Ayan Beyan

İki dudak arasından dökülenler değişirse…

Bu yazı daha önce DIŞ KAPININ MANDALI‘nda yayınlandı.
Bültene abone olup yazıları takip edebilirsiniz.

Burayı cinsiyet tartışmaları hakkında düzenli yazma ümidiyle açmıştım ama ne zaman aklıma bir şeyler karalamak gelse, kafamdaki düşünceler büyüdükçe büyüyor, oradan oraya bağlanıyor ve sonuçta gerçekte sahip olmadığım kadar zamana ihtiyaç duyduğum için aklıma düşen fikri bütünlüklü bir yazı haline getiremiyorum. İstediğim şey takip ettiklerim ve düşündüklerim üzerine ufak tefek not düşmeyi de becerebilmek. Şimdi bunu deneyeceğim.

Sosyal medyada cinsiyet, kadınlık, translık kavramlarından başlayıp dışarıdan bakanın neresinden tutacağını bilemediği bir kavgaya dönen tartışmalara, geçtiğimiz haftalarda gazeteci Michelle Demishevitch de dahil oldu. Ben de tabii ki merak edip anlattıklarını dinledim. Gündemdeki tartışmayla ilgili temel eleştirisi bunları öne çıkaran aktivist örgütlerin Türkiye’deki transların esas yakıcı dertlerine derman olmaya yeterince odaklanmamaları. Elbette kimliklere dair tartışmada problemli gördüğü kısımlara dair görüşlerini de paylaşıyor.

Michelle Demishevitch Kısa Kes! ile yaptığı söyleşide, pek çok kadının uzun zamandır söylediği ve bu yüzden paranoyak olmakla suçlandığı bir noktaya dikkat çekiyor. Akşamdan sabaha transım diye beyan veren insan üç gün sonra biseksüel erkek olduğuna karar verirse bunu nasıl açıklayacağımızı soruyor. En doğru ve kapsayıcı olduğu iddia edilen translık tarifini, yani kişinin beyanının cinsiyetine dair tek ve en önemli veri olduğunu  kabul edersek, bu soru paranoyakça ya da fantezi ürünü değil. Nitekim yaşanmışı mevcut. Hem de öyle kenarda köşede değil, bu politik çatışmanın göbeğinde.

Julia Beck’in adını ilk kez birkaç sene önce, taze ‘TERF’ ilan edilmişken, bu mevzunun ne olduğunu anlamaya çalışırken duymuştum. ABD’nin Baltimore şehrinin LGBTQ komisyonuna girmiş o zaman yirmibeş yaşında feminist bir kadın olan Julia, komisyondaki tek lezbiyendi. Ancak sonra ortaya kendini dişi, transbutch ve lezbiyen olarak tanımlayan bir erkek çıkmış ve Julia’nın cinsiyete dair fikirleriyle ‘cinsiyet kimliği’ kavramına eleştirilerinin şiddet olduğunu iddia etmişti. Onun başını çektiği öneriyle Julia’nın komisyondan çıkarılmasına karar verilmiş, o zaman kullandığı adıyla Ava Pipitone isimli zat da bir anlamda onun yerini almıştı.

Julia Beck ve Pipitone – Fotoğraf

2018’de gerçekleşen bu olay süresince ve sonrasında elbette Julia ve onu destekleyen görüşe sahip kadınlar korkunç ‘TERF’ler olarak damgalanmış, Pipitone’nin iki dudağının arasından çıkan beyanı, tartışılması teklif dahi edilemeyecek bir gerçeklik olarak savunulmuştu.

Aynı yıllarda dünya çapında -ve tabii Türkiye’de de- genel olarak benzer kabuller kendini gösterdi. Özellikle sosyal medyada yürütülen aktivizmle, kadınları cinsiyetleri hakkında bildiğini, bildiği şekilde söyleyemeyecek şekilde bastıran, ağır şekilde suçlayıcı bir yaklaşımın ağırlık kazandığını gördük. Kendini kadın olarak beyan eden herhangi birinin beyanını sorgulamak şiddetti; bedenlerin cinsiyetli olduğunu söylemek özcülüktü, biyolojiden bahsetmek sömürgecilerin ortaya attığı cinsiyet kategorilerini savunmaktı, translığı ve cinsiyeti salt beyana dayandırmamak TERF’lüktü, TERF’lükse neredeyse ağza alınamayacak en büyük günahtı… Bunlar, mesleki, politik ve sosyal çevrelerinden gelecek ağır tepkileri göze alamayacak kadınları sindirmek için çok işe yarar taktikler. Adeta mahalle meydanı yerini alan sosyal medyada topluca ayıplanan kadınların ibret olsun diye taşlanması da bunu izleyen kadınların ehlileştirilmesi işlevini görüyor. Dolayısıyla bu taktik, özellikle dernek ve vakıflarda çalışan ya da feminist ve LGBTI+ politika içinde aktif kadınlar arasından çıkabilecek potansiyel sorgulamaları minimize etmek, mevcut kabullere dair soru işaretlerini, cevapları vermeye yanaşmadan ortadan kaldırmak için biçilmiş kaftan oldu.

Peki sizce aradan geçen 3-4 sene içinde Pipitone’ye ne olmuş olabilir? Birçoklarının kahramanca Julia’nın yerini aldığını düşündüğü LGBTQ komisyonunda, bu komünite için çalışan bir trans kadın olarak yaşamına devam ettiğini düşünüyor olabilirsiniz. Oysa o artık yine ayan beyan bir erkek. Neden, nasıl, ne zaman olduğunu bilmiyoruz ama 2018’de bir ‘lezbiyen’ olarak verdiği beyanını her nasılsa iptal etmiş ve kendini Kodah Pip olarak baştan yaratmış. Şimdi ‘rasyonel fütürist’ olduğunu söyleyen bir çeşit girişimci gibi gözüküyor. Julia, bu haberi verdikten sonra meseleyi anlatan bir yazı da yazdı.

Peki prensip olarak bu yapılamaz mı? Yani insanlar yaşamları boyunca toplum tarafından cinsiyete has kabul edilen kimi davranış ve ifadeleri zaman içindeki duygu ve öznel tercihlerine göre değiştirmek konusunda özgür olmamalı mı? Bence olmalılar, feministlerin temelde savunduğu da bu aslında. Ancak Pipitone’nin yaptığı bedeni, ifadeleri, görüntüsüyle oynamak, deneme ve deneyimlerle kendini tanımak ve gerçekleştirmekten ibaret değil. Yaptığı şey şu: Sadece kendi beyanına dayanarak oluşturduğu kimlikle, istisnasız herkesin onun kadın olduğunu kabul etmesini talep etmek; bunu kabul etmeyen bir kadının toplumsal ve kurumsal olarak cezalandırılmasında başı çekmek; onun siyasi bir alanda lezbiyenleri temsil ettiği pozisyonunu ele geçirmek. Bu oyunu kazandıktan bir süre sonra da adeta oyuncağından sıkılmış bir çocuk gibi beyanından vazgeçmek. Bu da bugün temel olarak tartıştığımız Beyan/SelfID prensibinin sorgusuz sualsiz kabulüyle mümkün. Sizi bu hikayedeki eril hakbendeciliğin ve yeni patriyarkal rollerin tahlilini yapmaya yeltenerek daha fazla sıkmayacağım. Demishevitch’in başta bahsettiğim sorusu kapsamlı bir yanıt beklese de henüz hala o soruyu sormamızın kabul edilir olduğunu anlatma aşamasındayız. Hepimize kolay gelsin.

Toplumsal Cinsiyet bir Spektrum değil

Cinsiyetin spektrum olduğuna dair fikirler Türkiye’deki cinsiyet tartışmalarında sıkça yer buluyor. Bu hem biyolojik kategoriler hem de toplumsal cinsiyet kimlikleri açısından ele alınabilen bir çerçeve. Rebecca Reilly-Cooper’ın 2016’da kaleme aldığı bu yazıda spektrum fikri toplumsal cinsiyet kimlikleri temelinde eleştirilmekte. Bu, cinsiyete dair baskılara karşı direnişte gerçekten işe yarar bir strateji mi yoksa bizi yeni katı rollere hapseden bir kimlikler kategorizasyonu mu?

REBECCA REILLY-COOPER

Toplumsal cinsiyetin bir spektrum oluşuna dair fikrin bizi özgürleştirmesi bekleniyor. Oysa bu hem mantıksız hem de politik açıdan sorunlu bir tespit.

Toplumsal cinsiyet ne demek? Bu, feminist teori ve pratiği tam kalbinden kesen bir mesele ve sınıf, kimlik ve ayrıcalıklarla ilgili güncel sosyal adalet tartışmalarında merkezi bir rol oynuyor. Gündelik dilde ‘toplumsal cinsiyet’ (gender),  ‘cinsiyet’ (sex) demenin daha yerinde olduğu zamanlarda onun yerine kullanılabiliyor. Belki de, cinsel birleşmeyi de (sexual intercourse) tanımlayan bir kelimeyi telaffuz etme konusundaki müphem bir imtinadan dolayı, ‘toplumsal cinsiyet’ artık bir kişinin dişi mi erkek mi olduğu biyolojik gerçeğine atıfta bulunmak için cinsiyet yerine kullanılıyor ve bizi bu ayrımın gerektirdiği bedensel organları ve süreçleri dolaylı olarak da olsa dillendirmek zorunda kalmanın mahcubiyetinden kurtarıyor.

‘Toplumsal cinsiyet’ esasen, isimleri maskülen, feminen ya da nötr olarak sınıflandıran dillerde tamamen dilbilgisel bir anlam taşımaktaydı.  1960’lardan itibaren bu sözcük cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasında bir ayrıma da işaret etme imkanı sağlayan bir anlam da ihtiva etmeye başladı. Feministler için “sex” ve “gender” arasında yapılan bu ayrım önemli olagelmiştir çünkü ilki kadınlar ve erkekler arasındaki kimi farklılıkların biyolojik olarak gözlenebildiğini, ikincisiyse kimi farklılıkların kökenlerinin feministlerin “cinsiyetlendirilmiş sosyalleşme” dediği çevre, kültür, yetiştirme ve eğitim gibi süreçler aracılığı ile kurulduğunu gösterme olanağı tanır.

En azından şunu söyleyebiliriz ki feminist teoride toplumsal cinsiyet sözcüğünün geleneksel olarak oynadığı rol budur. Bu, cinsiyetin biyolojik olana ve dolayısıyla belki de bir anlamda ‘doğal’ olana atıfta bulunurken, toplumsal cinsiyetin toplumsal olarak inşa edilene atıfta bulunduğu basit, temel bir feminist fikirdi. Bu görüşte -anlaşılır kılmak için buna radikal feminist görüş de diyebiliriz- toplumsal cinsiyet ahlâki değerlere göre arzu edilen davranışların bireylere buyurulması ya da men edilmesini sağlamak için dışarıdan dayatılan normlar bütünüdür.

Bu normlar kişiye yalnızca dışarıdan ve zorla empoze edilmekle kalmaz, aynı zamanda ikili bir kast sistemi ya da hiyerarşinin de kurulmasına hizmet eder. Böylece erilliğin dişilikten, erkekliğin kadınlıktan, erkeksi olmanın kadınsı olmaktan üstün ve değerli tutulduğu iki konumlu bir değer sistemi kurulur. Kişiler bu iki üreme rolünden birini icra etme potansiyeliyle birlikte doğarlar. Bu da doğumda, hatta daha da önce bebeğin sahip olduğu dış genital organlarla belirlenir. O andan itibaren söz konusu hiyerarşideki iki sınıftan birine  ait oldukları bireylere aşılanacaktır: Genital organları çıkıntılı olanlar üstün sınıfa, girintili olanlar aşağı sınıfa yerleşeceklerdir.

Doğumdan ve o anda cinsiyet sınıfı üyeliğinin belirlenmesinden itibaren, çoğu dişi insan edilgen, itaatkar, zayıf ve korumacı; eril insanlarsa etkin, buyurgan, güçlü ve saldırgan olmak üzere büyütülür. Bu değer sistemi ve bireylere bunun telkin edilmesi, bunun içinde toplumsallaştırılma süreci bir radikal feministin ‘toplumsal cinsiyet’ sözcüğüyle kastettiği şeydir. Mesele böyle anlaşıldığında toplumsal cinsiyette karşı çıkılası ve baskılayıcı ne olduğunu görmek pek zor olmayacaktır çünkü böylece eril ve dişi insanların potansiyelleri benzer şekilde kısıtlanmakta, ayrıca erillerin dişilerden üstün olduğu öne sürülmektedir. Bu yüzden bir radikal feminist için amaç toplumsal cinsiyeti tamamen ortadan kaldırmak; insanları pembe ve mavi kutulara sokuşturmaya son vermek ve bireylerin toplumsal kurallarla zorla dayatılmış bir değer sisteminin etkisinde kalmadan kişiliklerini ve tercihlerini geliştirebilmelerine olanak tanımaktır. 

Toplumsal cinsiyetin doğasına dair bu görüş onun tamamen toplumsal olarak inşa edilmiş ve dışarıdan empoze edilmiş değil de bir şekilde içsel olarak ve doğuştan deneyimlendiğini söyleyenlerle çatışıyor. Bu kişiler toplumsal cinsiyetin tamamen inşa edilmiş oluşuna itiraz geliştirmekle kalmıyor aynı zamanda iki pozisyona sahip bir hiyerarşiden oluştuğunu söyleyen radikal feminist analizi de reddediyorlar. Bu görüşte -ki kolaylık olması açısından buna kuir feminist toplumsal cinsiyet anlayışı diyeceğim- toplumsal cinsiyetin baskıcı bir işleyişi olmasının nedenini toplumsal olarak inşa edilmiş ve zorla dayatılıyor olmasına değil, yalnızca iki toplumsal cinsiyetin var olduğuna dair yaygın inanca dayandırılıyor.

Eğer toplumsal cinsiyetin gerçekten de içsel, doğuştan, kimliklerimizin temel parçası olduğu, ‘kadın’ ve ‘erkek’ dışında da aralarından seçim yapabileceğimiz daha fazla toplumsal cinsiyet bulunduğu kabul edilirse her iki cinsiyetten insanlar özgürleşecekmiş ve özgürleşmenin yolunda bir sonraki adım da yeni toplumsal cinsiyet kimliği spektrumunu kabul etmek. Bu yüzden şimdi kendini şu şekillerde tanımlayan insanlar mevcut: ‘genderqueer’ veya ‘non-binary’ veya ‘pangender’ veya ‘polygender’ veya ‘agender’ veya ‘demiboy’ veya ‘demigirl’ veya ‘neutrois’ veya ‘aporagender’ veya ‘lunagender’ veya ‘quantumgender’…  Bu şekilde devam edebilirim. Bu görüşün savunucuları dillerine pelesenk ettikleri ‘toplumsal cinsiyet ikili değildir, bir spektrumdur’ sözlerini sıkça tekrarlıyorlar. Bu görüşü takip edense pembe ve mavi kutuları parçalamamız, onların yerine bu ikisinden çok daha fazla sayıda kutunun var olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

İlk bakışta ilginç bir fikir gibi görünüyor ancak içinde pek çok problem barındırıyor. Bu problemler de onu kendi içinde tutarsız ve politik olarak itici kılmakta.

Kuir toplumsal cinsiyet anlayışının pek çok savunucusu kendi toplumsal cinsiyet kimliklerini ‘ikilikdışı’ (non-binary) şeklinde tarifliyor ve bunu da insanların büyük çoğunluğunun toplumsal cinsiyet kimliğinin ikili yapıda (binary) farzediliyor oluşuna bir itiraz olarak gösteriyor. Görünüşe göre toplumsal cinsiyetin ikili bir yapıdansa bir spektrum olduğu iddiası ile bireylerin yalnızca ufak bir kısmının ikili olmayan toplumsal cinsiyet kimliği olduğunu söyleyebileceğimiz fikri aniden çatışıverdi. Toplumsal cinsiyet gerçekten bir spektrum ise bu tanıma göre her canlının ikili yapıya dahil olmayan bir toplumsal cinsiyeti olmuyor mu zaten? Eğer böyleyse belirli bir toplumsal cinsiyet kimliğini tanımlamak için ‘ikilikdışı’ etiketini kullanmak boşa düşüyor çünkü bu tanım belirli, özel bir insan kategorisini ayırt etmekten yoksun.

Bundan kaçınmak için spektrum modelinin savunucularının toplumsal cinsiyeti hem ikili hem de spektrum olarak algılamaları gerekiyor. Bir varlığın hem mütemadi hem de ikili biçimde açıklanması son derece mümkün. Boy uzunluğu buna bir örnek: uzunluğun sürekli, kesintisiz bir niteliği olduğu açık ancak bireyler bu uzunluk kavramının farklı noktalarına denk düşebilirler. Öte yandan ‘uzun’ ve ‘kısa’ diye ikili yapıda sıfatlarımız var. Toplumsal cinsiyetin de benzer bir işleyişi olamaz mı?

Kısa/Uzun ikiliğinde dikkat etmemiz gereken şey, bu kavramlardan insanlardan bahsetmek için faydalandığımızda bunların göreceli ve karşılaştırmalı tasvirler olduğudur. Boy uzunluğu bir spektrum ya da süreklilik ise hiçbir birey mutlak uzun ya da mutlak kısa değildir, her birimiz bazı insanlardan uzun bazılarından kısayızdır. İnsanlardan uzun olarak bahsettiğimizde onların boylarının gözlemlediğimiz bir grup içindeki ortalama boydaki insanlardan daha uzun olduğunu kastederiz. Bir oğlan çocuğu aynı anda altı yaşındaki çocuklara göre uzun, ancak bütün erkeklerle karşılaştırıldığında kısa boylu olabilir. Yani Uzun ve Kısa ikili etiketleriyle yapılan yakıştırmalar karşılaştırmalı olmalı ve ortalamaya atıf yapmalıdır. Belki de o ortalamanın civarındaki insanlar kendilerini ‘ikilikdışı boyda’ olduklarını iddia edebilirler.

Ancak spektrum modelinin bu yorumu kendilerini ikilikdışı toplumsal cinsiyette tarifleyenleri tatmin etmeyecek gibi görünüyor. Toplumsal cinsiyet kimliği de boy gibi karşılaştırmalı ve göreceli algılanacaksa, bu durum kişilerin kendi toplumsal cinsiyetleri konusunda tek söz sahibi olduğuna dair ısrarla da çelişiverir. Bu durumda toplumsal cinsiyetiniz, içinde bulunduğunuz gruptaki mevcut toplumsal cinsiyet kimliklerinin dağılımına göre tanımlanabilirdi, sizin kendi kendinize verdiğiniz bireysel karara göre değil. Bu nedenle ikilikdışı toplumsal cinsiyete sahipsem de bunu tespit etmek bana düşmezdi. Bu ancak benim toplumsal cinsiyet kimliğimle diğer insanlarınkini karşılaştırarak, onların arasında nereye düştüğüme bakarak belirlenebilirdi. Ayrıca kendimin kadın olduğumu düşünsem dahi, bir başkası bu spektrum içinde kadınlığa benden daha yakın durabilir, böylece benden ‘daha fazla kadın’ olabilirdi.

Dahası boy analojisi ile şunu görebiliriz: Tüm insan nüfusunu incelediğimizde, ancak çok küçük bir grup kesin olarak Uzun veya Kısa olarak tanımlanabilir. Boy uzunluğunun gerçekten de bir spektrum olduğunu, ikili etiketlerin karşılaştırmalı olarak yakıştırıldığını düşünürsek, ancak bir avuç insan bu spektrum içinde iki uçta bulunup Uzun ya da Kısa olarak tariflenebilir. Geri kalanlarımız ise bu iki nokta arasında kalan, ikilikdışı boydaki insanlarız ve sıradan, tipik olanlarız. Aslında ikili yapıda Uzun ve Kısa olan insanlar ikilikdışı toplumsal cinsiyete sahip olmanın da gerçekte istisna değil norm olduğunu görürüz.

Kendine ikilikdışı demek aslında yeni bir sahte ikilik yaratmaktır

Toplumsal cinsiyet bir spektrumsa, bu, iki uç arasında bir süreklilik olduğu ve herkesin bu süreklilik üzerinde bir yerde konumlandığı anlamına gelir. Spektrumun iki ucunun erkeksilik (maskülenlik)  ve  kadınsılık (feminenlik) olduğunu varsayıyorum. Bundan başka bir şey olma olasılıkları var mı? Bunu farkettiğimiz anda herkesin ikilikdışı bir toplumsal cinsiyete sahip olduğu açıklık kazanıyor çünkü kimse katıksız maskülen ya da katıksız feminen değil. Elbette kimi insanlar bu spektrumun uçlarına diğerlerinden daha yakın dururken, öte yandan kimileri de daha muğlak biçimde merkezin etrafında dolaşacaklardır. Yine de her şeye rağmen bizim geleneksel olarak en kadınsı gördüğümüz kişi bile erkeksilik ile bağdaştırdığımız kimi davranışlar sergileyebilecektir. Bunun tersi de aynı şekilde mümkün.

Bu çıkarım beni çok mutlu ederdi doğrusu çünkü bir dişinin biyolojik özelliklerine sahip olup kendime kadın diyor olsam bile kendimi derinliksiz bir toplumsal cinsiyet klişesinden ibaret görmüyorum. Kadınlığın özünün ideal bir tezahürü filan değilim, dolayısıyla ikilikdışı özellikteyim. Tıpkı herkes gibi. Fakat kendini ikilikdışı toplumsal cinsiyette tanımlayanlar çıkarılan bu sonuçtan memnun kalmayacak gibi görünüyorlar çünkü ‘ikilikdışı kişi’ kimlikleri daha büyük, sözde ikili ‘cisgender’ bir grubun varlığına dayanıyor. Bu insanların toplumun keyfi olarak dikte ettiği kadınsı/erkeksi toplumsal cinsiyetin dışına çıkma becerisine sahip olmadığı söyleniyor. 

İşte burada bazı insanların kendileri ve bir avuç toplumsal cinsiyet devrimcisi yoldaşlarının ikilikdışı olduğu konusunda ısrarlarındaki ironiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu şekilde, cinsiyetleriyle bağdaştırılan toplumsal cinsiyet rollerine uyum sağlayan ve sağlamayan insanlar arasında sahte bir ikilik yaratıyorlar. Gerçekte, herkes ikilikdışıdır. Hepimiz bazı toplumsal cinsiyet normlarına aktif olarak uyum sağlıyor; bazılarını pasif biçimde kabullenirken, diğerlerini şiddetle reddedebiliyoruz. Dolayısıyla kendimize ikilikdışı demek sahte bir ikilik yaratmak anlamına da geliyor. Bu aynı zamanda, en azından dolaylı olarak, ikilikdışı kişinin ikilikiçi cisgender insanlar tarafından hem yanlış anlaşıldığını hem de politik olarak baskı gördüğünü iddia etmesini mümkün kılmakta.

Peki ya kendinizi pangender olarak tanımlamak, bu spektrumdaki olası her noktayı temsil ettiğinizi iddia etmek mi? Her bir noktanın aynı anda temsili midir? Uç noktaların zorunlu olarak birbirleriyle uyumsuz zıtlıkları temsil ettiği düşünüldüğünde, bu nasıl mümkün olabilir? Katıksız kadınsılık edilgenlik, zayıflık ve itaat; katıksız erkeksilikse saldırganlık, güç ve tahakküm olmalı. Bunların hepsinin aynı anda olması imkansızdır. Bu erkeksilik ve kadınsılık tanımlarına katılmıyorsanız ve erkeksiliğin tahakküm, kadınsılığın ise itaat açısından tanımlanması gerektiğini kabul etmiyorsanız, pekala başka tanımlar önerebilirsiniz. Ama ne önerirseniz önerin, bunlar birbirine zıt şeyleri temsil edeceklerdir.

Görünüşe göre bir avuç kişiye, kendilerini “agender” ilan ederek, kendilerini ne erkeksi ne de kadınsı hissettiklerini ve herhangi bir içsel toplumsal cinsiyet deneyimine sahip olmadıklarını söyleyerek spektrumun tamamen dışında bırakmalarına müsaade edildi. Neden yalnızca bazı insanların kendi kişiliklerini toplumsal cinsiyetlendirilmiş terimlerle tanımlamayı reddedebildiklerine dair herhangi bir açıklama yok, ancak kendini ‘agender’ olarak tanımlama konusunda açık olan bir şey var: Nasıl hepimizin kendine ikilikdışı demesine imkan tanınmıyorsa, bunu da hepimiz yapamıyoruz. Doğuştan gelen, özümüze ait bir toplumsal cinsiyet kimliğimiz olduğunu inkar edersek, toplumsal cinsiyette eksiklik evrensel bir özellik olacağından, “agender” etiketi gereksiz hale gelecektir. Agender, yalnızca toplumsal cinsiyete göre tanımlanabilir. Kendilerini ve kimliklerini toplumsal cinsiyet noksanlıklarıyla tanımlayanlar, çoğu insanın doğuştan, özlerinde bir toplumsal cinsiyete sahip olduğunu, ancak bazı nedenlerden ötürü kendilerinin buna sahip olmadıkları görüşüne bağlı olmalı.

Toplumsal cinsiyetle ilgili problemin bunlardan sadece ikisinin varlığını tanımak olduğu iddia ediliyorsa, sonrasında sorulması gereken bariz soru şu: Baskıcı olmamak için kaç toplumsal cinsiyeti tanımamız gerekir? Kaç tane olası toplumsal cinsiyet kimliği vardır?

Buna verilebilecek tek tutarlı cevap yaklaşık 7 milyardır. Gezegende yaşayan insan sayısı kadar toplumsal cinsiyet kimliği olması mümkün. İkilikdışı cinsiyetler hakkında bilgi için internetteki ana referans sitelerden biri olan Nonbinary.org’a göre, toplumsal cinsiyetiniz don veya Güneş , müzik veya deniz , Jüpiter veya salt karanlık olabilir. Toplumsal cinsiyetiniz pizza olabilir.

Şayet durum buysa, sadece “insan kişiliği” veya “sevdiğim şeyler” yerine, bunlardan herhangi birine “toplumsal cinsiyet” demenin ne kadar mantıklı olduğu veya anlayışımıza bir şeyler kattığı belirsizdir. Toplumsal cinsiyet kelimesi sadece kişiliğiniz, zevkleriniz veya tercihleriniz için afili bir kelime değildir. Bu sadece ne kadar ihtişamlı, çok yönlü ve ilginç olduğunuzu tarif etmenin ve benzersiz olduğunuzun dillendirilmesini mümkün kılan bir etiket değildir. Toplumsal cinsiyet, istenen (ve bazen istenmeyen?) davranışları ve özellikleri üreme işlevine bağlayan değer sistemidir. Bu davranışları ve özellikleri üreme işlevinden ayırdıktan sonra – ki bunu yapmalıyız – ve sadece iki tür kişilik olduğu ve birinin diğerinden daha üstün olduğu fikrini reddettiğimizde – ki bunu da yapmalıyız – bunlara “toplumsal cinsiyet” demeye devam etmek ne anlama gelebilir? Burada “kişilik” kelimesinin karşılayamadığı ne var ki yerine “toplumsal cinsiyet” koyalım?

Nonbinary.org’da toplumsal cinsiyetiniz şu olabileceği yazıyor:

[İsim]gender: Henüz kendilerinin tam olarak neyi tanımladıklarından emin olmayan ancak cis olmadığını kesinlikle bilen birisinin en iyi şekilde adıyla ifade edebileceği bir toplumsal cinsiyet… her şeyi kapsayan bir terim veya belirli bir tanımlayıcı olarak kullanılabilir, ör. johngender, janegender, (adınız burada)gender, vb.”

“[İsim]gender” örneği, ikilikdışı cinsiyet kimliklerinin nasıl işlediğini ve gerçekleştirdikleri işlevi mükemmel bir şekilde göstermekte. Ne olarak tanımladıklarından emin olmayan, ancak cisgender olmadıklarını bilen insanlar içindir. Bunun sebebi muhtemelen, sıradan ve alışılagelmiş bir cis olmak için çok ilginç, devrimci ve kural tanımaz olmalarıdır..

Kadın milleti bir kafesin içinde sıkışıp kalmışken, o kafese zarar vermeden parmaklıklar arasından sıyrılmaya çalışmak bir çözüm değil

Bu cis olmama arzusu özellikle dişi bir insansanız oldukça rasyonel ve anlamlı aslında.. Ben de düşüncelerimin, hislerimin, yeteneklerimin ve eğilimlerimin basitçe bir ‘cis kadın’ olamayacak kadar ilginç, çok yönlü ve karmaşık olduğuna inanıyorum. Ben de dişi bedenim hakkında toplumsal olarak oluşturulmuş kalıpyargıları ve bunun sonucunda başkalarının benim hakkımda yaptığı varsayımları aşmak isterim. Ben de bir anne / ev hizmetçisi / cinsel tatmin nesnesinden daha fazlası olarak görülmek isterim. Ben de toplumumuzun şu anda kadınlar için mümkün olduğunu düşündüğünden daha fazlası olma potansiyeline sahip, zengin ve derin bir iç yaşamı olan bir insan olarak görülmek isterim.

Yine de bunun çözümü kendime agender demek değil; kadın milleti bir kafesin içinde sıkışıp kalmışken, o kafese zarar vermeden parmaklıklar arasından sıyrılmaya çalışmak bir çözüm değil. Bu, tam da parmaklıklardan aslında kaçamayacağınız için böyle. Kendime istediğim kadar “agender” diyeyim, dünyanın beni bir kadın olarak görmesini ve bana buna göre davranmasını engelleyemem. Kendimi agender olarak tanıtabilirim ve bir işe başvurduğumda kendi neo-zamir setlerimde ısrar edebilirim, ancak bu görüşmecinin benim potansiyel olarak bebek doğurabileceğimi düşünmesini ve pozisyonu daha az nitelikli olsa bile üreme konusunda daha az yükümlü olan erkek adaya vermesini engellemeyecektir.

Şimdi, toplumsal cinsiyet kimliği siyasetinin kalbindeki can alıcı bir gerilime geldik. Savunucularının çoğunun ya fark etmediği ya da görmezden gelmeyi seçtiği bu gerilimin çözülmesi ancak öğretilerinin temel ilkelerinden bazılarının reddedilmesiyle mümkün.

Pek çok insan haklı olarak ‘transgender’ (ya da kısaca trans) kelimesinin ‘transseksüel’ ile eşanlamlı olduğunu ve şöyle bir anlama geldiğini varsayar: cinsiyetli bedeninizle ilgili bir huzursuzluk ve sıkıntı yaşamak ve bu bedeni, karşı cinsin bedenine daha çok benzetmek için değiştirme arzusuna sahip olmak. Ancak toplumsal cinsiyet kimliği politikasının mevcut terminolojisine göre, transgender olmanın cinsiyetlendirilmiş bedeninizi değiştirme arzusuyla hiçbir ilgisi yok. Transgender olmanın anlamı, doğuştan gelen toplumsal cinsiyet kimliğinizin doğumda size atanan toplumsal cinsiyetle eşleşmemesidir. Sahip olduğunuz vücuttan tamamen mutlu ve memnun olsanız bile durum bu olabilir. Basitçe, kendinizi bir toplumsal cinsiyete ait olarak tanımlıyor ancak başka bir cinsiyet olarak algılanıyorsanız transgender’sınızdır.

İnsanların büyük çoğunluğunun ‘cisgender’ olarak tanımlanabilmesi bu öğretinin temel ilkelerinden, bu da doğuştan gelen toplumsal cinsiyet kimliğimizin doğumda bize atanmış olanla eşleştiği anlamına gelir. Ancak gördüğümüz gibi, eğer toplumsal cinsiyet kimliği bir spektrumsa, o zaman hepimiz ikilikdışı olmalıyız çünkü hiçbirimiz bu spektrumun uçlarının temsil ettiği noktalarda yaşamıyoruz. Her birimiz, kendi özel kimliğimizin bireysel, kendine özgü doğası ve kendi öznel toplumsal cinsiyet deneyimimiz tarafından belirlenen bu spektrum boyunca benzersiz bir noktada var oluyoruz. Buna göre, herhangi birinin nasıl cisgender olabileceği net değildir. Hiçbirimize doğumda doğru toplumsal cinsiyet kimliğimiz atanmadı, çünkü bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Doğduğum anda, daha sonra toplumsal cinsiyet kimliğimin görünüşte ‘çok soğuk ve karlı’ bir toplumsal cinsiyet olan ‘frost gender’a doğru evrildiğini keşfedeceğimi birisi nasıl bilebilirdi?

Cinsiyet kimliklerinin sayısının potansiyel olarak sonsuz olduğunu fark ettiğimizde, kimsenin derinlerde cisgender olmadığını kabul etmek zorunda kalıyoruz, çünkü hiç kimseye doğumda doğru cinsiyet kimliği atanmamıştır. Aslına bakarsanız hiçbirimize doğumda cinsiyet kimliği atanmamıştı. Dış cinsel organlarımız tarafından belirlenen potansiyel üreme işlevimiz temelinde iki cinsiyet sınıfından (sex-class) birine yerleştirildik. Daha sonra, o cinsiyetten insanlar için toplumsal olarak belirlenmiş cinsiyet normlarına uygun olarak yetiştirildik. Doğuştan gelen cinsiyet kimliğimiz hakkındaki inançlarımızı ifade etme ya da toplumsal cinsiyet sürekliliğind tam olarak hangi noktaya düştüğümüzü belirleme becerisini geliştirmeden çok önce, hepimiz iki rolden birini benimsemek üzere eğitiliyor ve telkin ediliyoruz. Dolayısıyla, transgender kişileri doğduklarında toplumsal cinsiyet spektrumunda doğru yere atanmamış kişiler olarak tanımlarsak, her birimiz transgender oluruz ve cisgender insanlar yoktur.

Tüm bunların mantıksal sonucu şudur: Eğer cinsiyet ikili değil de bir spektrumsa, o zaman herkes transtır. Ya da alternatif olarak, hiç trans yoktur. Her iki durumda da, bu son derece tatmin edici olmayan bir sonuç ve hem kadınların ezildiği gerçekliğini gizlemeye hem de transseksüel insanların deneyimlerini geçersiz kılmaya hizmet etmekte.

Bu sonuçtan kaçınmanın yolu, toplumsal cinsiyetin bir spektrum olmadığını ortaya koymaktır Bir spektrum değildir çünkü bu doğuştan gelen, içsel bir öz veya özellik değil. Toplumsal cinsiyet, kişilerin özüne dair ve değişmez olarak ele almamız, sonra da sosyal kurumları bu gerçek etrafında inşa etmemiz gereken bir olgu değil. Toplumsal cinsiyet, toplumsal olarak inşa edilen ve dışarıdan dayatılan bir hiyerarşi. İki değer pozisyonuna yerleştirilen iki sınıfı içerir: dişi üzerinde eril, kadın üzerinde erkek, kadınsılık üzerinde erkeksilik.

Spektrum benzetmesi, kişinin hiyerarşideki yerine ve bunun insanlara atadığı rollere uyumunun kişiden kişiye değişiyor olduğu gerçeğine dayandırılmaktadır. Bazı insanlar, cinsiyetleriyle ilişkilendirilen toplumsal cinsiyet normlarına uymayı görece daha kolay ve daha acısız bulurken, kimileri için cinsiyetleriyle ilişkili toplumsal cinsiyet rolleri o kadar baskıcı ve sınırlayıcıdır ki, bu koşullarda yaşamak onlara dayanılmaz gelir ve karşı toplumsal cinsiyet rolüne göre yaşamak için geçiş yapmayı seçerler.

Bir hiyerarşi olarak toplumsal cinsiyet, kadınların erkeklere tabi kılınmasını sürdürmeye yarar ve her iki cinsiyetin de gelişimine ket vurur.

Tesadüfe bakın ki spektrum olan, tüm çeşitliliği ve karmaşıklığıyla insan kişiliğidir. (Aslında bu da tek bir spektrum değil, çünkü iki uç nokta arasındaki basit bir süreklilikten bahsedemeyiz. Daha çok gevşek ve oynak, insana dair şeylerden oluşan büyük bir top gibi.) Toplumsal cinsiyetse doğduğumuz üreme organları tarafından belirlenen iki tür kişilik olduğunu söyleyen bir değer sistemidir. İnsanları toplumsal cinsiyet kafesinden kurtaracak ilk adımlarından biri, yerleşik toplumsal cinsiyet normlarına meydan okumak ve toplumsal cinsiyet ifadeniz ve temsilinizle oynamak ve keşfe çıkmaktır. Hiç kimse ve kesinlikle hiçbir radikal feminist, kimsenin kendisini ona anlamlı gelen şekillerde tanımlamasını ya da kişiliğini zevkli ve özgürleştirici bulduğu şekillerde ifade etmesini engellemek istemez.

Yani kendinize “demigirl görünümlü genderqueer femme” demek istiyorsanız, hiç durmayın. Bu kimliği istediğiniz gibi ifade edin. Tadını çıkarın. Problem ancak o etiket temelinde siyasi iddialarda bulunmaya başladığınızda ortaya çıkar. Yani kendinizi onlara karşı tanımlamak adına bir grup geleneksel ikili cis insan bulunmasına ihtiyaç duyduğunuz için başkalarının kendilerine cisgender demelerini talep etmeye başladığınızda; bu cis insanları konformist ikili insanlar olarak değerlendirip sizin üzerinizde yapısal avantajlara ve siyasi ayrıcalığa sahip olduklarında ısrar ettiğinizde ve toplumsal cinsiyet kimliğinizin ne kadar karmaşık, parıl parıl, çok yönlü ve benzersiz olduğunu kimse gerçekten anlamazken. Başkalarının kendilerini cisgender olarak adlandırmasını talep ederken kendinize ikilikdışı ya da akışkan cinsiyetli demek, insanların büyük çoğunluğunun kutularında kalması gerektiğinde de ısrar ettiğiniz anlamına gelir çünkü siz kendinizi kutusuz olarak tanımlıyorsunuz.

Çözüm, insan kişiliğinin karmaşıklığını rijit ve özcü yollarla tanımlayan daha fazla toplumsal cinsiyet kategorisinde ısrar ederek toplumsal cinsiyeti iyice katılaştırmakta değil. Çözüm, toplumsal cinsiyeti tamamen ortadan kaldırmakta. Toplumsal cinsiyete ihtiyacımız yok. İki konumlu bir hiyerarşi olarak toplumsal cinsiyet, kadınların erkeklere tabi kılınmasını doğallaştırmak ve sürdürmek için çalışır ve her iki cinsiyete sahip kişilerin gelişimini kısıtlar. Toplumsal cinsiyeti bir kimlik spektrumu olarak yeniden tasarlamanınsa bize hiçbir faydası yok.

İstediğiniz gibi giyinmek, istediğiniz gibi davranmak, istediğiniz gibi çalışmak, aşık olduğunuz kişiyi sevmekte özgür olmak için derin, içsel, temel bir toplumsal cinsiyet deneyimine sahip olmanıza gerek yok. Kozmetik, aşçılık ve el işlerinin tadını çıkarmanızın kabul görmesi için kişiliğinizin kadınsı olduğunu göstermenize gerek yok. Toplumsal cinsiyeti kuirleştirmek için sizin daha genderqueer olmanız gerekmiyor. İnsanları pembe ve mavi kutulara koyan baskıcı bir sistemin çözümü, mavi veya pembe dışında herhangi bir renkten başka kutular yaratmak değil. Çözüm, kutuları tamamen yıkmaktır.

Çeviri: Bade ve Güleren

ergenlik bir hastalık mı?

sorumun cevabı elbette hayır. öyleyse kimi durumlarda neden bir hastalıkmışçasına tedavi edilerek engellenmeye çalışılıyor? neden bedensel gelişimin bu önemli evresinden ‘ergenlik baskılayıcı / hormon bloklayıcı’ diye anılan maddelerle durdurulması gereken bir şey olarak bahsedilmeye başlandı? insan bedeninin, özellikle de de dişi bedenin ömür boyu geçirdiği pek çok değişim, medikal ve kozmetik sektörün bizi sıklıkla inandırmak istediğinin aksine tedavi edilmesi ya da ‘düzeltilmesi’ gereken süreçler değil. elbette bedenin sınırları ve kaçınılmaz kusurları bizi fiziksel ya da duygusal olarak zorlayabiliyor. bu yüzden pek çok bedensel fonksiyon, kendi başlarına hastalık olmasalar dahi hem insan bedenini zorladığı için, hem de toplumsal kurallar ve ekonomik ilişkiler çerçevesinde denetleme gayesiyle tıbbın konusu oluyorlar. hayatımızı kolaylaştıran, güzelleştiren, acılarımızı, ağrılarımızı azaltan ve bazen hayatımızı kurtaran yöntemlere tamamen sırt çevirmek gerekmez ama önümüze sürülen her şeyi hap gibi yutmadan önce de üzerlerinde düşünmekte fayda var.

modern tıbbın ve medikal sektörün feminist eleştirisi ise oldukça köklü aslında. basitçe üreme fonksiyonlarına dayalı olarak ayırt edebileceğimiz kimi bedensel özelliklerin, insanları biri diğerinden üstün iki mutlak kategoriye ayırmaya yaraması binlerce yıllık patriyarkanın ürünü olsa da modern tıp ve bilimin bu kategorileri iyice mutlaklaştırarak, sürekli bozuk kabul ettiğini ‘düzeltme’ iddiasıyla gelişip hayatlarımızı şekillendirdiği söylenegeliyor.

mutlaklıkla kastettiğim pratikte şunlar: kadınların ve erkeklerin nasıl davranmaları, nasıl görünmeleri gerektiğiyle ilgili kurallar topluluğa göre farklılaşıyorsa da aslında belirgin. ideal kadın ve erkek modelleri mevcut. bu modeller kadınların ezilmesi için önemli bir işleve sahip olduğundan, kadınların görece özgürleştiği toplumlarda esneklik gösterebiliyor ama yine de ortadan kalkmış değiller. sadece kılık kıyafet ve davranış değil, beden tiplerimizin, cinselliğimizin ve elbette doğurganlığımızın da bu modellere uyum göstermesi gerekiyor. örneğin tıp tarihi kadın cinselliğinin ve eşcinsel ilişkilerin bastırılma yöntemlerini de içeriyor. ayrıca kadınların toplumdaki ikincil pozisyonları, makbul sayılmak için daha çok çaba göstermeleri ve bedenlerinin ticari olarak daha çok sömürülmesi sonucunu da doğuruyor. nasıl mı? güzellik sektörü ve estetik cerrahi işin görüntüyle ilgili boyutu. ancak örneğin hiçbir sağlık sorunu yaşamıyor ama yine de gebe kalamıyorsanız o idealize edilmiş dişi modelinin dışında kalıyorsunuz. size ‘en az üç çocuk’ beklentisiyle kuluçka makinesi muamelesi yapan siyasi iktidar ve binlerce yıllık ataerkilliğin ürünü olan toplum sizi ‘bozuk’ kabul ediyor, tıp da bunu düzeltmek için yöntemler geliştiriyor. oysa hiçbirimizin bedeni kusursuz değil, olmak zorunda da değil. çocuk sahibi olma arzusu kadınlara toplumca derinden zerk edildiği ve sıklıkla da dayatıldığı için pek çok kadın bu uğurda girdiği agresif hormon tedavilerinin yan etkilerini ya da bu tedavilerin toplumsal etkilerini sorgulamakla uğraşmıyor bile. bir yandan dünyada paraya ihtiyaç duyan pek çok kadının yumurtaları ve rahimleri çocuk sahibi olmak isteyen insanlar tarafından, bedenlerine yüklenen sentetik hormonların uzun dönemli yan etkileri -ve ayrıca prosedürün psikolojik etkileri- göz ardı edilerek bilimsel yöntemler marifetiyle sömürülüyor.

bu uzun girizgâhı daha da fazla uzatmadan asıl yazmak istediğim konuya gireyim. başta bunlardan bahsetmek istememin sebebi basit. bedenlerin mutlaklaştırılmasından, üremenin ve dolayısıyla heteroseksüel ilişkinin merkeziliğinden, tıbbın bu çerçevedeki fonksiyonundan haberdar olan feministlerin, ‘trans çocuklar’dan, ergenlik baskılayıcılardan ve hormon takviyelerinden bahsedildiğinde şüpheye düşmesi şaşılacak bir şey olmamalı. bir feminist için kız veya oğlan çocuk olmanın davranışsal olarak ya da aşırı idealize edilmiş fiziksel özelliklere dayanarak açıklanması, davranışların adeta içsel bir duyguya, bir ‘öz’e bağlanması pek kabul edilebilir değil. haliyle bunlara dayanarak şekillenen tanım ve tedavileri tamamen sorunsuz görmek de mümkün değil. ‘trans çocuklar’a dair anlatılarda, cinsiyete dair bu bahsettiklerim dışında herhangi bir veri yok. kolaylıkla ‘yok’ diyorum çünkü birkaç senedir özellikle bunu aramak için ne bulduysam okudum ya da izledim, hiçbir çocuğun ‘aslında farklı cinsiyete ait olduğu’ fikrini başka türlü ifade ettiğini göremedim. bir örneği burada:

Image

pembehayat.org ve gaiadergi.com’daki örneklerden birini daha buraya kopyalayayım:

bu anlatılarda sıklıkla karşımıza çıkan durum, kız ve erkek çocuklara uygun görülen davranış ve giyim tarzlarının çocuklara bazen özellikle aileleri, ancak her koşulda çevreleri tarafından da kural olarak dayatılmasına verdikleri tepkiler. sahip olduğu cinsiyetin kurallarına uymadığını düşünen ve bedenine karşı bir huzursuzluk geliştiren çocuklar kendini kabul ettirme dürtüsüyle diğer cinsiyete ait olduğunu ifade etmeyi bir çözüm olarak görüyor. bunu anlamak çok da zor değil, katı cinsiyet rolleriyle şekillenmiş toplumda bu sadece çocuklar için değil her yaştan insan için hayatı kolaylaştırabilecek bir formül.

insanların arasında gözle görülür bedensel farklılıklar olduğu gerçeğini dile getirmek, bunlara yüklediğimiz anlamları kabul etmek anlamına gelmemeli. hepimizin doğduğumuz andan itibaren cinsiyetimizi bu toplumsal anlam çerçevesinde tariflemeyi öğrendiğimizi algılamak zor olmamalı. bir çocuk kendi cinsiyetini toplumsal beklentilere uygun ifade etse de, bununla uyumsuz bir tablo çizse de, hatta ‘trans çocuk’ hikayelerinde gördüğümüz gibi tamamen reddetse de yine bu toplumsal çerçeveye göre bir değerlendirme yapmış oluyor. feminist düşünce bu çerçevenin sorunlu olduğunu çoktan tespit etmiş, insan davranışının cinsiyetlere göre farklı olmasını talep eden toplumsal kuralları reddetmişken, nasıl olur da çocukların kendilerini bu çerçeveye göre tanımlamasını sorgulamaz ki? hele ki tıbbi süreç ve teknolojiler bu konuda yine bir bozukluğu düzeltir gibi bir yol izliyor ve hatta bu fenomeni icat ediyor görünüyorsa.

keira bell ve uyumsuzluğun patalojikleştirilmesi

‘trans çocuklar’ konusuna dalmamın sebebi bunun türkiye’de de eleştirilmeksizin kabul edilmesini öneren kimi trans ve feminist yaklaşımlar ağırlık kazanırken, bunların içerdiği problemleri açığa çıkaran bir gelişmeye dikkat çekmek. o da ingiltere’de keira bell adında genç bir kadının bir süre önce açtığı ve kazandığı bir dava.

keira, dört beş yaşlarından itibaren kıyafet ve oyuncak seçimlerini toplumun oğlan çocuklara uygun gördüğü biçimde yapmış ve büyüdükçe bedeninden rahatsız olmaya varan bir rahatsızlığa ve depresyona sürüklenmiş. 14 yaşında kendini bir erkek olarak tanımlamış, 15 yaşında NHS (Ulusal Sağlık Hizmetleri) cinsiyet kliniğine başvurmuş, üç randevunun ardından 16 yaşında ergenlik baskılayıcıları kullanmaya, 17 yaşındaysa testosteron hormonu almaya başlamış. 20’sine geldiğinde mastektomiyle memelerini cerrahi olarak aldıran keira, bedeniyle bir türlü barışamadığını, onu rahatsız eden duyguları bu şekilde çözümleyemediğini farkedince kabullenmesi çok zor da olsa büyük bir hata yaptığını farketmiş. ancak onu asıl öfkelendiren, toplumsal olarak belirlenen cinsiyet normlarına uyum gösteremediği için yaşadığı sorunları bedenini değiştirerek çözmeye çalışmasının kurumsal kabulü olmuş. şöyle diyor:

“Kimliğimi sorgularken, destek almak için nereye başvursam “yanlış beden” içinde olduğum sanrısı olumlanıyordu. Bana basmakalıp ‘kızsal’ şeylerden hoşlanmayan bir kız olmakta sorun olmadığını, hemcinslerimden hoşlanmamın beni daha az dişi yapmayacağını söylemeyi becerebilen hiçbir kurum yoktu.”

keira’nın durumu iddia edildiği gibi münferit bir vaka değil. bugün dünyada benzer duygularla hekimlere, kliniklere başvuran, benzer şekilde ve toplumun dayattığı cinsiyet normlarına göre ilerleyen medikal müdahalelerin bir noktasında bundan vazgeçen ve bu süreci temelinden sorgulayan pek çok genç kadın var. pek çoğu da lezbiyen olduğunu söylüyor. bu sürece girmelerini bir anlamda eşcinselliklerinin düzeltilmesi yani bir nevi onarım terapisi olarak yorumlamak da imkansız değil. trans uyum/geçiş sürecinden cayanların aslında ne oranda olduğunu tam olarak bilmiyoruz çünkü lgbtq+ hareket içindeki baskın söylem tarafından sahte ve neredeyse hain olarak resmedildikleri, zaten yaşadıkları süreç her aşamasında ağır olduğu için çoğunun sesini çıkarmaması şaşırtıcı da değil.

keira bell’in “benimle aynı hataya düşen bunca insan varken hiçbir şey yapmadan duramazdım diyerek açtığı davanın konusu aslında spesifik. ergenlik baskılayıcıların çocuklara kendisinde olduğu gibi kolayca verilebilmesi. yüksek mahkeme, devlete bağlı cinsiyet kliniğini hatalı buldu; çocukların bu tedavinin uzun vadeli sonuçlarının ne anlama geleceğini tartamayacağına ve dolasıyla bu adımı atarken ‘bilinçli rıza’ gösteremeyeceğine karar verdi. uzun vadeli sonuç derken bu yalnızca ergenlik baskılayıcılarını değil aynı zamanda sürecin devamını da kapsıyor. çünkü sanılanın aksine ergenlik baskılayıcı ilaçların çocuklara karar vermek için zaman kazandırmaktan ziyade medikal sürece devam etmeyi kolaylaştıran bir alıştırma aşaması olarak işlev gördüğünü söylemek mümkün. dolayısıyla geri dönüşü olduğu iddia edilen bir yöntem aslında geri dönüşü olmayan ve medikal desteğe tamamen bağlı bir yaşama açılan bir kapı haline gelme potansiyeli taşıyor. mahkemenin kararı ergenlik baskılamanın başlatacağı süreci ve bunun getireceği sonuçları değerlendirmenin çocuklar için -farklı yaşlara göre de yorumlayarak- pek mümkün olmadığını söylüyor.

bunun yanısıra, baskılayıcıların uzun vadeli yan etkilerine, insan gelişimine etkisine dair sorulara alınan cevapları yetersiz bulduğu için, mahkeme bedensel gelişimi sorunsuz ilerleyen çocuklarda ergenlik baskılayıcıları kullanımının deneysel nitelikte olduğuna da kanaat getirdi. keira, hem dava açtığı kliniğin prosedürünün tekrar gözden geçirilmesini sağladı, hem de dünyanın her yerinde özellikle genç kadınlarda orantısız bir artış gösteren cinsiyet değiştirme talebiyle ilgili sorunlara daha çok insanın dikkat kesilmesini sağlamış oldu.

siyasi iktidar muhafazakar, peki ya tıbbi uygulamalar?

birkaç senedir sosyal medyada cinsiyet üzerine yürüyen tartışmalardaysa ‘trans çocuklar’ konusunun bizim gibi muhafazakar toplum ve iktidarların olduğu ülkelerle ilgili olmadığını, türkiye’deki asıl sorunun insanların toplumdan dışlanması ve nefret saldırılarından ibaret olduğu söylenedursun -ki bunlar gerçekten de büyük sorunlar-bakalım türkiye’de neler oluyor.

keira bell davasının konu ettiği uygulamanın, herhangi bir istatistik yayınlanmasa da türkiye’de de uygulandığını çeşitli uzman görüşlerinden anlayabiliyoruz. genelde de üzerinde dönen çok kısıtlı tartışmanın gereksiz olduğu ve transfobiden kaynaklandığı söylenirken, bunların “bilimsel ve güncel yöntemleri dışarıda bıraktığı” iddia ediliyor. örneğin alandaki en tanınmış ve yetkin hekimlerden koray başar kaos gl’ye verdiği röportajda ergenlik baskılayıcıları oldukça kesin bir ifadeyle savunuyordu:

“Evet, bu etki tamamıyla geriye dönüşü olan bir etki. Dediğim gibi bu on yıllardır yapılan bir şey. Altını çizmekte fayda var deneysel değil, güncel tıbbi karşılığı olan tedaviler bunlar.”

koray başar da aslında röportajda belirttiği gibi erken gelişen çocuklara verilen ergenlik baskılayıcılarının uzun süredir kullanıldığından bahsediyor. oysa söz konusu durumda kendiliğinden ilerleyecek ergenlik süreci, yıllarca kullanılabilecek bloklayıcılarla aslında tamamen ortadan kaldırılmış oluyor. insan bedenini, zihinsel gelişimiyle birlikte bütüncül olarak ele alırsak, ergenlik gibi önemli bir değişime yönelik müdahalenin insan gelişiminde bir aksaklık yaratmayacağının bir kanıtı yok. kemik gelişimi ve kan dolaşımına negatif etkisine dair aksi ispatlanamamış problemlerin varlığı da cabası. koyunlar üzerinde yapılmış bir araştırma ergenlikte salgılanan hormonların beyin gelişimiyle ilgisine işaret ediyor. insanlar üzerinde yapılan deney YOK. bu yüzden son senelerde dünyanın her yerinde sayıları dramatik olarak artan, cinsiyetinin değişebileceğine ve değişmesi gerektiğine inanmış çocuklar üzerinde bu maddelerin kullanımının deneysel nitelikte olduğu sonucunu çıkarmak çok da abes olmasa gerek. yani deney aslında onlar üzerinde yapılmakta. keira bell’in açtığı davanın kararı tam da bunlarla ilgili sorulara verilemeyen cevaplara dayanıyor. cinsiyet uyum/geçiş sürecinin tıbbi bir olanak olarak insanlara sunulması, cinsiyetlerin keskin davranışsal kalıplara sıkıştırıldığı bu dünyada o sıkışmışlıktan kurtulmak ve mutlu olmak için ilaçları ve ameliyatları çözüm olarak görmeyi de beraberinde getiriyor. amaç oldukça olumlu göründüğü için gülün dikenine çok dikkat edilmiyor.

intihar tehdidi

koray başar’la yapılan röportajda ve lgbti+ sözcülerinin genel eğiliminde dikkat çeken şeylerden biri, bizi sürekli trans çocukların medikalleşmeye ne kadar çok ihtiyaç duyduklarına ikna etmeye çalışmaları ve gerekçe olarak sık sık intihar eğilimini ortaya atmaları. bu özellikle ebeveynleri paniğe sürükleyen ve çocukları için medikal müdahaleleri sorgulamalarını engelleyen, ne yazık ki her mecrada karşımıza çıkan bir söylence. çocukların -ve elbette yetişkinlerin de- yaşadığı sorunların başka kişisel ve toplumsal kökenlerine bakmadan, davranışsal semptomlara yönelik medikal yöntemlerle onları ‘düzeltme’ amacı güden pek çok benzer tedavi süreçleriyle de benzeşiyor. bu tip söylenceleri dile getirmek de özellikle intihar konusunda örnek teşkil edebileceği bilinen, kaçınılması önerilen yaklaşımlar. dünya sağlık örgütü’nün önerileri şöyle:

disfori olarak da sıkça karşımıza çıkan ‘cinsiyet hoşnutsuzluğu ’ yaşayanların, özellikle de genç yaşta insanların hassas ve kolay incinebilir bir grup olduğu doğru ancak intihar korkusuna dair söylencelere kuşkuyla yaklaşan kimi çalışmalar bunların dayandırıldığı verileri yeterince güçlü bulmuyor. ayrıca iddia edildiği gibi medikal ve cerrahi sürecin intihar eğilimine karşı mücadele etmenin bir yöntemi olamayacağına; intihar ihtimalini azaltmadığına hatta bazen arttırdığına dair veriler de sunuyor.

bu sorunlu yaklaşımı ilk dile getirenlerden biri olan, kendi kızının deneyimine dayanarak ‘trans çocuk’ kavramına ve olumlama yöntemine eleştiri getiren brie jontry röportajı türkçeye de çevrilmişti:

öte yandan bu ‘yoksa intihar ederler’ söylemiyle yaratılan korkunun somut bir veriden ziyade, cinsiyetinden hoşnutsuz olanların diledikleri tıbbi prosedürü uygulatmak için kullandığı bir yöntem olduğunu söyleyenler arasında halberstam gibi trans düşünürler de mevcut. intihar konusu hem bu çerçevede, hem de yıllardır çoğu ‘terf/transfobik’ olarak yaftalanmalarına rağmen ses çıkarmaktan vazgeçmemiş feministler tarafından bir manipülasyon aracı olması dolayısıyla eleştirilmekte ama yine de inatla kullanılmaya devam ediliyor.

canavarlaştırılan feministlerin zaten sürekli bahsettiği, jack halberstam’ın da üstünde durduğu bir konu da özellikle yeni neslin trans oluşlarına dair ihtiyaçlarını online iletişimin getirdiği olanaklarla birbirlerinden hızlıca öğrenmesi ve bunu gerçekleştirmek için gerekenleri içselleştirmeleri ya da bilinçli olarak kullanmaları. insanlar kadınlık ve erkeklik rollerini nasıl öğreniyorsa trans oluşa dair de benzer modeller ve bir öğrenme süreci ortaya çıkıyor. bu modellere göre medikal beklentiler ve bu beklentilerin gerçekleşmesi için stratejiler oluşuyor. trans geçiş/uyum sürecinin nasıl olması gerektiği, bir anlamda youtube’da izlenen videolarla öğrenilir hale geliyor.

bir meta olarak cinsiyet kimliği

bu durumun ortaya çıkardığı çok somut bir sonuç mevcut. genç yaştaki insanların kendi kimliklerini bulmaya çalışırken, bu kimliğin bir meta haline gelmesi. bu elbette sadece translık çerçevesinde var olan bir durum değil. bedenler ve çoğunlukla kadın bedeni her gün her dakika idealize edilen formlara göre şekillendiriliyor. bu hem kültürel hem de ekonomik bir altyapıya sahip. toplumsal olarak kabul görüyor, belirli sektörler de bu toplumsal talep sayesinde kazanç sağlıyor, varlıklarını sürdürüyorlar. trans kimlikler de bu durumdan bağımsız değil ancak insanlığımızın çok temel bir parçası olan cinsiyetimize müdahalenin burnumuzun kemerinden kurtulmak kadar basit olmadığı, bunun hem tıbbi hem de toplumsal olarak çok daha çetrefilli bir mesele olduğu aşikar. ama nedense çok basitmiş, beden cinsiyet açısından nötrmüş gibi davranmamız ve fazla tırıvırı etmeyip, tıbbı teknolojiyle her birimizin bedenini dilediği cinsiyette sipariş edip inşa ettiği bir gelecek tahayyülüne razı gelmemiz bekleniyor.

genç insanların kendi bedenlerini onu dönüştürmeye çalıştıkları bir meta olarak görmeleri, onları yaşadığımız düzende sömürüye oldukça açık bir konuma da sokuyor. cinsiyetlerine dair katı beklentileri ve kadınlar üzerindeki baskıyı kendi açılarından aşmaya çalışan pek çok genç kadın için cinsiyetlerini reddetmek dünyanın her yerinde olduğu gibi türkiye’de de daha sık karşılaştığımız bir seçenek halini aldı. başka türlü bir varoluş biçimin tahayyül etmek ve bunu zorlamak kolay değil, gelişen tıbbi teknolojilerle önümüze serilen en geçerli yol da trans geçiş/uyum süreci olurken bundan faydalanmaya çalışan bir piyasa gelişiyor. örneğin instagram’da trans erkekler arası dayanışma ve bilgi edinme aracı gibi görünen hesaplar kâr amacı güden kişi ve kurumlar için oldukça kullanışlı bir araç haline gelmiş durumda:


feminist eleştirinin reddi

hem medikalizasyonun sağlığa etkilerinden hem de bu piyasanın oluşturduğu tehditlerden bahseden ve ‘trans çocuk’ kavramına eleştirel yaklaşan feministler dünyada da türkiye’de de deyim yerindeyse yıllardır topa tutuluyorlar. lgbti+ örgütlerden yukarıdaki somut duruma dair bir uyarıysa ancak geçtiğimiz aralık ayında sessiz sedasız bir açıklamayla gelmişti. sosyal medyada bu konuda gıkını çıkaranlara yönelik saldırgan söylem de pek hız kesmiş değil. buna benzer suçlamaların pek çok feministin karşılaştığı bir şey olduğunu göstermek için içeriğe dair kendimden eski bir örnek vereceğim:

oysa feminist eleştirinin ve kadınlar olarak bambaşka hayatlar yaşayabileceğimize dayalı bir dünya görüşünün dile getirilmesi bugün hayati çıkmazlardan dolayı bedenlerine dair bir kriz içine giren pek çok genç kadının yarasına merhem olacak potansiyeli barındırıyor. buna rağmen translığın tıbbi çerçevesini eleştirenlerin referansları ‘bilimsel’ diye küçümsenirken tıbbi otoritelerin bize en doğrusunu söyleyeceği dahi iddia edildi. feministlerin cinsiyet, cinsellik ve bedenlerimizle ilgili tıbbi yöntemlere eleştirel gözle bakması ve şüphe duymaları feminist düşüncenin kendi tarihsel seyriyle en uyumlu yaklaşımlardan biri. bu anlamda ‘bilimsellik’ bir karşı argüman için elbette kendi başına yeterli değil. ancak buna karşı çıkmak için dayanak gösterilen araştırmalar da ‘bilimsel’, daha da önemlisi bu sektörün sağladığı ve beslediği argümanlar.

örneğin feride eralp, geçen senenin haziran ayında çatlakzemin’deki yazısında, her yaştan kadın ve kız çocuğunun doğum kontrol hapı kullanmasına kimsenin ses çıkarmadığını iddia ediyor ve ‘trans çocuklar’a hormon verilmesiyle niçin uğraşıldığını soruyordu. bu hem doğru bir tespit değil hem de aslında sorusunun cevabı çok basit. doğum kontrol hapları sorgulanabiliyor, doğum kontrol yöntemlerinin kadınlar üzerinde bir yük olduğuna, sağlık risklerini her daim onların aldığına dair yazılar yazılabiliyor, pek çok kadın yan etkilerinden bahsediyor, kimisi kullanmamayı tercih edebiliyor ve tüm bunlar konuşulurken bu kadınlara kimse sağcı muhafazakarlar olduklarını, geleneksel annelik rolünü yücelttiklerini filan söylemiyorlar. söylemiyorlar çünkü bir konuya bakışımız yalnızca birbirine zıt iki konumdan ibaret olmak zorunda değildir. kadınların hayrına görünen pek çok şey bugüne kadar feministler tarafından didik didik edilmiştir ve edilmelidir de. fakat nedense ‘trans çocuk’ fenomeni ve ‘tedavisi’ görece yeni olduğu halde, toplumsal cinsiyetin basmakalıp yargılarına göre şekillenen bir medikalizasyon sürecine dair itiraz geliştiren kadınların feminizmi de, özgürlükçülüğü de, solculuğu da düşürülüveriyor.

öte yandan feminist çevrelerde görüşleri oldukça kabul gören trans hakları aktivisti beren azizi, ilaç kullanımını bir ‘eşitlenme’ ve hak meselesi olarak ele alıyor.

“Hormon bloklayıcıları tıp onaylamadan da zaten trans çocuklar kullanıyordu. Tıp onay verince bir hak kazanılmış oldu. Bu bloklayıcıları cis kadınlar da kullanıyordu, ihtiyaç olunca doktor yazıyordu bu ilaçları. Trans çocukların kullanımına izin verilince ne oldu, sadece eşitlenmiş olduk. Koparılan bütün yaygara bu nedenle, trans dışlayıcı söylem trans olmanın teşvik edildiği ileri sürüyor yani yıllardan beri süren teşvik retoriği öne sürülüyor.”

yetişkin kadınların ve erkeklerin sağlık sorunlarına cevap veren ve onlar üzerindeki yan etkilerinin de tartışmaya açık olması gereken ilaçlar sadece elde edilmesi gereken haklar olarak tariflenemez. örneğin ergenlik baskılayıcı olarak dünyada sıklıkla kullanıldığı bilinen lupron, yukarıda da sözü geçtiği üzere aslında en çok belli bir yaş üstündeki erkeklerde prostat kanseri tedavisinde kullanılıyor. ömrünün çoğunu geride bırakmış insanlara verilen ilaçların çocuklar için uzun vadeli sonuçlarını bilmek mümkün değil. bunlara koşulsuz erişim bir insan hakkı meselesi olmak bir yana, deneyselliği açısından insan hakları ihlali olarak dâhi kabul edilebilir.

feminist ve lgbti+ yayınlarda ve gruplarda tıbbi uygulamaları sorgulayan feministlere mesafe alınması, hatta bu kadınların feministten sayılmaması gerektiği hakkında epey yazılıp çizildi. bu yazının konusu olmadığı için daha fazla bundan bahsetmeyeceğim ancak çocukların kobay haline getirilmesini bu kadar savunan ve benimseyen bir siyasi hattın normal şartlar altında feministler açısından kuşkuyla karşılanması gerekir.

eşcinsellik tabu olunca

türkiye’deki iktidar lgbti+ düşmanı bir küresel cepheye dahil olduğunu her geçen gün daha da açık olarak gösteriyor. bu tüm bu tartışmaların tepesinde hepimizin birlikte mücadele etmek zorunda olduğu bir durum. muhafazakar yaklaşımınsa genel anlamda trans kimliklerden daha öncelikli olarak eşcinselliği düşmanlaştırdığını söylemek çok yanlış sayılmaz. heteroseksüelliğin tek normal, doğal ve kabul edilebilir cinsellik biçimi olduğuna dair inanç o kadar derin ki bu görüşün hakim olduğu toplumsal bir iklimde hemcinsine ilgi duyanlara dair ilk akla gelen, onların aslında karşı cinse ait olduğunu ya da doğal sayılan davranışlarla uyumsuz yaşadığı için bir bozukluğa sahip olduğunu düşünmek. bunu hem toplum, hem de o toplumun bir parçası olan birey kendi kendine yapıyor. elbette bunun translık için tek gerekçe olduğunu iddia edecek kadar basite indirgemeye niyetim yok ama muhafazakar toplumlarda bu sık rastlanabilecek bir durum. söylemeye çalıştığım şey daha ziyade şu: insanlar cinsiyeti de heteroseksüel cinselliğe dayalı algılayacak şekilde yetiştiriliyorlar. dolayısıyla aslında çok daha zengin olan cinsel arzular keşfedildiğinde cinsiyete dair kuşkuların ortaya çıkması da şaşırtıcı değil. bunun dışında toplumsal olarak kabul gören cinsiyet normları özellikle kız çocukları için, fiziksel ve davranışlarla ilgili dayatmaları, baskıyı, tacizi ve istismarı kabullenme gibi anlamlara da geldiği için bunlara isyan etmek de bazen dişi bedeni ve varoluşu tamamen reddetme sonucunu da doğurabiliyor.

bu durumda bana kalırsa genel eğilimin aksine hem susturulmaya çalışılan feministlerin cinsiyete dair görüşlerini, hem de bu en çok bağıranın en haklı sayıldığı lgbti+ çevrelerde görece sessiz kalan alternatif sesleri daha çok dinlemek ‘trans çocuk’ların zararına değil hayrına. çünkü muhafazakar toplum ve iktidar eşcinselliği kabul etmeye hiç yanaşmadığı için eşcinsellerin medikal olarak ‘düzeltilme’ ve heteroseksüel bir modele uyması daha makul kabul ediliyor. bugün kendi varoluşunu translıkla açıklayan pek çok insan da eğer çatlak seslere biraz kulak verirse kendini geleneksel cinsiyet kalıplarından çıkarıp buna sadece alternatif olan başka bir kafese sokmaya çalışıyor olabileceğini de fark edebilir. nitekim, aras güngör’ün 2015’te yayımlanan trans sohbetler kitapçığındaki ifadeleri hem cinsiyetini sorgulayanlara ilham vermek hem de aslında feminist eleştirilerin bundan çok da farklı olmadığını vurgulamak açısından anlamlı:

‘ikili cinsiyet sistemi’ kavramının farklı çevreler tarafından farklı şekillerde algılandığını burada not düşmek gerekiyor. pek çok feminist için bu basitçe ‘toplumsal cinsiyet/gender’ın ta kendisi ve kadınlarının ezilmesinin, sömürülmesinin en önemli aygıtlarından biri. dolayısıyla cinsiyete dair toplumsal kuralların ortadan kalkmasını hedefliyorlar. bu bildiğimiz anlamda kadın ve erkek rollerinin olduğu gibi translığın da sonu anlamına gelebilir. ancak bugünkü tartışmaların dönüştüğü noktada, ‘ikili cinsiyet sistemi’ni üremeye dayalı biyolojik, gözlenebilir ayrım olarak kabul edenler mevcut. bu yüzden bunu tıbbi teknoloji marifetiyle devreden çıkarmanın işe yarayacağını savunuyorlar. bedenin gözlenebilir farklılığının dışarıdan müdahaleyle değiştirilebilir bir şey olduğu, toplumsal olanın değil ikili yapıdaki bedensel özelliklerin değiştirilmesi savunuluyor. oysa biz sorunun bedenlerimizde olmadığını biliyoruz, dünyayı, suyu, havayı, toprağı ve insanları tahakküm altında tutup sömürmeyen bir toplumsal düzende bedenlerimizle barış içinde yaşama şansımız var. feminizmin kurduğu esas düş bu olmalı, insanlık tarihi için çok eski ama günümüz için yenilenmiş bir frankenstein hikayesinin sundukları değil.

Bu yazı daha önce DIŞ KAPININ MANDALI‘nda yayınlandı.
Bültene abone olup yazıları takip edebilirsiniz.

Toplumsal Cinsiyet Öğretisinden Çıkmak*

JEMIMA REPO

Aşağıdaki metni sermelix‘in izniyle vesvese’de paylaşıyoruz. Bloğunda Türkçeye daha önce çevrilmemiş kimi kadın yazarlara ait eserlerin, ağırlıklı olarak şiirlerin çevirilerini okuyabilirsiniz.

“Toplumsal cinsiyet” hakkında bildiklerimizi unutmaya çalışsaydık ne olurdu?

Unutmak derken, toplumsal cinsiyetin ne olduğu, ne anlama geldiği ve nasıl işlediğiyle ilgili düşündüğümüz, hatta onu “orada bir yerde” var olan bir “şey” olarak değerlendiğimiz öğretiden çıkmayı kastediyorum. Bu yazıda, toplumsal cinsiyet öğretilerinden çıkma uğraşının, toplumsal cinsiyete yeni bir teorik ve metodolojik yaklaşım oluşturmada atılacak ilk adım olduğunu öne süreceğim.

Toplumsal cinsiyet teorisinin önüne geçmek ve öğretilerinden çıkmak, toplumsal cinsiyetle ilgili güncel tartışma ve gerilimlerden uzaklaşmak ve onun politik imkân ve kısıtlamalarını yeniden değerlendirmek için fırsat sağlar. Feministler yaklaşık yirmi yıldır, toplumsal cinsiyet kavramının eleştirel yanının hafifletilmesine hayıflanıyor. Birçoğu, toplumsal cinsiyetin gündelik kullanımda ve politika oluştururken iktidar hiyerarşilerini parçalayacak bir araç sunmak yerine “cinsiyet” ile eşanlamlı olarak kullanılmaya başlandığını ya da daha da beteri, piyasa odaklı yönetimin, cinsiyet eşitliğini teşvik etme kisvesi altında kadınların esnetilebilir ve risk taşıyan işlerini çoğaltmak için bu kavramı gasp ettiğini düşünüyor. Diğer tartışmalarda, toplumsal cinsiyetin bir iktidar düzeni mi yoksa şahsi kimlik olarak mı algılanacağı Anglo-Amerikan feministler arasında derin anlaşmazlıklar yaratırken “toplumsal cinsiyet ideolojisi” denilen şeye saldırı, muhafazakâr ve aşırı sağcıların dayanak noktası haline geldi. Dolayısıyla, günümüzde toplumsal cinsiyet, farklı politik özne ve kurumlar arasında değişik anlam ve amaçlarla kullanılıyor.

Feminist düşünürlere göre böyle toplumsal cinsiyet “belaları,” toplumsal cinsiyeti feminist teori ve politika için anlamlı bir kavram olarak tutmak üzere yeniden teorileştirme çabasına sebep oldu. Ancak, toplumsal cinsiyete dair belirli görüşleri iyileştirme ya da koruma çabasındayken cinsiyetin toplumsal inşasının teorisi olarak anlaşılan toplumsal cinsiyetin başlangıcında da feminist bir görüş olmadığını unutuyoruz. Michel Foucault’nun cinselliğin Victoria döneminde ortaya atılan görece yeni bir kavram olduğunu açıkladığı gibi, Jennifer Germon ve Joanne Meyerowitz gibi araştırmacılar toplumsal cinsiyetin de cinsellik gibi, bilimsel bilgi ve tıbbi uygulamalara tümüyle dolanık bir icat olduğunu gösterdi. Bununla beraber, Foucault cinselliği yalnızca tarihsel bir oluşum değil, aynı zamanda iktidarın aracı ya da teknolojisi olarak yorumlamıştı. Toplumsal cinsiyetin nasıl hep iktidarın aracı ya da teknolojisi olduğunu kavradığımızda günümüz politikasında neden ve nasıl böylesine tartışmalı bir alan kapladığını daha iyi anlamamızın mümkün olduğunu ve buna karşılık nasıl bir politik duruş sergilenebileceğini tartışacağım.

* * *

Toplumsal cinsiyet teorisinin kurucu nüvesi sıklıkla Simone de Beauvoir’ın çalışmalarına, özellikle de kadın doğulmadığı ancak kadın olunduğu görüşüne dayandırılıyor. Oysaki İkinci Cinsiyet kitabı toplumsal cinsiyet kavramını ne dile getiriyor ne de onun üzerinde duruyor. Sara Heinämaa’nın ileri sürdüğü gibi, cinsiyet / toplumsal cinsiyet teorisinin Beauvoir ile ilişkilendirilmesi, Anglo-Amerikan kaynaklı bir yanlış okuma. Cinsiyet / toplumsal cinsiyet ayrımı, “kadın olma” görüşü toplumsallaşma fikrine değil, cinsel farkın anlamının fenomenolojik tanımına dayanan Beauvoir’a yabancı bir ayrım. Buna karşı, cinsiyet / toplumsal cinsiyet, cinsiyetli varlıkların gerçekliğini ayırt edilebilir iki düzene, yani biyolojik ve kültürel düzene, yapılandıran ontolojik bir çerçeve. Bu, İkinci Cinsiyet’ten yirmi bir, toplumsal cinsiyetin şu anda anladığımız şekliyle ilk kez teorileştirilmesinden on beş yıl sonra, 1970’te çıkan ve çığır açan, Kate Millett’ın yazdığı Cinsel Politika’ya kadar feminist teoride ilgilenilen bir konu değildi.

Cinsiyetin toplumsal, kültürel ve psikolojik yönlerini ifade eden toplumsal cinsiyet, feministlerin türettiği değil; ilk olarak, meslektaşları Joan ve John Hampson ile interseks insanlarda (biyolojik ve fizyolojik cinsiyet özellikleri örtüşmeyen insanlar) cinsiyet rollerinin oluşumu üzerine bir dizi makale yayımlayan psikiyatrist Dr. John Money’nin 1955’te ortaya attığı bir kavramdı. Money, interseks bireylerdeki psikoseksüel sonuçları en iyi öngören faktörlerin ne olduğunu, diğer bir deyişle, interseks birinin kendini kadın mı erkek mi olarak tanımlayacağını gösteren işaretleri tespit etmekle ilgileniyordu.

Money ile Hampson’ların çalışmalarının büyük bir önergesi vardı: araştırmaları, kromozomlar veya hormonlar gibi biyolojik etmenlerin baskınlığının toplumsal cinsiyet rollerinde belirleyici olduğunu teyit etmek yerine, çoğu interseks insanın doğumlarında kaydedilen cinsiyetlerinin rollerini edindiğini göstermişti. Bu araştırmalara dayanarak, birinin psikolojik cinsiyetinin doğuştan gelmediğini ya da biyolojik olarak belirlenmediğini ama toplumsallaşma süreçleriyle (bazı nadir durumlarda, bu toplumsallaşma biyolojik etmenleri tamamen geçersiz kılsa bile) öğrenilen bir şey olduğunu savunan yeni ve radikal bir görüş sundular.

Bu öğrenilmiş psikolojik cinsiyete toplumsal cinsiyet adını verdiler. Ayrıca, “toplumsal cinsiyet rolü” terimi de “bir kişinin oğlan ya da erkek, kız ya da kadın olduğunu göstermek için söylediği veya yaptığı her şey” anlamında ortaya atıldı. Terim, dilbilimdeki cinsiyet [gender] kavramıyla Money’nin Harvard Üniversitesi’nden hocası ünlü sosyolog Talcott Parsons’ın “cinsiyet rolleri” fikrini birleştiriyordu. Parsons’ın yapısal işlevselciliğinin 1950’lerde popülerliğinin zirvesinde olması burada kritik bir noktaydı. Bu görüş toplumu, toplumsal uyumluluğun yapıtaşı edimler, ilişkiler, süreçler ve yapılardan teşekkül  bir sistem olarak incelemeye odaklanıyordu. Bilhassa aile, çocukları cinsiyet rollerine göre toplumsallaştırmasıyla normları yeniden-üreten kilit bir sosyal kurumdu. Money’ye göre, ebeveynler tavırları ve çocuklarıyla kurdukları ilişkilerle çocuğun cinsiyetinin belirlenişini ve yetiştirilmesini sürekli pekiştirmeliydi. Buna çocuğun anne ya da babasını dişi veya erkekle özdeşleştirebilmesi için kuşkulu genital organlarının ameliyatlarla “normalleştirilme”si de dahildi.

Herkesin biyolojik olarak mutlak dişi-erkek ikiliğine kolayca sığdırılamayacağını bildirmesine rağmen Money, bu yeni toplumsal cinsiyet kavramıyla, kuşkulu genitalle doğmuş çocukların tutarlı şekilde cinsiyetlendirilmiş heteroseksüel bireyler olarak yetiştirilmesini sağlamak için onlara ameliyatla müdahale edilmesini onamıştır. Bu yüzden de, Money’nin çalışmalarının, çekirdek ailenin toplumsal düzenin temeli olduğunun varsayıldığı, Beyaz Amerikalı çekirdek aile yaşamının Batılı, savaş sonrası ideallerine dayanan normatif bir boyutu vardı. Bu da, dolayısıyla, çocuklara doğumlarından sonra en kısa sürede ameliyatla müdahale edilmesini gerekli kılıyordu çünkü Money, toplumsal cinsiyet rollerinin iki buçuk yılda geri dönüşü olmayan kimlikler haline geldiğini düşünüyordu. Yaptıklarının çocuklar için en iyisi olduğunu savunan Money ve diğer doktorlar için ebeveynleri ameliyat prosedürlerine onay vermeye ikna etmek hayli kolay oldu. Ameliyat, konuşabilecek yaştaki çocuklara uygulandığında çocukların bu şiddete gösterdikleri direnç, çocukça bir paranoya diye göz ardı ediliyordu. Bu interseks vakalarla ilgilenme protokolleri dünya çapında standartlaştırıldı ve günümüzde de hâlâ büyük ölçüde kullanılıyor.

1960’larda toplumsal cinsiyet kavramını psikanalist Robert J. Stoller daha da geliştirdi. Stoller, transseksüelliği anlamak ve terapisinde kullanmak için Money’nin çalışmalarına başvurdu ve cinsiyeti, cinsiyetin biyolojik özelliklere, toplumsal cinsiyetin toplumsal, kültürel ve psikolojik hallere işaret ettiği biyoloji/kültür ayrımına açıkça eşleyerek toplumsal cinsiyetten ayrı bir bilgi düzeyi olarak sınıflandırdı. Stoller ayrıca, bir kişinin benlik anlayışıyla takındığı tavır arasındaki farkı gözetmek için “toplumsal cinsiyet kimliği”ni “toplumsal cinsiyet rolü”nden ayrı tuttu. Stoller’in görüşünde toplumsal cinsiyet kimliğinin bir kez belirlenip yerleşmesi, transseksüelliği önlemek için çocuk cinselliği ve ailevi ilişkilere müdahale alanı olarak özen gösterilmesine sebep oldu. Stoller, toplumsal cinsiyet kimliği halihazırda belirlenmiş olan yetişkinler için cinsiyet farklılıklarını ehlileştirme ve genitallerini kişisel benlik algılarına uyumlu hale getirme aracı olarak ameliyatı savunuyordu. Bu, doktorlarından cinsiyet değişim ameliyatı isteyenlerin sayısının gittikçe arttığı trans danışanların özgürleşmesi anlamına geliyorken tıp için yetişkinlerin olağandışı cinsiyetlerini normalleştirme yöntemiydi de aynı zamanda.

***

Kate Millett 1970’te toplumsal cinsiyeti cinsiyetten ayrı ve toplumsal olarak inşa edilmiş bir şey olarak ele aldığında Money ve Stoller’in çalışmalarına direkt atıfta bulundu. Germaine Greer, Ann Oakley ve Gayle Rubin gibi tanınmış diğer feministler de aynısını yaptı. Rubin’in o vakitten beri belirttiği gibi, Money’nin çalışmaları feministler için önemli bir kaynaktı çünkü maskülenlik ile feminenliğin içkinliğine, biyolojinin bir kader olduğuna karşı çıkan, uzun yıllardır süregelen feminist argümanlara bilimsel kanıt sağlıyordu. Toplumsal cinsiyet kavramını kullanmak, kadın ve erkeklerin farklı davranması ve yaşamasının doğuştan belirlendiği yargısına karşı çıkmaya olanak sağlıyordu. Dahası, toplumsal cinsiyet rolleri aslında öğrenilen şeylerse, o halde kadınların özgürleşmesi, kadınların ikincilleştirilmesine sebep olan toplumsal ve kültürel yapılar, normlar ve pratiklerin alaşağı edilmesiyle mümkündü. Gelgelelim, 1970’lerin Anglo-Amerikan feministleri terimi bu psikiyatrik bağlamdan aldıklarında onunla ilişkili bu suistimalleri (çocuklara yapılan genital ameliyatlar ve transgender insanların patolojikleştirilmesi) göz ardı ettiler. Toplumsal cinsiyet kavramının feminist mücadeleye sağladığı büyük faydalara rağmen bu; tıbbın, bedeli ne olursa olsun kati cinsiyet ikiliğini sağlama konusunda suç ortaklığını teşhir etme fırsatını da kaçırmaktı aynı zamanda.

Şu ana kadar göstermeye çalıştığımın, toplumsal cinsiyetin tarihinin yalnızca dilin değil, iktidarın da tarihi olduğu anlaşılmıştır umarım. Birçok kişinin toplumsal cinsiyet kavramıyla daha önce hiç olmadığı kadar kuşatıldığını hissettiği bir dönemde bu kavramın savaş sonrası toplumsal kontrol bağlamında spesifik olarak ortaya atıldığını hatırlamak, toplumsal cinsiyetin her zaman politik olduğunu aklımıza getirmeli. Toplumsal cinsiyetin sahih bir anlamı ya da saf bir çıkış noktası yok ama ortaya çıktığından beri, bedenleri kontrol etmek, düzenlemek ve denetlemek için bir mekanizma olarak kullanılıyor. Makalenin başında belirtildiği gibi, toplumsal cinsiyet kavramının kullanımları daha önce hiç olmadığı kadar çatışma halinde, her biri kendi tanımlamalarının doğruluğundan emin görünüyor. Toplumsal cinsiyeti farklı farklı politik tasarı, mesele ve menfaatlerin kullanabileceği düşünüldüğünde herhangi bir hareketin bu terimi sahiplenmesinin ona nihai doğruluk, ışık tutan cevaplar ya da ilerici çözümler sağlayacağını farz etmek hata olur. Toplumsal cinsiyet, cinselliğin uzun tarihinde, insan deneyimini anlamlandırmak için kullanılan en yeni ve hiç şüphesiz ki Anglo-merkezli bir yöntem sadece. Kavramdan olmasa bile en azından ona bağlılığımızdan vazgeçmek, günümüzdeki açmazları aşacak eleştirel düşünmeye yeni açılımlar katmak için bu yüzden elzem. 

Jemima Repo, “Unlearning Gender,” The Philosopher, vol. 107. no.3, 2019
çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

* ing. “unlearning gender”. “unlearn,” öğrenilmiş bir şeye dair bildiklerimizi, bunlar genellikle hatalı, eksik veya kusurlu olduğundan bir kenara atmak anlamı taşıyor. sanıyorum ki oturmuş bir karşılığı yok, bağlamına göre açıklamalarla çevriliyor. “öğrenmeyi geri almak / geriye çevirmek” (1) veya “öğrenileni unutmak” (2) gibi çeviri önerilerine rastladım. bu yazının bağlamı düşünüldüğünde, (1) gibi çevirmek toplumsal cinsiyetin birçoğumuzun bile isteye “öğrendiği” bir şey olmadığı, (2) gibi çevirmekse “unutma”nın her zaman bilinçle yapılan bir şey olmadığı ya da unutulan veya unutulduğunu zannettiğimiz şeylerin yeniden yüzeye çıkabileceği gerçeğini göz ardı etmek gibi geldi. bu yüzden ben, toplumsal cinsiyetin bile isteye öğrendiğimiz bir şey değil, kendimizi içinde bulduğumuz bir anlamlar bütünü olduğunu ve bundaki “hatalı, eksik veya kusurlu” yanları görüp ondan bilinçli olarak sıyrılma çabasını daha iyi anlattığını düşündüğüm “öğretiden çıkmak” ile karşılamaya çalıştım bu ifadeyi.

Feminizm ve Kuir Hareketin Mutsuz Evliliği

Hem dünyada hem Türkiye’de feministler ve kuir siyaset içinde büyüyen, özellikle sosyal medyada harlanan bir tartışma mevcut. Bu anlaşmazlıkların temelinde, özellikle cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarıyla bunların birbiriyle ilişkisinin farklı yorumları yatıyor. Damla Karagöl, bir moleküler biyolog ve feminist olarak hem cinsiyetin ne olduğuna dair somut bilgilerini hem de son dönemdeki tartışmalar üzerine değerlendirmelerini Varlık dergisinin Ekim 2019 sayısı için yazmıştı. Biz de derginin izniyle feminist vesvese sayfalarına taşıyoruz:

 

İngiltere’de Öz-Kimlik Tartışmalarının Kısa Bir Tarihçesi

2002 yılında Birleşik Krallık vatandaşı Christine Goodwin, kendisini yasalar önünde kadın olarak tanımamakta direten İngiltere hükümetini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyet eder. Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk kez 1988 yılında Medeni Kanun’da yapılan bir değişiklikle tanınan cinsiyet değiştirme hakkını 2004 yılında hâlâ anayasal güvence altına almamış olan İngiltere hükümetinin bu tutumu, “Herkes, özel yaşamına ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir,” diyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesine aykırıdır.

Mahkemenin de “Birleşik Krallık’ta (o tarihte) transseksüel bireylerin tahmini sayısının 2000-5000 arası olduğu düşünüldüğünde bir yasal düzenlemenin tüm sistemi altüst etme tehdidi içermeyeceğini ve yasal karşıtlıklar ortaya çıksa dahi bunların tamamen geçiş yapmış, postoperatif transseksüellerin davasına uyarlandığında aşılabileceğini” belirterek şikâyeti kabul etmesiyle İngiltere parlamentosunda gerekli değişikliklerin yapılması hazırlıkları başlar ve 2004 yılının sonlarına doğru Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu kamuoyuna tanıtılır.

Çok geçmeden, Nisan 2005’te yürürlüğe giren bu kanuna göre, gerekli başvuruları yaptıktan sonra tanı kriterlerini karşılayarak “cinsiyet disforisi” olduğunu kanıtlayan bireyler Cinsiyet Tanıma Sertifikası edinmeye hak kazanırlar. Bu da kimliklerini değiştirmeleri ve evlilik başta olmak üzere tüm kanuni haklarını talep etmeleri için gerekli yasal zemini oluşturur.

Burada bahsedilen “cinsiyet disforisi” için bir parantez açalım. Yunancada katlanılması zor, aşırı acı anlamına gelen dusphoros’tan gelen “disfori”; majör depresif bozukluk, bipolar bozukluk gibi mental hastalıkların eşliğinde ya da premenstrüel disfori ve postkoital disforide olduğu gibi bağımsız bir duygudurum bozukluğu olarak ortaya çıkan mutsuzluk halidir. Cinsiyet disforisi ya da cinsiyetinden hoşnut olmama da uzun yıllar bu klinik küme içinde tedavi edilmesi gereken patolojik bir mutsuzluk olarak görülmüştür. Yasanın çıktığı 2005 yılında, bedensel cinsiyet ve cinsiyet kimliğinin uyumlu olmasını hâlâ bir norm olarak tanımlayan hâkim görüşün gölgesinde, transseksüellere ancak tanınmış olan bu hak aslında “tedavi olma” hakkıdır.

Dirençli aktivistlerin uzun uğraşları ve onların tezlerine uyumlu sonuçlar ortaya koyan araştırmaların ikna edici birlikteliği sonucunda bu hatalı bakış açısı geçerliliğini aşama aşama yitirir.

2013 yılında, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından hazırlanan ve tüm dünyada psikiyatrların kullandığı evrensel tanı kriterlerini düzenleyen Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nın 5. baskısında ilk kez transseksüellik bir mental hastalık olarak yer almaz. Mayıs 2019’da da Dünya Sağlık Örgütü’nün yayımladığı elkitabında cinsiyet disforisi mental hastalıklar kategorisinden çıkarılmıştır.

Bir yanda bu gelişmeler sürerken, Birleşik Krallık’ta bir vatandaşın kişisel hukuk mücadelesinin açtığı yolun sonunda ancak çıkarılan Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu, transseksüelliği hâlâ mental bir hastalık olarak değerlendirmekte ve başvuran vatandaşlarından cinsiyet disforisi teşhisi, detaylı tıbbi tedavi raporu, en az iki yıl yeni cinsiyet kimliğiyle yaşadığını kanıtlayan resmî evraklar ve bu kimlikle ölene kadar yaşamaya niyetli olduğunu ifade ettiği yasal beyanname gibi yıldırıcı bürokratik taleplerde bulunmaya devam etmektedir. Değişime olan ihtiyaç inkâr edilemez boyuttadır. Ülkedeki tartışmaları yakından takip eden Uluslararası Af Örgütü de 2018 yılında yasanın insan hakları ihlali olduğunu belirterek düzenlenmesi çağrısında bulunur.

Trans aktivistlerin o tarihte gelişmiş ülkelerin bazılarında uygulanmaya başlamış “cinsiyet kimliği yasası” talebiyle süreç başka bir boyuta taşınır. Cinsiyet kimliği yasası, kişinin kısaca herhangi bir prosedüre gerek olmaksızın, yalnızca ait olduğu cinsiyeti beyan ederek kimliğini değiştirmesini sağlayan kanundur.

Teorik kısmı oldukça basit olan bu kanunun pratik kısmına dair uygulandığı ülkelerde de halihazırda var olan tartışmalar zinciri böylelikle Birleşik Krallık’a sürüklenir.

En büyük itiraz odağı, biyolojik cinsiyeti erkek olan trans kadınların cis (biyolojik ve toplumsal cinsiyeti aynı) kadınların alanlarına dahil edilme biçimleridir. Trans erkeklerin aksine, trans kadınların koşulsuzca erişimine açılması öngörülen alanlar doğası gereği dezavantajlı bir grubun yaşam koşullarını eşitlemek için tasarlanmış alanlardır ve özellikle de herhangi bir bedensel değişiklik geçirmemiş trans kadınların müsabakalarda yalnızca cis kadın sporculardan oluşan takımlar, şiddet mağduru kadın sığınakları ya da hapishanelerdeki koğuşlarının da bir parçası olduğu bu alanlarda yer almaları çeşitli soruları beraberinde getirmektedir.

The Guardian gazetesine demeç veren Reading Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri Rosa Freedman ve Rosemary Auchmuty de bu kaygıyı dile getirirler: “Yasal tanıma sürecine yönelik reformlar etkilenen tüm insanların ihtiyaçlarını dikkate almalı ve kaygılanan herkesin haklarının korunduğunu taahhüt etmeli. Biz biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın korunmasının öz-kimliğe (kişinin beyan ettiği toplumsal cinsiyet kimliğiyle özdeşleşmesine) izin verirken aynı zamanda kadınların haklarının da korunmaya devam etmesini öneriyoruz.”

Aynı zamanda bir trans hakları aktivisti olan Manchester Hukuk Fakültesi’nden Stephen Whittle ise bireyin edindiği cinsiyetinin zaten sınırlı bir yasal düzeyde tanındığını ve tıbbi mahremiyet, evlilik ve emeklilik gibi temel hakları düzenlediğini belirterek bu kaygılara karşı çıkar: “İrlanda, Arjantin, Belçika, Kaliforniya, Kolombiya, Danimarka, Norveç ve Malta cinsiyet kimliğini yasal olarak tanımak için kişisel beyanı esas alıyor. Trans hakları grubu Press for Change’in cinsiyet tanıma üzerine danışma için yaptığı henüz yayımlanmamış bir araştırmasına göre bu ülkelerde söz konusu yasal değişikliğe karşı Birleşik Krallık’ta gördüğümüz feminist olumsuz tepki görülmemiş.”

Whittle’ın bu sözlerinin İngiliz gazetesinde yer aldığı 19 Ekim 2018’den bu yana geçen bir yılın sonunda, kaygılananların hem haklı hem de kaygı duymaları nedeniyle suçlu olacakları ironik bir noktaya gelindi.

Feminist Hareket ve Kuir Hareketin Yol Ayrımı

Mor rengin Roma İmparatorluğu’yla olan ilişkisini ikinci sıraya atması ve 8 Mart’ın takvimlerde anlamlı bir gün olarak yer almasını sağlamasının ötesinde, feminist hareketin insanlığa en büyük hediyelerinden biri, kadınlık ve erkekliğin doğuştan gelen bir kimlik olmadığını, biyolojik cinsiyetlerle ilişkilendirilmiş cinsiyet rollerinin “toplumsal bir inşa” olduğunu ortaya koyan cinsiyet kuramıdır. Felsefe tarihinde de önemli bir yeri olan bu kurama göre bedenimize dayanarak tanımlanan ve erkek ya da dişi olarak adlandırılmamızı sağlayan biyolojik cinsiyetimizdir, bunların üzerinden kapsamı ataerkil bakış açısıyla belirlenmiş kadınlık ya da erkeklik kodlarının dayatılması sonucu edindiğimiz kimlik ise toplumsal cinsiyetimizdir. Bu kimlikler üzerinden inşa edilmiş bir hiyerarşinin içinde, ikinci sırada olma nedeninin “özümüzde” olduğu anlatısıyla çepeçevre sarılırız. Söz konusu özle bağdaşmayan her kimliği ve yönelimi dışlayan bu anlatının kurbanları cis ya da trans, homoseksüel ya da heteroseksüel, kendisini herhangi bir cinsiyete ait olarak tanımlamayan ya da akışkan bir cinsiyet kimliği olan, kısacası bu normatifliğe aykırı şekilde var olma suçu işleyen her bireydir.

Trans aktivizm, öz-kimlik yasasının temelini oluşturan “cinsiyet kimliği” üzerinden ortaya koyduğu bambaşka bir tezle bu kuramı tersyüz eder ve özden gelen ve inşa edilenin yerlerini değiştirerek asıl olanın beyan edilen kimlik, sonradan atananın ise biyolojik cinsiyet olduğunu öne sürer.

İsmini 1969 yılında LGBTİ+ aktivistlerin polis baskını karşısında üç gün süren ve onur yürüyüşlerine ilham veren tarihî bir direniş sergilediği Stonewall Inc isimli bardan alan ve kuir hareket içinde tartışılmaz bir ağırlığı olan Birleşik Krallık merkezli yardım kurumu Stonewall’un kavram sözlüğünde “cinsiyet kimliği” şöyle tanımlanır: “Bireyin kendisine doğumda atanmış cinsiyetiyle uyum gösterebilen veya göstermeyebilen, kadın, erkek ya da farklı bir cinsiyette olduğuna dair doğuştan hissi.”

Bu doğuştanlığın nasıl olduğuna dair kesin bir yanıt yoktur. Biyolojik cinsiyetin, dahası biyolojinin hiç katkısının olmadığı iddia edilen, henüz dünyaya gelmeden önce sahip olunduğu için toplumsal etkilerin payı olması ihtimaline de kapalı, bir yönüyle metafizik bir özden bahsedilmektedir. Cinsiyeti kromozomlar, iç ve dış genital organlar, hormonlar ve cinsiyet karakteristikleri gibi maddi gerçeklikler üzerinden tanımlayan biyolojinin metodolojisini bu teze uyum sağlamadığı için reddeden bu yeni tanım; biyolojik cinsiyet kavramını ondan yalnızca doğuştan olma niteliğini ödünç alarak devredışı bırakır ve sadece bu bahsedilen özü, doğuştan gelen kimlik kavramını temel alır.

Aktivistler bu noktada bilime karşı belirli ve ortaklaşılmış bir tavır içinde de değillerdir. Kendisi de bir biyolog olan ve biyolojinin ikili cinsiyet sistemini terk etmesi gerektiğini bulgularla öne süren trans aktivist Julia Serano’nun bilimsel metodolojiyle itiraz ettiği bir uçtan bilimsel bilginin epistemolojik eleştirisini hatırlatarak normatifliğini tartışmaya açan bir başka uca, tepkiler geniş bir spektrum içinde çeşitlenir. Bu spektrumda medyan olarak kabul edilebilecek hâkim görüş ise bilimsel bilgiyi kategorik olarak reddetmez fakat biyolojik cinsiyetlerin biyologlar tarafından atanmış, maddi karşılığı olmayan kavramlar olduğunu öne sürer. Bu görüş genellikle bilimin iktidarla olan ilişkisi göz önünde bulundurularak, ikili cinsiyet sisteminin patriyarka tarafından baskı aracı olarak kullanılmak üzere ortaya çıkarılmış olabileceği şüpheleriyle genişletilir.

Bilimin teorik tartışmalarda yanlış tarafta durduğu gerekçesiyle yargılanması elbette ilk kez rastlanan bir durum değildir. Ürettikleri bilgiyle sosyal kuramlarda da referans verilen biyologlar özellikle teoloji tartışmalarında sıklıkla kendine yer bulan evrim teorisi üzerinden bu sorgulamalarla sıkça karşılaşırlar. Bu tez üzerinden sağlıklı bir yargılama yapabilmek için önce cinsiyetlerin nasıl tanımlandığına bakmak gerekir.
Biyolojik cinsiyetler, basitçe, bir varlığın “canlı” olma niteliğini kazanması için gereken temel şartlardan biri olan üremeyi nasıl gerçekleştirdiğini anlamak adına ortaya konmuş kavramlardır. Canlıların önemli bir kısmı bunu bir eşeyle yapar. İki eşeye ait kalıtım materyali bir araya gelerek yeni bir genetik birleşime sahip yavruyu meydana getirir. Tek hücreli canlılarda hücre içinde bulunan bir gen ürününün tipine göre canlının hangi eşey olduğu saptanır. Örneğin, bir maya türü olan S. Cerevisiae’da İngilizce mating (çiftleşme) sözcüğüne referansla MAT olarak adlandırılan gen ürününün a ya da alfa oluşuna göre maya MATa ya da MAT alfa eşeyi olarak tanımlanır. Canlıların gelişmişliği arttıkça ve üremeyle ilişkili yapılar da sayıca ve çeşitçe çoğalır ve artık bunların bir araya gelerek ifade ettiği bir cinsiyetten söz edilmeye başlanır. Gelişmiş canlılar için sabit iki cinsiyetten bahsetmemizin nedeni üremenin yalnızca ve en fazla iki eşeyin bir araya gelmesiyle mümkün olan bir eylem olmasıdır.

Yüksek yapılı canlılar arasında farklı düzeylerde bilincin ortaya çıkması ve popülasyonları içinde belirli sosyal yapıların inşa edilmeye başlanmasıyla, eşcinsel yönelimler gibi biyolojik cinsiyetin evrimsel olarak açıklanan var olma nedeninin ötesine geçen davranışlar görülmeye başlanır. Bunlar, en yüksek bilinç düzeyine erişmiş canlı olan ve Latince “düşünmek” anlamına gelen sapere fiiline referansla “düşünen, akıllı insan” ismini alan Homo sapiens ya da diğer deyişle modern insan popülasyonunda, içine doğduğumuz toplumda daha geniş varyasyonlar halinde karşımıza çıkar.

Biyolojik cinsiyetler bu popülasyonlarda işlevlerini yitirmezler. Canlılar bu sosyal yapı içinde en basit canlılık ölçütlerini sağlamaya, örneğin metabolik faaliyetlerini yürütmeye, büyümeye ve gelişmeye, etik nedenlerle reddetmiyorlarsa üremeye ve uyum sağlamaya ya da daha popüler bir deyişle evrim geçirmeye devam ederler.

Yalnızca cinsiyet kimlikleri artık salt biyoloji için bir anlam içerme zorunluluğu olmayan; antropoloji, sosyoloji, psikoloji ve feminist kuramın da dahil olduğu düşünüldüğünde felsefe gibi beşeri disiplinleri de açıklama yapma sorumluluğuna ortak eden yapılardır. Leuven Üniversitesi’nde evrimsel biyoloji çalışmalarını sürdüren Prof. Arnold De Loof’un “Yalnızca iki biyolojik cinsiyet formu fakat birçok toplumsal cinsiyet varyantı var: Nasıl açıklanır?” başlıklı sayfalar süren makalesinin oldukça yorgun geçen bir okuma sürecinin ardından sonuna yaklaşırken gördüğüm ve beni o noktada çok güldüren basitlikte bir cümlesiyle de ifade edebileceğimiz gibi: “Homo karmaşık davranan bir canlıdır.”

Bugüne dek, “homo”ya dair hiçbir farklılık; bizi onu taksonomide koyduğumuz yerinden çıkarmamız, biyolojisinden bağımsız bir varlık olarak tanımlamamız gerektiğine ya da diğer bir ifadeyle o klasik münazarayı “nurture”un kazandığına ikna etmedi. Biyolojik ve toplumsal gerçeklikler arasındaki rasyonel ayrımlar deterministik bir bakış açısına sürüklenmemizin ve bunun üzerinden çeşitli ayrımcılık pratiklerini meşrulaştırmamızın önüne geçti.

Biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasındaki karmaşık ilişkiyi de doğal ve beşeri bilimlerin işbirliğiyle gün geçtikçe artan bir berraklıkta açıklamaya devam ettik.

Dolayısıyla bu radikal tez, yukarıda durdukları yeri tarif ettiğimiz bilim insanları tarafından bir ihtiyaç nedeniyle ortaya konmuş değil. Buna karşılık, aktivistler tarafından mücadelelerinin temeli haline getirilmek üzere ortaya konmuş bu tez ışığında neredeyse tüm yaşam bilimi tarihi, bizi yüz yıl öncekinden daha katı bir özcülüğe sürükleme tehlikesinin yanı sıra, 21. yüzyıl değerleriyle de temelden celişecek homosentrik bir bakış açısıyla yeniden yazılıyor. Maddi gerçekliklerin inşa, inşa olduğu ortaya konan gerçekliklerin ise yeni maddi gerçeklikler olarak yeniden tanımlandığı karmaşık bir matriste kendimizi uzun tarihçesi sıfırlanmış anlamlandırma çabamızın içinde, yeni bir kökende buluyoruz.

Bu bakış açısıyla hayvanların da cinsiyetlerinin kurgusal olduğu tartışmalarının yapıldığı Twitter’da “dünyanın ilk cinsiyeti atanmamış penguenini” müjdeleyen bir internet sitesi haberine Oxford Üniversitesi’nde hayvanlarda çiftleşme üzerine çalışan zoolog Ellen Pasternack’in yaptığı sarkastik yorumu ekleyerek bu başlığa nokta koyalım:

“Elbette bugüne dek tüm canlılara cinsiyetlerini biz atadık. Onlara hangi cinsiyette olduklarını söylemeseydik hangisi yumurtlayan taraf olduğunu bilemeyecekti.”

Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm Tartışmaları

Heidi Hartmann; Marksizm’le Feminizm’in Mutsuz Evliliği’nde, bu iki hareketin Marksistler tarafından bir araya getiriliş biçiminde Marksizm’in nasıl merkeze alındığından ve feminizmin tali unsur olarak nasıl eritildiğinden bahsederken nüktedan bir İngiliz evliliği analojisi kullanır. Evliliği “karı ve koca birdir, o bir de kocadır” şeklinde formülize eden İngiliz örfi yasasında olduğu gibi, Marksizm ve feminizm birdir ve o da Marksizm’dir.

Şimdi aynı İngiliz evliliği, bu yeni kuir cinsiyet kuramıyla feminist cinsiyet kuramı arasında yaptırılmak isteniyor. Buna karşı çıkan feministler ise “trans dışlayıcı radikal feminist” ya da hepimizin artık aşina olduğu kısaltılmış şekliyle TERF yaftasıyla karşı karşıya kalıyorlar.

Bu yazıdan önce tartışmalardan haberdar olmuş herkesin aşina olduğu TERF terimi; aslında ilk kez 2008 yılında, o yıl düzenlenen Michigan Kadın Müzik Festivali’ne trans kadınların alınmak istenmemesi üzerine (blogunda yaşanan tartışmalar esnasında) Viv Symthe tarafından kullanılan bir kısaltma. “Trans kadınları hiçbir şekilde kadın olarak kabul etmeyen ve kızkardeşlik içinde yerleri olmadığını savunan” radikal feministleri işaret etmek için her seferinde uzun uzun yukarıdaki dört kelimeyi yazmak yerine başharflerini birleştirmeye karar vermesiyle ileride olacaklardan habersiz, bu sözcüğün internet tarihindeki ilk kaydı orada düşülmüş.

Viv Symthe’in 28 Kasım 2018’de yine The Guardian’a “…çok uzun zaman önce bu özel tartışmayı (ve beni) aştı ve zaman zaman hem feminist/kadın alanlarına transların dahil edilmesini savunanlar hem de kadınlara özel alanlardan transların dışlanması için çalışanlar tarafından bir silah olarak kullanılmaya başlandı” sözleriyle ifade ettiği şekilde, aradan geçen on yılda bu sözcük uzun ve beklenmedik bir yol almış. O tarihten bu yana geçen bir yıl içinde yaşananlara bakarak bir o kadar daha yol aldığını ve artık trans aktivist tezlere karşı çıkan tüm görüş sahibi feministler için bir şemsiye terim olarak kullanılmaya başlandığını söylemek mümkün.

Feministler ve trans aktivistler arasında en büyük ayrışma nedenlerinden biri olan Jessica Yaniv davası örneğiyle bu pratiği somutlaştırabiliriz:

Kanadalı bir aktivist olan Jessica Yaniv; sitedeki çeşitli gruplardaki ilanlarında evlerinde ağda hizmeti verdiklerini belirten göçmen kadın ağdacılarla –bazen kendisine ait olduğu halde farklı kimlik beyanları içeren, bazen de farklı kadın arkadaşlarına ait Facebook profilleriyle– iletişime geçerek onlardan randevu alır. Randevu zamanına yakın kadınları arayarak kendisinin trans kadın olduğunu fakat geçiş yapmadığını, erkek genitallerine ağda yapmanın onlar için sorun olup olmayacağını sorar. Birçok kadın o aşamada ağda hizmeti vermeyi reddeder. Aktivist, kadınları ayrımcılık suçu işledikleri gerekçesiyle dava edeceğini söyleyince özür dileyerek anlaşmak için bir yol ararlar. Genelde Yaniv’e para ödemeleriyle neticelenir bu anlaşma girişimleri ve yasal bir suçlamayla karşı karşıya kalmaksızın uzlaşmayı başarırlar. Ağdacılardan birinin dava edilmeye karşı çıkmaması, bir avukat tutması ve avukatının kısa bir araştırmayla kendisinden önce aynı duruma düşmüş diğer kadınlara da ulaşmasıyla davanın çapı önce ülke ardından dünya gündemine oturacak şekilde genişler.

Tüm dünyada ve Türkiye’de, Jessica Yaniv’in biyolojik erkek olduğu ve bu yüzden ağdacı kadınların onun bedenine dokunmama hakkı bulunduğunu düşünen feministler, trans aktivistler tarafından TERF olarak tanımlanır.

Yine Türkiyeli aktivistlerce ithal edilen bir başka tartışma odağı; cinsiyet kimliğinin çocuklukta üç yaşa kadar giden erken bir dönemde ifade edildiği öne sürülerek, trans olduğunu beyan eden çocukların –ülkesinin yasalarına göre– reşit olacağı yaş beklenmeden hormon inhibisyonu tedavisine alınıp vücudunun eşey hormonlarını üretmesinin önlenmesinin sağlanması talebidir. Bu medikal müdahale konusunda kaygı belirtmenin feministler açısından hangi etiketi edinmekle sonuçlanacağını tahmin etmek zor değil.

Bu yazıda irdelenen cinsiyet kimliği kuramı tartışmaları kapsamında TERF tabir edilmek için benim gibi bilimsel itirazlar geliştirmenize gerek yok. Aslında karşınızda durduğunu düşündüğünüz aktivistler de teoride reddettikleri bilimsel bilgiyi klinik anlamda kabul ediyorlar. Örneğin cinsiyet kimliğinin oluşumunda anne karnında maruz kalınan hormonların etkisi olabileceğini saptayan araştırmaları bu kavramın doğuştan olma niteliğine bir kanıt olarak masaya getirebiliyorlar. Oysa orada da biyoloji biliminin yaptığı kurgusal atamanın uzantıları var. Bir fetüsün maruz kalmaması gereken düzeyde androjen hormonuna maruz kalmasının erkek cinsiyet kimliği edinmesinde rol oynayabileceği fikri onaylandığında, androjene biyologlar tarafından atanan “erkek eşey hormonu” görevi de onaylanmış oluyor.

Bundan dolayı rasyonel değil, politik bir tavır almanız gereken bir ayrışma bu. Feministlerden beklenen bu tezin getirdiği paradoksları çözmeleri değil, “trans kapsayıcı” etiketini hak ettiklerini kanıtlamak için, bu tezi var olan ve potansiyel olarak neden olacağı tüm çelişkileriyle benimsemeleri. Bir tür aktivist pazarlık içinde, rasyonel itirazlarını trans kapsayıcı etiketiyle takas etmeleri.

Aksi halde öfkeli aktivizmin namlusu bu eski müttefik yeni düşmana çevriliyor ve onunla mücadele etmek için de elbette tüm harp hilelerinden yararlanmak mübah hale geliyor.

Bu başlığı ve yazının tamamını, çıkış noktası Türkiyeli bir feminist grubun bir sosyal medya gönderisi olduğu için yukarıdakilere kıyasla yerli bir tartışma olarak nitelendirilebilecek bir başka tartışmaya parantez açarak noktalayalım. Bu tartışma, Türkçe internette daha önce dünya gündeminde kendine yer bulan haberlerle sınırlı kalan kapsamı ilginç denebilecek bir şekilde genişletti ve o tarihlerde henüz yeni mezun olmuş bir moleküler biyolog olan ben dahil birçok ilgisiz sayılabilecek feministi içine aldı.

7 Temmuz 2019’da, Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversite öğrencisi kadınlardan oluşan bir feminist örgütlenme olan Kampüs Cadıları, kendi Facebook sayfasında o gün doğum günü olan biyolog Nettie Stevens adına bir mesaj paylaştı. Paylaşım şu şekildeydi:

“Biyolojik cinsiyetin X ve Y kromozomlarıyla belirlendiğini keşfeden kadın biyolog Nettie Stevens 7 Temmuz 1861’de dünyaya geldi. Ne yazık ki cinsiyet belirleniminin genetik temelinin keşfi, dönemin önde gelen erkek araştırmacılarına atfedildi; ders kitaplarına ve bilim tarihine o şekilde geçmişti. Kadınlar olarak hayatın her alanındayız, olmaya da devam edeceğiz!”

Nettie Stevens’ın bir ışık mikroskobunun oküler lensine gömülmüş bakışlarıyla laboratuvarının içinde çekilmiş nostaljik bir fotoğrafının üstünde, mor bir kalple sonlanan bu umut ve coşku dolu mesaj en azından kendi varlığı konusunda iddiasını pek sürdüremedi ve bu gönderinin biyolojik cinsiyetten bahsetmesi nedeniyle transfobik olduğunu öne süren öfkeli aktivistlerin gazabına uğramasının ardından silindi.

Ve Türkiyeli feministler olarak bizler; yüz yıldan biraz uzun bir süre önce dünyaya gelmiş, kadınlara bilim dünyasında ayrılan yerin oldukça sınırlı olduğu bir dönemde değeri sonradan anlaşılan pek çok çalışmaya imza atmış, üniversitesinde kalıcı bir pozisyon bile teklif edilmediği için çeşitli laboratuvarlarda ve deniz enstitülerinde öğretici olarak sürdürdüğü yaşamını elli yaşındayken meme kanserinden yitirmiş, ölümünün arkasından onun çalışmalarının devamını getirerek gelişim biyolojisi tarihine ismini altın harflerle yazdıran Thomas Hunt Morgan’ın “Son on iki yılda karşılaştığım öğrenciler içinde araştırmada Miss Stevens kadar bağımsız ve yetenekli başka kimseye rastlamadım” dediği Nettie Marie Stevens’ın patriyarka tarafından hiç teslim edilmemiş hakkının bu kez feminist hareket içinde progresif kanat olduğu iddiasındaki aktivistler tarafından yeniden elinden alındığına tanıklık ettik.

Geçmişi ve geleceği, tarihin yanlış tarafını ve doğru tarafını temsil eden iki karşıt hizip, Fatmagül Berktay’ın Foucault’cu bir anlayışla yorumladığı “ad koyma” iktidarına sahip olma üzerinden trajik bir ortaklık sergilemiş oldular. “Rahim gücünden” bahsetmenin, kız çocuklara regl olmanın gurur duyulacak bir şey olduğunu söylemenin adı “trans nefreti” olarak yeniden koyuldu. Ebe forumlarının kapatıldığı, Vajina Monologları oyununun sergilenmesinin yasaklandığı bu yeni düzlemde feministler kendilerini bambaşka bir yok sayılma mücadelesinin ortasında buldular.

2003 yılında Kadıköy Kaymakamı Yüksel Peker’in “oyunun adını telaffuz etmeye bile utanıyorum” diyerek Vajina Monologları oyununu yasaklamasından neredeyse on yedi yıl sonra, bu acı ve ironik tesadüf bize çok iyi bildiğimiz bir hikâyeyi hatırlatıyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin, 6284 Sayılı Kanun ve süresiz nafaka başta gelmek üzere pek çok temel hakkımızın tartışmaya açıldığı bir Ortadoğu ülkesinde, ne kadar bizim olduğunu bilmediğimiz kavganın garez duyulan tarafları olarak, bir öncekinde ezanı ıslıklamak gibi absürt bir suç isnadıyla hedef tahtasına oturtulduğumuz 8 Mart yürüyüşünden bu sene bambaşka bir karar mercii tarafından “TERFler dışarı” sesleriyle men edileceğimiz konuşuluyor.

Metnin başındaki görsel, tarihte ilk kez elektron mikroskobuyla çekilen ve molekülün çift sarmal yapısının çözülmesindeki kilit gelişme olan DNA fotoğrafı. Bu fotoğrafı çekmeyi başaran kadın bilim insanı Rosalind Franklin’in başarısı erkek meslektaşları James Watson ve Francis Crick tarafından hasır altı edilmiş ve keşifleriyle layık görüldükleri Nobel ödülü konuşmalarında o tarihte çoktan ölmüş olduğu halde ismi bile geçmemişti. Aşağıdaki fotoğraf ise onun anısına Çek Cumhuriyeti’nde oynanan tiyatro oyunu Photograph 51’den. Şimdi arkamıza yaslanıp Franklin’in sigarasına eşlik etme vakti.

photo_2019-12-04_04-55-22

Eşcinsel Hakları ve Trans Hakları: Benzerlikler ve Farklılıklar

Son dönemde feministlere yönelik sıkça karşılaştığımız “transfobik” suçlaması yerel değil küresel bir çatışmanın göstergelerinden. Dünyada trans hakları hareketi görünürleşirken, kimi feministler de bu hareketin politik iddiaları ve taleplerinin kadınların çıkarlarıyla çatıştığını dile getirdiği için bu suçlamaya maruz kalıyor. Aslında transfobi suçlaması ile karşı karşıya kalmak için trans hakları hareketini eleştirmeye bile gerek yok, kadın anatomisinden bahsetmenin dahi transfobik olarak damgalanabildiği örneklerle karşılaşıyoruz. Bununla paralel olarak dünyanın birçok yerinde, cinsiyetle ilgili trans hakları hareketinin taleplerini merkeze alan yeni yasalar çıkıyor ya da öneriliyor. Birleşik Krallık’ta kişinin salt kendi beyanıyla cinsiyetini değiştirmesine olanak sağlayan yasa tasarısına dair tartışmaların feministlerin itirazlarıyla yoğunlaştığını da izliyoruz. Bunun kadınlar ve kız çocukları için ne gibi sonuçlar doğurabileceğini anlatan değerlendirmelerden birine Dünyadan Çeviri’den erişebilirsiniz. Çevirdiğimiz bu yazı ise, meseleyi biraz daha derinden ele alma derdinde. Feminist felsefeci Jane Clare Jones, “transfobi” suçlamasını temel alarak günümüzün trans hakları hareketini, geçmişin eşcinsel hareketiyle karşılaştırıyor. Aradaki farkın neden ve nasıl bir çatışma yarattığını, feminist politika üzerindeki etkilerini de açıklayarak bize oldukça berrak bir şekilde sergilediğini düşünüyoruz. Keyifli okumalar. Nefretle değil, muhabbetle…

JANE CLARE JONES

Demek Momentum bir video yayınlamış ha?

screen-shot-2018-09-09-at-7-25-05-pm

Corbyn ve İşçi Partisi’nin taban hareketi olan Momentum’un bu videosu eskiden homofobik olanların bugün değiştiğini, transfobinin de aynı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini anlatıyor.

Açık konuşmak gerekirse türünün klasik bir örneği denebilir buna. Haydi herkes coşkuyla tekrarlasın: Trans hakları tıpkı eşcinsel hakları gibidir. Bunun aksini düşünen her kimse ahlaki olarak çökmüş geri kafalı edepsiz bir göttür ve bugün transların hak taleplerine yönelttiği itirazları gelecekte yüzünü ekşiterek büyük bir utançla anımsayacaktır. Arkaaşlar, yazın bunu kenara, biz hep sizin iyiliğiniz için söylüyoruz bunları. TARİHİN YANLIŞ TARAFINDA KALIP ENSELENMEK İSTEMEZSİNİZ Dİ Mİ????

Eşcinsel ve trans hakları arasındaki benzerliğin trans hakları hareketi tarafından gündeme getirildiğini sanırım söylememe gerek bile yok. Owen Jones adlı eleman da bunu dilinden düşürmüyor çünkü konu hakkında söyleyecek sözü olan hiç kimseyi -özellikle de dişi hiç kimseyi- açıkça dinlememe tercihini böylece meşrulaştırabiliyor. Günümüzde trans haklarının pek çok LGBTQI+ örgütünde merkezi rolde olması ve Stonewall’un (LGBTİ örgütü) gündemindeki baskınlığı da bu fikrin yerleşikliğini gösteriyor. Muhtemelen en çok da trans haklarına dair itirazların bağnaz ve ‘transfobik’ -eşcinsel hakları söyleminden direkt alınan ve fobik ayrımcılık kavramının zihin bulandırıcı şekilde apartılması- ilan edilip geçersiz kılınmasında mevcut.

Bu strateji müthiş etkili oldu. Trans hakları hareketinin tarihte eşi benzeri görülmemiş bir hızla yükselmesinin sebebi, o dörtnala giderken şöyle bir baktığınızda, hakikaten de tıpkı eşcinsel hareketi gibi görünüyor olması. Ve bugün dünya -kabaca ifade edersek- boka sararken birçok insan boğazına kadar işe güce, güvencesizliğe, abur cubura ve kaygıya gömülmüş durumda. Haliyle dört nala koşana anca o geçerken bakacak haldeler. İnsanlar kendilerine ilerici pozisyonun, iyi ve doğru fikrin ne olduğunun söylenmesini istiyorlar sadece. Bunu öğrenip işlerine bakma derdine düşmüşler. Anlaşılır bir şey bu. Ancak ortada devasa bir problem var. O da eşcinsel hakları ile trans hakları arasındaki benzerliğin o fiyakalı sloganlarla doldurulmuş Momentum videosu kadar yüzeysel ve temelsiz olmasıyla alakalı.

Burada yapmaya çalıştığım şey ‘fobik ayrımcılık’ kavramının eşcinsel hakları için işe yaramışken yüzeysel benzerliklere rağmen trans hakları tartışmasındaki meseleleri tam anlamıyla neden kapsamadığı, bu yüzden de aslında gündemi ilerletmek için nasıl siyasi propaganda ve perdeleme işlevi gördüğü üzerine düşünmek. Yani ‘homofobi’ suçlamalarının politik olarak güçlü ve eşcinsel hakları söyleminin isabetli bir parçası olduğunu; öte yandan hatalı bir benzetme olan ‘transfobi’ kullanımının trans hakları tartışmasındaki meselelere dair algıları oldukça çarpıtan ve böylece tartışma imkanını engelleyen bir işleve sahip olduğunu öne süreceğim.

Neyse, başlayalım. ‘Homofobi’ söylemi esasen eşcinsellerin ahlaki tiksinti temelli bir ayrımcılığa maruz kaldığı fikrine dayanır. Bu da iç içe geçmiş iki fikri içerir. Birincisi ahlaki tiksintinin insanlardan bir şeyi yapmamalarını istemek için meşru bir zemin oluşturmadığıdır (Doğru). Hele de sizin iğrenme duygularınız başkalarına ciddi zararlar veriyorsa (Bu da doğru). Daha da önemlisi, ahlaki tiksintinin kolaylıkla şiddete (ve eski moda anlayıştaki fiziksel şiddetten bahsediyorum) evrilebilen nahoş ve saldırgan bir duygu olduğunu biliyoruz. İkincisi homoseksüellik karşıtı ayrımcılık tamamen ahlaki tiksintiden kaynaklandığı için aslında bu ayrımcılık için hiçbir meşru zemin gösterilemiyordu ve tüm itirazlar adeta kılık değiştirmiş ahlaki tiksintiden ibaretti. Yani eşcinsel hareketin başarısı taleplerine itiraz etmek için kimsenin geçerli bir sebebi olmadığı fikrini yaymaya dayanıyordu. Bu taleplere karşı çıkan her kimse iğrenç, leş bir yobazdı ve fikirlerinin demokratik bir siyasi tartışmada yer verilebilecek herhangi bir değeri yoktu.

Bu strüktür olduğu gibi ‘transfobi’ kavramına transfer edildi. Trans hakları hareketi için pek çok açıdan önemli bir işlev de görüyor. Öncelikle ahlaki tiksinti fikri ödünç alındı ve adeta yüz kat güçlendirildi. Bizi tiksindiren şeylere tepkimiz onları yok etmeye çalışmaktır. Bence tam da bu yüzden trans aktivistler taleplerine yönelik en küçük itirazı ‘varoluşlarını yok sayma’ veya onları ortadan kaldırma niyetiyle ‘dışlama’ ile eşitlerken, ‘fobi’ ifşalarının çıkardığı ses de bu iddiaları alttan desteklemiş oluyor. (Bu ayrıca ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan bir iddianın da temel öğelerinden. O da bir avuç sol eğilimli feminist kadının Westboro Baptist Kilisesi ya da benzer bir saçmalıkla sorunsuzca kaynaşarak ortaklık kurduğu iddiası. (“Burası bir uçtan diğer uca kendinden nefret eden lezbiyenlerle dolu, valla bak!”)

Can alıcı bir nokta olduğu için ikincisini detaylı inceleyeceğiz. ‘Homofobi’ kavramının kullanımı eşcinsel haklarına yönelik itirazları boşa çıkarmak için büyük anlam ifade ediyordu çünkü bir şeye yönelik ahlaki ya da siyasi bir itirazın geçerli olabilmesi için onun zarara yol açması gerekir. Oysa eşcinsel hakları hususunda, eşcinselliğin birine zarar veriyor olduğuna dair ikna edici argüman kıtlığı söz konusu. Eşcinsellere zarar vermiyor (aksine baskı altına alınmaları bariz biçimde zarar veriyor) ve başka hiç kimseye de zarar vermiyor.[1] İşte tam burada ‘homofobi-transfobi’ benzerliği dağılıveriyor. Bunun sebebi trans haklarına dair taleplerin bizi oldukça makul sebeplerle endişlendirebilecek pek çok potansiyel zarar barındırması. Momentum’un bize felaket tellalı yobazlar olduğumuzu hatırlatmaya karar verdiği hafta Karen White haberinin de gündeme düşmesi hakikaten oldukça manidar. Tecavüz sanığı olarak tutuklu yargılanan bir trans kadın olan Karen White gönderildiği kadın cezaevinde dört mahkuma cinsel saldırıda bulundu. (Kimin aklına gelirdi ki?)

Trans hakları aktivizmine dair anlamamız gereken temel mesele eşcinsel hakları hareketinin aksine, bunun transların ayrımcılığa uğramaması için çabalamaktan ibaret olmadığı. Bu hareket daha ziyade bir insanı erkek ya da kadın yapanın ne olduğuna dair köktenci bir yeniden kavramsallaştırma fikrine odaklanmış durumda. Teorik olarak bu hem kadınları hem de erkekleri aynı derecede etkiliyor ancak pratikte trans kadınlardan gelen toplumsal baskının neredeyse hepsi ‘kadın’ fikrine ve kadın haklarına yönelmekte. Dolayısıyla bütün mesele eril insanların dişi insanların sahip olduğu bir şeyi talep etmesine gelip dayanıyor. Aslına bakarsanız, o şey de bizim varoluşumuz. Dahası, anlıyoruz ki eril insanlar dişi insanlar üzerinde toplumsal güce, iktidara ve had safhada baskı uygulama eğilimine sahipler (kim bilebilirdi ki?). Ayrıca bunu yapan diğer eril kimselere de sempati ve destek göstererek arka çıkıyorlar. (Adeta cins diye bir şey var ve bu da sanki iktidarla epey alakalı gibi duruyor, hımmm?)

Bugün trans hakları aktivizminin mevcut biçimi bir insanın erkek ya da kadın olmasının insanlarda varlığı aşikar olan eşey ayrılığı (sexual dimorphism) ile ilgisiz olduğu ana fikrine sahip. Bunun yerine pek çoğumuzun kadın ya da erkek oluşumuzu tanımlamak için teşhis bile etmediği, kişinin öznel hissiyatına dayalı bir çeşit içsel toplumsal cinsiyet özü olan ‘cinsiyet kimliği’ne (Ç.N: Türkçede ‘cinsiyet kimliği’ olarak kullanılan bu kavram ‘gender identity’, direkt olarak çevirirsek: ‘toplumsal cinsiyet kimliği’) göre belirleniyor. ‘Trans kadınlar kadındır’ ifadesi bu ideolojik manevrayı içinde barındırıyor. Aslında bu ilk bakışta trans kadınların görmesi gereken ve pek çok insanın da onlara göstermek istediği saygıyı içeren oldukça makul bir talep. Ancak siyasi bir argüman olarak eril doğmuş insanların varoluş ve çıkarlarıyla, dişi doğmuş insanların varoluş ve çıkarları arasındaki tüm ayrımları reddetmek için kullanılıyor. Karen White’ın kadın cezaevine alınmış olması ‘trans kadınlar kadındır’ kabulüne dayanıyor çünkü onunla herhangi bir kadın arasında ne fark olabilir ki, değil mi? İşte tanımda böylesi bir değişikliğin endişe verici pek çok sonuç doğurması mümkün. Konuya aşina olmayanlar için olası zararlara dair tüm tartışmaların bulunduğu bir eki de bu yazıya ekledim. (Kısa olmasını umardım ama yalan söylemek istemem.) Ancak şöyle biraz daha kısaca sıralayabiliriz:

  1. Kadınların rızası olmaksızın kadın tanımını değiştirmek. Biyolojiye dayanan tanımı kaldırıp yerine bilhassa toplumsal cinsiyet kimliğine dayanan tanımı koymak. Herhangi bir grup insanın kendini tanımlama hakkına sahip olması, hele de bu tanım ezilen bir insan grubu için kullanılıyorsa olay yaratmıyor olmalıydı. Daha da önemlisi bu tanım değişikliğinin ezen gruba/sınıfa ait insanlarca yapılıyor olması ve ezen grubun çıkarlarına hizmet etmesi oldukça önemli bir problem olmalı. Bu tanım değişikliği şu sonuçları yaratabilir:
  2. Kadınların hem biyolojik sınıflandırma açısından hem de politik bir kategori olarak ortadan kaldırılması. Bu onları insandışı görmekle son derece ilgili olmasının yanı sıra, kadınların özellikle bedenlerini ve bedenleriyle ilgili politik meseleleri adlandırmalarının önünde engel oluşturur. Bu da şuna yol açar:
  3. Kadınlara yönelik baskının cins temelli niteliği dile getirilemez olduğunda kadınları ezen mekanizmalara dair feminist tahliller yapmanın düşünce ve nefret suçu haline gelmesi. Cinse işaret etmeye karşı getirilen resmi kurallar şunlara neden olacaktır:
  4. Kanuni değişikliklerin doğuşta kayıt altına alınan cinsi geçersiz kılması. Bu durumun kadınların kamusal yaşamda temsili, cinsler arası ücret eşitsizliği, suç istatistikleri ve erkek şiddetiyle ilgili kadınlar üzerindeki cins temelli baskıyı izlemek ve tariflemek için toplanan veriler üzerinde etkisi olacak.
  5. Kendini kadın olarak tanımlayan eril insanlarla dişi insanlar arasında hiçbir anlamlı fark olmadığını iddia etmek, dişi insanların kullanımına sunulan tüm hizmetlerin aynı zamanda eril cins özellikleriyle doğup kendini kadın olarak tanımlayanlar için geçerli olmasını gerektirir. Transaktivizmin günümüzdeki biçimi birinin trans kadın olup olmadığına karar verirken cinsiyet geçişini değil kişinin kimlik beyanını dikkate alıyor. Gündemdeki Toplumsal Cinsiyet Tanıma Yasası da cinsiyet geçiş süreci yerine kişisel toplumsal cinsiyet beyanının yasal olarak kabul görmesi, hatta bu beyanla doğum belgelerindeki cinsiyet ibaresinin dahi değiştirilmesi konusuna odaklanıyor. Pratikte bunun doğuracağı sonuç kadınlara ve kız çocuklarına ayrılmış mekanlara kadın olduğunu iddia eden herhangi bir erkeğin girebilecek olmasıdır. Bunun da saldırgan erkekler ve pedofiller tarafından istismar edilmesinin ne kadar basit olduğunu beyinleri trans ideolojisi tarafından turşuya çevrilmeyen herkes kolayca görebilir.
  6. Kadınlara ve kızlara yönelik erkek şiddetinin gerçekliği, trans hakları hareketinin çıkarlarına hizmet etmek için sürekli reddediliyor. Bu da kendi başına trans ideolojisinin güncel biçimine gönül vermiş trans kadınların, kadınların siyasi çıkarlarını temsil etme ve siyasi olarak feminist dayanışma içinde kadınlarla hareket edebilme becerisi olmadığının ispatı gibi.
  7. İnsanlardaki eşey ayrılığı gerçeğini inkâr etmekten doğan sorunların dışında, trans ideolojisi aynı zamanda gerici bir teori olan özcü bir toplumsal cinsiyet kimliği fikrine sadık görünüyor. Toplumsal cinsiyetiyle uyumsuz insanları ayrı bir sınıfa dahil ettikleri için ataerkil toplumsal cinsiyet uyumunu olumlamış oluyorlar. Yani bu uyumsuzluğu, toplumsal cinsiyetin patriyarka tarafından zorla giydirilen bir kıyafet oluşuna kanıt göstermektense, feminen erkeklerle maskülen kadınların doğuştan sahip oldukları cinsiyete ait olmadıklarına dair propaganda yapıyorlar.
  8. Toplumsal cinsiyete uyum göstermemekle trans kimlikler arasında kurulan bağ, toplumsal cinsiyetleriyle uyuşmayan ve eşcinsel çocukların medikalizasyonu açısından önemli bir rol oynuyor. Medikalizasyonun ciddi sonuçlara yol açması mümkün. Bunlar karşı cins hormonlarının yaşam boyu kullanımıyla ortaya çıkan kısırlık, cinsel fonksiyon bozukluklarını da içeren yan etkiler. Eşcinsel hakları hareketinde bu medikalizasyonun olası zararlarının yakınına yanaşan hiçbir şey yoktu. Daha da önemlisi şimdi bu zararların potansiyel hedefi büyük oranda eşcinseller.
  9. Çocuklara yönelik bu muhtemelen gereksiz medikalizasyon özellikle dişi çocuklar açısından önem taşımakta. Çünkü trans hakları savunuculuğu süreci başladığından beri toplumsal cinsiyet kimliği uzmanlarına yapılan başvurularda kız çocuklarının başvurularında diğerlerine oranla muazzam bir artış var. Bu oldukça endişe verici çünkü bu kızların azımsanmayacak bir kısmının lezbiyen ya da otistik spektrumda olduğunu düşünmemiz için yeterince sebep mevcut. Ayrıca ataerkil toplumda kızların ergenlikte maruz kaldıkları, özellikle cinsel taciz ve nesneleştirme gibi deneyimlerin yarattığı travmayla ilgili sorunlar da söz konusu olabilir.
  10. Genel anlamda kadınlığın anlamsızlaştırılması, özellikle de feminist kadınların görüşlerinin gündemden silinmesi yüzünden trans hakları hareketi eşcinsel hareketin tarihindeki lezbiyenleri hatırlatmayı ve onurlandırmayı gerektiren çıkışlar yapıyor. Daha sonra üzerinde duracağımız üzere bu da trans haklarının cins kavramını ortadan kaldırmaya odaklanmış olmasına ve dolayısıyla hemcinsler arası arzuyu da kabul edemeyeceğine dayanıyor. Bu lezbiyenler için önemli bir mesele çünkü cinsel yönelimleri hiçe sayılarak, kendilerini kadın olarak tanımlayan eril bedenli insanları cinsel partnerler olarak kabul etmeleri gerektiğine dair artan bir baskı altındalar. Hatta trans hakları hareketi işi sadece hemcinslerine çekim duyan kadınlara “vajina fetişisti” demeye vardırdı. Aferin size çocuklar.

Özetlemek gerekirse: insanları ‘homofobik’ olarak nitelemek eşcinsel hak hareketi tarafından kullanılıyor, böylece siyasi mücadelelerine yönelik tüm tepkiler ahlaki tiksinti olarak gayrimeşru ilan edilerek geçersizleştiriliyordu. İnsanlara ‘transfobik’ demek de aynı imayı yapıyor ve çok da işe yarıyor. Trans haklarıyla ilgili meşru demokratik söylem dışına çıkmaya cüret edebilen herhangi bir kaygıyı üstünkörü biçimde nefret söylemi ilan edip susturuyor. Bu gerçekte olan bitene dair büyük bir çarpıtma çünkü yukarıda belirttiğim gibi ‘cins ve toplumsal cinsiyet’ hakkındaki temel tahlillerimizi yeniden inşa etmenin potansiyel zararlarına dair makul soruların sayısı hiç de az değil. Gelgelelim bu manevra trans haklarının siyasi stratejisi açısından mutlak biçimde ana gövdeyi oluşturuyor. Bunun sebebini bu konuda tartışmaya çalışanların çoğu çok iyi biliyor; trans aktivistlerden sorduğumuz sorulara ve kaygılarımıza dair kayda değer yanıtlar alamıyoruz. Hem de hiç.

Örneğin birkaç hafta önce üç saatimi o makbul ve kesişimsel cenahtaki Everyday Feminism’den birileriyle güya tartışarak geçirdim. Mesele cinsiyetin kişinin beyanı ile belirlendiği koşullarda kadınlara ait alanlara herhangi bir erkeğin girmesine engel olmanın fiilen imkansız olduğunu söylememdi. Transfobik, ırkçı ve -elbette- bağnaz olduğum söylendi, duygu sömürüsü yapmaya çalıştılar (“benim taymlaynıma gelip tecavüz hakkında konuşuyorsun, ben tecavüz mağduruyum kalpsiz orospu” [“e o zaman kendi geniş platformunda başka mağdurların ifadeleriyle niye dalga geçiyorsun?”]), konuştuğum trans kadının çükü olduğunu ima ettiğim iddia edildi (Bunu yapmamıştım, yapmazdım, yaptığımı da gösteremediler). Alay, çarpıtma ve duygu sömürüsü dolu bir teraneydi. Elimizdeki sorunu, fikir içeren bir açık yüreklilikle ele alan tek bir gayret söz konusu değildi (tabii ‘tecavüzcüm kahverengi gözlüydü, yani bütün kahverengi gözlüleri yasaklayacak mıyız?’ size fikir gibi görünmüyorsa). Kadınların bu meseleyle ilgilenmesinin anlaşılabilir sebepleri ya da anlamsız bir gareze dayanmayan motivasyonları olabileceğine hiçbir ihtimal vermedikleri açıktı. Bu da toplumun en az yarısını etkileyecek kamu politikalarını şu an nasıl oluşturduğumuzun apaçık göstergesi.

‘Transfobi’ suçlamasının trans haklarına dair tartışmaları kontrol etmek ve kapatmak için kullanılma biçimi transfobi tanımının amacını aşıyor. Ancak aslında kullanım amacı tam da bu. Daha önce söylediğim gibi, ‘homofobi’ eşcinsellere yönelik ayrımcılığın kökeninde bu insanların cinsel pratiklerine dair ahlaki tiksinti olduğunu bence de doğru şekilde tarifliyor.[2] Eğer ‘transfobi’, ‘homofobi’ ile benzer nitelikteyse (yani meşru bir siyasi tartışma yürütülemeyeceğine dair iddianın temeliyse), o zaman söz konusu ahlaki tiksintiye işaret etmek gerekir. Dahası mücadele ettiğiniz ayrımcılık ve sizinle tartışan insanların argümanları arasında eşcinsellere yönelik şiddette olduğu gibi bir sebep-sonuç ilişkisi kurulması gerekir.

Politik tartışmalardaki ‘transfobi’ kullanımı bunlarla örtüşmüyor. Translara yönelik ahlaki bir tiksinti mevcutsa, bunu ataerkil kurallarca belirlenmiş toplumsal cinsiyet ifadelerinin sınırlarını aşan insanlara verilen tepkilerde görüyor olmalıyız. Böylesi bir tiksintiyi açığa vuran kişilerin erkeklerde kadınsı davranışları rahatsız edici bulan, dolayısıyla ataerkillikten nemalanan insanlar, özellikle de erkekler olmasını bekleriz. Hakikaten de sözkonusu olan transların maruz kaldığı şiddetse, bunun neredeyse tamamen trans olmayan erkekler tarafından trans kadınlara yönelik olduğunu söyleyebiliriz.[3] Ancak yukarıda listelediğim kaygıların kolaylıkla ‘ahlaki tiksinti’ çuvalına sokulamayacağı da ortada olmalı. Buna rağmen trans aktivistlerce yapılan ‘transfobi’ suçlamaları çoğunlukla yalnızca bu kaygıları dile getiren feminist kadınlara doğrultuluyor. Daha da önemlisi bunlar, ataerkil toplumsal cinsiyet kurallarının çiğnenmesinden ahlaki olarak tiksinti duyabilecek dünya üzerindeki muhtemelen en son insanlar. [4] Ayrıca sarfettikleri sözlerle trans kadınlara yönelik ataerkil şiddet arasında deneysel olarak kanıtlanabilir hiçbir bağ da kurulamıyor.[5] Yani ‘transfobi’ suçlamasının yöneltildiği grup -trans hakları gündemine teorik ve siyasi itirazları olan kadınlar- aslında transların toplumsal cinsiyet ifadelerinden ahlaki tiksinti duyma ihtimali en düşük insanlar. Bu itirazın gerekçeleri tamamen politik.

Bu politik gerekçeler Stonewall gibi trans savunuculuğu yapan organizasyonların dolaşıma soktuğu ‘transfobi’ tanımına baktığımızda açıkça görünmekte. Pek muhterem Jonathan Best’in geçenlerde işaret ettiği gibi ‘transfobi’ aslında trans hakları hareketi tarafından “bir kişinin toplumsal cinsiyet kimliğini reddetmeyi de içerecek şekilde, trans olmasından korkmak ya da hoşlanmamak” olarak kavramsallaştırılmış durumda (İtalik vurgu bana ait). Yani ‘transfobi’ kabul görmemesi gereken ahlaki bir tiksintiden ziyade kişinin toplumsal cinsiyetinin algılanışına dair herhangi bir itiraz olarak tanımlanıp, politik olarak bu öne çıkarılıyor. Trans ideolojisi cinsi belirleyenin toplumsal cinsiyet kimliği olduğuna inandığı için de bu tanım trans kadınların dişi olduğu fikrini dayatıyor. Bu sayede trans kadınların, kendilerini kadın olarak tanımlayan eril insanlar olduğunu söylemek nefret söylemi ilan edilebiliyor. Yani ‘transfobi’nin bu tanımı, derinlere işleyen ideolojik bir buyrukla buna uyum sağlamayı dayatmanın peşinde. (Ç.N. Jonathan Best’in bir başka makalesi Dünyadan Çeviri tarafından Türkçeleştirildi.)

Daha önce de ileri sürdüğüm gibi bu buyruğun küçümsenecek bir yanı yok. Trans hakları siyaseti bizden insanlarda eşey ayrılığının var olmadığına, erkeklerin sırf öyle söyledikleri için kadın olduklarına inanmamızı isterken bunu temel alan esaslı bir sosyal ve politik değişim talep ediyor. Bu değişimlerden birinin altını çizmeliyiz çünkü gerçekten önemli: Cinsin yasal olarak ortadan kaldırılması. Yani trans ideolojisinin dayattığı şey, tam anlamıyla dünyayı algılayış biçimimizi temelden yeniden yazmak.[6] Bu ise trans ideolojisi tarafından beyni yıkanmamış herkesin gündelik algılarına tamamen zıt bir şey. (Hatta zaman zaman kazara gösterdikleri üzere onlarınkine de ters, çünkü aslında eşey ayrılığını algılamaktalar) Hakikaten gün gibi açık olan bir şeyi de söylemeliyim: İnsanların dünyayı algılayış biçimlerini onlara dayatamazsınız. Bu totaliterliğin daniskasıdır. İnsanların dünyayı algılayış biçiminin sizin ideolojinizle aynı çizgide olmasını ve TÜM insanların algıladığı şeyi algılamanın soykırımcı bir ırkçı olmakla eş tutulmasını talep edemezsiniz. (Ve siz “cins patriyarkal ve/veya sömürgeci batı tarafından icat edilmiştir” diyen sofistike felsefe fışkırtan aptallar şaşırsanız da, beyni sekiz yıl tumblerize olmuş queer teoriyle marine edilmeyenler için bu ırkçılığın daniskasından başka bir şey değil. Tarihdışılık ve anakronizm meselesine hiç girmiyorum bile).

Demek ki bu siyasi ideoloji:

  1. ‘Fobi’, ‘nefret söylemi’, ‘soykırım’ diye haykırarak soruları, itirazları bastırmaya çalışıyor ve dayattığı değişimlerin yaratacağı sonuçlar hakkında anlamlı herhangi bir tartışmaya girmeyi reddediyor.
  2. İnsanların dünyaya dair temel algıları hakkında yasalar koymaya çalışıyor. Bu algıların mevcut biçiminiyse zarar verme, hatta yok etme niyeti taşıyan ahlaki bir tiksinti formu olarak gayrimeşru ilan etmek istiyor.

Aslında insani algının bu kadar temel bir parçasını yeniden biçimlendirmeye çabalayan herhangi bir siyasi programın yalnızca totaliter yöntemlerle başarıya ulaşabileceğini görmek zor olmamalı. Aksiyomlarını toplumsal bilince bıkıp usanmadan sokarak ve bunları reddedenlere sosyal olarak epey yüksek bir bedel ödeterek. ‘Orwellyen’ tabirinin suyu çıkmış durumda ama trans aktivizmin yöntemlerini en ince ayrıntısına kadar tariflemeyi de başarıyor. Tarihin utanmazca yeniden yazıldığını görüyoruz: Toplumsal cinsiyete uyum göstermemiş ölülerin translaştırıldığını (hımm, hani kişinin beyanı önemliydi?), Stonewall isyanını çıkaran drag queen’lerin translaştırıldığını (trans olmadıkları gibi isyanı da onlar değil Stormé DeLarverie adındaki siyah bir lezbiyen başlatmıştı). Ayrıca geçmişte kimi insanların karşı cinsin kıyafetlerini giymelerini toplumsal, siyasal ve ekonomik sebeplerle açıklayan edebi ve tarihsel eserlerin translara zarar verdiğini çünkü geçmişte cross dresser (karşı cins kıyafetleri giyen kişi) olan insanların bunu ‘özgün benlik’lerini ifade etmek için yaptığına dair saçma sapan çıkarımları kabul etmemiz gerekiyor (seni gidi allahın cezası yobaz Şekspir!). Şunu söylemek çok da abartılı olmayacaktır: Şu an pek çoğumuz kendimizi 101 numaralı odaya kapatılmış gibi hissediyoruz. Aradaki fark O’Brien’ın Riley Dennis gibi gözükmesi, ‘2+2=5’ yerine ‘Cins diye bir şey yok’ ibaresinin geçmesi, farelerinse ellerinde şeker pembe ve mavi beyzbol sopalarıyla bizi tehdit eden bir grup trans aktiviste dönüşmesi (söylediklerimi çarpıtmak isteyecekler için baştan söyleyeyim: trans insanların zararlı hayvanlar olduğunu filan söylemiyorum, Winston’ın ödünü bokuna karıştıran ve ona boyun eğdiren şeye direkt referans veriyorum). Bütün benzerlikleri göstermeye kalkarsak vaktimiz yetmez ama hakikaten de böyle şeyler yapmaya başladığınızda Doğruluk Bakanlığımsı bir havada olup olmadığınızı kendinize sormanızı öneririm.

Meseleyi basitçe anlatmak gerekirse: Eşcinsel hareketin kimi cepheleri barışçıl olmayan protesto biçimlerini de içeriyordu. Bu kadın hakları hareketi ve siyahların medeni haklar mücadelesi için de geçerli. Ancak hiçbiri insanlardan temel algısal sistemlerini değiştirmelerini talep etmiyor -çünkü asıl mesele algıladıkları şeylere dair değer yargıları-, kültürümüzün en berrak ‘totalitarizm işte böyle bir şey’ analizini kullanarak zorla algı yerleştirmeye de çabalamıyorlardı (İpucu: 1984 asla bir kullanım kılavuzu olarak yazılmamıştı). Meselenin en rahatsız edici, muazzam ironisiyse -şimdi eşcinsel erkeklerin mevzuya uyandığı üzere- cinsin ortadan kaldırılmasının cinsel yönelimin de ortadan kaldırılması anlamına gelmesi. Trans ideolojisinin ‘özgün benlik’lerimizin gerçekliğine ve erkek ya da kadın oluşumuzun sadece ve sadece toplumsal cinsiyet kimliğimize dayandığına dair inancı; bedenlerinin ait olduğu cinse dayanarak, insanların -en azından büyük ölçüde- bedenleriyle sikiştiğimizi, cinsel arzunun cins temelli olduğunu reddetmeyi gerektiriyor. Yani eşcinsel hakları hareketinin kendini göbekten bağlamış olduğu ideoloji eşcinsellik diye bir şeyin varlığını dahi açıklayamıyor. Toplumsal ve fiziksel güç dengesizliklerini göz önüne aldığımızda bu durumun eşcinsel erkekler açısından pek bir tehlike arz etmesi gerekmez (İdeolojik bir tehlike olmasına rağmen durum bu. Bunu bilerek bize destek verenler, kıymetinizi bildiğimizin farkında olduğunuzu umuyorum). Lezbiyenler içinse bu, varoluşlarına birinci dereceden bir tehdit. Kadınlar sınıfına dahil oldukları için siliniyor olmalarının yanında, yalnızca dişi bedenli insanlara arzu duyma hakları da ömrümde gördüğüm en tacizkar, kadın düşmanı zorbalıkla mütemadiyen sınanmakta. Meşhur bir sloganı tashih etmek gerekirse: Lezbiyenlerin çükle işi olmaz. Aşın bunları.

LGBTQ+ kurumlarının -ve daha genel anlamda kamusal politikalarının- nasıl olup da kadınların çıkarlarına ve yaslandığı temel olan eşcinsellerin [7] varoluşlarına düşman totaliter bir siyasi ideolojinin sömürgesi haline geldiği bir milyon dolarlık bir soru. [8] Bu ‘milyon dolar’ ifadesi yalnızca lafın gelişi de değil hani. Zaman içinde eşcinsel ve lezbiyen siyasetinin inanılmaz biçimde gasp edilişinin altından kaçınılmaz şekilde çıkacak kurumsal plütokratik çıkarları ve buna akıtılan parayı daha iyi anlayabileceğimizi umuyorum. Şu anda kadınlar, feministler, lezbiyenler, eşcinsel ve düzcinsel erkekler, interseks bireyler, kaygılı ebeveynler ve ideolog olmayan pek çok trans kadın canlarını dişlerine takarak çoktan güvenceye aldığımızı sandığımız hakların geçersiz hale gelmemesi için savaşıyor. Zaman hep beklenen yönde akmaz. Tarihin doğru tarafıymış, kıçımın kenarı.

Ekler  —–>
(Ç.N. Bu ekler çevrilmemiştir, linke tıklarsanız özgün ekler metnine ulaşabilirsiniz.)

Çeviri: Güleren E.

Ne yalan söyleyeyim, dipnotlar biraz kontrolden çıktı:
[1] Belki tiksinme duygularını bir başkasına göstermelerini engellediği için birilerine zarar verdiği söylenebilir (e tabii, ama kusura bakmayın, ehlileştirilmesi gereken süperegonuzu ve vazgeçmediğiniz kadın düşmanlığınızı bi terapiste götürüverin), ayrıca ataerkil aileye de zarar veriyor olabilir (olmayadabilir ama öyleyse oh canıma değsin).
[2] Eşcinsel erkeklere yönelik ayrımcılığın lezbiyenlere yönelik olanla pek de aynı olduğunu düşünmediğimi buraya iliştireyim. Eşcinsel erkeklerden ahlaki tiksinti duymak temel olarak erkeklerin penetre edilmesine karşı olan ataerkil kaideye dayanır. Doktora tezimi penetrasyonun metafiziği üzerine yaptığımdan, bütün makaleyi kaplayacak bir dipnot yazmamak için kendimi zor tutuyorum ama temel mesele şu: Ataerkil eril özne kırılgan olmayacağı ve penetre edilemeyeceği fikri üzerine inşa edilir ve sikilmek kadınlaştırılmak ve/veya nesneleştirilmek yoluyla onu insandışılaştırır. (Heteroseksüel erkeklerin eşcinsel erkeklerin yanında yaptığı ‘aman yere eğilme’ gibi rahatsız edici espriler bundan kaynaklanır). Yani eşcinsel erkeklere düşünmeden -ve zalimce- yöneltilen homofobi biçimi için temelde ataerkil kadın düşmanlığının bir başka biçimi denebilir. Buna karşın erkeklerin lezbiyenliğe karşı duyduğu tiksintinin (tabii heteroseksüel erkek bakışı için erotize edilmediği zamanlarda) daha ziyade kadınların onlar için cinsel olarak hazır ve nazır olmadıkları, onlara ilgi duymadıkları için öfkelenmeleriyle daha fazla ilgisi olduğunu sanıyorum.
[3] Trans kadın cinayetleri hakkında daha geniş bir tartışma için lütfen şu yazıya bakın. Özetle, trans kadınlar erkekler tarafından öldürülüyor ve öldürülenlerin çoğu siyah trans kadınlar, çoğu da seks işçisi. Kadınlara yönelik, siyahlara yönelik, fahişelere yönelik şiddeti dikkate aldığımızda da bu şiddetin spesifik olarak ‘transfobi’ kaynaklı olduğu iddiası biraz bulanmış oluyor.
[4] Kendi adıma konuşmam gerekirse cinsel yönelimim ‘güzel-düz-oğlan-seksüel’, başka bir deyişle ‘Princeseksüel’. Yani erkeklerde feminenliği tiksindirici değil aksine çekici buluyorum. (Hazır konu buraya gelmişken, lütfen hepsini translaştırmaz mısınız? Zaten zor bulunuyorlar.) Erkeklerdeki toplumsal cinsiyet uyumsuzluğuna içgüdüsel tiksintinin öyle çok yaygın olmadığına oldukça eminim, ayrıca toplumsal cinsiyete eleştirel yaklaşan kadınlar için çok da tutarsız bir tepki olurdu bu. Bununla birlikte feminist kadınlar arasında trans kadınların görünüşleriyle dalga geçen çok küçük bir azınlık mevcut. Bunu savunacak değilim, tatsız ve düpedüz gaddarca buluyorum. Ancak bunun ‘kadın’ olmayı bir kostüm gibi sahiplenen erkeklere dair algılarının bu kadınları dehşete düşürmesinden kaynaklandığını da görebiliyorum. (Bazı feministler drag-queen’lerden de aynı sebeple nefret ederler. Ben de geylerle takılmayı ve onların eğlencelerini seven bir kadın olarak bunu anlamakta zorlanıyorum.)
[5] Burada taklide dayalı gösterilerin eleştirisiyle bariz bir benzerlik kurulabilir. Kimi radikal feministler trans kadınların ‘kadın-yüzü’ gösterisi yaptığını ileri sürerek bunu eleştirmişti (Ç.N. Yazarın kullandığı ‘woman-face’ ifadesi ‘black-face’e (siyah yüz) referans verilerek kullanılmış. Beyazların siyahları taklit etmek için gösteri amaçlı olarak yüzlerini siyaha boyadığı ırkçı pratiği hatırlatıyor.). Buna dair iki şey söyleyebilirim. Birincisi, kurulan bu benzerliğin birebir doğru olması cinsiyet hoşnutsuzluğunun (sex-dysphoria) varlığını inkar etmemizi gerektirir; yani kimi trans kadınların cinsiyet geçişine duydukları ihtiyacı ve bunun faydasını gördüklerini, bizden empati ve destek görmeyi hak ettiklerini reddetmemiz gerekir. Bunu yapmayacağım. İkinci olarak, bu benzerliğe dikkat çeken kadınların sakınmamız gereken ‘siyahların deneyimlerini gasp etme’ hatasına düştüğüne inanıyorum. Bu son derece karmaşık bir mesele ve Butler’la ilgili metnimde not düştüğüm üzere metafiziksel-politik sistemler olarak ırk ve cinsiyet arasındaki benzerlikleri tamamen yok saymanın bize hasar vereceğini düşünüyorum. Yine de sezgilerim bana bu konuda konuşmayı siyah feministlere ve womanistlere bırakmak gerektiğini söylüyor.
Taklit gösterileri -ya da transırkçılık (transracialism)- ve trans kimlikler arasındaki benzerlikle ilgili fikrimiz ne olursa olsun açık ve net olan bir şey var: Feminist kadınların kadınlığın bir kostüm olarak sahiplenilmesinden duyduğu rahatsızlığın ataerkil erkek şiddetiyle bağını kanıtlayan bir gözlem yapmak mümkün değil. Dahası ben bu algıyı paylaşmasam ya da onaylamasam da şunu sormaya değer buluyorum: Kadınların kendi kimliklerinin sahiplenilmesinden iğrenmesi acaba “tamamen gayrimeşru ahlaki tiksinti” fikrine kolaylıkla dahil edilebilir mi?
*Burada drag-queen’ler hakkında bir parantez açayım. Bazı kadınların drag queen’lerden iğrenmesi biraz abartılı bir ifade olabilir. Anlatmak istediğim gösterdikleri tepkiyi paylaşmıyor, argümanı da tatmin edici bulmuyor oluşum. Benim drag ile ilgili fikrim daha -aman yarabbim- Butlercı. Sahiplenmeden ziyade istikrar bozucu bir performans gibi gözüktüğünü düşünüyorum. Bir şeyleri (örneğin toplumsal cinsiyete dair kaideleri) ele alıp teatral olarak abartmak bu şeylerin yapmacıklığını sergilemenin bir yöntemi. Drag-queen’lerin trans lobisi tarafından kendilerine mal edilmesinin/yok sayılmasının sorun teşkil etmesi de bu yüzden, ki bu da çok manidar aslında. Trans ideolojisi toplumsal cinsiyetin yapmacıklığın performe edilmesini hoş göremez çünkü özsel bir toplumsal cinsiyet anlayışına sahip. Yakında -ki şimdiden başladı– trans olmayan insanların toplumsal cinsiyetle uyumsuz olabileceği fikrine de karşı çıkacaklar çünkü bu kimliklerine tehdit oluşturuyor. Sanırım alacakları yanıt da koca bir nah olacak.
[5] Trans hareketin sözcüleri burada feminist kadınların söylemlerinin trans insanlara yönelik düşmanca bir iklim yaratmada sorumluluk sahibi olduğu yanıtını veriyor. Bunun da zihinsel ve fiziksel kırılganlıklarını hedef aldığını söylüyorlar. Burada dikkat çekmemiz gereken ilk şey, trans hakları hareketinin yasal düzenlemeler üzerindeki inanılmaz etkisi olmalı ve bu da feminist söylemin siyasi gündem oluşturma ya da kamuoyu görüşünü biçimlendirme gücünden yoksun olduğunun kanıtı adeta. Bu yüzden, ataerkilliğe yaslanmış insanların translara yönelik somut ayrımcılığına, böylesi söylemlerin sebep olduğu iddiasına kargalar bile güler. Öte yandan, trans hakları hareketinin, feminist kadınların trans ve toplumsal cinsiyetiyle uyumsuz insanlardan nefret ettiğini ve onlara zarar vermek istediğini telkin etmek için sürekli yaptığı propagandanın, transların akıl sağlığına iyi gelemeyeceğine ise tamamen katılıyorum. Yaşayanların hafızası dahilindeki tarih boyunca genç insanların akıl sağlıkları istatistiklere göre hiç bu kadar kötü olmamıştı. Bu krizin trans hakları hareketi tarafından araçsallaştırılmasını ve bir neslin, feminist kadınları hedef alan siyasi neferlere dönüştürülmesini, insan haklarını istismar eden bir taciz olarak görüyorum.
[6] Bu hamle bir anlamda ‘ayrım’ın iki anlamı arasında patinaj yapıyor. Trans ideolojisi, translara atfedilen olumsuz davranış ve değerlerin (politik olarak ayrımcılık), dişi ve erkek insanlar arasındaki ayrımları (algısal anlamda ayrım, ayırt etme) göstermeye dayandığı düşüncesine dayanıyor. Aradaki farkı algılayabilme ve buna herhangi bir hiyerarşik değer yüklememe fikri onlara akıl almaz geliyor. Bu aynı zamanda cins (biyolojik fark ve bunun algılanması) ve toplumsal cinsiyet (cins temel alınarak atfedilmiş kültürel değer) ayrımının teşhis edilememesinde de geçerli. Bu yüzden biyolojik cinsiyetten (cins) her bahsettiğimizde bunu toplumsal cinsiyet ikiliğini korumak istiyormuşuz gibi duyuyorlar (ya da duyduklarını iddia ediyorlar). Sonra da toplumsal cinsiyet ikiliğini korumak istediğimiz için feminist olmadığımızı söylüyorlar. Biz de kafalarımızı masaya vurup duruyoruz.
[7] ‘Homofobik’ sözcüğünü kullanmalı mıyız, bu karmaşık bir mesele. Trans aktivistlerin günümüzde eşcinsellere -ve neredeyse tamamen lezbiyenlere (eril sosyalleşme ve hak sahipliği mi dediniz? Yok canım, TERF lafları bunlar)- yönelttikleri ‘ahlaki tiksinti’ değil aslında. İnsellerin öfkesinden pek de ayırdedilmeyen tipte, narsistçe bir öfke. Üzgünüm millet, insanların sizinle sevişmek istememesi bir insan hakkı ihlali değil. Bu meselenin artık anlaşıldığını düşünüyorum. (Ve Laurie Penny’ye şunu söylemek istiyorum a) bunun dışındaki politikana ve yazdıklarına hayvan gibi saygı duyuyorum b) burada derin kişisel yatırımların olduğunu biliyorum ama bunları uydurmuyoruz). Muhtemelen eşcinsel olacakken translaştırılan bir grup genç konusunda mesele çok daha karmaşık. Bu açıkça ataerkil toplumsal cinsiyet klişelerini devam ettiriyor ve aynı zamanda toplumsal cinsiyetle uyumsuz çocuklara yönelik homofobi içeriyor. Bu söylenceyi yutmaya en meyyal ebeveynlerin cinsiyetçi ve/veya homofobik olma ihtimali yüksek. Ayrıca çocuklarının toplumsal cinsiyetle uyumsuz olmaları ve/veya eşcinsel olmaları yüzünden medikalize edilmesi ya da kısırlaştırılmaları fikrinin en çok dehşete düşürdüğü ebeveynler de muhtemelen cinsiyetçi ve/veya homofobik olmayanlar. (Bu trans ideologlarının bahsettiği, çocuklarını istismar eden şeytani berbat ebeveynler olmalı çünkü bugün iyi ebeveynlik çocuğunuz her ne derse onu onaylamak demek; sonuçların zarar verici olabileceğini düşünmenizin hiçbir önemi yok (ve böylece medikal sektöre epey para akması da epey rastlantısal, eminim.))
[8] Burada dikkat çekmeye değer bir şey var -tabii eğer sözkonusu milyonlarca doları devreden çıkarırsak- çünkü bize eşcinsel hareketin temel değerleri açısından özgün niyetine zıt bir hareket tarafından sömürgeleştirilmeye nasıl gönül indirebildiğini açıklayabilir. Eşcinsel haklarıyla trans haklarının tek bir somut benzerliği mevcut, o da ikisinin de ataerkil baskıya destek olarak ortaya çıkan bir çeşit ayrımcılığa maruz kalmaları. Daha önce başka bir yerde bahsettiğim üzere baskı, ayrımcılığın aksine bir sınıfın diğerini somut olarak sömürdüğü koşullarda ortaya çıkar. Ayrımcılıksa bunun aksine belirli grupların ihtiyaçlarıyla yeterince ilgilenilmemesiyle ortaya çıkabilir (örneğin hareket kabiliyeti sınırlı insanlar için binaların erişilebilirliği meselesi gibi). Yapısal bir baskı sistemiyle bağlantılı olarak ortaya çıkan bir grup davranış biçimi de ayrımcılık olabilir. Buna örnek olarak toplumsal cinsiyetle uyumsuz insanların ya da cinsellikle ilgili baskın heteronormatif algıları zorlayan kişilerin uğradığı ayrımcılığı gösterebiliriz. Bu, eşcinsel hakları hareketi için pratikte şu anlama geliyordu: Dayandıkları somut baskının derin bir analizini yapma ihtiyacı duymadan eşcinsel insanların özgürlüğünü etkileyen olumsuz davranış biçimlerine odaklanmakta özgürdü. Trans hakları hareketi devreye girip de fobik ayrımcılık fikrini öne çıkarınca, (ki bu da bir takım olumsuz davranış biçimlerini ortadan kaldırmak demekti) bu, eşcinsel hakları çalışması yapmış pek çok insana makul geldi. Eşcinsel hakları genelde insanların bağnazlıklarından kurtulmak demekti ve sonra TADAAA!!! PIRILTILAR. (Beni yanlış anlamayın, pırıltılı şeylere bayılırım). Ancak o zaman anlaşılmayan şey trans hakları hareketinin bağnazlıktan kurtulmaya çalışmaktan çok daha büyük bir şey yaptığıydı. Yeniden tanımlamakta direttikleri şeyler kadınların üzerlerindeki baskıyı tariflemek, gözlemlemek ve ona direnmek için ihtiyaç duyduğu kavramlara bodoslama dalıyordu. Eşcinsel hakları savunuculuğu ataerkilliği tahlil etmekle pek uğraşmadığı için, trans hakları devreye girip insanların somut bedenlerinin (bununla kadınların bedenlerini kastediyorum) silinmesinin acayip radikal bir şey olduğunu iddia edince aslında alarm çanlarının çalması gerekirdi, çalmadı.

Doğru bedende doğmak

Çocuklara biçilen transgender kimlikler üzerine gerçekten hiç düşündünüz mü?

4th Wave Now birbirinden farklı görüşlere sahip olsa da ‘trans çocuk’ meselesine ve buna bağlı medikalleşmeye, atipik davranışları patolojikleştirme eğilimine şüpheyle bakan; bu konuda araştırma ve blog yayını yapan çoğunluğu ebeveynlerden oluşan bir topluluk. Brie Jontry bu grubun sözcülerinden biri ve kendi kızıyla yaşadıkları deneyime dair gerçekleştirilen söyleşiyi Türkçeleştirdik.

Pek çok çocuğun ve gencin ‘yanlış bedende’ doğduğuna inanması ve bu fikrin onaylanmasının ne anlama geldiğini sorgulamak isteyenler için anlamlı bir söyleşi. Batıda özgürlükçü, ilerici görüldüğü için çok sorgulanmadan benimsenen trans çocukluk ve ergenlik anlayışı ‘tedaviler’ göz önüne serilince tartışmaları açığa çıkarıyor. Türkiye’de bu konu daha ziyade ayrımcılık ve düşmanlığa hedef olan bireylerle dayanışma ve örgütlenme temelinde ele alınıyor, gençlere ve çocuklara dair gelişme ve tıbbi uygulamalar kıyıda köşede kalıyor.Bu söyleşininse toplumsal cinsiyet kavramı ile ilgilenenlerin yanında toplumsal cinsiyetle uyumsuz gençlerle onların ebeveynlerine genel eğilimden farklı bir perspektif sunabileceğini düşünüyoruz.

Bir dönem trans olduğunu düşünen ama sonra fikrini değiştiren ergen bir kız çocuğunun annesisin. Onun bu süreçteki yolculuğundan bahseder misin biraz? Ve tabii seninkinden de…

11 yaşındaki kızım bana trans¹ olabileceğini söylemeden iki ay önce büyümek istemediğini söylemişti. Pediatri endokrinologuyla yeni tanışmıştı (tip 1 diyabeti var) ve doktoru bize onun ergenliğin başlangıcında olduğunu söyledi. Doktor randevusundan eve dönerken kızım bana ağlayarak adet kanamalarının ne zaman başlayacağını, göğüslerinin ne kadar zaman sonra büyümeye başlayacağını sordu.

Bu doktor randevusundan birkaç hafta sonra, Ohio’da trans bir çocuk, Leelah Alcorn, kendini otobanda bir tırın önüne atarak intihar etti. Leelah’ın hikayesi, onun ölümü sonsuz acıyla dolu gibi görünen bir yaşantıya tercih etmesi kızımı çok sarsmıştı; haftalar boyunca Leelah’ın intihar mektubundaki ayrıntılarla uğraştı. “Transgender ne demek? Leelah bir erkeğin bedenine hapsolmuş bir kız mıydı yani?” “Ailesi onu öldürdüklerini nasıl fark etmemiş?”

Birkaç ay sonra, kızım bana kendisinin bir kız olmayabileceğini söyledi. Ona bunun kendisinin aslında erkek olduğu anlamına mı geldiğini sordum, öyle düşündüğünü söyledi.  Ona bu konuda düşünmemiz gereken çok şey olduğunu söyledim ve bir psikolog olan dedesiyle ve genetik bilimci ve lezbiyen olan bir arkadaşımla bu konuyu konuşabilmek için iznini istedim. Kabul etti ve bana dedesine zaten kendisinin söylediğini bildirdi.

O gece kızım uyuduktan sonra babamı aradım. Babam bana kızımın her zaman “kendine has bir kişiliği” olduğunu hatırlattı ve onun bu hayal gücüyle duyarlılığının Leelah Alcorn hakkında neredeyse saplantılı denebilecek derecede okuması ve düşünmesi ile artmış olabileceğini söyledi. Beden ve cinsiyet huzursuzluğunun nasıl olduğunu açıkladı ve yeme bozukluklarıyla örnekledi. “Eğer çok şişman olduğunu düşünseydi, kendini aç bırakmasına yardım etmezdin,” dedi. “Ona, nasıl olursa olsun, kendi bedeni içinde kendisi olması için yardım etmelisin.”

Daha sonra genetikçi eşcinsel arkadaşımız olan Audrey’le konuştum; o da bana kendi ergenlik yıllarından bahsetti ve eğer o zamanlar böyle bir seçenek önüne serilmiş  olsa kesinlikle cinsiyet değişimini düşünebileceğini söyledi. Birlikte, ergenlik dönemindeki hormonal baskılama ve sağlıklı kadın bedeninde testosteron kullanımı ile ilgili bulabildiğimiz az sayıdaki araştırmayı inceledik. Arkadaşım sağlıklı ergen bedenleri üzerinde uygulanan medikal müdahalelerle ilgili uzun vadeli verilerin eksikliği karşısında dehşete kapılmıştı. Audrey kızıma ergenlik döneminde ortaya çıkan hormonal tepkileri, ergenlik hormonlarının ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesinin yanı sıra aynı zamanda beyin gelişimi, nöral yollar, gri madde için de gerekli olduğunu anlattı. Bize bu süreç duraklatıldığında, insanları yetişkinliğe götüren büyümenin de önüne geçilmiş olunduğunu söyledi. “Daha kim olduğunu bilmiyorsun ki,” dedi Audrey, “”olacağın kişinin olmak istediğin kişi olmadığını nasıl bilebilirsin ki?”

Kızım medikal cinsiyet değişimi konusunda, biz bu fikirleri birlikte keşfederken beklemeyi kabul etti; sayısız transmaskülen ergen videosunu kıskançlıkla izlediği bir süreçti bu. Devamında iki yıl süren duygusal çalkantı ve derinlemesine bir keşif süreci geldi. Aile ve arkadaşlar arasında “kız” kelimesi yerine onun isteği üzerine yalnızca “çocuk” kelimesi kullanılmaya başlandı.

Benimle toplumsal cinsiyet (gender²), ergenlik gelişimi ve hormonal müdahale hakkında konuşmak isteyen herkese musallat oldum. Tam cinsiyet değiştirme sürecinin ortasında olan biriyle ve onun partneriyle konuştum. Translarla, eşcinsellerle, trans ve toplumsal cinsiyetle uyumsuz (Gender Non Conforming – GNC) çocukların ebeveynleriyle konuştum, endokrinologlarla, bir Zohar alimiyle, eğitimcilerle, radikal feministlerle, postmodern teorisyenlerle ve kendilerini özel olarak “gender* uzmanı” olarak tanımlayan çocuk ve ergen psikologlarıyla konuştum. Trans ve toplumsal cinsiyetle uyumsuz (GNC) çocukların ebeveynleri için kurulan geniş Facebook gruplarına katıldım (ve sonra Löprolid ile ilgili bilgi aktardığım için bu gruplardan atıldım).

Kızıma onu bu farkındalığa ulaştırdığını düşündüğü, internette okuduğu ve izlediği şeylerden bazılarını bana da göstermesini istedim. İkimiz birlikte her türlü “eğer bunları yapıyorsanız trans olabilirsiniz…” testlerini ve Reddit’in “Transgender’a sorun” başlığındaki “Ben trans mıyım?” postlarını, bir sürü Tumblr bloğunu vs keşfettik. Basmakalıp algı ve davranışlar ile toplumsal cinsiyet rolleri hakkında uzun uzun konuştuk. Kızımın isteği üzerine Philadelphia Trans Sağlığı Konferansı’na katıldık, orada Jazz Jennings³ ile tanıştık ve yüzlerce transgender çocuk ve onların aileleriyle pizza yedik.

Aileler arasındaki yemek sohbetleri iki konudan ibaretti: “aslında her zaman böyleydi”, “pembeyi hep çok severdi”, “pırıltılı prenses kıyafetlerine bayılırdı”lara konu olan, bebeklerle oynamayı seven, oje sürmek isteyen oğlan çocukları ve çoğu zaman ergenlik döneminde pek arkadaşı olmayan ve aniden “trans” olduğu açığa çıkan doğuştan kız çocukları. Kızım o akşam kendine pek çok arkadaş edindi, iki yıl sonra bugün o arkadaşlarından bazıları uzun süredir testosteron alıyor, bazılarının meme aldırma operasyonları gerçekleşti. O akşam kızımın tanıştığı onca ergen içinde cinsiyet değiştirmekten vazgeçen bir çocuk daha olduğunu biliyorum.

Nihayetinde (neredeyse iki yıl sonra) kızımı aslında “yanlış bedende” olmadığı farkındalığına götüren şey cinsiyet temelli normlar, toplumsal cinsiyet rolleri ve beklentiler, mizojini ve homofobi hakkında çoğunluğu kadın, pek çok insanla yaptığı konuşmalardı. Aslında HİÇ KİMSE kendi “kimliği” ile özdeşleştirilen basmakalıp beklentiye bire bir uymuyordu. Bedeni doğru olmadığı için değil, büyümek zor olduğu için acı hissettiğini anlamaya başladı. “Trans olmak” hissettiği bu rahatsızlık ve kaygının açıklaması gibi aktarılmıştı ona ama onun sonunda vardığı noktada aslında “trans olmak” bunların hiçbirisinin kaynağı değildi.

Tıbbi cinsiyet değişikliği süreçlerinin kendine doktor onayıyla zarar vermek olduğunu düşünmeye başlamıştı. Hayatı boyunca sentetik hormonlara bağımlı olması onun bu noktaya varmasına dolaylı olarak yardımcı oldu diyebilirim. Her yemek yediğinde ya da kan şekeri yükseldiğinde, hayatı boyunca bazen günde on kez kendisine insülin enjekte etmek konusunda bir seçim şansı yok. Hormon replasman tedavisine başlayan arkadaşları enjeksiyonlar konusunda yakındıklarında kafasına bir şey dank etti.  Yaşamak için ilaç tedavisine seçim şansı olmadan zorunlu olmak ile bir his için ilaç tedavisi istemek arasındaki katı farkı gördü. Onun bedeni GERÇEKTEN de yanlıştı aslında. Vücudundaki arıza tartışmaya yer vermeyecek şekilde tasdikliydi. Her gün defalarca aldığı sentetik hormonal tamamlayıcılar olmasa ölecekti. Hızlı ve acılı bir şekilde.

Böylece arkadaşlarının aslında sağlıklı bedenlere sahip olduklarını ama terapistlerinin, internetteki ve gerçek hayattaki arkadaşlarının ve hatta bazen ebeveynlerinin, sırf kişiliklerine, tercihlerine, kimi sevmeleri gerektiğine uymadıkları için onların aslında bedenlerinin yanlış olduğu inancını desteklediklerini fark etti. Ve bunu fark ettiğinde öfkelendi. Kendini kandırılmış hissediyordu; sırf ergen oğlanlarla ilgilenmediği ya da elbise giymek istemediği ya da hakkında konuşmayı en çok sevdiği konu suda ve karada yaşayan izopodlar arasındaki farklar olduğu için kendisinde bir sorun olduğuna inandırılmıştı sanki.

Yani görünen o ki ergenlikte “ani gelişen cinsiyet hoşnutsuzluğu” (rapid onset gender dysphoria) yaşamıştı değil mi? Bu kavram daha yeni yeni fark edilmeye başlanıyor.

Hem evet hem hayır. Bana, Alcorn’ın intiharından önce transgender olmanın mümkün olduğunun, hatta böyle bir şeyin olduğunun bile farkında olmadığını söyledi. Bu fikirle karşılaşır karşılamazsa hemen etkisi altına girmişti ve kendi “translığını” tanımlamıştı çünkü dişilere has ergenliği yaşamak istemiyordu. Yalnız da değildi zaten. Akranlarından pek çok kız o sene trans olduğunu açıkladı.

Bence yine de bu tartışmada “toplumsal cinsiyet uyumsuzluğu” (gender non-conforming) ile trans olarak kendini tanımlamaya kadar geçtiği yolları konuşmalıyız.

Özgürlükçü, ilerici, feminist aileler olarak hiçbir zaman kızlarımızın toplumsal cinsiyet normlarına tutunmaları için çaba harcamıyoruz. Bebekken her rengi giydiriyoruz ve o bebeğin kız olduğunu bağıran kafa bantlarından falan da takmıyoruz. Ben hiçbir zaman onun bir erkek olduğunu düşünen ve cümle içinde kız yerine oğlan kullanan insanları düzeltme gereği bile duymadım. Yalnızca bir kere bir düğüne giderken bir elbise giymesini istedim ondan ve ağladı. İnsanlar onun kız mı erkek mi olduğunu sorduklarında havlıyor, miyavlıyor ya da kükrüyordu. Daha küçük yaşlarda en sevdiği oyuncakları doldurulmuş hayvanlar, kumaş parçaları, mukavva kutular ve küçük plastik böcek, dinozor ve ejderha figürleriydi. Biraz büyüyünce LEGO’ya sardı, ama o pembe setine asla ilgi duymadı. Oyuncak hayvanlarıyla, hayvan figürleriyle ve çöp kamyonlarıyla bir sürü hayalperest oyun oynardı; hiç oyuncak bebeği olsun istemedi ve bir keresinde dört yaşındayken birisi ona hediye bebek aldığında ağladı. Onu tanıyan birisinin deniz kızı Barbie’nin onun için güzel bir hediye olacağını düşünmesine anlam veremiyordu.

En sevdiği oyuncak hayvan Crabby adını verdiği bir yengeçti ve onu her yere yanında götürüyordu. İnsan Crabby’nin erkek mi yoksa kız mı olduğunu sorduklarında “kız bir oğlan” ya da “erkek bir kız” diyor ve gülüyordu. Dışarıdayken babası gibi ayakta işemeyi seviyordu ve bir şekilde en yakın arkadaşı olan bir oğlan çocuğundan daha ileriye işeyebilmeyi öğrenmişti.

Çoğunlukla “erkek” çocuk kıyafetlerini tercih ediyordu: pantolonlar ve üzeri böcek, ejderha, canavar ve dinozor resimleriyle süslü tişörtler. Her zaman istediğinde kendi kıyafetlerini seçmesine izin verdik ve hiçbir zaman dükkanlarda doğrudan erkek reyonuna gitmesini sorun etmedik.

Bunlar önemli detaylar çünkü trans olumlayıcı  internet sitelerine ve kitaplara döndüğümde -ki “toplumsal cinsiyet yerici” (gender critical) kavramını öğrenene kadar yalnızca bunları bulabiliyordum- kızımın toplumsal cinsiyetle uyumsuz tercihleri, seçimleri, bazı davranışları kolaylıkla onun aslında bir erkek olduğuna, bir “erkek beyni”ne sahip olduğuna kanıt olabilir, hatta parmaklarının boyu da anne rahminde çok fazla testosterona maruz kaldığının göstergesi olarak bile okunabilirdi!

Bedeninde hissettiği şiddetli gerginlik (disfori) aslında gerçekten de aniden gelişmişti. Gelgelelim, geçmişe dönüp bakınca cinsiyetine uymayan bir “doğuştan gelen cinsiyet kimliği” (innate gender identity) olarak yorumlanabilecek pek çok durum vardı.

Transaktivistler kamuoyunu “vazgeçme bir mit” diye ikna etmeye çalıştılar. Ama senin kızın gerçekten de vazgeçti. Sence transaktivistler neden kızınınki gibi genç insanların deneyimlerini inkar ediyorlar?

Çünkü vazgeçmenin varlığı tedbirliliği, rasyonelliği, şüpheciliği doğruluyor. Vazgeçenler bazı insanların trans olduklarını düşündükten sonra aslında olmadıklarını fark edebileceklerini kanıtlıyor. Vazgeçiş şüphe yaratıyor.

“Vazgeçenler” derken bir dönem trans olduklarını düşünen ama şu anda kendilerini trans olarak görmeyenlerden bahsediyorum. Kızım ve tanıdığımız diğer gençler gibi vazgeçenler, kendilerini trans olarak görseler dahi tıbbi müdahale sürecine hiç girmeyenler ve çoğu durumda bu medikal süreci hevesle bekleyenler oluyorlar.

Vazgeçme hikayeleri genellikle “aslında gerçekten trans olmayan” çocuklar olarak yorumlanıyor ve eleştiriliyor. Trans United Fund’ın yönetim kurulu üyesi Brynn Tannehill, % 84 vazgeçme oranının şişirilmiş olduğunu, çünkü toplumsal cinsiyetle uyumsuz pek çok çocuğun da “gerçek trans” çocuklar olarak istatistikte yer aldığını ileri sürüyor; yani elbette vazgeçerler; zaten trans değillerdi ki!

Zaten mesele de bu, benim çocuğum da değildi. Muhtemelen burada bu yazıyı okuyan ailelerin çocukları da trans değil.

Diyelim ki “gerçek trans” diye bir şey var. Peki bu ne demek olabilir? Toplumsal cinsiyet kimliğinin doğuştan ve biyolojik olduğuna dair az da olsa kanıt olduğunu varsayalım (ki yok). Diyelim ki toplumsal cinsiyet beklentilerine ve normlarına kolaylıkla uyum sağlayamayan ve disforiden muzdarip olanlar için ergenlikte tıbbi müdahalenin faydalı olduğunu gösteren uzun vadeli dataya sahibiz.

Peki, diyelim ki kızımın büyürken sergilediği, toplumsal cinsiyet açısından atipik davranışlar gerçekten de biyolojik bir anormallikten kaynaklanıyormuş olsun.

Ne olmuş yani?

Kızım dişil davranış ve tercih kodlarının çan eğrisinde kuyruğun en ucunda oturuyorsa ne olmuş? Bu nasıl onu “diğer” kategorisine sokuyor? Bu neden ve nasıl derinlerde hatalı olan bir şeylerin “düzeltilmesi” için tıbbi müdahaleye ihtiyacı olduğu anlamına geliyor?

Neden o ve onun gibi farklı olanlar, düzeltilmelerine gerek olmadan “oldukları gibi” kalmaları için desteklenemiyor? Cinsiyet gelişiminde farklılıklara sahip (“interseks”) çocuklara uygulanan tıbbi müdahalelerin dönüştüğü o tarihi korku gösterilerinden hiç mi ders çıkarmadık?

Farklı olmak neden sadece kadına dair normların dışında kaldığına değil de “aslında erkek” olduğuna delil oluyor?

Vazgeçme ihtimali “bekle ve gör” yaklaşımına olanak veriyor ve bu yaklaşım gender alanında çalışan bazı “olumlayıcı” profesyonellerce çocuğunuzun trans olmadığı konusunda ona baskı yapmak kadar tehlikeli görülüyor. Gerçekten inanılmaz; çocuklara ve ergenlere uygulanan sosyal ve medikal cinsiyet değişim müdahalelerinin, (ailelerin bildirdiği) ani memnuniyet ve kısa dönemli onaylanma haricinde faydalı olduğuna dair hiç kanıt yokken sakınımlı bir tavır olan “bekle ve gör” yaklaşımının ötelenmesi beni dehşete düşürüyor.

Olumlama modeli Amerika’da oldukça yaygın ve aslında oldukça da tartışmalı. Birleşik Krallık’ta bir doktor, 12 yaşından başlayarak oldukça küçük çocuklara cinsiyet değiştirme hormonları verdiği için şu an soruşturma altında; Amerika’daysa pediatrik gender kliniklerinde normalleştirilen bir durum bu. 18 yaş altı ameliyatlar Birleşik Krallık’ta, hatta bir zamanlar yaş sınırı olan prosedürleri uygulatabilmek için gidilen yer olarak bilinen Tayland’da bile yasakken Amerika’da gerçekleştirilebiliyor. Amerika’daki “olumlayıcı” klinik yetkilileri çocukların cinsiyet değiştirmesi ile ilgili tüm tartışmalar bitmiş gibi davranıyorlar, oysa 2015’te yayınlanan ve dünyanın 17 farklı ülkesinden araştırmacıların katıldığı bir araştırma makalesinde “erken dönemde uygulanan bu medikal müdahaleler üzerinde pratikte bir fikir birliği oluşmadığı” konusunda uyarılar var.

Buna rağmen WPATH (Dünya Transgender Sağlığı Meslek Birliği) medikal ve hormonal tedavi için yaş sınırının düşürülmesinin ve trans ilaçlarına erişimin kolaylaştırılmasının gerekliliğini savunuyor. Amerika’da pediatrik gender pratisyenleri ve onları savunanlar bu tedavi sanki tartışmaya yer kalmamış, yerleşik bir bilimmiş gibi davranıyorlar. Ama değil. “Trans çocuklarda” ergenlik durdurucu ilaçların kullanımında öncü olan Hollanda’daki gender uzmanları bile çok genç yaşlardaki çocukların sosyal olarak geçiş yapmaları konusunda uyarıda bulunuyorlar. Çünkü sosyal olarak geçiş yapmayan çocuklar her şeyi kendi başlarına çözmek zorunda kalırken, sosyal geçiş yapmış olanlarınsa fikir değiştirmeleri halinde cinsiyet geçişinden vazgeçmeleri zorlaşıyor.

Vazgeçiş hikayeleri aynı zamanda öncelikle altta yatan ruhsal sağlık sorunlarını tedavi etmeye odaklanan tedbirli yaklaşımlara da ağırlık kazandırıyor. Bu da tabii transaktivistlerin translığı patolojik olgulardan tamamen ayırmaya çalıştıkları bu iklimde bir sorun haline geliyor. Çocukların trans olduklarını düşündükleri bir sürü aile tanıyorum. Neredeyse her durumda öncül bir ruh sağlığı bozukluğu teşhisi ya da travmatik aile deneyimleri bulunuyor.

Sizin gibi düşünen ebeveynler genellikle “transfobi”yle ya da (en iyi ihtimalle) “çocuklarına destek olmamak”la suçlanıyor.. Bu konuda ne demek istersin?

Çocukları estetik ameliyat olmaya, sentetik hormon baskılayıcıları ve tamamlayıcıları almaya yönlendirmek sağlıklı, destekleyici, aydınlanmış ya da ilerici değil. İnsanların özgün benlikleri, kızımın her gün hormonal takviye gerektiren bağışıklık sistemindeki rahatsızlığı gibi altta yatan patolojik bir neden olmadığı sürece cerrahi ve hormonal tedavi gerektirmez. Tıbbi geçiş, ızdırapları başka şekilde iyileştirilemeyenler için son çare olmalı.

Ömür boyu tıbbi olarak hasta olmak, ilaçlara bağımlı olmak özgürleştirici değil; aksine köleleştirici. Eleştirel ve tedbirli bakış açısı da düşmanlık değil, iyi ebeveynlik demek.

Toplumsal cinsiyet huzursuzluğu (gender dysphoria) elbette gerçek ve gerçekten de ızdıraba yol açıyor. Kızım da oldukça derin, şiddetli bir acı içindeydi.

Başlangıçta benim de tereddütlerim oldu tabii ama sonra çocuğumun “yanlış bedende” olmadığını biliyordum ve annesi olarak, onda bir sorun olduğunu onaylamak yerine ona kendine zaman vermesini önererek ve kendisini bir bütün olarak ve kendine has benliğiyle görebileceği araçları sunarak ona uzun vadeli yarar sağlayacaktım (ve tabii uzun vadeli zararları da azaltmış olacaktım).

Bence çocuklarımıza sunabileceğimiz en büyük destek toplumsal cinsiyetle ve buna dair kimlikle ilgili tüm önyargılı, yerleşimiş fikirlerden arınmaktır. Gender terapistleri ve trans çocukların ebeveynleri bana hep çocuğumun toplumsal cinsiyet kimliği konusundaki tek bilirkişinin çocuğum olduğunu ve ona “neden?”, “bu ne demek sence?”, “bu sonuca nasıl vardın?”, “peki bu konudaki kaynakların kimler?” gibi onu binlerce farklı tavşan deliğine yönlendirebilecek binlerce soru sormanın transfobik ve engelleyici olduğunu, bunun ona zarar vereceğini söylediler.

Hiç de öyle olmadı. Bu sorular tam da onun kendisini anlamlandırmasına yardımcı olan, düzeltici bir tedaviye ihtiyaç duymak yerine kendi bütünlüğünü hissetmesini destekleyen, onun hayal kırıklıklarıyla başa çıkabilmesini sağlayan ve hem gerçekte var olan hem de algılanan ve hissedilen kısıtlamaların üstesinden gelebilmesini öğreten sorulardı.

Anlattığımız hikayeler yeterli değil. Yeterince uzağa gitmiyorlar. Yeterince derin değiller. Çok kolaylar. Cevap bir hapta ya da estetik operasyonda olamaz. Ne kadar çok çocuğa sırf yerinde duramıyor diye Ritalin yazıldı biliyor musunuz? Lütfen ama! Tüm endüstri trans çocuklar etrafında şekilleniyor şimdi. Kariyerler yaratılıyor, sadece medikal alanda değil, eğitimde, politikada, modada, medyada… Sırf gayet normal, gelişimsel olarak beklenilen çocukluk davranışları (çoğunlukla homofobik) patoloji olarak yeniden paketlenip sunulduğu için. Bunu daha önce de görmüştük.

“Trans” olmak çok kolay. Bir raftan seçip alabileceğiniz ve ambalajının içinde asıl benliğinize ulaşabilmek için elde edilmesi gereken diğer bileşenlerin listesi olan bir kimlik. “Trans olmak” kızımın gibi çocuklar için adeta belirli görevleri gerçekleştirmenizi isteyen bir bilgisayar oyunu ve bu oyunda “olumlama” için  elde edilmesi gereken her tıbbi prosedür, tüm sorunlarınızın çözülmesine sizi bir adım daha yaklaştıran “destansı bir kazanım”a (epic win) tekabül ediyor. Tabii gerçekte fiziksel gelişimi baskılayan veya sağlıklı vücut parçalarının çıkarılmasına neden olan bir oyun mevcut değil. Trans olmak bir bilgisayar oyunu değil, gerçek hayatın ta kendisi. Gerçek, acı verici, kafa karıştırıcı… Ve trans olmak sadece kimliğinin değil aynı zamanda tüm bu acının köklerinin de belirleyici bir cephesiydi.

Ben çocuğuma onun bu yolculuğu boyunca destek oldum. Ama ona destek olurken ilk akla gelen ve en kolay cevabı derhal kabullenmedim. Kızımın toplumsal cinsiyet normları ile ters düşmenin ya da onları kabullenmemenin tamamen normal ve sağlıklı olduğunu anlamasına yardım ettim. Benim neslimin “toplumsal cinsiyetleri bükme” olarak adlandırdığı şeyi her anlamda destekledim ama cinsiyet huzursuzluğunu iyileştirmek adına kendi bedenine ciddi zararlar verecek şekilde kendini bağımlı kılmasına onay vermedim. Daha ilk konuşmamızdan itibaren ona saçını istediği gibi kesebileceğini, ne isterse onu giyebileceğini ve kendine seçtiği ismi kullanabileceğini söyledim. Huzursuzluğu boyunca onun yanında oldum ve ona elimden gelen her şekilde destek oldum, ama aynı zamanda ona bu huzursuzluk ve kafa karışıklığının da anlamlı ve derinden keşfedilmiş hayatın son derece haklı parçaları olduğunu anlatmaya çalıştım.

Oldukça küçük yaşta medikal cinsiyet geçişlerine başlanması ile ilgili iki gerekçe sunuluyor: Birincisi intihar riski, ikincisi de ergenlik durdurulduğunda karşı cinse geçişin çok daha iyi gerçekleşebilmesi. Sence bu gerekçeler mantıklı mı, bu konuda ne düşünüyorsun?

Korku ve seçeneksizlik ile yapılan majör hayat değişikliklerinin başarılı olması oldukça nadirdir aslında. Çocuklar trans oldukları için kendilerini öldürmezler. İntihara meyillilik, mutsuzluğa verilen disfonksiyonel bir tepki olarak ele alınıp tedavi edilmeli, trans olmanın bir semptomu olarak değil. Anksiyete, kaygı bozukluğu olarak tedavi edilmeli, trans olmanın bir semptomu olarak değil. Depresyon, depresyon olarak tedavi edilmeli, trans olmanın bir semptomu olarak değil. Ve intihar, “uzman” tavsiyelerine çaresizce ihtiyaç duyan hassas ebeveynleri manipüle etmek ya da çocuklara kendi canlarını alma fikrini aşılamak için kullanılan bir strateji olmamalı. Bunun durması gerekiyor artık. Bu resmen bulaşıcı hale geldi.

Son yıllarda konuştuğum, erken yaşta medikal geçiş süreci başlatılan çocukların ebeveynleri ve pek çok farklı gender “uzmanı”, genç yaşta cinsiyet değiştiren çocukların çok daha kolay geçiş yaptığını öne sürüyor. Bu da bir sorun çünkü tüm önceliği “geçiş”e indirgemek, tıpkı tüm bunların etrafında şekillenen ideoloji gibi, aslında cinsiyet algısındaki o ikili ayrımı kuvvetlendiriyor ve bir erkek gibi ya da bir kadın gibi görünmenin belirli sınırları olduğunu söylüyor.  Geniş omuzlu harika kadınlar tanıyorum. Sakalı çıkmayan çok yakışıklı erkekler biliyorum. Ne olmuş yani? Doğuştan dişi olan bedenlerde testosteron etkisi oldukça hızlı ve yüz kıllarının çıkması, erkek tipi kelleşme ve ses tellerindeki değişim gibi bazı şeyler de geri dönüşümsüz oluyor. Bunun dışında doğuştan dişi bireylerin birkaç yıllık testosteron alımından sonra, kanser riskini önlemek için mutlaka tüm rahmi aldırma ameliyatı olmaları öneriliyor. Yani erken geçiş sonraki medikal süreci ve operasyonları sınırlandırmıyor da. Hatta bazı durumlarda çok daha yoğun ve acılı prosedürler gerektirebiliyor. Bana kalırsa atipik toplumsal cinsiyet sahibi insanlar için bu “geçiş” fikrinden tamamen kurtulmak çok daha sağlıklı olurdu.

Yakın zamana kadar pediatrik cinsiyet değişimine karşı eleştiriler yalnızca muhafazakar sağ kanattan geliyor gibi görünüyordu. Tabii o kanattan gelen eleştiriler eşcinsel hakları ve transgender olmayı aynı potada eritip ikisine de karşı çıkma eğilimi gösteriyorlar. Senin politik duruşun ve bakış açın nasıl?

Ah, ben solun da solundayım aslında. Aslında sesimi duyurmak istememin sebeplerinden biri de bu; trans ideolojisine karşı fikirler genellikle muhafazakar sağdan geliyor ve gerçekten de derin bir şekilde cinsiyetçi ve homofobik inançlarla kuşanmış durumda bu eleştiriler. Sol görüşte olanlarsa transfobik, bağnaz, TERF, özcü, biyolojik determinist ve işte o eski boktan, nefret dolu, geri kafalı insanlar olarak etiketlenmekten korktukları için konuşmuyorlar.

Ah.

Bakın, eğer bir yetişkin dikkatle ve tabii iyi araştırılmış bir süreçten, neden bıçak altına yatmak ya da hormon tedavisine başlamak istediklerini derinlemesine kendi içlerinde , sorguladıktan ve tüm bu tıbbi prosedürlerin onlara 5, 10, 40 yıl sonra ne getirebileceğini uzun vadeli veri eksikliğini de hesaba katarak tam olarak anladıktan sonra karar verirse, kendilerinin ve onlara destek olan profesyonel ekiplerin istedikleri medikal seçimi yapabilmeleri gerektiğine inanıyorum. Sağlık sigortalarının ve hatta (yalnızca hayal edebileceğim bir) ulusal sağlık poliçesinin translara yönelik tedavilerin her adımını karşılaması gerektiğini düşünüyorum.

Transların eğitim, sağlık, istihdam ve barınma konularında ayrımcılığa karşı korunması gerektiğini düşünüyorum. Sokakta yürürken kendilerini güvende hissetmelerini, güvende olmalarını istiyorum.

Sesini duyurmak isteyen bir sözcü olarak, kendilerini trans olarak tanımlayan çocukların ebeveynleri için ne başarmayı umuyorsun?

Bu tartışmaları genişletmek istiyorum; daha derinlere inmek istiyorum; “düzeltici tedaviler”in çocuklarımızın bedenininden uzak durmasını istiyorum.

Onlara “neden?”, “sonra ne olacak?” gibi soruların cevaplarını ve pek çok başka olasılık ve sonucu keşfedecekleri araçları sağlamadan onları doğrudan ömür boyu sürecek bir tıbbi hasta olma haline yönlendirmek doğru değil.

Şu anda tartışmanın etrafında duyabildiğimiz bütün sesler transgender medikal sektöründen yükselmiş bir endüstriden geliyor. Ben de bu tartışmayı kendilerini “uzman” olarak tanımlayan ve tüm kariyerleri yanlış bir bedene doğmanın mümkün olmasına dayananların ötesine taşımak istiyorum.

Genç yaşta medikal geçiş savunanların çoğu “toplumsal cinsiyetle uyumsuz” olanların dışında, “gerçek trans” çocukların olduğunu da iddia ediyorlar. Buna katılıyor musunuz?

Hayır. Bence zaten dünyadaki her bir insan bazı yönleriyle toplumsal cinsiyetle uyumsuzdur. Geçenlerde Georgia Warnke’ı dinledim. Tıp camiasının genç yaştaki interseks çocuklara ameliyat uygulamalarını durdurmasını büyük oranda o sağlamıştır ve insanların cinsiyetlerindeki ve toplumsal cinsiyet temsillerindeki belirsizlikle çok daha rahat olabilmeyi öğrenmelerine yardımcı olmuştur. Kimliklerin “emperyalleşmesi”ni istemeyeceğimize dikkat çekiyordu. Bu ifadeyi de; bazı kimliklerin “onlarla özdeşleşenlerin hayatlarının en önemli parçası ve takıntıyla bağlı oldukları odağı haline gelme riskiyle karşı karşıya” olduklarını ve “insanları, kendi bireysel kimliklerinin karmaşık ve çok yönlü olduğunu unutmaya yönlendirdiklerini” yazan Kwame Anthony Appiah’dan ödünç almış. Gençliğin başına gelenin de bu olduğu konusunda endişelerim var.

Hayatları sıkıcı, yalnızlaşmışlar, yeryüzü ölüyor, ekonomi ölüyor, aileleri parçalanmış, sırtlarında çok fazla yük var. “İdeolojik” yetişkinliğe ulaşmanın daha zor olduğu bir çağ düşünemiyorum. Bence kendini trans olarak tanımlayan genç insanların pek çoğu bunun hayatı sarsan, yaşama anlam getiren ve üzerinde kontrolleri olabilen tek alan olması yüzünden bu kanıya ulaşıyorlar. Trans olmak bir cevap, bir çözüm ve tarihin “bastırılmış sınıfa” dahil olmanın bazı çevrelerde aynı zamanda daha büyük bir sosyal varlık yarattığı bir döneminde anlamlı, marjinal bir kimlik.

Onlara yüzeyler verdik. Kopyaların yansımalarının yansımaları… Ayna Evresi’nin yanlış tanımlanmış yansıması. Ellerine sığan bir ekranda Photoshopla üzerine çiğ damlası eklenmiş bir gül… Sabah uyandıklarında ilk, gece uyumadan son dokundukları şey bu. Biz ebeveynler ne olup bittiğini kavrayamadık. Dijital yaşantıların gerçek hayatı nasıl kanatabileceğini öngöremedik, “bulut” dediğimizde neden bahsettiğimizi açıklamamız gerektiğini fark edemedik.  Benzer şeyler yaşayan bir başka anne şöyle demişti: “Online dünya hayatımıza aşırı tuzun çorbaya yayıldığı gibi yayılıyor.” Yaratılmış personalar, kokusunu bilmediğin, hiç dokunmadığın en yakın arkadaşlar, hayat verilen avatarlar. Junior Oxford Sözlüğü “meşe palamudu, kül, düğün çiçeği, karahindiba, eğreltiotu, sarmaşık, nektar, mera ve söğüt” sözcüklerini “blog, genişbant yayını, fenomen, chat odası, mp3 player ve sesli mesaj” sözcüklerine yer açmak için sözlükten çıkardı.

Çocuklarımızın hayatlarının büyük, anlamlı ve heyecan verici kısımları dijital dünyalarda, maddi dünyaları ise daha küçük, yalıtılmış ve bağlantısız hale gelmiş durumda. Çoğu durumda çocuklarımız trans kimliklerinin farkına varmadan önce de zaten bedenleri ile bağlantısız halde oluyorlar. Koşmak, zıplamak, dans etmek, güreşmek; tüm bunlar artık kontrollü alanlarda gerçekleşebiliyor. Genç insanların da yetişkin kontrollü, tasarlanmış ve korumalı alanlardan uzaklaşabileceği tek yer dijital dünyaları. Böyle bir iklimde de tüm bunları “asıl benliklerin” teknolojinin aracılık ettiği tüketime yönelik ürünler olabileceği nokta izliyor. Planlı eskimeden bahsediyoruz ya hani! İşte bu da bedenlerin doğumdan itibaren planlı eskimesi ve çocuklarımız da transhümanizm için erken dönem test konuları. Gerçekten! Koruma şapkalarına gerek yok. Google’da “postgender” aratın.

Hayır, “gerçek trans” diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Hepimizin hormonal, iskeletsel, duygusal, kişisel vb özelliklerin mozaikleri olduğumuza ve bu kimliklerin tehlikeli yollarla metalaştırıldığına inanıyorum.

Kızın şimdi sadece 14 yaşında. “Olumlayıcı” klinik tedavi uzmanları “Gördünüz mü? Gerçek bir trans değilmiş. Hiç kimse trans yapılamaz, kızınız da trans olmadığını fark etmiş. Kimseye bir zarar verilmiyor” diyecektir.

Kızımın trans olmadığını fark etmesinin tek nedeni ona alan, zaman ve farklı insanlarla konuşma imkanı tanımam. Bana tavsiye edildiği gibi onun yeni trans kimliğini derhal onaylamadım. Eğer öyle yapmış olsaydım, “evet, bu mantıklı” demiş olsaydım büyük ihtimalle şu anda testosteron alıyor olacaktı. Şimdi bana düzenli olarak onun bir kızın bedenine hapsolmuş bir erkek olduğuna inanmadığım için teşekkür ediyor.

Bir önceki soruyla da alakalı olarak, kızınızın yeniden karar değiştirmeyeceğini ve aslında trans olduğunu fark etmeyeceğini nereden biliyorsunuz?  Aktivistler / olumlayıcı klinik uzmanları kızının seni memnun etmek için “açılmadığını” söyleyeceklerdir.

Kızımın tekrar fikir değiştirip değiştirmeyeceğini bilmiyorum. Nasıl bilebilirim ki? Bildiğim tek şey geçtiğimiz iki yılı cinsiyet huzursuzluğunu sorgulayarak geçirmiş olduğu: Bu huzursuzluğun nereden kaynaklandığını, hayatındaki hangi amaca hizmet ettiğini/etmediğini; yoğunluğunu neyin tetiklediğini/arttırdığını ya da azalttığını uzun uzun sorguladı. Bu sorgulama sürecinin büyük kısmında huzursuzluğuyla, kaygılarıyla yüzleşti ve travmasının üstesinden geldi ve bedeniyle daha rahat bir şekilde yaşamayı öğrendi.

Yeniden açılmak için evden ayrılmayı bekliyor olabilir mi? En iyisi ona sormak tabii [Okurlarımıza not: Soracağız!] ama sanmıyorum. Cinsiyet kimliği hakkında iki yıl boyunca endişelendiği için bir hayli kızgın aslında. Toplumsal cinsiyet rolleriyle uyumsuzluğunu ve “kadınlık” ile uyuşmazlığını, tıbbi olarak düzeltilmesi gereken bir patoloji olarak değil, bireysel kişiliğinin bir parçası olarak görüyor bugün.  Ona göre -kendisi bunu benden daha iyi açıklıyor aslında- trans olmak erkeklerin ve kadınların yalnızca belirli bir kalıba dahil olduğunu, biyolojik fonksiyonların ötesindeki kimlik/kişilik/öz gibi bazı özelliklerin yalnızca kadına ya da erkeğe ait olabileceğini kabullenmek anlamına geliyor. Ve bunun doğru olduğuna inanmıyor.

Medikal geçişe tüm gençlik için karşı mısınız peki? Ve neden?

Hayır değilim. Bazı gençler için ilaç tedavisinin en iyi çare olabileceğine inanıyorum. Ama sağlıklı beden parçalarının çıkarılması gibi operasyonların kesinlikle hiçbir çocuk ya da ergene uygulanmaması gerektiğine inanıyorum.

Bedeni “düzeltici önlem” olarak fiziksel şekilde değiştirmek (ve kısırlaştırmak) yeni bir şey değil. Tıp tarihi koyu tenliler, engelli bedenler, kadın vücudu ve eşcinseller üzerinde denenmiş korkunç uygulamalarla dolu. Bir zamanlar eşcinsel erkeklerin cerrahi olarak hadım edildiği Hollanda’daki doktorlar, kendilerini trans olarak tanımlayan çocuklara ergenlik bloklayıcı ilaçları uygulayan ilk doktorlardı. Tıbbi transgender prosedürleri düşünürken de her zaman tarihte, uyumsuz bedenlere tıbbi olarak desteklenen prosedürlerin verdiği zararların akılda tutulması gerektiğini düşünüyorum. Ritalin’den biraz önce bahsetmiştim. Ama bir de lobotomi uygulamalarını hatırlayalım, histerik kadınlara uygulanan tedavileri, kadın sünnetini. Unutmayalım ki ergenlik baskılayıcılar ve onu takip eden karş cins hormonları bedeni kısır hale getiriyor. Gender uzmanları çoğu sağlıklı eşcinseller olarak büyüyebilecek çocukların bedenlerini kısırlaştırıyor ve kanser ya da başka ciddi tıbbi rahatsızlıkların oluşması riskini büyük ölçüde arttırıyor.

Tedbir. Kapıları derhal ağzına kadar açmak yerine biraz daha tedbirli olmak zorundayız. Ergenlik baskılayıcılar, karşı cins hormonları ve operasyonlar… Hepsinin hayat boyu sürecek etkileri var. İnsanların kendileriyle barışmalarını, kendilerini tüm o karmaşık, uyumsuz, çelişkili ve muhtemelen sınırlandırılmış halleriyle tanıyıp kabul etmelerini öğrenmelerine yardımcı olmaya odaklanmak daha iyi olmaz mı? Çeşitliliği benimsemek istiyoruz, değil mi? O halde onları mümkün olan en sağlıklı bedenleriyle ve kimyasal ilaçlara olabildiğince az bağımlılıkla benimseyelim.

Sana 4thWaveNow’ın sözcüsü olmak için bir adım öne çıkmandan ötürü teşekkür ediyoruz. Farkındasındır ki pek çok ebeveyn bugünün politik iklimi yüzünden yüksek sesle konuşamıyor.  

Cinsiyet kimliklerini araştıran genç insanlarla birlikte yaşayan ve onlara değer verenlerin insanların “yanlış bedenlerde” doğabileceği ve insanın “asıl benliğinin” medikal tüketime bağımlı olduğu fikrine daha eleştirel ve sakınımlı yaklaşmalarını istiyorum. Bu tartışmaları “çünkü ben bir transım” yanıtından daha ötesine ulaştırmayı istiyorum.  Çünkü bu yanıt yeterli değil. Burada konuşulması gereken çok daha fazla şey var ve daha anlamlı cevaplara ulaşabilmek için saha zor sorular sorup sabırla beklemeyi çocuklarımıza ve gelecekteki toplumlara borçluyuz.

Ben sesimi duyurmak istiyorum çünkü biliyorum ki başkaları duyuramıyor. İnsanların geçimleri ve aile ve toplum içindeki huzurları söz konusu olduğunda konuşmak muazzam bir risk haline geliyor. Söylediğim hiçbir şey nefret ya da bağnazlık içermiyor, gelgelelim doğuştan gelen toplumsal cinsiyet kimliği ve tedavi olumlayan modellere dair baskın anlatımları sorgulamak  oldukça tehlikeli hamleler sayılıyor çünkü felsefi sorular bile trans bireylere karşı “epistemik şiddet” olarak değerlendiriliyor.

Bu kabul edilemez. Eğer tartışmanın bir tarafının sesi kesiliyorsa o halde rasyonel düşünemeyiz ya da iyi bilgilendiğimiz ve konuya hakim olduğumuz tercihler yapamayız. Vazgeçenlerin sesleri, disforik ergenlere ve cinsiyet normlarına uyum sağlamayan çocuklara odaklanan tartışmalara önemli katkılar sağlıyor. Ebeveynlerin çocuklarına “biraz duralım, dayanalım ve tüm bunları birlikte düşünelim” demelerinde hiçbir sorun olmadığını bilmelerini istiyorum sadece. Yani eğer “trans olmak” en yalın haliyle “ben buyum” demek olsaydı, “ben buyum” da tıbbi bir ihtiyaçla birlikte gelmeseydi tüm bunları daha derinlikli, daha çok düşünmemiz gerektiği konusunda burada ısrar ediyor olmazdım.

Eğer cinsiyet (burada bedensel, biyolojik bir olgu olan ‘sex’ kastediliyor), kimilerinin iddia ettiği gibi sosyal olarak inşa edilmişse, o halde neden doğuştan gelen cinsiyetlerini toplumsal cinsiyet kimliklerine uydurmak için değiştirmek zorundalar? Bu hiç mantıklı değil. Translara yönelik medikal prosedürler genç insanlara, onların atipik cinsiyet davranışlarının ve/veya gelişimsel olarak normal olan bedensel huzursuzluklarının uyuşmazlığın ve dengesizliğin göstergesi olduğu kisvesi altında pazarlanıyor. Sağlık açısından hiçbir sakıncası olmayan ergenlik sıkıntıları, ergenlik dönemindeki bağımsız kimlik oluşumunun zorlukları, tüm bu süreçler bir patoloji olarak gösteriliyor. Çocukların esnek olmalarına yardımcı olmak yerine, “cinsiyet kimliği araştırmaları” kapsamına giren pek çok yaklaşım algılanan ve sosyal olarak zorlanan baskıyı, zorluğu, izolasyonu ve sıkıntıyı doğuruyor.

Ancak, pek çok açıdan, toplumsal cinsiyet kimlikleriyle ilgili ortaya çıkan farkındalıklar oldukça anlamlı ve hepimizi “erkeksi” ve “kadınsı” olmanın ne anlama geldiğini düşünmeye sevk eden genç insanlara bunun için minnettarım. Onlar sayesinde pek çok kişi artık oyuncakların otuz yıl öncesine göre nasıl daha cinsiyetli olduğunu fark ediyor ve birçok ebeveyn erkek çocuklarının neden pırıltılı kıyafetler giyemeyeceğini ya da kız çocuklarımıza neden gülümsemelerini söylediğimizi sorguluyor. Bunlar elbette iyi şeyler! Ama tüm bu iyi şeylerin bedeli çocuklarımızın uzun vadeli fiziksel ve duygusal sağlığı oluyor maalesef.

Hikayemizi bu karışıma ekliyorum çünkü bizim hikayemiz, basında zaten baskın olana alternatif bir yol sunuyor. Herkese “aslında bir erkek” ya da “kız” olduğunu duyuran “cesur trans çocuklar”a ek olarak, bedenlerinin cinsiyetleri ile tereddütler yaşayan ve hayatta cesurca kendilerinde bir sorun olduğunu, bir şekilde bedenlerinden yanlışlık olduğunu, kendilerinin ya da başkalarının bedenlerine dair algılarının düzeltilmeye ihtiyacı olduğunu düşünmeden ilerleyebilen cesur çocukları vurgulamak istiyorum.

Kızım da ben de, başka ebeveynlerin ve gençlerin, sağlıklı vücut parçalarını operasyonla aldırmadan, endikasyon dışı kanser ilaçları ve karşı cins hormonları almadan da cinsiyet huzursuzluğu ile başa çıkmanın mümkün olduğunu bilmelerini istiyoruz.

Ebeveynlerin soru sormalarını, derine inmelerini, şüpheci olmalarını istiyorum. Çocuklarınızı ve onların bu konudaki destekçilerini yalnızca “işte”, “çünkü böyle hissediyorum” ya da “ben buyum” gibi cevaplardan daha derine inmeleri için zorlamalısınız. “Neden?”i, “bu ne anlama geliyor?”, “bu his nereden geliyor?”u sormalı ve cesurca üzeri örtülü olan nedenleri keşfetmelisiniz. Kadın gibi ya da erkek gibi “hissetmek” ne anlama geliyor? Bu hisler neden sağlıklı bir bedene tıbbi müdahale gerektiriyor? Yani, bir düşünsenize, nasıl oluyor da birdenbire bu kadar çocuk “yanlış bedende” doğabiliyor?

¹ Özgün metinde ‘transgender’ geçen yerlerde, aynı şekilde bırakmamızın gerekmediğini düşündüğümüz durumlarda hem İngilizcede hem Türkçede yaygın olarak kullanılan ‘trans’ sözcüğünü tercih ettik.

² Gender sözcüğü Türkçeye ‘toplumsal cinsiyet’ olarak çevrilmiştir ve böyle kullanılmaktadır. Metinde bu çeviriyi yaparken bazı kısımlarda sözcüğü ‘gender’ olarak bırakmanın daha doğru olacağını düşündük. Çünkü söz konusu durumlarda anlam toplumsal bir olgu olmaktan ziyade kişiye has bir nitelik olarak kabul ediliyor ve değerlendirmeler ona göre yapılıyor.

³ ABDli Jazz Jennings 5 yaşından itibaren Youtube videoları ve TV programlarıyla ünlenen, cinsiyet geçiş süreci kamuoyu tarafından izlenen en genç ve popüler transgender şahsiyetlerden biri.

Erkekliğin sınırlarını genişletmek

Kadın olmak ne demek? Bunu dişi bedene sahip olan insanlar; yani kadınlar pek de düşünmüyor aslında, hayatları öylece akıp gidiyor ve kadın olmanın getirdiği kavga gürültü, mücadele neyse onunla savaşarak kavrıyorlar kadınlığı. Ailede ve sosyal çevremizde insanlar doğduğumuzdan itibaren dişi olmamıza dayanarak tavır belirliyorlar, bu da ‘kadınlık’ denen şeyin çerçevesini çiziyor. Öte yandan dişiliğe dair daha somut olgular da var; regl, gebelik, kürtaj, doğum gibi hayatı direkt etkileyen meseleler ve bunlarla ilgili tıbbi, toplumsal ve politik sorunlarımız sadece dişi bedene sahip insanlar olduğumuz, bir diğer deyişle kadın olduğumuz için hayatımızda.

Dişilik ve kadınlık arasındaki fark ve bağ ile bu kavramlara dair tartışmalar daha kapsamlı bir mesele elbette. Bu yazının çıkış noktasıysa insanların kadınlığı tariflerken neleri dayanak aldığı. Geçtiğimiz 8 Mart öncesi Kaos GL’nin Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan bir yazıyı* örnek vermek istiyorum. Bu yazı feminist ve LGBTİ çevrelerde dahi yaygın olan kadınlık kabulünün feminist politikanın temelde karşı çıktığı basmakalıp kadınlık anlayışına dayanabildiğini gösteriyor. Yani oldukça önemli bir ikilem var ortada çünkü cinsiyetçiliğe ve homofobiye karşı mücadele ederken bunları besleyen fikirleri yeniden üretebiliyoruz.

Yazar kadınlığını tarifleyerek başlamış metnine:

“Üniversite çağımda uzattım saçlarımı. Sonra boyattım. Arkadan kadın ‘sanıyorlar’ beni. Kesmekten usanmadığım zamanlarda sakalsızım. Rimel, kalem, ruj, aydınlatıcı kullanıyorum. Önden de kadın ‘sandıkları’ olmuyor değil hani. Dar pantolon ve kısa şort -şortlarım meşhurdur- giymeyi seviyorum. Oldukça feminen bir yapıya sahibim. Hatta sigara içişlerim bile feminendir benim.”

Uzun saçlı olmanın ya da saç boyatmanın, makyaj yapmanın, feminen görünüş ve davranışın kadınlığın doğal sonucu olduğunu düşünmek pek sıra dışı değil. Bu meselelere kafasını hiç yormamış, yormak zorunda kalmamış herhangi bir erkek de zaten bunun böyle olması gerektiğini düşünüyor. Dar pantalon veya kısa şort giymek kadınların içinden gelen bir şey mi ki kadınlığın emaresi olarak anlatılıyor? Bu bir kadının kendini tarif etmesinden ziyade bir erkeğin gözünden kadınlığın tarifi gibi. Seksi, süslü, feminen, sakalsız! (Pek çok kadının siz görmeden cımbız değen bir miktar sakalı olduğunu da ekleyeyim.)

Halihazırda toplumsal cinsiyet dediğimiz şey bize bunları öğretip bir anlamda dayatıyor, feminist mücadele tarihiyse bu beklentilere karşı durmayı da içeriyor. Kadınlar kısa saçlı, makyajsız da olabilir, feminenliği benimsemeyebilir. Kadınlığı tariflediği iddia edilen ve birbirinden farklı da olsa cinsiyetçiliğe dayanan çeşitli tipolojiler mevcut. Bunun batılı ve şehirli bir versiyonu yukarıda alıntılanan paragrafta anlatılıyor. Oysa etrafınızdaki kadınlara baktığınızda onların birbirinden ne kadar farklı olduğunu görebilirsiniz. Saçını kısa kestirip pantolon giyen, makyaj yapmayan kadınların aslında erkek olduğunu iddia etmemiz gerekmiyorsa; saç uzatan, makyaj yapıp kısa şort, hatta elbise giyen, feminenliği benimseyen erkeklerin de kadın olduğunu iddia etmek yersiz olmalı. Peki o zaman neden buna ihtiyaç duyuluyor?

Erkeklik, erkeksi/maskulen sayılan özelliklerin dışına çıkanları anında dışlıyor çünkü toplumsal cinsiyet hiyerarşisi kadınları, dolayısıyla toplumsal olarak kadınlara ait görülen davranışları aşağı görüyor. Feminen bir erkek erkekliğe leke sürmüş, onu küçültmüş sayılıyor. Kadınlara ve kadınlığa ait görülen her şey eksik ve aşağı görüldüğü için erkeklere has görülen davranışlar yerine kadınlara yakıştırılanları tercih edenler aşağılanmayı ve cezalandırılmayı hak etmiş oluyor. Bunu ‘kız gibi ağlama’, ‘karı gibi kırıtma’ ve benzeri cinsiyetçi hakarette de okumak mümkün.

Aslında pek çok erkek farklı oranlarda ve şekillerde erkekliğin mevcut çerçevesini aşıyor ya da aşmak istiyor. Örneğin eşcinsel erkeklerin erkekten sayılmaması toplumda oldukça hakim bir görüş. Bunu normalde dillendirmeyen insanların bile bazen çeşitli ifadelerle ağızlarından kaçırdığına tanık oluyoruz. Mesele özellikle feminenliğe geldiğinde erkekliğin çizdiği sınırlar oldukça keskin. Deyim yerindeyse masaya yumruğunu vurarak konuşmayan, kibar davranan erkeklerin özellikle hemcinsleri tarafından aşağılandığını biliyoruz. Kadınlara ait sayılan kıyafetleri giymek isteyen ya da sadece kadınsı sayılan kimi davranışları benimseyen erkeklerin de toplumca kadın yerine konup, buna bağlı olarak erkekliği terkedip kadınlığı benimsediği için hor görüldüğünü, ayrımcılığa uğradığını söylemek mümkün.

Söz konusu metinde Mert Güzel’in söylediği gibi toplumsal cinsiyetin yazılı olmayan kurallarına uymamanın ağır bedelleri var ve bu bedel ayrımcılıkla başlıyor, cinayete kadar uzanıyor. Erkeklerin ‘erkek gibi’ davranmaması erkeklerde öfke ve nefret yaratıyor çünkü ‘erkeklik’ dedikleri kudretli mevhum kadınsılaştırılarak lekeleniyor. Bunu önemsememek büyük bir haksızlık olur ancak buradan benzer sorunlarla uğraşan kadınlara sorumluluk çıkarmak da başka türlü bir ‘erkeklik’ sanki.

Toplumsal cinsiyetin kadınlara öğrettiği en temel şeylerden biri onların anlayışlı, koruyup kollayan varlıklar olduğu. Kardeşlerimizin, bizden küçük arkadaşlarımızın, çocukların sorumluluğu bize verilirken erkek çocukların zorbalıkları hoş görülürdü. Mert Güzel çocukluğundan verdiği örnekle aslında nasıl yetiştirildiğimiz hakkında bahsettiklerimi de doğrulamış oluyor bir anlamda:

“Geçmişime dönüp bakıyorum. Pembeyi de pek sevmezdim ama maviden oldum olası haz etmezdim. Renkli bir çocuktum. Annemin saçlarına ayrı bir ilgim vardı. Susardım, dinlerdim, naiftim hep. Erkek arkadaşım pek yoktu. Kızlarla daha iyi geçinirdim. Evcilik oynamayı tercih etmezdim ama arabalarla hiç aram yoktu. İlkokulda kriz meseleydim. Erkekler tuvaletine gitmezdim. Kadınlar tuvaletine alınmazdım. Eve gitmek için -evim okuluma yakındı- özel iznim vardı. Erkek çocuklar aralarına almazlardı beni. Onlarla beraber soyunmazdım çünkü her fırsatta taciz etmek isterlerdi. Kız arkadaşlarım kol kanat gererlerdi onlara karşı. Çocukken benimle dayanışan kız arkadaşlarım vardı…”

Bahsedilen mavi sevmeme, saçlarla ilgilenme, suskun ve naif olma vb. niteliklerin oğlan değil kız olmak anlamına geldiği düşüncesinin cinsiyetçi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Öte yandan buradaki birincil problem oğlan çocuklarının onlardan farklı davrananı taciz etmesi, sosyal alanlarından ve ilişkilerinden dışlıyor olması. Kız çocuklarının dayanışmacı davranması elbette kötü bir şey değil ama bu özellik erkeklerde aranmaktan vazgeçildiğinde ve kadınlara mecbur kılındığında toplumsal cinsiyetin bir başka dayatması haline geliyor. Yetişkin kadınların da her zaman erkeklere karşı anlayışlı, hoşgörülü olması bekleniyor, pek çoğumuz öyle de davranıyoruz.

Erkekliğin katı sınırları içinde kendine alan bulamayanların kadınlığa ‘sığınması’ şaşılacak bir davranış da değil, bir anlamda kendini koruma mekanizması ve belli ki pek çok insan davranışlarının meşruluğunun ispatını kadınlıkla özdeşleşmekte buluyor. Oysa meşrulaşması gereken ‘feminen’ davranışları da içeren bir erkeklik olmalı. Güzel’in yazısında da arzulanan şey kadınların, erkekliğin dışladığı erkeklere alan açması, ‘kadınlık’ denen mevhumu paylaşması ama farklı erkekliklere alan açması gerekenler kadınlar olmamalı. Bu bizim görevimiz değil.

Bir de şunu söylemekte fayda var. Toplum insan olmayı neredeyse erkeklikle eş tutuyor. Tek tanrılı dinlerde ve görece ‘gelişmiş’ insan haklarına dayanan metinlerin temelinde insan ister kul ister özne olsun, erkek olarak ele alınmış. Bunun yansımalarını sürekli deneyimlemekle beraber bazen erkekliği reddedişte de görebiliyoruz. Erkekliğin basmakalıp versiyonu ‘tam’ ise onu karşılamayan da erkeklikten çıkmış oluyor. İnsanları ‘erkekler’ ve ‘erkek olmayanlar’ olarak da ayırabiliriz şu durumda:

“Erkekliği reddediyorum. Ben kadınım. Kendimi kadın olarak tanımladığım için kadınım. Kendimi kadın hissettiğim için kadınım. Kadınlık deneyimlerim olduğu için kadınım.”

Yani kadınlık neredeyse ‘erkek olmamak’tan ibaret ve erkekliği reddedince otomatikman kadın olabiliyor insan. Bunun sorgulanmadan kabullenilmesi bekleniyor anlaşılan. Oysa kadınlığın bir ‘his’ olduğuna ya da herhangi bir insani deneyimin kadınlığa ait olduğuna dair bir kanıt da yok.

İngiltereli transseksüel Miranda Yardley bugün bu tartışma içinde yapılabilecek en devrimci şeyin erkeklere erkek olduklarını söylemek olduğundan bahsediyor. Diyor ki:

“Eğer baskıyla mücadele edecekseniz bu baskının hayatınızı nasıl etkilediğini tarif edebilmelisiniz. Bunu yapabilmek için de baskının kendisini ve sizi ezeni adlandırmanız gerekir.

Erkekler için ‘trans kadın’ terimini ve dişi zamirleri kullanmak şefkat duygusu içeren bir uzlaşıdır. Ancak bunda üç problem mevcut:

Birincisi, farkedeceksiniz ki bu bir uzlaşıdan ziyade tek taraflı verilen bir tavizdir ve karşılıksızdır.

İkincisi, insanlara ne oldukları hakkında yalan söylemek zalimcedir. İnsanlar oldukları gibi kabul edilmelidir ve dostluklarınızı da bir yalan üzerine kurmamalısınız.

Üçüncüsü, ‘trans kadın’ olmak kadınlığın değil erkekliğin ne olduğuyla ilgili bir meseledir.

Eril translar (‘trans woman’ yerine ‘trans male’ ibaresini kullanıyor) olarak erkek olduğumuz gerçeğini ifade etmemiz ve erkeklik kaynaklı sorunlarımızı çözümlememiz gerektiğine gönülden inanıyorum. Ayrıca kadınların da kendi yaşamlarını ve varoluşlarını tarif edecek sözcüklere sahip olmaya hakları olduğunu düşünüyorum.”

miranda
Miranda Yardley: Yıl olmuş 2017, insanın kendisi ya da bir başkası hakkında yapıp en çok tepki çekeceği açıklamalardan biri hala şu: Elbise giymiş bir erkek.

Kadınlar tarihsel mücadeleleri boyunca kendilerini ikincil kılan, zapturapt altına alan toplumsal cinsiyet normlarına, cinsiyet rollerine karşı çıktığı için olsa gerek bugün en azından bir kısmı kendilerini daha zengin bir çeşitlilikle ifade edebiliyor. Bir kısmı diyorum çünkü bu özgürlüğe sahip olan kadın oranı da aslında dünya çapında hala çok düşük. Daha ziyade batılı ve/veya şehirli topluluklar içindeki ilişkiler ve durumlar üzerinden tartışıyoruz tüm bunları. Kaldı ki mutlak bir özgürlükten bahsetmek de zaten mümkün değil. Ama örneğin pantolon giymenin kadınlar için normal karşılanması dahi ayrımcılık ve mücadele de içeren tarihsel bir sürecin sonucu. (Öte yandan ‘trans erkek’lik ile ilgili de söylenebilecek benzer şeyler mevcutsa da sebep ve motivasyonlar farklı olduğu için üzerine ayrıca yazılmayı hak eden bir konu.)

Mert Güzel’in metnine dönelim. Erkekliğe dair görülen kimi özellikleri reddeden insanların yaşadıkları ayrımcılık ve şiddetin kabul edilmez olduğu çok açık ve bununla elbette birlikte, dayanışmayla mücadele edebiliriz. Ancak değiştirmemiz ve genişletmemiz gerekenin kadınlıktan ziyade iktidar sahibi olan erkeklik olduğunu akıldan çıkarmamak gerek. Bunu yapmak yerine kadınları yeterince kapsayıcı olmadıkları için suçlamak, onlara kendi mücadelelerinde nasıl davranmaları gerektiğine dair görevler biçmek erkekliğe ait davranış kalıplarına daha çok uyuyor. Erkeklerin egemen olduğu dünyada kadınların kendi alanlarına ve mücadelelerinin sahibi olmaya ihtiyacı ve hakkı var. Kadınların özörgütlülüğüne ve politik görüşlerine dair söz sahibi olmalarına fiziksel şiddet ile saldıracak erkeklere haliyle herkes karşı çıkacaktır, bu gün gibi ortada. Ancak aramızdan bazılarının sitem ve duygu sömürüsüne dayalı manipulasyonun da aynı amaç için kullanılabildiğinin farkında olduğunu hatırlatalım.

*Ocak 2020 itibariyle yazıda bahsedilen metnin bağlantısı şu anda çalışmıyor ancak internet arşivinden ulaşabiliyoruz: web.archive.org