcıları cis kadınlar da kullanıyordu, ihtiyaç olunca doktor yazıyordu bu ilaçları. Trans çocukların kullanımına izin verilince ne oldu, sadece eşitlenmiş olduk. Koparılan bütün yaygara bu nedenle, trans dışlayıcı söylem trans olmanın teşvik edildiği ileri sürüyor yani yıllardan beri süren teşvik retoriği öne sürülüyor.”

yetişkin kadınların ve erkeklerin sağlık sorunlarına cevap veren ve onlar üzerindeki yan etkilerinin de tartışmaya açık olması gereken ilaçlar sadece elde edilmesi gereken haklar olarak tariflenemez. örneğin ergenlik baskılayıcı olarak dünyada sıklıkla kullanıldığı bilinen lupron, yukarıda da sözü geçtiği üzere aslında en çok belli bir yaş üstündeki erkeklerde prostat kanseri tedavisinde kullanılıyor. ömrünün çoğunu geride bırakmış insanlara verilen ilaçların çocuklar için uzun vadeli sonuçlarını bilmek mümkün değil. bunlara koşulsuz erişim bir insan hakkı meselesi olmak bir yana, deneyselliği açısından insan hakları ihlali olarak dâhi kabul edilebilir.

feminist ve lgbti+ yayınlarda ve gruplarda tıbbi uygulamaları sorgulayan feministlere mesafe alınması, hatta bu kadınların feministten sayılmaması gerektiği hakkında epey yazılıp çizildi. bu yazının konusu olmadığı için daha fazla bundan bahsetmeyeceğim ancak çocukların kobay haline getirilmesini bu kadar savunan ve benimseyen bir siyasi hattın normal şartlar altında feministler açısından kuşkuyla karşılanması gerekir.

eşcinsellik tabu olunca

türkiye’deki iktidar lgbti+ düşmanı bir küresel cepheye dahil olduğunu her geçen gün daha da açık olarak gösteriyor. bu tüm bu tartışmaların tepesinde hepimizin birlikte mücadele etmek zorunda olduğu bir durum. muhafazakar yaklaşımınsa genel anlamda trans kimliklerden daha öncelikli olarak eşcinselliği düşmanlaştırdığını söylemek çok yanlış sayılmaz. heteroseksüelliğin tek normal, doğal ve kabul edilebilir cinsellik biçimi olduğuna dair inanç o kadar derin ki bu görüşün hakim olduğu toplumsal bir iklimde hemcinsine ilgi duyanlara dair ilk akla gelen, onların aslında karşı cinse ait olduğunu ya da doğal sayılan davranışlarla uyumsuz yaşadığı için bir bozukluğa sahip olduğunu düşünmek. bunu hem toplum, hem de o toplumun bir parçası olan birey kendi kendine yapıyor. elbette bunun translık için tek gerekçe olduğunu iddia edecek kadar basite indirgemeye niyetim yok ama muhafazakar toplumlarda bu sık rastlanabilecek bir durum. söylemeye çalıştığım şey daha ziyade şu: insanlar cinsiyeti de heteroseksüel cinselliğe dayalı algılayacak şekilde yetiştiriliyorlar. dolayısıyla aslında çok daha zengin olan cinsel arzular keşfedildiğinde cinsiyete dair kuşkuların ortaya çıkması da şaşırtıcı değil. bunun dışında toplumsal olarak kabul gören cinsiyet normları özellikle kız çocukları için, fiziksel ve davranışlarla ilgili dayatmaları, baskıyı, tacizi ve istismarı kabullenme gibi anlamlara da geldiği için bunlara isyan etmek de bazen dişi bedeni ve varoluşu tamamen reddetme sonucunu da doğurabiliyor.

bu durumda bana kalırsa genel eğilimin aksine hem susturulmaya çalışılan feministlerin cinsiyete dair görüşlerini, hem de bu en çok bağıranın en haklı sayıldığı lgbti+ çevrelerde görece sessiz kalan alternatif sesleri daha çok dinlemek ‘trans çocuk’ların zararına değil hayrına. çünkü muhafazakar toplum ve iktidar eşcinselliği kabul etmeye hiç yanaşmadığı için eşcinsellerin medikal olarak ‘düzeltilme’ ve heteroseksüel bir modele uyması daha makul kabul ediliyor. bugün kendi varoluşunu translıkla açıklayan pek çok insan da eğer çatlak seslere biraz kulak verirse kendini geleneksel cinsiyet kalıplarından çıkarıp buna sadece alternatif olan başka bir kafese sokmaya çalışıyor olabileceğini de fark edebilir. nitekim, aras güngör’ün 2015’te yayımlanan trans sohbetler kitapçığındaki ifadeleri hem cinsiyetini sorgulayanlara ilham vermek hem de aslında feminist eleştirilerin bundan çok da farklı olmadığını vurgulamak açısından anlamlı:

‘ikili cinsiyet sistemi’ kavramının farklı çevreler tarafından farklı şekillerde algılandığını burada not düşmek gerekiyor. pek çok feminist için bu basitçe ‘toplumsal cinsiyet/gender’ın ta kendisi ve kadınlarının ezilmesinin, sömürülmesinin en önemli aygıtlarından biri. dolayısıyla cinsiyete dair toplumsal kuralların ortadan kalkmasını hedefliyorlar. bu bildiğimiz anlamda kadın ve erkek rollerinin olduğu gibi translığın da sonu anlamına gelebilir. ancak bugünkü tartışmaların dönüştüğü noktada, ‘ikili cinsiyet sistemi’ni üremeye dayalı biyolojik, gözlenebilir ayrım olarak kabul edenler mevcut. bu yüzden bunu tıbbi teknoloji marifetiyle devreden çıkarmanın işe yarayacağını savunuyorlar. bedenin gözlenebilir farklılığının dışarıdan müdahaleyle değiştirilebilir bir şey olduğu, toplumsal olanın değil ikili yapıdaki bedensel özelliklerin değiştirilmesi savunuluyor. oysa biz sorunun bedenlerimizde olmadığını biliyoruz, dünyayı, suyu, havayı, toprağı ve insanları tahakküm altında tutup sömürmeyen bir toplumsal düzende bedenlerimizle barış içinde yaşama şansımız var. feminizmin kurduğu esas düş bu olmalı, insanlık tarihi için çok eski ama günümüz için yenilenmiş bir frankenstein hikayesinin sundukları değil.

Bu yazı daha önce DIŞ KAPININ MANDALI‘nda yayınlandı.
Bültene abone olup yazıları takip edebilirsiniz.

Toplumsal Cinsiyet Öğretisinden Çıkmak*

JEMIMA REPO

Aşağıdaki metni sermelix‘in izniyle vesvese’de paylaşıyoruz. Bloğunda Türkçeye daha önce çevrilmemiş kimi kadın yazarlara ait eserlerin, ağırlıklı olarak şiirlerin çevirilerini okuyabilirsiniz.

“Toplumsal cinsiyet” hakkında bildiklerimizi unutmaya çalışsaydık ne olurdu?

Unutmak derken, toplumsal cinsiyetin ne olduğu, ne anlama geldiği ve nasıl işlediğiyle ilgili düşündüğümüz, hatta onu “orada bir yerde” var olan bir “şey” olarak değerlendiğimiz öğretiden çıkmayı kastediyorum. Bu yazıda, toplumsal cinsiyet öğretilerinden çıkma uğraşının, toplumsal cinsiyete yeni bir teorik ve metodolojik yaklaşım oluşturmada atılacak ilk adım olduğunu öne süreceğim.

Toplumsal cinsiyet teorisinin önüne geçmek ve öğretilerinden çıkmak, toplumsal cinsiyetle ilgili güncel tartışma ve gerilimlerden uzaklaşmak ve onun politik imkân ve kısıtlamalarını yeniden değerlendirmek için fırsat sağlar. Feministler yaklaşık yirmi yıldır, toplumsal cinsiyet kavramının eleştirel yanının hafifletilmesine hayıflanıyor. Birçoğu, toplumsal cinsiyetin gündelik kullanımda ve politika oluştururken iktidar hiyerarşilerini parçalayacak bir araç sunmak yerine “cinsiyet” ile eşanlamlı olarak kullanılmaya başlandığını ya da daha da beteri, piyasa odaklı yönetimin, cinsiyet eşitliğini teşvik etme kisvesi altında kadınların esnetilebilir ve risk taşıyan işlerini çoğaltmak için bu kavramı gasp ettiğini düşünüyor. Diğer tartışmalarda, toplumsal cinsiyetin bir iktidar düzeni mi yoksa şahsi kimlik olarak mı algılanacağı Anglo-Amerikan feministler arasında derin anlaşmazlıklar yaratırken “toplumsal cinsiyet ideolojisi” denilen şeye saldırı, muhafazakâr ve aşırı sağcıların dayanak noktası haline geldi. Dolayısıyla, günümüzde toplumsal cinsiyet, farklı politik özne ve kurumlar arasında değişik anlam ve amaçlarla kullanılıyor.

Feminist düşünürlere göre böyle toplumsal cinsiyet “belaları,” toplumsal cinsiyeti feminist teori ve politika için anlamlı bir kavram olarak tutmak üzere yeniden teorileştirme çabasına sebep oldu. Ancak, toplumsal cinsiyete dair belirli görüşleri iyileştirme ya da koruma çabasındayken cinsiyetin toplumsal inşasının teorisi olarak anlaşılan toplumsal cinsiyetin başlangıcında da feminist bir görüş olmadığını unutuyoruz. Michel Foucault’nun cinselliğin Victoria döneminde ortaya atılan görece yeni bir kavram olduğunu açıkladığı gibi, Jennifer Germon ve Joanne Meyerowitz gibi araştırmacılar toplumsal cinsiyetin de cinsellik gibi, bilimsel bilgi ve tıbbi uygulamalara tümüyle dolanık bir icat olduğunu gösterdi. Bununla beraber, Foucault cinselliği yalnızca tarihsel bir oluşum değil, aynı zamanda iktidarın aracı ya da teknolojisi olarak yorumlamıştı. Toplumsal cinsiyetin nasıl hep iktidarın aracı ya da teknolojisi olduğunu kavradığımızda günümüz politikasında neden ve nasıl böylesine tartışmalı bir alan kapladığını daha iyi anlamamızın mümkün olduğunu ve buna karşılık nasıl bir politik duruş sergilenebileceğini tartışacağım.

* * *

Toplumsal cinsiyet teorisinin kurucu nüvesi sıklıkla Simone de Beauvoir’ın çalışmalarına, özellikle de kadın doğulmadığı ancak kadın olunduğu görüşüne dayandırılıyor. Oysaki İkinci Cinsiyet kitabı toplumsal cinsiyet kavramını ne dile getiriyor ne de onun üzerinde duruyor. Sara Heinämaa’nın ileri sürdüğü gibi, cinsiyet / toplumsal cinsiyet teorisinin Beauvoir ile ilişkilendirilmesi, Anglo-Amerikan kaynaklı bir yanlış okuma. Cinsiyet / toplumsal cinsiyet ayrımı, “kadın olma” görüşü toplumsallaşma fikrine değil, cinsel farkın anlamının fenomenolojik tanımına dayanan Beauvoir’a yabancı bir ayrım. Buna karşı, cinsiyet / toplumsal cinsiyet, cinsiyetli varlıkların gerçekliğini ayırt edilebilir iki düzene, yani biyolojik ve kültürel düzene, yapılandıran ontolojik bir çerçeve. Bu, İkinci Cinsiyet’ten yirmi bir, toplumsal cinsiyetin şu anda anladığımız şekliyle ilk kez teorileştirilmesinden on beş yıl sonra, 1970’te çıkan ve çığır açan, Kate Millett’ın yazdığı Cinsel Politika’ya kadar feminist teoride ilgilenilen bir konu değildi.

Cinsiyetin toplumsal, kültürel ve psikolojik yönlerini ifade eden toplumsal cinsiyet, feministlerin türettiği değil; ilk olarak, meslektaşları Joan ve John Hampson ile interseks insanlarda (biyolojik ve fizyolojik cinsiyet özellikleri örtüşmeyen insanlar) cinsiyet rollerinin oluşumu üzerine bir dizi makale yayımlayan psikiyatrist Dr. John Money’nin 1955’te ortaya attığı bir kavramdı. Money, interseks bireylerdeki psikoseksüel sonuçları en iyi öngören faktörlerin ne olduğunu, diğer bir deyişle, interseks birinin kendini kadın mı erkek mi olarak tanımlayacağını gösteren işaretleri tespit etmekle ilgileniyordu.

Money ile Hampson’ların çalışmalarının büyük bir önergesi vardı: araştırmaları, kromozomlar veya hormonlar gibi biyolojik etmenlerin baskınlığının toplumsal cinsiyet rollerinde belirleyici olduğunu teyit etmek yerine, çoğu interseks insanın doğumlarında kaydedilen cinsiyetlerinin rollerini edindiğini göstermişti. Bu araştırmalara dayanarak, birinin psikolojik cinsiyetinin doğuştan gelmediğini ya da biyolojik olarak belirlenmediğini ama toplumsallaşma süreçleriyle (bazı nadir durumlarda, bu toplumsallaşma biyolojik etmenleri tamamen geçersiz kılsa bile) öğrenilen bir şey olduğunu savunan yeni ve radikal bir görüş sundular.

Bu öğrenilmiş psikolojik cinsiyete toplumsal cinsiyet adını verdiler. Ayrıca, “toplumsal cinsiyet rolü” terimi de “bir kişinin oğlan ya da erkek, kız ya da kadın olduğunu göstermek için söylediği veya yaptığı her şey” anlamında ortaya atıldı. Terim, dilbilimdeki cinsiyet [gender] kavramıyla Money’nin Harvard Üniversitesi’nden hocası ünlü sosyolog Talcott Parsons’ın “cinsiyet rolleri” fikrini birleştiriyordu. Parsons’ın yapısal işlevselciliğinin 1950’lerde popülerliğinin zirvesinde olması burada kritik bir noktaydı. Bu görüş toplumu, toplumsal uyumluluğun yapıtaşı edimler, ilişkiler, süreçler ve yapılardan teşekkül  bir sistem olarak incelemeye odaklanıyordu. Bilhassa aile, çocukları cinsiyet rollerine göre toplumsallaştırmasıyla normları yeniden-üreten kilit bir sosyal kurumdu. Money’ye göre, ebeveynler tavırları ve çocuklarıyla kurdukları ilişkilerle çocuğun cinsiyetinin belirlenişini ve yetiştirilmesini sürekli pekiştirmeliydi. Buna çocuğun anne ya da babasını dişi veya erkekle özdeşleştirebilmesi için kuşkulu genital organlarının ameliyatlarla “normalleştirilme”si de dahildi.

Herkesin biyolojik olarak mutlak dişi-erkek ikiliğine kolayca sığdırılamayacağını bildirmesine rağmen Money, bu yeni toplumsal cinsiyet kavramıyla, kuşkulu genitalle doğmuş çocukların tutarlı şekilde cinsiyetlendirilmiş heteroseksüel bireyler olarak yetiştirilmesini sağlamak için onlara ameliyatla müdahale edilmesini onamıştır. Bu yüzden de, Money’nin çalışmalarının, çekirdek ailenin toplumsal düzenin temeli olduğunun varsayıldığı, Beyaz Amerikalı çekirdek aile yaşamının Batılı, savaş sonrası ideallerine dayanan normatif bir boyutu vardı. Bu da, dolayısıyla, çocuklara doğumlarından sonra en kısa sürede ameliyatla müdahale edilmesini gerekli kılıyordu çünkü Money, toplumsal cinsiyet rollerinin iki buçuk yılda geri dönüşü olmayan kimlikler haline geldiğini düşünüyordu. Yaptıklarının çocuklar için en iyisi olduğunu savunan Money ve diğer doktorlar için ebeveynleri ameliyat prosedürlerine onay vermeye ikna etmek hayli kolay oldu. Ameliyat, konuşabilecek yaştaki çocuklara uygulandığında çocukların bu şiddete gösterdikleri direnç, çocukça bir paranoya diye göz ardı ediliyordu. Bu interseks vakalarla ilgilenme protokolleri dünya çapında standartlaştırıldı ve günümüzde de hâlâ büyük ölçüde kullanılıyor.

1960’larda toplumsal cinsiyet kavramını psikanalist Robert J. Stoller daha da geliştirdi. Stoller, transseksüelliği anlamak ve terapisinde kullanmak için Money’nin çalışmalarına başvurdu ve cinsiyeti, cinsiyetin biyolojik özelliklere, toplumsal cinsiyetin toplumsal, kültürel ve psikolojik hallere işaret ettiği biyoloji/kültür ayrımına açıkça eşleyerek toplumsal cinsiyetten ayrı bir bilgi düzeyi olarak sınıflandırdı. Stoller ayrıca, bir kişinin benlik anlayışıyla takındığı tavır arasındaki farkı gözetmek için “toplumsal cinsiyet kimliği”ni “toplumsal cinsiyet rolü”nden ayrı tuttu. Stoller’in görüşünde toplumsal cinsiyet kimliğinin bir kez belirlenip yerleşmesi, transseksüelliği önlemek için çocuk cinselliği ve ailevi ilişkilere müdahale alanı olarak özen gösterilmesine sebep oldu. Stoller, toplumsal cinsiyet kimliği halihazırda belirlenmiş olan yetişkinler için cinsiyet farklılıklarını ehlileştirme ve genitallerini kişisel benlik algılarına uyumlu hale getirme aracı olarak ameliyatı savunuyordu. Bu, doktorlarından cinsiyet değişim ameliyatı isteyenlerin sayısının gittikçe arttığı trans danışanların özgürleşmesi anlamına geliyorken tıp için yetişkinlerin olağandışı cinsiyetlerini normalleştirme yöntemiydi de aynı zamanda.

***

Kate Millett 1970’te toplumsal cinsiyeti cinsiyetten ayrı ve toplumsal olarak inşa edilmiş bir şey olarak ele aldığında Money ve Stoller’in çalışmalarına direkt atıfta bulundu. Germaine Greer, Ann Oakley ve Gayle Rubin gibi tanınmış diğer feministler de aynısını yaptı. Rubin’in o vakitten beri belirttiği gibi, Money’nin çalışmaları feministler için önemli bir kaynaktı çünkü maskülenlik ile feminenliğin içkinliğine, biyolojinin bir kader olduğuna karşı çıkan, uzun yıllardır süregelen feminist argümanlara bilimsel kanıt sağlıyordu. Toplumsal cinsiyet kavramını kullanmak, kadın ve erkeklerin farklı davranması ve yaşamasının doğuştan belirlendiği yargısına karşı çıkmaya olanak sağlıyordu. Dahası, toplumsal cinsiyet rolleri aslında öğrenilen şeylerse, o halde kadınların özgürleşmesi, kadınların ikincilleştirilmesine sebep olan toplumsal ve kültürel yapılar, normlar ve pratiklerin alaşağı edilmesiyle mümkündü. Gelgelelim, 1970’lerin Anglo-Amerikan feministleri terimi bu psikiyatrik bağlamdan aldıklarında onunla ilişkili bu suistimalleri (çocuklara yapılan genital ameliyatlar ve transgender insanların patolojikleştirilmesi) göz ardı ettiler. Toplumsal cinsiyet kavramının feminist mücadeleye sağladığı büyük faydalara rağmen bu; tıbbın, bedeli ne olursa olsun kati cinsiyet ikiliğini sağlama konusunda suç ortaklığını teşhir etme fırsatını da kaçırmaktı aynı zamanda.

Şu ana kadar göstermeye çalıştığımın, toplumsal cinsiyetin tarihinin yalnızca dilin değil, iktidarın da tarihi olduğu anlaşılmıştır umarım. Birçok kişinin toplumsal cinsiyet kavramıyla daha önce hiç olmadığı kadar kuşatıldığını hissettiği bir dönemde bu kavramın savaş sonrası toplumsal kontrol bağlamında spesifik olarak ortaya atıldığını hatırlamak, toplumsal cinsiyetin her zaman politik olduğunu aklımıza getirmeli. Toplumsal cinsiyetin sahih bir anlamı ya da saf bir çıkış noktası yok ama ortaya çıktığından beri, bedenleri kontrol etmek, düzenlemek ve denetlemek için bir mekanizma olarak kullanılıyor. Makalenin başında belirtildiği gibi, toplumsal cinsiyet kavramının kullanımları daha önce hiç olmadığı kadar çatışma halinde, her biri kendi tanımlamalarının doğruluğundan emin görünüyor. Toplumsal cinsiyeti farklı farklı politik tasarı, mesele ve menfaatlerin kullanabileceği düşünüldüğünde herhangi bir hareketin bu terimi sahiplenmesinin ona nihai doğruluk, ışık tutan cevaplar ya da ilerici çözümler sağlayacağını farz etmek hata olur. Toplumsal cinsiyet, cinselliğin uzun tarihinde, insan deneyimini anlamlandırmak için kullanılan en yeni ve hiç şüphesiz ki Anglo-merkezli bir yöntem sadece. Kavramdan olmasa bile en azından ona bağlılığımızdan vazgeçmek, günümüzdeki açmazları aşacak eleştirel düşünmeye yeni açılımlar katmak için bu yüzden elzem. 

Jemima Repo, “Unlearning Gender,” The Philosopher, vol. 107. no.3, 2019
çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

* ing. “unlearning gender”. “unlearn,” öğrenilmiş bir şeye dair bildiklerimizi, bunlar genellikle hatalı, eksik veya kusurlu olduğundan bir kenara atmak anlamı taşıyor. sanıyorum ki oturmuş bir karşılığı yok, bağlamına göre açıklamalarla çevriliyor. “öğrenmeyi geri almak / geriye çevirmek” (1) veya “öğrenileni unutmak” (2) gibi çeviri önerilerine rastladım. bu yazının bağlamı düşünüldüğünde, (1) gibi çevirmek toplumsal cinsiyetin birçoğumuzun bile isteye “öğrendiği” bir şey olmadığı, (2) gibi çevirmekse “unutma”nın her zaman bilinçle yapılan bir şey olmadığı ya da unutulan veya unutulduğunu zannettiğimiz şeylerin yeniden yüzeye çıkabileceği gerçeğini göz ardı etmek gibi geldi. bu yüzden ben, toplumsal cinsiyetin bile isteye öğrendiğimiz bir şey değil, kendimizi içinde bulduğumuz bir anlamlar bütünü olduğunu ve bundaki “hatalı, eksik veya kusurlu” yanları görüp ondan bilinçli olarak sıyrılma çabasını daha iyi anlattığını düşündüğüm “öğretiden çıkmak” ile karşılamaya çalıştım bu ifadeyi.

Feminizm ve Kuir Hareketin Mutsuz Evliliği

Hem dünyada hem Türkiye’de feministler ve kuir siyaset içinde büyüyen, özellikle sosyal medyada harlanan bir tartışma mevcut. Bu anlaşmazlıkların temelinde, özellikle cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarıyla bunların birbiriyle ilişkisinin farklı yorumları yatıyor. Damla Karagöl, bir moleküler biyolog ve feminist olarak hem cinsiyetin ne olduğuna dair somut bilgilerini hem de son dönemdeki tartışmalar üzerine değerlendirmelerini Varlık dergisinin Ekim 2019 sayısı için yazmıştı. Biz de derginin izniyle feminist vesvese sayfalarına taşıyoruz:

 

İngiltere’de Öz-Kimlik Tartışmalarının Kısa Bir Tarihçesi

2002 yılında Birleşik Krallık vatandaşı Christine Goodwin, kendisini yasalar önünde kadın olarak tanımamakta direten İngiltere hükümetini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyet eder. Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk kez 1988 yılında Medeni Kanun’da yapılan bir değişiklikle tanınan cinsiyet değiştirme hakkını 2004 yılında hâlâ anayasal güvence altına almamış olan İngiltere hükümetinin bu tutumu, “Herkes, özel yaşamına ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir,” diyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesine aykırıdır.

Mahkemenin de “Birleşik Krallık’ta (o tarihte) transseksüel bireylerin tahmini sayısının 2000-5000 arası olduğu düşünüldüğünde bir yasal düzenlemenin tüm sistemi altüst etme tehdidi içermeyeceğini ve yasal karşıtlıklar ortaya çıksa dahi bunların tamamen geçiş yapmış, postoperatif transseksüellerin davasına uyarlandığında aşılabileceğini” belirterek şikâyeti kabul etmesiyle İngiltere parlamentosunda gerekli değişikliklerin yapılması hazırlıkları başlar ve 2004 yılının sonlarına doğru Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu kamuoyuna tanıtılır.

Çok geçmeden, Nisan 2005’te yürürlüğe giren bu kanuna göre, gerekli başvuruları yaptıktan sonra tanı kriterlerini karşılayarak “cinsiyet disforisi” olduğunu kanıtlayan bireyler Cinsiyet Tanıma Sertifikası edinmeye hak kazanırlar. Bu da kimliklerini değiştirmeleri ve evlilik başta olmak üzere tüm kanuni haklarını talep etmeleri için gerekli yasal zemini oluşturur.

Burada bahsedilen “cinsiyet disforisi” için bir parantez açalım. Yunancada katlanılması zor, aşırı acı anlamına gelen dusphoros’tan gelen “disfori”; majör depresif bozukluk, bipolar bozukluk gibi mental hastalıkların eşliğinde ya da premenstrüel disfori ve postkoital disforide olduğu gibi bağımsız bir duygudurum bozukluğu olarak ortaya çıkan mutsuzluk halidir. Cinsiyet disforisi ya da cinsiyetinden hoşnut olmama da uzun yıllar bu klinik küme içinde tedavi edilmesi gereken patolojik bir mutsuzluk olarak görülmüştür. Yasanın çıktığı 2005 yılında, bedensel cinsiyet ve cinsiyet kimliğinin uyumlu olmasını hâlâ bir norm olarak tanımlayan hâkim görüşün gölgesinde, transseksüellere ancak tanınmış olan bu hak aslında “tedavi olma” hakkıdır.

Dirençli aktivistlerin uzun uğraşları ve onların tezlerine uyumlu sonuçlar ortaya koyan araştırmaların ikna edici birlikteliği sonucunda bu hatalı bakış açısı geçerliliğini aşama aşama yitirir.

2013 yılında, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından hazırlanan ve tüm dünyada psikiyatrların kullandığı evrensel tanı kriterlerini düzenleyen Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nın 5. baskısında ilk kez transseksüellik bir mental hastalık olarak yer almaz. Mayıs 2019’da da Dünya Sağlık Örgütü’nün yayımladığı elkitabında cinsiyet disforisi mental hastalıklar kategorisinden çıkarılmıştır.

Bir yanda bu gelişmeler sürerken, Birleşik Krallık’ta bir vatandaşın kişisel hukuk mücadelesinin açtığı yolun sonunda ancak çıkarılan Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu, transseksüelliği hâlâ mental bir hastalık olarak değerlendirmekte ve başvuran vatandaşlarından cinsiyet disforisi teşhisi, detaylı tıbbi tedavi raporu, en az iki yıl yeni cinsiyet kimliğiyle yaşadığını kanıtlayan resmî evraklar ve bu kimlikle ölene kadar yaşamaya niyetli olduğunu ifade ettiği yasal beyanname gibi yıldırıcı bürokratik taleplerde bulunmaya devam etmektedir. Değişime olan ihtiyaç inkâr edilemez boyuttadır. Ülkedeki tartışmaları yakından takip eden Uluslararası Af Örgütü de 2018 yılında yasanın insan hakları ihlali olduğunu belirterek düzenlenmesi çağrısında bulunur.

Trans aktivistlerin o tarihte gelişmiş ülkelerin bazılarında uygulanmaya başlamış “cinsiyet kimliği yasası” talebiyle süreç başka bir boyuta taşınır. Cinsiyet kimliği yasası, kişinin kısaca herhangi bir prosedüre gerek olmaksızın, yalnızca ait olduğu cinsiyeti beyan ederek kimliğini değiştirmesini sağlayan kanundur.

Teorik kısmı oldukça basit olan bu kanunun pratik kısmına dair uygulandığı ülkelerde de halihazırda var olan tartışmalar zinciri böylelikle Birleşik Krallık’a sürüklenir.

En büyük itiraz odağı, biyolojik cinsiyeti erkek olan trans kadınların cis (biyolojik ve toplumsal cinsiyeti aynı) kadınların alanlarına dahil edilme biçimleridir. Trans erkeklerin aksine, trans kadınların koşulsuzca erişimine açılması öngörülen alanlar doğası gereği dezavantajlı bir grubun yaşam koşullarını eşitlemek için tasarlanmış alanlardır ve özellikle de herhangi bir bedensel değişiklik geçirmemiş trans kadınların müsabakalarda yalnızca cis kadın sporculardan oluşan takımlar, şiddet mağduru kadın sığınakları ya da hapishanelerdeki koğuşlarının da bir parçası olduğu bu alanlarda yer almaları çeşitli soruları beraberinde getirmektedir.

The Guardian gazetesine demeç veren Reading Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri Rosa Freedman ve Rosemary Auchmuty de bu kaygıyı dile getirirler: “Yasal tanıma sürecine yönelik reformlar etkilenen tüm insanların ihtiyaçlarını dikkate almalı ve kaygılanan herkesin haklarının korunduğunu taahhüt etmeli. Biz biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın korunmasının öz-kimliğe (kişinin beyan ettiği toplumsal cinsiyet kimliğiyle özdeşleşmesine) izin verirken aynı zamanda kadınların haklarının da korunmaya devam etmesini öneriyoruz.”

Aynı zamanda bir trans hakları aktivisti olan Manchester Hukuk Fakültesi’nden Stephen Whittle ise bireyin edindiği cinsiyetinin zaten sınırlı bir yasal düzeyde tanındığını ve tıbbi mahremiyet, evlilik ve emeklilik gibi temel hakları düzenlediğini belirterek bu kaygılara karşı çıkar: “İrlanda, Arjantin, Belçika, Kaliforniya, Kolombiya, Danimarka, Norveç ve Malta cinsiyet kimliğini yasal olarak tanımak için kişisel beyanı esas alıyor. Trans hakları grubu Press for Change’in cinsiyet tanıma üzerine danışma için yaptığı henüz yayımlanmamış bir araştırmasına göre bu ülkelerde söz konusu yasal değişikliğe karşı Birleşik Krallık’ta gördüğümüz feminist olumsuz tepki görülmemiş.”

Whittle’ın bu sözlerinin İngiliz gazetesinde yer aldığı 19 Ekim 2018’den bu yana geçen bir yılın sonunda, kaygılananların hem haklı hem de kaygı duymaları nedeniyle suçlu olacakları ironik bir noktaya gelindi.

Feminist Hareket ve Kuir Hareketin Yol Ayrımı

Mor rengin Roma İmparatorluğu’yla olan ilişkisini ikinci sıraya atması ve 8 Mart’ın takvimlerde anlamlı bir gün olarak yer almasını sağlamasının ötesinde, feminist hareketin insanlığa en büyük hediyelerinden biri, kadınlık ve erkekliğin doğuştan gelen bir kimlik olmadığını, biyolojik cinsiyetlerle ilişkilendirilmiş cinsiyet rollerinin “toplumsal bir inşa” olduğunu ortaya koyan cinsiyet kuramıdır. Felsefe tarihinde de önemli bir yeri olan bu kurama göre bedenimize dayanarak tanımlanan ve erkek ya da dişi olarak adlandırılmamızı sağlayan biyolojik cinsiyetimizdir, bunların üzerinden kapsamı ataerkil bakış açısıyla belirlenmiş kadınlık ya da erkeklik kodlarının dayatılması sonucu edindiğimiz kimlik ise toplumsal cinsiyetimizdir. Bu kimlikler üzerinden inşa edilmiş bir hiyerarşinin içinde, ikinci sırada olma nedeninin “özümüzde” olduğu anlatısıyla çepeçevre sarılırız. Söz konusu özle bağdaşmayan her kimliği ve yönelimi dışlayan bu anlatının kurbanları cis ya da trans, homoseksüel ya da heteroseksüel, kendisini herhangi bir cinsiyete ait olarak tanımlamayan ya da akışkan bir cinsiyet kimliği olan, kısacası bu normatifliğe aykırı şekilde var olma suçu işleyen her bireydir.

Trans aktivizm, öz-kimlik yasasının temelini oluşturan “cinsiyet kimliği” üzerinden ortaya koyduğu bambaşka bir tezle bu kuramı tersyüz eder ve özden gelen ve inşa edilenin yerlerini değiştirerek asıl olanın beyan edilen kimlik, sonradan atananın ise biyolojik cinsiyet olduğunu öne sürer.

İsmini 1969 yılında LGBTİ+ aktivistlerin polis baskını karşısında üç gün süren ve onur yürüyüşlerine ilham veren tarihî bir direniş sergilediği Stonewall Inc isimli bardan alan ve kuir hareket içinde tartışılmaz bir ağırlığı olan Birleşik Krallık merkezli yardım kurumu Stonewall’un kavram sözlüğünde “cinsiyet kimliği” şöyle tanımlanır: “Bireyin kendisine doğumda atanmış cinsiyetiyle uyum gösterebilen veya göstermeyebilen, kadın, erkek ya da farklı bir cinsiyette olduğuna dair doğuştan hissi.”

Bu doğuştanlığın nasıl olduğuna dair kesin bir yanıt yoktur. Biyolojik cinsiyetin, dahası biyolojinin hiç katkısının olmadığı iddia edilen, henüz dünyaya gelmeden önce sahip olunduğu için toplumsal etkilerin payı olması ihtimaline de kapalı, bir yönüyle metafizik bir özden bahsedilmektedir. Cinsiyeti kromozomlar, iç ve dış genital organlar, hormonlar ve cinsiyet karakteristikleri gibi maddi gerçeklikler üzerinden tanımlayan biyolojinin metodolojisini bu teze uyum sağlamadığı için reddeden bu yeni tanım; biyolojik cinsiyet kavramını ondan yalnızca doğuştan olma niteliğini ödünç alarak devredışı bırakır ve sadece bu bahsedilen özü, doğuştan gelen kimlik kavramını temel alır.

Aktivistler bu noktada bilime karşı belirli ve ortaklaşılmış bir tavır içinde de değillerdir. Kendisi de bir biyolog olan ve biyolojinin ikili cinsiyet sistemini terk etmesi gerektiğini bulgularla öne süren trans aktivist Julia Serano’nun bilimsel metodolojiyle itiraz ettiği bir uçtan bilimsel bilginin epistemolojik eleştirisini hatırlatarak normatifliğini tartışmaya açan bir başka uca, tepkiler geniş bir spektrum içinde çeşitlenir. Bu spektrumda medyan olarak kabul edilebilecek hâkim görüş ise bilimsel bilgiyi kategorik olarak reddetmez fakat biyolojik cinsiyetlerin biyologlar tarafından atanmış, maddi karşılığı olmayan kavramlar olduğunu öne sürer. Bu görüş genellikle bilimin iktidarla olan ilişkisi göz önünde bulundurularak, ikili cinsiyet sisteminin patriyarka tarafından baskı aracı olarak kullanılmak üzere ortaya çıkarılmış olabileceği şüpheleriyle genişletilir.

Bilimin teorik tartışmalarda yanlış tarafta durduğu gerekçesiyle yargılanması elbette ilk kez rastlanan bir durum değildir. Ürettikleri bilgiyle sosyal kuramlarda da referans verilen biyologlar özellikle teoloji tartışmalarında sıklıkla kendine yer bulan evrim teorisi üzerinden bu sorgulamalarla sıkça karşılaşırlar. Bu tez üzerinden sağlıklı bir yargılama yapabilmek için önce cinsiyetlerin nasıl tanımlandığına bakmak gerekir.
Biyolojik cinsiyetler, basitçe, bir varlığın “canlı” olma niteliğini kazanması için gereken temel şartlardan biri olan üremeyi nasıl gerçekleştirdiğini anlamak adına ortaya konmuş kavramlardır. Canlıların önemli bir kısmı bunu bir eşeyle yapar. İki eşeye ait kalıtım materyali bir araya gelerek yeni bir genetik birleşime sahip yavruyu meydana getirir. Tek hücreli canlılarda hücre içinde bulunan bir gen ürününün tipine göre canlının hangi eşey olduğu saptanır. Örneğin, bir maya türü olan S. Cerevisiae’da İngilizce mating (çiftleşme) sözcüğüne referansla MAT olarak adlandırılan gen ürününün a ya da alfa oluşuna göre maya MATa ya da MAT alfa eşeyi olarak tanımlanır. Canlıların gelişmişliği arttıkça ve üremeyle ilişkili yapılar da sayıca ve çeşitçe çoğalır ve artık bunların bir araya gelerek ifade ettiği bir cinsiyetten söz edilmeye başlanır. Gelişmiş canlılar için sabit iki cinsiyetten bahsetmemizin nedeni üremenin yalnızca ve en fazla iki eşeyin bir araya gelmesiyle mümkün olan bir eylem olmasıdır.

Yüksek yapılı canlılar arasında farklı düzeylerde bilincin ortaya çıkması ve popülasyonları içinde belirli sosyal yapıların inşa edilmeye başlanmasıyla, eşcinsel yönelimler gibi biyolojik cinsiyetin evrimsel olarak açıklanan var olma nedeninin ötesine geçen davranışlar görülmeye başlanır. Bunlar, en yüksek bilinç düzeyine erişmiş canlı olan ve Latince “düşünmek” anlamına gelen sapere fiiline referansla “düşünen, akıllı insan” ismini alan Homo sapiens ya da diğer deyişle modern insan popülasyonunda, içine doğduğumuz toplumda daha geniş varyasyonlar halinde karşımıza çıkar.

Biyolojik cinsiyetler bu popülasyonlarda işlevlerini yitirmezler. Canlılar bu sosyal yapı içinde en basit canlılık ölçütlerini sağlamaya, örneğin metabolik faaliyetlerini yürütmeye, büyümeye ve gelişmeye, etik nedenlerle reddetmiyorlarsa üremeye ve uyum sağlamaya ya da daha popüler bir deyişle evrim geçirmeye devam ederler.

Yalnızca cinsiyet kimlikleri artık salt biyoloji için bir anlam içerme zorunluluğu olmayan; antropoloji, sosyoloji, psikoloji ve feminist kuramın da dahil olduğu düşünüldüğünde felsefe gibi beşeri disiplinleri de açıklama yapma sorumluluğuna ortak eden yapılardır. Leuven Üniversitesi’nde evrimsel biyoloji çalışmalarını sürdüren Prof. Arnold De Loof’un “Yalnızca iki biyolojik cinsiyet formu fakat birçok toplumsal cinsiyet varyantı var: Nasıl açıklanır?” başlıklı sayfalar süren makalesinin oldukça yorgun geçen bir okuma sürecinin ardından sonuna yaklaşırken gördüğüm ve beni o noktada çok güldüren basitlikte bir cümlesiyle de ifade edebileceğimiz gibi: “Homo karmaşık davranan bir canlıdır.”

Bugüne dek, “homo”ya dair hiçbir farklılık; bizi onu taksonomide koyduğumuz yerinden çıkarmamız, biyolojisinden bağımsız bir varlık olarak tanımlamamız gerektiğine ya da diğer bir ifadeyle o klasik münazarayı “nurture”un kazandığına ikna etmedi. Biyolojik ve toplumsal gerçeklikler arasındaki rasyonel ayrımlar deterministik bir bakış açısına sürüklenmemizin ve bunun üzerinden çeşitli ayrımcılık pratiklerini meşrulaştırmamızın önüne geçti.

Biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasındaki karmaşık ilişkiyi de doğal ve beşeri bilimlerin işbirliğiyle gün geçtikçe artan bir berraklıkta açıklamaya devam ettik.

Dolayısıyla bu radikal tez, yukarıda durdukları yeri tarif ettiğimiz bilim insanları tarafından bir ihtiyaç nedeniyle ortaya konmuş değil. Buna karşılık, aktivistler tarafından mücadelelerinin temeli haline getirilmek üzere ortaya konmuş bu tez ışığında neredeyse tüm yaşam bilimi tarihi, bizi yüz yıl öncekinden daha katı bir özcülüğe sürükleme tehlikesinin yanı sıra, 21. yüzyıl değerleriyle de temelden celişecek homosentrik bir bakış açısıyla yeniden yazılıyor. Maddi gerçekliklerin inşa, inşa olduğu ortaya konan gerçekliklerin ise yeni maddi gerçeklikler olarak yeniden tanımlandığı karmaşık bir matriste kendimizi uzun tarihçesi sıfırlanmış anlamlandırma çabamızın içinde, yeni bir kökende buluyoruz.

Bu bakış açısıyla hayvanların da cinsiyetlerinin kurgusal olduğu tartışmalarının yapıldığı Twitter’da “dünyanın ilk cinsiyeti atanmamış penguenini” müjdeleyen bir internet sitesi haberine Oxford Üniversitesi’nde hayvanlarda çiftleşme üzerine çalışan zoolog Ellen Pasternack’in yaptığı sarkastik yorumu ekleyerek bu başlığa nokta koyalım:

“Elbette bugüne dek tüm canlılara cinsiyetlerini biz atadık. Onlara hangi cinsiyette olduklarını söylemeseydik hangisi yumurtlayan taraf olduğunu bilemeyecekti.”

Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm Tartışmaları

Heidi Hartmann; Marksizm’le Feminizm’in Mutsuz Evliliği’nde, bu iki hareketin Marksistler tarafından bir araya getiriliş biçiminde Marksizm’in nasıl merkeze alındığından ve feminizmin tali unsur olarak nasıl eritildiğinden bahsederken nüktedan bir İngiliz evliliği analojisi kullanır. Evliliği “karı ve koca birdir, o bir de kocadır” şeklinde formülize eden İngiliz örfi yasasında olduğu gibi, Marksizm ve feminizm birdir ve o da Marksizm’dir.

Şimdi aynı İngiliz evliliği, bu yeni kuir cinsiyet kuramıyla feminist cinsiyet kuramı arasında yaptırılmak isteniyor. Buna karşı çıkan feministler ise “trans dışlayıcı radikal feminist” ya da hepimizin artık aşina olduğu kısaltılmış şekliyle TERF yaftasıyla karşı karşıya kalıyorlar.

Bu yazıdan önce tartışmalardan haberdar olmuş herkesin aşina olduğu TERF terimi; aslında ilk kez 2008 yılında, o yıl düzenlenen Michigan Kadın Müzik Festivali’ne trans kadınların alınmak istenmemesi üzerine (blogunda yaşanan tartışmalar esnasında) Viv Symthe tarafından kullanılan bir kısaltma. “Trans kadınları hiçbir şekilde kadın olarak kabul etmeyen ve kızkardeşlik içinde yerleri olmadığını savunan” radikal feministleri işaret etmek için her seferinde uzun uzun yukarıdaki dört kelimeyi yazmak yerine başharflerini birleştirmeye karar vermesiyle ileride olacaklardan habersiz, bu sözcüğün internet tarihindeki ilk kaydı orada düşülmüş.

Viv Symthe’in 28 Kasım 2018’de yine The Guardian’a “…çok uzun zaman önce bu özel tartışmayı (ve beni) aştı ve zaman zaman hem feminist/kadın alanlarına transların dahil edilmesini savunanlar hem de kadınlara özel alanlardan transların dışlanması için çalışanlar tarafından bir silah olarak kullanılmaya başlandı” sözleriyle ifade ettiği şekilde, aradan geçen on yılda bu sözcük uzun ve beklenmedik bir yol almış. O tarihten bu yana geçen bir yıl içinde yaşananlara bakarak bir o kadar daha yol aldığını ve artık trans aktivist tezlere karşı çıkan tüm görüş sahibi feministler için bir şemsiye terim olarak kullanılmaya başlandığını söylemek mümkün.

Feministler ve trans aktivistler arasında en büyük ayrışma nedenlerinden biri olan Jessica Yaniv davası örneğiyle bu pratiği somutlaştırabiliriz:

Kanadalı bir aktivist olan Jessica Yaniv; sitedeki çeşitli gruplardaki ilanlarında evlerinde ağda hizmeti verdiklerini belirten göçmen kadın ağdacılarla –bazen kendisine ait olduğu halde farklı kimlik beyanları içeren, bazen de farklı kadın arkadaşlarına ait Facebook profilleriyle– iletişime geçerek onlardan randevu alır. Randevu zamanına yakın kadınları arayarak kendisinin trans kadın olduğunu fakat geçiş yapmadığını, erkek genitallerine ağda yapmanın onlar için sorun olup olmayacağını sorar. Birçok kadın o aşamada ağda hizmeti vermeyi reddeder. Aktivist, kadınları ayrımcılık suçu işledikleri gerekçesiyle dava edeceğini söyleyince özür dileyerek anlaşmak için bir yol ararlar. Genelde Yaniv’e para ödemeleriyle neticelenir bu anlaşma girişimleri ve yasal bir suçlamayla karşı karşıya kalmaksızın uzlaşmayı başarırlar. Ağdacılardan birinin dava edilmeye karşı çıkmaması, bir avukat tutması ve avukatının kısa bir araştırmayla kendisinden önce aynı duruma düşmüş diğer kadınlara da ulaşmasıyla davanın çapı önce ülke ardından dünya gündemine oturacak şekilde genişler.

Tüm dünyada ve Türkiye’de, Jessica Yaniv’in biyolojik erkek olduğu ve bu yüzden ağdacı kadınların onun bedenine dokunmama hakkı bulunduğunu düşünen feministler, trans aktivistler tarafından TERF olarak tanımlanır.

Yine Türkiyeli aktivistlerce ithal edilen bir başka tartışma odağı; cinsiyet kimliğinin çocuklukta üç yaşa kadar giden erken bir dönemde ifade edildiği öne sürülerek, trans olduğunu beyan eden çocukların –ülkesinin yasalarına göre– reşit olacağı yaş beklenmeden hormon inhibisyonu tedavisine alınıp vücudunun eşey hormonlarını üretmesinin önlenmesinin sağlanması talebidir. Bu medikal müdahale konusunda kaygı belirtmenin feministler açısından hangi etiketi edinmekle sonuçlanacağını tahmin etmek zor değil.

Bu yazıda irdelenen cinsiyet kimliği kuramı tartışmaları kapsamında TERF tabir edilmek için benim gibi bilimsel itirazlar geliştirmenize gerek yok. Aslında karşınızda durduğunu düşündüğünüz aktivistler de teoride reddettikleri bilimsel bilgiyi klinik anlamda kabul ediyorlar. Örneğin cinsiyet kimliğinin oluşumunda anne karnında maruz kalınan hormonların etkisi olabileceğini saptayan araştırmaları bu kavramın doğuştan olma niteliğine bir kanıt olarak masaya getirebiliyorlar. Oysa orada da biyoloji biliminin yaptığı kurgusal atamanın uzantıları var. Bir fetüsün maruz kalmaması gereken düzeyde androjen hormonuna maruz kalmasının erkek cinsiyet kimliği edinmesinde rol oynayabileceği fikri onaylandığında, androjene biyologlar tarafından atanan “erkek eşey hormonu” görevi de onaylanmış oluyor.

Bundan dolayı rasyonel değil, politik bir tavır almanız gereken bir ayrışma bu. Feministlerden beklenen bu tezin getirdiği paradoksları çözmeleri değil, “trans kapsayıcı” etiketini hak ettiklerini kanıtlamak için, bu tezi var olan ve potansiyel olarak neden olacağı tüm çelişkileriyle benimsemeleri. Bir tür aktivist pazarlık içinde, rasyonel itirazlarını trans kapsayıcı etiketiyle takas etmeleri.

Aksi halde öfkeli aktivizmin namlusu bu eski müttefik yeni düşmana çevriliyor ve onunla mücadele etmek için de elbette tüm harp hilelerinden yararlanmak mübah hale geliyor.

Bu başlığı ve yazının tamamını, çıkış noktası Türkiyeli bir feminist grubun bir sosyal medya gönderisi olduğu için yukarıdakilere kıyasla yerli bir tartışma olarak nitelendirilebilecek bir başka tartışmaya parantez açarak noktalayalım. Bu tartışma, Türkçe internette daha önce dünya gündeminde kendine yer bulan haberlerle sınırlı kalan kapsamı ilginç denebilecek bir şekilde genişletti ve o tarihlerde henüz yeni mezun olmuş bir moleküler biyolog olan ben dahil birçok ilgisiz sayılabilecek feministi içine aldı.

7 Temmuz 2019’da, Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversite öğrencisi kadınlardan oluşan bir feminist örgütlenme olan Kampüs Cadıları, kendi Facebook sayfasında o gün doğum günü olan biyolog Nettie Stevens adına bir mesaj paylaştı. Paylaşım şu şekildeydi:

“Biyolojik cinsiyetin X ve Y kromozomlarıyla belirlendiğini keşfeden kadın biyolog Nettie Stevens 7 Temmuz 1861’de dünyaya geldi. Ne yazık ki cinsiyet belirleniminin genetik temelinin keşfi, dönemin önde gelen erkek araştırmacılarına atfedildi; ders kitaplarına ve bilim tarihine o şekilde geçmişti. Kadınlar olarak hayatın her alanındayız, olmaya da devam edeceğiz!”

Nettie Stevens’ın bir ışık mikroskobunun oküler lensine gömülmüş bakışlarıyla laboratuvarının içinde çekilmiş nostaljik bir fotoğrafının üstünde, mor bir kalple sonlanan bu umut ve coşku dolu mesaj en azından kendi varlığı konusunda iddiasını pek sürdüremedi ve bu gönderinin biyolojik cinsiyetten bahsetmesi nedeniyle transfobik olduğunu öne süren öfkeli aktivistlerin gazabına uğramasının ardından silindi.

Ve Türkiyeli feministler olarak bizler; yüz yıldan biraz uzun bir süre önce dünyaya gelmiş, kadınlara bilim dünyasında ayrılan yerin oldukça sınırlı olduğu bir dönemde değeri sonradan anlaşılan pek çok çalışmaya imza atmış, üniversitesinde kalıcı bir pozisyon bile teklif edilmediği için çeşitli laboratuvarlarda ve deniz enstitülerinde öğretici olarak sürdürdüğü yaşamını elli yaşındayken meme kanserinden yitirmiş, ölümünün arkasından onun çalışmalarının devamını getirerek gelişim biyolojisi tarihine ismini altın harflerle yazdıran Thomas Hunt Morgan’ın “Son on iki yılda karşılaştığım öğrenciler içinde araştırmada Miss Stevens kadar bağımsız ve yetenekli başka kimseye rastlamadım” dediği Nettie Marie Stevens’ın patriyarka tarafından hiç teslim edilmemiş hakkının bu kez feminist hareket içinde progresif kanat olduğu iddiasındaki aktivistler tarafından yeniden elinden alındığına tanıklık ettik.

Geçmişi ve geleceği, tarihin yanlış tarafını ve doğru tarafını temsil eden iki karşıt hizip, Fatmagül Berktay’ın Foucault’cu bir anlayışla yorumladığı “ad koyma” iktidarına sahip olma üzerinden trajik bir ortaklık sergilemiş oldular. “Rahim gücünden” bahsetmenin, kız çocuklara regl olmanın gurur duyulacak bir şey olduğunu söylemenin adı “trans nefreti” olarak yeniden koyuldu. Ebe forumlarının kapatıldığı, Vajina Monologları oyununun sergilenmesinin yasaklandığı bu yeni düzlemde feministler kendilerini bambaşka bir yok sayılma mücadelesinin ortasında buldular.

2003 yılında Kadıköy Kaymakamı Yüksel Peker’in “oyunun adını telaffuz etmeye bile utanıyorum” diyerek Vajina Monologları oyununu yasaklamasından neredeyse on yedi yıl sonra, bu acı ve ironik tesadüf bize çok iyi bildiğimiz bir hikâyeyi hatırlatıyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin, 6284 Sayılı Kanun ve süresiz nafaka başta gelmek üzere pek çok temel hakkımızın tartışmaya açıldığı bir Ortadoğu ülkesinde, ne kadar bizim olduğunu bilmediğimiz kavganın garez duyulan tarafları olarak, bir öncekinde ezanı ıslıklamak gibi absürt bir suç isnadıyla hedef tahtasına oturtulduğumuz 8 Mart yürüyüşünden bu sene bambaşka bir karar mercii tarafından “TERFler dışarı” sesleriyle men edileceğimiz konuşuluyor.

Metnin başındaki görsel, tarihte ilk kez elektron mikroskobuyla çekilen ve molekülün çift sarmal yapısının çözülmesindeki kilit gelişme olan DNA fotoğrafı. Bu fotoğrafı çekmeyi başaran kadın bilim insanı Rosalind Franklin’in başarısı erkek meslektaşları James Watson ve Francis Crick tarafından hasır altı edilmiş ve keşifleriyle layık görüldükleri Nobel ödülü konuşmalarında o tarihte çoktan ölmüş olduğu halde ismi bile geçmemişti. Aşağıdaki fotoğraf ise onun anısına Çek Cumhuriyeti’nde oynanan tiyatro oyunu Photograph 51’den. Şimdi arkamıza yaslanıp Franklin’in sigarasına eşlik etme vakti.

photo_2019-12-04_04-55-22

“Beni Öldürüyorsun”: Nefret Söylemi ve Feministlerin Susturulması Üzerine

Radikal feministler devamlı transların var olma haklarını inkar etmekle ve hatta onların ölümlerinden sorumlu olmakla suçlanıyor. Trouble&Strife‘da yer alan bu yazıda, Jane Clare Jones bu suçlamalara yakından bakıyor. Bu suçlamalar nereden kaynaklanıyor ve ne anlama geliyorlar? Daha yapıcı bir tartışma zemini yaratmanın bir yolu var mı?

JANE CLARE JONES 

 

Feminist söylemin belirli formlarının susturulması gerektiği iddiası son zamanlarda geçer akçe olmaya başladı. NUS’un [Birleşik Krallık’taki Ulusal Öğrenci Sendikası] Julie Bindel’e platform vermeme çabası, komedyen Kate Smurthwaite’in performansının iptal edilmesi ve geçen ay Kanadalı ilerici bir websitenin feminist yazar Meghan Murphy ile işbirliğini sonlandırmasının talep edilmesi gibi dikkate değer olaylar meydana geldi.

Bunların temelinde belirli bir feminist topluluğun düşüncelerinin nefret söylemi olduğu iddiası yatıyor. Bu iddianın versiyonları sosyal medyada yıllardır -Trans Dışlayıcı Radikal Feministler (TERFler) ile Naziler, BNP (İngiltere Ulusal Partisi) ya da Ku Klux Klan arasında bağlayıcı analojiler kurularak- dolaşıyordu. Ancak bu iddianın kamusal alandaki konuşmaların sansürlenmesinde ne kadar etkili olduğunu tam olarak anlamamı sağlayan olay, Ağustos 2014’te gazeteci ve trans aktivist Paris Lees’in, toplumsal cinsiyete¹ eleştirel yaklaşan trans kadın Miranda Yardley ile yapılacak Newsnight tartışmasını “transların var olma hakları ile ilgili uydurma bir tartışmaya girmeye hazır olmadığını” söyleyerek iptal etmesi oldu.

yrkillingme-001

Alanlarımıza kimi davet edeceğimizi seçme hakkımız olduğunu ve herhangi bir nefret söylemini yayanların bunun sonuçlarına katlanması gerektiğini düşünüyorum.

Daha yakın bir geçmişte, TERFlerin “transların var olma haklarını tartışmak” istediği iddiası neredeyse apaçık bir şekilde TERF’lerin transları yok etme niyetinin olduğu şeklinde dillendirilmeye başladı. Feministlerin susturulmasını savunanlar, “masadakilerin bir kısmı diğerlerinin ortadan kaldırılması gerektiğini iddia ederken” ya da “bir taraf onları öldürmek isteyen bir grup insana karşı kendi varlıklarını savunmaya zorlanırken” diyaloğun imkansız olduğunu söylüyorlardı.

Bazı feministlerin söylemek istediklerinin nefret söylemi olduğu argümanı birbiriyle ilişkili üç iddiaya bölünerek özetlenebilir. Artan ciddiyet sırasına göre bu iddialar TERFlerin (1) transların varlığını ve/veya var olma haklarını reddettikleri; (2) etkin bir şekilde transların var olmamalarını istemeleri; ve (3) onları transların ölümlerinden sorumlu kılacak davranışlarda bulunmaları.

İddia 1: TERFler transların varlığını/var olma haklarını inkar ediyor

 

yrkillingme-002

TERF denen kağıttan ev, toplumsal cinsiyetin tamamen sosyal olarak empoze edilmiş bir durum olduğu varsayımı üzerine kurulu.

İlk bakışta bu iddia absürt görünüyor. Şüphesiz ki translar vardır: Feminizm, var olmayan insanlarla olan ve onlar hakkındaki bir anlaşmazlık yüzünden parçalanmıyor. Bu yüzden, bu iddiayı anlamlı hale getirmek ancak “transların varlığı”nı “transgender ideolojisinin transların varlığını izah ediş biçimine göre transların varlığı”na daraltmakla mümkün. Buna göreyse, transların varlığı, kişinin toplumsal cinsiyetinin değişmez kaynağı olan ve doğuştan gelen ‘[toplumsal] cinsiyet kimliği’ ile açıklanabilir.

Bu teori transaktivistlerin ideolojisine dahil edilmeden önce klinik ve akademik bir bağlamda ortaya çıkmıştı. “Erkek bedenine hapsolmuş bir kadın” olma deneyimine odaklanan ortak trans anlatısının teorik bir incelemesiydi. J. Michael Bailey’in 2003’te Kraliçe Olacak Adam başlıklı kitabının yayınlanmasından sonra görülen şiddetli tepkileri detaylı bir şekilde kayıt altına alıp inceleyen Alice Dreger, buna “dişil öz” anlatısı adını veriyordu. Bu anlatıya göre “translar doğanın bir tür hilesinden muzdarip, bir cinsiyetin beynini taşırken diğer cinsiyetin tipik bedenini taşıyor, ve bu da tipik olarak doğuştan geldiği anlaşılan bir tür nörolojik interseks durum”.

Kadınların kurtuluşunu hedefleyen politik bir hareket olarak feminizm, toplumsal cinsiyeti doğuştan gelen bir öz olarak değil, kadınları itaat etmeye zorlayan hiyerarşik bir sistem olarak teorize eder. Belirli kişilik özelliklerinin -uysallık, anaçlık, güzel görünme ve nesneleştirilme arzusu- kadınlar için “doğal” olarak nitelendirilmesi feminist analize göre toplumsal cinsiyet hiyerarşisini sürdüren temel mekanizmadır. Sonuç olarak, pek çok feministin, trans ideolojisinin “[toplumsal] cinsiyet kimliği”nin hem doğal hem de evrensel olduğu iddiasına yönelik samimi soruları vardır. Bu iddia kadınların uğradığı zulmü doğallaştırmaya tehlikeli bir şekilde yakındır.

Bu önemsiz değil, tartışılması gereken bir konu. Ama bu konunun tartışılamayacağı buyruluyor çünkü bunu tartışmak “transların var olma haklarını inkar etmek” demek oluyor. Trans ideolojisi, transların var olduğu gerçeğini transların neden var olduğu teorisine yüklüyor ve teoriyi sorgulayan herkesi transların varlığını inkar eden transfobik bağnazlar olarak yargılıyor. Ve hatta, feministlerin toplumsal cinsiyet eleştirisini kabul etmelerine rağmen var olmaya devam eden trans kadınlar, topluluklarındaki pek çokları tarafından kendinden nefret etmekle ya da hainlikle suçlanıyor. Bu argüman bir na-argüman ve feminizmin uzun zamandır süregelen toplumsal cinsiyet analizini dillendirilemez kılarak söylemi yok etme işlevi görüyor.

[Toplumsal] cinsiyet kimliği teorisini sorgulayan herkesin muhakkak transfobik olduğu iddiasını sürdürmek, eşcinselliğin doğuştan geldiği anlatısına itiraz eden herkesin homofobik olduğunu iddia etmekle eşdeğer. İki durumda da, bu manevra, eşcinsellerin ya da transların ahlaki olarak kabul edilmelerinin yolunun ancak diğerlerini varlıklarının “doğal” olduğuna ikna etmek olduğu inanışına işaret ediyor. “Sapık” ya da “doğal olmayan” arzuya ve “sapkınlığa” karşı tarihsel yasaklar düşünüldüğünde eşcinsel ve yakın geçmişte de trans hakları hareketlerinin doğallık anlatısına bu kadar yoğun bir yatırım yapmaları da elbette anlaşılır. Ancak ataerkil “doğal değil” ithamlarına “doğallık” karşı iddiası ile cevap vermek -ister “eşcinsellik geni”, ister [toplumsal] cinsiyet kimliğinin beyin cinsiyeti söylemi olsun- ataerkinin doğallığın ahlaki kabul için bir kriter olduğu inanışı sınırlarında kalmaktır. Ama bu doğru değil. Gey, lezbiyen, bi-, ve panseksüel bireyler oldukları gibi gayet makbuldürler çünkü oldukları halde bir sorun yoktur. Ve aynı şey elbette translar için de geçerli. Belki de [toplumsal] cinsiyet kimliğinin “doğallığını” sorgulayan feministler, trans bireylerin varlığının ahlaki kabulünün altını oyuyormuş gibi anlaşılıyorlar. Oysa bu, “doğallığın” ahlaki kabul ile kurduğu ataerkil bağa, -buna destek verecek son insanlar olsalar da- feministlerin yatırım yaptığını varsaymak anlamına geliyor.

yrkillingme-003

Toplumsal Cinsiyet Kurabiyesi: “Kimlik”i beyinde, “yönelim”i kalpte, “ifade”yi bedende ve “cinsiyet”i kasıkta konumlandıran “Genderbread Person”. Ek olarak diyagramlarda [Toplumsal] Cinsiyet Kimliği’ni Kadın’dan Genderqueer’e ve Erkek’e; Toplumsal Cinsiyet İfadesi’ni Feminen’den Çift Cinsiyetli’ye ve sonra Maskülen’e; Biyolojik Cinsiyet’i ise Dişi’den İnterseks’e ve Erkek’e ve Cinsel Yönelim’i ise Heteroseksüel’den Biseksüel’e ve Homoseksüel’e uzandıran grafikler bulunuyor.

Yani, eğer feministlerin [toplumsal] cinsiyet kimliği ile ilgili soruları transların varlığının ya da onların ahlaki kabulünün inkarı değilse, bu “inkar” başka neye dayanabilir? Burada meselenin karmaşıklığı bir kadının ‘trans kadınlar kadındır’ aksiyomunu kabul etmeye razı olup olmadığı sorusuna yoğunlaştırılabilir. Ve trans aktivistler toplumsal cinsiyeti “ikililiğin ötesine” ittiklerini iddia ederken, bu aksiyomun ancak kendinin mutlak yadsımasına; yani, ‘trans kadınlar kadındır’ ya da ‘trans kadınlar erkektir’ ifadelerine dayanarak var olduğu dikkate değer bir nokta. Birinin trans kadınların kadın olduğuna inanıp inanmadığı sorulduğunda -ki bugünlerde sıklıkla soruluyor- yalnızca “evet” ya da “hayır” cevabı verilmesi bekleniyor. Çoğu kadın “iyi ama bu sorunun cevabı hem evet hem hayır” demek istese de soruya bu şekilde karşılık veremiyor.

Erkek-beyni ve kadın-beyni fikriyle desteklenen trans ideolojisinin kararlılıkla savunduğu temel düşünce bir insanın toplumsal cinsiyetinin [toplumsal] cinsiyet kimliğinden başka bir şey olamayacağıdır. Toplumsal cinsiyet, bir bireyin erkek ya da kadın “olduğunu hissetmesi”ne dayanan özel deneyimine aittir ve bu nedenle de eğer bir birey kadın gibi hissettiğini beyan ederse kadındır ve dahası, her zaman kadın olmuştur; tam olarak natrans kadınların her zaman kadın olduğu gibi. Feminist bir bakış açısıyla, bu anlatıda eksik olan şey bir baskı sistemi olarak toplumsal cinsiyet yapısıdır; bireyin üreme potansiyelini tanımlayarak ve kadınları üreme sınıfının bir üyesi olma görevini yerine getirmeleri maksadıyla sosyalleştirerek işleyen bir sistem. Çoğu natrans kadın için, kadın olmanın “kadın gibi hissetme”ye ait olan özüne dair fikir yanlış değil, anlaşılmazdır. Bizim kadınlığa dair deneyimimiz içsel bir duygu değil, oldukça spesifik sosyal kabul ve beklentilere maruz kalmakla -ve bunlara karşı koymakla- hayat boyu süren bir süreçten ibarettir. Sessiz ol. Güzel görün. Küçül. Gülümse. Çok talepkâr olma. Uyumlu ol.

Feministler bu noktalara parmak bastığında zaman zaman insanların hayatları risk altındayken ‘akademik’ tartışmalara tutulmakla suçlanıyorlar; sanki dişi bireylerin ataerki tarafından kısıtlanması insanların hayatlarıyla ilgili bir konu değilmiş gibi. Ama zaten bu tartışma içerdiği hiç kimse için akademik değil. Hem trans hem de natrans kadınlar için, risk altında olan şey, hayatlarını yaşanılabilir kılacak şekilde kendilerini anlama kabiliyetleri. Feminist kadınlar için ‘trans kadınlar kadındır’ aksiyomu, ‘kadınlık bir cinsiyet kimliğidir ve bu nedenle de trans kadınlar tıpkı natrans kadınlar gibi kadındır’ şeklinde anlaşıldığında cinsiyetli bedenlerimizi kontrol etmeyi hedefleyen ataerkil şiddet sistemi tarafından damgalanan kadın-olma biçimimizin tamamen silinmesi şeklinde deneyimleniyor.

Ataerkil şiddet sistemi aynı zamanda feministlerin seneler boyunca direnmeye çalıştığı erkek şiddetinin su götürmez bir şekilde kurbanları olan trans kadınların hayatlarını da damgalıyor. Belirli feministleri trans var oluşunun temel tehdidi olarak görerek, trans ideolojisi kaçınılmaz olarak hem kadınları hem de trans kadınları etkileyen eril şiddeti kenara ayırıyor ve onun yerine feministleri baskı mekanizmasının en yüksek noktasında konumlandırıyor. Bunu gerçekleştirmenin ana stratejisi ise “cis ayrıcalığı” kategorisinin incelikle işlenmesi.

Cis-ayrıcalığı

 

1983 tarihli “Zulüm” isimli denemesinde (PDF olarak şuradan indirebilirsiniz), Marilyn Frye zulüm kavramının “anlamsızlığa doğru sündürülme” eğilimi olduğunu söyler, “sebep, düzey ve ortaya çıkardığı sonuçlara bağlı olmaksızın, kısıtlanma ve acı içeren tüm insani deneyimleri kapsar gibidir” (p.1). Zulüm eksenlerinin egemenin motivasyonlarından bağımsız bir şekilde çoğalıyor gibi göründüğü bir zamanda, Frye’in denemesi giderek daha da duruma uygun görünüyor. Ayrıcalık kavramı bir zamanlar belirli yapıların dünyayı nasıl özel sınıfların çıkarları doğrultusunda döndürdüğünün faydalı bir açıklama yöntemiydi ancak artık düzenli olarak birinin sahip bile olmadığı herhangi bir avantajı tanımlamak için kullanılıyor. Hem de bu avantajın bir yapısal tahakküm sisteminden kaynaklanıp kaynaklanmadığının önemi olmadan. Hatta avantajın kendisi sıklıkla zulmün yeterli kanıtı olarak varsayılıyor.

Translık olasılığının tanınmadığı ve transların özel ihtiyaçlarını karşılamak üzerine kurulu olmayan bir sistemde trans olmanın pek çok zorlukla karşılaşmak demek olduğu aşikâr. Tanınma, görünürlük, sosyal kabul ve spesifik çıkarlar etrafında politik örgütlenme talepleri gerekli ve önemli. Ancak, Frye’e göre kısıtlamayı zulüm olarak görmek için ‘eğer bir grup insanı eylemsizleştiren şey bizi yapısal olarak çevreleyen sınırların bir parçasıysa’ tespitinden fazlası gerekiyor (p.10). Aynı zamanda “sınırların diğerleri ile nasıl ilişki kurduğu ve bu sınırlardan kimin faydalandığı ya da zarar gördüğü”ne de bakılmasını gerektiriyor (italikler bana ait; p.11).

Kadınların kadın olarak ezilmesi bu zulmün işlevinin anlaşılmasıyla saptanır: Bir-sınıf-olarak-kadınlar, bir-sınıf-olarak-erkekler tarafından belirli bir amaç uğruna ezilirler. Bu amaç Frye’e göre “erkeklere ve erkeklerin çıkarlarına; çocuk doğurma ve büyütmeyi de içerecek şekilde hizmet”tir; ayrıca ev içi ve kişisel hizmet, cinsel hizmet, egosal ya da duygusal hizmet gibi diğer “hizmet işleri” de buna dahildir. Kadınlar kadın olarak eziliyorlar çünkü bu zulüm erkeklerin kadınlardan -üreme, ev içi, cinsel ve duygusal emek formunda- kaynak elde etmesini sağlıyor. Benzer şekilde, sınıfsal ve ırk temelli zulüm de ezilen gruptan emek kaynaklarının sömürülmesi etrafında biçimlenir. Ve bizim sormamız gereken soru ise şu: Transların deneyimlediği somut kısıtlamalar, hangi bağlamda bir sınıf olarak translardan kaynak elde edilmesine dayanan spesifik bir baskı mekanizmasının parçası olarak görülüyor?

Yine, bu konuyu eşcinsellere karşı ayrımcılık ile kıyaslamakta fayda var. Gey ve lezbiyenler görünür hayatlar yaşayabilmek konusunda şiddetli kısıtlamalar yaşadılar ve yaşıyorlar. Ancak bu kısıtlamalar eşcinsel olmayan insanların eşcinsellerden bir sınıf olarak faydalanma arzusundan kaynaklanmadı. Eşcinselliğin özgürce ifade edilmesinin önündeki baskılar daha ziyade heteroseksüel ilişkinin “doğallığı” ve ilişkiler bazında cinslere göre bireylerin “doğal” toplumsal cinsiyet rolleri hakkındaki ataerkil fikirlerin bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Eşcinselliğe karşı yasaklar heteronormativitenin bir parçasıdır ve heteronormativitenin temel işlevi erkeklerin kadınların bedenlerinden faydalanmasını doğallaştırmak olduğundan, eşcinsellik üzerindeki kısıtlamalar da ataerkil zulmün bir varyantıdır.

Benzer şekilde, transların cinsiyetlenmiş ifadelerini belirleme ve ifade etmedeki özgürlükleri üzerindeki kısıtlamalar da, bu ifadelerin ataerki tarafından toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş olduğu gerçeğinden kaynaklanır. Ama bu açıklayıcı çerçeve, trans ideolojisinin doğuştan var olan toplumsal cinsiyet anlayışı ile kesinlikle örtüşmeyen bir yaklaşım. Bunun yerine, transgender ideolojisi tamamen motivasyonu belirsiz cis-gender zulüm sistemini oturtur ve bu zulüm sistemi cinsiyetli bedenlerin kabul edilebilir toplumsal cinsiyet davranışlarının boyunduruğunda değil, insanlarda eşey ayrılığının belirlenmesi sırasında meydana gelir.

İşte burada feminist düşüncenin tersyüz edilişi ile karşı karşıya kalıyoruz. Cinsiyetin maddi gerçekliği ve toplumsal cinsiyetin toplumsal inşasının yerine, cinsiyetin toplumsal inşasını ve toplumsal cinsiyetin maddi gerçekliğini buluyoruz. Feminist geleneğe bağlı düşünürler toplumsal olarak cinsiyetlenmiş davranışlarla, cinsiyetli (eşey ayrılığına göre bir eşey/cins olduğu gözlenen) beden arasında kurulan bağın özcülüğünü saptamaktaydılar. Şimdiyse bu, kişinin [toplumsal] cinsiyet kimliği ile doğuşta zorla atanan cinsiyeti arasındaki uyuşmasına dayanan bir ayrıcalık olarak yeniden yazılıyor.

YRKILLINGME-004

Belirli durumlar için artı puan ve eksi puan verilen bir liste görseli:
Beyaz+1; cis+1; erkek+1; orta sınıf/varlıklı+1; hetero+1; engelsiz beden+1; nörotipik+1; sağlıklı kiloda olmak+1; beyaz olmamak-1; trans/non binary -2; dişi -1; yoksul/maddi sıkıntıda -1; gökkuşağı -1; engelli -1; zihinsel engelli -1; yeme bozukluğu ya da gözle görülür şekilde 10+ kilo fazlası/eksiği olma -1.
“İmtiyaz puanlarınızı hesaplayın ve nerede durduğunuzu düşünün.”

Bu ayrıcalık (ki aslında bir zulüm biçimi) daha sonra natrans kadınları transları ezen konuma yerleştirmeye evrildi. Natrans kadınların hangi sebeple trans kadınları ezmeye yatırım yaptığı sorgulanamaz halde. Zulmedenler olarak natrans kadınlara bu soruyu sorma izni verilmiyor: Homurdanmadan, ezilenlerin belirtilen ihtiyaçlarını kabullenmenin tek makul eylem olduğunu anlamak zorundayız. Ve böylece, natrans ve trans kadınlar arasındaki heteronormatif toplumsal cinsiyet ideolojileri tarafından -farklı şekillerde olsa da- eşit derecede zora sokulduğumuzu kabullenmemiz üzerine dayanışma olasılığı tamamen bloke ediliyor. Hepimizin aynı sistem altında zarar gördüğümüz kabul edilmiyor ve politik bir hareket olarak feminizm içinde farklılık gösteren ihtiyaçlarımızı nasıl uzlaştırabileceğimize dair bir müzakere mümkün görünmüyor. Bir diyalog kurulamıyor. Nihayetinde, yalnızca sizi sömürmekle ilgilenen ve size açıklanamayan zararlar veren zalim ile müzakere edilmez.

YRKILLINGME-005

Tweet görseli: “tanrım. kaç kez daha cislere dişi biyolojisi diye bir şey olmadığını açıklamamız gerekiyor”

İddia 2: TERFler transların ‘varlıklarını ortadan kaldırmak istiyor’

Cis kadınları tahakkümün failleri olarak konumlandırmak, cinsiyet kimliğine eleştirel yaklaşan feminizmin bir tür nefret söylemi olduğu iddiası için çok önemli bir rol oynuyor. Çünkü bu, radikal feministlere böylesi bir toplumsal güç bahşederek transların karşılaştığı şiddetin temel faktörünün [toplumsal] cinsiyet kimliği kavramı hakkındaki şüpheci yaklaşım olduğu hikayesini güçlendiriyor. Birazdan ayrıntılı inceleyeceğimiz üzere, bu şiddet türü en iyi ataerkil yaptırım bağlamında anlaşılabilir olsa da, trans ideolojisinin değişmez meselesi feministleri translara esas zulmeden grup olarak konumlandırmak.

YRKILLINGME-006

Tweet görseli: “Yazacağım hiçbir şey bir #TERF’ü benim kadın olduğuma ve ‘varlığım ortadan kaldırılma’dan yaşama hakkına sahip olduğuma ikna edemeyecek

Bu strateji, -yukarıda alıntı yapılan blogda bahsedildiği üzere- feministlerin etkin bir şekilde transların ölmelerini istedikleri iddiası ile destekleniyor. Bildiğim kadarıyla bu iddianın dayandığı tek metin Janice Raymond’ın The Transsexual Empire’da (Transseksüel İmparatorluğu) yazdığı ve ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan şu sözleri:

“Transseksüelliğe dair sorunun, varlığının ahlaki olarak ortadan kaldırılmasıyla çözüleceğini iddia ediyorum.”

Burada niyetim Raymond’ın çalışmalarını savunmak ya da bazı radikal feministlerin trans kadınlara karşı oldukça küçültücü ifadeler kullandığını inkar etmek değil. Ancak burada açık olan, ‘transseksüelliğin varlığının ahlaki olarak ortadan kaldırılması’ ifadesinin transseksüelleri yok etme arzusundan gelmediği. İddia -toplumsal cinsiyetin feminist eleştirisi ile okunduğunda- açıkça toplumsal cinsiyetin normatif olduğu ataerkil sistemin transseksüellik olasılığının dayandığı koşul olduğu… Yani eğer davranışlar toplumsal açıdan erkeksi ya da kadınsı olarak kodlanmasaydı, bireyler de kendi kişiliklerinin cinsiyetli özellikleri ve bedensel cinsiyetleri arasında bir kopukluk deneyimleyemezlerdi.

YRKILLINGME-007

Tweet görseli: “İşte bir trans kadın silahlı soygun sırasında öldürülerek fiziksel olarak ‘varlığı ortadan kaldırıldı’ [haber linki]

Trans ideolojisi, tıpkı çağdaş feminizm olarak kabul edilen feminizm anlayışları gibi, [toplumsal] cinsiyet kimliğini, toplumun kişilikleri toplumsal cinsiyet kutularına ittirme biçimi olarak değil, kişinin özünde sahip olduğu bir nitelik olarak ele alır. Bu bakımdan, Raymond’ın ne söylediğinin pek anlaşılamaması da şaşırtıcı değil. Haklı olup olmadığı ise bir başka soru: Ataerkinin yokluğunda, toplumsal cinsiyet normlarından geriye ne kalacağını ya da trans kimliğin kendini nasıl beyan edeceğini ya da edip etmeyeceğini bilemeyiz. Ama toplumsal cinsiyetin normatifliği olmazsa bugün sıklıkla duyduğumuz trans anlatısının -örneğin oyuncak bebeklere ve evcimenliğe ilgi duymamayı ‘erkek gibi hissetmek’ ile bağdaştırmak- bağlamını kaybedeceği ve açıkça anlamsızlaşacağı aşikâr.

İddia 3: TERFler trans kadınların ölümlerinden sorumludur

YRKILLINGME-008

Michigan Womyn’s Müzik Festivali’ne bağış toplama amacıyla gerçekleştirilecek bir etkinliğin iptali için bir eylem çağrısının ekran görüntüsü: Yazılana göre “TERFler … beyaz olmayan trans kadınların katledilmesine ya da hapse atılmalarına; erkek koğuşlarındaki diğer mahkumlar tarafından toplu tecavüze uğramalarına seviniyor… Portland’daki TERFler trans kadınların sistemik soykırımına gönüllü desteklerini kutluyor.”

Yok etme retoriğinin yaygınlığı giderek artsa da, bildiğim kadarıyla TERFlerin gerçekten de transları öldürdüğü hiç söylenmedi. İddia daha ziyade şu: a) TERFlere atfedilen transfobi türü, transların ölümüne neden olan daha geniş kapsamlı toplumsal koşulları besliyor ve b) TERFler, trans ölümlerinde payı olan taciz ve transları bazı hizmetlerden alıkoymak gibi belirli davranışlarda bulunuyor.

Bu iddia tipik olarak şöyle başlıyor:

Germaine Greer’ın “transfobiye inanmıyorum” şeklindeki açıklamasının ya da Rupert Read’in trans kadınları “kadınlığın sonradan dahil olunan bir versiyonu” olarak tanımlamasının şiddet olduğuna inanıyoruz. Bunlar hem kendi içlerinde hem de translara ve seks işçilerine karşı fiziksel ve cinsel şiddetin son derece yüksek olduğu bir kültürün devamlılığını sağladıkları için şiddet içeren eylemlerdir.

Ya da şöyle:

Üniversite kampüslerinde ya da zaten trans kadınları en iyi ihtimalle gülünç, en kötü ihtimalle tehlikeli yırtıcılar olarak gören bir anaakım düşünce yapısına sahip olan herhangi bir yerde trans kimliğinin sorunsallaştırılması… Bu tür bir transfobinin sonucunda, nüfusun geneli ile kıyaslandığında transların intihar oranlarının sekiz kat daha fazla olduğu görülüyor.

Bu iddia toplumsal cinsiyete eleştirel yaklaşan feministlerin sözde transfobisi ile translara zarar vermenin sorumlusu olarak görülen ‘anaakım düşünce yapısı’ arasında bir süreklilik varsayımına dayanıyor. Bu örnek orantısızca yüksek olan trans intiharlarından bahsediyor ama benzer bir iddia fiziksel şiddetle öldürülen translar hakkında da mevcut.

Trans cinayetleri meselesi, feminist söylem ve somut zarar arasındaki sürekliliğin desteklenmesinin en zor -başka bir deyişle imkansız- olduğu bir örnek. Çoğunlukla trans kadınları ve orantısızca beyaz olmayan trans kadınları etkileyen şiddet neredeyse tamamen erkek şiddetidir ve sıklıkla partnerler ya da diğer aile üyeleri tarafından gerçekleştirilir. Bu nedenle de (tam olarak aynı olmasa da) natrans kadınlara yöneltilen ataerkil şiddet ile ilişkilidir. Kadınlar, erkekler tarafından, kadın oldukları için öldürülüyor. Ve trans kadınlar da anladığımız kadarıyla erkekler tarafından kadın oldukları için ve/veya trans kadın oldukları için öldürülüyor. Mart 2015’te Amerika’da sekiz trans cinayeti belgelendi (Lamia Beard, Ty Underwood, Yazmin Vash Payne, Taja de Jesus, Penny Proud, Bri Golec, Kristina Gomez Reinwald ve Sumaya Ysl). Bunlardan yedisi beyaz olmayan trans kadınlardı. Şimdiye kadar altısının katilinin kimliği saptandı ve dördü erkek arkadaşları, biri babası tarafından, biri ise bir soygunda öldürülmüştü.

YRKILLINGME-009

Facebook yorumlarının ekran görüntüsü: İlk yorum – “Trans kadınlar ERKEKLER tarafından saldırıya uğruyor ve öldürülüyor. Suçu kadınlara atmanın daha kolay olduğunu biliyorum ama postmodernlik onaylı kadın düşmanlığı sergilemek adına gerçek suçluları gizlemek çok saçma.
İkinci yorum- Hayır. TÖĞFlerin de bunda rolü var. Neden herkes onlar yanlış bir şey yapmamış gibi davranıyor? Kelimenin tam anlamıyla pislikler.

Erkeklerin kız arkadaşlarını öldürme ya da homofobik ve transfobik şiddet suçları işlemelerinin nedeni feministler tarafından hiddete sürüklenmek değil. Şiddetli heteronormatif maskülenlik Sheila Jeffreys ya da Janice Raymond’ın gayretli çalışmaları ile sürdürülmüyor. Erkek şiddeti her gün ve her gece Sheila Jeffreys ya da Janice Raymond’ı hayatında hiç duymamış ya da duyan herhangi birini de tanımayan insanlar tarafından işleniyor. Janice Raymond’ın söylediklerinden hoşlanmıyorsanız elbette ki onu eleştirmelisiniz. Ancak trans ideolojisi hakkında soru soran herkesin susturulması gerektiğini çünkü Janice Raymond’ın bir şekilde erkekleri trans kadınları öldürmeye teşvik ettiğini öne sürmek son derece gülünç. Bu eğer sıklıkla kadınları susturmak için çekilen bir silah olmasaydı ve test edilip onaylanmış bir teknik olarak erkek şiddetini kışkırttıkları gerekçesiyle kadınları suçlamayla çarpıcı derecede benzerlik göstermeseydi buna kahkahalarla gülebilirdik.

YRKILLINGME-010

Trans kadınlara karşı şiddet yüzünden feministlerin suçlanması yalnızca karalayıcı değil aynı zamanda aşırı derecede yıldırıcı, çünkü bu şiddet trans kadınların toplumdan gerçek anlamda silinmesinin temel mevzisidir. Aynı zamanda burası trans ve natrans kadınların ortak direnişle bir araya gelebilecekleri bir mevzi. Gelgelelim bunun yerine trans ideolojisi bu dayanışmayı yok ederek, feministlere tumturaklı bir şekilde ağızlarının payını vermek adına, katledilen trans kadınları ne idüğü belirsiz olan bir TERF-kaynaklı nefretin şehitleri gibi gösteriyor.

Feminist söylemin transların intiharından sorumlu olduğu iddiası da yine [toplumsal] cinsiyet kimliğini eleştiren feminizm ile trans düşmanı “anaakım düşünce yapısı” arasında kuvvetli bir bağ uydurulmasına dayanıyor. İntihar nedenleri oldukça kompleks: Her vaka farklı ve bu yüzden de basit ve genel açıklamalar olması mümkün değil. Gelgelelim, ataerkilliğin toplumsal cinsiyet normlarını her yere nüfuz edecek şekilde dayattığı koşullarda, toplumsal cinsiyetin feminist eleştirisi de anlaşılması güç hale gelmişse; transların karşılaştığı zorluk ve kısıtlamaları besleyen ‘yaygın anaakım düşünce yapısı’nın tıpkı öldürücü erkek şiddet gibi ataerkilliğin bir ürünü olması çok daha olası değil mi?

TERFlerin davranışlarının transların ölümünde payı var

 

Trans aktivistler transların ölümünü TERFlerin iki davranış tipine bağlıyor: Taciz ve hizmetlere erişimlerinin reddi. İddiaya göre taciz, sanal ortamda kişisel bilgilere ulaşma, insanları işverenlerine şikayet etme, tehdit içeren iletişim ve en azından bir durumda stalking’i içeriyor. Bunların hiçbiri elbette kabul edilemez. Ne var ki bu davranış tipinin bu tartışmanın yalnızca bir tarafına ait olduğunu söyleyen -ya da düşmanlarının tacizleri ile müttefiklerinin “meşru” şiddetleri arasında fark olduğunu vurgulayan- herkese şüpheyle yaklaşmak gerek. Bu ölçüsüz ve gereksiz düşmanlık, herhangi bir spesifik inanç sisteminden ziyade, anlamlı bir adalet faaliyetine esas itibariyle düşman olan dogmatik narsistik haklılık iddiasının bir ürünüdür.

Bu konu oldukça karmaşık olsa da yalnızca aynı düşüncede olmadığınız insanlara maruz kalmanın bir tür zorbalık olarak algılanması eğilimi giderek yaygınlaşıyor. Bir zamanlar insanların tonlarca yargılayıcı taşla üzerinize saldırmadan konuşabileceğinizi bilmeniz anlamına gelen “güvenli alan” kavramı artık neredeyse tam tersini ifade ediyor: “Baskılayıcı” ya da “tetikleyici” bulduğunuz hiçbir görüşe maruz kalmamanızın güvence altına alınması. Güvenli alan, bir başkasının söylemi hakkında, onun bir daha asla ağzını açamayacağı kadar sert hükümler vermeyi kutsallaştırıyor.

YRKILLINGME-011

Facebook yorumunun ekran görüntüsü: “görüşlerine katılmadığınız kadınlar”mış. İnsanlar bize saldırarak ve bizi işsiz bırakarak, sağlık hizmetlerine erişimimize ve temel haklarımıza engel olarak hayatlarımızı mahvetmeye çalışıyorlar; bu meşru bir anlaşmazlık değil; yapısal bir baskı.

Bir topluluğun, bir başka topluluğun hayati hizmetlere erişimini engelleme amacı etrafında örgütlenmesi elbette söz konusu topluluk için tehlike olarak görülebilir. Sağlık hizmetleri söz konusu olduğunda, cinsiyet kimliği teorisini sorgulamak transların gerçek disföri deneyimlerini inkar etmek ya da onlara gerekli medikal desteğin sağlanmasına karşı çıkmak anlamına gelmiyor. Hiç kimse sağlıkları için gereken hayati tedavilerden mahrum bırakılmamalı. Gelgelelim diğer hizmetler etrafında şekillenen anlaşmazlık daha zor bir konu çünkü bu mesele “trans kadınlar kadındır” aksiyomunun tekrarı ile köşeye sıkışıyor. Cinsiyet kimliği kavramını eleştiren feministlerin pozisyonuna göre, trans kadınlar bazı açılardan natrans kadınlarla aynı deneyimi paylaşırken (Toplumsal kadınlık rolünü deneyimlerken aynı eril şiddet ve yok sayılmaya maruz kalmaları), bazı açılardan natrans kadınlarla farklılık gösteriyor (özellikle doğurganlıkla ilgili konularda ve dişil sosyal uyum ve erken dönem cinsel objeleştirilme ve erkek şiddetinden doğan travmalar konusunda).

YRKILLINGME-012

Facebook yorumu ekran görüntüsü: “TERFler trans kadınları sadece kadınlara özel olan alanlardan etkin bir biçimde dışlamaya çalışan tek grup. Bunu yaparak da etkin olarak onlara karşı şiddete sebep oluyorlar. GERÇEK şiddete.”

Bu farklılıklar, ihtiyaç ve çıkarlarımızın, belirli noktalarda kesişseler de özdeş olmadıkları anlamına geliyor. Ben koruma-odaklı bir adalet konseptini savunuyorum, yani insanların ihtiyaçlarına layıkıyla hizmet etmenin adaletin can alıcı bir parçası olduğuna inanıyorum. Bu yüzden de bu durumu müzakere etmenin en adil yolunun tartışmayı içeren tüm grupların ihtiyaçlarının ele alınması olduğunu ve insani olarak mümkün olduğunca herkesin ihtiyaçlarına yönelik çözüm üretmeye çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Ama bunu yapabilmek, bir tarafın diğer tarafı kendilerini öldürmeye çalışmakla itham etmeyerek, tartışmaya dahil olan herkesin meşru ihtiyaçları olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.

Trans ve natrans kadınların kadın olma deneyimlerinin ihtiyaçlarını nasıl etkilediğiyle ilgili gerçek sorular var ve bu soruları ciddiye almalıyız. Ama tuvalet ve soyunma odalarıyla ilgili bitmeyen kavga aynı zamanda tuvalet ve soyunma odalarından başka şeylerle de ilgili. Tuvaletlere ve soyunma odalarına erişimin trans kadınlar için ne ifade ettiği ile ilgili. Kadın alanlarına erişimin trans kadınların kimliklerinin onaylanmasının bir aracı olmasıyla ilgili. Eğer durum bu olmasaydı, bu konuyu şimdiye kadar birlikte çözüme ulaştırabilirdik. İhtiyaçlarımızın nerede ortaklaştığını ve nerede farklılaştığını, nerede birlikte çalışabileceğimizi ve nerede farklı hedeflere odaklanmanın daha doğru olacağını tartışarak üstesinden gelebilirdik. Ancak bunu yapabilmek için, hem aynı hem de farklı olduğumuz gerçeğini ve bu gerçeğin trans ideolojisi tarafından desteklenmeyeceğini kabul etmemiz gerekir.

Ve böylece, çıkmaza sürükleniyoruz.

Yansıtma üzerine nihai bir yansıtma

Ataerki düzeninde kadın olmak bir ayna olmaktır. Yansıtmak, kendimizi gizlemek ve uyum sağlamak üzere yetiştirildik. Biz, erkeklerin, üzerinde başkalarının hizmetinde öznelliğimizi ayıklayarak kendilerini yarattıkları yüzey ve maddeyiz. Ve feminizm, başkalarının etkisi altında kendimizi boşaltmayı reddetme pratiğidir.

Ayna olmayı reddetmek etik açıdan kabul edilemez değildir. Bazı kadınlar için bu bazen hayatta kalmanın ta kendisidir. Bir başkasının tam olarak ihtiyaç duyduğunuz şeyi size geri yansıtmak için kendisini silmesini talep etmek ise etik olarak kabul edilemez.

Onay zorla alınamaz, ancak özgürce verilebilir ya da hiç verilmez. Ve birileri ihtiyaçlarınızı karşılamıyorsa, bu sizi öldürüyorlar anlamına gelmez.

Biz hükümdar değiliz: Ne olduğumuz biz ve başkaları arasında yatıyor. Ne olduğumuz ve başkalarının bizimle olan deneyimleri kendimizin dışında, dünyanın eğri ve örgülerinin içinde, kontrolümüzün ötesinde.

Ve aynı zamanda, her birimizin içinde, karnımızın hemen altında içsel bir yer, sıcak bir nokta var ve orada bunların hiçbir önemi olmayabilir. Onu bulmak seneler süren bir çalışma gerektirebilir ama ihtiyacınız olan şey orada. Başka yerde değil.

Olduğunuz gibi makbulsünüz.

Çeviri: ves. 

(1) Burada bahsedilen ve özgün metinde geçen ‘gender-critical’ pozisyonunu biraz açmak gerek. Gender kavramı feministler tarafından toplumsal cinsiyeti ifade etmek için kullanılıyordu ve içerdiği erkek egemenliğe bağlı hiyerarşi yüzünden eleştirilen bir kavramdı. Yani aslında feminizmin zaten toplumsal cinsiyete eleştirel bakması temel bir perspektifti. Ancak ‘gender’ daha sonra Türkçe ‘cinsiyet kimliği’ olarak kullanılan ‘gender identity’ kastedilerek kullanılmaya da başlandı. Yani kişinin bu bağlamda kendini ifade ettiği kimlik kastediliyor ve bu yüzden de toplumsal cinsiyet eleştirisinin yapılması bu kimliklere saldırı sayıldığı için kabul görmeyebiliyor. Bir anlamda bir kavramın anlamının değiştirilmesi ve var olan eleştirinin yok sayılması söz konusu. Bu kimliklere ve bunların dayandığı toplumsal cinsiyete eleştirel baktığını ifade etmek isteyenler ‘gender-critical’ kavramını kullanmayı tercih ediyor görünüyorlar. Yine de şunu eklemekte fayda var, bu pozisyona sahip olduğunu söyleyenler feministler dışında toplumsal cinsiyet eleştirisi yapmayan, mevcut kadın erkek rolleriyle hesaplaşmadan salt cinsiyet kimliği kavramını hedef alan insanlar da gender-critical olduklarını söyleyebiliyorlar. [Yazıya dönmek için tıklayın.]

Vesvese’nin notu: Yukarıdaki dipnota ek olarak, Türkçe’de yaygın olarak ‘cinsiyet kimliği’ olarak kullanılan ‘gender identity’ ifadesini çevirirken ‘[toplumsal] cinsiyet kimliği’ şeklinde bir yazım tercih ettik.

Özgün metin: https://www.troubleandstrife.org/new-articles/you-are-killing-me/

 

Anoreksiya, meme bağlama ve beden nefretinin meşrulaşması

VICTORIA SMITH

Dünyadan Çeviri’nin türkçeleştirerek feminizm tartışmalarına kattığı metinlerden birini paylaşıyoruz. Özellikle genç kızların kendi bedenlerine dair nefret geliştirmelerine, kendilerine zarar verecek raddeye gelmelerine, bunların karşımıza çıkış biçimlerine dair öznel deneyimlerden yola çıkan nesillerarası ve feminist bir tahlil okumak isterseniz atlamayın.


“… bir an için, neye tanıklık ettiğimiz konusunda dürüst olmamız gerektiğini düşünüyorum: Memelerinden nefret eden, onlardan kesinlikle tiksinen ve biri onlara bu memeleri ömür boyu taşıyacaklarını söylese onları bir bıçak alıp kesmeye istekli, neredeyse intihar edecek genç insanlar. İçsel benlik algılarının, kimliklerinin, memelere sahip olmakla tamamen uyumsuz olduğunu hiçbir kuşkuya yer kalmayacak şekilde bilen genç insanlar. Yani tam olarak benim hissettiğim gibi hisseden genç insanlar. Ve bu öz-nefreti sorgulamak yerine – bu genç insanların çektiği acıyı kabul etmek (ki bunu benim için kimse yapmamıştı) ama bunun sebebinin bedenin kendisi olmadığını görmek yerine – yetişkinler bu anlatıyı hiç sorgusuz kabul ediyorlar. Çünkü en kolayı bu. Çünkü evet, çocuk acı çekmeye devam ediyor ama, sonuç (dişi görünmemek), yöntemi (fiziksel acı ve muhtemel uzun vadeli zararlar) meşrulaştırıyor.”

Hayatım boyunca üç kez anoreksiya sebebiyle hastaneye yattım. İlki 1987’deydi. Burnumdan sokulan bir boruyla zorla beslendim. Bu kilo almama sebep oldu ve bundan nefret ettim. Dahası, genel psikolojik durumumu da iyileştirmedi, daha kötü yaptı.

Taburcu olduktan sonra tekrar kilo verdim ve takip eden yıllarda, anksiyetemle baş edebilecek ama tedaviye de zorlanmayacak kadar ince kalmaya yönelik bir oyun oynamaya çalıştım. Her zaman başarılı olamıyordum. İnsanlar beni rahat bıraksa ne kadar huzurlu olacağımı hayal edip duruyordum. İnsanların benim hayatıma, bedenime dair beklentileri benim kendi beklentilerim değildi.

Onlarca yıl geçtikten sonra, halen yola gelmiş değilim. Zorla beslemenin, düpedüz istismar olmasa bile, hala şiddetli ve travmatize edici olduğunu düşünüyorum. Birinin, sırf iradî zorlamayla, içinde rahat hissetmediği bir bedeni kabul etmeyi öğrenebileceği fikrini hala reddediyorum. Anoreksiyanın bir çeşit işgalci düşman veya sinsi, zehirli arkadaş gibi gösterilmesini tamamen saçma buluyorum. “Gerçek” ben ile manipülatif, yabancı “Ana”* arasında bir savaş yoktu. Düşündüğüm her düşünce, hissettiğim her duygu benimdi.

Bu size Pro-Ana** Manifestosunun başlangıcı gibi geldiyse, vurgulamak isterim ki, anoreksiya benden çok şey aldı götürdü. Beni neredeyse öldürüyordu. “Rahat bırakılsaydım,” belki bugün bunu yazmak için hayatta olmayacaktım. Ama bunun, hah, şundan kurtulduk mu tamam diye basit bir çaresi yok. Çünkü beni gölgem gibi takip edip kulağıma fısıldayan zayıf ve kötü kız Ana, gerçekten de yok. Sadece ben varım. Hep sadece ben ve çaresizce doğru kilo ve görünümde olmak istediğim – ki hala istiyorum – bir dünya vardı.

Hunger Strike (Açlık Grevi) kitabında Susie Orbach, anoreksiyadan kurtulmanın birçok kişi tarafından “normal kiloya ulaşmak ve münasip görülen cinsel işlevleri yerine getirebilmek” olarak görüldüğünü anlatır. Sadece “sağlıklı olmak” veya “normal görünmek” meselesi değildir; kadın için kilo almak, kalçalara ve memelere sahip olmak ve buna eşlik eden cinsiyete ilişkin beklentilerle uğraşmak zorunda olmak demektir. Kalçası ve memeleri olan bir dişinin, hem cinsel anlamda hem de üreme anlamında yapacak bir işi, yerine getirecek bir rolü vardır. Bu rolü istemiyordum. Dünyadan benim insanlığıma uyum sağlamasını istemektense, bedenimi değiştirmek daha kolaydı.

Zorla beslemenin ve yeme bozukluğunu zorla yönetmenin, bir dönüştürme tedavisi biçimi, rızası olmayan bir özneye toplumsal cinsiyet uyumu dayatma girişimi saydığım bir yönü var. Sorun anoreksiya çekenin yemeyi reddetmesi değil; onun, kilo alınca, kendisi için çok kişisel ve anlamlı bir şeyden vazgeçmesinin bekleneceğini düşünmesi kesinlikle doğru. “Kilo aldım ama benliğimi kaybettim,” der Nancy Tucker kendi tedavisini anlatırken. “İçimde, şişman bir bedene sıkışmış bir anoreksik olarak kalmaya devam ettiğimi nasıl anlatabilirim?” Kadın gibi görünürken insan olarak görülmek mümkün mü ki? Anoreksik, en azından yaşamak istiyorsa, bu muamma ile baş etmek zorundadır ama çözmek tek başına onun işi olamaz.

İlk kez 1987’de, 11 yaşındayken anoreksik oldum. Erken gelişmiştim, daha ilkokulda sutyen giyiyordum. O şişman kız, o yollu, memelerine ellenen, sutyen lastiği çekilip bırakılan, köşelere sıkıştırılan; “kıpkırmızı kesilen 11 yaşındaki iffet timsali memeli kız” olmaktansa, sürtük bedenindeki bir sürtük olmak daha az utandırıcı olduğundan sonu bir şekilde o rolü oynamak olan o insan olmak istemiyordum. Bir süre, sekiz ay kadar, direndim aslında, ama sonra vazgeçtim ve yemeyi kestim. Bu izlek nadir değil. Yeme bozuklukları, ergenliğe erken girenlerimiz arasında daha yaygın. Ergenlikle kendimi içinde bulduğum bedenin, sahip olmayı beklediğim beden olmadığını kesinlikle ve hiç kuşkusuz biliyordum. Ben zayıf, çıra gibi kızlardan biri olmak istiyordum, bedeni oğlanlarınkinden ayırt edilemeyen kızlardan. Veya daha iyisi, bir oğlan olmak istiyordum, kalçam ve memelerim olmasın, bir daha hiç adet görmeyeyim istiyordum.

30 yıl geç doğmuş olsaydım, açlık tek seçeneğimmiş gibi gelmeyebilirdi. Ergenliğe giren kızlar için durumun bugün daha iyi olduğunu falan söylemiyorum. Beni elleyen erkek sınıf arkadaşlarım, dişi bedenlerini Playboy’un ve üçüncü sayfanın merceğinden yorumluyordu; internet pornosunun daha sert, daha hızlı, daha acımasız dünyası henüz yoktu. Demek istediğim, kız olmadığımı söyleyebilirdim. Kızmışım gibi hissetmiyordum. Kız değildim, ergenlikle birlikte olduğum o kız, o kanayan, pis kokan beden değildim. Yalan olmazdı yani. Otuz yıl önce yaşadıklarımı bugün yaşıyor olsaydım, belki de ergenlikten tek başıma kaçmak zorunda olmayacaktım. Yardım isteyebilirdim. Beni zorla besleyenlerle didişmek yerine, kendime dair algımla daha tutarlı bir beden şekillendirme çabalarımda bana destek olmaya istekli yetişkinler bulabilirdim.

Örneğin, trans çocukların ihtiyaçlarına nasıl uyum sağlanacağı konusunda Birleşik Krallık’taki okullara bir süre önce verilen tavsiye, meme bağlama konusunda bilgiler içeriyor. Cornwall Meclisine göre, meme bağlamak “sıcak basmasına yol açabilir, rahatsız edici ve kısıtlayıcı olabilir – ama öğrencinin psikolojik sağlığı açısından çok önemlidir.” Öğretmenlere yine de “nefes alma zorlukları, iskelet sorunları ve bayılma” riski konusunda uyanık olmaları söyleniyor. Lacnashire İlçe Meclisi şu tavsiyeyi veriyor:

“Memelerini bağlayan öğrenciniz varsa, onları fiziksel aktiviteler sırasında ve sıcak havalarda dikkatle izleyin. Daha sık mola vermek gerekebilir.”

Bu nitelikteki tavsiyelerin sorgulanmaması gerektiğinin çok iyi farkındayım. Ama sadece bir an için, neye tanıklık ettiğimiz konusunda dürüst olmamız gerektiğini düşünüyorum: Memelerinden nefret eden, onlardan kesinlikle tiksinen, ve biri onlara bu memeleri ömür boyu taşıyacaklarını söylese onları bir bıçak alıp kesmeye istekli, neredeyse intihar edecek genç insanlar. İçsel benlik algılarının, kimliklerinin, memelere sahip olmakla tamamen uyumsuz olduğunu hiçbir kuşkuya yer kalmayacak şekilde bilen genç insanlar. Yani tam olarak benim hissettiğim gibi hisseden genç insanlar. Ve bu öz-nefreti sorgulamak yerine – bu genç insanların çektiği acıyı kabul etmek (ki bunu benim için kimse yapmamıştı) ama bunun sebebinin bedenin kendisi olmadığını görmek yerine – yetişkinler bu anlatıyı hiç sorgusuz kabul ediyorlar. Çünkü en kolayı bu. Çünkü evet, çocuk acı çekmeye devam ediyor ama, sonuç (dişi görünmemek), yöntemi (fiziksel acı ve muhtemel uzun vadeli zararlar) meşrulaştırıyor.

Pink News bir süre önce anoreksiya ile trans deneyimine dair belirli anlatılar arasında benzerlik kurmanın “hakaret” teşkil ettiğini yazdı. Kime hakaret edildiği net söylenmemişti ama anoreksiya çekenler olmadığını tahmin ediyorum; ne de olsa, akıl hastası olanlar onlar. Akıl sağlığı ile ilgili tanımlamaların keyfi niteliği konusunda uzun bir tartışmaya girmek istemiyorum ama, dibine kadar pro-ana’cı olup bunun hastalık falan olmadığını söylemeksizin, anoreksiyanın kültürel, siyasi ve toplumsal cinsiyetle ilişkili anlamlarını görmek ve kabul etmek, mükemmelen mümkün. Belirli sosyal ilişkiler dahilinde, belirli kültürel etkilere tepki olarak ve onlarla etkileşim içinde ortaya çıkan bir hastalık. İnsanın kendi kendini aç bırakması üzerinde yazan Hilary Mantel, “dünya giderek daha zorlu hale geliyor,” diyor, “onu memnun etmek mümkün değil. Bazı kızların neden böyle bir çıkış aradığına şaşmamak lazım.”

Dişiden transa geçiş anlatısı, aynı imkânsız ikilemin başka bir ifadesi. Daima kendini ait hissetmeme duygusuna sahip olmuş sayısız birey olduğunu biliyoruz. Şimdi günümüz trans politikasının, onlara hep ihtiyacını duydukları dile ve tedavilere erişim imkânı sağladığı söyleniyor. Ama bunun, toplumsal cinsiyet ile kişinin kendi cinsiyetli bedeninden nefreti arasındaki ilişkiyi sorgulamaktansa, bir şekilde ikisini uyumlandırma amacıyla oluşturulmuş bir vokabüler ve tedavi protokolü olduğu da söylenebilir. Gördüğümüz şey bir semptom, çare değil.

The Argonauts kitabında Maggie Nelson, partneri Harry’nin meme bağlama deneyimlerini anlatır:

“Kendi bedeninde yaşamaya tahammülsüzlüğün zirve yapıyordu, göğsün (dolayısıyla da akciğerlerin) neredeyse otuz yıldır sıkıştırılmış olduğundan, boynun ve sırtın tüm gün, tüm gece acıyla sancıyordu. Uyurken bile sargıları çıkarmamaya çalışıyordun ama sabaha yerde daima oraya buraya atılmış spor sutyenleri, kirli kumaş şeritleri oluyordu – ‘bastırıcılar’ diyordun onlara.”

Bunun gibi sözleri tekrar tekrar okuduğum 14 veya 15 yaşındaki halimi hatırlıyorum; elime geçirdiğim her anoreksiya hatıratını, her zerresini büyük bir saygıyla, her sözcüğü sindire sindire, kendimi yeterince zorlamadığımı, kendimi henüz kanıtlamadığımı düşünüp utanarak okurdum. Adet görmüyorsun ama hala memelerin var. Daha fazlasını yapmalısın. Burada yapılan şey, samimi acıyı sorgulamak değil. Bir yerde Nelson, partnerinin kendi anlayışsızlığına tepkisini anlatıyor:

“‘Anlamıyor musun?’ diye bağırdın bana. ‘Asla senin kadar özgür hissetmeyeceğim kendimi, asla dünyayı evim belleyemeyeceğim. Kendi bedenimde asla rahat olmayacağım. Bu böyle ve hep böyle kalacak.’”

Benzer duygular ifade etmemiş tek bir uzun süreli anoreksik tanımıyorum. Ve basit bir çözüm de yok çünkü bu büyük ihtimalle doğru. İncitici bir trajedi. Bir bireyin acısının geçerliliğini, bu acıya ilişkin çok temel adaletsizliği gözden yitirmeden de kabul edebiliriz.

Tüm bunların basit bir cevabı olsa harika olurdu. Allah’ın her günü genç kadınlar bedenlerini kabul etmeye, kıvrımlarını sevmeye, erkeklerin ne düşündüğünü siktir etmeye teşvik ediyor – bu neredeyse kafalarına kakılıyor. Ama bir işe yaramıyor. Bu kadar kolay olsaydı – feminizm bir kişisel gelişim rehberi, kafanızda tekrarladığınız küçük mantralar, uzun bir Dove reklamı olsaydı, hepimiz gülüyor olurduk. Ama değil. Beden olumlama mesajlarının bir faydası yok, nasıl “güzel koltuk altları” veya “yaş-pozitif cilde” sahip olunacağına dair tavsiyeler verenlerinin bile. Dişi bedende neyin sorun teşekkül ettiğini, bu kadar çoğumuza neden bu kadar nefret edilesi ve yabancı geldiğini gerçekten anlamak istiyorsak, bu bedenin maruz bırakıldığı istismarlar ve suistimaller ile ona olan yabancılaşmamız arasındaki ilişkiyi görmemiz gerek. Ve ondan sonra bile, bunu yapmanın bireysel olarak bizi illaki kurtarmayacağını kabul etmemiz gerek. Ama cinsiyetli bedenlerin – onlara atfedilmiş derin şekilde politik anlamlar sebebiyle değil de – doğuştan gelen bir uyuşmazlık yüzünden kimliklerle uyuşmadığı fikri, sadece absürt değil, aynı zamanda zarar verici. Bizi yalnızca kendi bedenlerimize odaklanmaya götürüyor ve uzun vadeli siyasi değişim çabalarından kaçınıyor.

Beden nefretini sadece sorgulamanın bile bireyin içsel benliğini gaddarca inkâr etmek sayıldığı bir noktaya doğru gidiyoruz. “İnsanın kendi memelerinden nefret etmesinde bir problem olmadığını duysam şahsen kendimi bedenimde daha güçlü hissederim,” gibi ifadeler içeren makaleler bile gördüm. Buna nasıl cevap vermeli? “İyi o zaman, nefret et?” Bir de kadın olmaya “rıza gösteren” kadınların – memelerini bağlamamayı veya zamirlerini değiştirmemeyi seçen kadınların – basit bir “kıvrımlarınızı sevin” sloganıyla pasifleştirilecek kadar duyarsız, aptal, politik açıdan boş olması gerektiği varsayımı var. Gerçek şu ki, dişi bir bedene sahip olmak – onu aç bırakmamak veya ezmemek veya cerrahi müdahaleye maruz bırakmamak – bir alt sınıf mensubu olarak muamele görmeye örtülü rıza vermek sayıldığı sürece, çok az dişi insan kendi bedenini kabul edebilir.

Demiyorum ki “bağlarınızı yakın.” İnsanları kendilerini rahat hissetmedikleri bir bedende yaşamaya zorlamak yoğun ve çoğu zaman dayanılmaz acılara sebep oluyor. Bunun kolay bir çözümü yok, belki de ömür boyu devam edecek. Ama kafa yormamız ve sürekli sorular sormamız gerek, bunlar başka insanların kendileri için neyin mümkün olduğuna dair yorumları ile çatışsa bile.

Bir bireyin kendi benliğine ve kendi bedenine dair deneyiminin, çevresindeki dünya ile bir etkileşim olduğunu kabul etmemiz gerek. Rahatlık ve çareler yaratmak için elimizden geleni yapmamız gerek. Kadınlar açısından büyümenin bir bedeli ve küçük kalmanın bir bedeli var. İki şekilde de acı var. Ama bunun hepimiz için sonsuza dek böyle olması gerekmediği seçeneğini de lütfen açık tutabilir miyiz acaba? Ne kadar acı veriyor olursa olsun en azından buna inanmalıyız.

(*) Ana: Anoreksiyanın kısaltılmışı

(**) Pro-Ana: Yeme bozukluğu anoreksiya nervoza ile ilişkili davranışların desteklenmesini anlatır. Kısaca “ana” olarak da geçer.

Kaynak: newstatesman.com

Çeviri: Serap Güneş

Eşcinsel Hakları ve Trans Hakları: Benzerlikler ve Farklılıklar

Son dönemde feministlere yönelik sıkça karşılaştığımız “transfobik” suçlaması yerel değil küresel bir çatışmanın göstergelerinden. Dünyada trans hakları hareketi görünürleşirken, kimi feministler de bu hareketin politik iddiaları ve taleplerinin kadınların çıkarlarıyla çatıştığını dile getirdiği için bu suçlamaya maruz kalıyor. Aslında transfobi suçlaması ile karşı karşıya kalmak için trans hakları hareketini eleştirmeye bile gerek yok, kadın anatomisinden bahsetmenin dahi transfobik olarak damgalanabildiği örneklerle karşılaşıyoruz. Bununla paralel olarak dünyanın birçok yerinde, cinsiyetle ilgili trans hakları hareketinin taleplerini merkeze alan yeni yasalar çıkıyor ya da öneriliyor. Birleşik Krallık’ta kişinin salt kendi beyanıyla cinsiyetini değiştirmesine olanak sağlayan yasa tasarısına dair tartışmaların feministlerin itirazlarıyla yoğunlaştığını da izliyoruz. Bunun kadınlar ve kız çocukları için ne gibi sonuçlar doğurabileceğini anlatan değerlendirmelerden birine Dünyadan Çeviri’den erişebilirsiniz. Çevirdiğimiz bu yazı ise, meseleyi biraz daha derinden ele alma derdinde. Feminist felsefeci Jane Clare Jones, “transfobi” suçlamasını temel alarak günümüzün trans hakları hareketini, geçmişin eşcinsel hareketiyle karşılaştırıyor. Aradaki farkın neden ve nasıl bir çatışma yarattığını, feminist politika üzerindeki etkilerini de açıklayarak bize oldukça berrak bir şekilde sergilediğini düşünüyoruz. Keyifli okumalar. Nefretle değil, muhabbetle…

JANE CLARE JONES

Demek Momentum bir video yayınlamış ha?

screen-shot-2018-09-09-at-7-25-05-pm

Corbyn ve İşçi Partisi’nin taban hareketi olan Momentum’un bu videosu eskiden homofobik olanların bugün değiştiğini, transfobinin de aynı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini anlatıyor.

Açık konuşmak gerekirse türünün klasik bir örneği denebilir buna. Haydi herkes coşkuyla tekrarlasın: Trans hakları tıpkı eşcinsel hakları gibidir. Bunun aksini düşünen her kimse ahlaki olarak çökmüş geri kafalı edepsiz bir göttür ve bugün transların hak taleplerine yönelttiği itirazları gelecekte yüzünü ekşiterek büyük bir utançla anımsayacaktır. Arkaaşlar, yazın bunu kenara, biz hep sizin iyiliğiniz için söylüyoruz bunları. TARİHİN YANLIŞ TARAFINDA KALIP ENSELENMEK İSTEMEZSİNİZ Dİ Mİ????

Eşcinsel ve trans hakları arasındaki benzerliğin trans hakları hareketi tarafından gündeme getirildiğini sanırım söylememe gerek bile yok. Owen Jones adlı eleman da bunu dilinden düşürmüyor çünkü konu hakkında söyleyecek sözü olan hiç kimseyi -özellikle de dişi hiç kimseyi- açıkça dinlememe tercihini böylece meşrulaştırabiliyor. Günümüzde trans haklarının pek çok LGBTQI+ örgütünde merkezi rolde olması ve Stonewall’un (LGBTİ örgütü) gündemindeki baskınlığı da bu fikrin yerleşikliğini gösteriyor. Muhtemelen en çok da trans haklarına dair itirazların bağnaz ve ‘transfobik’ -eşcinsel hakları söyleminden direkt alınan ve fobik ayrımcılık kavramının zihin bulandırıcı şekilde apartılması- ilan edilip geçersiz kılınmasında mevcut.

Bu strateji müthiş etkili oldu. Trans hakları hareketinin tarihte eşi benzeri görülmemiş bir hızla yükselmesinin sebebi, o dörtnala giderken şöyle bir baktığınızda, hakikaten de tıpkı eşcinsel hareketi gibi görünüyor olması. Ve bugün dünya -kabaca ifade edersek- boka sararken birçok insan boğazına kadar işe güce, güvencesizliğe, abur cubura ve kaygıya gömülmüş durumda. Haliyle dört nala koşana anca o geçerken bakacak haldeler. İnsanlar kendilerine ilerici pozisyonun, iyi ve doğru fikrin ne olduğunun söylenmesini istiyorlar sadece. Bunu öğrenip işlerine bakma derdine düşmüşler. Anlaşılır bir şey bu. Ancak ortada devasa bir problem var. O da eşcinsel hakları ile trans hakları arasındaki benzerliğin o fiyakalı sloganlarla doldurulmuş Momentum videosu kadar yüzeysel ve temelsiz olmasıyla alakalı.

Burada yapmaya çalıştığım şey ‘fobik ayrımcılık’ kavramının eşcinsel hakları için işe yaramışken yüzeysel benzerliklere rağmen trans hakları tartışmasındaki meseleleri tam anlamıyla neden kapsamadığı, bu yüzden de aslında gündemi ilerletmek için nasıl siyasi propaganda ve perdeleme işlevi gördüğü üzerine düşünmek. Yani ‘homofobi’ suçlamalarının politik olarak güçlü ve eşcinsel hakları söyleminin isabetli bir parçası olduğunu; öte yandan hatalı bir benzetme olan ‘transfobi’ kullanımının trans hakları tartışmasındaki meselelere dair algıları oldukça çarpıtan ve böylece tartışma imkanını engelleyen bir işleve sahip olduğunu öne süreceğim.

Neyse, başlayalım. ‘Homofobi’ söylemi esasen eşcinsellerin ahlaki tiksinti temelli bir ayrımcılığa maruz kaldığı fikrine dayanır. Bu da iç içe geçmiş iki fikri içerir. Birincisi ahlaki tiksintinin insanlardan bir şeyi yapmamalarını istemek için meşru bir zemin oluşturmadığıdır (Doğru). Hele de sizin iğrenme duygularınız başkalarına ciddi zararlar veriyorsa (Bu da doğru). Daha da önemlisi, ahlaki tiksintinin kolaylıkla şiddete (ve eski moda anlayıştaki fiziksel şiddetten bahsediyorum) evrilebilen nahoş ve saldırgan bir duygu olduğunu biliyoruz. İkincisi homoseksüellik karşıtı ayrımcılık tamamen ahlaki tiksintiden kaynaklandığı için aslında bu ayrımcılık için hiçbir meşru zemin gösterilemiyordu ve tüm itirazlar adeta kılık değiştirmiş ahlaki tiksintiden ibaretti. Yani eşcinsel hareketin başarısı taleplerine itiraz etmek için kimsenin geçerli bir sebebi olmadığı fikrini yaymaya dayanıyordu. Bu taleplere karşı çıkan her kimse iğrenç, leş bir yobazdı ve fikirlerinin demokratik bir siyasi tartışmada yer verilebilecek herhangi bir değeri yoktu.

Bu strüktür olduğu gibi ‘transfobi’ kavramına transfer edildi. Trans hakları hareketi için pek çok açıdan önemli bir işlev de görüyor. Öncelikle ahlaki tiksinti fikri ödünç alındı ve adeta yüz kat güçlendirildi. Bizi tiksindiren şeylere tepkimiz onları yok etmeye çalışmaktır. Bence tam da bu yüzden trans aktivistler taleplerine yönelik en küçük itirazı ‘varoluşlarını yok sayma’ veya onları ortadan kaldırma niyetiyle ‘dışlama’ ile eşitlerken, ‘fobi’ ifşalarının çıkardığı ses de bu iddiaları alttan desteklemiş oluyor. (Bu ayrıca ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan bir iddianın da temel öğelerinden. O da bir avuç sol eğilimli feminist kadının Westboro Baptist Kilisesi ya da benzer bir saçmalıkla sorunsuzca kaynaşarak ortaklık kurduğu iddiası. (“Burası bir uçtan diğer uca kendinden nefret eden lezbiyenlerle dolu, valla bak!”)

Can alıcı bir nokta olduğu için ikincisini detaylı inceleyeceğiz. ‘Homofobi’ kavramının kullanımı eşcinsel haklarına yönelik itirazları boşa çıkarmak için büyük anlam ifade ediyordu çünkü bir şeye yönelik ahlaki ya da siyasi bir itirazın geçerli olabilmesi için onun zarara yol açması gerekir. Oysa eşcinsel hakları hususunda, eşcinselliğin birine zarar veriyor olduğuna dair ikna edici argüman kıtlığı söz konusu. Eşcinsellere zarar vermiyor (aksine baskı altına alınmaları bariz biçimde zarar veriyor) ve başka hiç kimseye de zarar vermiyor.[1] İşte tam burada ‘homofobi-transfobi’ benzerliği dağılıveriyor. Bunun sebebi trans haklarına dair taleplerin bizi oldukça makul sebeplerle endişlendirebilecek pek çok potansiyel zarar barındırması. Momentum’un bize felaket tellalı yobazlar olduğumuzu hatırlatmaya karar verdiği hafta Karen White haberinin de gündeme düşmesi hakikaten oldukça manidar. Tecavüz sanığı olarak tutuklu yargılanan bir trans kadın olan Karen White gönderildiği kadın cezaevinde dört mahkuma cinsel saldırıda bulundu. (Kimin aklına gelirdi ki?)

Trans hakları aktivizmine dair anlamamız gereken temel mesele eşcinsel hakları hareketinin aksine, bunun transların ayrımcılığa uğramaması için çabalamaktan ibaret olmadığı. Bu hareket daha ziyade bir insanı erkek ya da kadın yapanın ne olduğuna dair köktenci bir yeniden kavramsallaştırma fikrine odaklanmış durumda. Teorik olarak bu hem kadınları hem de erkekleri aynı derecede etkiliyor ancak pratikte trans kadınlardan gelen toplumsal baskının neredeyse hepsi ‘kadın’ fikrine ve kadın haklarına yönelmekte. Dolayısıyla bütün mesele eril insanların dişi insanların sahip olduğu bir şeyi talep etmesine gelip dayanıyor. Aslına bakarsanız, o şey de bizim varoluşumuz. Dahası, anlıyoruz ki eril insanlar dişi insanlar üzerinde toplumsal güce, iktidara ve had safhada baskı uygulama eğilimine sahipler (kim bilebilirdi ki?). Ayrıca bunu yapan diğer eril kimselere de sempati ve destek göstererek arka çıkıyorlar. (Adeta cins diye bir şey var ve bu da sanki iktidarla epey alakalı gibi duruyor, hımmm?)

Bugün trans hakları aktivizminin mevcut biçimi bir insanın erkek ya da kadın olmasının insanlarda varlığı aşikar olan eşey ayrılığı (sexual dimorphism) ile ilgisiz olduğu ana fikrine sahip. Bunun yerine pek çoğumuzun kadın ya da erkek oluşumuzu tanımlamak için teşhis bile etmediği, kişinin öznel hissiyatına dayalı bir çeşit içsel toplumsal cinsiyet özü olan ‘cinsiyet kimliği’ne (Ç.N: Türkçede ‘cinsiyet kimliği’ olarak kullanılan bu kavram ‘gender identity’, direkt olarak çevirirsek: ‘toplumsal cinsiyet kimliği’) göre belirleniyor. ‘Trans kadınlar kadındır’ ifadesi bu ideolojik manevrayı içinde barındırıyor. Aslında bu ilk bakışta trans kadınların görmesi gereken ve pek çok insanın da onlara göstermek istediği saygıyı içeren oldukça makul bir talep. Ancak siyasi bir argüman olarak eril doğmuş insanların varoluş ve çıkarlarıyla, dişi doğmuş insanların varoluş ve çıkarları arasındaki tüm ayrımları reddetmek için kullanılıyor. Karen White’ın kadın cezaevine alınmış olması ‘trans kadınlar kadındır’ kabulüne dayanıyor çünkü onunla herhangi bir kadın arasında ne fark olabilir ki, değil mi? İşte tanımda böylesi bir değişikliğin endişe verici pek çok sonuç doğurması mümkün. Konuya aşina olmayanlar için olası zararlara dair tüm tartışmaların bulunduğu bir eki de bu yazıya ekledim. (Kısa olmasını umardım ama yalan söylemek istemem.) Ancak şöyle biraz daha kısaca sıralayabiliriz:

  1. Kadınların rızası olmaksızın kadın tanımını değiştirmek. Biyolojiye dayanan tanımı kaldırıp yerine bilhassa toplumsal cinsiyet kimliğine dayanan tanımı koymak. Herhangi bir grup insanın kendini tanımlama hakkına sahip olması, hele de bu tanım ezilen bir insan grubu için kullanılıyorsa olay yaratmıyor olmalıydı. Daha da önemlisi bu tanım değişikliğinin ezen gruba/sınıfa ait insanlarca yapılıyor olması ve ezen grubun çıkarlarına hizmet etmesi oldukça önemli bir problem olmalı. Bu tanım değişikliği şu sonuçları yaratabilir:
  2. Kadınların hem biyolojik sınıflandırma açısından hem de politik bir kategori olarak ortadan kaldırılması. Bu onları insandışı görmekle son derece ilgili olmasının yanı sıra, kadınların özellikle bedenlerini ve bedenleriyle ilgili politik meseleleri adlandırmalarının önünde engel oluşturur. Bu da şuna yol açar:
  3. Kadınlara yönelik baskının cins temelli niteliği dile getirilemez olduğunda kadınları ezen mekanizmalara dair feminist tahliller yapmanın düşünce ve nefret suçu haline gelmesi. Cinse işaret etmeye karşı getirilen resmi kurallar şunlara neden olacaktır:
  4. Kanuni değişikliklerin doğuşta kayıt altına alınan cinsi geçersiz kılması. Bu durumun kadınların kamusal yaşamda temsili, cinsler arası ücret eşitsizliği, suç istatistikleri ve erkek şiddetiyle ilgili kadınlar üzerindeki cins temelli baskıyı izlemek ve tariflemek için toplanan veriler üzerinde etkisi olacak.
  5. Kendini kadın olarak tanımlayan eril insanlarla dişi insanlar arasında hiçbir anlamlı fark olmadığını iddia etmek, dişi insanların kullanımına sunulan tüm hizmetlerin aynı zamanda eril cins özellikleriyle doğup kendini kadın olarak tanımlayanlar için geçerli olmasını gerektirir. Transaktivizmin günümüzdeki biçimi birinin trans kadın olup olmadığına karar verirken cinsiyet geçişini değil kişinin kimlik beyanını dikkate alıyor. Gündemdeki Toplumsal Cinsiyet Tanıma Yasası da cinsiyet geçiş süreci yerine kişisel toplumsal cinsiyet beyanının yasal olarak kabul görmesi, hatta bu beyanla doğum belgelerindeki cinsiyet ibaresinin dahi değiştirilmesi konusuna odaklanıyor. Pratikte bunun doğuracağı sonuç kadınlara ve kız çocuklarına ayrılmış mekanlara kadın olduğunu iddia eden herhangi bir erkeğin girebilecek olmasıdır. Bunun da saldırgan erkekler ve pedofiller tarafından istismar edilmesinin ne kadar basit olduğunu beyinleri trans ideolojisi tarafından turşuya çevrilmeyen herkes kolayca görebilir.
  6. Kadınlara ve kızlara yönelik erkek şiddetinin gerçekliği, trans hakları hareketinin çıkarlarına hizmet etmek için sürekli reddediliyor. Bu da kendi başına trans ideolojisinin güncel biçimine gönül vermiş trans kadınların, kadınların siyasi çıkarlarını temsil etme ve siyasi olarak feminist dayanışma içinde kadınlarla hareket edebilme becerisi olmadığının ispatı gibi.
  7. İnsanlardaki eşey ayrılığı gerçeğini inkâr etmekten doğan sorunların dışında, trans ideolojisi aynı zamanda gerici bir teori olan özcü bir toplumsal cinsiyet kimliği fikrine sadık görünüyor. Toplumsal cinsiyetiyle uyumsuz insanları ayrı bir sınıfa dahil ettikleri için ataerkil toplumsal cinsiyet uyumunu olumlamış oluyorlar. Yani bu uyumsuzluğu, toplumsal cinsiyetin patriyarka tarafından zorla giydirilen bir kıyafet oluşuna kanıt göstermektense, feminen erkeklerle maskülen kadınların doğuştan sahip oldukları cinsiyete ait olmadıklarına dair propaganda yapıyorlar.
  8. Toplumsal cinsiyete uyum göstermemekle trans kimlikler arasında kurulan bağ, toplumsal cinsiyetleriyle uyuşmayan ve eşcinsel çocukların medikalizasyonu açısından önemli bir rol oynuyor. Medikalizasyonun ciddi sonuçlara yol açması mümkün. Bunlar karşı cins hormonlarının yaşam boyu kullanımıyla ortaya çıkan kısırlık, cinsel fonksiyon bozukluklarını da içeren yan etkiler. Eşcinsel hakları hareketinde bu medikalizasyonun olası zararlarının yakınına yanaşan hiçbir şey yoktu. Daha da önemlisi şimdi bu zararların potansiyel hedefi büyük oranda eşcinseller.
  9. Çocuklara yönelik bu muhtemelen gereksiz medikalizasyon özellikle dişi çocuklar açısından önem taşımakta. Çünkü trans hakları savunuculuğu süreci başladığından beri toplumsal cinsiyet kimliği uzmanlarına yapılan başvurularda kız çocuklarının başvurularında diğerlerine oranla muazzam bir artış var. Bu oldukça endişe verici çünkü bu kızların azımsanmayacak bir kısmının lezbiyen ya da otistik spektrumda olduğunu düşünmemiz için yeterince sebep mevcut. Ayrıca ataerkil toplumda kızların ergenlikte maruz kaldıkları, özellikle cinsel taciz ve nesneleştirme gibi deneyimlerin yarattığı travmayla ilgili sorunlar da söz konusu olabilir.
  10. Genel anlamda kadınlığın anlamsızlaştırılması, özellikle de feminist kadınların görüşlerinin gündemden silinmesi yüzünden trans hakları hareketi eşcinsel hareketin tarihindeki lezbiyenleri hatırlatmayı ve onurlandırmayı gerektiren çıkışlar yapıyor. Daha sonra üzerinde duracağımız üzere bu da trans haklarının cins kavramını ortadan kaldırmaya odaklanmış olmasına ve dolayısıyla hemcinsler arası arzuyu da kabul edemeyeceğine dayanıyor. Bu lezbiyenler için önemli bir mesele çünkü cinsel yönelimleri hiçe sayılarak, kendilerini kadın olarak tanımlayan eril bedenli insanları cinsel partnerler olarak kabul etmeleri gerektiğine dair artan bir baskı altındalar. Hatta trans hakları hareketi işi sadece hemcinslerine çekim duyan kadınlara “vajina fetişisti” demeye vardırdı. Aferin size çocuklar.

Özetlemek gerekirse: insanları ‘homofobik’ olarak nitelemek eşcinsel hak hareketi tarafından kullanılıyor, böylece siyasi mücadelelerine yönelik tüm tepkiler ahlaki tiksinti olarak gayrimeşru ilan edilerek geçersizleştiriliyordu. İnsanlara ‘transfobik’ demek de aynı imayı yapıyor ve çok da işe yarıyor. Trans haklarıyla ilgili meşru demokratik söylem dışına çıkmaya cüret edebilen herhangi bir kaygıyı üstünkörü biçimde nefret söylemi ilan edip susturuyor. Bu gerçekte olan bitene dair büyük bir çarpıtma çünkü yukarıda belirttiğim gibi ‘cins ve toplumsal cinsiyet’ hakkındaki temel tahlillerimizi yeniden inşa etmenin potansiyel zararlarına dair makul soruların sayısı hiç de az değil. Gelgelelim bu manevra trans haklarının siyasi stratejisi açısından mutlak biçimde ana gövdeyi oluşturuyor. Bunun sebebini bu konuda tartışmaya çalışanların çoğu çok iyi biliyor; trans aktivistlerden sorduğumuz sorulara ve kaygılarımıza dair kayda değer yanıtlar alamıyoruz. Hem de hiç.

Örneğin birkaç hafta önce üç saatimi o makbul ve kesişimsel cenahtaki Everyday Feminism’den birileriyle güya tartışarak geçirdim. Mesele cinsiyetin kişinin beyanı ile belirlendiği koşullarda kadınlara ait alanlara herhangi bir erkeğin girmesine engel olmanın fiilen imkansız olduğunu söylememdi. Transfobik, ırkçı ve -elbette- bağnaz olduğum söylendi, duygu sömürüsü yapmaya çalıştılar (“benim taymlaynıma gelip tecavüz hakkında konuşuyorsun, ben tecavüz mağduruyum kalpsiz orospu” [“e o zaman kendi geniş platformunda başka mağdurların ifadeleriyle niye dalga geçiyorsun?”]), konuştuğum trans kadının çükü olduğunu ima ettiğim iddia edildi (Bunu yapmamıştım, yapmazdım, yaptığımı da gösteremediler). Alay, çarpıtma ve duygu sömürüsü dolu bir teraneydi. Elimizdeki sorunu, fikir içeren bir açık yüreklilikle ele alan tek bir gayret söz konusu değildi (tabii ‘tecavüzcüm kahverengi gözlüydü, yani bütün kahverengi gözlüleri yasaklayacak mıyız?’ size fikir gibi görünmüyorsa). Kadınların bu meseleyle ilgilenmesinin anlaşılabilir sebepleri ya da anlamsız bir gareze dayanmayan motivasyonları olabileceğine hiçbir ihtimal vermedikleri açıktı. Bu da toplumun en az yarısını etkileyecek kamu politikalarını şu an nasıl oluşturduğumuzun apaçık göstergesi.

‘Transfobi’ suçlamasının trans haklarına dair tartışmaları kontrol etmek ve kapatmak için kullanılma biçimi transfobi tanımının amacını aşıyor. Ancak aslında kullanım amacı tam da bu. Daha önce söylediğim gibi, ‘homofobi’ eşcinsellere yönelik ayrımcılığın kökeninde bu insanların cinsel pratiklerine dair ahlaki tiksinti olduğunu bence de doğru şekilde tarifliyor.[2] Eğer ‘transfobi’, ‘homofobi’ ile benzer nitelikteyse (yani meşru bir siyasi tartışma yürütülemeyeceğine dair iddianın temeliyse), o zaman söz konusu ahlaki tiksintiye işaret etmek gerekir. Dahası mücadele ettiğiniz ayrımcılık ve sizinle tartışan insanların argümanları arasında eşcinsellere yönelik şiddette olduğu gibi bir sebep-sonuç ilişkisi kurulması gerekir.

Politik tartışmalardaki ‘transfobi’ kullanımı bunlarla örtüşmüyor. Translara yönelik ahlaki bir tiksinti mevcutsa, bunu ataerkil kurallarca belirlenmiş toplumsal cinsiyet ifadelerinin sınırlarını aşan insanlara verilen tepkilerde görüyor olmalıyız. Böylesi bir tiksintiyi açığa vuran kişilerin erkeklerde kadınsı davranışları rahatsız edici bulan, dolayısıyla ataerkillikten nemalanan insanlar, özellikle de erkekler olmasını bekleriz. Hakikaten de sözkonusu olan transların maruz kaldığı şiddetse, bunun neredeyse tamamen trans olmayan erkekler tarafından trans kadınlara yönelik olduğunu söyleyebiliriz.[3] Ancak yukarıda listelediğim kaygıların kolaylıkla ‘ahlaki tiksinti’ çuvalına sokulamayacağı da ortada olmalı. Buna rağmen trans aktivistlerce yapılan ‘transfobi’ suçlamaları çoğunlukla yalnızca bu kaygıları dile getiren feminist kadınlara doğrultuluyor. Daha da önemlisi bunlar, ataerkil toplumsal cinsiyet kurallarının çiğnenmesinden ahlaki olarak tiksinti duyabilecek dünya üzerindeki muhtemelen en son insanlar. [4] Ayrıca sarfettikleri sözlerle trans kadınlara yönelik ataerkil şiddet arasında deneysel olarak kanıtlanabilir hiçbir bağ da kurulamıyor.[5] Yani ‘transfobi’ suçlamasının yöneltildiği grup -trans hakları gündemine teorik ve siyasi itirazları olan kadınlar- aslında transların toplumsal cinsiyet ifadelerinden ahlaki tiksinti duyma ihtimali en düşük insanlar. Bu itirazın gerekçeleri tamamen politik.

Bu politik gerekçeler Stonewall gibi trans savunuculuğu yapan organizasyonların dolaşıma soktuğu ‘transfobi’ tanımına baktığımızda açıkça görünmekte. Pek muhterem Jonathan Best’in geçenlerde işaret ettiği gibi ‘transfobi’ aslında trans hakları hareketi tarafından “bir kişinin toplumsal cinsiyet kimliğini reddetmeyi de içerecek şekilde, trans olmasından korkmak ya da hoşlanmamak” olarak kavramsallaştırılmış durumda (İtalik vurgu bana ait). Yani ‘transfobi’ kabul görmemesi gereken ahlaki bir tiksintiden ziyade kişinin toplumsal cinsiyetinin algılanışına dair herhangi bir itiraz olarak tanımlanıp, politik olarak bu öne çıkarılıyor. Trans ideolojisi cinsi belirleyenin toplumsal cinsiyet kimliği olduğuna inandığı için de bu tanım trans kadınların dişi olduğu fikrini dayatıyor. Bu sayede trans kadınların, kendilerini kadın olarak tanımlayan eril insanlar olduğunu söylemek nefret söylemi ilan edilebiliyor. Yani ‘transfobi’nin bu tanımı, derinlere işleyen ideolojik bir buyrukla buna uyum sağlamayı dayatmanın peşinde. (Ç.N. Jonathan Best’in bir başka makalesi Dünyadan Çeviri tarafından Türkçeleştirildi.)

Daha önce de ileri sürdüğüm gibi bu buyruğun küçümsenecek bir yanı yok. Trans hakları siyaseti bizden insanlarda eşey ayrılığının var olmadığına, erkeklerin sırf öyle söyledikleri için kadın olduklarına inanmamızı isterken bunu temel alan esaslı bir sosyal ve politik değişim talep ediyor. Bu değişimlerden birinin altını çizmeliyiz çünkü gerçekten önemli: Cinsin yasal olarak ortadan kaldırılması. Yani trans ideolojisinin dayattığı şey, tam anlamıyla dünyayı algılayış biçimimizi temelden yeniden yazmak.[6] Bu ise trans ideolojisi tarafından beyni yıkanmamış herkesin gündelik algılarına tamamen zıt bir şey. (Hatta zaman zaman kazara gösterdikleri üzere onlarınkine de ters, çünkü aslında eşey ayrılığını algılamaktalar) Hakikaten gün gibi açık olan bir şeyi de söylemeliyim: İnsanların dünyayı algılayış biçimlerini onlara dayatamazsınız. Bu totaliterliğin daniskasıdır. İnsanların dünyayı algılayış biçiminin sizin ideolojinizle aynı çizgide olmasını ve TÜM insanların algıladığı şeyi algılamanın soykırımcı bir ırkçı olmakla eş tutulmasını talep edemezsiniz. (Ve siz “cins patriyarkal ve/veya sömürgeci batı tarafından icat edilmiştir” diyen sofistike felsefe fışkırtan aptallar şaşırsanız da, beyni sekiz yıl tumblerize olmuş queer teoriyle marine edilmeyenler için bu ırkçılığın daniskasından başka bir şey değil. Tarihdışılık ve anakronizm meselesine hiç girmiyorum bile).

Demek ki bu siyasi ideoloji:

  1. ‘Fobi’, ‘nefret söylemi’, ‘soykırım’ diye haykırarak soruları, itirazları bastırmaya çalışıyor ve dayattığı değişimlerin yaratacağı sonuçlar hakkında anlamlı herhangi bir tartışmaya girmeyi reddediyor.
  2. İnsanların dünyaya dair temel algıları hakkında yasalar koymaya çalışıyor. Bu algıların mevcut biçiminiyse zarar verme, hatta yok etme niyeti taşıyan ahlaki bir tiksinti formu olarak gayrimeşru ilan etmek istiyor.

Aslında insani algının bu kadar temel bir parçasını yeniden biçimlendirmeye çabalayan herhangi bir siyasi programın yalnızca totaliter yöntemlerle başarıya ulaşabileceğini görmek zor olmamalı. Aksiyomlarını toplumsal bilince bıkıp usanmadan sokarak ve bunları reddedenlere sosyal olarak epey yüksek bir bedel ödeterek. ‘Orwellyen’ tabirinin suyu çıkmış durumda ama trans aktivizmin yöntemlerini en ince ayrıntısına kadar tariflemeyi de başarıyor. Tarihin utanmazca yeniden yazıldığını görüyoruz: Toplumsal cinsiyete uyum göstermemiş ölülerin translaştırıldığını (hımm, hani kişinin beyanı önemliydi?), Stonewall isyanını çıkaran drag queen’lerin translaştırıldığını (trans olmadıkları gibi isyanı da onlar değil Stormé DeLarverie adındaki siyah bir lezbiyen başlatmıştı). Ayrıca geçmişte kimi insanların karşı cinsin kıyafetlerini giymelerini toplumsal, siyasal ve ekonomik sebeplerle açıklayan edebi ve tarihsel eserlerin translara zarar verdiğini çünkü geçmişte cross dresser (karşı cins kıyafetleri giyen kişi) olan insanların bunu ‘özgün benlik’lerini ifade etmek için yaptığına dair saçma sapan çıkarımları kabul etmemiz gerekiyor (seni gidi allahın cezası yobaz Şekspir!). Şunu söylemek çok da abartılı olmayacaktır: Şu an pek çoğumuz kendimizi 101 numaralı odaya kapatılmış gibi hissediyoruz. Aradaki fark O’Brien’ın Riley Dennis gibi gözükmesi, ‘2+2=5’ yerine ‘Cins diye bir şey yok’ ibaresinin geçmesi, farelerinse ellerinde şeker pembe ve mavi beyzbol sopalarıyla bizi tehdit eden bir grup trans aktiviste dönüşmesi (söylediklerimi çarpıtmak isteyecekler için baştan söyleyeyim: trans insanların zararlı hayvanlar olduğunu filan söylemiyorum, Winston’ın ödünü bokuna karıştıran ve ona boyun eğdiren şeye direkt referans veriyorum). Bütün benzerlikleri göstermeye kalkarsak vaktimiz yetmez ama hakikaten de böyle şeyler yapmaya başladığınızda Doğruluk Bakanlığımsı bir havada olup olmadığınızı kendinize sormanızı öneririm.

Meseleyi basitçe anlatmak gerekirse: Eşcinsel hareketin kimi cepheleri barışçıl olmayan protesto biçimlerini de içeriyordu. Bu kadın hakları hareketi ve siyahların medeni haklar mücadelesi için de geçerli. Ancak hiçbiri insanlardan temel algısal sistemlerini değiştirmelerini talep etmiyor -çünkü asıl mesele algıladıkları şeylere dair değer yargıları-, kültürümüzün en berrak ‘totalitarizm işte böyle bir şey’ analizini kullanarak zorla algı yerleştirmeye de çabalamıyorlardı (İpucu: 1984 asla bir kullanım kılavuzu olarak yazılmamıştı). Meselenin en rahatsız edici, muazzam ironisiyse -şimdi eşcinsel erkeklerin mevzuya uyandığı üzere- cinsin ortadan kaldırılmasının cinsel yönelimin de ortadan kaldırılması anlamına gelmesi. Trans ideolojisinin ‘özgün benlik’lerimizin gerçekliğine ve erkek ya da kadın oluşumuzun sadece ve sadece toplumsal cinsiyet kimliğimize dayandığına dair inancı; bedenlerinin ait olduğu cinse dayanarak, insanların -en azından büyük ölçüde- bedenleriyle sikiştiğimizi, cinsel arzunun cins temelli olduğunu reddetmeyi gerektiriyor. Yani eşcinsel hakları hareketinin kendini göbekten bağlamış olduğu ideoloji eşcinsellik diye bir şeyin varlığını dahi açıklayamıyor. Toplumsal ve fiziksel güç dengesizliklerini göz önüne aldığımızda bu durumun eşcinsel erkekler açısından pek bir tehlike arz etmesi gerekmez (İdeolojik bir tehlike olmasına rağmen durum bu. Bunu bilerek bize destek verenler, kıymetinizi bildiğimizin farkında olduğunuzu umuyorum). Lezbiyenler içinse bu, varoluşlarına birinci dereceden bir tehdit. Kadınlar sınıfına dahil oldukları için siliniyor olmalarının yanında, yalnızca dişi bedenli insanlara arzu duyma hakları da ömrümde gördüğüm en tacizkar, kadın düşmanı zorbalıkla mütemadiyen sınanmakta. Meşhur bir sloganı tashih etmek gerekirse: Lezbiyenlerin çükle işi olmaz. Aşın bunları.

LGBTQ+ kurumlarının -ve daha genel anlamda kamusal politikalarının- nasıl olup da kadınların çıkarlarına ve yaslandığı temel olan eşcinsellerin [7] varoluşlarına düşman totaliter bir siyasi ideolojinin sömürgesi haline geldiği bir milyon dolarlık bir soru. [8] Bu ‘milyon dolar’ ifadesi yalnızca lafın gelişi de değil hani. Zaman içinde eşcinsel ve lezbiyen siyasetinin inanılmaz biçimde gasp edilişinin altından kaçınılmaz şekilde çıkacak kurumsal plütokratik çıkarları ve buna akıtılan parayı daha iyi anlayabileceğimizi umuyorum. Şu anda kadınlar, feministler, lezbiyenler, eşcinsel ve düzcinsel erkekler, interseks bireyler, kaygılı ebeveynler ve ideolog olmayan pek çok trans kadın canlarını dişlerine takarak çoktan güvenceye aldığımızı sandığımız hakların geçersiz hale gelmemesi için savaşıyor. Zaman hep beklenen yönde akmaz. Tarihin doğru tarafıymış, kıçımın kenarı.

Ekler  —–>
(Ç.N. Bu ekler çevrilmemiştir, linke tıklarsanız özgün ekler metnine ulaşabilirsiniz.)

Çeviri: Güleren E.

Ne yalan söyleyeyim, dipnotlar biraz kontrolden çıktı:
[1] Belki tiksinme duygularını bir başkasına göstermelerini engellediği için birilerine zarar verdiği söylenebilir (e tabii, ama kusura bakmayın, ehlileştirilmesi gereken süperegonuzu ve vazgeçmediğiniz kadın düşmanlığınızı bi terapiste götürüverin), ayrıca ataerkil aileye de zarar veriyor olabilir (olmayadabilir ama öyleyse oh canıma değsin).
[2] Eşcinsel erkeklere yönelik ayrımcılığın lezbiyenlere yönelik olanla pek de aynı olduğunu düşünmediğimi buraya iliştireyim. Eşcinsel erkeklerden ahlaki tiksinti duymak temel olarak erkeklerin penetre edilmesine karşı olan ataerkil kaideye dayanır. Doktora tezimi penetrasyonun metafiziği üzerine yaptığımdan, bütün makaleyi kaplayacak bir dipnot yazmamak için kendimi zor tutuyorum ama temel mesele şu: Ataerkil eril özne kırılgan olmayacağı ve penetre edilemeyeceği fikri üzerine inşa edilir ve sikilmek kadınlaştırılmak ve/veya nesneleştirilmek yoluyla onu insandışılaştırır. (Heteroseksüel erkeklerin eşcinsel erkeklerin yanında yaptığı ‘aman yere eğilme’ gibi rahatsız edici espriler bundan kaynaklanır). Yani eşcinsel erkeklere düşünmeden -ve zalimce- yöneltilen homofobi biçimi için temelde ataerkil kadın düşmanlığının bir başka biçimi denebilir. Buna karşın erkeklerin lezbiyenliğe karşı duyduğu tiksintinin (tabii heteroseksüel erkek bakışı için erotize edilmediği zamanlarda) daha ziyade kadınların onlar için cinsel olarak hazır ve nazır olmadıkları, onlara ilgi duymadıkları için öfkelenmeleriyle daha fazla ilgisi olduğunu sanıyorum.
[3] Trans kadın cinayetleri hakkında daha geniş bir tartışma için lütfen şu yazıya bakın. Özetle, trans kadınlar erkekler tarafından öldürülüyor ve öldürülenlerin çoğu siyah trans kadınlar, çoğu da seks işçisi. Kadınlara yönelik, siyahlara yönelik, fahişelere yönelik şiddeti dikkate aldığımızda da bu şiddetin spesifik olarak ‘transfobi’ kaynaklı olduğu iddiası biraz bulanmış oluyor.
[4] Kendi adıma konuşmam gerekirse cinsel yönelimim ‘güzel-düz-oğlan-seksüel’, başka bir deyişle ‘Princeseksüel’. Yani erkeklerde feminenliği tiksindirici değil aksine çekici buluyorum. (Hazır konu buraya gelmişken, lütfen hepsini translaştırmaz mısınız? Zaten zor bulunuyorlar.) Erkeklerdeki toplumsal cinsiyet uyumsuzluğuna içgüdüsel tiksintinin öyle çok yaygın olmadığına oldukça eminim, ayrıca toplumsal cinsiyete eleştirel yaklaşan kadınlar için çok da tutarsız bir tepki olurdu bu. Bununla birlikte feminist kadınlar arasında trans kadınların görünüşleriyle dalga geçen çok küçük bir azınlık mevcut. Bunu savunacak değilim, tatsız ve düpedüz gaddarca buluyorum. Ancak bunun ‘kadın’ olmayı bir kostüm gibi sahiplenen erkeklere dair algılarının bu kadınları dehşete düşürmesinden kaynaklandığını da görebiliyorum. (Bazı feministler drag-queen’lerden de aynı sebeple nefret ederler. Ben de geylerle takılmayı ve onların eğlencelerini seven bir kadın olarak bunu anlamakta zorlanıyorum.)
[5] Burada taklide dayalı gösterilerin eleştirisiyle bariz bir benzerlik kurulabilir. Kimi radikal feministler trans kadınların ‘kadın-yüzü’ gösterisi yaptığını ileri sürerek bunu eleştirmişti (Ç.N. Yazarın kullandığı ‘woman-face’ ifadesi ‘black-face’e (siyah yüz) referans verilerek kullanılmış. Beyazların siyahları taklit etmek için gösteri amaçlı olarak yüzlerini siyaha boyadığı ırkçı pratiği hatırlatıyor.). Buna dair iki şey söyleyebilirim. Birincisi, kurulan bu benzerliğin birebir doğru olması cinsiyet hoşnutsuzluğunun (sex-dysphoria) varlığını inkar etmemizi gerektirir; yani kimi trans kadınların cinsiyet geçişine duydukları ihtiyacı ve bunun faydasını gördüklerini, bizden empati ve destek görmeyi hak ettiklerini reddetmemiz gerekir. Bunu yapmayacağım. İkinci olarak, bu benzerliğe dikkat çeken kadınların sakınmamız gereken ‘siyahların deneyimlerini gasp etme’ hatasına düştüğüne inanıyorum. Bu son derece karmaşık bir mesele ve Butler’la ilgili metnimde not düştüğüm üzere metafiziksel-politik sistemler olarak ırk ve cinsiyet arasındaki benzerlikleri tamamen yok saymanın bize hasar vereceğini düşünüyorum. Yine de sezgilerim bana bu konuda konuşmayı siyah feministlere ve womanistlere bırakmak gerektiğini söylüyor.
Taklit gösterileri -ya da transırkçılık (transracialism)- ve trans kimlikler arasındaki benzerlikle ilgili fikrimiz ne olursa olsun açık ve net olan bir şey var: Feminist kadınların kadınlığın bir kostüm olarak sahiplenilmesinden duyduğu rahatsızlığın ataerkil erkek şiddetiyle bağını kanıtlayan bir gözlem yapmak mümkün değil. Dahası ben bu algıyı paylaşmasam ya da onaylamasam da şunu sormaya değer buluyorum: Kadınların kendi kimliklerinin sahiplenilmesinden iğrenmesi acaba “tamamen gayrimeşru ahlaki tiksinti” fikrine kolaylıkla dahil edilebilir mi?
*Burada drag-queen’ler hakkında bir parantez açayım. Bazı kadınların drag queen’lerden iğrenmesi biraz abartılı bir ifade olabilir. Anlatmak istediğim gösterdikleri tepkiyi paylaşmıyor, argümanı da tatmin edici bulmuyor oluşum. Benim drag ile ilgili fikrim daha -aman yarabbim- Butlercı. Sahiplenmeden ziyade istikrar bozucu bir performans gibi gözüktüğünü düşünüyorum. Bir şeyleri (örneğin toplumsal cinsiyete dair kaideleri) ele alıp teatral olarak abartmak bu şeylerin yapmacıklığını sergilemenin bir yöntemi. Drag-queen’lerin trans lobisi tarafından kendilerine mal edilmesinin/yok sayılmasının sorun teşkil etmesi de bu yüzden, ki bu da çok manidar aslında. Trans ideolojisi toplumsal cinsiyetin yapmacıklığın performe edilmesini hoş göremez çünkü özsel bir toplumsal cinsiyet anlayışına sahip. Yakında -ki şimdiden başladı– trans olmayan insanların toplumsal cinsiyetle uyumsuz olabileceği fikrine de karşı çıkacaklar çünkü bu kimliklerine tehdit oluşturuyor. Sanırım alacakları yanıt da koca bir nah olacak.
[5] Trans hareketin sözcüleri burada feminist kadınların söylemlerinin trans insanlara yönelik düşmanca bir iklim yaratmada sorumluluk sahibi olduğu yanıtını veriyor. Bunun da zihinsel ve fiziksel kırılganlıklarını hedef aldığını söylüyorlar. Burada dikkat çekmemiz gereken ilk şey, trans hakları hareketinin yasal düzenlemeler üzerindeki inanılmaz etkisi olmalı ve bu da feminist söylemin siyasi gündem oluşturma ya da kamuoyu görüşünü biçimlendirme gücünden yoksun olduğunun kanıtı adeta. Bu yüzden, ataerkilliğe yaslanmış insanların translara yönelik somut ayrımcılığına, böylesi söylemlerin sebep olduğu iddiasına kargalar bile güler. Öte yandan, trans hakları hareketinin, feminist kadınların trans ve toplumsal cinsiyetiyle uyumsuz insanlardan nefret ettiğini ve onlara zarar vermek istediğini telkin etmek için sürekli yaptığı propagandanın, transların akıl sağlığına iyi gelemeyeceğine ise tamamen katılıyorum. Yaşayanların hafızası dahilindeki tarih boyunca genç insanların akıl sağlıkları istatistiklere göre hiç bu kadar kötü olmamıştı. Bu krizin trans hakları hareketi tarafından araçsallaştırılmasını ve bir neslin, feminist kadınları hedef alan siyasi neferlere dönüştürülmesini, insan haklarını istismar eden bir taciz olarak görüyorum.
[6] Bu hamle bir anlamda ‘ayrım’ın iki anlamı arasında patinaj yapıyor. Trans ideolojisi, translara atfedilen olumsuz davranış ve değerlerin (politik olarak ayrımcılık), dişi ve erkek insanlar arasındaki ayrımları (algısal anlamda ayrım, ayırt etme) göstermeye dayandığı düşüncesine dayanıyor. Aradaki farkı algılayabilme ve buna herhangi bir hiyerarşik değer yüklememe fikri onlara akıl almaz geliyor. Bu aynı zamanda cins (biyolojik fark ve bunun algılanması) ve toplumsal cinsiyet (cins temel alınarak atfedilmiş kültürel değer) ayrımının teşhis edilememesinde de geçerli. Bu yüzden biyolojik cinsiyetten (cins) her bahsettiğimizde bunu toplumsal cinsiyet ikiliğini korumak istiyormuşuz gibi duyuyorlar (ya da duyduklarını iddia ediyorlar). Sonra da toplumsal cinsiyet ikiliğini korumak istediğimiz için feminist olmadığımızı söylüyorlar. Biz de kafalarımızı masaya vurup duruyoruz.
[7] ‘Homofobik’ sözcüğünü kullanmalı mıyız, bu karmaşık bir mesele. Trans aktivistlerin günümüzde eşcinsellere -ve neredeyse tamamen lezbiyenlere (eril sosyalleşme ve hak sahipliği mi dediniz? Yok canım, TERF lafları bunlar)- yönelttikleri ‘ahlaki tiksinti’ değil aslında. İnsellerin öfkesinden pek de ayırdedilmeyen tipte, narsistçe bir öfke. Üzgünüm millet, insanların sizinle sevişmek istememesi bir insan hakkı ihlali değil. Bu meselenin artık anlaşıldığını düşünüyorum. (Ve Laurie Penny’ye şunu söylemek istiyorum a) bunun dışındaki politikana ve yazdıklarına hayvan gibi saygı duyuyorum b) burada derin kişisel yatırımların olduğunu biliyorum ama bunları uydurmuyoruz). Muhtemelen eşcinsel olacakken translaştırılan bir grup genç konusunda mesele çok daha karmaşık. Bu açıkça ataerkil toplumsal cinsiyet klişelerini devam ettiriyor ve aynı zamanda toplumsal cinsiyetle uyumsuz çocuklara yönelik homofobi içeriyor. Bu söylenceyi yutmaya en meyyal ebeveynlerin cinsiyetçi ve/veya homofobik olma ihtimali yüksek. Ayrıca çocuklarının toplumsal cinsiyetle uyumsuz olmaları ve/veya eşcinsel olmaları yüzünden medikalize edilmesi ya da kısırlaştırılmaları fikrinin en çok dehşete düşürdüğü ebeveynler de muhtemelen cinsiyetçi ve/veya homofobik olmayanlar. (Bu trans ideologlarının bahsettiği, çocuklarını istismar eden şeytani berbat ebeveynler olmalı çünkü bugün iyi ebeveynlik çocuğunuz her ne derse onu onaylamak demek; sonuçların zarar verici olabileceğini düşünmenizin hiçbir önemi yok (ve böylece medikal sektöre epey para akması da epey rastlantısal, eminim.))
[8] Burada dikkat çekmeye değer bir şey var -tabii eğer sözkonusu milyonlarca doları devreden çıkarırsak- çünkü bize eşcinsel hareketin temel değerleri açısından özgün niyetine zıt bir hareket tarafından sömürgeleştirilmeye nasıl gönül indirebildiğini açıklayabilir. Eşcinsel haklarıyla trans haklarının tek bir somut benzerliği mevcut, o da ikisinin de ataerkil baskıya destek olarak ortaya çıkan bir çeşit ayrımcılığa maruz kalmaları. Daha önce başka bir yerde bahsettiğim üzere baskı, ayrımcılığın aksine bir sınıfın diğerini somut olarak sömürdüğü koşullarda ortaya çıkar. Ayrımcılıksa bunun aksine belirli grupların ihtiyaçlarıyla yeterince ilgilenilmemesiyle ortaya çıkabilir (örneğin hareket kabiliyeti sınırlı insanlar için binaların erişilebilirliği meselesi gibi). Yapısal bir baskı sistemiyle bağlantılı olarak ortaya çıkan bir grup davranış biçimi de ayrımcılık olabilir. Buna örnek olarak toplumsal cinsiyetle uyumsuz insanların ya da cinsellikle ilgili baskın heteronormatif algıları zorlayan kişilerin uğradığı ayrımcılığı gösterebiliriz. Bu, eşcinsel hakları hareketi için pratikte şu anlama geliyordu: Dayandıkları somut baskının derin bir analizini yapma ihtiyacı duymadan eşcinsel insanların özgürlüğünü etkileyen olumsuz davranış biçimlerine odaklanmakta özgürdü. Trans hakları hareketi devreye girip de fobik ayrımcılık fikrini öne çıkarınca, (ki bu da bir takım olumsuz davranış biçimlerini ortadan kaldırmak demekti) bu, eşcinsel hakları çalışması yapmış pek çok insana makul geldi. Eşcinsel hakları genelde insanların bağnazlıklarından kurtulmak demekti ve sonra TADAAA!!! PIRILTILAR. (Beni yanlış anlamayın, pırıltılı şeylere bayılırım). Ancak o zaman anlaşılmayan şey trans hakları hareketinin bağnazlıktan kurtulmaya çalışmaktan çok daha büyük bir şey yaptığıydı. Yeniden tanımlamakta direttikleri şeyler kadınların üzerlerindeki baskıyı tariflemek, gözlemlemek ve ona direnmek için ihtiyaç duyduğu kavramlara bodoslama dalıyordu. Eşcinsel hakları savunuculuğu ataerkilliği tahlil etmekle pek uğraşmadığı için, trans hakları devreye girip insanların somut bedenlerinin (bununla kadınların bedenlerini kastediyorum) silinmesinin acayip radikal bir şey olduğunu iddia edince aslında alarm çanlarının çalması gerekirdi, çalmadı.