Ataerkilliğin Yaratılışı

RENEE GERLICH

“Çoğu feminist düşünür tarafından paylaşılan, ataerkilliğin bir sistem olarak tarihsel olduğu görüşüyle yola çıktım. Yani ataerkilliğin tarih içerisinde bir başlangıcı olduğu görüşüyle. Eğer bu doğruysa ataerkillik, tarihsel bir süreç ile de sonlandırılabilir.”

Gerda Lerner, Creation of Patriarchy (Ataerkilliğin Yaratılışı)

Bu deneme ağırlıklı olarak üç metne dayanmaktadır: Gerda Lerner’ın Creation of Patriarchy (Ataerkilliğin Yaratılışı), Marilyn French’in The History of Women (Vol. 1) (Kadınların Tarihi [1. Cilt]) ve Sally Roesch Wagner’in Sisters in Spirit: Haudenosaunee (Iroquois) Influence on Early American Feminists (Ruhani Kızkardeşler: Erken Amerikan Feminizminde Irokua Etkisi). Aynı zamanda Merlin Stone’un Tanrılar Kadınken isimli kitabı da temel alınmıştır. Bu denemede, bahsi geçen kitaplarda açıklandığı üzere ataerkilliğin oluşumu ve ataerkillikten önce varolan anasoylu toplumlar hakkında anahtar noktalara yoğunlaşmaya ve onları aktarmaya çalıştım. Çoğu pasaj, özgün metinlerin izinden yürümektedir. 

* * *

Varoluşumuzun büyük bir kısmında insanlar, ataerkilliğin boyunduruğu altında yaşamadı. Bugün bildiğimiz ataerkil düzen yalnızca beş bin yıllık; gelgelelim homo sapiens -modern insan- 80.000-90.000 yıl önce anasoylu topluluklarda sofistike araçlar, kıyafetler, rüzgar geçirmez barınaklar ve su taşıtları yapıyordu. Batıdaki ataerkilliğin kökenleri, genellikle Mezopotamya’ya ya da Bereketli Hilal‘e kadar takip edilebilir. M.Ö 4000’e gelene kadar geçen zamanda, şimdi Güney Irak olan Sümer’deki erkekler, çocuklara isim verme ve velayet haklarını kendi üstlerine almıştı ve bunun sonucunda kadınların bedenleri üzerinde güç kazanmaktaydılar. 

Sümer, ataerkilleşmeden önce anasoyluydu: ataerkilliğin yaratılışından ve sömürgecilik ortaya çıkmadan önce anasoylu topluluklara dünya çapında sıkça rastlanıyordu. Mezopotamya’da ataerkillik; geçimlik yaşamdan tarıma geçiş, şehirlerin oluşumu ve militarizmin yükselişi ile iç içe geçti ve bunun bir örüntü oluşturduğu gözleniyor.Toplumlar, ya tarıma geçişle ya da sömürgecilik yoluyla ataerkilleştiler. Howard Zinn People’s History of the United States (Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi) isimli kitabında, Avrupalıların  varışından önceki Haudenosaunee (İrokualar) topluluğunu şöyle ifade ediyor:

“İrokua toplumunda kadınlar saygıdeğer ve önemliydi. Aileler anasoyluydu. Bu, soyun ailenin dişi üyelerinden devam etmesi, kocalarının aileye katılması ve oğulların da evlendikleri karılarının ailelerine katılması anlamına geliyordu. Her sülale bir ‘uzunev’’de kalıyordu. Kadın boşanmak istediğinde, kocasının eşyalarını kapının önüne koyardı.”

Haudenosaunee gibi anasoylu topluluklarda miras çocuklara annelerinden kalır. Oğulların, kocaların ve abilerin mülkiyete erişimleri koruyucuları kabul edilen kadınlar üzerindendir. Anasoylu olan çoğu toplum aynı zamanda anayerseldir: Toprağı kadın miras alır, kız kardeşlerinin çocuklarına bakmakta erkekler yardımcı olur ve genç erkekler başka bir anasoylu klana evlilik yoluyla geçmek için evlerini terk eder. Kadınların toplumdaki merkezi yerlerine yaraşır politik statüleri de vardır. Gabriela Ngirmang’ın, Zohl de Ishtar’a ait olan Daughters of the Pasific (Pasifiğin Kızları) isimli kitapta açıklandığı üzere:

“Palau’da kadınlar yasamayı ilgilendiren konularda önemli bir rol alır. Kadınlar geleneksel olarak toprağın sahibidir. Klanın parasını biz kontrol ederiz. Geleneksel olarak klan şefimizi biz seçer ve onun görevine biz son veririz. Şeflerin yetiştirilme tarzlarını yakından inceleyebildiğimiz için bizim çıkarlarımızı en iyi şekilde teslim edecek erkekleri seçme kabiliyetimiz vardır.”

Sisters in Spirit: Haudenosaunee (Iroquois) Influence on Early American Feminists (Ruhani Kızkardeşler: Erken Amerikan Feminizminde Irokua Etkisi) isimli kitabında Sally Roesch Wagner, Amerikan kadın hakları hareketinin Haudenosaunee bölgesinde doğmasının bir tesadüf olmadığını açıkça belirtiyor. Kadın hakları hareketinin üç liderinin -Elizabeth Cady Stanton, Matilda Joslyn Gage ve Lucretia Mott- Haudenosaunee ile kişisel bağları vardı ve bu erken dönem süfrajetler “kadınların kurtuluşunun mümkün olduğuna inanıyorlardı çünkü en çılgın hayallerinin bile ötesinde haklara sahip özgür kadınlar tanıyorlardı: Haudenosaunee kadınları.”

1891’de bir Ulusal Kadın Konseyi’nde yaptığı  konuşmasında Stanton, edepsizlik eden Haudenosaunee erkeklerine nasıl “her an yorganlarını alıp taşınmalarının emredilebildiğini” anlattı. Stanton, yerli kadınların “evi yönetmesine” ve “mülkiyetin devrinin ve çocukların kadın soyu üzerinden ilerlemesine” gıpta ediyordu. Şöyle yazdı:

“Diğer her alanda olduğu gibi, kadınlar klan içinde de büyük bir güce sahipti. İcap ettiğinde klan şefinin, onların deyişiyle, ‘boynuzlarını devirmekte’ ve onu savaşçıların zümresine geri yollamakta tereddüt etmezlerdi. Şef adaylarının seçimleri de her zaman kadınlar tarafından yapılmaktaydı.”

Sömürgecilik öncesinde Haudenosaunee avcılık ve hortikültür ile uğraşarak yaşamaktaydı. Köyler, içerisinde yirmi beş ailenin yaşayabileceği uzunevlerden oluşmaktaydı. (Haudenosaunee ‘uzunevin insanları’ anlamına gelmektedir.) Her birinde ayrı uyuma bölgeleri ve karşılarındaki aileyle paylaştıkları şömine bulunurdu. Kadınlar tarımla uğraşır ve yiyeceği uzunevin iki ucunda depolarlardı. Ayrıca yiyeceğin dağıtımı da onların kontrolü altındaydı. Bu, kadınlar onları görevlerinden alabildiği için şeflerin savaş açmak için kadınların rızasını almaları gerektiği anlamına geliyordu. Wagner, 18. ve 19. yüzyıllarda yaşamış Amerikan yerlisi olan ve olmayan birçok muhabirin “beyazlarla etkileşime geçilmeden önce tecavüzün yerli halklar arasında var olmadığını iddia ettiğini” yazmıştır.

Avrupa gelenekleriyse bunun aksine evlilik içi tecavüzü ve erkeklerin karılarını dövmesini yasallaştırmıştı. Kadının mülkü ve maddi kazancı yasal olarak kocasına aitti ve boşanmak, kadınlar için neredeyse imkansızdı. “Hristiyan ülkelerin hepsinde kadınların gündüz ya da gece, tenha bir yerde bir erkekle karşılaşmaktan korkuyor oluşu; Hristiyan ahlakının düşük düzeyinin kanıtı olmaya yeter.” diye yazan Gage, 1898’de vefat ettiğinde  Haudenosaunee hakkında bir kitap üzerinde çalışıyordu. Araştırması Haudenosaunee sisteminde kadınların konumuna odaklanıyordu. O, bu sisteme “ana-hükmü ” (mother-rule) diyordu.

Aterkilliğin yaratılışından önce anasoylu topluluklar, Yakın ve Orta Doğu boyunca yaşamışlardı. Tanrıça dinlerine işaret eden bolca kalıntının bu bölgelerde keşfedilmesi bunun kanıtlarından biri. Merlin Stone, When God was a Woman (Tanrılar Kadınken) isimli kitabında tarihçilerin tanrıça dinlerini “bereket tarikatları” olarak karakterize etmesinin cinsiyetçi ve aşırı basitleştirilmiş olduğunu söyler. Irak’ta, ana-tanrıça figürleri; yılanlarla, kumrularla ve çift başlı baltalarla bağdaştırılan diğer tanrıça figürleri bulundu; M.Ö 7000 dolaylarında Kenan’da, tanrıça Astarte’ye tapıyorlardı. Ellerini memelerine yükseltmiş dişi figürler, eski yerleşkelerden biri olan Eriha’da keşfedildi. 

M.Ö 7000’den itibaren Eski Avrupa’nın Akdeniz ve Adriyatik kıyılarındaki verimli nehir vadilerindeki, Çekoslavakya, Güney Polonya ve Batı Ukrayna’daki yıkıntılar bu bölgelerdeki anasoylu yerleşimlerin varlığını gözler önüne seriyor. Bu yerleşkelerdeki evler, sadece kadınların bulunduğu, onların dişi-hayvan şeklinde gösterildiği ya da yılanlar ve kelebeklerle bağdaştırıldığı çizimler ve heykellerin olduğu sunaklara sahip. Marilyn French’e göre bu yerleşkeler, “tarım yaparak, hayvan  yetiştirerek, çömlekçilik ve oymacılık ile uğraşarak, kemik ve taştan alet edevatla binlerce yıl boyunca barış ve istikrar içinde yaşadı. Güzel, kolay ulaşılır ve surlarla çevrilmemiş alanlarda, temiz su ve toprağa sahip olan bu yerleşkeler ne savaşa dair bir kanıt bulunduruyor ne de mezarları sosyal tabakalaşmaya işaret ediyor.”

M.Ö 7000’den 3500’e kadar bu yerleşkeler, “karmaşık idare şekilleri, sosyal ve dini kurumlar, kuyumculuk gibi uzmanlık gerektiren işçilikler ve belki de yasaları ilgilendiren ilkel bir metin bile geliştirdi. M.Ö 5500’e kadar bakır madenciliğini öğrenmişlerdi ve seramiklerinin üzerine denize açılan gemiler resmediyorlardı.” M.Ö 6500’lere dayanan kırk tane mabet de Anadolu’da (Günümüz Türkiye’sinde) antik bir kent olan Çatalhöyük’te bulundu. Buluntular arasında genç kadınların, doğum yapan annelerin ve kocakarıların figürleri de vardı. Çatalhöyük’teki 6000-8000’lik nüfus; üstlerinden bir merdiven ile girilebilen, çamur tuğlalardan yapılan şömineler, kil ocaklar ve uyku platformlarıyla dekore edilmiş birbirlerine bağlı evlerde yaşıyordu. 

Ataerkilliğin oluşumu için önkoşullardan biri babalığı kavramaktı. Geçmişimizin büyük bir kısmında insanlar cinsel birleşmeyle, bu birleşmeden uzun bir süre sonra kadınların doğum yapışını birbiriyle ilişkilendirmiyordu. Bu ikisinin ilintili olduğunun keşfiyse ne bu keşfi takip eden olayları açıklamaya ne de meşrulaştırmaya yeter. 

French’e göre erkek egemenlik; erkeklerin çocuklara sahip olma ve onlara ad verme hakkını talep etmeleriyle ortaya çıkmıştı ve bu da kadınlarının bedenlerini denetim altına almayı gerektiriyordu. Erkekler, eşlerinin ilk bebeklerinin ‘kendinden’ olduğunu garantileme ihtiyacı hissettiğinden ilk çocukların öldürülmesi yaygınlaştı. M.Ö 4000 itibariyle, yiyeceklerin denetimi hala kadınların elinde olduğu halde Sümer yerleşimleri babasoylu hale gelmişti. Kadınlar ve erkekler balık tutar, tarımla uğraşır ve kuş yakalardı. Tanrıça İnanna’ya adanmış tapınaklar yapmak için birlikte çalışırlardı. 

Topluluklar nesilleri baba soyundan takip etmeye başladıktan sonra aynı zamanda babayersel de oldular. French bunu şöyle açıklıyor:

“Babayersel bir evlilikte kadın, onu seven ya da koruyabilecek hatta bazen onun dilini konuşabilen herkesten izole bir şekilde yabancılarla birlikte yaşar. Babayersel gruplarda çoğu zaman kocası ve onun ailesi tarafından istismar ve sömürüye maruz kalan kadınların bedenleri, emekleri, çocukları onlara ait değildir. Çocukları babalarının soyuna aittir. Bazı babayersel toplumlar kadının yanlarından ayrılmasına izin verir ancak çocuklarını yanında götürmesini yasaklar. Dolayısıyla çoğu kadın gitmez.”

Erkek dayanışması ve ergenliğe geçiş törenleri bu dönemde geliştirildi. Bu şekilde oğlanlara  ‘kadınsı’ duyguları küçümsemek; yerlerine sertlik, benliklerini inkar etmek, itaatkarlık ve kendinden ‘üstün’ erkeklere hürmet etmek öğretiliyordu. Böylece sevgiye değil güce dayanan ve ‘yüce amaçlar’ güden bir bağ oluşturuldu. Kadınlığa daha önce verilen hürmet ortadan kayboldu. French, “Erkek egemen toplumlarda kızlar aşağılanır. Yalıtılmış, hapsedilmiş, az miktarda belirli yiyecek ve içecekleri tüketmesine izin verilen ve bedeninin güçlü ancak kirli olduğu öğretilen kız, sahip olduğu gücün kirletmek olduğunun farkına varır. Böyle kültürlerde regl kanı, dehşet ve korkunun kaynağıdır.” diye yazar. 

Babasoyluluk iyice yerleştiğinde, kadınların evlenip kocalarının klanlarına gitmesi, bunun aksi duruma oranla kadınların kötü koşullardan kaçmalarını zorlaştırdı. Bundan sonra ataerki, tarımın gelişimi ve nüfus artışı ile bütünleşti. Bu olgular da bölgesel genişlemeleri ve militarizmi kamçıladı. Daha önceleri yiyecek dağıtımını kontrol eden kadınlar, bu dönüşümle birlikte bu güçlerini de yitirdiler: Tapınak kompleksleri ve hasat bir şehir hükümdarı ve eşi tarafından şehir merkezinden kontrol ediliyordu. Bu onlara ihtiyaç fazlası üretmeye devam etmeleri için çiftçilere baskı uygulama gücünü veriyordu. Sümer tapınaklarının tanrıçalar yerine tanrıları öne çıkarmaya başlamasıyla tanrıça İnanna önceliğini yitirdi (Ancak bazıları tanrıçalara tapmaya devam etti. Doğu ve Batı Roma’nın Hristiyan imparatorları son tanrıça tapınaklarını M.S 500’de kapadı).

Kabilelerarası savaşlar esnasında, kadınlar ve çocuklar esir alınırken erkekler genellikle öldürülüyordu. Kadın esirler, tecavüz ve hamilelik ile kabileye dahil ediliyordu. Böylece, öldürülen erkek akrabalarının yardımlarına koşamayacağını da bildikleri için, çocukları uğruna kabileye sadık kalıyorlardı. Kadınların ve çocukların bu şekilde ele geçirilmesi, köleleştirilmeleri ve erkeklerin onlara sahip olması, sınıflı toplumun başlangıcına işaret etmenin yanı sıra belki de özel mülkiyetin ilk biçimiydi. Gerda Lerner, Ataerkilliğin Yaratılışı’nda, kabilelerin erkekleri köleleştirmeyi ancak on yıllar boyunca kadınların bu şekilde zapt edilmesinin ardından öğrendiğini öne sürer.

M.Ö 3500-2800 yılları arasında, Sümer’de bağımsız ve baskın güç unsuru haline gelmeden önce  tapınak elitlerinin yanında ordu elitleri de şekillendi. Orduda güç sahibi erkekler, köylere şeflik yaparak ve daha sonra kolektif mülk olan tapınak topraklarını ve sürüleri ele geçirip klanlarını kullanarak şehirlere ve şehirlerin çevresine hükmetmeye başladı. Aralarından en güçlü klan şefleri, zaman içerisinde kendilerine kral ünvanını vererek tapınak mülkünün sahibiymiş gibi hareket ediyordu. Diğerleri ise birden fazla site devletini birleştirerek krallıklar veya ulus devletler yarattı.

Kralların ve hükümdarların kızları tapınaklara başrahibe veya bir başrahiple yıllık kutsal bir evlilik yaparak dingir-olmayan1 olarak atanıyordu. Tanrıça Inanna’yı temsil ya da taklit ediyorlardı. Bu kutsal evlilik, toprağın ve insanların verimliliğinin bir doğurganlık tanrıçasının cinsel gücünün kutlanmasına dayandığı inancını yansıtıyordu. Bu tören birçok tanrıça tapınağında neredeyse 2000 yıl boyunca icra edilmişti.

Pek çok efsanenin dönüşümü, cinsiyetler arasındaki savaşların erkeklerin zaferi veya kadınların gücünün ele geçirilmesiyle sonuçlanması suretiyle kadınların kademeli zapt edilişlerini yansıtır. French, erken Sümer mitlerini, “Tanrıçalar her şeyi yaratmıştı ve en seçkinlerden biri olan Siduri, cennette hüküm sürüyordu. Daha sonra bir güneş tanrısı onun hüküm sürdüğü diyarları elinden aldı, tanrıçaların rütbesi düşürüldü. Daha geç bir tarihe dayanan Gılgamış Destanı’nda ise artık Siduri yalnızca içki servisi yapıyordu,” diyerek açıklar. Daha da sonraki Babil/Asur ürünü olan Yaratılış Destanı, Tanrı Marduk’un kutsal ana Tiamat’ı nasıl yendiğini anlatır.

French’in açıkladığına göre İnanna, hakkındaki ilk mitlerde her şeyi kapsayan bir varlıktı: Doğumu, ölümü, ayrıca “bitki örtüsüyle iklimin, seher ve akşam yıldızının anası, koruyucusu ve tanrıçası olarak” yeniden doğuşu temsil ediliyordu. Sonraki mitlerden “Enki ve Dünya Düzeni”nde bir bürokrat olan Enki, kendi aralarında da bir hiyerarşiye sahip olan, ondan aşağı tanrılara başkanlık ederek baş tanrı olarak tasvir edildi. Enki’nin çeşitli makamlara atadığı tanrıların içinde yalnızca iki önemsiz tanrıça mevcuttu, İnanna bunlardan biri bile değildi. İnnana zamanla aşk ve savaş tanrıçası, sonra bir şifacı ve daha sonra baskın iki erkek tanrı arasında bir arabulucu oldu. Amurruların Mezopotamya’yı ele geçirmesinin ardındansa French’in deyimiyle, “İnanna, fahişelerin tanrıçası oldu.”

Karkid, Sümercede dişi “fahişe” anlamına gelen kelimedir. İlk defa M.Ö 2400’te en eski meslek listelerinin birinde karşımıza çıkıyor. Rahipler, tapınaklara para ve erkek çekmek için tutsak kadınları ve köleleri fahişeliğe zorlardı. 

Lerner, The Creation of Patriarchy isimli kitabında şöyle yazıyor:

“Ticari fuhuşun kadınların savaş esnasında tutsaklaştırılmasından doğmuş olması muhtemel. Kölelik yerleşik bir kurum haline geldikçe köle sahipleri, dişi kölelerini fahişe olarak kiralamaya başladı ve bazı köle sahipleri, onları çalıştırdığı ticari genelevler kurdu. Tutsak kadınların kişisel cinsel kullanım için hazır ve nazır olması, otoritelerini onu sıklıkla gasp ederek kazanan kralların ve şeflerin, servetlerini hizmetçiler ve cariyeler ile göstererek meşruiyet kazanma ihtiyacı haremlerin kurulmasına yol açtı. Böylece haremler; aristokratların, bürokratların ve varlıklı erkeklerin öykünebileceği güç göstergeleri haline geldi.

Ticari fuhuşun bir diğer kaynağı ise çiftçilerin yoksullaştırılması ve kıtlık dönemlerini atlatabilmek için borç köleliğine sebep olan borçlara bağımlılıklarının artmasıydı. İki cinsiyetten de çocuklar, borç taahütleri için aileleri tarafından terk ediliyor ya da ‘evlatlık’ verilmek üzere satılıyordu. Bu tür uygulamalar, dişi aile üyelerine fahişelik yaptırmanın aile reisine avantaj sağladığı koşulları oluşturabiliyordu. Ailelerinin onları köle olarak satmak zorunda kalması ya da yoksul kocalarının onları bu şekilde kullanması, kadınların fahişelik yapar hale gelmesine sebep olabiliyordu.”

M.Ö 2350’den itibaren kölelik, sınıf olarak pekişerek toplumsal düzenin kalıcı bir olgusu haline geldi ve  özel mülkiyet kavramı ortaya çıktı. Kadınlar, özel mülkiyete indirgenmelerinin yanı sıra erkeklerden farklı bir yasal ve ahlaki standarta göre yargılanıyordu. M.Ö 1750’ye gelene kadar, Hammurabi isimli bir Babil kralı mevcut yasaları bir miktar değiştirip derleyerek, Tanrı Şamaş tarafından tasdik edilen Hammurabi Kanunları’nı siyah dioritten yapılmış bir dikili taşa işlettirdi.

Bu yasalar, yüzlerce yıldır küçük topluluklarda yargıçlar ve halkın saygın yaşlıları tarafından uygulanan kanunların büyük bir kısmını kapsıyordu. Yasalar ‘kısasa kısas’ anlayışına dayanmasına rağmen bazı suçlar, mali yük ve kırbaç cezası ile ikame edilebilirdi. Lerner, Hammurabi Kanunları’nın üç ayrı sınıfı tanıdığını söyler: Rahiplerin ve devlet memurlarının bulunduğu Patrikler, şehirliler ve köleler. Cezalar sınıfa göre derecelendiriliyordu ve yüksek sınıftan bir kişiye verilen zarar için uygun görülen ceza, düşük sınıftan insanlara verilen zarar için uygun görülen cezaya göre çok daha ağırdı. Ayrıca erkekler işledikleri suçun cezasını çekmeleri için aile üyelerini, hizmetçilerini veya kölelerini kendileri yerine görevlendirebilirdi.

Hammurabi Kanunları’nda bir babanın çocukları üzerindeki otoritesinin sınırı yoktu. Bu 282 kanundan 73 tanesi, evlilik ve cinsellik ile ilgili konular hakkındaydı. Mesela bir kadın, kocasının memnuniyeti için ekonomik rolünü yasal olarak yerine getirmek zorundaydı. Eğer bir kadın ‘aptalca davranarak evdeki vazifelerini yerine getirmiyorsa ya da kocasının aşağılayacak davranışlarda bulunuyorsa’ kocası onu boşayabilir veya onu bir köle statüsüne indirgeyerek ikinci bir kadın ile evlenebilirdi. Kadınlar için boşanmak fiilen imkansızdı. 

Hammurabi dönemine dek  de mülkiyet erkekten erkeğe, erkek ailesi reisinden erkek aile reisine geçmekteydi. Ancak bu kadınlar vasıtası ile yani çeyiz ve başlık parasıyla gerçekleşiyordu. Bir kızın asıl değeri gelin olma potansiyeline bağlıydı ve bekaret, evliliğin koşullarından biriydi.  Herhangi bir evlilik, kadının bakire olmadığı anlaşılırsa iptal edilebilirdi. Kızların katı bir gözetim altında tutulması, iffetlerinin ve evlenecekleri kişiler üzerindeki aile kontrolünün garantisini veriyordu. Lerner bu konuda şöyle yazıyor:

“M.Ö. ikinci milenyumun ortalarına gelindiğinde, fuhuş yoksulların kızlarının yapması beklenen bir meslek olarak kurumsallaşmıştı. 

Mülk sahibi sınıftaki kadınların cinselliği üzerindeki denetlemeler topluma yerleştikçe saygın kızların bekareti, aileleri için finansal bir varlık haline geldi ve ticari fuhuş, erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için toplumsal bir gereklilik olarak görülmeye başlandı. Geriye kalan tek sorun ise saygın ve saygın olmayan kadınların birbirinden kesin ve kalıcı bir şekilde nasıl ayırt edilebileceği ve erkeklerin ‘saygın olmayan’ olarak tanımlanan kadınlarla sosyal ilişkiler kurmaktan nasıl caydırılabileceğiydi. Bu iki gaye de Orta Asur’un 40. kanunu ile nihayete erdirildi.’’

M.Ö on altıncı yüzyılda Babil yağmalandı ve M.Ö 1300 dolaylarında, başkenti Asur’dan ismini alan, militarist bir Asur imparatorluğu Suriye topraklarında yükseldi. İyi muhafaza edilmiş olan Orta Asur Kanunları (OAK), onu önceleyen Babil kanunlarından çok daha sertti ve bu sefer 112 kanundan 59’u evlilik ve cinsellik meseleleriyle ilgiliydi. Bakire bir kız tecavüze uğramışsa, kızdan boşanması yasaklanan tecavüzcüsüyle evlenmeye mahkumdu. Eğer tecavüzcü halihazırda evliyse, kızın babasına kendi eşini bir köle ya da cariye olarak vermekle yükümlüydü. 

OAK, fahişelerin saygın kadınlardan nasıl ayırt edileceğine dair sorunu çözmüştü. Cinsel olarak yalnızca bir adama hizmet eden ve onun koruması altında olan ev kadınları örtünerek saygın oluyordu. Yalnızca bir adama hizmet etmeyen ve onun koruması altında olmayan kadınların ise örtünmesi yasaktı. Yasanın hükmü şuydu:

“Ne derebeylerin eşleri, ne dullar ne de Asurlu kadınlar başları örtülü olmadan sokağa çıkabilir. Derebeylerin kızları da bir şal ya da kaftanla kendini örtmelidir… Sokağa yalnız çıktıklarında kendilerini örtmek zorundadırlar… Bir erkeğin evlendiği bir kutsal fahişe sokakta kendini örtmeli, bir erkeğin evlenmediğiyse sokakta başını açık bırakmalı, kendini örtmemelidir. Fahişelik yapan biri kendini örtmemeli, onun başı açık olmalıdır…”

Başının açık olması ile saygın kadınlardan ayrılan, kamusal alanda örtünmemiş olan bir kadın; fahişe farz ediliyordu. Bu kuralı ihlal etmek devlete karşı büyük bir suç olduğu kadar büyük bir cezaya da layıktı. Yasa şu talimatları veriyordu:

“Bir fahişeyi örtülü gören (erkek) kimse onu tutuklamalı, bulduğu tanıklarla saray mahkemesine getirmelidir. Mücevherleri alınmayacaktır (ama) onu tutuklayanlar kadının kıyafetlerini alabilirler. Kadına elli sopa vurulacak ve kafasına zift dökülecektir.”

OAK altında kadınların maruz kaldığı en ağır cezalardan biri kürtajla ilgiliydi: Kendileri veya başkalarına kürtaj yapan kadınlar, kazığa oturtuluyor ve defnedilmiyorlardı. Zina gibi kürtaj da yalnızca kadınlar için suç teşkil ediyordu: Başka bir adamın hamile eşine vurarak düşük yapmasına sebep olan erkek, eşi hamile kaldığı takdirde aynı zararın ona uygulanması için eşini yetkililere temsil ederek cezalandırılıyordu. 

Lerner bunu şöyle açıklıyor:

“Kendine kürtaj yapanlara verilen bu vahşi cezanın, kralın (devletin) gücü ile ataerkil aile reisinin çocukları ve eşleri üzerindeki gücü arasındaki ilişkiye, OAK tarihi boyunca verilen önemle ilgisi var. Böylece babanın halihazırda gelenekler tarafından zaten uygulanan ve kutsanan, yeni doğmuş çocuklarının yaşamı üzerine karar verme hakkı; OAK içerisinde toplumsal düzeni sağlamakla eşdeğerdir. Pratikte bu yeni doğan kız bebeklerin yaşaması mı ölmesi mi gerektiği konusunda verilen karardır. Bir kadının (kürtaj yaptırarak) böyle bir hakkı gasp etmesi, vatan hainliği veya krala saldırı ile aynı büyüklükte bir suç olarak görülür.”

The Rape Atrocity and the Boy Next Door (Tecavüz Vahşeti ve Kapı Komşusu Çocuk) isimli denemesinde Andrea Dworkin, bu en eski yasaların altında yatan prensipleri özetliyor: “Kadın, erkeğe aitti: Evlilik yasaları da bu mülk ilişkisini kutsuyordu. Tecavüz, bir kadının sahibinden çalınması anlamına geliyordu.” Tecavüz; hırsızlık, kaçırma ve bir adamın malını herhangi bir ticari faaliyet üzerinde anlaşmadan alma suçuydu. Zinanın yalnızca kadınlar için suç unsuru olmasının, kadınların boşanma sürecinde çektikleri zorlukların ve tecavüze karşı koymanın hem suç hem de (tecavüzün) kanıtlanmasının gerekmesi bu zihniyet yüzündendi. Nihayetinde, “Tecavüz, kadına sahip olan erkeğe karşı işlenmiş bir suçtu…” Dworkin bu yasaları geçen yüzyılın sonlarında inceledi çünkü onlar “hâlâ toplumsal düzen olarak bildiğimiz şeyin temeli olmaya devam ediyor.” Stanton, Gage ve ondan önce gelen birinci dalga feministler gibi o da bu düzeni değiştirmek istiyordu. 

1. Dingir, Tanrı anlamına gelen Sümerce bir kelimedir.

Çeviri: Daniela

Kaynak: https://reneejg.net/2018/12/creation-of-patriarchy/

Yalan

ANDREA DWORKIN

Sizlerle çevirisini paylaştığımız bu konuşma metni, aşağıdaki açıklamada da bahsedildiği gibi geçmişte Times Meydanı’nın manzarasını anlayarak okunmalı. O yıllarda büyümekte olan ve ‘ifade özgürlüğü’ temelinde yasal düzenlemeler peşindeki porno film sektörü içinse bu mahalle kanatlanmadan önce besleyip büyütüdüldüğü bir yuva gibi. Porno filmlerin gösterildiği sinemalar, videoların tek kişilik kabinlerde izlenebildiği dükkanlar, striptiz klüpleri, temel faaliyetin seks ticareti olduğu sokaklar, barlar, kulüpler, oteller… Şunu da eklemek gerek, bunların artık yerlerinde olmaması o dönemlerde pornografiye temelden itiraz yükselten feministlerin elde ettiği bir sonuç değil. Gayrımenkul piyasalarındaki değişimlerle, fuhuş ve pornografiyi yok etmek değil, gözden ırak tutmak isteyen muhafazakar poltikalar Times Meydanı’nın çehresini değiştirmiş. Ancak pornografi içerdiği şiddetle birlikte artık insanların cebine kadar girmiş durumda. Pornografinin bugünkü tüketimi ve popüler kültürdeki yansımaları hayatlarımızı şekillendirirken, pek çok insan bu duruma sorgulamadan alışmış görünüyor.

Fotoğraf: © George Cohen “Women Against Pornography,” 42nd St., NYC, 19

“Yalan, 20 Ekim 1979’da, New York’un resmi ve güzel halk kütüphanesinin arkasındaki Bryant Park’ta düzenlenen eylemde okunan bir konuşma metni. Bu parka genellikle uyuşturucu satıcıları hakimdi. Arkasındaki kütüphane ile birlikte, sanayileşmiş Amerika’nın cinsel istismar başkenti olan Times Meydanı’nın alt sınırını belirliyordu. Pornografiye Karşı Kadınlar tarafından düzenlenen ve başını çekenler arasında Susan Brownmiller, Gloria Steinem ve Bella Abzug’un yer aldığı eylemde, ezici çoğunluğu kadınlardan oluşan 5000 kişi Times Meydanı’nda yürüdü. Yürüyüş, Times Meydanı bölgesinin en üst sınırı olan West 59 Street’teki Columbus Circle’da başlamış ve Bryant Park’taki miting ile sona ermişti. İlk defa, Times Meydanı pezevenklere değil kadınlara aitti; kâr uğruna canı yakılan ve istismar edilen değil, gururlu ve zafer kazanmış kadınlara. Yürüyüş pornoculara kadınların kitleler halinde isyan edip bu acımasız caddelerdeki sıradan faaliyet olan organize kadın ticaretini durdurabileceğini gösterdi. Feministler parkta varlıklarını gösterdiler ama onu ellerinde tutmadılar.”

Entelektüellerin erotik sanat dediği entel dantel pornografiden, tezgâh altındaki çocuk pornosuna, kuşe kâğıtlı erkek “eğlence” dergilerine uzanan çamur deryasında gördüğümüz her türlü pornografininin özünde temel bir mesajı var. Pornografide sürekli iletilen esas mesaj şu: Kadın bunu ister, kadın dövülmek ister, kadın zorlanmak ister, kadın kendisine gaddarca davranılmasını ister, kadın canının yakılmasını ister. Bu, tüm pornografik ürünlerin temel prensibidir. Kendisine yapılan bu iğrenç şeyleri kadın ister. Bundan hoşlanır. Kendisine vurulmasından hoşlanır, canının yanmasından hoşlanır, zorlanmak hoşuna gider.

O sırada bu ülkenin dört bir yanında, kadınlar ve genç kızlar tecavüze uğruyor, dayak yiyor, sekse zorlanıyor, şiddet görüyor ve canları yakılıyordur.

Polisler onların aslında bunu istediklerine inanır. Çevrelerindeki insanların çoğu, bunu istediklerine inanır. Eşinden şiddet gören kadın sonunda korunma ya da yardım istemeye cüret ettiğinde, defalarca “peki adamı kışkırtmak için ne yaptın?” sorusunu duyar. Polis tecavüz mağduruna “zevk aldın mı?” diye sorar. “İtiraf et bir yanın bunu istedi” diye sıkıştırır psikiyatrist. “Bu dışarı çıkarman gereken enerjiydi” der guru. Yetişkin erkekler, sekiz, on ya da on üç yaşındaki öz kızlarının bile onları kışkırttığını iddia eder.

Kadının canının yakılmasından hoşlandığına dair bir inanç mevcut. Kadının sekse zorlanmak istediğine dair bir inanç mevcut. Her yerde bunu istediğine dair kanıt bulunur: Giyinişinde; yürüyüşünde; konuşma tarzında; oturup kalkışında. Mesela hava karardıktan sonra sokağa çıkmıştır; bir erkek arkadaşını eve çağırmıştır; erkek komşusuna selam vermiştir; kapıyı açmıştır; bir adama bakmıştır; bir adam ona saati sorduğunda cevap vermiştir; babasının kucağına oturmuştur; babasına cinsellikle ilgili bir soru sormuştur; bir erkekle aynı arabaya binmiştir; en iyi arkadaşının babasının ya da amcasının ya da öğretmeninin arabasına binmiştir; flört etmiştir; evlenmiştir; bir keresinde seviştiği bir adama daha sonra hayır demiştir; bakire değildir; babasıyla konuşmuştur; sinemaya yalnız başına gitmiştir; tek başına yürüyüşe çıkmıştır; tek başına alışverişe gitmiştir; gülümsemiştir; evde yalnızdır, uyuyordur, bir adam zorla içeri girer ve hâlâ o soru sorulur, “Hoşuna gitti mi? Pencereyi biri içeri girsin diye mi açık bıraktın? Her zaman üstünde giysi olmadan mı uyursun? Orgazm oldun mu?”

Vücudu morluklar içinde, tartaklanmış, canı yakılmıştır ama hâlâ ısrarla aynı soru sorulur: Buna sen mi sebep oldun? Hoşuna mı gitti? Bu onca zamandır istediğin şey değil miydi? Beklediğin, istediğin ve hayalini kurduğun bu değil miydi? Hayır, der durursun. Hayır dediğini, istemediğini ispat etmeye çalışırsın. Ha şu çürükler, morluklar mı? Kadınlar biraz sert sever. Onu ayartmak için ne yaptın? Onu nasıl baştan çıkarttın? Hoşuna gitti mi?

Bir erkek arkadaş ya da bir koca veya ebeveynleri ya da bazen bir kadın sevgili bile, kadının eğer gerçekten isterse adamı durdurmayı başaracağını düşünür. Eğer olay gerçekleşmişse kadın bunu hakikaten istemiş olmalıdır. Neyi istemiş olmalı ki? Zorlanmayı, canının yanmasını, zarar görmeyi, acıyı, aşağılanmayı. Neden istemiştir? Çünkü o bir kadındır ve kadınlar her zaman kışkırtır, hep bunu ister, bundan hoşlanır.

Peki fikri önemsenen herkes kadınların zorlanmayı, canlarının yakılmasını ve şiddete maruz kalmak istediklerini nereden biliyor? Pornografiden. Yüzyıllar boyunca, erkekler pornografiyi gizlice tükettiler. -Evet, avukatlar, yasa koyucular, doktorlar, sanatçılar, yazarlar, bilim insanları, ilahiyatçılar, filozoflar. Ve aynı yüzyıllar boyunca, kadınlar pornografiyi tüketmediler ve kadınlar avukat, yasa koyucu, doktor, sanatçı, yazar, bilim insanı, ilahiyatçı ve filozof olmadılar.-

Erkekler, içinde bunu her zaman isteyen kadınların olduğu pornografiye inanıyor. Erkekler, içinde kadınların direnip hayır dediklerinde bile bunu sırf erkeklerin onlara daha fazla güç ve şiddet uygulaması, daha çok zorlaması için yaptıkları pornografiye inanıyor. Erkekler bugün bile pornografiye inanıyor ve hayır diyen kadınlara inanmıyor.

Bazıları pornografinin sadece bir fantezi olduğunu söyler. Bunun neresi fantezi acaba? Kadınlar gerçekten dövülüyor, tecavüze uğruyor, sekse zorlanıyor, kırbaçlanıyor ve esir tutuluyorlar. Tasvir edilen şiddet gerçek. Pornografide tasvir edilenler, gerçek kadınlara ve gerçek kız çocuklarına karşı gerçekleştirilen şiddet eylemleri. Buradaki esas fantezi, kadınların istismara  duydukları arzudur.

Ve biz bugün sakince anlatmak için; bağırmak, çığlık atmak, feryat etmek, haykırmak için buradayız. Biz kadınlar bunu istemiyoruz, bugün istemiyoruz, yarın istemeyeceğiz, dün istemedik. Bunu asla istemeyeceğiz ve hiçbir zaman istemedik de. Fahişe sekse zorlanmayı ve canının yakılmasını istemez. Ev kadını sekse zorlanmayı ve canının yakılmasını istemez. Lezbiyen sekse zorlanmayı ve canının yakılmasını istemez. Genç kız sekse zorlanmayı ve canının yakılmasını istemez.

Bu ülkede her yerde, her gün, binlerce kadın ve genç kız şiddete uğruyor. Ve bu fantezi değil, her gün kadınlar ve genç kızlar tecavüze uğruyor, dövülüyor ve sekse zorlanıyorlar. Bu yüzden temel prensibi ve önkabulü istismar edilmek istediğimiz, canımızın yakılmasından zevk aldığımız, zorlanmaktan hoşlandığımız olan hiçbir tasviri bir daha asla kabul etmeyeceğiz.

İşte bu yüzden pornografiyle nerede bulursak savaşacağız; ve bunu savunan, üreten, satan ve kullananlarla savaşacağız.

Ve şundan emin olabilirsiniz: Pornografiye karşı yürüttüğümüz bu mücadele sessizliğe karşı mücadeledir; gerçek kurbanların sessizliğine. Pornografiye karşı hareketimiz, bir konuşma hareketidir; cinsel şiddetle susturulan kadınların ve genç kızların sesidir. Ve bir daha asla ama asla susturulmayacağız.

Çeviri: Pınar

Erkek Adaletin Örselediği Kadınlar: ‘Koca Katilleri’

Türkiye’de kadın cinayetleri davaları gündemimize sık giriyor. Kadın örgütleri, feminist avukatlar, aktivistler bu davaların çevresinde dayanışma örerek, tüm kadınlar için hukuk mücadelesi yürütüyorlar. Sayıları daha az olsa da şiddetine maruz kaldıkları erkeğe karşı kendilerini savunan, onları öldüren kadınların davaları da bu mücadelede önemli bir yer tutuyor. Geçtiğimiz günlerde Yasemin Çakal’ın Kedistan’a anlattıkları, bir kadının kocasını öldürmeden önce ve hatta sonra da nasıl bir cendere içinde hayata tutunmaya çalıştığını, kadın dayanışmasının gücünü, tüm bu deneyimi gözler önüne seriyor. Bizse tam da bu davaların ve ilgili yasaların tarihine; özsavunma göstererek kocalarını öldüren kadınların hukukun karşısındaki dezavantajlı konumlarının nasıl değiştirebileğine dair bir yazıya yer veriyoruz.

“Kadınlar olarak siz erkeklere karşı neden silahlı mücadele vermediğimizi hiç merak ettiniz mi? Sebebi bu ülkede mutfak bıçakları kıtlığı olması değil. Çünkü, aksini gösteren tüm kanıtlara rağmen, sizin insanlığınıza inanıyoruz.” Andrea Dworkin

Türkiye’de yaşayan kadınlar, neredeyse her gün erkek şiddetinin doruk noktası sayılabilecek kadın cinayeti haberleriyle uyanıyor. Diğer yandan erkek adaletin çözümsüz bıraktığı şiddet cenderesinden çıkmak için ellerini kana bulayan kadınlar ise azımsanmayacak düzeyde. Erkek şiddetine yoğun biçimde maruz kalan kadınların gösterdiği bu direniş biçimi fazla haberleştirilmiyor. Yok sayılmaları ya da önemsiz haberler olarak bahsedilmeleri yalnızca daha az sayıda olmalarından değil, meşru müdafaa eyleminin şiddet sarmalında yaşayan tüm kadınlar için özendirici olacağı düşüncesinden de kaynaklanıyor. Ancak madalyonun diğer yüzüne, yani sistemin örseleyip ‘koca katili’ haline getirdiği kadınların hayatlarına tüm cesaretimizle bakmak ve kadınların bu cendereden çıkması için hakiki çözüm yolları bulmaya gayret etmek gerek.

Kadınların ikinci sınıf insan muamelesi görmesi çok uzun bir tarihsel sürece yayılır. Bugün yaşadığımız dünyada egemen olan batı medeniyetinin tarihi incelendiğinde, erkeklerin kadınları şiddet ile kontrol altına almalarına izin veren yasalarla karşılaşıyoruz. Yani bugünkü dünya düzeninin kökenlerinin dayandığı yasalar kadınların şiddet yoluyla kontrol edilmesini düzenleyerek oluşturulmuştur. Roma döneminde, bir koca karısını disipline etmek için makul fiziksel güç kullanabilirdi. Kadının gözlerinin morarmış olması veya burnunun kırılması söz konusu makul güç sınırlarının içinde kalıyordu.. 1600’lere kadar Avrupa’nın birçok yerinde, bir erkek karısını ceza almaksızın öldürebilirdi, bu eylem cinayet sayılmıyordu. Buna karşılık, kocasını öldüren bir eş, hain muamelesi görerek cezalandırılırdı, çünkü cinayet kralı öldürmeye benzer bir eylem olarak kabul edilmişti. Bu bize batı medeniyetinde tarihsel olarak kimin tam anlamıyla insan kabul edildiğini, kimin yaşamının değerli görüldüğünü gösteriyor.

İngiliz Hukuku bir erkeğin eşini uyarmak için “başparmağından daha kalın olmayan bir çubuk” kullanabileceğine izin veren “başparmak kuralı”nı getirmişti. İşin tuhafı, bu kısıtlama aslında kadınları acımasız kocalardan korumanın bir aracıydı. Amerika Birleşik Devletleri on dokuzuncu yüzyılın başlarında bir erkeğin eşini dövme hakkını resmi olarak tanıdı. 1910’a gelindiğinde ise, 46 eyaletten sadece 35’i, erkeklerin eşlerini dövmesini saldırı olarak sınıflandıran reform mevzuatını kabul etti. Bu tarihsel örnekler yüzyıllardır kadına şiddetin devlet eliyle dahi normalleştirildiği bir düzene işaret ediyor. Peki bu erkek adalet, şiddet mağduru bir kadının eli kana bulandığında ne yapıyor, kadının yaşadığı sistematik şiddeti nasıl göz ardı ediyor?

Patriyarkanın hüküm sürdüğü binlerce yıldır iktidar sahipleri, ekonomik sistemler ve toplumlar değişti ama kadınlar sistemin dişlilerine takılmadan zehirli bir su misali akıp şekil değiştiren eril tahakkümün farklı formlarıyla mücadele ettiler. Kayıt altına alınmış ilk kadın hareketlerinden günümüze dek, dertleri erkek şiddetiyle başa çıkmak olan kadınlar, erkek egemenliğinin mantığıyla bakınca anlaşılması zor; ancak sistemin dört duvar arasına sıkıştırdığı kadının penceresinden bakıldığında anlamlı olan yöntemler geliştirdiler.

Ataerkil sistemin içinde ikinci sınıf insan muamelesi gören kadınlar eril tahakküm ile çeşitli durumlarda pazarlık ederek kendileri için en uygun konumu korumaya çalıştılar. Deniz Kandiyoti’nin söylemiyle kadınlar bu sistem içinde korunma amacıyla, annelik gibi değer verilen rolleri benimseme karşılığında özgürlüklerinden vazgeçtiler. İşte bu durum, kendini güçsüz, korunmasız hisseden; kolluk kuvvetlerinin, devletin, kendi ailesinin dahi korumadığı bir kadının dünyasından bakıldığında asla anlamsız değildi. Şiddete maruz kalan kadınlar boşanırlarsa “dul kadın” olarak anıldıklarında iki kat mağduriyetle karşı karşıya kalacaklarını düşündüler. Dönecekleri bir ev artık kalmayacaktı, bir kadının kocasından ayrılıp çocuklarıyla yeni bir hayat kurabilecek kadar para kazanmasına sistem izin vermiyordu. Bunun gibi birçok sebeple, kadınlar eşlerinin şiddetini sineye çektiler, çekiyorlar. Kadının dünyasından bakınca bu kararlar da kendi içinde bir mantığa sahip.

Hikayeleri ve maruz kaldıkları şiddet farklı olsa da, bu kadınlar çoğu zaman benzer duygusal süreçler geçirirler. İşte bu süreç, ‘Örselenmiş Kadın Sendromu’ (BWS-Battered Women Syndrome) olarak feminist psikolog Lenore E. Walker tarafından 1970’lerde, “eş/yakın ilişki şiddetinden” muzdarip kadınların psikolojik durumunu anlamak ve açıklamak için kullanıldı. Bu kavram aile içinde yahut yakın ilişki dahilinde uzun süreli şiddete, istismara maruz kalan kadınların bir dizi davranışsal ve psikolojik reaksiyonlarını ifade etmektedir.

Walker’ın teorisi örselenmiş kadın sendromunun merkezinde iki unsurun varlığından bahseder: şiddet döngüsü ve öğrenilmiş çaresizlik. Kadının maruz kaldığı uzun süreli şiddet döngüsü zamanla öğrenilmiş çaresizliğe evrilir ve şiddet kadının hayatının parçası olmaya başlar. Sorun artık kadının şiddet görüp görmemesi değil; şiddetin dozu, sıklığı gibi niteliklerindeki aşırılıklardır. Alandaki daha eski çalışmalar, şiddet gören kadınların bu döngüden çıkma ihtimali olmasına rağmen, çocuklar yahut ekonomik güçsüzlük gibi sebeplerle bu cenderen kurtulma girişiminde bulunamadıklarını ortaya koymuştu.

Yakın zamanlı araştırmalar ise bu algının değiştiğini göstermiştir. Bu araştırmalar, kadınların ataerkil pazarlık masasını devirmek için kendilerince elinden geleni yapmaya çalıştığını göstermektedir. İlk şiddet gördükleri andan itibaren önce ailelerinden biriyle, arkadaşlarıyla, sonraysa, değişen oranlarda olmakla birlikte, güvenlik güçleriyle, sosyal hizmet kurumlarıyla, avukatlarıyla, din adamlarıyla sorunlarına ilişkin iletişime geçtiklerini, şiddet görmemek için davranış kalıplarını istemeden de olsa değiştirmeye çalıştıklarını göstermiştir.

Bilinen ilk kadın örgütlenmelerinden günümüze kadınların eğitim düzeyleri yükseldi, beklenti ve talepleri arttı, güçlendi. Bunların dışında gerekli eğitimi yahut ekonomik durumu olmasa da kadınlar artık “erkek şiddetinin” hiçbir zaman haklılık payı olamayacağı fikrini daha çok benimsediler. Ancak ataerki toplumsal değişime uyum sağlayarak da kadınlara musallat olmayı başarıyor. Kadınlara şiddete maruz kaldıklarında alternatif yollar sunduğunu iddia eden bir hukuk düzenini herkes istiyor gibi görünse de, erkek adaletin mekanizmaları tam aksi yönde işlemeye devam ediyor. Kadınlara şiddetle karşılaşırlarsa boşanabilecekleri, kolluk kuvvetlerine başvurup eşinin ceza almasını sağlayabilecekleri, ekonomik olarak zor durumda kalmamaları için “yoksulluk nafakası” ile geçinebilecekleri ve hatta o kişinin kendilerine yaklaşmamasını dahi sağlayabilecekleri söylendi. Tüm bunların sözde kaldığını anlamak için koruma tedbiri almasına rağmen öldürülen, yüzüne kezzap atılan, 4-5 ayda bir ancak icra yoluyla nafakasını alabilen, başvurduğu karakoldan dalga geçer gibi verilen nasihatlerle elleri boş dönen kadınların sayılarına bakabiliriz. İşte bu kadınlar seslerini her çıkardıklarında ya şiddetin dozu arttı ya da erkek adalet mekanizmasının çözüm yollarının sözde kaldığını bireysel olarak deneyimlediler.

Erkek adaletin sunmuş olduğunu iddia ettiği çözüm yollarının hiçbir işe yaramaması bu kadınları çaresizlikle şiddet gördükleri eve dönmek zorunda bırakıyor. Sadece o dönüş anını düşünmek dahi korkunçken bu kadınların o evlerde yıllarca yaşadıkları gerçeğini ataerkil sistemin hukuku hep yok saydı.

İstanbul Tıp Fakültesinde yapılan bir araştırmada psikiyatri kliniklerine başvuran kadınlar arasında 80 vakanın 74’ünün örselenmiş kadın sendromuna sahip olduğu tespit edildi. (Yurdakul 1996). Örselenmiş kadın sendromu yaşayan kadınlar, çaresiz oldukları ve partnerleri ölmedikçe şiddetten kurtulamayacakları algısını taşımaktadırlar. Bu sendroma sahip olan kadınların hepsi katil olmuyor elbette. Ancak canlarına tak eden noktada işledikleri bir cinayetle, onları şiddetten korumak için kılını dahi kıpırdatmayan adalet sistemini tüm gücüyle karşılarında buluyorlar. Kadınlar dayak yerken, öldürülürken işlenen suça büyük toleransı olan sistemin, bu şiddetle mücadele eden kadına karşı çok az toleransı oluyor. Kadınların mahkemelerde başarılı oldukları nadir durumlarda savunmalarının ‘delilik’ kavramına dayandığını görüyoruz.

ÖRSELENMİŞ KADIN SENDROMUNUN TARTIŞILDIĞI İLK DAVALAR

1979’dan beri, ABD’deki yüzlerce vakada bu sendrom gündeme gelmiştir. Meşru müdafaa, daha önce erkek egemen anlayışa uygun olarak dar bir şekilde tanımlanmıştı. Birçok vakada hem fizyolojik hem de sosyolojik nedenlerle bir kadının bir erkekle aynı şekilde kendini savunamadığı ve daha spesifik olarak uzun süre şiddete maruz kalabildiği ortaya konulmuş oldu. Bu yüzden ABD’deki avukatlar meşru müdafaa kavramını değiştirmeden kadının sosyolojik ve fizyolojik durumunu gözeterek yorumu genişlettiler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, çıkış noktası olarak ele alınabilecek önemli bir örselenmiş kadın sendromu olayı 1979 tarihli Ibn-Tamas davasıdır. Ibn-Tamas çiftinin örselenmiş kadın sendromundaki şiddet döngülerini içeren ilişkileri, hamileyken dayak yiyen ve yüzüne silah doğrultularak evden kovulan Tamas’ın ortalık sakinleştikten sonra kocasını vurup öldürmesiyle noktalanmıştır. Bu davanın önemi, temyiz mahkemesinin örselenmiş kadın sendromu söz konusu olduğunda uzman ifadelerinin önemine vurgu yapması ve ancak uzman görüşünün kadının niye şiddet ilişkisinin tarafı olarak kalmaya devam ettiğini, kocasıyla ilişkilerini, sendromun sonuçlarının oluşup oluşmadığını değerlendirebileceğini belirtmesidir.

İngiltere’deyse bu konuda örnek teşkil eden üç davadan bahsedebiliriz. Ahluwalia, Thornton, Charlton davaları. Çünkü bu davalardaki sanık kadınların sesi, İngiltere’deki feminist kadın hareketi tarafından yapılan kampanyalarla duyurulmuş, kamuoyuna mal olmuş ve kavram olarak ABD’de ortaya çıkartılan örselenmiş kadın sendromunun da kamuoyunda tartışılmasına neden olan ilk davalar olmuşlardır. Kampanyaları düzenleyen kadın hareketi, haksız tahrik halinde aranan öfke ve elem içindeki psikolojiyle tepki verme ve meşru müdafaada o an saldırı şartının aranması gibi durumların, hâkim eril anlayışın eseri olduğunu söyler. Kadınların kendilerini fiziksel olarak güçsüz hissetmelerinin daha fazla zarar görmemek için anlık savunmaya geçmekten çekinmelerine sebep olduğunu kavrayan bir yaklaşım talep ederler.

Kiranjit Ahluwalia Davası 1992

Ahluwalia, kocası tarafından uzun süre şiddet gören ve istismar edilen bir kadındır. Sürekli tehdit ve şiddete maruz kalan kadın, bir gece adam uyurken üzerine benzin döküp yakarak kocasını öldürmüştür. Yargıç, jüriyi haksız tahrik altında bu suçun işlenip işlenmeyeceğini sormaya yöneltmiştir. Ahluwalia, ilk derece mahkemesinde bunu ani ve geçici bir kontrol kaybı ile yaptığını iddia etse de cinayetten hüküm giymesinin önüne geçememiştir. Temyize başvurulduğunda ise savunma Ahluwalia’nın başına gelen durumun haksız tahrik gibi bir kavram ile anlaşılamayacağını söylemiştir. Bu aşamada, “örselenmiş kadın sendromu” tartışılmış, Ahluwalia’nın depresif bir rahatsızlıktan muzdarip olduğu delillerle kanıtlanarak ceza sorumluluğu tartışmaya açılmıştır. Temyiz aşamasında yeniden yargılama kararı verilmiştir.

Sara Thornton 1996

Thornton, alkolik kocasından uzun zamandır şiddet gören bir kadındır. Olay günü alkollü bir şekilde eve gelen kocasıyla tartışmaya başlamış ve evden kovulmuştur. Bir süre sonra geri döndüğünde kanepede uyumakta olan kocasını uyandırarak onu bıçaklayıp öldürmüştür. Thornton’un davasında mahkeme, jüriyi haksız tahrikin göz önüne alınması için yönlendirmiş ise de cinayetten hüküm kurulmuştur. Temyiz aşamasında Thornton’un kişilik bozukluğu olduğu yönünde yeni tıbbi kanıt sunulmuş ve örselenmiş kadın sendromuna dayanılmıştır. Bunun üzerine temyiz mahkemesi, sanığın ceza sorumluluğu, zihinsel durumu, kişilik bozukluğu gibi durumları göz önüne alınarak yeniden yargılama yapılmasına karar vermiştir.

Janet Catherine Charlton 2003

Charlton’ın kocası kendisine ve kızına karşı sürekli şiddet uygulamaktadır. Charlton kocasını, adamın elleri bağlı olduğu bir cinsel ilişki sırasında öldürmüştür. Mahkeme Charlton’ın, uzun süreli şiddete maruz kalması, kendisi ve kızının güvenliğine ilişkin duyduğu korkuyu da gözeterek haksız tahrik altında cinayeti işlediğine hükmetmiş ve cezasında indirime gitmiştir.

İngiliz hukukunda örselenmiş kadın sendromunun yeni bir savunma şekli olarak kabul edildiğini görmek yukarıdaki örneklerden anlaşılacağı üzere zordur. Aynı şekilde ABD’de örselenmiş kadın sendromu meşru müdafaa savunmasında bulunmak için öne sürülmekte ama çoğunlukla bu savunma mahkemeler tarafından çeşitli nedenlerle kabul edilmemektedir.

Kamuya mal olmuş bu davalarda da görüleceği üzere erkek adalet sistemi ortada bir maktul ve katil varken ataerkil sistemin kadını soktuğu çıkmazı, şiddetin getirilerini gözetmemeye ve buna kılıf bulmaya çalışmaktan asla geri durmamaktadır. Haksız tahrik kavramını genişlettiğini iddia etse de cezai indirim hakkaniyetli olamamaktadır.

Diğer yandan Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda’daki mahkemeler, örselenmiş kadınların kendilerini savunmak için güç kullanabildiklerini ve kimi zaman kendilerini tehdit edici bir durumdan korumak için istismarcıyı öldürmekten başka bir yol olmadığına inanarak cinayet işleyebildiklerini gösteren çalışmaları kabul etmiş durumda. Mahkemeler, bu yöndeki delillerin kasten adam öldürme suçundan çeşitli savunmaları destekleyebileceğini veya daha az suçlu bulundukları takdirde cezayı hafifletmek için kabul edebileceğini belirtmişlerdir.

Türkiye’deyse sistematik şiddetine maruz kaldığı eşini öldüren Çilem Doğan’ın davası ile örselenmiş kadın sendromu belki de ilk kez gerçek anlamda konuşulmaya başlanmıştır. Çilem Doğan’ın uğramış olduğu şiddetin boyutları kamuoyunda büyük yankı uyandırmış ve ilk derece mahkemesi Çilem Doğan’ın cinayeti haksız tahrik altında işlediğine hükmetmiştir. Kamuoyunda beraat gibi algılansa da, ilk derece mahkemesi haksız tahrik indirimi ile 15 yıl hapis cezasına hükmetmiş ve Yargıtay tarafından cezası kesinleşene kadar 50 bin lira kefalet ile serbest bırakılmıştır. Bu kamuoyunu rahatlatan bir karar olduysa da yargılamanın sadece kişiye özel bu durum temelinde hareket ettiği açıktır. Failin kadın olduğu benzer durumlarda kadının uğramış olduğu sistematik şiddetin dikkate alınmadığını basına yansıyan başka bir örnekte çok net şekilde görebiliyoruz. Berdelle evlenen ve on sekiz yıl boyunca sistematik şiddete maruz kalan Hülya Tuncer, şiddetle sonuçlanan bir tartışma esnasında daha fazla dayanamayarak eşini öldürmüştür. Olay Çilem Doğan davası ile paralellik gösterse de yargılama aynı şekilde yürütülmemiştir. İlk derece mahkemesinde ağırlaştırılmış müebbet ile yargılanmış ve asla tatmin edici olmayan bir haksız tahrik indirimi ile 20 yıl hapis cezasına hükmedilmiştir. İstinaf aşamasında cezanın fazla olduğu ve kadının bireysel şart ve durumları tespit edilmediği belirtilerek karar bozulmuşsa da yargılaması tutuklu olarak devam etmektedir. Türkiye’de örselenmiş kadın sendromu her ne kadar basına yansıyıp tartışılsa da halen yargılamada bir savunma olarak yerini alamamış durumdadır. 

Örselenmiş Kadın Sendromunu Gözetmenin Önemi

Feminist hareket, erkek egemen perspektifle gözardı edilebilecek, kadınlara özgü faktörlere dikkat çekmiştir. Kadınların şiddetine maruz kaldığı eşine ya da ilişkide olduğu erkeğe yönelik suç davranışı bir “özgülüğe” sahiptir. Bu yüzden ne 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’ndaki “kasten öldürme” başlığı ne de hali hazırda eril adaletin araçlarından olan haksız tahrikle değerlendirmek kadınların mağduriyetini açıklayabilir. Mevcut durumda hep bir şey eksik, hep bir şey gözden kaçmış olacaktır ve adalet terazisi her seferinde erkeğin olduğu tarafta ağır basmaktadır.

Kocasını öldüren birçok örselenmiş kadının yargılanma süreci birçok yönden farklılık içermelidir. Olayın enine boyuna incelenmesi için şiddetin yarattığı travmayı ortaya koyabilecek materyal ve savunma desteği sağlanmalıdır. Örneklerini birçok yargılamada gördüğümüz; şiddete tanıklık edenler, kadının kolluk kuvvetlerine ettiği ama sonuç vermeyen şikayetler gibi, maruz kalınan şiddetin sistematikliğini gösteren veriler yargılamaya dahil edilmelidir. Kısaca bu durumun klasik bir meşru müdafaa vakası olmadığı ortaya konularak, sanık kadının kuvvet kullanmaya duyduğu ihtiyaç incelenmelidir. Kadının kuvvet kullanma ihtiyacının altında yatan esas huzursuzluğun ne olduğu tespit edilmelidir. Şiddet geçmişi, bu şiddetin yarattığı öğrenilmiş çaresizlik ve kadının can güvenliğine ilişkin korkuları ile yüzyıllardır şiddete maruz kalan kadınların toplumsal olarak itildiği konum bu koşullarda belirleyici olmaktadır. Bunların dışında kadının bedensel ve toplumsal farklılıkları gözetilerek suçu işleyiş şeklinde gözlemlenen farklılıklar ağırlaştırıcı sebepler olmamalıdır. Fiziksel olarak karşısındaki erkekten güçsüz olan bir kadının ona şiddet uygulayan erkeği öldürme biçiminde buna bağlı görülen farklılıklar cezayı ağırlaştırıcı bir unsur olarak değerlendirilmemelidir.

Kadın suçluluğu alanında talep edilen farklılık, kadınların ‘erkeklere göre’ farklı olması değil, kendi koşullarına özgü düzenlemelere kavuşturulması anlamında değerlendirilmelidir.

Türkiye’de zaman zaman basına yansıyan ve özellikle Çilem Doğan davasıyla daha belirgin hale gelen sistematik kadına yönelik şiddetin sebep olduğu ‘adam öldürme’ suçunun örselenmiş kadın sendromu temelinde incelenmesi de bu bağlamda önemli. Toplum ve devlet, evindeki kadının şiddete maruz kalmasını engelleyemediğini ve buna ilişkin sorumluluğunu kabul etmeli, yasalar bu yönde geliştirilmelidir.

KAYNAKÇA:

  1. Delahunt EA. Hidden trauma: the mostly missed diagnosis of domestic violence. Am J Emerg Med. 1995;13:74 –76.
  2. Walker L.E. The Battered Woman Syndrome. New York: Springer Publishing Co; 1984 
  3. Küçüktaşdemir,Ö.,(2015) Ceza Hukukunda Örselenmiş Kadın Sendromu, Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 
  4. Daly K. ve Chesney-Lind,Meda, (1988) Feminism and Criminology, 5 Just. Q. 497 
  5. Ascione FR, Weber CV, Thompson TM, Heathy J, Maruyama M, Hayashi K. Battered pets and domestic violence: animal abuse reported by women experiencing intimate violence and by nonabused women. Violence Against Women. 2007;13:354 –373.

Hayat dolu bir feministin erken vedası

(Fotoğraf: Nicole Jones)


Magdalen’in ölümü, dünyada pek çok kadının kirpiklerinden bir damla yaş süzülmesine sebep olmuştur. Cinselliklerini tanımlamak konusunda önlerine yeni moda engeller konan genç lezbiyenler, yanlış bedende olduğu düşüncesinden onun da yardımıyla çıkabilmiş olanlar, siyasi düşünceleri sadece birkaç sene zarfında dünyanın en büyük günahı haline gelince suçluluk duygusuyla boğulan, onun videolarına rastlayıp taze bir soluk alan feministler… Öte yandan bu erken ölüm, ‘kadınlar’ için, onlara zarar veren her şeye karşı dümdüz, dolambaçsız bir feminizmi savunan Magdalen’in hakarete uğramaya devam etmesine ya da kimilerinin onun mezarı üstünde dansetme çağrıları yapmasına engel olmadı.

Batıda, sol dahil kimseye eyvallahı olmayan feministlerin ve sıradan kadınların muhafazakar, sağcı bağnazlar ya da yobaz kız kuruları olarak resmedilmesi tarihsel olarak defalarca örneği görülen bir durum. Bu,  günümüzün sözde özgürlükçü -ama yine erkek egemen- değerleriyle uyuşmadıkları için makbul sayılmayan, Magdalen gibi TERF damgasını yiyen feministler için de tekrarlıyor. Bu söylem, feministlerin aslında feminist değil  de ‘sağcı’ olduğu iddiasının en çok öğretilip aktivist çevrelere yayıldığı yerler örneğin Avrupa’da ‘küçük burjuva radikalizmi’ olarak  değerlendirebilecek örgütlenmeler. Elbette bu ses Türkiye’de de yankı yapıyor. Bu yöntem çok tipik. Kadınların talep ve iddialarını itibarsızlaştırmaya yarayan ataerkil medeniyete ait eril siyasetin bir yöntemi. Bu siyasi söylemin erilliği Magdalen: Kadınlar arasında bir kahraman çevirisine yönelik sosyal medya yorumlarında doruğa ulaştı. Magdalen’in aslında ne kadar kötü olduğu, Angela Davis’in ne kadar önemli bir siyasi figür olduğu, asıl kahramanın Davis olduğuna vurgu yapılarak anlatıldı. Bu karşılaştırmanın absürtlüğü bir yana, ataerkilliğin kadınları iyi ve kötü olarak ayırarak bir kısmını kendi normalarına göre mutlak kötü olarak tarif etmesiyle, bu yalın kadın düşmanlığıyla yüzde yüz uyum gösteren bir yaklaşım. Dolayısıyla feminist siyasetin koşulsuz karşı çıkması gereken bir yöntem olduğu halde ‘iyi feminizm’in ne olduğunu anlatmak için kullanılması her nasılsa uygun görülmüş.

Magdalen, ölümünden sonra dilini bilmediği ülkelerde bile bunlara maruz kaldı. Bu dünyada yaşamış hiçbir insan kusursuz değil, ölüm kimseyi eleştiriden muaf kılmamalı ama onun işe yaramaz, ‘nefret saçan bir youtuber’ olmadığını, örgütlü ve örgütleyen bir feminist olarak yaşadığını söylemek de bizim boynumuzun borcu. Morning Star’daki bu metinse, kısa ve öz olarak bunları ortaya dökmekte.

 

Magdalen Berns (1983-2019)

Magdalen Londra’da doğdu ve Edinburgh Üniversitesi’nde mühendislik okumaya gidinceye dek tüm yaşamı başkentte geçti.

İkinci yılında alanını fizik olarak değiştirdi ve 2016’da mezun oldu.

Çok geçmeden, kendisine ölümcül beyin kanseri tanısı kondu.

Bu kuru sözcükler, Magdalen’in yaşamının ve kişiliğinin ne kadar dolu dolu olduğunu pek anlatamıyor.

Keskin bir zekâya sahip, şakacı ve sıcakkanlı Magdalen, ilk gençliğinden itibaren bir eylemciydi. Huntingdon Life Sciences’a [Ç.N: hayvan hakları eylemcilerinin 15 yıl boyunca kesintisiz protesto ettiği, hayvanlar üzerinde deneyler yürüten bir bilimsel araştırma kuruluşu] karşı yürütülen kampanyada, Piccadilly’de artık kapanmış olan kürk mağazalarından birindeki işgal eylemine katılmış, Sosyalist İşçi Partisi’nin seçim kampanyasında çalışmış biriydi.

Yirmili yaşlarında, kuzey Londra’daki kulüp ve barlarda ses mühendisi olarak çalışırken, siyasal enerjisi kadınların sorunlarına yöneldi.

Edinburgh Üniversitesi’ndeki öğrencilik yılları boyunca, kadınların cins temelli haklarını ve toplumsal cinsiyet (gender) kavramının sanki cins (sex) kavramıymış gibi yeniden tanımlanmasına yönelik bitmek bilmez taleplere karşı lezbiyenlerin kendi cinselliklerine sahip çıkma hakkını kararlı bir şekilde savunduğu için LGBT ve kadın grupları ile sürekli ters düştü.

Nisan 2016’da kendi video bloğunu açtı, “Penisli lezbiyen diye bir şey yoktur,” başlıklı YouTube videosunu yayınladı.

Magdalen’in doğrudan, duyguya yer vermeyen sunumu, toplumsal cinsiyet [kimliği]* ideolojisinin absürtlüklerini yerden yere vurduğu keskin zekâsıyla birleşince, ona uluslararası tanınırlık getirdi ve kendi kuşağının en tanınan feminist konuşmacılarından biri olarak ülke çapında toplantılara katıldı.

Gücü ve cesaretiyle çelişen ufak tefek bir yapısı vardı. Yüz yüze kaldığı tacizler karşısında o cesarete sık sık başvururdu.

Doğru bildiklerini söylemekten ve başkalarını da öne çıkıp konuşmaları için cesaretlendirmekten asla geri durmadı.

Toplumsal Cinsiyet [kimliğinin]* Tanınması Kanunundaki reform girişimlerinin kadın haklarına karşı teşkil ettiği tehdidi gören Magdalen, hükümetin kamuoyuna danışma süreci sırasında Women’s Spaces In Scotland’daki diğer feministlerle birlikte kampanya yürüttü.

Danışma süreci bittikten sonra, o ve diğerleri, mücadelenin daha yeni başladığını ve bu konuda farkındalık yaratma çalışmalarına her zamankinden daha güçlü bir ihtiyaç olduğunu anladılar.

Haziran 2018’de, İskoçya’daki en büyük kadın hakları grubu haline gelecek olan ForWomen.Scot grubunun kurucuları arasında yer aldı.

Magdalen’in bunlardan başka becerileri de vardı. Kadınlar boksunda öncülerden biri olarak, 2010’da Haringey Boks Kupasını kazandı ve 2011’de Britanya Üniversiteler Boks Şampiyonasını kazanınca İskoçya’nın ilk kadın Boks Takımının üyesi oldu.

Sonrasında, kodlamaya olan merakı ile 2013, 2014, 2015’te San Jose ve Prag’da düzenlenen ve ağır engelli olan insanlara yardımcı olacak bir program üzerinde çalıştığı Gnome Foundation (Google) Kodlama Yazlarına katılımı nedeniyle bokstan uzak kaldı.

Ölümcül beyin kanseri hangi yaş olursa olsun korkunç bir tanı ve yaşam sevgisiyle dolu genç, aktif bir kadın için zor olmuş olmalı.

Doğrusu, bu konuda bir kere bile olsun şikâyet etmedi: herkesin sonunda öldüğünü, dolu dolu bir hayat yaşadığını ve verdiği mücadelelerden mutlu olduğunu söyleyerek metanetli bir tutum aldı.

Arkasında yaslı bir aile ve dostların yanı sıra, enerjisi ve cesareti ile ilham verdiği birçok insan bırakıyor.

(Çeviri: Serap Güneş)

* ‘Gender ideolojisi’ olarak bahsedilen kavramla pek çok feministin eleştirerek bahsettiği toplumsal cinsiyet hiyerarşisinden ziyade ‘gender’ ile öznel cinsiyet kimliğini kastederek olumlayan siyasi hat kastediliyor. Bu ideolojik pozisyon, türkçesi toplumsal cinsiyet olan ‘gender’ kavramını kadınların maddi ezilme koşullarını yaratan bir toplumsal olgu yerine kişinin davranışlarına dayalı özgün kimliği olarak tanımlıyor.

Heteroseksüellik kurumu ve Adrienne Rich

Ataerkilliğin kendini sürekli yenileyerek devamlılığını sürdürmesinden çıkar sağlayanlar sık sık eşcinselliğin özendirildiğini ileri sürüyor. Bunun özendirilmesinin toplum düzenimizi bozacağını söylüyorlar. Bu doğruysa bizce bir problem yok. Çünkü yaşadığımız toplum düzeni zaten bozuk ve bu düzen heteroseksüelliğin özendirilmesine ve zorlanmasına da dayanıyor. Kadınlar heteroseksüel ilişki ve çekirdek aile romantize edilerek erkeklere bağımlı kılınıyor, bu ataerkilliğin en önemli kurumlarından birinin devamlılığını sağlıyor. Bu tartışmalar devam ededursun zorunlu heteroseksüelliği anlatan feministlerin en önemlilerinden olan Adrienne Rich neler demiş hatırlatmak istedik. Alfa Yayınları’ndan çıkan Sosyoloji Kitabı toparlayıcı bir özet sunmuş, metnin daha önce online ortama aktarıldığını görünce biz de buraya taşımak istedik:
(Fotoğraf: Neal Boenzi/New York Times Co./Getty Images)

Heteroseksüellik bir kurum olarak kabul edilip incelenmelidir – Adrienne Rich
Ya heteroseksüellik doğuştan gelen veya tek “normal” cinsellik değilse? Heteroseksüellik genellikle toplum için “doğal” bir temel olarak görülür, ama Adrienne Rich Zorunlu Heteroseksüellik ve Lezbiyen Varoluş (1980) adlı önemli makalesinde bu fikre meydan okur. Rich, kadınların bir toplumda kadınları aşağı gören kuralları kabullenmeye zorlandığını savunan Fransız entelektüel Simone de Beauvoir’dan etkilenmiştir.

Rich, heteroseksüelliğin doğallıktan çok uzak olup kadınlara empoze edildiğini ve “ heteroseksüelin” “homoseksüelden” ve “erkeğin” “kadından” üstün olduğu sahte iki kutuplu düşünceyi (heteroseksüel-homoseksüel ve erkek-kadın) teşvik eden bir iktidar sistemi olarak görülmesi gerektiğini savunur. Zorunlu heteroseksüellik, ilişkileri sürdürmek ve cinsiyeti “sergilemek” için uygulanacak şablonları bize “komut” olarak sunar. Örneğin bunu doğrulayan hiçbir inceleme olmasa bile erkekleri cinsel olarak aktif, kadınları ise pasif olarak düşünmeye teşvik ediliriz.

Rich’e göre kadınlardan pasif ve erkeklere bağımlı olarak kısıtlanmış biçimde davranması beklenir; bu beklentilere uymayan davranış sapkın ve tehlikeli bulunur. Örneğin cinsel olarak aktif kadın anormal olarak etiketlenir veya rastgele cinsel ilişkide bulunduğu söylenir. Erkeğin üstün olduğunu varsayan bir iktidar sistemi olarak ataerkillik, kadınlar zaman içinde bastırılmasının açıklanmasında faydalı bir kavramsal araçtır; Rich’e göre kadınların ikincil konumunu anlamak için erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliği hakkında düşünmek gerekir.

İdeolojinin Gücü
Rich, zorunlu heteroseksüellik ideolojisinin birçok yoldan kadınları erkeklerle cinsel ilişkiye “zorlamasını” tartışır. Örneğin iş piyasasında erkekler ve kadınların eşitsiz konumları, kadınların mali olarak erkeklere bağımlı olmasıyla sonuçlanabilir. Kadınların kamusal alanda erkek şiddetiyle karşılaşma riskinin olduğu ve bu yüzden hareketlerini sınırlandırıp erkek korumasına başvurması gerektiği yönündeki yaygın mit, kadınların heteroseksüel ilişkilere nasıl zorlandığının bir diğer örneğidir. Kadınlar kendilerini cinsel av, erkekleri de “doğal” cinsel avcılar olarak görmeye teşvik edilir. Tehlikeli yabancı türünden inançlar bunu pekiştirir. Sonuçta heteroseksüel ilişkiler kadınlara (sahte) bir güvenlik duygusu verir.

Gittikçe daha çok insanın evliliği ertelemeyi tercih etmesine rağmen birçok genç kadın halen bunu hayatlarının normal ve kaçınılmaz bir parçası olarak görür; bu beklenti Rich’in heteroseksüelliğin zorunlu doğası hakkındaki argümanının önemli bir boyutudur. İdeoloji Titanik gibi filmlerde ve Sindeıella gibi peri masallarında romantik anlatıları ön plana çıkararak bir kez daha heteroseksüelliği destekler.

Toplumda heteroseksüellik fikri öylesine egemendir ki insanlar aksini belirtmedikçe heteroseksüel olarak varsayılır. İronik bir biçimde, lezbiyenler veya geyler “dışarı çıktığında” heteroseksüellere göre daha cinsel bulunur. Böylece heteroseksüellik sinsice bir normallik güvencesi getirir.

Baskıcı Taktikler
Karl Marx, kapitalizmin kısmen fetih ve köleleştirme gibi şiddet eylemleri aracılığıyla varlığını sürdürdüğünü savunmuştur. Rich’e göre heteroseksüellik de benzer bir biçimde görülebilir. Tıpkı işçilerin ücretli emek dışında bir seçenekleri olmaması gibi zorunlu heteroseksüellik koşulları altında erkekler ve kadınlar heteroseksüel veya homoseksüel olmayı seçmez.

Kadınların davranışlarını kontrol etmek için ideolojinin sembolik şiddetinin yanı sıra fiziksel şiddete de sıkça başvurulur. Kadın sünneti ve kadınların zinası veya lezbiyenliğin cezalandırılması gibi eylemler kadının cinselliğini inkâr eder. Tecavüz bir diğer şiddet taktiğidir; evlilik içi tecavüz birçok Batılı ülkede 1990’lara kadar suç olarak kabul edilmemiştir. Bu, kadının cinsel olarak kocasına itaat etmesi gerektiği inancının bir yansımasıdır. Rich, “kadınların erkek işlerinde obje olarak kullanılmasının” zorunlu heteroseksüelliğin bir başka baskıcı taktiği olduğunu söyler; cinsel sömürü için kadın ticareti ve hayat kadınlarının cinsel zevk için kullanılması buna örnektir.

Bazı kültürlerde sadece erkek çocukların okula gönderilmesi tercih edilir; bunun nedeni kız çocukları evlilikten sonra kocasının ailesine katılırken erkek çocuklarının ailede kalacak olmasıdır. Bu görüşün bir sonucu olarak dünya genelinde kızların yalnızca yüzde otuzu ortaokul eğitimi almaktadır. Yetersiz eğitim kaçınılmaz olarak düşük istihdam olasılığı anlamına gelir.

Erkek iktidarını korumanın bir diğer yöntemi, kadınların önemli iş konuşmalarının yapılabileceği golf gibi boş zaman aktivitelerinin ve erkeklere özel kulüplerin dışında tutulmasıdır.

Heteroseksüellik bunun gibi birçok farklı açıdan cinsiyet ve cinselliğin katı sosyal oluşumları aracılığıyla işleyen bir kurum olarak anlaşılabilir. Bu cinsiyet fikirlerini uygulamak için şiddet dâhil önemli bir sosyal kontrol kullanılır. Sonuç olarak kadınlar heteroseksüelliğin içinde tutulur ve ona tabi olmaları sağlanır. Rıch’e göre kadınların bastırılması heteroseksüelliğin doğrudan bir sonucudur.

Tarihte ve kültürde lezbiyenliğin silinmesi ve inkârı, heteroseksüelliği korumanın yollarından biridir. Rich, toplumun erkek tanımlı olduğunu savunur; yani toplum erkeklerin ve ihtiyaçlarının kadınlarmkinden üstün tutulduğu bir yerdir. Kadınlar erkeklere güzel görünme ihtiyacı hisseder ve erkeklerle duygusal ilişkilerine kadınlarla arkadaşlıklarından daha fazla değer verir. Rich kadınları yaşamlarını diğer kadınlar çevresinde yeniden şekillendirmeye, bir başka deyişle kadın tanımlı olmaya çağırır. Bu tüm kadınları erkekleri terk edip kadınlarla birlikte olmaya çağırdığı anlamına gelmez; ama tüm kadınların muhtemelen yalnızca lezbiyen topluluklarda mümkün olabilecek bu deneyimi, yani başka kadınları sevmeyi tüm kadınların yaşamasını ister.

Lezbiyen Süreklilik
Rich, bir lezbiyenin ne olduğuna dair önyargılara meydan okur; lezbiyen erkeklerden nefret eden ve kadınlarla birlikte olan biri değildir, sadece kadınları seven bir kadındır. Bu görüş “siyasi lezbiyenlik” olarak bilinir: Rich ve diğerleri bunu basit bir cinsel tercihten ziyade ataerkilliğe direnme şekli olarak görmüştür. Lezbiyenlik, cinsel acıdan kadınlara ilgi duyanları ve heteroseksüel olduğu halde siyasi açıdan diğer kadınlarla bağlantılı olanları kapsayan bir süreklilik taşıyabilir. Bu, lezbiyenlik deneyiminin derecelerinin olduğu, “daha az” lezbiyen olanların sosyal olarak daha makbul olduğu anlamına gelmez. Rich’e göre 16. yüzyıl ve 17. yüzyılda çoğu zaman ataerkilliğin dışında yaşadıkları gerekçesiyle büyücü olarak asılan veya yakılanlar başta olmak üzere Avrupa’daki birçok kadından, 19. yüzyılın sonunda İngiltere’de ısrarla pantolon giyerek skandala neden olan Wigan kentindeki madenci kadınlara kadar zorunlu yaşam tarzına direnen ve sürekliliğin kah içinde kah dışında var olan kadınlar yüzlerce yıldır mevcuttur.

Rich’in lezbiyen süreklilik fikri kısmen lezbiyenliği cinsellikten uzaklaştırdığı ve feministlerin kendi heteroseksüelliklerini sorgulamaksızın sürekliliğin bir parçası olmasına olanak tanıdığı için ciddi tartışmalara yol açmıştır. İngiliz radikal feminist Sheila Jeffreys’e göre bu görüş kadınların kendini siyasi olarak onaylanmış hissederken erkeklerle ilişkilerini sürdürebilmesine olanak tanımıştır. Fakat Rich’in çalışmasının gücü, heteroseksüel kadınları eleştirmek yerine bir kurum olarak heteroseksüelliği eleştirmesinden gelir.

Rich’in fikirleri heteroseksüel-homoseksüel ikiliğine de meydan okur ve cinsel kimliğin Batı kültürünün icadı olduğunu savunan Amerikalı araştırmacı Eve Kosofsky Sedgvwick gibi queer kuramcılarını önceler. Sedgwick, bu cinsellik yapılarının sadece lezbiyenler ve geyler gibi “azınlık” gruplarının bir sorunu olduğu varsayımına da karşı çıkar.

Kavramsal Değişim
Rich’in 1980 yılındaki makalesinde ortaya koyduğu fikirler, heteroseksüelliğin bir kurum olarak incelenmesi çağrısında bulunarak cinsellik konulu incelemelerde belki de en önemli kavramsal değişimi sağlamıştır. İngiliz sosyolog Carol Smart’ın belirtttiği gibi bu daha önce hiç yapılmamıştır çünkü heteroseksüel kimlik, beyaz sömürgeci kimlik gibi zahmetsizce üstünlük sağlamıştır ve kendini bir norm olarak yapılandırdığı için görünmez kalabilmiştir. İngiliz sosyolog Stevi Jackson gibi heteroseksüel feministlerin heteroseksüelliğe bakışı Rich’in çalışmasından doğrudan etkilenmiştir. Fransız feminist Monique Wittig, 1992 yılında heteroseksüelliğin kadınların itaat etmesi ve sahiplenilmesine dayalı bir siyasi rejim olduğunu ileri sürmüştür.

Kısa süre önce İngiltere’de ünlülerin kızlara cinsel istismar uyguladığının ortaya çıkması ve Afrika’da Nijerya’daki iki yüzü aşkın okul çağındaki kızın militan İslamcı grup Boko Haram tarafından kaçırılması, heteroseksüelliğin kadınlara ve kızlara halen zor yoluyla uygulandığının çarpıcı örneklerdir. Rich’in argümanları, sosyal ve siyasi bir yapı olarak heteroseksüelliğe ilişkin önemli keşiflere ışık tutmaya devam eder.

Adrienne Rich
Feminist, şair ve makale yazarı Rich, 1929’da ABD, Maryland’da dünyaya gelmiştir. Anne ve babasının dini ve kültürel ayrımlarından dolayı gergin bir aile hayatı olmuştur.
Kendini daha sonra lezbiyen olarak tanımlamasına rağmen Rich kısmen ailesiyle bağını koparabilmek için evlenmiştir. Bu dönemde Columbia Üniversitesinde öğretmenlik görevi üstlenmiştir. Anne ve eş olarak deneyimleri, entelektüel potansiyelini engellemiş ve politik anlayışını radikalleştirmiştir. Savaş karşıtı protestolara katılmıştır ve aynı zamanda feminist politikaya ve insan hakları hareketine aktif olarak katılmıştır. 1997’de Başkan Bili Clinton’dan Ulusal Sanat Madalyası almayı ABD’deki eşitsizlikleri protesto etmek için reddetmiştir.

 

 

 

Stormé’yi hatırlamak – Stonewall Devriminin Fitilini Ateşleyen Siyah Kadın

59349f262300001700348c0fJULIA DIANA ROBERTSON

Filmde ona yer verilmemişti, her zamanki gibi tarih yeniden yazılırken de özne erkekler olmuştu ama gelin gerçekleri ortaya serelim: İlk Stonewall isyanını 28 Haziran 1969 günü gece saat 1:20’de butch¹ bir lezbiyen ateşledi. O gece, cesur bir siyah kadın, Stormé DeLarverie kafasına bir cop darbesi almış ve kelepçelenmişti. Kanlar içinde kalabalığa dönüp bağırdı: “NEDEN BİR ŞEY YAPMIYORSUNUZ?”

Uzun süren bir mücadele sonucunda Stormé sürüklenerek polis arabasına götürüldü ve tam da o an olaylar patlak verdi. O yaz gecesi bir devrim başlamıştı ve ilk yumruğu atan da güçlü bir siyah butch lezbiyendi. Bu olaydan tam bir sene sonra, 28 Haziran 1970’de ilk Onur Mitingi gerçekleşti. Bir sene önce Stonewall’da olanlara karşı politik bir eylemdi bu miting.

“Stonewall İsyanları New York’un ürkek gey ve lezbiyenlerini savaşçılara dönüştürdüğünde küçük bir grup olarak ilk yürüyüşü organize ettik. Bunun neye dönüşeceği hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Yürüyüşe izin verilip verilmeyeceğini bile bilmiyorduk. Ama işte 28 Haziran 1970’de 6. Cadde’nin batısında, Waverly Place’de toplanmıştık ve oradaydık.” – Fred Sargeant, The Village Voice

The Stonewall Inn, mafyanın işlettiği bir bardı. İçeri girmek isteyenlere önce gözetleme deliğinden bakılırdı ve eğer eşcinsel değilseniz bu bara giremezdiniz. Polisler içeriye daldığında bunun hiç de iyi olmadığı belliydi. O zamanlar cross-dressing² illegaldi ve eğer “cinsiyetinize uygun olmayan” kıyafetler içinde yakalanırsanız tutuklanabilirdiniz.

Stormé DeLarverie 1920’lerde Afrika-Amerikalı bir anne ve beyaz bir babadan dünyaya gelmişti; drag king³ olarak performans sergiliyordu ve isyan gecesi polisle çatışan pek çok “butch” lezbiyenden biriydi. Stormé öz savunma olarak ilk yumruğu atmıştı. “Polis bana vurdu, ben de ona vurdum,” diye aktarmıştı.

“Stormé DeLarverie ismi anımsanmıyor olabilir ama anımsanmalı. Kimileri onu Eşcinsel Topluluğunun Rosa Parks’ı olarak tanımlıyor.” -After Ellen

Stormé DeLarverie hiçbir zaman bu tarihsel hareketi ateşleyen kişi olarak nam salmanın peşine düşmedi. Ama pek çok kişi onun Stonewall İsyanları’nı başlatan çağrısını hatırlıyor.

“O gece orada takılan geyler, lezbiyenler, drag queenler ve drag kingler karşı koymaya ve savaşmaya karar vermişti.” -Washington Post

Stormé DeLarverie lezbiyen topluluğuna onlarca yıl gönüllü sokak devriye işçiliği yaparak hizmet verdi. Lezbiyen barlarını gezerek kendisinin “küçük kızları” olarak andığı kadınların güvenliğini sağladı. Androjen, uzun boylu, esmer, yakışıklıydı ve ruhsatlı bir silah taşıyordu. Bunu 80 küsür yaşına kadar yapmaya devam etti ve 2000lerin başlarında emekli oldu. 2017’de Amerika’da ancak bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar lezbiyen barı kaldı. San Francisco’daki son lezbiyen barı the Lexington Club 2015 yılında kapandı. Stormé “eşcinsel süperkahraman” olarak hatırlanıyor; nesli tükenen lezbiyen alanlarının korkusuz koruyucusu.

Stormé DeLarverie 24 Mayıs 2014’de Brooklyn’de uykusunda öldü.

***vesvese’nin notu: Stormé’yi anarken 26 Nisan Lezbiyen Görünürlük Günü‘ne de link atmayı ihmal etmeyelim. 🙂

Çeviri: ves.

Özgün metne buradan ulaşabilirsiniz.

 

¹ Toplumda maskülen olarak kodlanan görünüm özelliklerine sahip olan, “erkeksi” lezbiyen.
² Karşı cinse ait görülen kıyafetler giymek.
³ Erkeksi kabul edilen görünüm ve davranışlara sahip kadın performans sanatçısı

Feminizmin ateşi İran’da yanıyor

ROYA HAKAKIAN

Batılı aktivistler Müslümanların peçe giyme hakkını savunurken, İranlı kadınlar daha büyük bir amaç için savaşıyorlar: Bir seçeneğe* sahip olmak.

 

40 yıl önce İran’ı kasıp kavuran devrim İran ve Amerika arasındaki tüm diplomatik bağları da kopardı. Bunu hepimiz gayet iyi biliyoruz. Ama bununla birlikte bir başka bağ daha kopmuştu; İranlı feministlerle Amerika’daki kızkardeşleri arasındaki bu bağ, diğerinden farklı olarak sanal dünyadaki anonim kimliklerle kuruldu.

Mart 1979’da Ruhullah Musavi Humeyni’nin iktidara gelmesinden günler sonra, Amerikalı feminist ikon Kate Millett Tahran’a gitmişti. 8 Mart’ta, Millett, Humeyni’nin kadınlar için zorunlu kıyafet tasarısını protesto etmek için kadınlarla gösterilere katıldı. Eğer o dönemde İran’da doğru giden her şeyin -ve yanlış gitmek üzere olan her şeyin- kusursuz bir mikroevreni olabilecek bir an vardıysa, o Mart ayındaki bu andı. Kapalı kadınlar, açık kadınların yanındaydı ve kapalı olmalarına rağmen bunun seçeneklerini yok etmeye karşı bir protesto olduğunu açıkça belirtiyorlardı. Kadınlar gelecek nesillerin kendi nesillerinden daha fazla özgürlüğe sahip olmalarını istiyorlardı. Bir muhabir Millett’e Humeyni hakkında ne düşündüğünü sordu. Millett kameraya kararlı bir bakışla Humeyni’nin “şovenist bir erkek ” olduğuna inandığını söyledi. Bunlar çoğu insanın Ayetullah’a hayranlık duyduğu coşkunun had safhada olduğu devrim sonrası günlerdi; buna sessiz kalınamazdı. Millett’in bunun ardından tutuklanması ve sınırdışı edilmesi de şaşırtıcı değildi. Nitekim daha sonra bu günlerden hayatının en dehşet verici anıları olarak bahsedecekti.

1979

Fotoğraf: Hengameh Golestan – 1979

Kırk yıl sonra, İranlı kadınlar hâlâ sokaklarda aynı talepleri dile getiriyorlar ve Tahran’ın en boyun eğmez muhalefetine dönüştüler. Genç, yaşlı, kapalı, açık kadınlar 1978’in inatçı günlerinden bu yana ulusun gördüğü en cesur sivil itaatsizlik eylemlerini sahneliyorlar. Geçtiğimiz yıl onlarca başı açık kadın ülkenin her yerinde kürsüler kurarak kıyafet kanunlarına karşı barışçıl bir meydan okumayla beyaz eşarplarını salladılar. Sokaklarda başörtülerini sıyıran genç kadınlar hem kendilerini, hem de sokaktaki işgüzarlar ve ahlak polisiyle yüzleşmelerini filme çektiler. Tahran’da iki kadın gözaltına alınarak resmi bir beyaz minibüse binmeye zorlandıklarında kalabalıklar aracın etrafını sardı, minibüsün kapısını açtı ve kadınları serbest bıraktı. Bugün İran’da gerçekleşenler sufrajetlerden miras alınan bir isyan olarak tariflenebilir. Öncüllerinin kadınların oy hakkı için yaptıklarını diledikleri gibi giyinme hakkı için devam ettiriyorlar. Millett bu akımı on yıllar önceden öngörmüş ve şöyle demişti: “1847’de kadın hareketinin başlangıcından bugüne dek savaştığımız her şey bu toplumda büyük bir tehlike içinde.”

Bugün, İranlı kadınlar ikinci sınıf statülerinden bıkmış, kendilerini korumayan yasalara boyun eğmeyi reddediyorlar. Peki Amerikalı Millett’lar şimdi nerede? Müslüman kadınların Batı ülkelerinde başörtüsü takma haklarını hararetle savunan feministler neden seçim haklarını isteyen İranlı kadınların mücadelelerine sessiz kalıyorlar? Zorunlu tesettür karşıtı hareketin öncü seslerinden biri olan Masih Alinejad, Avrupa Parlamentosu huzurunda şöyle demişti: “Sizden gelip bizi kurtarmanızı istemiyoruz. Biz kendimizi kurtaracağız.” Bunun yerine, Batılı liderlerin, özellikle kadınların, İranlı kadınların Avrupalı kadınların kanıksadıkları aynı haklar için savaştıklarını görmelerini istemişti: Diledikleri gibi giyinebilmek.

Yine de, haklı olarak kendilerini memleketlerindeki sağcı milliyetçilerin karşısında konumlandırmak isteyen demokrat batılılar için başörtüsü bir direniş sembolü haline geldi; oysa başörtüsü giymek zorunda bırakılan kadınlar için bu tam tersine, bir baskı sembolü. Bağlamsız toleransın yalnızca dogmanın bir başka formu olduğunu unuttular. Müslümanların peçe giyme hakkını savunmak, milliyetçi ve yabancı düşmanlığının siyasi ivme kazandığı batı toplumları içinde oldukça makul. Ama yasalarla zorunlu kılınan ve bir cinsiyet ayrımcılığı sembolüne dönüşen peçeye karşı ses çıkarmamak da tüm feminist ve demokratik değerlere ihanettir. Bu konuda sessiz kalanlar bunu genellikle kültürel görelilik adına yapıyorlar. Sömürgecilik günahlarından alıntılarla, peçe meselesine karışmanın başkalarının yerli geleneklerine karışmak anlamına geldiğini savunuyorlar. Ama eğer sömürgeci perspektifin esas ahlaki kusuru, hükmettiklerini eşit görebilme yetersizliği ise, o halde bugünün hoşgörülü liberalleri de aynı şeyle suçlanabilirler. Seçim özgürlüğünün -bu durumda, kıyafet özgürlüğünün- yalnızca batılılara ait bir lüks değil, herkes için evrensel bir hak olduğunu göremiyorlar. Bir grup güçlü İranlı erkek ulusun yarısı adına kendi iradelerini empoze ettiği sürece, ne giyeceğini seçebilme hakkı da evrensel bir insan hakları mücadelesi olarak görülmeli.

Çeviri: ves.
Özgün metne buradan ulaşabilirsiniz.

* feminist vesvese’nin şerhi: Seçeneklere sahip olmanın, doğuda ya da batıdaki ataerkil toplumların bizlere sunduğu seçenekler arasında tercih yapabilmenin kadınları özgürleştirmeye yetmeyeceğinin bilincindeyiz. Yaşamımızın inşa edildiği koşulların nasıl düşündüğümüzü ve seçimlerimizi etkilediğini yok saymak mümkün değil. Dolayısıyla bir seçenek sahibi olmayı kadınlar için nihai bir kurtuluş formülü gibi görmediğimizi burada belirtmekte fayda görüyoruz. Ancak İranlı kadınların onlara zorla dayatılan kıyafet kurallarına isyanını yalnızca bir tercih meselesi olarak değil, erkek egemen baskıya karşı kadınların direnişi olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz. Yazıda bahsedildiği gibi ayrımcılık ve baskıyı bağlamından kopuk düşünemeyiz. Avrupa’da başörtüsüne dayalı ayrımcılık ya da yasakları, İran’da zorunlu örtünmeyi siyasi iktidarlara göre ayrı ayrı değerlendirirken ikisinin de kadınlara yönelik nefretten beslendiğini ve kadınların araçsallaştırıldıklarını görebiliriz.

 

Seder-Mazoşizm

Bu da ne demek şimdi ve feminizmle ne ilgisi var? Sizin için Türkçe altyazısını hazırladığımız uzun metrajlı animasyon film Seder-Mazoşism, Nina Paley’nin maharetli ellerinin ve zihninin ürünü.

Nina Paley kendi ailesi ve dini köklerinden yola çıkarak bizi ataerkilliğin kökenlerine bakmaya çağırıyor. Tek tanrılı dinler öncesindeki izlerini gördüğümüz tanrıçaların yerine tek ‘erkek‘ tanrının geçişinin hikayesini izliyoruz filmde.

Yahudi ailelerinin Hamursuz Bayramı’nda (Pesah) yediği geleneksel Seder (düzen) yemeğinin ritüellerini izleyen Paley’nin filminde, Mısır’dan çıkış hikayesi (Exodus)  Musa, Aron, Ölüm Meleği, İsa ve yönetmenin kendi babası tarafından yeniden anlatılır.

Bu filmin tüm tek tanrılı dinlere ve bunların üzerine kurulmuş dünyaya, ataerkilliğe dair bir söz söylediğininin farkına varmak çok da zor değil. İyi seyirler.

Filmi vimeo dışında da indirerek izlemek mümkün: https://archive.org/details/sedermasochism/

Altyazılar filmin web sitesinde bulunabilir: http://sedermasochism.com/transcript-subtitles/

 

Örtünmek ya da örtünmemek, acaba bütün mesele bu mu?

Tek tanrılı dinler kadınları kontrol altında tutmanın; onları ikincilleştirmenin, cinsiyetçi rollere hapsetmenin araçları olmuş hep. Dinin tek başına bunu yarattığını söylemek belki yersiz ancak oldukça güçlü bir araç olduğunu gerek feminist tahliller gerek deneyimlerimiz bize gösteriyor.

Türkiye’de de haliyle islam kültürünün ve bunun çevresinde örülen siyasetin  toplum üzerinde derin etkileri var. Kadınlar bu siyasetin aracı olabilirken her durumda en çok ezilen kesimi. AKP ve Erdoğan’ın iktidara gelişi ve bunu zamanla yerleşik hale getirişi pek çok etkisinin yanında kabaca ifade etmek gerekirse toplumsal normu ve orta sınıfı sekülerlikten dindarlığa kaydırdı. Bunun ilk ve önemli adımlarından biri başörtülü genç kadınların uğradığı haksızlığın iki siyasi kampın savaş alanı olması ve kadınların siyasi propaganda aracı haline gelmeleriydi

S. lise ve üniversite yıllarında kendini bu savaşın ortasında bulan genç, dindar bir kadındı. O günlerde genç kadınların uğradığı haksızlığa karşı çıkan siyasi aktörler, daha sonra iktidar sahibi olup otoriterlerleşerek kadınları etkileyen başka haksızlıklara imza attılar, atmaya devam ediyorlar. S. bize zamanla geçirdiği değişimin; inancından ve örtüsünden kopuşunun hikayesini anlatırken Türkiye’nin yakın tarihindeki toplumsal değişimi ve bunların kadınlar için ne anlama geldiğini de okuyacaksınız…

feminist vesvese: İstersen önce bize ailenden, üniversite kapısındaki engele toslamadan önceki hayatından ve eğitim sürecinden bahsedebilirsin…

S.: Ben İç Anadolu’da doğdum ve üniversite için İstanbul’a gelene kadar orada yaşadım. Ailem ilk hatırladığım haliyle Demirelciydi ve sonra Refah Partisi rüzgarına kapıldılar. O sıralar “kızlar okumasın” zihniyetindelerdi ama okumakta direteceğimin de farkındaydılar. Bir komşumuz kızıyla birlikte beni de ortaokulda imam hatipe yazdırmıştı. Babam eğitim almamla hiç ilgilenmese de başörtüsüyle ve sadece kızlarla okuyacak olmam epey işine gelmişti. Ben ortaokuldayken 28 Şubat süreci yaşandı ve kızları harcanır korkusu olan aileler onları imam hatipten aldılar. Erkeklerden ise özellikle ilahiyat okuması istenenler dışında neredeyse hepsi ailesi tarafından imam hatip liselerinden alındı. Böylece ilahiyat dışındaki bölümlere girmek istediklerinde puanları düşmeyecekti. O aşamada bile daha ziyade bir kadın sorunuydu bu 28 Şubat mevzusu. Beni ailem başka bir liseye geçirmedi zaten ilgilenmediği için. Doğrusu o dönemde yapılan şeyleri çok mantıksız-hukuksuz-siyasi gördüğüm için bunun bir şekilde düzeleceğini düşünüyordum. Üniversite sınavına girerken dahi bunu yaptıklarına hala inanamıyordum. İmam hatipten, yani eğitimi kötü bir liseden mezun olup üniversite sınavında fena olmayan bir derece yaptım.

feminist vesvese: Okuyucuların da daha iyi anlaması açısından burada bir parantez açmak istiyorum. Örneğin ben 28 şubat öncesi üniversite sınavına girmiş bir fen lisesi mezunuyum. O zaman bizim de bütün meslek liseleri ve imam hatip liseleri ile beraber bir sorunumuz vardı, ‘düz’ liselerden mezun olanlara göre mezuniyet ortalamamız daha düşük bir katsayı ile hesaplanıyor ve üniversite sınav puanımıza etki ediyordu. Hatta bu yüzden kimi okullarda çeşitli fen liselerinin birinci ya da ikinci sınıflarından ayrılanlara açılan sınıflar oluyordu. Sanırım 28 şubat sonrası imam hatiplerin tercih edilmemesi için bu katsayılarda yeni düzenlemeler yapıldı. Senin söylediklerinden anladığım bu ‘caydırma’ politikası mevcut öğrencileri ve özellikle eğitim almak için tek şansı imam hatipler olan başörtülü genç kızları cezalandırmış oldu, böyle yorumlayabilir miyiz?

S.: Hatırladığım kadarıyla imam hatipli olarak sadece ilahiyat ya da din kültürü bölümlerini seçebilir, sayısal-sözel-dil gibi bir tercih hakkı kullanamaz hale gelmiştik. İmam hatip dışındaki meslek liselerindekiler ise sadece mezuniyet alanına yakın birkaç bölümü seçince puanları kırılmıyordu. Bize daha ciddi bir etkisi olmuş oluyordu bu açıdan. Bir de imam hatiplerdeki konu elbette kadın ve başörtüsü ile ilgili. Genç kızlar o ideolojik çerçevede sadece imam hatip lisesinde kaldıkları zaman başörtülü okuyabilecekleri ve inançları için gerekenin bu olduğuna dair bir psikolojiye hapsedildi. Sadece kızların eğitim gördüğü özel liselere gönderilenler de oldu tabi ama çoğunluğun ailesinin gücü buna yetecek durumda değildi. Ayrıca ben liseye geçtiğimde imam hatipten de başka bir liseye geçiş yapma hakkı kalktı. Benim zamanımda açık liseye de geçiş yapılamadı.

feminist vesvese: Bütün bunların sonucunda belki de okumak için tek şansın olan imam hatip lisesinden mezun olmak seni üniversite girişinde negatif olarak etkilemiş oluyordu. Bunun hakkında neler düşünüyordun?

S.: Bir bedel ödemiş oldum. Çocukluğumdan beri dine meraklıydım. Sanırım her şeye meraklıydım ama evde ve çevrede din dışında kültürleneceğim bir ortamım olmadı. O yüzden inandığım şeyin gereğini yaptığımı düşündüm, başörtülü olmanın bir bedeli vardıysa da bunu ödedim. Üniversitede ilahiyat dışında bir yeri seçtiğimde imam hatipli olduğum için puanımın epey düşürülmesi bunun için ödediğim ilk bedeldi. 17 yaşında benim gibi bir kız çocuğu için üniversite, ailesinden ayrı kendi yolunu çizebilmek için neredeyse tek şanstı. Bana göre, Türkiye’de siyasi olarak dinle hesaplaşmanın faturasını benim gibi ailesinin gönderdiği bir lisede okumak zorunda kalan bir genç kızdan çıkarıyorlardı. Fikrimi değiştirmekle bile uğraşmıyor olmaları, siyasi oyunlarla, gittiğim lise ve başörtülü oluşum nedeniyle benden öç almaya çalışmaları beni bir çeşit kinle doldurdu. Çocuklar ailesi ve çevresi nasılsa çoğunlukla öyle şekillenir. Dinin kendisini ya da gerçek güçleri ve güçlüleri değil benim gibi bir garibanı cezalandırıyorlardı. Türkiye’deki en iyi ilahiyatın taban puanından daha iyiydi puanım ama asla ilahiyat okumak istemedim, iyi bir sınav sonucum olduğu için siyasetle ilgili bir bölüme girebildim. Pek bir şeyin bilincinde değilken bile bana ilahiyatın, insanlara dinle ilgili vaaz vermenin mantığı çirkin geliyordu. Diğer yandan benim açımdan imam hatipli olmam başörtülü olmamdan daha önemli bir şeydi. Birçok kız öğrenci normal liselere gidip okulda başını açıp dışarıda kapatmaya başlamıştı. Bu şekilde üniversite sınavında puanları kırılmadı ve “hak ettikleri” bölüme girebildiler. Ama sorun hep başörtüsü sorunu olarak görüldüğü için aynı kefeye konduk. Bu kişiler üniversiteye giderken de başlarını açıp dışarıda kapatıyordu. Onlar da kendileri açısından zor bir şey yapmış olabilir ama benim durumumdakiler gibi bir bedel ödediklerini düşünmüyorum.

feminist vesvese: Peki üniversiteye girince başörtüsü yasağıyla nasıl başa çıktın?

S.: Üniversite sınavına girmek için saçımı kazıtmıştım ve kimden aldım hatırlamıyorum ama birinin peruğunu kullanmıştım. Üniversiteye kaydolmaya gitmek için de peruk taktım. Benim için peruk takmak üniversitede sadece derslere girecek kadar varolmak demekti. Yönetim beni çağırıp uyarmadığı sürece de şapka taktım. Üniversitenin kapısına “Başörtülüler giremez” yazmışlardı bir dönem. O ibarenin asıldığı yaz okula bir işim için gitmem gerekmişti. Üniversite tercih dönemiydi ve kapıda görevliye tercih için okulu gezmek istediğimi söyledim ve ilk ve son kez o okula başörtülü girdim. Bir defasında okuldaki hocalarımdan biri beni dışarıda başörtülü görmüştü ve benim için arkamdan örümcek mi böcek mi ne, öyle bir şey demiş. Bu hoca derste beni çok sever gibi görünürdü oysa. Ancak hayat okulla bitmiyor. İstanbul’da başörtülü olmak Anadolu’da olmak gibi değildi. Müzeye girmek bile yasak olabiliyordu. Kadıköy’de bir kadın nefretle “Başörtülüsün ama pantolon giymişsin” diye arabasından bana bağırabiliyordu. Ben de sosyal hayat açısından dışlandığım yerlere özellikle gitmek için çabalamadım, kendimi çektim bu yıllarda.

Benim İstanbul’a geldiğimin ertesi yılı AKP yönetime geçmişti. Ama 2006 yılında üniversiteyi bitirip yurtdışı bursu kazandığımda mülakata girebilmenin koşulu bile hala başörtüsünü çıkarmaktı. 2011 yılında yüksek lisanstan mezun olduğumda da okul diploma için başörtülü fotoğraf kabul etmiyordu. Yani AKP bu sorunu hemen çözmek için pek de uğraşmamıştı. Bence başörtülüler ısrar ettikleri için çözmek zorunda kaldı. “AKP giderse başörtümüzü kullanamayız” yaklaşımını hep komik buldum. Buna inanan kadınları da. Asla özne olmak istememek bu benim için. Bana da en ağır gelen sanırım insanların beni özne yerine koymak istememeleri oldu hep. Fikrim ne olursa olsun başörtülü olmam üzerinden değerlendiriliyordum. Sol görüşlüysem “bak bize destek veren bir başörtülü de var” denilmesi için mevcut oluyordum. Başörtülüysem asla hoşlanmadığım muhafazakar kesimin saçma fikirlerini kabul etmem gerektiği beklentisi oluşuyordu. Bu durumu benden çok daha dindar bir erkek asla ve asla yaşamıyordu. Nereye gitse, ne yapsa baştan etiketlenmeden insanlara gösterdiği kişi olabiliyordu. Sanırım bu yüzden islami kesimin erkeklerinden hiç hoşlanmadım. Benimle sadece başörtülü olduğum için birlik olmak isteyen kadınlardan da hep kaçtım. Yüksek lisansta iken enstitüye bir belge verecektim. 2010 falan olmalı. Kış günüydü ve şapkalı girip vermek istedim. Görevli başörtülü veya şapkalı giremeyeceğimi söyledi. Arkada bir yere geçip peruk taktım ama kendime şöyle dedim: Bu aşırı saçma ve bir gün değişecek. Geçen yıl aynı yere gittiğimdeyse enstitü müdürü dahil herkes cuma namazındaydı, özellikle cumaya gittiklerini göstermek için camidelerdi. Bir görevlinin gelmesi için iki saat bekledim. Tüm yöneticiler dindar olmuştu. Değişeceğine dair beklentim elbette bu değildi ama demek ki Türkiye’nin değişimden anlayabileceği buydu.

feminist vesvese: Sonuçta dindardın ancak bu senin siyasi gelişmeler konusunda kendi fikrine sahip olmanı engellemedi diyebiliriz sanırım. Peki genel anlamda siyasi görüşlerin zamanla nasıl şekillendi, nelerden etkilendin?

S.: Üniversiteye geldiğimde ilk kez marksizmle tanıştım. O sıralar adil düzen gibi isimlerle islam içerisinde de sol temalar hala mevcuttu. Kültürel tek bilgim liseden geldiği için ilk birkaç yıl islamın marksizmle uyuşabileceğini düşündüm. Bana marksizm dışında hiçbir siyasi açıklama anlamlı gelmemeye başladı. Başlarda arkadaş çevremde sol kültürden gelen kimse yoktu. Sanırım başörtüsü nedeniyle olması da zordu. Üniversitede derslerde solcu olduğumu söylediğim hoca beni ciddiye almamıştı. Burslu okuduğum vakıf üniversitesine şapka-perukla giriyordum ama solu savunuyordum. Komikti belki de. Diğer yandan islam kültürüne de ilgim vardı. Bu ikisi birlikte ilerledi.

feminist vesvese: Peki feminizm hakkında ne düşünüyordun?

S.: Üniversitede hem marksist hem de biyolojik çerçeveden bakan bir feminizm metni okuduğumda epey etkilenmiştim. Ama özellikle feminizm okuması yapmadım. Sanırım feminizme yakınlık duymamın sebebi insanların bana ne yapacağımı söylemesinden hoşlanmıyor olmamdı. Hele erkeklerin bana kadın olduğum için sınırlar koyup, benden bir şey yapmamı ya da yapmamamı istemesinden hiç hazzetmiyordum. İslamcı erkeklerin de başörtülü kadınların uğradığı haksızlıktan epey nemalandığını ve bedel ödemediğini düşündüğüm için onları ayrıca sevmiyordum. İnatçıydım. Başörtüsü kullanmak konusunda da inat ettim. Kendime de “bir gün başörtüsünü bırakırsam dini de bırakacağım” dedim. Başörtüsü inadım bana haksızlık yaparak hayatımı şekillendirdikleri, bana sadece başörtüme bakarak yaklaşmaları nedeniyle devam ettirdiğim bir şey oldu. Çevremde iş bulmak için, evlenmek için vb. nedenlerle başörtüsünü bırakan insanlar olmuştu. Ben de çıkarırsam menfaat için çıkarmış olacakmışım gibi hissettim.

feminist vesvese: Sonuçta dinden uzaklaşman ve kopuşun da bu bahsettiğin inatçı kişiliğin sebebiyle mi oldu?

S.: Üniversiteyi bitirdiğimde aşık olmuştum. Bu aşk güzellikle değil acıyla sonuçlandı. Ve dinin bu acıyla ilgili hiçbir sözünün olmadığını gördüm. Bu bana tuhaf göründü. Daha sonra aslında dinin ve çocukluğuma, gençliğime ait kültürün bu acının tam da kendisinin kaynağı olduğunu düşünmeye başladım. Dinden içsel anlamda uzaklaştım. Bu yıllarca sürdü. Sorgulaması da yıllarca sürdü. 30 yaşımda başörtüsünü, dolayısıyla dini de bıraktım. Çevremdekiler bir moment olarak ne zaman vazgeçtiğimi soruyorlar doğal olarak. Doğrusu tam bir an bulamıyorum. O yüzden geçmişime bakıp bazı noktaları daha önemli hale getiriyorum. Ve geçmişimde bulduğum en önemli an şu: Bir keresinde burs aldığım bir vakıfta bir konuşma dinliyordum. 2010 ya da 2011 yılı olmalı. Konuşmacı Osmanlı zamanında tavuk çaldığı için eli kesilen insanlardan bahsetti ve bunun bir ayete dayandığını söyledi. Başta doğrudan böyle bir ayet olabileceğine inanmadım, hatırlamıyordum da. Eve geldim Kur’ana baktım ve evet, orada tavuk çalanların ellerinin kesilmesiyle ilgili bir ayet vardı. Buz kesildim. Tüm islam tarihi boyunca, zenginleşirken yaptığı büyük hırsızlık nedeniyle başına bir şey gelmiş hiçbir zengin müslümandan bahsedilmiyordu. Zenginlerin günahları için bir Kur’an ayeti de yoktu. Ne yaparsa yapsın parayı nasıl kazanırsa kazansın, kırkta bir zekatını versin eyvallah. Ama aç garibanın biri tavuk çalarsa eli kesiliyordu. Çok zalimce, insanlıktan ve iyilikten çok uzaktı bu. Kutsal bir metne yakıştırılabilir bir şey değildi. Belki tepkim okuyanlara tuhaf gelir çünkü Kur’an hep böyle şeylerle dolu. Cariyeler, evlenmek için dört kadın, miras. Üstelik ben kendimi feminist olarak görmeme rağmen neden bunlardan değil de tavuklu mevzudan etkilendim? Sanırım şöyle: Liseden beri kadın mevzusu ile ilgili ayetler çevremde hep tartışılıyordu. Sanırım bir çeşit bağışıklık kazanmışım bu konulara. Erken yaştan itibaren “miras konusunda haksızlık bariz ama pratikte uygulanmıyor”, “cariye mevzusu o dönem peygambere özgü bir şey ve artık olmuyor, olmayacak”, “dört kadınla evlenme yanlış yorumlanıyor” gibi bir sürü argüman öğrenmiştim bu mevzular için. Ama el kesmenin çirkinliğine karşı bir argümanım hiç olmamış.

Bu kadar ciddi bir şekilde değil ama dini sorgulamam üniversiteye başladığım yıla kadar gidiyor bence. İngilizce dersinde bir hoca rüyaların tecrübelerimizin hafızada karmaşık hale gelmesiyle ortaya çıktığını söylemişti. Oysa bir müslüman için peygamberin rüyası güvenilir bir bilgi kaynağıdır. Hocaya itiraz etmek istedim ama edemedim, söylediği şeyi mantıken çürütemezdim ama inandıklarımlarımla da uyuşmuyordu. Bunun için konuyla ilgili okumalara yöneldim, örneğin Freud önemli bir figür oldu benim için en başından beri.

Gezginliğimin de etkisi oldu sanırım. Ben Türkiye’de başörtüsü ile üniversiteye giremezken Mısır’da başörtülü olmama rağmen “sen müslüman mısın?” diye soruyorlardı. Çok absürd geliyordu bu durum. Balkanlar’da eğer Türkiye ile organik bir bağı olmamışsa müslüman kadınlar ne kadar dindar olsalar da başörtüsü takmıyordu, plajda denize giriyordu. Türkiye’de başı açık ve denize giren inançlı kadınlar var elbette ama orada Türkiye’nin koşullarından bağımsız düşünebildiğim için daha çok dikkatimi çekmişti. Türkiye’deki siyasal iklim başörtüsünü o kadar önemli bir yere koymuştu ki… Plaj ve deniz mevzusu önemsiz gibi görünebilir ama başörtülülerin en fazla yabancılaştırıldıkları alanlardan biri bu. Mesela geçenlerde bir hoca denize sahilden giremiyorum kayalıklardan girmem gerekiyor diye yakınıyordu. E zaten başörtülü kadınların neredeyse hiçbiri girmiyor, giremiyor o sahilden denize. Sadece kadınların olduğu alandan girdiklerinde bile yine bedenleri üzerinden yargılanıyor ve bunu tartışmayıp kabulleniyorlar.

Sonuçta başörtüsü de müslüman için tutarsız davrandığı herhangi bir konudan farklı ve daha önemli gelmemeye başlamıştı benim için. İran’ı gezerken başörtüsünü zorla takmanın dışında artık kıyafetime falan karışılması da iyice tepemin tasını attırmıştı. Ne bileyim saçına bir toka takarak da müslüman bir kadın olduğunu belli edebilirsin çok istiyorsan diye düşünüyordum. Başkaları için böyle düşünüyordum ama benim için dediğim gibi dini de bırakmaktı ve bu da büyük bir hesaplaşma olacaktı kendi geçmişim açısından.

feminist vesvese: Başörtüsü ve feminist perspektifle ilgili gözlemlerini, deneyimlerini biraz daha detaylandırmanı isteyeceğim ama istersen önce bununla paralel olarak anlattığın dini sorgulamanın toplumsal boyutunu konuşalım. Toplum ve siyasi iklim kemalist/seküler normdan dindar/muhafazakar norma kayarken AKP de iktidarını pekiştiriyordu. Erdoğan’ın bu aşamada ‘dindar ve kindar nesil’ yetiştirme arzusunu kendi ağzından da duymuştuk. Sonuçta her iktidar ya da rejim kendi gençliğini yaratmaya, eğitimi buna göre dizayn etmeye uğraşır. Ancak kemalist eğitim sisteminde yetişen herkesin kemalist olmaması gibi, bu çabaların da iktidar sahibinin istediği sonucu vermemesi mümkün. Yakın geçmişte bu meseleyle ilgili bir deizm tartışması ortaya çıktı. Diyanetin de tartışmaya açtığı bu mesele eğitimde dinin varlığının artmasına rağmen gençlerin dinden uzaklaşmasının sebeplerini anlamaya çalışıyor. Sen bu konuda neler söylemek istersin?

S.: Deizm konusu tartışmaya açıldığından beri ben de takip ediyorum. Bu ara şöyle düşünmeye başladım: AKP 50 yaş üstündekilerin menfaate dayalı kirli siyaseti yüzünden üstümüze çöktü. Yeni nesilden de deizm çıkıyor. AKP’nin ilk zamanlarında babamla kavga ederdim, “Nasıl çalıp çırpmayı mazur görebilirsin? Nasıl adalete, sorumluluğa bu kadar biganesin?” diye. Bu bahsettiğim kavgalar daha AKP’nin çalma çırpma ile anılmadığı yıllardı. O yıllarda babam için AKP, “Şimdiye kadar CHP yemiş, biraz da dindarlar yesin” fikrinden başka bir şey değildi. Başta dediğim gibi ailem ben kendimi ilk bildiğimde Demirelci idi ve babamın Refah Partisi’ne oy vermeye başlaması öncesinde dinle imanla kandil geceleri dışında pek bir ilişkisi yoktu. İnancı nedeniyle uğradığı hiçbir haksızlık olmadı, ne RP’den önce ne de sonra. Babam gibiler kendi zihinsel yapılarından beklenileni yaptı; RP’nin içinden çıkan AKP’nin tüm çalıp çırpmasını, dini kullanarak yaptığı her adaletsizliği benimsedi. Çünkü zaten adalet değildi derdi, “biraz da dindarlar yesin” idi. Eski nesilden deizm çıkması pek mümkün değildi bu manada. Yeni neslin bunu etik bir sorun hale getirmesi ve dinden kopuşu bunun üstüne kurması biraz enteresan oldu.

feminist vesvese: Yani yeni neslin dindarlığı siyasi iktidarla beraber değerlendirip etik olarak problemli  bulduğunu; böylece de dinden uzaklaşma eğilimi gösterdiğini düşünüyorsun, böyle yorumlayabilir miyiz?

S.: Bir nebze ama açıkçası seçim sonuçlarından sonra düşününce şuna karar verdim: Bu imam hatiplerde yapılan deizm anketini biz gerçekten dindar ailelerin imam hatip okullarına gönderdiği çocukların anketi gibi görüyoruz. Tam da öyle değil. 90’ların sonunda ülkede çok fazla imam hatip vardı ve 28 Şubat nedeniyle çoğu kapatılmıştı. O yüzden ben ilk başta imam hatiplerin yeniden yaygınlaşmasının eskiden bastırılmış olanın içi boşaltılarak dönmesi gibi görmüştüm. Fakat durum daha ciddi. AKP 90’larda düz lise olan tüm okulları da imam hatip haline getirdi ve anlaşılan gerçekten de bu okulların rejimin destekçilerini yetiştirmesini istiyor. Ancak okula gelen çocuklar 90’lardaki gibi ailesi tarafından özellikle imam hatipe gönderilen çocuklar değil, düz lise diye bir şey kalmadığı için her görüşten ailelerin çocukları. Düz liseler ve imam hatiplerin birlikte vereceği sonuç şu an sadece imam hatip sonucu ve sanki dindar ailelerin çocukları değişiyor gibi yorumlanıyor. Elbette dindar ailelerin çocuklarında da deizm eğilimi olabilir ama tam anlamıyla ifade edildiği gibi bir trend olmadığını düşünmeye başladım. Tabii ben de bir çok yönünü göremiyorum, daha çok tartışılması lazım. Şimdilik islami kesimin çocuklarının deistleşmekten ziyade merkez sağ bir pozisyonda sekülerleştiği yorumuna daha yatkınım.

AKP özelinde bakarsak, ne kadar islamcı köklerle gelmiş olsa da ben üniversiteyi bitirdiğimde merkez sağa yaklaşmaya, bu köklerdeki yoksul kesimleri de ilgilendiren bir takım sistem eleştirilerini kaybetmeye başlamıştı. AKP’den 2006 öncesinde ayrışmıştım sanırım. O nedenle AKP’nin geliştiği evrelerden etkilendiğimi pek düşünmüyorum. Bazen AKP eleştirilerim nedeniyle beni antikapitalist müslümanlardan sananlar oluyordu. Hiçbir ilişkim olmadı o kesimle. Üniversiteye ilk başladığımda marksizmle uyuşan bir islam üzerine düşünmüş ve bunun olamayacağına kanaat getirmiştim. Bu mümkünse de ayetlere dayanan bir marksizm yorumuyla olması çok zor. Dini metne dayanarak bunu gerçekleştiremezsin çünkü senin yorumun kadar geçerli tamamen zıt yorum da mevcut. Metnin kendisinin ne kadar erkek ve zengin yanlısı olduğunu görmemek için de akıl tutulması yaşamak lazım.

Diğer yandan AKP öncesinde gerçekten haksızlığa uğramış bir kesim olan başörtülülere saygım varken AKP ile dönüştükleri şey nedeniyle saygımı da yitirmiş durumdayım. Bu onlara haksızlık yapılsın anlamına gelmiyor elbette, nötr olunmalı. Zaten tüm başörtülüler AKP’li de değil. Hem zamanında haksızlığa uğramış hem de gerçekten AKP’li olmaya direnen başörtülüler var. Erkeklerin bu şekildeki geçmişi ve geleceği hiç sorun olmazken AKP’li olmayan başörtülülerin bile nefretin gadrine uğraması, şu aşamada erkeğe bir şeyi şart koşmazken kadına başörtüsü şart koşan dinin de sorunu bence. Müslüman kadınlar bunu bir gün anlasalar bile kendilerini değiştirebilirler mi bilemem. Bazen insanlara “istersen tüm vücudunu, her yerini ama her yerini kapat, sadece kıçını aç. Bana ne, kime ne?” diyesim geliyor. Ama siyasetin bir gün böyle bir rahatlığa kavuşacağını düşünmek için fazlasıyla naif olmak lazım.

feminist vesvese: AKP’nin siyasi olarak yıllardır kullandığı müslümanların mağdur edildiği anlayışının bu ülke için gerçekten genel anlamda doğru olduğunu düşünüyor musun? Yoksa mesele sınıfsal olarak seçim şansı olmayanların dinlerinin birer kimlik haline getirilmesi miydi? Yani adeta kadınları kontrol etme mekanizması olan, onları kurallara hapsederek ehlileştirmeye çalışan dini onların benimseyeceği, savunacağı bir kimlik haline getirmiş olabilirler mi? Bana bu bakış açısı feminist tahlillerin ışığında çok anlamsız görünmüyor. Bir taşla iki kuş vurmak gibi. Hem ekonomik sınıfı, hem cins sınıfını dindar müslüman kimlikte birleştirmek iktidarın her söylediğine boyun eğmeyi bir zafer gibi görmeyi sağladı diye düşünüyorum. Çünkü bir yandan baktığımızda Türkiye Cumhuriyeti zaten gayrimüslim düşmanlığıyla, katliam ve soykırım üzerine inşa edilmiş bir ülke, müslüman olmamak daha büyük sorun değil miydi aslında? Türkiye’de Ermeni, Rum  ya da Alevi bir kadın olmanın da direkt bu kimliklere düşmanlıktan kaynaklanan oldukça büyük zorlukları var. Senin bu düşünceler ışığında yorumların neler olur?

Söylediklerine katılıyorum. Ama şöyle bakalım. Benim doğduğum şehirde bir sürü Ermeni mirası eser var. Bense bir Ermeni ile ilk kez üniversitede tanıştım. O şehirdeki eserlerin var olduğunu anlamam bile İstanbul’da biraz kültür edindikten sonraydı. İstanbul gibi bazı istisna yerler dışında çok değil yüz yıl öncesinde ve yüzyıllardır birlikte yaşamış insanların hatırası unutturulmuş, unutturulmakla kalmamış onlardan düşman olarak nefret ettirilmiş. Anadolu’nun sıradan bir şehrinden geldiyseniz size zerk edilen düşmanlıkları içinizden atmanız için epey kendinizi eğitmeniz gerekiyor. Bu anlamda cumhuriyetin ulus devlet idealiyle dindarların bilgisiz nefreti uyuşuyor ve aynı derecede etkili. Ermeni Soykırımı meselesi o kadar çok argümanla dolduruluyor ki sıradan insanlar için devletin resmi söylemini savunmak inanca dönüşüyor. Üstelik devlet bile işine gelince kendi söylemine sahip çıkmadığı halde. Geçmişle hesaplaşamadıkları için ortak, iyi bir gelecek fikirleri de olmuyor; düşmanlığı beslemeye devam ediyor insanlar. Örneğin son birkaç yıldaki siyasi durum nedeniyle Türkiye’yi terk eden bir sürü insan var. Kimi dayanamadığı ve burada bir gelecek inşa edemeyeceğini düşündüğü için gidiyor ama bir arkadaşım çocuklarına Ermeni oldukları için zarar verilmesinden korktuğundan burayı terk etti. Bu bana çok acı veriyor.

Ermenilere, Rumlara, Alevilere ve Kürtlere yapılan sistematik bir zulüm var. Ben bunları önce okuyarak, dinleyerek, sonraysa şahit olarak öğrendim. Ama bu konuda bu kimliklere sahip olanların ve bu sorunları tecrübe edenlerin söyledikleri daha değerli. Bazen kendime niye daha çok kendi tecrübelerimden, Türkiye’de müslümanlığın değişiminden daha çok bahsettiğimi, bu konuyu daha çok tartıştığımı soruyordum nedeni şu: E ben bu konuyu daha iyi biliyorum, ayrıntılarına daha çok vakıfım.  Senin sorun epey kapsamlı olduğu için cevabına da çevrelerden dolaşıp gelmek gerekti. En genel çerçevesiyle Türkiye müslüman geçmişe sahip ama modern, Batılı bir ülke olmaya da özenmenin komplekslerini atamadı. Tarihini tarih olarak kabul edemiyor, oradan ya canavarlar ya kahramanlar üretip duruyor. Cumhuriyet döneminde ‘müslümanların zulme uğraması’ meselesi de biraz bununla bağlantılı. Cumhuriyet, ılımlı ve devlet iktidarına sorun çıkarmayacak bir islam yorumu yerleştirmeye çalıştı. Hem cumhuriyetin yorumunu beğenmeyen hem de iktidarla sorun yaşayanlar cumhuriyetin ilk dönemlerindeki yaşananları müslümanlara zulüm gibi yorumluyor. Ancak ben özellikle İç Anadolu’nun köylerinde cumhuriyet öncesinde islam olduğundan bile şüpheliyim. Cami denecek bir yapı ilk kez cumhuriyet döneminde geliyor birçok köye. Eğitim ya da dini eğitim alabilen sadece köyün en zengininin çocuğu. Onu da köyünde, kasabasında alamıyor, bir merkez bulması lazım. Göçebeliğin, paganizmin ve aslında kurumsal eğitim olmadığı için de pek de sünnileşmemiş, çok zayıf bir islam algısının birbirine geçtiği bir hayat sürüyorlar. Köylerden bahsediyorum çünkü cumhuriyet tecrübesini ikiye ayırırsak ikinci kısım köy kökenlilerin şehirlere yerleştikten sonra Türkiye dışında gelişen islamcı hareketlerden etkilenip bunu politik bir güce dönüştürmesiyle belirlendi daha çok. Başörtüsü de bu hareketin merkezinde tutuldu ama geniş kitlesellik olarak görünümü 90’larda ortaya çıktı. Geçenlerde islamcıların kültürel hegemonya kurması meselesi tekrar gündem oldu hatırlarsan. Tabii insanlar bunu nitelikli eserlerin ve tartışmaların sağ kesimden çıkmaması mevzusu üzerinden değerlendirdiler ama kültür sadece orta sınıfı kapsamıyor ve aslında AKP’nin de ürünü olduğu islamcılık 90’lardan beri o kültürel hegemonyayı kuracak hamleleri yapıyordu. Yine kendi ailemle açıklamaya çalışayım. Babaannem ve dedem 60’larda ekonomik nedenlerle köyden şehre göçmüşler. Ermenilerden kalan konaklarda kirada yaşamışlar. Bu konakların izi bile yok şu an. Babaannemde o ilk döneme dair kalan laflardan biri beni hala güldürür: “Götü açık”. Bunu cumhuriyet kadını olan ve aslında sevdiği ve iyi geçindiği komşusu için kullanıyor çünkü kadın kısa etek giyiyor. O mahalleden biraz daha çeperlere taşındıklarında etraflarına daha çok köylüleri yerleşmiş. Ben çocukken, yani 80’lerde babaannemin hayat algısı bayramlar dışında dinden bağımsız, köyden gelen alışkanlıkları dışlanırken şehre uyum gösterme derdinde, yine de köklerine kıyafetiyle bağlanmaya çalışmakla anlatılabilir muhtemelen. 90’larda ise islamcılık bu mahallelerde örgütlenmeye başladı. Mesela babaannem dini sohbet halkalarının içine girdi. Hayat görüşü de öğrendiği şeylerle iyice dine kaydı. Sadece babaannemin değil annemin de. Refah Partisi, islami TV kanalları, radyo programları, sohbetler hepsi bir şekilde bu insanları endoktrine etti. Annem evlendiğinde ve ilk evlilik yıllarında başörtüsü kullanmamış ama doksanların ikliminde kıyafeti de değişti. Toplumun daha alt sınıflarında bu gelişmeler olurken 28 Şubat göstermelik olarak bir tepki vermiş gibi yaptı ama ben devletin dini cemaatler konusunda özellikle Evren’den beri danışıklı dövüş ilişkisinde olduğunu düşünüyorum. Birkaç siyasi aktörle başörtülü olarak okullarda ve kamuda yer almak isteyen kadınlar cezalandırıldı ama toplumda alttan alta değişen hiçbir şeye dokunulmadı. 28 Şubat’a bakınca müslümanların mağdur olduğu söylenebilir belki ama devletin derdi müslümanları mağdur etmek değil devletin istediği şekilde müslüman olmayan ve tehdit olarak gördüklerini cezalandırmaktı. Genel çerçeve bu olsa da durum bireylere yansıyan haliyle haksızlık oluyor. Devlet höt demekle uğraşırken çoğunlukla köy kökenli ailesinin geleneksel anlayışı içinde kadın olarak kendini ifade edemeyen, okuyamayan kız çocukları islamcılığın getirdiği mobilite ile okumaya ve toplumsallığa daha çok karışmaya başladılar. Senin sorundaki haliyle, bir şekilde ailelerine de kabul ettirdikleri bir kimliğe büründüler. Ben bunu AKP’nin planlı yaptığını düşünmüyorum, çağın da getirdiği değişim bir şekilde bu kanala akmış oldu aslında. Fakat AKP bunu kullanmakta kurnaz davrandı. AKP kadınların bilhassa başörtülü kimliğini kendi menfaatleri için kullanıyor. Daha önce de başörtülü kadınların çoğunluğunun AKP’yi aradan çıkarıp özne olmadığını söyledim ama toplumsal gerilim de bu durumu besliyor. Birkaç gün önce çarşaflı bir genç kız Anıtkabir’de bir videosu nedeniyle kovuşturmaya uğradı biliyorsun. Çarşaflı olduğu için, kadın olduğu için, makyajlı olduğu için cinsiyetçi küfürler tehditler gırla savruldu. Bu kadar saldırgan insanlar bir ay önce rejimi değiştiren bir seçim olduğunda sus pus oturup olanı biteni izlemişlerdi. Kadınlar en zayıf halka ve rövanşlarını kadınlar üzerinden oynuyorlar. Böyle bir gerilim aslında tarafların ne yaptıklarının farkında olmasını da engelliyor çünkü sürekli hayatlarından bir şey çalınacağı korkusuyla tepki veriyor insanlar. Tepki verdiklerinde diyelim en azından. Ancak kötü yanlarına rağmen bu gerilim nedeniyle henüz senin dediğin anlamda dinin gerçekte kadını ne kadar kısıtladığı kısmı tam yüzeye çıkamıyor. Seküler kesimde de her ne kadar kadın özgürlüğü konusunda sorunlar olsa da toplumsal alandaki kadın sorunlarının tartışılmasına bu kesimin pozitif etkileri olduğunu düşünüyorum. AKP kendisi de bir çeşit kadın örgütlenmesi yaratmaya çalışıyor biliyorsun. Buradaki kadınlar her ne kadar aslında erkek egemenliğini tartışmak yerine kabullenen bir tavır içinde olsalar da kendilerini seküler kesimin kadınlarıyla kıyaslıyorlar. Bu bir anlamda Türkiye’nin kendini ilerlemiş yönleri açısından Batı ile kıyaslamasına benziyor ama aktörler içeride tanıdığı, komşusu. Dinin kadından nasıl olmasını istediği bu tarz bir gerilimle tartışmanın merkezinde değil geri planında kalıyor.

feminist vesvese: Hazır kadınlar hakkında konuşmaya dönmüşken kendi feminist anlayışın hakkında neler söyleyebilirsin? Bir de son yıllarda küresel olarak da daha çok gündeme gelen islami feminizm hakkında yorumlarını merak ediyorum.

S.: Üniversiteyi bitirdiğimden beri kendimi bir şekilde feminist olarak gördüm. Ama başörtülü bir müslümanken ben feministim diye bağırmak samimiyetsiz geliyordu. Yani feministtim ama kendimce. Marksistliğime dair tutarsızlığımdan daha güçlü bir tutarsızlık gibiydi bu nedense. Müslüman kadınların feministliğinde bir sorun görüyor muyum? Evet görüyorum ama feministliklerinde değil müslümanlıklarında. Muhafazakar müslüman kadınlar olmak yerine, müslümanlıklarına rağmen feminist kadınlar olmaları bence elbette daha iyi bir şey. Ancak müslümanlığı sorgulamadan feminist olma iddiasını biraz samimiyetsiz buluyorum. Benim bildiğim böyle iki örnek var. Birisi sanırım çarşaf giyiyor, Kanada’da yaşıyor ve feminizmi savunuyor. Delicesine erkeklere, patriyarkaya saydırıyor ama Kur’an’a ve dine hiç laf söyletmiyor. Diğeri epey liberal, Avrupa’da yaşıyor, başörtüsü takmayan bir müslüman. Erkeklere, erkek egemenliğe çılgınca saldırıyor ama islam mis gibi. Bu entelektüel seviyeye ulaşmış insanların Kur’an’ı ve islamı eleştiriden muaf tutarak feminizm tellallığı yapmaları bana fazlasıyla tutarsız geliyor. Çünkü metin olarak Kur’anın ve dini pratikler açısından islamın erkek egemen olmadığını iddia etmek imkansız. Yine de bu insanların da her şeye rağmen feminist olmalarını tercih ederim tabii.

Sadece feminist müslüman kadınların değil müslümanların genelinin samimiyetsiz ve çağlarından kopuk olduğunu ve kişisel menfaatlerine göre yaşadıklarını düşünüyorum. Gerçek islama en yakın şey kadınları köle olarak pazara çıkaran IŞİD bence çünkü dini metne en çok uyan onların tavrı. Müslümanların IŞİD gerçeğini kabullenmesi çok zor. Hele içeriden, savunma halinde iken fazlasıyla zor.  Şu an içinde olmadığım için daha rahat değerlendirebiliyorum ve bir zamanlar inanmış olduğum o dinin temelindeki zalimlik karşısında dehşete düşüyorum bazen. Yorumlayarak ulaşılabilecek, üstünde hemfikir kalınabilecek bir islam olduğunu sanmıyorum. Bir gün var olursa da bu feminizmi destekleyen bir islam olmayacak. İyi müslüman insanlar yok mu? Elbette varlar ama onları iyi kılan şey müslümanlıkları değil, kendi insanlıkları. Bunu kabul edebileceklerini pek sanmıyorum. Ama benim yorumumun metin temelli olduğunu ekleyeyim çünkü kafamızda din diye bildiğimiz şey doğrudan kutsal metinlerde olmayan iyi veya kötü şeylerin taşıyıcısı da olmuş zaman zaman.

feminist vesvese: Aslında kadınlar açısından baktığımızda sadece islam için değil, tek tanrılı dinlerin hepsi için benzer şeyler söylemek mümkün. Fatmagül Berktay’ın yazdığı Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın bu konuda aydınlatıcı bir kitap mesela. Senin kendi deneyim ve bilgini temel alarak islam için söylediklerini fırsat bilip Mary Daly’nin adını da analım. Katolik bir teolog olarak önce dinin içinde bir değişimi, reformu hedefleyen ancak daha sonra dinin erkek egemenlikten ayrı tutulamayacağı sonucuna varan Daly “Kadınların kilisede eşitlik istemesi ancak siyahların Ku Klux Klan’da eşitlik talep etmesine benzetilebilir” diyordu. Türkiye’nin tarihine baktığımızdaysa islami uygulamalara da eleştirel bakan, reform talebi olan müslüman bir feminist olarak Konca Kuriş’i ve Hizbullah tarafından kaçırılıp katledilişini görüyoruz. Bu da senin söylediğin gibi islami pratiklerin feminist bir meydan okumaya nasıl vahşice yanıt verebildiğine bir örnek teşkil ediyor.

Öte yandan batıda yaşayan müslümanların ayrımcılığa uğradığı bir gerçek, buna islam kültürünü yücelterek verilen yaygın bir refleks mevcut. Sadece batıda yaşayanlar değil, dünya çapında müslüman toplulukların batının sömürgeci tarihinin de etkisiyle hıristiyan ve batı eksenli olmayan bir kültür geliştirme çabası sol siyasetin eksenlerinden. Bunlar feminist siyasete de sirayet ediyor. Senin de biraz önce bahsettiğin gibi ayrımcılıklara karşı durmak adına, eleştirmeksizin kucaklanan islami pratiklerle karşılaşıyoruz. Örneğin ‘World Hijab Day’i yani Dünya Başörtüsü Günü’nü ilk duyduğumda şaşırmış, bu örtünme zorunluluğuna karşı Beyaz Çarşamba hareketine sahip İranlı kadınlar buna ne der diye düşünmüştüm. Başörtüsü konusunda bizzat haksızlığa uğramış bir kadın olarak bu tip çıkışları nasıl karşılıyorsun?

S.: Hayatımızda birçok çelişki yaşıyoruz, bu da herhangi bir çelişki gibi görülebilir aslında. Ancak bu tip kültürel tepkileri verenlerin islamı ya da erkek egemenliğini gerçekten sorguladığına ben hiç rastlamadım doğrusu. Evet, batıda müslümanlara karşı bir ayrımcılık var, her ayrımcılık bir mağduriyet yaratıyor ve kadınlar da -yine erkekler değil kadınlar- buna karşı savaşıyor eyvallah. Ama başörtüsü takmak özgürlük mü? Şahsen ben başörtüsü takarken de hiç böyle haykırmadım. Bir şeye tabi olmuşsun ve bu tabiyet nedeniyle takıyorsun, özgür falan değilsin. “İnandığım şeye saygı duymak zorundasın” diyorsan, evet saygı duymak ve kimseyi haklarından mahrum etmemek gerek ama lütfen sen de bana özgür olduğunu falan söyleme. Başörtüsü islam dininin erkekten talep etmediği, kadına karşı yaptığı bir ayrım, biraz da alçaltıcı bir ayrım. Ha diğer yandan müslüman erkeklerden beklemediğimiz ciddi sorgulama ve tutarlılığı kadınlardan niye bekliyoruz? N’apalım bu da islamın “güzelliği” işte!

İran’daki çoğu kadın Dünya Başörtüsü Günü’ne gülerdi herhalde. Ben İran’a gitmeden önce İran’daki kadınların saçları görünecek şekilde başlarını kapatmalarını yine bir çeşit tesettür olarak görüyordum çünkü Türkiye’deki ‘saçının telini bile göstermeyeceksin’ anlayışını saçma buluyordum. Ancak İran’a gittiğimde fark ettim ki rejim zorlaması olmasa başörtüsü takmaya devam edecek kişiler zaten çarşaflı ya da saçını göstermeyen kişiler. Saçlarını gördüklerimiz ise yasaklar nedeniyle başına bir şey sarıyor, istemeyerek.

İran’daki en absürt şeylerden biri müslüman olmayan kadınlardan da başlarını kapatmalarını istemeleri. Dinen bu aslında sadece kutsal topraklarda ya da kutsal mekanlarda istenebilir. Bu da İran ve Suudi Arabistan gibi yerlerin ne kadar despotça yönetildiğinin göstergesi. Mesela batıdan giden resmi yetkililer “Ay bu da buranın kültürü, başımızı kapatalım ne olacak ki?” diyorlar. Kültür değil, din de değil, despotluk. Din kadınlar için yeterince kötüyken despotların yaptıkları islamdan da kötü olabiliyor. İran’da sadece kadınların kıyafetleri değil erkeklerin de kıyafetleri denetleniyor. Kadınların kıyafeti ise sadece başörtüsü değil kıyafette belirli uzunluk ve bolluk da isteyen kıstaslar. Son zamanlarda videolarda görüyoruz, rejim muhafızı kadınlar gelip kıyafetin şöyle böyle deme hakkına sahip, bana da denk geldi oradayken. O an ağızlarına iki tane patlatmak istiyorsun videolarda deliren kadınlar gibi. Bana sorarsan İran bir gün bu “hijab” zorunluluğunu gevşetmek zorunda kalacak. İran’da kadınlar sokağa çıkıp itiraz ettiklerinde ABD destekçisi, vatan haini olarak içeri atılacağının farkında, o yüzden örgütlü hareket etmeleri oldukça zor ve elbette önemli bir şey.

Tabii beni asıl çıldırtan İran’dan ziyade körfez ülkeleri. Yemek yerken bile çatal kaşığı peçenin altından kullanan kadınlar, insan değil eşya gibi kadınlar. Afganistan’da burka giyenlerin nasıl yemek yediğini göremiyoruz çünkü turist olarak gelemiyorlar zaten. Tüm bunların varlığında “hijab”ı, başörtüsünü kutlamak biraz anlamsız oluyor. Bu arada bize ilginç gelebilecek bir örnek vereyim. Bangladeşli bir arkadaşıma Türkiye’de başörtüsü yasağından bahsettiğimde bunun bir mesele olmasını anlayamıyordu. Çünkü Bangladeş müslüman bir ülke ama kadınlar başını kapatmıyor. Sonra şunu fark ettim, bu arkadaşım boynuna sardığı şalı asla erkeklerin yanında çıkarmıyordu. Orada bir çeşit başörtüsü haline gelmiş boyna sarılan şal. Aslında böyle de basit bir sembol olabiliyor bir bakıma.

feminist  vesvese: Sonuçta hepimiz eğrimizle doğrumuzla, söylediğin gibi çelişkilerle yaşayıp gidiyoruz. Herkesin kendince bir yaşam biçimi var. Örtünme de politik arkaplanından ayrı, bir ‘tercih’ olarak görülebiliyor. Bu yaklaşım için  ne söyleyeceksin?

S.: Aslında Türkiye’de temel olarak başörtüsü ile ilgili birbirine zıt iki anlayış var. Bir kesim başörtülülerin çoğunun aile baskısı ile örtündüğünü düşünür. Oysa başörtülülerin çoğu bunun söylenmesinden nefret eder çünkü örtünmenin kendi tercihleri olduğunu savunmaktadır. Bence bu iki kesim sonsuza kadar birbiri ile kavga edebilir ve maalesef bu bizi bir yere taşımaz. Çünkü burada ‘tercih’ iki taraf açısından da doğru yerinden sorgulanmaz. Tercih dediğimiz şeyin zaten ne kadarı ailemizden, çevremizden bağımsız ki? Yani genç bir kadın babası “al bunu başına takacaksın, yoksa seni döverim” dediği için örtünmüyor çoğunlukla zaten. Bir aileye doğuyorsun. Ailen, çevren, sevdiklerin neyi doğru bilirse sen de onu doğru ve güzel bulmaya meyilli oluyorsun. Ailen zaten seni eğitim ve hayat için kendi meşrebince hazırlıyor. İnsanların çoğu uyumlu olmayı, insanlarla iyi geçinmeyi ister ve çevresinin kabullerini de içselleştirir. Yıllarca tekrarlana tekrarlana artık kendi tercihi haline gelir bunlar. Birbirinden farklı hayatların ürettiği tercihler de birbirinden farklı oluyor aslında. Coğrafya ve çevre tercih skalasını da değiştiriyor. Benim tercih skalam Filipinler’de yaşayan kadınla aynı değil örneğin. Başka bir örnek vereyim. ABD’de başörtülü bir eskrim sporcusu olimpiyatlarda bronz madalya kazanmıştı. Bu sporcu gençken spora ilgi duyduğunu ve vücudun her yerini kapatabileceği için eskrime başladığını söylüyordu. Çok iyi bir yüzücü de olabilirdi ama bu kadının yüzücü olmasının örtünme kriteri olduğu sürece imkanı yokmuş zaten. Şimdi bu gerçekten tercih mi yani?

feminist vesvese: Eminim anlattıkların pek çok insan için anlamlı olmuştur. Çok teşekkür ediyoruz. Son olarak eklemek istediğin bir şeyler var mı?

Ben teşekkür ediyorum. Umarım dediğin gibi insanlara anlamlı gelir. Son seçimden sonra çevreme sirayet eden suskunluk üzerine kendime şöyle demiştim: Benim Türkiye’de yaşayan bir kadın olarak artık sadece feminizmden umudum var. Bunu şu anlamda söylüyorum. Türkiye’de kadınların eşitliği ve özgürlüğü için mücadele eden bir hareketin insanların yaşamını iyileştirmede ve sonuç almada diğer politik duruşlara göre daha çok potansiyeli ve gücü olduğunu düşünüyorum. KHK’lar ile, politik yıldırma ile birçok kadın örgütünü susturdular ama kadınları susturamayacaklar.

 

Bu söyleşide konuştuklarımız ilginizi çektiyse Büşra Cebeci’nin bianet.org için hazırladığı Başörtüsü Mücadelesinin Değişen Yolculuğu dosyasına da göz atmanızı öneriyoruz.

 

Soykırıma kadınların tarihinden bakmak

Nineler, anıları, dövmeleri…

Fethiye Çetin 2004’te Anneannem kitabını yayımladı. Bu kitap aslında sadece onun anneannesinin değil, Anadolu’da pek çok ninenin öyküsünün aynasıydı. Anneannesi ‘Seher’in anılarıyla ve ancak onun ölümünün ardından buluşabildiği akrabalarıyla ilgili yazdıklarını AGOS Gazetesi’ne 2000 yılında verdiği ölüm ilanı özetliyordu:

“Onun adı Heranuş’du. Herabet Gadaryan’ın torunu. Üskühi ve Ovannes Gadaryan’ın biricik kızları idi. Palu’ya bağlı Habab köyünde dördüncü sınıfa kadar mutlu bir çocukluk yaşadı. Birden ‘O günler gitsin bir daha gelmesin’ dediği acılarla dolu zamanlar yaşanmaya başlandı. Heranuş tüm ailesini kaybetti ve onlarla bir daha görüşemedi. Yeni bir ailesi, yeni bir adı oldu. Dilini, dinini unuttu, yeni bir dili ve dini oldu. Hayatı boyunca bunlardan hiç şikâyetçi olmadı ama adını, köyünü, anasını, babasını, dedesini ve yakınlarını hiç mi hiç unutmadı. Bir gün onlara kavuşma, onlarla kucaklaşma umuduyla 95 yıl yaşadı. Belki bu umutla uzun yaşadı, bilincini son günlere kadar yitirmedi. Heranuş nenemi geçen hafta kaybettik ve onu sonsuzluğa uğurladık. Sağlığında bulamadığımız yakınlarını (yakınlarımızı) bu ilan vasıtasıyla bulmayı, acıları paylaşmayı umuyor, ‘O günler gitsin, bir daha yaşanmasın’ istiyoruz.”

Heranuş Nine’nin ‘o günler gitsin bir daha gelmesin’ dediği günler köylerine yapılan bir jandarma baskınıyla başlamıştı. Köydeki tüm erkeklerin götürüldüğü o günden sonra Heranuş babasını bir daha hiç göremedi. Bu baskından sonra Heranuş’un annesi kızkardeşlerine saçlarını kesmelerini, “güzel ve bakımlı” görünmemelerini söyledi. Nitekim saçlarına kıyamayan ve onun öğüdünü dinlemeyen kız kardeşi Sipranuş daha sonra köydeki diğer “güzel” kızlarla beraber kaçırılmıştı. Heranuş yıllar sonra karşılaşabildiği teyzesine o sırada neler olduğunu hiç bilemedi, teyzesi de yaşını başını almışken izini bulabildiği yeğenine bir Kürt’le evlendiğini ve rahatının yerinde olduğunu söyleyebildi ancak.

Heranuş’un kendi hikâyesi de sürgün yolunda annesi ve kardeşlerinden koparılması ve bir askerin ailesinin yanında hep “besleme” olduğunu hissederek yaşamasıyla devam ediyor. Onun Fethiye Çetin’e anlattıkları genç Ermeni kadınlarının ve kız çocuklarının yaşadıklarının sadece bir izdüşümü. Onu sahiplenen aile tarafından büyütülmüş, evlendirilmiş. Köklerinden, ailesinden koparılmış, bu hasretle ve her zaman bir yabancı olduğunu hissettiği bir evde yetişmiş. Bir de Sipranuşlar gibi başına ne geldiğini tam olarak bilmediğimiz, bunu dillendirmekten imtina eden; yaşadıkları şiddetten, istismardan bahsedememiş olanlar var.

Dövmelerin anlattıkları

Beyrut’ta büyümüş bir Ermeni olan Suzanne Khardalian, 1. Dünya Savaşı sonrasında Ermeni kurumların çabalarıyla alıkonuldukları yerlerden bulunup kurtarılabilen kadınlara dair bir arşive denk geldi. Fotoğraflarda gördüğü kadınların pek çoğunun yüzünde ve ellerinde dövmeler olduğunu fark edince babaannesinin de bu kadınlarla ortak bir geçmişi olabileceğini düşündü. 2012 Mart’ında Filmmor Gezici Kadın Filmleri Festivali’nde de gösterilen, bu dövmelerden yola çıkarak ninesinin yaşadıklarının peşine düştüğü Grandma’s Tattoos (Büyükannemin Dövmeleri) adlı belgeseli çekti.

Khardalian, belgeselde büyakannesinin sert ve geçimsiz bir kadın olduğundan, kimseyle fiziksel temas kurmadığından bahsediyor. Adı Hanım, aslında Margarit olan ismi de Hayranuş gibi değiştirilmiş. Dövmelerin sırrını çözmeye çalışırken öğrendikleriyse onun ve kızkardeşlerinin büyakannelerinin içine gömdüğü acısını keşfetmelerini sağlamış. Daha küçücükken sürgün yolunda “kurtarıldığını” anlatan büyükannenin aslında tecavüze uğradığını, Beyrut’a kaçmadan önce geçirdiği senelerde neler yaşadığına dair ürkütücü bir sır perdesi olduğu ortaya çıkıyor. Khardalian’ın da dediği gibi tarih anlatılırken kadınların katliamlar içinde yaşadığı ve cinsiyetleri yüzünden maruz kaldıkları katmerlenmiş insanlık suçları daha arka planda kalıyor. Üstüne üstlük bu kadınlar yaşadıklarının sorumlularını açığa çıkarmaktansa çoğu zaman ebedi bir suskunlukla bir utanç perdesinin arkasına hapsediyorlar kendilerini. Utancı kendileri sahipleniyorlar.

Khardalian büyükannesinin kızkardeşiyle konuştuğunda da benzer bir suskunlukla karşılaşıyoruz. “Bir adam beni ve kız kardeşimi kurtardı,” diyor o da, “yoksa bizi de keseceklerdi.” Anne ve babalarını kaybettiklerini, beş sene Müslüman gibi yaşadıklarını, o sırada beraber olduklarını, fakat bir daha asla o yıllar hakkında konuşmadıklarını anlatıyor. Ellerindeki dövmelerin çocukken herkesin kendi isteğiyle yaptığını anlatıyor önce. Suzanne Khardalian niye tüm hikâyesini anlatmadığını sorduğunda da, “Niye anlatayım Allah aşkına? Çocukken yapıldı deyip geçiyorum, öyle bırak işte. Türkler yaptı desem ne olacak?” gibi sözlerle çıkışıyor ona. Daha fazla konuşmayıysa reddediyor ama gözlerinden anlatmayı reddettiği acı okunuyor.

Pek çoğu bugün hayatta olmayan Ermeni kadınların yaşadıklarının çok azı ortaya çıkmış. Çoğu köklerini, ailelerini yüreklerine gömmüş halde yaşayıp bu dünyaya veda etmiş durumda. “Büyük Felaket” ardından sağ çıkabilen kadınlar için bu hem bir vahşete tanıklık etmek, yakınları dâhil pek çok insanın katledildiğini görmek, yerlerinden yurtlarından edilmek, yabancısı olduğu bir yaşamda tutunmaya çalışmak olduğu kadar; tüm katliamlarda, savaşlarda olduğu gibi aynı zamanda kadın oldukları için ezilmek, işkenceye ve tecavüze maruz kalmak anlamına geliyor. Tüm bu yaşadıklarına rağmen hep sessiz kalmış, çoğu zaman aslında kim olduğunu gizleyerek çocuklar, torunlar büyütmüş, acısını onların sırtına da yüklemeyi istememiş nineler bizlere öykülerini anlatamadan göçmüş gitmiş bu hayattan. O yüzden Hayranuş’un, Sipranuş’un, Margarit’in hikâyelerine kulak vermemizde fayda var. Tarihimizi bize bu acılar anlatacak.