Ayan Beyan

İki dudak arasından dökülenler değişirse…

Bu yazı daha önce DIŞ KAPININ MANDALI‘nda yayınlandı.
Bültene abone olup yazıları takip edebilirsiniz.

Burayı cinsiyet tartışmaları hakkında düzenli yazma ümidiyle açmıştım ama ne zaman aklıma bir şeyler karalamak gelse, kafamdaki düşünceler büyüdükçe büyüyor, oradan oraya bağlanıyor ve sonuçta gerçekte sahip olmadığım kadar zamana ihtiyaç duyduğum için aklıma düşen fikri bütünlüklü bir yazı haline getiremiyorum. İstediğim şey takip ettiklerim ve düşündüklerim üzerine ufak tefek not düşmeyi de becerebilmek. Şimdi bunu deneyeceğim.

Sosyal medyada cinsiyet, kadınlık, translık kavramlarından başlayıp dışarıdan bakanın neresinden tutacağını bilemediği bir kavgaya dönen tartışmalara, geçtiğimiz haftalarda gazeteci Michelle Demishevitch de dahil oldu. Ben de tabii ki merak edip anlattıklarını dinledim. Gündemdeki tartışmayla ilgili temel eleştirisi bunları öne çıkaran aktivist örgütlerin Türkiye’deki transların esas yakıcı dertlerine derman olmaya yeterince odaklanmamaları. Elbette kimliklere dair tartışmada problemli gördüğü kısımlara dair görüşlerini de paylaşıyor.

Michelle Demishevitch Kısa Kes! ile yaptığı söyleşide, pek çok kadının uzun zamandır söylediği ve bu yüzden paranoyak olmakla suçlandığı bir noktaya dikkat çekiyor. Akşamdan sabaha transım diye beyan veren insan üç gün sonra biseksüel erkek olduğuna karar verirse bunu nasıl açıklayacağımızı soruyor. En doğru ve kapsayıcı olduğu iddia edilen translık tarifini, yani kişinin beyanının cinsiyetine dair tek ve en önemli veri olduğunu  kabul edersek, bu soru paranoyakça ya da fantezi ürünü değil. Nitekim yaşanmışı mevcut. Hem de öyle kenarda köşede değil, bu politik çatışmanın göbeğinde.

Julia Beck’in adını ilk kez birkaç sene önce, taze ‘TERF’ ilan edilmişken, bu mevzunun ne olduğunu anlamaya çalışırken duymuştum. ABD’nin Baltimore şehrinin LGBTQ komisyonuna girmiş o zaman yirmibeş yaşında feminist bir kadın olan Julia, komisyondaki tek lezbiyendi. Ancak sonra ortaya kendini dişi, transbutch ve lezbiyen olarak tanımlayan bir erkek çıkmış ve Julia’nın cinsiyete dair fikirleriyle ‘cinsiyet kimliği’ kavramına eleştirilerinin şiddet olduğunu iddia etmişti. Onun başını çektiği öneriyle Julia’nın komisyondan çıkarılmasına karar verilmiş, o zaman kullandığı adıyla Ava Pipitone isimli zat da bir anlamda onun yerini almıştı.

Julia Beck ve Pipitone – Fotoğraf

2018’de gerçekleşen bu olay süresince ve sonrasında elbette Julia ve onu destekleyen görüşe sahip kadınlar korkunç ‘TERF’ler olarak damgalanmış, Pipitone’nin iki dudağının arasından çıkan beyanı, tartışılması teklif dahi edilemeyecek bir gerçeklik olarak savunulmuştu.

Aynı yıllarda dünya çapında -ve tabii Türkiye’de de- genel olarak benzer kabuller kendini gösterdi. Özellikle sosyal medyada yürütülen aktivizmle, kadınları cinsiyetleri hakkında bildiğini, bildiği şekilde söyleyemeyecek şekilde bastıran, ağır şekilde suçlayıcı bir yaklaşımın ağırlık kazandığını gördük. Kendini kadın olarak beyan eden herhangi birinin beyanını sorgulamak şiddetti; bedenlerin cinsiyetli olduğunu söylemek özcülüktü, biyolojiden bahsetmek sömürgecilerin ortaya attığı cinsiyet kategorilerini savunmaktı, translığı ve cinsiyeti salt beyana dayandırmamak TERF’lüktü, TERF’lükse neredeyse ağza alınamayacak en büyük günahtı… Bunlar, mesleki, politik ve sosyal çevrelerinden gelecek ağır tepkileri göze alamayacak kadınları sindirmek için çok işe yarar taktikler. Adeta mahalle meydanı yerini alan sosyal medyada topluca ayıplanan kadınların ibret olsun diye taşlanması da bunu izleyen kadınların ehlileştirilmesi işlevini görüyor. Dolayısıyla bu taktik, özellikle dernek ve vakıflarda çalışan ya da feminist ve LGBTI+ politika içinde aktif kadınlar arasından çıkabilecek potansiyel sorgulamaları minimize etmek, mevcut kabullere dair soru işaretlerini, cevapları vermeye yanaşmadan ortadan kaldırmak için biçilmiş kaftan oldu.

Peki sizce aradan geçen 3-4 sene içinde Pipitone’ye ne olmuş olabilir? Birçoklarının kahramanca Julia’nın yerini aldığını düşündüğü LGBTQ komisyonunda, bu komünite için çalışan bir trans kadın olarak yaşamına devam ettiğini düşünüyor olabilirsiniz. Oysa o artık yine ayan beyan bir erkek. Neden, nasıl, ne zaman olduğunu bilmiyoruz ama 2018’de bir ‘lezbiyen’ olarak verdiği beyanını her nasılsa iptal etmiş ve kendini Kodah Pip olarak baştan yaratmış. Şimdi ‘rasyonel fütürist’ olduğunu söyleyen bir çeşit girişimci gibi gözüküyor. Julia, bu haberi verdikten sonra meseleyi anlatan bir yazı da yazdı.

Peki prensip olarak bu yapılamaz mı? Yani insanlar yaşamları boyunca toplum tarafından cinsiyete has kabul edilen kimi davranış ve ifadeleri zaman içindeki duygu ve öznel tercihlerine göre değiştirmek konusunda özgür olmamalı mı? Bence olmalılar, feministlerin temelde savunduğu da bu aslında. Ancak Pipitone’nin yaptığı bedeni, ifadeleri, görüntüsüyle oynamak, deneme ve deneyimlerle kendini tanımak ve gerçekleştirmekten ibaret değil. Yaptığı şey şu: Sadece kendi beyanına dayanarak oluşturduğu kimlikle, istisnasız herkesin onun kadın olduğunu kabul etmesini talep etmek; bunu kabul etmeyen bir kadının toplumsal ve kurumsal olarak cezalandırılmasında başı çekmek; onun siyasi bir alanda lezbiyenleri temsil ettiği pozisyonunu ele geçirmek. Bu oyunu kazandıktan bir süre sonra da adeta oyuncağından sıkılmış bir çocuk gibi beyanından vazgeçmek. Bu da bugün temel olarak tartıştığımız Beyan/SelfID prensibinin sorgusuz sualsiz kabulüyle mümkün. Sizi bu hikayedeki eril hakbendeciliğin ve yeni patriyarkal rollerin tahlilini yapmaya yeltenerek daha fazla sıkmayacağım. Demishevitch’in başta bahsettiğim sorusu kapsamlı bir yanıt beklese de henüz hala o soruyu sormamızın kabul edilir olduğunu anlatma aşamasındayız. Hepimize kolay gelsin.

Toplumsal Cinsiyet bir Spektrum değil

Cinsiyetin spektrum olduğuna dair fikirler Türkiye’deki cinsiyet tartışmalarında sıkça yer buluyor. Bu hem biyolojik kategoriler hem de toplumsal cinsiyet kimlikleri açısından ele alınabilen bir çerçeve. Rebecca Reilly-Cooper’ın 2016’da kaleme aldığı bu yazıda spektrum fikri toplumsal cinsiyet kimlikleri temelinde eleştirilmekte. Bu, cinsiyete dair baskılara karşı direnişte gerçekten işe yarar bir strateji mi yoksa bizi yeni katı rollere hapseden bir kimlikler kategorizasyonu mu?

REBECCA REILLY-COOPER

Toplumsal cinsiyetin bir spektrum oluşuna dair fikrin bizi özgürleştirmesi bekleniyor. Oysa bu hem mantıksız hem de politik açıdan sorunlu bir tespit.

Toplumsal cinsiyet ne demek? Bu, feminist teori ve pratiği tam kalbinden kesen bir mesele ve sınıf, kimlik ve ayrıcalıklarla ilgili güncel sosyal adalet tartışmalarında merkezi bir rol oynuyor. Gündelik dilde ‘toplumsal cinsiyet’ (gender),  ‘cinsiyet’ (sex) demenin daha yerinde olduğu zamanlarda onun yerine kullanılabiliyor. Belki de, cinsel birleşmeyi de (sexual intercourse) tanımlayan bir kelimeyi telaffuz etme konusundaki müphem bir imtinadan dolayı, ‘toplumsal cinsiyet’ artık bir kişinin dişi mi erkek mi olduğu biyolojik gerçeğine atıfta bulunmak için cinsiyet yerine kullanılıyor ve bizi bu ayrımın gerektirdiği bedensel organları ve süreçleri dolaylı olarak da olsa dillendirmek zorunda kalmanın mahcubiyetinden kurtarıyor.

‘Toplumsal cinsiyet’ esasen, isimleri maskülen, feminen ya da nötr olarak sınıflandıran dillerde tamamen dilbilgisel bir anlam taşımaktaydı.  1960’lardan itibaren bu sözcük cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasında bir ayrıma da işaret etme imkanı sağlayan bir anlam da ihtiva etmeye başladı. Feministler için “sex” ve “gender” arasında yapılan bu ayrım önemli olagelmiştir çünkü ilki kadınlar ve erkekler arasındaki kimi farklılıkların biyolojik olarak gözlenebildiğini, ikincisiyse kimi farklılıkların kökenlerinin feministlerin “cinsiyetlendirilmiş sosyalleşme” dediği çevre, kültür, yetiştirme ve eğitim gibi süreçler aracılığı ile kurulduğunu gösterme olanağı tanır.

En azından şunu söyleyebiliriz ki feminist teoride toplumsal cinsiyet sözcüğünün geleneksel olarak oynadığı rol budur. Bu, cinsiyetin biyolojik olana ve dolayısıyla belki de bir anlamda ‘doğal’ olana atıfta bulunurken, toplumsal cinsiyetin toplumsal olarak inşa edilene atıfta bulunduğu basit, temel bir feminist fikirdi. Bu görüşte -anlaşılır kılmak için buna radikal feminist görüş de diyebiliriz- toplumsal cinsiyet ahlâki değerlere göre arzu edilen davranışların bireylere buyurulması ya da men edilmesini sağlamak için dışarıdan dayatılan normlar bütünüdür.

Bu normlar kişiye yalnızca dışarıdan ve zorla empoze edilmekle kalmaz, aynı zamanda ikili bir kast sistemi ya da hiyerarşinin de kurulmasına hizmet eder. Böylece erilliğin dişilikten, erkekliğin kadınlıktan, erkeksi olmanın kadınsı olmaktan üstün ve değerli tutulduğu iki konumlu bir değer sistemi kurulur. Kişiler bu iki üreme rolünden birini icra etme potansiyeliyle birlikte doğarlar. Bu da doğumda, hatta daha da önce bebeğin sahip olduğu dış genital organlarla belirlenir. O andan itibaren söz konusu hiyerarşideki iki sınıftan birine  ait oldukları bireylere aşılanacaktır: Genital organları çıkıntılı olanlar üstün sınıfa, girintili olanlar aşağı sınıfa yerleşeceklerdir.

Doğumdan ve o anda cinsiyet sınıfı üyeliğinin belirlenmesinden itibaren, çoğu dişi insan edilgen, itaatkar, zayıf ve korumacı; eril insanlarsa etkin, buyurgan, güçlü ve saldırgan olmak üzere büyütülür. Bu değer sistemi ve bireylere bunun telkin edilmesi, bunun içinde toplumsallaştırılma süreci bir radikal feministin ‘toplumsal cinsiyet’ sözcüğüyle kastettiği şeydir. Mesele böyle anlaşıldığında toplumsal cinsiyette karşı çıkılası ve baskılayıcı ne olduğunu görmek pek zor olmayacaktır çünkü böylece eril ve dişi insanların potansiyelleri benzer şekilde kısıtlanmakta, ayrıca erillerin dişilerden üstün olduğu öne sürülmektedir. Bu yüzden bir radikal feminist için amaç toplumsal cinsiyeti tamamen ortadan kaldırmak; insanları pembe ve mavi kutulara sokuşturmaya son vermek ve bireylerin toplumsal kurallarla zorla dayatılmış bir değer sisteminin etkisinde kalmadan kişiliklerini ve tercihlerini geliştirebilmelerine olanak tanımaktır. 

Toplumsal cinsiyetin doğasına dair bu görüş onun tamamen toplumsal olarak inşa edilmiş ve dışarıdan empoze edilmiş değil de bir şekilde içsel olarak ve doğuştan deneyimlendiğini söyleyenlerle çatışıyor. Bu kişiler toplumsal cinsiyetin tamamen inşa edilmiş oluşuna itiraz geliştirmekle kalmıyor aynı zamanda iki pozisyona sahip bir hiyerarşiden oluştuğunu söyleyen radikal feminist analizi de reddediyorlar. Bu görüşte -ki kolaylık olması açısından buna kuir feminist toplumsal cinsiyet anlayışı diyeceğim- toplumsal cinsiyetin baskıcı bir işleyişi olmasının nedenini toplumsal olarak inşa edilmiş ve zorla dayatılıyor olmasına değil, yalnızca iki toplumsal cinsiyetin var olduğuna dair yaygın inanca dayandırılıyor.

Eğer toplumsal cinsiyetin gerçekten de içsel, doğuştan, kimliklerimizin temel parçası olduğu, ‘kadın’ ve ‘erkek’ dışında da aralarından seçim yapabileceğimiz daha fazla toplumsal cinsiyet bulunduğu kabul edilirse her iki cinsiyetten insanlar özgürleşecekmiş ve özgürleşmenin yolunda bir sonraki adım da yeni toplumsal cinsiyet kimliği spektrumunu kabul etmek. Bu yüzden şimdi kendini şu şekillerde tanımlayan insanlar mevcut: ‘genderqueer’ veya ‘non-binary’ veya ‘pangender’ veya ‘polygender’ veya ‘agender’ veya ‘demiboy’ veya ‘demigirl’ veya ‘neutrois’ veya ‘aporagender’ veya ‘lunagender’ veya ‘quantumgender’…  Bu şekilde devam edebilirim. Bu görüşün savunucuları dillerine pelesenk ettikleri ‘toplumsal cinsiyet ikili değildir, bir spektrumdur’ sözlerini sıkça tekrarlıyorlar. Bu görüşü takip edense pembe ve mavi kutuları parçalamamız, onların yerine bu ikisinden çok daha fazla sayıda kutunun var olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

İlk bakışta ilginç bir fikir gibi görünüyor ancak içinde pek çok problem barındırıyor. Bu problemler de onu kendi içinde tutarsız ve politik olarak itici kılmakta.

Kuir toplumsal cinsiyet anlayışının pek çok savunucusu kendi toplumsal cinsiyet kimliklerini ‘ikilikdışı’ (non-binary) şeklinde tarifliyor ve bunu da insanların büyük çoğunluğunun toplumsal cinsiyet kimliğinin ikili yapıda (binary) farzediliyor oluşuna bir itiraz olarak gösteriyor. Görünüşe göre toplumsal cinsiyetin ikili bir yapıdansa bir spektrum olduğu iddiası ile bireylerin yalnızca ufak bir kısmının ikili olmayan toplumsal cinsiyet kimliği olduğunu söyleyebileceğimiz fikri aniden çatışıverdi. Toplumsal cinsiyet gerçekten bir spektrum ise bu tanıma göre her canlının ikili yapıya dahil olmayan bir toplumsal cinsiyeti olmuyor mu zaten? Eğer böyleyse belirli bir toplumsal cinsiyet kimliğini tanımlamak için ‘ikilikdışı’ etiketini kullanmak boşa düşüyor çünkü bu tanım belirli, özel bir insan kategorisini ayırt etmekten yoksun.

Bundan kaçınmak için spektrum modelinin savunucularının toplumsal cinsiyeti hem ikili hem de spektrum olarak algılamaları gerekiyor. Bir varlığın hem mütemadi hem de ikili biçimde açıklanması son derece mümkün. Boy uzunluğu buna bir örnek: uzunluğun sürekli, kesintisiz bir niteliği olduğu açık ancak bireyler bu uzunluk kavramının farklı noktalarına denk düşebilirler. Öte yandan ‘uzun’ ve ‘kısa’ diye ikili yapıda sıfatlarımız var. Toplumsal cinsiyetin de benzer bir işleyişi olamaz mı?

Kısa/Uzun ikiliğinde dikkat etmemiz gereken şey, bu kavramlardan insanlardan bahsetmek için faydalandığımızda bunların göreceli ve karşılaştırmalı tasvirler olduğudur. Boy uzunluğu bir spektrum ya da süreklilik ise hiçbir birey mutlak uzun ya da mutlak kısa değildir, her birimiz bazı insanlardan uzun bazılarından kısayızdır. İnsanlardan uzun olarak bahsettiğimizde onların boylarının gözlemlediğimiz bir grup içindeki ortalama boydaki insanlardan daha uzun olduğunu kastederiz. Bir oğlan çocuğu aynı anda altı yaşındaki çocuklara göre uzun, ancak bütün erkeklerle karşılaştırıldığında kısa boylu olabilir. Yani Uzun ve Kısa ikili etiketleriyle yapılan yakıştırmalar karşılaştırmalı olmalı ve ortalamaya atıf yapmalıdır. Belki de o ortalamanın civarındaki insanlar kendilerini ‘ikilikdışı boyda’ olduklarını iddia edebilirler.

Ancak spektrum modelinin bu yorumu kendilerini ikilikdışı toplumsal cinsiyette tarifleyenleri tatmin etmeyecek gibi görünüyor. Toplumsal cinsiyet kimliği de boy gibi karşılaştırmalı ve göreceli algılanacaksa, bu durum kişilerin kendi toplumsal cinsiyetleri konusunda tek söz sahibi olduğuna dair ısrarla da çelişiverir. Bu durumda toplumsal cinsiyetiniz, içinde bulunduğunuz gruptaki mevcut toplumsal cinsiyet kimliklerinin dağılımına göre tanımlanabilirdi, sizin kendi kendinize verdiğiniz bireysel karara göre değil. Bu nedenle ikilikdışı toplumsal cinsiyete sahipsem de bunu tespit etmek bana düşmezdi. Bu ancak benim toplumsal cinsiyet kimliğimle diğer insanlarınkini karşılaştırarak, onların arasında nereye düştüğüme bakarak belirlenebilirdi. Ayrıca kendimin kadın olduğumu düşünsem dahi, bir başkası bu spektrum içinde kadınlığa benden daha yakın durabilir, böylece benden ‘daha fazla kadın’ olabilirdi.

Dahası boy analojisi ile şunu görebiliriz: Tüm insan nüfusunu incelediğimizde, ancak çok küçük bir grup kesin olarak Uzun veya Kısa olarak tanımlanabilir. Boy uzunluğunun gerçekten de bir spektrum olduğunu, ikili etiketlerin karşılaştırmalı olarak yakıştırıldığını düşünürsek, ancak bir avuç insan bu spektrum içinde iki uçta bulunup Uzun ya da Kısa olarak tariflenebilir. Geri kalanlarımız ise bu iki nokta arasında kalan, ikilikdışı boydaki insanlarız ve sıradan, tipik olanlarız. Aslında ikili yapıda Uzun ve Kısa olan insanlar ikilikdışı toplumsal cinsiyete sahip olmanın da gerçekte istisna değil norm olduğunu görürüz.

Kendine ikilikdışı demek aslında yeni bir sahte ikilik yaratmaktır

Toplumsal cinsiyet bir spektrumsa, bu, iki uç arasında bir süreklilik olduğu ve herkesin bu süreklilik üzerinde bir yerde konumlandığı anlamına gelir. Spektrumun iki ucunun erkeksilik (maskülenlik)  ve  kadınsılık (feminenlik) olduğunu varsayıyorum. Bundan başka bir şey olma olasılıkları var mı? Bunu farkettiğimiz anda herkesin ikilikdışı bir toplumsal cinsiyete sahip olduğu açıklık kazanıyor çünkü kimse katıksız maskülen ya da katıksız feminen değil. Elbette kimi insanlar bu spektrumun uçlarına diğerlerinden daha yakın dururken, öte yandan kimileri de daha muğlak biçimde merkezin etrafında dolaşacaklardır. Yine de her şeye rağmen bizim geleneksel olarak en kadınsı gördüğümüz kişi bile erkeksilik ile bağdaştırdığımız kimi davranışlar sergileyebilecektir. Bunun tersi de aynı şekilde mümkün.

Bu çıkarım beni çok mutlu ederdi doğrusu çünkü bir dişinin biyolojik özelliklerine sahip olup kendime kadın diyor olsam bile kendimi derinliksiz bir toplumsal cinsiyet klişesinden ibaret görmüyorum. Kadınlığın özünün ideal bir tezahürü filan değilim, dolayısıyla ikilikdışı özellikteyim. Tıpkı herkes gibi. Fakat kendini ikilikdışı toplumsal cinsiyette tanımlayanlar çıkarılan bu sonuçtan memnun kalmayacak gibi görünüyorlar çünkü ‘ikilikdışı kişi’ kimlikleri daha büyük, sözde ikili ‘cisgender’ bir grubun varlığına dayanıyor. Bu insanların toplumun keyfi olarak dikte ettiği kadınsı/erkeksi toplumsal cinsiyetin dışına çıkma becerisine sahip olmadığı söyleniyor. 

İşte burada bazı insanların kendileri ve bir avuç toplumsal cinsiyet devrimcisi yoldaşlarının ikilikdışı olduğu konusunda ısrarlarındaki ironiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu şekilde, cinsiyetleriyle bağdaştırılan toplumsal cinsiyet rollerine uyum sağlayan ve sağlamayan insanlar arasında sahte bir ikilik yaratıyorlar. Gerçekte, herkes ikilikdışıdır. Hepimiz bazı toplumsal cinsiyet normlarına aktif olarak uyum sağlıyor; bazılarını pasif biçimde kabullenirken, diğerlerini şiddetle reddedebiliyoruz. Dolayısıyla kendimize ikilikdışı demek sahte bir ikilik yaratmak anlamına da geliyor. Bu aynı zamanda, en azından dolaylı olarak, ikilikdışı kişinin ikilikiçi cisgender insanlar tarafından hem yanlış anlaşıldığını hem de politik olarak baskı gördüğünü iddia etmesini mümkün kılmakta.

Peki ya kendinizi pangender olarak tanımlamak, bu spektrumdaki olası her noktayı temsil ettiğinizi iddia etmek mi? Her bir noktanın aynı anda temsili midir? Uç noktaların zorunlu olarak birbirleriyle uyumsuz zıtlıkları temsil ettiği düşünüldüğünde, bu nasıl mümkün olabilir? Katıksız kadınsılık edilgenlik, zayıflık ve itaat; katıksız erkeksilikse saldırganlık, güç ve tahakküm olmalı. Bunların hepsinin aynı anda olması imkansızdır. Bu erkeksilik ve kadınsılık tanımlarına katılmıyorsanız ve erkeksiliğin tahakküm, kadınsılığın ise itaat açısından tanımlanması gerektiğini kabul etmiyorsanız, pekala başka tanımlar önerebilirsiniz. Ama ne önerirseniz önerin, bunlar birbirine zıt şeyleri temsil edeceklerdir.

Görünüşe göre bir avuç kişiye, kendilerini “agender” ilan ederek, kendilerini ne erkeksi ne de kadınsı hissettiklerini ve herhangi bir içsel toplumsal cinsiyet deneyimine sahip olmadıklarını söyleyerek spektrumun tamamen dışında bırakmalarına müsaade edildi. Neden yalnızca bazı insanların kendi kişiliklerini toplumsal cinsiyetlendirilmiş terimlerle tanımlamayı reddedebildiklerine dair herhangi bir açıklama yok, ancak kendini ‘agender’ olarak tanımlama konusunda açık olan bir şey var: Nasıl hepimizin kendine ikilikdışı demesine imkan tanınmıyorsa, bunu da hepimiz yapamıyoruz. Doğuştan gelen, özümüze ait bir toplumsal cinsiyet kimliğimiz olduğunu inkar edersek, toplumsal cinsiyette eksiklik evrensel bir özellik olacağından, “agender” etiketi gereksiz hale gelecektir. Agender, yalnızca toplumsal cinsiyete göre tanımlanabilir. Kendilerini ve kimliklerini toplumsal cinsiyet noksanlıklarıyla tanımlayanlar, çoğu insanın doğuştan, özlerinde bir toplumsal cinsiyete sahip olduğunu, ancak bazı nedenlerden ötürü kendilerinin buna sahip olmadıkları görüşüne bağlı olmalı.

Toplumsal cinsiyetle ilgili problemin bunlardan sadece ikisinin varlığını tanımak olduğu iddia ediliyorsa, sonrasında sorulması gereken bariz soru şu: Baskıcı olmamak için kaç toplumsal cinsiyeti tanımamız gerekir? Kaç tane olası toplumsal cinsiyet kimliği vardır?

Buna verilebilecek tek tutarlı cevap yaklaşık 7 milyardır. Gezegende yaşayan insan sayısı kadar toplumsal cinsiyet kimliği olması mümkün. İkilikdışı cinsiyetler hakkında bilgi için internetteki ana referans sitelerden biri olan Nonbinary.org’a göre, toplumsal cinsiyetiniz don veya Güneş , müzik veya deniz , Jüpiter veya salt karanlık olabilir. Toplumsal cinsiyetiniz pizza olabilir.

Şayet durum buysa, sadece “insan kişiliği” veya “sevdiğim şeyler” yerine, bunlardan herhangi birine “toplumsal cinsiyet” demenin ne kadar mantıklı olduğu veya anlayışımıza bir şeyler kattığı belirsizdir. Toplumsal cinsiyet kelimesi sadece kişiliğiniz, zevkleriniz veya tercihleriniz için afili bir kelime değildir. Bu sadece ne kadar ihtişamlı, çok yönlü ve ilginç olduğunuzu tarif etmenin ve benzersiz olduğunuzun dillendirilmesini mümkün kılan bir etiket değildir. Toplumsal cinsiyet, istenen (ve bazen istenmeyen?) davranışları ve özellikleri üreme işlevine bağlayan değer sistemidir. Bu davranışları ve özellikleri üreme işlevinden ayırdıktan sonra – ki bunu yapmalıyız – ve sadece iki tür kişilik olduğu ve birinin diğerinden daha üstün olduğu fikrini reddettiğimizde – ki bunu da yapmalıyız – bunlara “toplumsal cinsiyet” demeye devam etmek ne anlama gelebilir? Burada “kişilik” kelimesinin karşılayamadığı ne var ki yerine “toplumsal cinsiyet” koyalım?

Nonbinary.org’da toplumsal cinsiyetiniz şu olabileceği yazıyor:

[İsim]gender: Henüz kendilerinin tam olarak neyi tanımladıklarından emin olmayan ancak cis olmadığını kesinlikle bilen birisinin en iyi şekilde adıyla ifade edebileceği bir toplumsal cinsiyet… her şeyi kapsayan bir terim veya belirli bir tanımlayıcı olarak kullanılabilir, ör. johngender, janegender, (adınız burada)gender, vb.”

“[İsim]gender” örneği, ikilikdışı cinsiyet kimliklerinin nasıl işlediğini ve gerçekleştirdikleri işlevi mükemmel bir şekilde göstermekte. Ne olarak tanımladıklarından emin olmayan, ancak cisgender olmadıklarını bilen insanlar içindir. Bunun sebebi muhtemelen, sıradan ve alışılagelmiş bir cis olmak için çok ilginç, devrimci ve kural tanımaz olmalarıdır..

Kadın milleti bir kafesin içinde sıkışıp kalmışken, o kafese zarar vermeden parmaklıklar arasından sıyrılmaya çalışmak bir çözüm değil

Bu cis olmama arzusu özellikle dişi bir insansanız oldukça rasyonel ve anlamlı aslında.. Ben de düşüncelerimin, hislerimin, yeteneklerimin ve eğilimlerimin basitçe bir ‘cis kadın’ olamayacak kadar ilginç, çok yönlü ve karmaşık olduğuna inanıyorum. Ben de dişi bedenim hakkında toplumsal olarak oluşturulmuş kalıpyargıları ve bunun sonucunda başkalarının benim hakkımda yaptığı varsayımları aşmak isterim. Ben de bir anne / ev hizmetçisi / cinsel tatmin nesnesinden daha fazlası olarak görülmek isterim. Ben de toplumumuzun şu anda kadınlar için mümkün olduğunu düşündüğünden daha fazlası olma potansiyeline sahip, zengin ve derin bir iç yaşamı olan bir insan olarak görülmek isterim.

Yine de bunun çözümü kendime agender demek değil; kadın milleti bir kafesin içinde sıkışıp kalmışken, o kafese zarar vermeden parmaklıklar arasından sıyrılmaya çalışmak bir çözüm değil. Bu, tam da parmaklıklardan aslında kaçamayacağınız için böyle. Kendime istediğim kadar “agender” diyeyim, dünyanın beni bir kadın olarak görmesini ve bana buna göre davranmasını engelleyemem. Kendimi agender olarak tanıtabilirim ve bir işe başvurduğumda kendi neo-zamir setlerimde ısrar edebilirim, ancak bu görüşmecinin benim potansiyel olarak bebek doğurabileceğimi düşünmesini ve pozisyonu daha az nitelikli olsa bile üreme konusunda daha az yükümlü olan erkek adaya vermesini engellemeyecektir.

Şimdi, toplumsal cinsiyet kimliği siyasetinin kalbindeki can alıcı bir gerilime geldik. Savunucularının çoğunun ya fark etmediği ya da görmezden gelmeyi seçtiği bu gerilimin çözülmesi ancak öğretilerinin temel ilkelerinden bazılarının reddedilmesiyle mümkün.

Pek çok insan haklı olarak ‘transgender’ (ya da kısaca trans) kelimesinin ‘transseksüel’ ile eşanlamlı olduğunu ve şöyle bir anlama geldiğini varsayar: cinsiyetli bedeninizle ilgili bir huzursuzluk ve sıkıntı yaşamak ve bu bedeni, karşı cinsin bedenine daha çok benzetmek için değiştirme arzusuna sahip olmak. Ancak toplumsal cinsiyet kimliği politikasının mevcut terminolojisine göre, transgender olmanın cinsiyetlendirilmiş bedeninizi değiştirme arzusuyla hiçbir ilgisi yok. Transgender olmanın anlamı, doğuştan gelen toplumsal cinsiyet kimliğinizin doğumda size atanan toplumsal cinsiyetle eşleşmemesidir. Sahip olduğunuz vücuttan tamamen mutlu ve memnun olsanız bile durum bu olabilir. Basitçe, kendinizi bir toplumsal cinsiyete ait olarak tanımlıyor ancak başka bir cinsiyet olarak algılanıyorsanız transgender’sınızdır.

İnsanların büyük çoğunluğunun ‘cisgender’ olarak tanımlanabilmesi bu öğretinin temel ilkelerinden, bu da doğuştan gelen toplumsal cinsiyet kimliğimizin doğumda bize atanmış olanla eşleştiği anlamına gelir. Ancak gördüğümüz gibi, eğer toplumsal cinsiyet kimliği bir spektrumsa, o zaman hepimiz ikilikdışı olmalıyız çünkü hiçbirimiz bu spektrumun uçlarının temsil ettiği noktalarda yaşamıyoruz. Her birimiz, kendi özel kimliğimizin bireysel, kendine özgü doğası ve kendi öznel toplumsal cinsiyet deneyimimiz tarafından belirlenen bu spektrum boyunca benzersiz bir noktada var oluyoruz. Buna göre, herhangi birinin nasıl cisgender olabileceği net değildir. Hiçbirimize doğumda doğru toplumsal cinsiyet kimliğimiz atanmadı, çünkü bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Doğduğum anda, daha sonra toplumsal cinsiyet kimliğimin görünüşte ‘çok soğuk ve karlı’ bir toplumsal cinsiyet olan ‘frost gender’a doğru evrildiğini keşfedeceğimi birisi nasıl bilebilirdi?

Cinsiyet kimliklerinin sayısının potansiyel olarak sonsuz olduğunu fark ettiğimizde, kimsenin derinlerde cisgender olmadığını kabul etmek zorunda kalıyoruz, çünkü hiç kimseye doğumda doğru cinsiyet kimliği atanmamıştır. Aslına bakarsanız hiçbirimize doğumda cinsiyet kimliği atanmamıştı. Dış cinsel organlarımız tarafından belirlenen potansiyel üreme işlevimiz temelinde iki cinsiyet sınıfından (sex-class) birine yerleştirildik. Daha sonra, o cinsiyetten insanlar için toplumsal olarak belirlenmiş cinsiyet normlarına uygun olarak yetiştirildik. Doğuştan gelen cinsiyet kimliğimiz hakkındaki inançlarımızı ifade etme ya da toplumsal cinsiyet sürekliliğind tam olarak hangi noktaya düştüğümüzü belirleme becerisini geliştirmeden çok önce, hepimiz iki rolden birini benimsemek üzere eğitiliyor ve telkin ediliyoruz. Dolayısıyla, transgender kişileri doğduklarında toplumsal cinsiyet spektrumunda doğru yere atanmamış kişiler olarak tanımlarsak, her birimiz transgender oluruz ve cisgender insanlar yoktur.

Tüm bunların mantıksal sonucu şudur: Eğer cinsiyet ikili değil de bir spektrumsa, o zaman herkes transtır. Ya da alternatif olarak, hiç trans yoktur. Her iki durumda da, bu son derece tatmin edici olmayan bir sonuç ve hem kadınların ezildiği gerçekliğini gizlemeye hem de transseksüel insanların deneyimlerini geçersiz kılmaya hizmet etmekte.

Bu sonuçtan kaçınmanın yolu, toplumsal cinsiyetin bir spektrum olmadığını ortaya koymaktır Bir spektrum değildir çünkü bu doğuştan gelen, içsel bir öz veya özellik değil. Toplumsal cinsiyet, kişilerin özüne dair ve değişmez olarak ele almamız, sonra da sosyal kurumları bu gerçek etrafında inşa etmemiz gereken bir olgu değil. Toplumsal cinsiyet, toplumsal olarak inşa edilen ve dışarıdan dayatılan bir hiyerarşi. İki değer pozisyonuna yerleştirilen iki sınıfı içerir: dişi üzerinde eril, kadın üzerinde erkek, kadınsılık üzerinde erkeksilik.

Spektrum benzetmesi, kişinin hiyerarşideki yerine ve bunun insanlara atadığı rollere uyumunun kişiden kişiye değişiyor olduğu gerçeğine dayandırılmaktadır. Bazı insanlar, cinsiyetleriyle ilişkilendirilen toplumsal cinsiyet normlarına uymayı görece daha kolay ve daha acısız bulurken, kimileri için cinsiyetleriyle ilişkili toplumsal cinsiyet rolleri o kadar baskıcı ve sınırlayıcıdır ki, bu koşullarda yaşamak onlara dayanılmaz gelir ve karşı toplumsal cinsiyet rolüne göre yaşamak için geçiş yapmayı seçerler.

Bir hiyerarşi olarak toplumsal cinsiyet, kadınların erkeklere tabi kılınmasını sürdürmeye yarar ve her iki cinsiyetin de gelişimine ket vurur.

Tesadüfe bakın ki spektrum olan, tüm çeşitliliği ve karmaşıklığıyla insan kişiliğidir. (Aslında bu da tek bir spektrum değil, çünkü iki uç nokta arasındaki basit bir süreklilikten bahsedemeyiz. Daha çok gevşek ve oynak, insana dair şeylerden oluşan büyük bir top gibi.) Toplumsal cinsiyetse doğduğumuz üreme organları tarafından belirlenen iki tür kişilik olduğunu söyleyen bir değer sistemidir. İnsanları toplumsal cinsiyet kafesinden kurtaracak ilk adımlarından biri, yerleşik toplumsal cinsiyet normlarına meydan okumak ve toplumsal cinsiyet ifadeniz ve temsilinizle oynamak ve keşfe çıkmaktır. Hiç kimse ve kesinlikle hiçbir radikal feminist, kimsenin kendisini ona anlamlı gelen şekillerde tanımlamasını ya da kişiliğini zevkli ve özgürleştirici bulduğu şekillerde ifade etmesini engellemek istemez.

Yani kendinize “demigirl görünümlü genderqueer femme” demek istiyorsanız, hiç durmayın. Bu kimliği istediğiniz gibi ifade edin. Tadını çıkarın. Problem ancak o etiket temelinde siyasi iddialarda bulunmaya başladığınızda ortaya çıkar. Yani kendinizi onlara karşı tanımlamak adına bir grup geleneksel ikili cis insan bulunmasına ihtiyaç duyduğunuz için başkalarının kendilerine cisgender demelerini talep etmeye başladığınızda; bu cis insanları konformist ikili insanlar olarak değerlendirip sizin üzerinizde yapısal avantajlara ve siyasi ayrıcalığa sahip olduklarında ısrar ettiğinizde ve toplumsal cinsiyet kimliğinizin ne kadar karmaşık, parıl parıl, çok yönlü ve benzersiz olduğunu kimse gerçekten anlamazken. Başkalarının kendilerini cisgender olarak adlandırmasını talep ederken kendinize ikilikdışı ya da akışkan cinsiyetli demek, insanların büyük çoğunluğunun kutularında kalması gerektiğinde de ısrar ettiğiniz anlamına gelir çünkü siz kendinizi kutusuz olarak tanımlıyorsunuz.

Çözüm, insan kişiliğinin karmaşıklığını rijit ve özcü yollarla tanımlayan daha fazla toplumsal cinsiyet kategorisinde ısrar ederek toplumsal cinsiyeti iyice katılaştırmakta değil. Çözüm, toplumsal cinsiyeti tamamen ortadan kaldırmakta. Toplumsal cinsiyete ihtiyacımız yok. İki konumlu bir hiyerarşi olarak toplumsal cinsiyet, kadınların erkeklere tabi kılınmasını doğallaştırmak ve sürdürmek için çalışır ve her iki cinsiyete sahip kişilerin gelişimini kısıtlar. Toplumsal cinsiyeti bir kimlik spektrumu olarak yeniden tasarlamanınsa bize hiçbir faydası yok.

İstediğiniz gibi giyinmek, istediğiniz gibi davranmak, istediğiniz gibi çalışmak, aşık olduğunuz kişiyi sevmekte özgür olmak için derin, içsel, temel bir toplumsal cinsiyet deneyimine sahip olmanıza gerek yok. Kozmetik, aşçılık ve el işlerinin tadını çıkarmanızın kabul görmesi için kişiliğinizin kadınsı olduğunu göstermenize gerek yok. Toplumsal cinsiyeti kuirleştirmek için sizin daha genderqueer olmanız gerekmiyor. İnsanları pembe ve mavi kutulara koyan baskıcı bir sistemin çözümü, mavi veya pembe dışında herhangi bir renkten başka kutular yaratmak değil. Çözüm, kutuları tamamen yıkmaktır.

Çeviri: Bade ve Güleren

Toplumsal Cinsiyetin Kısa Bir Tarihçesi

Aşağıdaki metni sermelix‘in izniyle vesvese’de paylaşıyoruz. Bloğunda Türkçeye daha önce çevrilmemiş kimi kadın yazarlara ait eserlerin, ağırlıklı olarak şiirlerin çevirilerini okuyabilirsiniz.

DEBORAH CAMERON
“The Brief History of ‘Gender,’” language: a feminist guide, 2016.

1999’da New York City’de Riki Anne Wilchins’in (kendine ‘transseksüel tehlike’ diyor ve Gender Variance Who’s Who’da 1990’ların ikonik transgender kişilerinden biri’ diye tanıtılıyor) feministlerde toplumsal cinsiyet anlayışı olmadığını bildirdiği bir konuşma dinledim. Şöyle düşündüm: ‘ne diyor böyle? Toplumsal cinsiyet kavramını tabii ki feministler ortaya attı!”

On yılı hızlıca geçip 2009’a gelelim. 1980’lerden beri parçası olduğum feminist bir dergiden yazıların derlendiği The Trouble & Strife Reader’la ilgili konuşmak için Edinburgh’taki bir kitap fuarına gitmiştim. Sonrasında iki genç kadın sohbet etmeye yanıma geldi. İlgi çekici bir kitap, dediler, ama neden toplumsal cinsiyetten hiç bahsetmiyor?

Benim açımdan kitabın her yanı toplumsal cinsiyetle ilgiliydi. Bundan kastım, Gayle Rubin’in 1975’teki ifadesiyle, “cinsiyetlerin toplumsal olarak dayatılmış ayrımı.” Benim dönemimden feministler toplumsal cinsiyeti patriyarkanın bir aracı olarak görüyordu: insanın cinsel dimorfizminin biyolojik temeline kurulan, erkek ve dişi insanlara farklı roller, haklar ve sorumluluklar pay eden toplumsal bir sistem. 2009’a geldiğimizde herkesin “toplumsal cinsiyet”ten anladığının artık bu olmadığını biliyordum. Kitap fuarındaki genç kadınlar için “toplumsal cinsiyet,” dışarıdan dayatılan değil, bireyin kendinde bulunan ve kendinin ortaya koyduğu bir tür kimlik anlamına geliyordu. Bu toplumsal cinsiyet, cinsiyetten ayrı bir şey olmakla kalmıyordu, cinsiyetle herhangi bir alakası da yoktu. İkili bir ayrım da değildi: birden çok toplumsal cinsiyet vardı, yalnızca iki tane değil.

Yine hızlıca geçip Kasım 2016’ya gelelim. Papa Francis, Gürcistan’a yaptığı kırsal ziyaretinde “toplumsal cinsiyet anlayışı”nı Roma Katolik Kilisesi’nin öğretilerine tehdit oluşturmakla suçladı. Yorumlarını haberleştiren muhabir şöyle açıkladı:

“Toplumsal cinsiyet anlayışı, kabaca, bir kişi biyolojik olarak erkek ya da dişi olsa da kendini erkek, dişi, her ikisi ya da hiçbiri olarak tanımlama hakkı olduğu görüşüdür.”

Şöyle düşündüm: “Toplumsal cinsiyet anlayışının, kadınların geleneksel rollerinin Tanrı’nın takdiri ya da fıtrattan olmadığını belirttiği için Kilise’nin öğretilerine tehdit oluşturduğu zamanları hatırlıyorum.” Şöyle de düşündüm: “Tamam, yetti artık.”

“Toplumsal cinsiyet” farklı kişiler için farklı anlamlar taşıyor diye (belli ki taşıyor ve bunun bir sonucu da çatışan kasıtlar sebebiyle bir sürü konuşma ve tartışmanın yürümesi) hayıflanmayacağım. Dildeki diğer her şey gibi kelime anlamları da çeşitleniyor ve başkalaşıyor: hep böyle oldu, hep böyle olacak. Benim ilgilendiğim mesele, bulunduğumuz yere nasıl vardığımız. “Toplumsal cinsiyet”in çekişen bu iki anlamı nereden çıktı? Ne zaman, kim ve hangi bağlamlarda bunları kullanmaya başladı?

Bu konu üzerine pek çok konuşma yaşadım ve dünya, toplumsal cinsiyeti teorik bir kavram olarak aslen Judith Butler’ın 1990’larda türettiğini düşünen insanlarla Butler’ı (veya kuir teorisyenleri) toplumsal cinsiyetin feminist analizini zayıflatmak ve ifadenin “gerçek” anlamını çarpıtmaktan sorumlu tutan insanlar arasında bölünmüş gibi hissettim çoğunlukla. Bu iki görüş de beni hiçbir zaman hoşnut etmedi ve İngilizce kelimelerin tarihçesi ve kullanımıyla ilgili çeşitli kaynaklardan yararlanarak bu konuya nasıl ışık tutabilirim görmek istedim.

Yararlandığım ana kaynaklardan biri Oxford İngilizce Sözlüğü [OED]. Şansıma, “toplumsal cinsiyet” başlığı epey yakın zamanda düzenlenmiş, tarihçe sözlükleri ne kadar güncel olabilirse o kadar güncel. Büyük bir külliyattan da yararlandım—Amerikan İngilizcesindeki metin derlemelerinden yararlandım çünkü benim ilgilendiğim kullanımlara ilk olarak ABD’de rastlanmıştı. 1810 ile 2010 arasındaki dönemi kapsayan tarihçe külliyatı COHA ile 1990-2015 arasını kapsayan güncel külliyat COCA’dan yararlandım. Sözlük ve külliyatlar tipik olarak “genel” kullanımı sunma amacındadır ve anaakım olmayan kaynakları pek kapsamayabilir. Bu nedenle, feministlerin “toplumsal cinsiyet”i ne şekilde kullandığına dair ek bulgu sağlayabilmek için 20. yüzyıldan bazı feminist metinlerden de yararlandım.

Beklediğim şeylere de rastladım, beni şaşırtan şeyler de oldu. Mesela: cinsiyet / toplumsal cinsiyet ayrımını ilk kez yapanlar feministler değildi (aslında “toplumsal cinsiyet” terimini tamamen benimsemeleri için vakit geçmesi gerekmişti) ve toplumsal cinsiyet kimliği kavramını ilk kez tanımlayanlar kuir teorisyenler değildi. “Toplumsal cinsiyet”in “kimlik” anlamı ancak kısa bir süre önce anaakımda yaygınlaşmaya başladı ama bu anlam yeni değil: şimdi çekiştiği anlamla aşağı yukarı aynı süredir dilde yerini edinmiş ve iki anlam da 1960’larda ikinci dalga feminizmin yükselmesinden epey önce kullanımdaymış.   

Bu noktalara sonra döneceğim ama önce İngilizcedeki “toplumsal cinsiyet”in eski tarihçesine hızlıca bir bakalım. Başlangıcında, isimlerin maskülen, feminen ve nötr olarak sınıflandırıldığı dillerin tanımlanmasında kullanılan bir gramer terimiydi diye biliyor olabilirsiniz. Genelde söylenen, bu gramer anlamının erkek ve dişi kişiler arası ayrımı ortaya koyabilmek için sonradan genişletilmiş olduğu. Gelgelelim, “sonradan” göreceli bir ifade: 12. yüzyılın ikinci yarısında Norman Fransızcasında (ifade İngilizceye oradan geçmiştir) gendre zaten “erkek ya da dişi olma özelliği” anlamında kullanılıyordu. İngilizcede “erkek ya da dişi” anlamında kullanılan “toplumsal cinsiyet”in OED’deki ilk kaydı 1474 tarihine, “maskülen [toplumsal] cinsiyetten varisler”den bahseden bir belgeye dayanıyor. Kısacası: “toplumsal cinsiyet”in “erkek ya da dişi” anlamı çok eskiye dayanıyor. İnsanlar, bu ifadeyi feministlerin çoğu zaman yakındığı bir anlamda, yani “cinsiyet” yerine geçen fiyakalı bir söz olarak 500 yıldan fazla süredir kullanıyor.

İngilizcede cinsiyet / toplumsal cinsiyet ayrımını ilk olarak kim, ne zaman yaptı? Bu ayrıma ilk olarak, 1960’ler ya da 1970’lerde yazılmış feminist metinlerden birinde rastlandığını sanabilirsiniz. Oysa bu anlama (“biyolojik sebeplerle değil, toplumsal veya kültürel ayrım ve farklarla ortaya çıkan erkek ya da kadın olma durumu”) ilişkin OED’deki en eski alıntı örneği, 1945’te akademik bir psikoloji dergisinde yayımlanan bir makaleden:

“ilkokul yıllarında da toplumsal cinsiyet (cinsiyetin toplumsallaşmış yüzü) ayrımın kati sınırıdır, sınırları belirleyen ifadeler ‘feminen’ ve ‘maskülen’dir.”

1950 tarihli aynı dergi, sonraki alıntının da kaynağı [1]  :

bu metin, hem ‘cinsiyet’ hem ‘toplumsal cinsiyet’ hakkında, hem maskülen ve feminen roller hem de erkek ile dişi ve bunların üreme [organlarının] fonksiyonları hakkında okuru bilgilendirir.”

Bu örneklerin gösterdiği gibi, “toplumsal cinsiyet”in biyolojik cinsiyetle alenen ya da örtük şekilde çelişmesine dayanan anlamını ilk kez; antropoloji, sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilimler alanlarından akademisyenler kullanmış. Aktardığım alıntıların ortaya koyduğu gibi bu kullanım ilk olarak, oldukça az kişiden oluşan bir grup uzman çevresiyle sınırlıymış: yazılarını diğer akademisyenlere hitaben yazarken bile bu yazarlar belli ki okurların hepsinin bu ifadeye aşina olmasını beklemiyormuş (bu yüzden de ilk örnekte parantezler, ikincisinde tırnak işaretleri kullanılmış).

OED’de akademik bir kaynaktan gelmeyen ya da “toplumsal cinsiyet”i pek bilinmeyen bir jargonmuş gibi ele almayan en eski alıntı Time dergisinin 1968’teki bir sayısından. Bu da demektir ki sosyal bilimler kavramı olan toplumsal cinsiyet, 1960’ların sonlarında anaakıma taşınmaya başlamış. Ancak tarihçe külliyatı verisi gösteriyor ki 1960’larda bile “toplumsal cinsiyet” (herhangi bir anlamıyla) hâlâ pek rastlanmayan bir ifadeymiş. İfadenin COHA’daki kaydı 1830’larda başlıyor ama 1950’lerin sonuna kadar kullanım sıklığı düşük seyrediyor— bir milyon kelimede bir oranının altında. 1960’larda kullanım sıklığı bir milyon kelimede bir oranının (biraz) üstüne çıkıyor ve 1970’lerde de hafif bir artış var. Kullanım sıklığının bir milyon kelimede beş kelime oranına sıçrayışı 1980’lere kadar yaşanmıyor.

Bu, 1990’lardan önce feministlerin teorilerinde toplumsal cinsiyet kavramı olmadığına dair söylenenlerin gerçekten doğru olduğu anlamına mı geliyor? Bu soru, teori ile terminolojinin biraz karmaşık ilişkisi konusunu da açıyor. İkinci dalganın başındaki feminist metinlerden okuduklarım bu dönemde (yani 1960’ların sonlarıyla 1970’ler) “toplumsal cinsiyet”in hâlâ ekseriyetle akademik bir ifade olduğunu gösteriyor: feminist akademik yazında rastlanıyor (Gayle Rubin’in 1975 tarihli ve alıntıladığım makalesi “The traffic in women” buna bir örnek) ama akademi dışında politik olarak faal olan feministlerin yazılarında nadiren geçiyor [2]. Gelgelelim, bu demek değildir ki eylemciler biyoloji ile kültürü birbirinden ayırmıyordu: toplumsal cinsiyet anlayışları olduğu genelde belli oluyor, bunu başka ifadelerle dile getiriyorlardı yalnızca.

Shulamith Firestone’un Cinselliğin Diyalektiği’nden (1970) alınmış bir örnek:

“Sosyalist devrimin nihai amacının yalnızca ekonomik sınıf imtiyazlarını değil, ekonomik sınıf ayrımının kendisini de ortadan kaldırmak olması gibi, feminist devrimin nihai amacı da … yalnızca eril imtiyazları değil, cinsiyet ayrımının kendisini de ortadan kaldırmak olmalı: insanların genital farklılıkları artık kültürel olarak bir önem ifade etmeyecek.”

Firestone “toplumsal cinsiyet” terimini kullanmıyor ama cinsiyetin biyolojik göstergeleri ile “cinsiyet ayrımı” dediği şey (burada Rubin’in “cinsiyetlerin toplumsal olarak dayatılmış ayrımı” gibi bir şeyi kastettiği besbelli) arasında fark gözetiyor. Feminizmin ortadan kaldırmayı amaçladığı şeyin bu olduğunu ileri sürüyor. Devrimden sonra “insanların genital farklılıkları” olacak hâlâ ama bunlar “kültürel olarak bir önem ifade etmeyecek.”

Shulamith Firestone, “kadın doğulmaz, kadın olunur,” görüşü özcülük karşıtı modern feminizmin kurucu sözü olarak övülen Simone de Beauvoir’a minnettar olduğunu ifade etmiş. Beauvoir da “toplumsal cinsiyet” ifadesini kullanmıyordu. 1949’da İkinci Cinsiyet ilk çıktığında ve sonraki yıllarda da Fransızca konuşanlar dillerinde İngilizcedeki gibi “cinsiyet” [sex] ile “toplumsal cinsiyet” [gender] arasında bir değişikliğe gitmedi (gerçi kimisi yakın zamanda bu boşluğu doldurmak için genre ifadesini benimsedi). Ancak açıkça görülüyor ki bu, Fransız feministleri (ya da dillerinde bu ayrım olmayan diğer feministleri) biyolojik determinizmi reddetmek ve kadınların ezilmesinin toplumsal etki sonucu olduğu analizini geliştirmekten alıkoymadı.

“Toplumsal cinsiyet”in “kimlik” anlamı peki? Sözlük ve külliyatlardaki metinlerde ne zaman ortaya çıkmış ve ne tür metinlerde geçiyor? Bunun yanıtı şu ki, ilk olarak 1950’lerde rastlanıyor ve o zamanlarda “hermafroditler” denilen kişilerin (diğer bir deyişle, interseks vakaları olan insanlar) ve “transseksüeller”in klinik tedavisinden bahseden metinlerde geçiyor. Bu tıbbi kullanım sosyal bilimlerdeki kullanımla birlikte mi gelişti yoksa direkt oradan mı alındı tam olarak belli değil ama her halükarda doktorlar bu dönemde “toplumsal cinsiyet”in tanımına dair öneriler de içeren apayrı bir bilgi yığını üretmeye başlamış.

“Toplumsal cinsiyet”in 20. yüzyılın ortalarında tıbbi kullanımını gösteren alıntılarda tekrar tekrar karşımıza çıkan iki isim var. Bunlardan biri Robert Stoller, 1950’lerin ortalarından beri UCLA’daki Toplumsal Cinsiyet Kliniği ile bağlantısı olan bir psikiyatr. 1968’de yayımlanan Sex and Gender: On the Development of Masculinity and Femininity [Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet: Maskülenliğin ve Feminenliğin Gelişimi Üzerine] kitabının yazarıydı ve çoğunlukla, şu anki kullanımıyla aşağı yukarı aynı anlama gelen “toplumsal cinsiyet kimliği” terimini ortaya atmasıyla anılıyor.

“Aşağı yukarı” diyorum çünkü Stoller’in toplumsal cinsiyet kimliğiyle ilgili fikirleri günümüzde bizim aşina olduklarımızın tam olarak aynısı değildi. Stoller, “toplumsal cinsiyet kimliği özü” dediği (normalde yaşamın ikinci yılında sabitlenen ve erkek ya da dişi olmaya dair içkin his diye tanımladığı) biyolojik temel diye bir şey olduğunu düşünüyordu ama aynı zamanda bakımın etkisi üzerine de uzun uzun yazmıştı. Tıp öğrenimi görmüş olmasının yanı sıra, Freudyen psikanaliz eğitimi de almıştı ve bireylerin cinsel arzu ve davranışlarını, bilhassa da o vakitler “sapkınlık” olarak tanımlanan (eşcinsellik, sadomazoşistlik ve travestiliği de kapsayan) halleri, bireyin çocuklukta yaşadığı ve toplumsal cinsiyet kimliği özünü tehlikeye atan olaylara tepki olarak geliştirmesi anlayışıyla ilgileniyordu.

Diğer isimse John Money, Baltimore’daki John Hopkins’te Toplumsal Cinsiyet Kliniği’ni kuran psikolog. Money, toplumsal cinsiyetin içkin değil, öğrenilen bir şey olduğu görüşününün nüfuzlu bir savunucusuydu: dediğine göre, klinik gözlemleri göstermişti ki, çocuklar doğdukları cinsiyetle uyuşmasa bile yetiştirildikleri toplumsal cinsiyeti ediniyordu. Savının büyük kısmını dayandırdığı vaka çalışması sonraları geçersiz ilan edildi, Money’nin itibarını ve teorilerinin güvenilirliğini zedeledi. Ancak, John Hopkins’teki çalışmalar toplumsal cinsiyetin -hem kavramın hem de ifadenin- tarihçesine önemli bir katkıda bulundu.

1955’teki bir araştırma raporunda, Money ve iki çalışma arkadaşı “toplumsal cinsiyet rolü” kavramlarını açıkladı, şöyle tanımlamışlardı:

“bir kişinin oğlan ya da erkek, kız ya da kadın olduğunu göstermek için söylediği veya yaptığı her şey. … Toplumsal cinsiyet rolü şunlarla bağlantılı olarak değerlendirilir: genel tavır, hareket, duruş ve davranışlar; oyun tercihleri ve eğlence aktivitelerine duyulan ilgi; ihtiyari sohbetlerde kendiliğinden konuşulan konular ve gündelik yorumlar; rüyaların, gündüz düşlerinin ve fantezilerin içerikleri; dolambaçlı sorulara ve projektif testlere verilen yanıtlar; erotik pratiklerle ilgili bulgular ve son olarak, kişinin ona yöneltilen sorulara yanıtları.”

Buradaki “toplumsal cinsiyet rolü” günümüzdeki toplumsal cinsiyet kimliğine benzer şekilde kavramsallaştırılmış— bireylerin kendileriyle ilgili söyledikleri şeylerle ve tavırlarıyla “gösterdiği” iç özellikler. O zamanki kullanımda eksik kısım, toplumsal cinsiyetin ikili bir ayrım olmadığı görüşü: bu önceki tanım yalnızca iki kategori tanıyor (“oğlan ya da erkek, kız ya da kadın”). Stoller de kişinin “toplumsal cinsiyet kimliği özü”nün erkek ya da dişi olması gerektiğini varsayıyordu. Başka (“ikilikdışı” ve “akışkancinsiyet” kimlikler dahil) kategorilerin yakın zamanda ortaya çıkışı kuir teorinin etkisini yansıtıyor olabilir ama diğer açılardan, denilebilir ki, toplumsal cinsiyetin bir tür kimlik olduğuna dair günümüzdeki anlayış, Money ve Stoller gibi kişilerin geliştirdiği tıbbi modelden kaynaklanıyor daha çok.

Kapsamlı bir “toplumsal cinsiyet” tarihçesi sunduğumu iddia edemem ama yine de bu çalışmanın bazı şeyleri ortaya döktüğünü düşünüyorum. Çekişen iki anlamın farklı entelektüel geleneklerden (bir anlamın kökü insanların kültür ve tavırlarının sosyal bilimler alanında çalışılmasına dayanırken diğerininki cinsiyet-varyantlı bireyler üzerine çalışan doktorların teori ve uygulamalarına dayanıyor) ortaya çıktığını bilmek neden bu şekilde çatıştıklarını anlamayı kolaylaştırıyor. Çatışma da çok büyük: ben “toplumsal cinsiyet”i “insanlara cinsiyetleri sebebiyle dayatılan toplumsal statü” anlamında kullandığımda ve siz “kişinin beyninin cinsiyetine bağlı içkin kimlik hissi” (tıbbi gelenekten türeyen ve şimdilerde yaygınlaşan bir görüş) anlamında kullandığınızda aynı ifadeyi kullanmış olacağız ama kavramsal çerçevemizin neredeyse hiçbir ortak yanı yok (mesela, sizdeki “toplumsal cinsiyet”in biyolojik bir temeli varken benim “toplumsal cinsiyet”imin tanımlayıcı özelliği, bu temelin yokluğu).

Bu durum “kendi” ifadelerini yitirdiğini düşünen feministleri bilhassa rahatsız ediyor. Ancak, o ifadeye gerçekten ne kadar ihtiyacımız olduğu sorgulanabilir. Bu ifade, feminist politik analiz ya da taban örgütlenmesi eylemlerine değil, akademik belgelere dayanıyor (hâlâ da öyle, külliyattaki bulguya göre ağırlıklı olarak akademik bağlamda kullanılıyor).  Kadınların toplumsal durumunu analiz eden klasikleşmiş feminist eserler (örneğin Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet’i, Firestone’dan Cinselliğin Diyalektiği ve Angela Davis’in Kadınlar, Irk ve Sınıf’ı) bu ifadeyi hiç kullanmıyor bile.

Son yıllarda, “toplumsal cinsiyet”i ne zaman ve nasıl kullandığıma çok dikkat etmeye başladım çünkü bazı bağlamlarda ve bazı dinleyiciler için ifadeyi hangi anlamda kullandığımın anlaşılır olmayabileceğini biliyorum. Gerçekten bu ifade olmadan yapamayacağım herhangi bir bağlam var mı diye kendimi sorguluyorum artık. Dediğim gibi, geçmişteki birçok feminist bu ifade olmadan yapabildi. Simone de Beauvoir ve Angela Davis’e kâfi gelen belki benim için de kâfidir.


_____________________

Notlar:

[1] Bu alıntıda geçen “bu metin” ABD’li kültürel antropolog Margaret Mead’in çalışmalarıdır. Mead’in kendisi “toplumsal cinsiyet” terimini kullanmıyordu ancak Coming of Age in Samoa (1928), Sex and Temperament in Three Primitive Societies (1935) ve Male and Female (1949) kitaplarında farklı kültürlerde erkeklerin ve kadınların özellik ve toplumsal rollerinin değişebilirliğini anlatıyordu ve bunlar, sosyal bilimciler ve feministlerin toplumsal cinsiyetle ilgili sonraki tartışmalarını öncelemiş ve bazı durumlarda doğrudan etkilemişti. (Fransızca biliyorsanız, Mead’in bu tarihçeye katkılarının kısa bir anlatımını burada bulabilirsiniz).

[2] Hem cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarını hem de bunlarla ilişkili terminolojiyi detaylarıyla inceleyen, sosyolog Ann Oakley’nin Sex, Gender and Society’si de akademik bir metin. İlk olarak 1972’de basılmış ve şimdi feminist bir klasik olarak anılıyor (bu yıl, yazarın geçmişe bakıp yazdığı giriş bölümünün yer aldığı yeni edisyonuyla yeniden basıldı). Bu kitap Margaret Mead’in çalışmalarıyla birlikte Robert Stoller ve John Money’ninkileri de ele alıyor. Oakley’nin yeni yazdığı giriş bölümü ayrıca Mathilde Vaerting’i anıyor kısaca. Vaerting, Mead’le neredeyse aynı dönemde yaşamış bir Alman ve 1921 gibi erken bir tarihte, toplumların erkekleri ve kadınları hem birbirinden farklı hem de birbirine eşit değil şeklinde inşa etme biçimleri hakkında yazmış. (Burada Vaerting hakkında bazı bilgiler var). [burada paylaşılan link uçmuş o yüzden ekleyemedim]

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

Toplumsal Cinsiyet Öğretisinden Çıkmak*

JEMIMA REPO

Aşağıdaki metni sermelix‘in izniyle vesvese’de paylaşıyoruz. Bloğunda Türkçeye daha önce çevrilmemiş kimi kadın yazarlara ait eserlerin, ağırlıklı olarak şiirlerin çevirilerini okuyabilirsiniz.

“Toplumsal cinsiyet” hakkında bildiklerimizi unutmaya çalışsaydık ne olurdu?

Unutmak derken, toplumsal cinsiyetin ne olduğu, ne anlama geldiği ve nasıl işlediğiyle ilgili düşündüğümüz, hatta onu “orada bir yerde” var olan bir “şey” olarak değerlendiğimiz öğretiden çıkmayı kastediyorum. Bu yazıda, toplumsal cinsiyet öğretilerinden çıkma uğraşının, toplumsal cinsiyete yeni bir teorik ve metodolojik yaklaşım oluşturmada atılacak ilk adım olduğunu öne süreceğim.

Toplumsal cinsiyet teorisinin önüne geçmek ve öğretilerinden çıkmak, toplumsal cinsiyetle ilgili güncel tartışma ve gerilimlerden uzaklaşmak ve onun politik imkân ve kısıtlamalarını yeniden değerlendirmek için fırsat sağlar. Feministler yaklaşık yirmi yıldır, toplumsal cinsiyet kavramının eleştirel yanının hafifletilmesine hayıflanıyor. Birçoğu, toplumsal cinsiyetin gündelik kullanımda ve politika oluştururken iktidar hiyerarşilerini parçalayacak bir araç sunmak yerine “cinsiyet” ile eşanlamlı olarak kullanılmaya başlandığını ya da daha da beteri, piyasa odaklı yönetimin, cinsiyet eşitliğini teşvik etme kisvesi altında kadınların esnetilebilir ve risk taşıyan işlerini çoğaltmak için bu kavramı gasp ettiğini düşünüyor. Diğer tartışmalarda, toplumsal cinsiyetin bir iktidar düzeni mi yoksa şahsi kimlik olarak mı algılanacağı Anglo-Amerikan feministler arasında derin anlaşmazlıklar yaratırken “toplumsal cinsiyet ideolojisi” denilen şeye saldırı, muhafazakâr ve aşırı sağcıların dayanak noktası haline geldi. Dolayısıyla, günümüzde toplumsal cinsiyet, farklı politik özne ve kurumlar arasında değişik anlam ve amaçlarla kullanılıyor.

Feminist düşünürlere göre böyle toplumsal cinsiyet “belaları,” toplumsal cinsiyeti feminist teori ve politika için anlamlı bir kavram olarak tutmak üzere yeniden teorileştirme çabasına sebep oldu. Ancak, toplumsal cinsiyete dair belirli görüşleri iyileştirme ya da koruma çabasındayken cinsiyetin toplumsal inşasının teorisi olarak anlaşılan toplumsal cinsiyetin başlangıcında da feminist bir görüş olmadığını unutuyoruz. Michel Foucault’nun cinselliğin Victoria döneminde ortaya atılan görece yeni bir kavram olduğunu açıkladığı gibi, Jennifer Germon ve Joanne Meyerowitz gibi araştırmacılar toplumsal cinsiyetin de cinsellik gibi, bilimsel bilgi ve tıbbi uygulamalara tümüyle dolanık bir icat olduğunu gösterdi. Bununla beraber, Foucault cinselliği yalnızca tarihsel bir oluşum değil, aynı zamanda iktidarın aracı ya da teknolojisi olarak yorumlamıştı. Toplumsal cinsiyetin nasıl hep iktidarın aracı ya da teknolojisi olduğunu kavradığımızda günümüz politikasında neden ve nasıl böylesine tartışmalı bir alan kapladığını daha iyi anlamamızın mümkün olduğunu ve buna karşılık nasıl bir politik duruş sergilenebileceğini tartışacağım.

* * *

Toplumsal cinsiyet teorisinin kurucu nüvesi sıklıkla Simone de Beauvoir’ın çalışmalarına, özellikle de kadın doğulmadığı ancak kadın olunduğu görüşüne dayandırılıyor. Oysaki İkinci Cinsiyet kitabı toplumsal cinsiyet kavramını ne dile getiriyor ne de onun üzerinde duruyor. Sara Heinämaa’nın ileri sürdüğü gibi, cinsiyet / toplumsal cinsiyet teorisinin Beauvoir ile ilişkilendirilmesi, Anglo-Amerikan kaynaklı bir yanlış okuma. Cinsiyet / toplumsal cinsiyet ayrımı, “kadın olma” görüşü toplumsallaşma fikrine değil, cinsel farkın anlamının fenomenolojik tanımına dayanan Beauvoir’a yabancı bir ayrım. Buna karşı, cinsiyet / toplumsal cinsiyet, cinsiyetli varlıkların gerçekliğini ayırt edilebilir iki düzene, yani biyolojik ve kültürel düzene, yapılandıran ontolojik bir çerçeve. Bu, İkinci Cinsiyet’ten yirmi bir, toplumsal cinsiyetin şu anda anladığımız şekliyle ilk kez teorileştirilmesinden on beş yıl sonra, 1970’te çıkan ve çığır açan, Kate Millett’ın yazdığı Cinsel Politika’ya kadar feminist teoride ilgilenilen bir konu değildi.

Cinsiyetin toplumsal, kültürel ve psikolojik yönlerini ifade eden toplumsal cinsiyet, feministlerin türettiği değil; ilk olarak, meslektaşları Joan ve John Hampson ile interseks insanlarda (biyolojik ve fizyolojik cinsiyet özellikleri örtüşmeyen insanlar) cinsiyet rollerinin oluşumu üzerine bir dizi makale yayımlayan psikiyatrist Dr. John Money’nin 1955’te ortaya attığı bir kavramdı. Money, interseks bireylerdeki psikoseksüel sonuçları en iyi öngören faktörlerin ne olduğunu, diğer bir deyişle, interseks birinin kendini kadın mı erkek mi olarak tanımlayacağını gösteren işaretleri tespit etmekle ilgileniyordu.

Money ile Hampson’ların çalışmalarının büyük bir önergesi vardı: araştırmaları, kromozomlar veya hormonlar gibi biyolojik etmenlerin baskınlığının toplumsal cinsiyet rollerinde belirleyici olduğunu teyit etmek yerine, çoğu interseks insanın doğumlarında kaydedilen cinsiyetlerinin rollerini edindiğini göstermişti. Bu araştırmalara dayanarak, birinin psikolojik cinsiyetinin doğuştan gelmediğini ya da biyolojik olarak belirlenmediğini ama toplumsallaşma süreçleriyle (bazı nadir durumlarda, bu toplumsallaşma biyolojik etmenleri tamamen geçersiz kılsa bile) öğrenilen bir şey olduğunu savunan yeni ve radikal bir görüş sundular.

Bu öğrenilmiş psikolojik cinsiyete toplumsal cinsiyet adını verdiler. Ayrıca, “toplumsal cinsiyet rolü” terimi de “bir kişinin oğlan ya da erkek, kız ya da kadın olduğunu göstermek için söylediği veya yaptığı her şey” anlamında ortaya atıldı. Terim, dilbilimdeki cinsiyet [gender] kavramıyla Money’nin Harvard Üniversitesi’nden hocası ünlü sosyolog Talcott Parsons’ın “cinsiyet rolleri” fikrini birleştiriyordu. Parsons’ın yapısal işlevselciliğinin 1950’lerde popülerliğinin zirvesinde olması burada kritik bir noktaydı. Bu görüş toplumu, toplumsal uyumluluğun yapıtaşı edimler, ilişkiler, süreçler ve yapılardan teşekkül  bir sistem olarak incelemeye odaklanıyordu. Bilhassa aile, çocukları cinsiyet rollerine göre toplumsallaştırmasıyla normları yeniden-üreten kilit bir sosyal kurumdu. Money’ye göre, ebeveynler tavırları ve çocuklarıyla kurdukları ilişkilerle çocuğun cinsiyetinin belirlenişini ve yetiştirilmesini sürekli pekiştirmeliydi. Buna çocuğun anne ya da babasını dişi veya erkekle özdeşleştirebilmesi için kuşkulu genital organlarının ameliyatlarla “normalleştirilme”si de dahildi.

Herkesin biyolojik olarak mutlak dişi-erkek ikiliğine kolayca sığdırılamayacağını bildirmesine rağmen Money, bu yeni toplumsal cinsiyet kavramıyla, kuşkulu genitalle doğmuş çocukların tutarlı şekilde cinsiyetlendirilmiş heteroseksüel bireyler olarak yetiştirilmesini sağlamak için onlara ameliyatla müdahale edilmesini onamıştır. Bu yüzden de, Money’nin çalışmalarının, çekirdek ailenin toplumsal düzenin temeli olduğunun varsayıldığı, Beyaz Amerikalı çekirdek aile yaşamının Batılı, savaş sonrası ideallerine dayanan normatif bir boyutu vardı. Bu da, dolayısıyla, çocuklara doğumlarından sonra en kısa sürede ameliyatla müdahale edilmesini gerekli kılıyordu çünkü Money, toplumsal cinsiyet rollerinin iki buçuk yılda geri dönüşü olmayan kimlikler haline geldiğini düşünüyordu. Yaptıklarının çocuklar için en iyisi olduğunu savunan Money ve diğer doktorlar için ebeveynleri ameliyat prosedürlerine onay vermeye ikna etmek hayli kolay oldu. Ameliyat, konuşabilecek yaştaki çocuklara uygulandığında çocukların bu şiddete gösterdikleri direnç, çocukça bir paranoya diye göz ardı ediliyordu. Bu interseks vakalarla ilgilenme protokolleri dünya çapında standartlaştırıldı ve günümüzde de hâlâ büyük ölçüde kullanılıyor.

1960’larda toplumsal cinsiyet kavramını psikanalist Robert J. Stoller daha da geliştirdi. Stoller, transseksüelliği anlamak ve terapisinde kullanmak için Money’nin çalışmalarına başvurdu ve cinsiyeti, cinsiyetin biyolojik özelliklere, toplumsal cinsiyetin toplumsal, kültürel ve psikolojik hallere işaret ettiği biyoloji/kültür ayrımına açıkça eşleyerek toplumsal cinsiyetten ayrı bir bilgi düzeyi olarak sınıflandırdı. Stoller ayrıca, bir kişinin benlik anlayışıyla takındığı tavır arasındaki farkı gözetmek için “toplumsal cinsiyet kimliği”ni “toplumsal cinsiyet rolü”nden ayrı tuttu. Stoller’in görüşünde toplumsal cinsiyet kimliğinin bir kez belirlenip yerleşmesi, transseksüelliği önlemek için çocuk cinselliği ve ailevi ilişkilere müdahale alanı olarak özen gösterilmesine sebep oldu. Stoller, toplumsal cinsiyet kimliği halihazırda belirlenmiş olan yetişkinler için cinsiyet farklılıklarını ehlileştirme ve genitallerini kişisel benlik algılarına uyumlu hale getirme aracı olarak ameliyatı savunuyordu. Bu, doktorlarından cinsiyet değişim ameliyatı isteyenlerin sayısının gittikçe arttığı trans danışanların özgürleşmesi anlamına geliyorken tıp için yetişkinlerin olağandışı cinsiyetlerini normalleştirme yöntemiydi de aynı zamanda.

***

Kate Millett 1970’te toplumsal cinsiyeti cinsiyetten ayrı ve toplumsal olarak inşa edilmiş bir şey olarak ele aldığında Money ve Stoller’in çalışmalarına direkt atıfta bulundu. Germaine Greer, Ann Oakley ve Gayle Rubin gibi tanınmış diğer feministler de aynısını yaptı. Rubin’in o vakitten beri belirttiği gibi, Money’nin çalışmaları feministler için önemli bir kaynaktı çünkü maskülenlik ile feminenliğin içkinliğine, biyolojinin bir kader olduğuna karşı çıkan, uzun yıllardır süregelen feminist argümanlara bilimsel kanıt sağlıyordu. Toplumsal cinsiyet kavramını kullanmak, kadın ve erkeklerin farklı davranması ve yaşamasının doğuştan belirlendiği yargısına karşı çıkmaya olanak sağlıyordu. Dahası, toplumsal cinsiyet rolleri aslında öğrenilen şeylerse, o halde kadınların özgürleşmesi, kadınların ikincilleştirilmesine sebep olan toplumsal ve kültürel yapılar, normlar ve pratiklerin alaşağı edilmesiyle mümkündü. Gelgelelim, 1970’lerin Anglo-Amerikan feministleri terimi bu psikiyatrik bağlamdan aldıklarında onunla ilişkili bu suistimalleri (çocuklara yapılan genital ameliyatlar ve transgender insanların patolojikleştirilmesi) göz ardı ettiler. Toplumsal cinsiyet kavramının feminist mücadeleye sağladığı büyük faydalara rağmen bu; tıbbın, bedeli ne olursa olsun kati cinsiyet ikiliğini sağlama konusunda suç ortaklığını teşhir etme fırsatını da kaçırmaktı aynı zamanda.

Şu ana kadar göstermeye çalıştığımın, toplumsal cinsiyetin tarihinin yalnızca dilin değil, iktidarın da tarihi olduğu anlaşılmıştır umarım. Birçok kişinin toplumsal cinsiyet kavramıyla daha önce hiç olmadığı kadar kuşatıldığını hissettiği bir dönemde bu kavramın savaş sonrası toplumsal kontrol bağlamında spesifik olarak ortaya atıldığını hatırlamak, toplumsal cinsiyetin her zaman politik olduğunu aklımıza getirmeli. Toplumsal cinsiyetin sahih bir anlamı ya da saf bir çıkış noktası yok ama ortaya çıktığından beri, bedenleri kontrol etmek, düzenlemek ve denetlemek için bir mekanizma olarak kullanılıyor. Makalenin başında belirtildiği gibi, toplumsal cinsiyet kavramının kullanımları daha önce hiç olmadığı kadar çatışma halinde, her biri kendi tanımlamalarının doğruluğundan emin görünüyor. Toplumsal cinsiyeti farklı farklı politik tasarı, mesele ve menfaatlerin kullanabileceği düşünüldüğünde herhangi bir hareketin bu terimi sahiplenmesinin ona nihai doğruluk, ışık tutan cevaplar ya da ilerici çözümler sağlayacağını farz etmek hata olur. Toplumsal cinsiyet, cinselliğin uzun tarihinde, insan deneyimini anlamlandırmak için kullanılan en yeni ve hiç şüphesiz ki Anglo-merkezli bir yöntem sadece. Kavramdan olmasa bile en azından ona bağlılığımızdan vazgeçmek, günümüzdeki açmazları aşacak eleştirel düşünmeye yeni açılımlar katmak için bu yüzden elzem. 

Jemima Repo, “Unlearning Gender,” The Philosopher, vol. 107. no.3, 2019
çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.

* ing. “unlearning gender”. “unlearn,” öğrenilmiş bir şeye dair bildiklerimizi, bunlar genellikle hatalı, eksik veya kusurlu olduğundan bir kenara atmak anlamı taşıyor. sanıyorum ki oturmuş bir karşılığı yok, bağlamına göre açıklamalarla çevriliyor. “öğrenmeyi geri almak / geriye çevirmek” (1) veya “öğrenileni unutmak” (2) gibi çeviri önerilerine rastladım. bu yazının bağlamı düşünüldüğünde, (1) gibi çevirmek toplumsal cinsiyetin birçoğumuzun bile isteye “öğrendiği” bir şey olmadığı, (2) gibi çevirmekse “unutma”nın her zaman bilinçle yapılan bir şey olmadığı ya da unutulan veya unutulduğunu zannettiğimiz şeylerin yeniden yüzeye çıkabileceği gerçeğini göz ardı etmek gibi geldi. bu yüzden ben, toplumsal cinsiyetin bile isteye öğrendiğimiz bir şey değil, kendimizi içinde bulduğumuz bir anlamlar bütünü olduğunu ve bundaki “hatalı, eksik veya kusurlu” yanları görüp ondan bilinçli olarak sıyrılma çabasını daha iyi anlattığını düşündüğüm “öğretiden çıkmak” ile karşılamaya çalıştım bu ifadeyi.

“Beni Öldürüyorsun”: Nefret Söylemi ve Feministlerin Susturulması Üzerine

Radikal feministler devamlı transların var olma haklarını inkar etmekle ve hatta onların ölümlerinden sorumlu olmakla suçlanıyor. Trouble&Strife‘da yer alan bu yazıda, Jane Clare Jones bu suçlamalara yakından bakıyor. Bu suçlamalar nereden kaynaklanıyor ve ne anlama geliyorlar? Daha yapıcı bir tartışma zemini yaratmanın bir yolu var mı?

JANE CLARE JONES 

 

Feminist söylemin belirli formlarının susturulması gerektiği iddiası son zamanlarda geçer akçe olmaya başladı. NUS’un [Birleşik Krallık’taki Ulusal Öğrenci Sendikası] Julie Bindel’e platform vermeme çabası, komedyen Kate Smurthwaite’in performansının iptal edilmesi ve geçen ay Kanadalı ilerici bir websitenin feminist yazar Meghan Murphy ile işbirliğini sonlandırmasının talep edilmesi gibi dikkate değer olaylar meydana geldi.

Bunların temelinde belirli bir feminist topluluğun düşüncelerinin nefret söylemi olduğu iddiası yatıyor. Bu iddianın versiyonları sosyal medyada yıllardır -Trans Dışlayıcı Radikal Feministler (TERFler) ile Naziler, BNP (İngiltere Ulusal Partisi) ya da Ku Klux Klan arasında bağlayıcı analojiler kurularak- dolaşıyordu. Ancak bu iddianın kamusal alandaki konuşmaların sansürlenmesinde ne kadar etkili olduğunu tam olarak anlamamı sağlayan olay, Ağustos 2014’te gazeteci ve trans aktivist Paris Lees’in, toplumsal cinsiyete¹ eleştirel yaklaşan trans kadın Miranda Yardley ile yapılacak Newsnight tartışmasını “transların var olma hakları ile ilgili uydurma bir tartışmaya girmeye hazır olmadığını” söyleyerek iptal etmesi oldu.

yrkillingme-001

Alanlarımıza kimi davet edeceğimizi seçme hakkımız olduğunu ve herhangi bir nefret söylemini yayanların bunun sonuçlarına katlanması gerektiğini düşünüyorum.

Daha yakın bir geçmişte, TERFlerin “transların var olma haklarını tartışmak” istediği iddiası neredeyse apaçık bir şekilde TERF’lerin transları yok etme niyetinin olduğu şeklinde dillendirilmeye başladı. Feministlerin susturulmasını savunanlar, “masadakilerin bir kısmı diğerlerinin ortadan kaldırılması gerektiğini iddia ederken” ya da “bir taraf onları öldürmek isteyen bir grup insana karşı kendi varlıklarını savunmaya zorlanırken” diyaloğun imkansız olduğunu söylüyorlardı.

Bazı feministlerin söylemek istediklerinin nefret söylemi olduğu argümanı birbiriyle ilişkili üç iddiaya bölünerek özetlenebilir. Artan ciddiyet sırasına göre bu iddialar TERFlerin (1) transların varlığını ve/veya var olma haklarını reddettikleri; (2) etkin bir şekilde transların var olmamalarını istemeleri; ve (3) onları transların ölümlerinden sorumlu kılacak davranışlarda bulunmaları.

İddia 1: TERFler transların varlığını/var olma haklarını inkar ediyor

 

yrkillingme-002

TERF denen kağıttan ev, toplumsal cinsiyetin tamamen sosyal olarak empoze edilmiş bir durum olduğu varsayımı üzerine kurulu.

İlk bakışta bu iddia absürt görünüyor. Şüphesiz ki translar vardır: Feminizm, var olmayan insanlarla olan ve onlar hakkındaki bir anlaşmazlık yüzünden parçalanmıyor. Bu yüzden, bu iddiayı anlamlı hale getirmek ancak “transların varlığı”nı “transgender ideolojisinin transların varlığını izah ediş biçimine göre transların varlığı”na daraltmakla mümkün. Buna göreyse, transların varlığı, kişinin toplumsal cinsiyetinin değişmez kaynağı olan ve doğuştan gelen ‘[toplumsal] cinsiyet kimliği’ ile açıklanabilir.

Bu teori transaktivistlerin ideolojisine dahil edilmeden önce klinik ve akademik bir bağlamda ortaya çıkmıştı. “Erkek bedenine hapsolmuş bir kadın” olma deneyimine odaklanan ortak trans anlatısının teorik bir incelemesiydi. J. Michael Bailey’in 2003’te Kraliçe Olacak Adam başlıklı kitabının yayınlanmasından sonra görülen şiddetli tepkileri detaylı bir şekilde kayıt altına alıp inceleyen Alice Dreger, buna “dişil öz” anlatısı adını veriyordu. Bu anlatıya göre “translar doğanın bir tür hilesinden muzdarip, bir cinsiyetin beynini taşırken diğer cinsiyetin tipik bedenini taşıyor, ve bu da tipik olarak doğuştan geldiği anlaşılan bir tür nörolojik interseks durum”.

Kadınların kurtuluşunu hedefleyen politik bir hareket olarak feminizm, toplumsal cinsiyeti doğuştan gelen bir öz olarak değil, kadınları itaat etmeye zorlayan hiyerarşik bir sistem olarak teorize eder. Belirli kişilik özelliklerinin -uysallık, anaçlık, güzel görünme ve nesneleştirilme arzusu- kadınlar için “doğal” olarak nitelendirilmesi feminist analize göre toplumsal cinsiyet hiyerarşisini sürdüren temel mekanizmadır. Sonuç olarak, pek çok feministin, trans ideolojisinin “[toplumsal] cinsiyet kimliği”nin hem doğal hem de evrensel olduğu iddiasına yönelik samimi soruları vardır. Bu iddia kadınların uğradığı zulmü doğallaştırmaya tehlikeli bir şekilde yakındır.

Bu önemsiz değil, tartışılması gereken bir konu. Ama bu konunun tartışılamayacağı buyruluyor çünkü bunu tartışmak “transların var olma haklarını inkar etmek” demek oluyor. Trans ideolojisi, transların var olduğu gerçeğini transların neden var olduğu teorisine yüklüyor ve teoriyi sorgulayan herkesi transların varlığını inkar eden transfobik bağnazlar olarak yargılıyor. Ve hatta, feministlerin toplumsal cinsiyet eleştirisini kabul etmelerine rağmen var olmaya devam eden trans kadınlar, topluluklarındaki pek çokları tarafından kendinden nefret etmekle ya da hainlikle suçlanıyor. Bu argüman bir na-argüman ve feminizmin uzun zamandır süregelen toplumsal cinsiyet analizini dillendirilemez kılarak söylemi yok etme işlevi görüyor.

[Toplumsal] cinsiyet kimliği teorisini sorgulayan herkesin muhakkak transfobik olduğu iddiasını sürdürmek, eşcinselliğin doğuştan geldiği anlatısına itiraz eden herkesin homofobik olduğunu iddia etmekle eşdeğer. İki durumda da, bu manevra, eşcinsellerin ya da transların ahlaki olarak kabul edilmelerinin yolunun ancak diğerlerini varlıklarının “doğal” olduğuna ikna etmek olduğu inanışına işaret ediyor. “Sapık” ya da “doğal olmayan” arzuya ve “sapkınlığa” karşı tarihsel yasaklar düşünüldüğünde eşcinsel ve yakın geçmişte de trans hakları hareketlerinin doğallık anlatısına bu kadar yoğun bir yatırım yapmaları da elbette anlaşılır. Ancak ataerkil “doğal değil” ithamlarına “doğallık” karşı iddiası ile cevap vermek -ister “eşcinsellik geni”, ister [toplumsal] cinsiyet kimliğinin beyin cinsiyeti söylemi olsun- ataerkinin doğallığın ahlaki kabul için bir kriter olduğu inanışı sınırlarında kalmaktır. Ama bu doğru değil. Gey, lezbiyen, bi-, ve panseksüel bireyler oldukları gibi gayet makbuldürler çünkü oldukları halde bir sorun yoktur. Ve aynı şey elbette translar için de geçerli. Belki de [toplumsal] cinsiyet kimliğinin “doğallığını” sorgulayan feministler, trans bireylerin varlığının ahlaki kabulünün altını oyuyormuş gibi anlaşılıyorlar. Oysa bu, “doğallığın” ahlaki kabul ile kurduğu ataerkil bağa, -buna destek verecek son insanlar olsalar da- feministlerin yatırım yaptığını varsaymak anlamına geliyor.

yrkillingme-003

Toplumsal Cinsiyet Kurabiyesi: “Kimlik”i beyinde, “yönelim”i kalpte, “ifade”yi bedende ve “cinsiyet”i kasıkta konumlandıran “Genderbread Person”. Ek olarak diyagramlarda [Toplumsal] Cinsiyet Kimliği’ni Kadın’dan Genderqueer’e ve Erkek’e; Toplumsal Cinsiyet İfadesi’ni Feminen’den Çift Cinsiyetli’ye ve sonra Maskülen’e; Biyolojik Cinsiyet’i ise Dişi’den İnterseks’e ve Erkek’e ve Cinsel Yönelim’i ise Heteroseksüel’den Biseksüel’e ve Homoseksüel’e uzandıran grafikler bulunuyor.

Yani, eğer feministlerin [toplumsal] cinsiyet kimliği ile ilgili soruları transların varlığının ya da onların ahlaki kabulünün inkarı değilse, bu “inkar” başka neye dayanabilir? Burada meselenin karmaşıklığı bir kadının ‘trans kadınlar kadındır’ aksiyomunu kabul etmeye razı olup olmadığı sorusuna yoğunlaştırılabilir. Ve trans aktivistler toplumsal cinsiyeti “ikililiğin ötesine” ittiklerini iddia ederken, bu aksiyomun ancak kendinin mutlak yadsımasına; yani, ‘trans kadınlar kadındır’ ya da ‘trans kadınlar erkektir’ ifadelerine dayanarak var olduğu dikkate değer bir nokta. Birinin trans kadınların kadın olduğuna inanıp inanmadığı sorulduğunda -ki bugünlerde sıklıkla soruluyor- yalnızca “evet” ya da “hayır” cevabı verilmesi bekleniyor. Çoğu kadın “iyi ama bu sorunun cevabı hem evet hem hayır” demek istese de soruya bu şekilde karşılık veremiyor.

Erkek-beyni ve kadın-beyni fikriyle desteklenen trans ideolojisinin kararlılıkla savunduğu temel düşünce bir insanın toplumsal cinsiyetinin [toplumsal] cinsiyet kimliğinden başka bir şey olamayacağıdır. Toplumsal cinsiyet, bir bireyin erkek ya da kadın “olduğunu hissetmesi”ne dayanan özel deneyimine aittir ve bu nedenle de eğer bir birey kadın gibi hissettiğini beyan ederse kadındır ve dahası, her zaman kadın olmuştur; tam olarak natrans kadınların her zaman kadın olduğu gibi. Feminist bir bakış açısıyla, bu anlatıda eksik olan şey bir baskı sistemi olarak toplumsal cinsiyet yapısıdır; bireyin üreme potansiyelini tanımlayarak ve kadınları üreme sınıfının bir üyesi olma görevini yerine getirmeleri maksadıyla sosyalleştirerek işleyen bir sistem. Çoğu natrans kadın için, kadın olmanın “kadın gibi hissetme”ye ait olan özüne dair fikir yanlış değil, anlaşılmazdır. Bizim kadınlığa dair deneyimimiz içsel bir duygu değil, oldukça spesifik sosyal kabul ve beklentilere maruz kalmakla -ve bunlara karşı koymakla- hayat boyu süren bir süreçten ibarettir. Sessiz ol. Güzel görün. Küçül. Gülümse. Çok talepkâr olma. Uyumlu ol.

Feministler bu noktalara parmak bastığında zaman zaman insanların hayatları risk altındayken ‘akademik’ tartışmalara tutulmakla suçlanıyorlar; sanki dişi bireylerin ataerki tarafından kısıtlanması insanların hayatlarıyla ilgili bir konu değilmiş gibi. Ama zaten bu tartışma içerdiği hiç kimse için akademik değil. Hem trans hem de natrans kadınlar için, risk altında olan şey, hayatlarını yaşanılabilir kılacak şekilde kendilerini anlama kabiliyetleri. Feminist kadınlar için ‘trans kadınlar kadındır’ aksiyomu, ‘kadınlık bir cinsiyet kimliğidir ve bu nedenle de trans kadınlar tıpkı natrans kadınlar gibi kadındır’ şeklinde anlaşıldığında cinsiyetli bedenlerimizi kontrol etmeyi hedefleyen ataerkil şiddet sistemi tarafından damgalanan kadın-olma biçimimizin tamamen silinmesi şeklinde deneyimleniyor.

Ataerkil şiddet sistemi aynı zamanda feministlerin seneler boyunca direnmeye çalıştığı erkek şiddetinin su götürmez bir şekilde kurbanları olan trans kadınların hayatlarını da damgalıyor. Belirli feministleri trans var oluşunun temel tehdidi olarak görerek, trans ideolojisi kaçınılmaz olarak hem kadınları hem de trans kadınları etkileyen eril şiddeti kenara ayırıyor ve onun yerine feministleri baskı mekanizmasının en yüksek noktasında konumlandırıyor. Bunu gerçekleştirmenin ana stratejisi ise “cis ayrıcalığı” kategorisinin incelikle işlenmesi.

Cis-ayrıcalığı

 

1983 tarihli “Zulüm” isimli denemesinde (PDF olarak şuradan indirebilirsiniz), Marilyn Frye zulüm kavramının “anlamsızlığa doğru sündürülme” eğilimi olduğunu söyler, “sebep, düzey ve ortaya çıkardığı sonuçlara bağlı olmaksızın, kısıtlanma ve acı içeren tüm insani deneyimleri kapsar gibidir” (p.1). Zulüm eksenlerinin egemenin motivasyonlarından bağımsız bir şekilde çoğalıyor gibi göründüğü bir zamanda, Frye’in denemesi giderek daha da duruma uygun görünüyor. Ayrıcalık kavramı bir zamanlar belirli yapıların dünyayı nasıl özel sınıfların çıkarları doğrultusunda döndürdüğünün faydalı bir açıklama yöntemiydi ancak artık düzenli olarak birinin sahip bile olmadığı herhangi bir avantajı tanımlamak için kullanılıyor. Hem de bu avantajın bir yapısal tahakküm sisteminden kaynaklanıp kaynaklanmadığının önemi olmadan. Hatta avantajın kendisi sıklıkla zulmün yeterli kanıtı olarak varsayılıyor.

Translık olasılığının tanınmadığı ve transların özel ihtiyaçlarını karşılamak üzerine kurulu olmayan bir sistemde trans olmanın pek çok zorlukla karşılaşmak demek olduğu aşikâr. Tanınma, görünürlük, sosyal kabul ve spesifik çıkarlar etrafında politik örgütlenme talepleri gerekli ve önemli. Ancak, Frye’e göre kısıtlamayı zulüm olarak görmek için ‘eğer bir grup insanı eylemsizleştiren şey bizi yapısal olarak çevreleyen sınırların bir parçasıysa’ tespitinden fazlası gerekiyor (p.10). Aynı zamanda “sınırların diğerleri ile nasıl ilişki kurduğu ve bu sınırlardan kimin faydalandığı ya da zarar gördüğü”ne de bakılmasını gerektiriyor (italikler bana ait; p.11).

Kadınların kadın olarak ezilmesi bu zulmün işlevinin anlaşılmasıyla saptanır: Bir-sınıf-olarak-kadınlar, bir-sınıf-olarak-erkekler tarafından belirli bir amaç uğruna ezilirler. Bu amaç Frye’e göre “erkeklere ve erkeklerin çıkarlarına; çocuk doğurma ve büyütmeyi de içerecek şekilde hizmet”tir; ayrıca ev içi ve kişisel hizmet, cinsel hizmet, egosal ya da duygusal hizmet gibi diğer “hizmet işleri” de buna dahildir. Kadınlar kadın olarak eziliyorlar çünkü bu zulüm erkeklerin kadınlardan -üreme, ev içi, cinsel ve duygusal emek formunda- kaynak elde etmesini sağlıyor. Benzer şekilde, sınıfsal ve ırk temelli zulüm de ezilen gruptan emek kaynaklarının sömürülmesi etrafında biçimlenir. Ve bizim sormamız gereken soru ise şu: Transların deneyimlediği somut kısıtlamalar, hangi bağlamda bir sınıf olarak translardan kaynak elde edilmesine dayanan spesifik bir baskı mekanizmasının parçası olarak görülüyor?

Yine, bu konuyu eşcinsellere karşı ayrımcılık ile kıyaslamakta fayda var. Gey ve lezbiyenler görünür hayatlar yaşayabilmek konusunda şiddetli kısıtlamalar yaşadılar ve yaşıyorlar. Ancak bu kısıtlamalar eşcinsel olmayan insanların eşcinsellerden bir sınıf olarak faydalanma arzusundan kaynaklanmadı. Eşcinselliğin özgürce ifade edilmesinin önündeki baskılar daha ziyade heteroseksüel ilişkinin “doğallığı” ve ilişkiler bazında cinslere göre bireylerin “doğal” toplumsal cinsiyet rolleri hakkındaki ataerkil fikirlerin bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Eşcinselliğe karşı yasaklar heteronormativitenin bir parçasıdır ve heteronormativitenin temel işlevi erkeklerin kadınların bedenlerinden faydalanmasını doğallaştırmak olduğundan, eşcinsellik üzerindeki kısıtlamalar da ataerkil zulmün bir varyantıdır.

Benzer şekilde, transların cinsiyetlenmiş ifadelerini belirleme ve ifade etmedeki özgürlükleri üzerindeki kısıtlamalar da, bu ifadelerin ataerki tarafından toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş olduğu gerçeğinden kaynaklanır. Ama bu açıklayıcı çerçeve, trans ideolojisinin doğuştan var olan toplumsal cinsiyet anlayışı ile kesinlikle örtüşmeyen bir yaklaşım. Bunun yerine, transgender ideolojisi tamamen motivasyonu belirsiz cis-gender zulüm sistemini oturtur ve bu zulüm sistemi cinsiyetli bedenlerin kabul edilebilir toplumsal cinsiyet davranışlarının boyunduruğunda değil, insanlarda eşey ayrılığının belirlenmesi sırasında meydana gelir.

İşte burada feminist düşüncenin tersyüz edilişi ile karşı karşıya kalıyoruz. Cinsiyetin maddi gerçekliği ve toplumsal cinsiyetin toplumsal inşasının yerine, cinsiyetin toplumsal inşasını ve toplumsal cinsiyetin maddi gerçekliğini buluyoruz. Feminist geleneğe bağlı düşünürler toplumsal olarak cinsiyetlenmiş davranışlarla, cinsiyetli (eşey ayrılığına göre bir eşey/cins olduğu gözlenen) beden arasında kurulan bağın özcülüğünü saptamaktaydılar. Şimdiyse bu, kişinin [toplumsal] cinsiyet kimliği ile doğuşta zorla atanan cinsiyeti arasındaki uyuşmasına dayanan bir ayrıcalık olarak yeniden yazılıyor.

YRKILLINGME-004

Belirli durumlar için artı puan ve eksi puan verilen bir liste görseli:
Beyaz+1; cis+1; erkek+1; orta sınıf/varlıklı+1; hetero+1; engelsiz beden+1; nörotipik+1; sağlıklı kiloda olmak+1; beyaz olmamak-1; trans/non binary -2; dişi -1; yoksul/maddi sıkıntıda -1; gökkuşağı -1; engelli -1; zihinsel engelli -1; yeme bozukluğu ya da gözle görülür şekilde 10+ kilo fazlası/eksiği olma -1.
“İmtiyaz puanlarınızı hesaplayın ve nerede durduğunuzu düşünün.”

Bu ayrıcalık (ki aslında bir zulüm biçimi) daha sonra natrans kadınları transları ezen konuma yerleştirmeye evrildi. Natrans kadınların hangi sebeple trans kadınları ezmeye yatırım yaptığı sorgulanamaz halde. Zulmedenler olarak natrans kadınlara bu soruyu sorma izni verilmiyor: Homurdanmadan, ezilenlerin belirtilen ihtiyaçlarını kabullenmenin tek makul eylem olduğunu anlamak zorundayız. Ve böylece, natrans ve trans kadınlar arasındaki heteronormatif toplumsal cinsiyet ideolojileri tarafından -farklı şekillerde olsa da- eşit derecede zora sokulduğumuzu kabullenmemiz üzerine dayanışma olasılığı tamamen bloke ediliyor. Hepimizin aynı sistem altında zarar gördüğümüz kabul edilmiyor ve politik bir hareket olarak feminizm içinde farklılık gösteren ihtiyaçlarımızı nasıl uzlaştırabileceğimize dair bir müzakere mümkün görünmüyor. Bir diyalog kurulamıyor. Nihayetinde, yalnızca sizi sömürmekle ilgilenen ve size açıklanamayan zararlar veren zalim ile müzakere edilmez.

YRKILLINGME-005

Tweet görseli: “tanrım. kaç kez daha cislere dişi biyolojisi diye bir şey olmadığını açıklamamız gerekiyor”

İddia 2: TERFler transların ‘varlıklarını ortadan kaldırmak istiyor’

Cis kadınları tahakkümün failleri olarak konumlandırmak, cinsiyet kimliğine eleştirel yaklaşan feminizmin bir tür nefret söylemi olduğu iddiası için çok önemli bir rol oynuyor. Çünkü bu, radikal feministlere böylesi bir toplumsal güç bahşederek transların karşılaştığı şiddetin temel faktörünün [toplumsal] cinsiyet kimliği kavramı hakkındaki şüpheci yaklaşım olduğu hikayesini güçlendiriyor. Birazdan ayrıntılı inceleyeceğimiz üzere, bu şiddet türü en iyi ataerkil yaptırım bağlamında anlaşılabilir olsa da, trans ideolojisinin değişmez meselesi feministleri translara esas zulmeden grup olarak konumlandırmak.

YRKILLINGME-006

Tweet görseli: “Yazacağım hiçbir şey bir #TERF’ü benim kadın olduğuma ve ‘varlığım ortadan kaldırılma’dan yaşama hakkına sahip olduğuma ikna edemeyecek

Bu strateji, -yukarıda alıntı yapılan blogda bahsedildiği üzere- feministlerin etkin bir şekilde transların ölmelerini istedikleri iddiası ile destekleniyor. Bildiğim kadarıyla bu iddianın dayandığı tek metin Janice Raymond’ın The Transsexual Empire’da (Transseksüel İmparatorluğu) yazdığı ve ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan şu sözleri:

“Transseksüelliğe dair sorunun, varlığının ahlaki olarak ortadan kaldırılmasıyla çözüleceğini iddia ediyorum.”

Burada niyetim Raymond’ın çalışmalarını savunmak ya da bazı radikal feministlerin trans kadınlara karşı oldukça küçültücü ifadeler kullandığını inkar etmek değil. Ancak burada açık olan, ‘transseksüelliğin varlığının ahlaki olarak ortadan kaldırılması’ ifadesinin transseksüelleri yok etme arzusundan gelmediği. İddia -toplumsal cinsiyetin feminist eleştirisi ile okunduğunda- açıkça toplumsal cinsiyetin normatif olduğu ataerkil sistemin transseksüellik olasılığının dayandığı koşul olduğu… Yani eğer davranışlar toplumsal açıdan erkeksi ya da kadınsı olarak kodlanmasaydı, bireyler de kendi kişiliklerinin cinsiyetli özellikleri ve bedensel cinsiyetleri arasında bir kopukluk deneyimleyemezlerdi.

YRKILLINGME-007

Tweet görseli: “İşte bir trans kadın silahlı soygun sırasında öldürülerek fiziksel olarak ‘varlığı ortadan kaldırıldı’ [haber linki]

Trans ideolojisi, tıpkı çağdaş feminizm olarak kabul edilen feminizm anlayışları gibi, [toplumsal] cinsiyet kimliğini, toplumun kişilikleri toplumsal cinsiyet kutularına ittirme biçimi olarak değil, kişinin özünde sahip olduğu bir nitelik olarak ele alır. Bu bakımdan, Raymond’ın ne söylediğinin pek anlaşılamaması da şaşırtıcı değil. Haklı olup olmadığı ise bir başka soru: Ataerkinin yokluğunda, toplumsal cinsiyet normlarından geriye ne kalacağını ya da trans kimliğin kendini nasıl beyan edeceğini ya da edip etmeyeceğini bilemeyiz. Ama toplumsal cinsiyetin normatifliği olmazsa bugün sıklıkla duyduğumuz trans anlatısının -örneğin oyuncak bebeklere ve evcimenliğe ilgi duymamayı ‘erkek gibi hissetmek’ ile bağdaştırmak- bağlamını kaybedeceği ve açıkça anlamsızlaşacağı aşikâr.

İddia 3: TERFler trans kadınların ölümlerinden sorumludur

YRKILLINGME-008

Michigan Womyn’s Müzik Festivali’ne bağış toplama amacıyla gerçekleştirilecek bir etkinliğin iptali için bir eylem çağrısının ekran görüntüsü: Yazılana göre “TERFler … beyaz olmayan trans kadınların katledilmesine ya da hapse atılmalarına; erkek koğuşlarındaki diğer mahkumlar tarafından toplu tecavüze uğramalarına seviniyor… Portland’daki TERFler trans kadınların sistemik soykırımına gönüllü desteklerini kutluyor.”

Yok etme retoriğinin yaygınlığı giderek artsa da, bildiğim kadarıyla TERFlerin gerçekten de transları öldürdüğü hiç söylenmedi. İddia daha ziyade şu: a) TERFlere atfedilen transfobi türü, transların ölümüne neden olan daha geniş kapsamlı toplumsal koşulları besliyor ve b) TERFler, trans ölümlerinde payı olan taciz ve transları bazı hizmetlerden alıkoymak gibi belirli davranışlarda bulunuyor.

Bu iddia tipik olarak şöyle başlıyor:

Germaine Greer’ın “transfobiye inanmıyorum” şeklindeki açıklamasının ya da Rupert Read’in trans kadınları “kadınlığın sonradan dahil olunan bir versiyonu” olarak tanımlamasının şiddet olduğuna inanıyoruz. Bunlar hem kendi içlerinde hem de translara ve seks işçilerine karşı fiziksel ve cinsel şiddetin son derece yüksek olduğu bir kültürün devamlılığını sağladıkları için şiddet içeren eylemlerdir.

Ya da şöyle:

Üniversite kampüslerinde ya da zaten trans kadınları en iyi ihtimalle gülünç, en kötü ihtimalle tehlikeli yırtıcılar olarak gören bir anaakım düşünce yapısına sahip olan herhangi bir yerde trans kimliğinin sorunsallaştırılması… Bu tür bir transfobinin sonucunda, nüfusun geneli ile kıyaslandığında transların intihar oranlarının sekiz kat daha fazla olduğu görülüyor.

Bu iddia toplumsal cinsiyete eleştirel yaklaşan feministlerin sözde transfobisi ile translara zarar vermenin sorumlusu olarak görülen ‘anaakım düşünce yapısı’ arasında bir süreklilik varsayımına dayanıyor. Bu örnek orantısızca yüksek olan trans intiharlarından bahsediyor ama benzer bir iddia fiziksel şiddetle öldürülen translar hakkında da mevcut.

Trans cinayetleri meselesi, feminist söylem ve somut zarar arasındaki sürekliliğin desteklenmesinin en zor -başka bir deyişle imkansız- olduğu bir örnek. Çoğunlukla trans kadınları ve orantısızca beyaz olmayan trans kadınları etkileyen şiddet neredeyse tamamen erkek şiddetidir ve sıklıkla partnerler ya da diğer aile üyeleri tarafından gerçekleştirilir. Bu nedenle de (tam olarak aynı olmasa da) natrans kadınlara yöneltilen ataerkil şiddet ile ilişkilidir. Kadınlar, erkekler tarafından, kadın oldukları için öldürülüyor. Ve trans kadınlar da anladığımız kadarıyla erkekler tarafından kadın oldukları için ve/veya trans kadın oldukları için öldürülüyor. Mart 2015’te Amerika’da sekiz trans cinayeti belgelendi (Lamia Beard, Ty Underwood, Yazmin Vash Payne, Taja de Jesus, Penny Proud, Bri Golec, Kristina Gomez Reinwald ve Sumaya Ysl). Bunlardan yedisi beyaz olmayan trans kadınlardı. Şimdiye kadar altısının katilinin kimliği saptandı ve dördü erkek arkadaşları, biri babası tarafından, biri ise bir soygunda öldürülmüştü.

YRKILLINGME-009

Facebook yorumlarının ekran görüntüsü: İlk yorum – “Trans kadınlar ERKEKLER tarafından saldırıya uğruyor ve öldürülüyor. Suçu kadınlara atmanın daha kolay olduğunu biliyorum ama postmodernlik onaylı kadın düşmanlığı sergilemek adına gerçek suçluları gizlemek çok saçma.
İkinci yorum- Hayır. TÖĞFlerin de bunda rolü var. Neden herkes onlar yanlış bir şey yapmamış gibi davranıyor? Kelimenin tam anlamıyla pislikler.

Erkeklerin kız arkadaşlarını öldürme ya da homofobik ve transfobik şiddet suçları işlemelerinin nedeni feministler tarafından hiddete sürüklenmek değil. Şiddetli heteronormatif maskülenlik Sheila Jeffreys ya da Janice Raymond’ın gayretli çalışmaları ile sürdürülmüyor. Erkek şiddeti her gün ve her gece Sheila Jeffreys ya da Janice Raymond’ı hayatında hiç duymamış ya da duyan herhangi birini de tanımayan insanlar tarafından işleniyor. Janice Raymond’ın söylediklerinden hoşlanmıyorsanız elbette ki onu eleştirmelisiniz. Ancak trans ideolojisi hakkında soru soran herkesin susturulması gerektiğini çünkü Janice Raymond’ın bir şekilde erkekleri trans kadınları öldürmeye teşvik ettiğini öne sürmek son derece gülünç. Bu eğer sıklıkla kadınları susturmak için çekilen bir silah olmasaydı ve test edilip onaylanmış bir teknik olarak erkek şiddetini kışkırttıkları gerekçesiyle kadınları suçlamayla çarpıcı derecede benzerlik göstermeseydi buna kahkahalarla gülebilirdik.

YRKILLINGME-010

Trans kadınlara karşı şiddet yüzünden feministlerin suçlanması yalnızca karalayıcı değil aynı zamanda aşırı derecede yıldırıcı, çünkü bu şiddet trans kadınların toplumdan gerçek anlamda silinmesinin temel mevzisidir. Aynı zamanda burası trans ve natrans kadınların ortak direnişle bir araya gelebilecekleri bir mevzi. Gelgelelim bunun yerine trans ideolojisi bu dayanışmayı yok ederek, feministlere tumturaklı bir şekilde ağızlarının payını vermek adına, katledilen trans kadınları ne idüğü belirsiz olan bir TERF-kaynaklı nefretin şehitleri gibi gösteriyor.

Feminist söylemin transların intiharından sorumlu olduğu iddiası da yine [toplumsal] cinsiyet kimliğini eleştiren feminizm ile trans düşmanı “anaakım düşünce yapısı” arasında kuvvetli bir bağ uydurulmasına dayanıyor. İntihar nedenleri oldukça kompleks: Her vaka farklı ve bu yüzden de basit ve genel açıklamalar olması mümkün değil. Gelgelelim, ataerkilliğin toplumsal cinsiyet normlarını her yere nüfuz edecek şekilde dayattığı koşullarda, toplumsal cinsiyetin feminist eleştirisi de anlaşılması güç hale gelmişse; transların karşılaştığı zorluk ve kısıtlamaları besleyen ‘yaygın anaakım düşünce yapısı’nın tıpkı öldürücü erkek şiddet gibi ataerkilliğin bir ürünü olması çok daha olası değil mi?

TERFlerin davranışlarının transların ölümünde payı var

 

Trans aktivistler transların ölümünü TERFlerin iki davranış tipine bağlıyor: Taciz ve hizmetlere erişimlerinin reddi. İddiaya göre taciz, sanal ortamda kişisel bilgilere ulaşma, insanları işverenlerine şikayet etme, tehdit içeren iletişim ve en azından bir durumda stalking’i içeriyor. Bunların hiçbiri elbette kabul edilemez. Ne var ki bu davranış tipinin bu tartışmanın yalnızca bir tarafına ait olduğunu söyleyen -ya da düşmanlarının tacizleri ile müttefiklerinin “meşru” şiddetleri arasında fark olduğunu vurgulayan- herkese şüpheyle yaklaşmak gerek. Bu ölçüsüz ve gereksiz düşmanlık, herhangi bir spesifik inanç sisteminden ziyade, anlamlı bir adalet faaliyetine esas itibariyle düşman olan dogmatik narsistik haklılık iddiasının bir ürünüdür.

Bu konu oldukça karmaşık olsa da yalnızca aynı düşüncede olmadığınız insanlara maruz kalmanın bir tür zorbalık olarak algılanması eğilimi giderek yaygınlaşıyor. Bir zamanlar insanların tonlarca yargılayıcı taşla üzerinize saldırmadan konuşabileceğinizi bilmeniz anlamına gelen “güvenli alan” kavramı artık neredeyse tam tersini ifade ediyor: “Baskılayıcı” ya da “tetikleyici” bulduğunuz hiçbir görüşe maruz kalmamanızın güvence altına alınması. Güvenli alan, bir başkasının söylemi hakkında, onun bir daha asla ağzını açamayacağı kadar sert hükümler vermeyi kutsallaştırıyor.

YRKILLINGME-011

Facebook yorumunun ekran görüntüsü: “görüşlerine katılmadığınız kadınlar”mış. İnsanlar bize saldırarak ve bizi işsiz bırakarak, sağlık hizmetlerine erişimimize ve temel haklarımıza engel olarak hayatlarımızı mahvetmeye çalışıyorlar; bu meşru bir anlaşmazlık değil; yapısal bir baskı.

Bir topluluğun, bir başka topluluğun hayati hizmetlere erişimini engelleme amacı etrafında örgütlenmesi elbette söz konusu topluluk için tehlike olarak görülebilir. Sağlık hizmetleri söz konusu olduğunda, cinsiyet kimliği teorisini sorgulamak transların gerçek disföri deneyimlerini inkar etmek ya da onlara gerekli medikal desteğin sağlanmasına karşı çıkmak anlamına gelmiyor. Hiç kimse sağlıkları için gereken hayati tedavilerden mahrum bırakılmamalı. Gelgelelim diğer hizmetler etrafında şekillenen anlaşmazlık daha zor bir konu çünkü bu mesele “trans kadınlar kadındır” aksiyomunun tekrarı ile köşeye sıkışıyor. Cinsiyet kimliği kavramını eleştiren feministlerin pozisyonuna göre, trans kadınlar bazı açılardan natrans kadınlarla aynı deneyimi paylaşırken (Toplumsal kadınlık rolünü deneyimlerken aynı eril şiddet ve yok sayılmaya maruz kalmaları), bazı açılardan natrans kadınlarla farklılık gösteriyor (özellikle doğurganlıkla ilgili konularda ve dişil sosyal uyum ve erken dönem cinsel objeleştirilme ve erkek şiddetinden doğan travmalar konusunda).

YRKILLINGME-012

Facebook yorumu ekran görüntüsü: “TERFler trans kadınları sadece kadınlara özel olan alanlardan etkin bir biçimde dışlamaya çalışan tek grup. Bunu yaparak da etkin olarak onlara karşı şiddete sebep oluyorlar. GERÇEK şiddete.”

Bu farklılıklar, ihtiyaç ve çıkarlarımızın, belirli noktalarda kesişseler de özdeş olmadıkları anlamına geliyor. Ben koruma-odaklı bir adalet konseptini savunuyorum, yani insanların ihtiyaçlarına layıkıyla hizmet etmenin adaletin can alıcı bir parçası olduğuna inanıyorum. Bu yüzden de bu durumu müzakere etmenin en adil yolunun tartışmayı içeren tüm grupların ihtiyaçlarının ele alınması olduğunu ve insani olarak mümkün olduğunca herkesin ihtiyaçlarına yönelik çözüm üretmeye çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Ama bunu yapabilmek, bir tarafın diğer tarafı kendilerini öldürmeye çalışmakla itham etmeyerek, tartışmaya dahil olan herkesin meşru ihtiyaçları olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.

Trans ve natrans kadınların kadın olma deneyimlerinin ihtiyaçlarını nasıl etkilediğiyle ilgili gerçek sorular var ve bu soruları ciddiye almalıyız. Ama tuvalet ve soyunma odalarıyla ilgili bitmeyen kavga aynı zamanda tuvalet ve soyunma odalarından başka şeylerle de ilgili. Tuvaletlere ve soyunma odalarına erişimin trans kadınlar için ne ifade ettiği ile ilgili. Kadın alanlarına erişimin trans kadınların kimliklerinin onaylanmasının bir aracı olmasıyla ilgili. Eğer durum bu olmasaydı, bu konuyu şimdiye kadar birlikte çözüme ulaştırabilirdik. İhtiyaçlarımızın nerede ortaklaştığını ve nerede farklılaştığını, nerede birlikte çalışabileceğimizi ve nerede farklı hedeflere odaklanmanın daha doğru olacağını tartışarak üstesinden gelebilirdik. Ancak bunu yapabilmek için, hem aynı hem de farklı olduğumuz gerçeğini ve bu gerçeğin trans ideolojisi tarafından desteklenmeyeceğini kabul etmemiz gerekir.

Ve böylece, çıkmaza sürükleniyoruz.

Yansıtma üzerine nihai bir yansıtma

Ataerki düzeninde kadın olmak bir ayna olmaktır. Yansıtmak, kendimizi gizlemek ve uyum sağlamak üzere yetiştirildik. Biz, erkeklerin, üzerinde başkalarının hizmetinde öznelliğimizi ayıklayarak kendilerini yarattıkları yüzey ve maddeyiz. Ve feminizm, başkalarının etkisi altında kendimizi boşaltmayı reddetme pratiğidir.

Ayna olmayı reddetmek etik açıdan kabul edilemez değildir. Bazı kadınlar için bu bazen hayatta kalmanın ta kendisidir. Bir başkasının tam olarak ihtiyaç duyduğunuz şeyi size geri yansıtmak için kendisini silmesini talep etmek ise etik olarak kabul edilemez.

Onay zorla alınamaz, ancak özgürce verilebilir ya da hiç verilmez. Ve birileri ihtiyaçlarınızı karşılamıyorsa, bu sizi öldürüyorlar anlamına gelmez.

Biz hükümdar değiliz: Ne olduğumuz biz ve başkaları arasında yatıyor. Ne olduğumuz ve başkalarının bizimle olan deneyimleri kendimizin dışında, dünyanın eğri ve örgülerinin içinde, kontrolümüzün ötesinde.

Ve aynı zamanda, her birimizin içinde, karnımızın hemen altında içsel bir yer, sıcak bir nokta var ve orada bunların hiçbir önemi olmayabilir. Onu bulmak seneler süren bir çalışma gerektirebilir ama ihtiyacınız olan şey orada. Başka yerde değil.

Olduğunuz gibi makbulsünüz.

Çeviri: ves. 

(1) Burada bahsedilen ve özgün metinde geçen ‘gender-critical’ pozisyonunu biraz açmak gerek. Gender kavramı feministler tarafından toplumsal cinsiyeti ifade etmek için kullanılıyordu ve içerdiği erkek egemenliğe bağlı hiyerarşi yüzünden eleştirilen bir kavramdı. Yani aslında feminizmin zaten toplumsal cinsiyete eleştirel bakması temel bir perspektifti. Ancak ‘gender’ daha sonra Türkçe ‘cinsiyet kimliği’ olarak kullanılan ‘gender identity’ kastedilerek kullanılmaya da başlandı. Yani kişinin bu bağlamda kendini ifade ettiği kimlik kastediliyor ve bu yüzden de toplumsal cinsiyet eleştirisinin yapılması bu kimliklere saldırı sayıldığı için kabul görmeyebiliyor. Bir anlamda bir kavramın anlamının değiştirilmesi ve var olan eleştirinin yok sayılması söz konusu. Bu kimliklere ve bunların dayandığı toplumsal cinsiyete eleştirel baktığını ifade etmek isteyenler ‘gender-critical’ kavramını kullanmayı tercih ediyor görünüyorlar. Yine de şunu eklemekte fayda var, bu pozisyona sahip olduğunu söyleyenler feministler dışında toplumsal cinsiyet eleştirisi yapmayan, mevcut kadın erkek rolleriyle hesaplaşmadan salt cinsiyet kimliği kavramını hedef alan insanlar da gender-critical olduklarını söyleyebiliyorlar. [Yazıya dönmek için tıklayın.]

Vesvese’nin notu: Yukarıdaki dipnota ek olarak, Türkçe’de yaygın olarak ‘cinsiyet kimliği’ olarak kullanılan ‘gender identity’ ifadesini çevirirken ‘[toplumsal] cinsiyet kimliği’ şeklinde bir yazım tercih ettik.

Özgün metin: https://www.troubleandstrife.org/new-articles/you-are-killing-me/

 

Doğru bedende doğmak

Çocuklara biçilen transgender kimlikler üzerine gerçekten hiç düşündünüz mü?

4th Wave Now birbirinden farklı görüşlere sahip olsa da ‘trans çocuk’ meselesine ve buna bağlı medikalleşmeye, atipik davranışları patolojikleştirme eğilimine şüpheyle bakan; bu konuda araştırma ve blog yayını yapan çoğunluğu ebeveynlerden oluşan bir topluluk. Brie Jontry bu grubun sözcülerinden biri ve kendi kızıyla yaşadıkları deneyime dair gerçekleştirilen söyleşiyi Türkçeleştirdik.

Pek çok çocuğun ve gencin ‘yanlış bedende’ doğduğuna inanması ve bu fikrin onaylanmasının ne anlama geldiğini sorgulamak isteyenler için anlamlı bir söyleşi. Batıda özgürlükçü, ilerici görüldüğü için çok sorgulanmadan benimsenen trans çocukluk ve ergenlik anlayışı ‘tedaviler’ göz önüne serilince tartışmaları açığa çıkarıyor. Türkiye’de bu konu daha ziyade ayrımcılık ve düşmanlığa hedef olan bireylerle dayanışma ve örgütlenme temelinde ele alınıyor, gençlere ve çocuklara dair gelişme ve tıbbi uygulamalar kıyıda köşede kalıyor.Bu söyleşininse toplumsal cinsiyet kavramı ile ilgilenenlerin yanında toplumsal cinsiyetle uyumsuz gençlerle onların ebeveynlerine genel eğilimden farklı bir perspektif sunabileceğini düşünüyoruz.

Bir dönem trans olduğunu düşünen ama sonra fikrini değiştiren ergen bir kız çocuğunun annesisin. Onun bu süreçteki yolculuğundan bahseder misin biraz? Ve tabii seninkinden de…

11 yaşındaki kızım bana trans¹ olabileceğini söylemeden iki ay önce büyümek istemediğini söylemişti. Pediatri endokrinologuyla yeni tanışmıştı (tip 1 diyabeti var) ve doktoru bize onun ergenliğin başlangıcında olduğunu söyledi. Doktor randevusundan eve dönerken kızım bana ağlayarak adet kanamalarının ne zaman başlayacağını, göğüslerinin ne kadar zaman sonra büyümeye başlayacağını sordu.

Bu doktor randevusundan birkaç hafta sonra, Ohio’da trans bir çocuk, Leelah Alcorn, kendini otobanda bir tırın önüne atarak intihar etti. Leelah’ın hikayesi, onun ölümü sonsuz acıyla dolu gibi görünen bir yaşantıya tercih etmesi kızımı çok sarsmıştı; haftalar boyunca Leelah’ın intihar mektubundaki ayrıntılarla uğraştı. “Transgender ne demek? Leelah bir erkeğin bedenine hapsolmuş bir kız mıydı yani?” “Ailesi onu öldürdüklerini nasıl fark etmemiş?”

Birkaç ay sonra, kızım bana kendisinin bir kız olmayabileceğini söyledi. Ona bunun kendisinin aslında erkek olduğu anlamına mı geldiğini sordum, öyle düşündüğünü söyledi.  Ona bu konuda düşünmemiz gereken çok şey olduğunu söyledim ve bir psikolog olan dedesiyle ve genetik bilimci ve lezbiyen olan bir arkadaşımla bu konuyu konuşabilmek için iznini istedim. Kabul etti ve bana dedesine zaten kendisinin söylediğini bildirdi.

O gece kızım uyuduktan sonra babamı aradım. Babam bana kızımın her zaman “kendine has bir kişiliği” olduğunu hatırlattı ve onun bu hayal gücüyle duyarlılığının Leelah Alcorn hakkında neredeyse saplantılı denebilecek derecede okuması ve düşünmesi ile artmış olabileceğini söyledi. Beden ve cinsiyet huzursuzluğunun nasıl olduğunu açıkladı ve yeme bozukluklarıyla örnekledi. “Eğer çok şişman olduğunu düşünseydi, kendini aç bırakmasına yardım etmezdin,” dedi. “Ona, nasıl olursa olsun, kendi bedeni içinde kendisi olması için yardım etmelisin.”

Daha sonra genetikçi eşcinsel arkadaşımız olan Audrey’le konuştum; o da bana kendi ergenlik yıllarından bahsetti ve eğer o zamanlar böyle bir seçenek önüne serilmiş  olsa kesinlikle cinsiyet değişimini düşünebileceğini söyledi. Birlikte, ergenlik dönemindeki hormonal baskılama ve sağlıklı kadın bedeninde testosteron kullanımı ile ilgili bulabildiğimiz az sayıdaki araştırmayı inceledik. Arkadaşım sağlıklı ergen bedenleri üzerinde uygulanan medikal müdahalelerle ilgili uzun vadeli verilerin eksikliği karşısında dehşete kapılmıştı. Audrey kızıma ergenlik döneminde ortaya çıkan hormonal tepkileri, ergenlik hormonlarının ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesinin yanı sıra aynı zamanda beyin gelişimi, nöral yollar, gri madde için de gerekli olduğunu anlattı. Bize bu süreç duraklatıldığında, insanları yetişkinliğe götüren büyümenin de önüne geçilmiş olunduğunu söyledi. “Daha kim olduğunu bilmiyorsun ki,” dedi Audrey, “”olacağın kişinin olmak istediğin kişi olmadığını nasıl bilebilirsin ki?”

Kızım medikal cinsiyet değişimi konusunda, biz bu fikirleri birlikte keşfederken beklemeyi kabul etti; sayısız transmaskülen ergen videosunu kıskançlıkla izlediği bir süreçti bu. Devamında iki yıl süren duygusal çalkantı ve derinlemesine bir keşif süreci geldi. Aile ve arkadaşlar arasında “kız” kelimesi yerine onun isteği üzerine yalnızca “çocuk” kelimesi kullanılmaya başlandı.

Benimle toplumsal cinsiyet (gender²), ergenlik gelişimi ve hormonal müdahale hakkında konuşmak isteyen herkese musallat oldum. Tam cinsiyet değiştirme sürecinin ortasında olan biriyle ve onun partneriyle konuştum. Translarla, eşcinsellerle, trans ve toplumsal cinsiyetle uyumsuz (Gender Non Conforming – GNC) çocukların ebeveynleriyle konuştum, endokrinologlarla, bir Zohar alimiyle, eğitimcilerle, radikal feministlerle, postmodern teorisyenlerle ve kendilerini özel olarak “gender* uzmanı” olarak tanımlayan çocuk ve ergen psikologlarıyla konuştum. Trans ve toplumsal cinsiyetle uyumsuz (GNC) çocukların ebeveynleri için kurulan geniş Facebook gruplarına katıldım (ve sonra Löprolid ile ilgili bilgi aktardığım için bu gruplardan atıldım).

Kızıma onu bu farkındalığa ulaştırdığını düşündüğü, internette okuduğu ve izlediği şeylerden bazılarını bana da göstermesini istedim. İkimiz birlikte her türlü “eğer bunları yapıyorsanız trans olabilirsiniz…” testlerini ve Reddit’in “Transgender’a sorun” başlığındaki “Ben trans mıyım?” postlarını, bir sürü Tumblr bloğunu vs keşfettik. Basmakalıp algı ve davranışlar ile toplumsal cinsiyet rolleri hakkında uzun uzun konuştuk. Kızımın isteği üzerine Philadelphia Trans Sağlığı Konferansı’na katıldık, orada Jazz Jennings³ ile tanıştık ve yüzlerce transgender çocuk ve onların aileleriyle pizza yedik.

Aileler arasındaki yemek sohbetleri iki konudan ibaretti: “aslında her zaman böyleydi”, “pembeyi hep çok severdi”, “pırıltılı prenses kıyafetlerine bayılırdı”lara konu olan, bebeklerle oynamayı seven, oje sürmek isteyen oğlan çocukları ve çoğu zaman ergenlik döneminde pek arkadaşı olmayan ve aniden “trans” olduğu açığa çıkan doğuştan kız çocukları. Kızım o akşam kendine pek çok arkadaş edindi, iki yıl sonra bugün o arkadaşlarından bazıları uzun süredir testosteron alıyor, bazılarının meme aldırma operasyonları gerçekleşti. O akşam kızımın tanıştığı onca ergen içinde cinsiyet değiştirmekten vazgeçen bir çocuk daha olduğunu biliyorum.

Nihayetinde (neredeyse iki yıl sonra) kızımı aslında “yanlış bedende” olmadığı farkındalığına götüren şey cinsiyet temelli normlar, toplumsal cinsiyet rolleri ve beklentiler, mizojini ve homofobi hakkında çoğunluğu kadın, pek çok insanla yaptığı konuşmalardı. Aslında HİÇ KİMSE kendi “kimliği” ile özdeşleştirilen basmakalıp beklentiye bire bir uymuyordu. Bedeni doğru olmadığı için değil, büyümek zor olduğu için acı hissettiğini anlamaya başladı. “Trans olmak” hissettiği bu rahatsızlık ve kaygının açıklaması gibi aktarılmıştı ona ama onun sonunda vardığı noktada aslında “trans olmak” bunların hiçbirisinin kaynağı değildi.

Tıbbi cinsiyet değişikliği süreçlerinin kendine doktor onayıyla zarar vermek olduğunu düşünmeye başlamıştı. Hayatı boyunca sentetik hormonlara bağımlı olması onun bu noktaya varmasına dolaylı olarak yardımcı oldu diyebilirim. Her yemek yediğinde ya da kan şekeri yükseldiğinde, hayatı boyunca bazen günde on kez kendisine insülin enjekte etmek konusunda bir seçim şansı yok. Hormon replasman tedavisine başlayan arkadaşları enjeksiyonlar konusunda yakındıklarında kafasına bir şey dank etti.  Yaşamak için ilaç tedavisine seçim şansı olmadan zorunlu olmak ile bir his için ilaç tedavisi istemek arasındaki katı farkı gördü. Onun bedeni GERÇEKTEN de yanlıştı aslında. Vücudundaki arıza tartışmaya yer vermeyecek şekilde tasdikliydi. Her gün defalarca aldığı sentetik hormonal tamamlayıcılar olmasa ölecekti. Hızlı ve acılı bir şekilde.

Böylece arkadaşlarının aslında sağlıklı bedenlere sahip olduklarını ama terapistlerinin, internetteki ve gerçek hayattaki arkadaşlarının ve hatta bazen ebeveynlerinin, sırf kişiliklerine, tercihlerine, kimi sevmeleri gerektiğine uymadıkları için onların aslında bedenlerinin yanlış olduğu inancını desteklediklerini fark etti. Ve bunu fark ettiğinde öfkelendi. Kendini kandırılmış hissediyordu; sırf ergen oğlanlarla ilgilenmediği ya da elbise giymek istemediği ya da hakkında konuşmayı en çok sevdiği konu suda ve karada yaşayan izopodlar arasındaki farklar olduğu için kendisinde bir sorun olduğuna inandırılmıştı sanki.

Yani görünen o ki ergenlikte “ani gelişen cinsiyet hoşnutsuzluğu” (rapid onset gender dysphoria) yaşamıştı değil mi? Bu kavram daha yeni yeni fark edilmeye başlanıyor.

Hem evet hem hayır. Bana, Alcorn’ın intiharından önce transgender olmanın mümkün olduğunun, hatta böyle bir şeyin olduğunun bile farkında olmadığını söyledi. Bu fikirle karşılaşır karşılamazsa hemen etkisi altına girmişti ve kendi “translığını” tanımlamıştı çünkü dişilere has ergenliği yaşamak istemiyordu. Yalnız da değildi zaten. Akranlarından pek çok kız o sene trans olduğunu açıkladı.

Bence yine de bu tartışmada “toplumsal cinsiyet uyumsuzluğu” (gender non-conforming) ile trans olarak kendini tanımlamaya kadar geçtiği yolları konuşmalıyız.

Özgürlükçü, ilerici, feminist aileler olarak hiçbir zaman kızlarımızın toplumsal cinsiyet normlarına tutunmaları için çaba harcamıyoruz. Bebekken her rengi giydiriyoruz ve o bebeğin kız olduğunu bağıran kafa bantlarından falan da takmıyoruz. Ben hiçbir zaman onun bir erkek olduğunu düşünen ve cümle içinde kız yerine oğlan kullanan insanları düzeltme gereği bile duymadım. Yalnızca bir kere bir düğüne giderken bir elbise giymesini istedim ondan ve ağladı. İnsanlar onun kız mı erkek mi olduğunu sorduklarında havlıyor, miyavlıyor ya da kükrüyordu. Daha küçük yaşlarda en sevdiği oyuncakları doldurulmuş hayvanlar, kumaş parçaları, mukavva kutular ve küçük plastik böcek, dinozor ve ejderha figürleriydi. Biraz büyüyünce LEGO’ya sardı, ama o pembe setine asla ilgi duymadı. Oyuncak hayvanlarıyla, hayvan figürleriyle ve çöp kamyonlarıyla bir sürü hayalperest oyun oynardı; hiç oyuncak bebeği olsun istemedi ve bir keresinde dört yaşındayken birisi ona hediye bebek aldığında ağladı. Onu tanıyan birisinin deniz kızı Barbie’nin onun için güzel bir hediye olacağını düşünmesine anlam veremiyordu.

En sevdiği oyuncak hayvan Crabby adını verdiği bir yengeçti ve onu her yere yanında götürüyordu. İnsan Crabby’nin erkek mi yoksa kız mı olduğunu sorduklarında “kız bir oğlan” ya da “erkek bir kız” diyor ve gülüyordu. Dışarıdayken babası gibi ayakta işemeyi seviyordu ve bir şekilde en yakın arkadaşı olan bir oğlan çocuğundan daha ileriye işeyebilmeyi öğrenmişti.

Çoğunlukla “erkek” çocuk kıyafetlerini tercih ediyordu: pantolonlar ve üzeri böcek, ejderha, canavar ve dinozor resimleriyle süslü tişörtler. Her zaman istediğinde kendi kıyafetlerini seçmesine izin verdik ve hiçbir zaman dükkanlarda doğrudan erkek reyonuna gitmesini sorun etmedik.

Bunlar önemli detaylar çünkü trans olumlayıcı  internet sitelerine ve kitaplara döndüğümde -ki “toplumsal cinsiyet yerici” (gender critical) kavramını öğrenene kadar yalnızca bunları bulabiliyordum- kızımın toplumsal cinsiyetle uyumsuz tercihleri, seçimleri, bazı davranışları kolaylıkla onun aslında bir erkek olduğuna, bir “erkek beyni”ne sahip olduğuna kanıt olabilir, hatta parmaklarının boyu da anne rahminde çok fazla testosterona maruz kaldığının göstergesi olarak bile okunabilirdi!

Bedeninde hissettiği şiddetli gerginlik (disfori) aslında gerçekten de aniden gelişmişti. Gelgelelim, geçmişe dönüp bakınca cinsiyetine uymayan bir “doğuştan gelen cinsiyet kimliği” (innate gender identity) olarak yorumlanabilecek pek çok durum vardı.

Transaktivistler kamuoyunu “vazgeçme bir mit” diye ikna etmeye çalıştılar. Ama senin kızın gerçekten de vazgeçti. Sence transaktivistler neden kızınınki gibi genç insanların deneyimlerini inkar ediyorlar?

Çünkü vazgeçmenin varlığı tedbirliliği, rasyonelliği, şüpheciliği doğruluyor. Vazgeçenler bazı insanların trans olduklarını düşündükten sonra aslında olmadıklarını fark edebileceklerini kanıtlıyor. Vazgeçiş şüphe yaratıyor.

“Vazgeçenler” derken bir dönem trans olduklarını düşünen ama şu anda kendilerini trans olarak görmeyenlerden bahsediyorum. Kızım ve tanıdığımız diğer gençler gibi vazgeçenler, kendilerini trans olarak görseler dahi tıbbi müdahale sürecine hiç girmeyenler ve çoğu durumda bu medikal süreci hevesle bekleyenler oluyorlar.

Vazgeçme hikayeleri genellikle “aslında gerçekten trans olmayan” çocuklar olarak yorumlanıyor ve eleştiriliyor. Trans United Fund’ın yönetim kurulu üyesi Brynn Tannehill, % 84 vazgeçme oranının şişirilmiş olduğunu, çünkü toplumsal cinsiyetle uyumsuz pek çok çocuğun da “gerçek trans” çocuklar olarak istatistikte yer aldığını ileri sürüyor; yani elbette vazgeçerler; zaten trans değillerdi ki!

Zaten mesele de bu, benim çocuğum da değildi. Muhtemelen burada bu yazıyı okuyan ailelerin çocukları da trans değil.

Diyelim ki “gerçek trans” diye bir şey var. Peki bu ne demek olabilir? Toplumsal cinsiyet kimliğinin doğuştan ve biyolojik olduğuna dair az da olsa kanıt olduğunu varsayalım (ki yok). Diyelim ki toplumsal cinsiyet beklentilerine ve normlarına kolaylıkla uyum sağlayamayan ve disforiden muzdarip olanlar için ergenlikte tıbbi müdahalenin faydalı olduğunu gösteren uzun vadeli dataya sahibiz.

Peki, diyelim ki kızımın büyürken sergilediği, toplumsal cinsiyet açısından atipik davranışlar gerçekten de biyolojik bir anormallikten kaynaklanıyormuş olsun.

Ne olmuş yani?

Kızım dişil davranış ve tercih kodlarının çan eğrisinde kuyruğun en ucunda oturuyorsa ne olmuş? Bu nasıl onu “diğer” kategorisine sokuyor? Bu neden ve nasıl derinlerde hatalı olan bir şeylerin “düzeltilmesi” için tıbbi müdahaleye ihtiyacı olduğu anlamına geliyor?

Neden o ve onun gibi farklı olanlar, düzeltilmelerine gerek olmadan “oldukları gibi” kalmaları için desteklenemiyor? Cinsiyet gelişiminde farklılıklara sahip (“interseks”) çocuklara uygulanan tıbbi müdahalelerin dönüştüğü o tarihi korku gösterilerinden hiç mi ders çıkarmadık?

Farklı olmak neden sadece kadına dair normların dışında kaldığına değil de “aslında erkek” olduğuna delil oluyor?

Vazgeçme ihtimali “bekle ve gör” yaklaşımına olanak veriyor ve bu yaklaşım gender alanında çalışan bazı “olumlayıcı” profesyonellerce çocuğunuzun trans olmadığı konusunda ona baskı yapmak kadar tehlikeli görülüyor. Gerçekten inanılmaz; çocuklara ve ergenlere uygulanan sosyal ve medikal cinsiyet değişim müdahalelerinin, (ailelerin bildirdiği) ani memnuniyet ve kısa dönemli onaylanma haricinde faydalı olduğuna dair hiç kanıt yokken sakınımlı bir tavır olan “bekle ve gör” yaklaşımının ötelenmesi beni dehşete düşürüyor.

Olumlama modeli Amerika’da oldukça yaygın ve aslında oldukça da tartışmalı. Birleşik Krallık’ta bir doktor, 12 yaşından başlayarak oldukça küçük çocuklara cinsiyet değiştirme hormonları verdiği için şu an soruşturma altında; Amerika’daysa pediatrik gender kliniklerinde normalleştirilen bir durum bu. 18 yaş altı ameliyatlar Birleşik Krallık’ta, hatta bir zamanlar yaş sınırı olan prosedürleri uygulatabilmek için gidilen yer olarak bilinen Tayland’da bile yasakken Amerika’da gerçekleştirilebiliyor. Amerika’daki “olumlayıcı” klinik yetkilileri çocukların cinsiyet değiştirmesi ile ilgili tüm tartışmalar bitmiş gibi davranıyorlar, oysa 2015’te yayınlanan ve dünyanın 17 farklı ülkesinden araştırmacıların katıldığı bir araştırma makalesinde “erken dönemde uygulanan bu medikal müdahaleler üzerinde pratikte bir fikir birliği oluşmadığı” konusunda uyarılar var.

Buna rağmen WPATH (Dünya Transgender Sağlığı Meslek Birliği) medikal ve hormonal tedavi için yaş sınırının düşürülmesinin ve trans ilaçlarına erişimin kolaylaştırılmasının gerekliliğini savunuyor. Amerika’da pediatrik gender pratisyenleri ve onları savunanlar bu tedavi sanki tartışmaya yer kalmamış, yerleşik bir bilimmiş gibi davranıyorlar. Ama değil. “Trans çocuklarda” ergenlik durdurucu ilaçların kullanımında öncü olan Hollanda’daki gender uzmanları bile çok genç yaşlardaki çocukların sosyal olarak geçiş yapmaları konusunda uyarıda bulunuyorlar. Çünkü sosyal olarak geçiş yapmayan çocuklar her şeyi kendi başlarına çözmek zorunda kalırken, sosyal geçiş yapmış olanlarınsa fikir değiştirmeleri halinde cinsiyet geçişinden vazgeçmeleri zorlaşıyor.

Vazgeçiş hikayeleri aynı zamanda öncelikle altta yatan ruhsal sağlık sorunlarını tedavi etmeye odaklanan tedbirli yaklaşımlara da ağırlık kazandırıyor. Bu da tabii transaktivistlerin translığı patolojik olgulardan tamamen ayırmaya çalıştıkları bu iklimde bir sorun haline geliyor. Çocukların trans olduklarını düşündükleri bir sürü aile tanıyorum. Neredeyse her durumda öncül bir ruh sağlığı bozukluğu teşhisi ya da travmatik aile deneyimleri bulunuyor.

Sizin gibi düşünen ebeveynler genellikle “transfobi”yle ya da (en iyi ihtimalle) “çocuklarına destek olmamak”la suçlanıyor.. Bu konuda ne demek istersin?

Çocukları estetik ameliyat olmaya, sentetik hormon baskılayıcıları ve tamamlayıcıları almaya yönlendirmek sağlıklı, destekleyici, aydınlanmış ya da ilerici değil. İnsanların özgün benlikleri, kızımın her gün hormonal takviye gerektiren bağışıklık sistemindeki rahatsızlığı gibi altta yatan patolojik bir neden olmadığı sürece cerrahi ve hormonal tedavi gerektirmez. Tıbbi geçiş, ızdırapları başka şekilde iyileştirilemeyenler için son çare olmalı.

Ömür boyu tıbbi olarak hasta olmak, ilaçlara bağımlı olmak özgürleştirici değil; aksine köleleştirici. Eleştirel ve tedbirli bakış açısı da düşmanlık değil, iyi ebeveynlik demek.

Toplumsal cinsiyet huzursuzluğu (gender dysphoria) elbette gerçek ve gerçekten de ızdıraba yol açıyor. Kızım da oldukça derin, şiddetli bir acı içindeydi.

Başlangıçta benim de tereddütlerim oldu tabii ama sonra çocuğumun “yanlış bedende” olmadığını biliyordum ve annesi olarak, onda bir sorun olduğunu onaylamak yerine ona kendine zaman vermesini önererek ve kendisini bir bütün olarak ve kendine has benliğiyle görebileceği araçları sunarak ona uzun vadeli yarar sağlayacaktım (ve tabii uzun vadeli zararları da azaltmış olacaktım).

Bence çocuklarımıza sunabileceğimiz en büyük destek toplumsal cinsiyetle ve buna dair kimlikle ilgili tüm önyargılı, yerleşimiş fikirlerden arınmaktır. Gender terapistleri ve trans çocukların ebeveynleri bana hep çocuğumun toplumsal cinsiyet kimliği konusundaki tek bilirkişinin çocuğum olduğunu ve ona “neden?”, “bu ne demek sence?”, “bu sonuca nasıl vardın?”, “peki bu konudaki kaynakların kimler?” gibi onu binlerce farklı tavşan deliğine yönlendirebilecek binlerce soru sormanın transfobik ve engelleyici olduğunu, bunun ona zarar vereceğini söylediler.

Hiç de öyle olmadı. Bu sorular tam da onun kendisini anlamlandırmasına yardımcı olan, düzeltici bir tedaviye ihtiyaç duymak yerine kendi bütünlüğünü hissetmesini destekleyen, onun hayal kırıklıklarıyla başa çıkabilmesini sağlayan ve hem gerçekte var olan hem de algılanan ve hissedilen kısıtlamaların üstesinden gelebilmesini öğreten sorulardı.

Anlattığımız hikayeler yeterli değil. Yeterince uzağa gitmiyorlar. Yeterince derin değiller. Çok kolaylar. Cevap bir hapta ya da estetik operasyonda olamaz. Ne kadar çok çocuğa sırf yerinde duramıyor diye Ritalin yazıldı biliyor musunuz? Lütfen ama! Tüm endüstri trans çocuklar etrafında şekilleniyor şimdi. Kariyerler yaratılıyor, sadece medikal alanda değil, eğitimde, politikada, modada, medyada… Sırf gayet normal, gelişimsel olarak beklenilen çocukluk davranışları (çoğunlukla homofobik) patoloji olarak yeniden paketlenip sunulduğu için. Bunu daha önce de görmüştük.

“Trans” olmak çok kolay. Bir raftan seçip alabileceğiniz ve ambalajının içinde asıl benliğinize ulaşabilmek için elde edilmesi gereken diğer bileşenlerin listesi olan bir kimlik. “Trans olmak” kızımın gibi çocuklar için adeta belirli görevleri gerçekleştirmenizi isteyen bir bilgisayar oyunu ve bu oyunda “olumlama” için  elde edilmesi gereken her tıbbi prosedür, tüm sorunlarınızın çözülmesine sizi bir adım daha yaklaştıran “destansı bir kazanım”a (epic win) tekabül ediyor. Tabii gerçekte fiziksel gelişimi baskılayan veya sağlıklı vücut parçalarının çıkarılmasına neden olan bir oyun mevcut değil. Trans olmak bir bilgisayar oyunu değil, gerçek hayatın ta kendisi. Gerçek, acı verici, kafa karıştırıcı… Ve trans olmak sadece kimliğinin değil aynı zamanda tüm bu acının köklerinin de belirleyici bir cephesiydi.

Ben çocuğuma onun bu yolculuğu boyunca destek oldum. Ama ona destek olurken ilk akla gelen ve en kolay cevabı derhal kabullenmedim. Kızımın toplumsal cinsiyet normları ile ters düşmenin ya da onları kabullenmemenin tamamen normal ve sağlıklı olduğunu anlamasına yardım ettim. Benim neslimin “toplumsal cinsiyetleri bükme” olarak adlandırdığı şeyi her anlamda destekledim ama cinsiyet huzursuzluğunu iyileştirmek adına kendi bedenine ciddi zararlar verecek şekilde kendini bağımlı kılmasına onay vermedim. Daha ilk konuşmamızdan itibaren ona saçını istediği gibi kesebileceğini, ne isterse onu giyebileceğini ve kendine seçtiği ismi kullanabileceğini söyledim. Huzursuzluğu boyunca onun yanında oldum ve ona elimden gelen her şekilde destek oldum, ama aynı zamanda ona bu huzursuzluk ve kafa karışıklığının da anlamlı ve derinden keşfedilmiş hayatın son derece haklı parçaları olduğunu anlatmaya çalıştım.

Oldukça küçük yaşta medikal cinsiyet geçişlerine başlanması ile ilgili iki gerekçe sunuluyor: Birincisi intihar riski, ikincisi de ergenlik durdurulduğunda karşı cinse geçişin çok daha iyi gerçekleşebilmesi. Sence bu gerekçeler mantıklı mı, bu konuda ne düşünüyorsun?

Korku ve seçeneksizlik ile yapılan majör hayat değişikliklerinin başarılı olması oldukça nadirdir aslında. Çocuklar trans oldukları için kendilerini öldürmezler. İntihara meyillilik, mutsuzluğa verilen disfonksiyonel bir tepki olarak ele alınıp tedavi edilmeli, trans olmanın bir semptomu olarak değil. Anksiyete, kaygı bozukluğu olarak tedavi edilmeli, trans olmanın bir semptomu olarak değil. Depresyon, depresyon olarak tedavi edilmeli, trans olmanın bir semptomu olarak değil. Ve intihar, “uzman” tavsiyelerine çaresizce ihtiyaç duyan hassas ebeveynleri manipüle etmek ya da çocuklara kendi canlarını alma fikrini aşılamak için kullanılan bir strateji olmamalı. Bunun durması gerekiyor artık. Bu resmen bulaşıcı hale geldi.

Son yıllarda konuştuğum, erken yaşta medikal geçiş süreci başlatılan çocukların ebeveynleri ve pek çok farklı gender “uzmanı”, genç yaşta cinsiyet değiştiren çocukların çok daha kolay geçiş yaptığını öne sürüyor. Bu da bir sorun çünkü tüm önceliği “geçiş”e indirgemek, tıpkı tüm bunların etrafında şekillenen ideoloji gibi, aslında cinsiyet algısındaki o ikili ayrımı kuvvetlendiriyor ve bir erkek gibi ya da bir kadın gibi görünmenin belirli sınırları olduğunu söylüyor.  Geniş omuzlu harika kadınlar tanıyorum. Sakalı çıkmayan çok yakışıklı erkekler biliyorum. Ne olmuş yani? Doğuştan dişi olan bedenlerde testosteron etkisi oldukça hızlı ve yüz kıllarının çıkması, erkek tipi kelleşme ve ses tellerindeki değişim gibi bazı şeyler de geri dönüşümsüz oluyor. Bunun dışında doğuştan dişi bireylerin birkaç yıllık testosteron alımından sonra, kanser riskini önlemek için mutlaka tüm rahmi aldırma ameliyatı olmaları öneriliyor. Yani erken geçiş sonraki medikal süreci ve operasyonları sınırlandırmıyor da. Hatta bazı durumlarda çok daha yoğun ve acılı prosedürler gerektirebiliyor. Bana kalırsa atipik toplumsal cinsiyet sahibi insanlar için bu “geçiş” fikrinden tamamen kurtulmak çok daha sağlıklı olurdu.

Yakın zamana kadar pediatrik cinsiyet değişimine karşı eleştiriler yalnızca muhafazakar sağ kanattan geliyor gibi görünüyordu. Tabii o kanattan gelen eleştiriler eşcinsel hakları ve transgender olmayı aynı potada eritip ikisine de karşı çıkma eğilimi gösteriyorlar. Senin politik duruşun ve bakış açın nasıl?

Ah, ben solun da solundayım aslında. Aslında sesimi duyurmak istememin sebeplerinden biri de bu; trans ideolojisine karşı fikirler genellikle muhafazakar sağdan geliyor ve gerçekten de derin bir şekilde cinsiyetçi ve homofobik inançlarla kuşanmış durumda bu eleştiriler. Sol görüşte olanlarsa transfobik, bağnaz, TERF, özcü, biyolojik determinist ve işte o eski boktan, nefret dolu, geri kafalı insanlar olarak etiketlenmekten korktukları için konuşmuyorlar.

Ah.

Bakın, eğer bir yetişkin dikkatle ve tabii iyi araştırılmış bir süreçten, neden bıçak altına yatmak ya da hormon tedavisine başlamak istediklerini derinlemesine kendi içlerinde , sorguladıktan ve tüm bu tıbbi prosedürlerin onlara 5, 10, 40 yıl sonra ne getirebileceğini uzun vadeli veri eksikliğini de hesaba katarak tam olarak anladıktan sonra karar verirse, kendilerinin ve onlara destek olan profesyonel ekiplerin istedikleri medikal seçimi yapabilmeleri gerektiğine inanıyorum. Sağlık sigortalarının ve hatta (yalnızca hayal edebileceğim bir) ulusal sağlık poliçesinin translara yönelik tedavilerin her adımını karşılaması gerektiğini düşünüyorum.

Transların eğitim, sağlık, istihdam ve barınma konularında ayrımcılığa karşı korunması gerektiğini düşünüyorum. Sokakta yürürken kendilerini güvende hissetmelerini, güvende olmalarını istiyorum.

Sesini duyurmak isteyen bir sözcü olarak, kendilerini trans olarak tanımlayan çocukların ebeveynleri için ne başarmayı umuyorsun?

Bu tartışmaları genişletmek istiyorum; daha derinlere inmek istiyorum; “düzeltici tedaviler”in çocuklarımızın bedenininden uzak durmasını istiyorum.

Onlara “neden?”, “sonra ne olacak?” gibi soruların cevaplarını ve pek çok başka olasılık ve sonucu keşfedecekleri araçları sağlamadan onları doğrudan ömür boyu sürecek bir tıbbi hasta olma haline yönlendirmek doğru değil.

Şu anda tartışmanın etrafında duyabildiğimiz bütün sesler transgender medikal sektöründen yükselmiş bir endüstriden geliyor. Ben de bu tartışmayı kendilerini “uzman” olarak tanımlayan ve tüm kariyerleri yanlış bir bedene doğmanın mümkün olmasına dayananların ötesine taşımak istiyorum.

Genç yaşta medikal geçiş savunanların çoğu “toplumsal cinsiyetle uyumsuz” olanların dışında, “gerçek trans” çocukların olduğunu da iddia ediyorlar. Buna katılıyor musunuz?

Hayır. Bence zaten dünyadaki her bir insan bazı yönleriyle toplumsal cinsiyetle uyumsuzdur. Geçenlerde Georgia Warnke’ı dinledim. Tıp camiasının genç yaştaki interseks çocuklara ameliyat uygulamalarını durdurmasını büyük oranda o sağlamıştır ve insanların cinsiyetlerindeki ve toplumsal cinsiyet temsillerindeki belirsizlikle çok daha rahat olabilmeyi öğrenmelerine yardımcı olmuştur. Kimliklerin “emperyalleşmesi”ni istemeyeceğimize dikkat çekiyordu. Bu ifadeyi de; bazı kimliklerin “onlarla özdeşleşenlerin hayatlarının en önemli parçası ve takıntıyla bağlı oldukları odağı haline gelme riskiyle karşı karşıya” olduklarını ve “insanları, kendi bireysel kimliklerinin karmaşık ve çok yönlü olduğunu unutmaya yönlendirdiklerini” yazan Kwame Anthony Appiah’dan ödünç almış. Gençliğin başına gelenin de bu olduğu konusunda endişelerim var.

Hayatları sıkıcı, yalnızlaşmışlar, yeryüzü ölüyor, ekonomi ölüyor, aileleri parçalanmış, sırtlarında çok fazla yük var. “İdeolojik” yetişkinliğe ulaşmanın daha zor olduğu bir çağ düşünemiyorum. Bence kendini trans olarak tanımlayan genç insanların pek çoğu bunun hayatı sarsan, yaşama anlam getiren ve üzerinde kontrolleri olabilen tek alan olması yüzünden bu kanıya ulaşıyorlar. Trans olmak bir cevap, bir çözüm ve tarihin “bastırılmış sınıfa” dahil olmanın bazı çevrelerde aynı zamanda daha büyük bir sosyal varlık yarattığı bir döneminde anlamlı, marjinal bir kimlik.

Onlara yüzeyler verdik. Kopyaların yansımalarının yansımaları… Ayna Evresi’nin yanlış tanımlanmış yansıması. Ellerine sığan bir ekranda Photoshopla üzerine çiğ damlası eklenmiş bir gül… Sabah uyandıklarında ilk, gece uyumadan son dokundukları şey bu. Biz ebeveynler ne olup bittiğini kavrayamadık. Dijital yaşantıların gerçek hayatı nasıl kanatabileceğini öngöremedik, “bulut” dediğimizde neden bahsettiğimizi açıklamamız gerektiğini fark edemedik.  Benzer şeyler yaşayan bir başka anne şöyle demişti: “Online dünya hayatımıza aşırı tuzun çorbaya yayıldığı gibi yayılıyor.” Yaratılmış personalar, kokusunu bilmediğin, hiç dokunmadığın en yakın arkadaşlar, hayat verilen avatarlar. Junior Oxford Sözlüğü “meşe palamudu, kül, düğün çiçeği, karahindiba, eğreltiotu, sarmaşık, nektar, mera ve söğüt” sözcüklerini “blog, genişbant yayını, fenomen, chat odası, mp3 player ve sesli mesaj” sözcüklerine yer açmak için sözlükten çıkardı.

Çocuklarımızın hayatlarının büyük, anlamlı ve heyecan verici kısımları dijital dünyalarda, maddi dünyaları ise daha küçük, yalıtılmış ve bağlantısız hale gelmiş durumda. Çoğu durumda çocuklarımız trans kimliklerinin farkına varmadan önce de zaten bedenleri ile bağlantısız halde oluyorlar. Koşmak, zıplamak, dans etmek, güreşmek; tüm bunlar artık kontrollü alanlarda gerçekleşebiliyor. Genç insanların da yetişkin kontrollü, tasarlanmış ve korumalı alanlardan uzaklaşabileceği tek yer dijital dünyaları. Böyle bir iklimde de tüm bunları “asıl benliklerin” teknolojinin aracılık ettiği tüketime yönelik ürünler olabileceği nokta izliyor. Planlı eskimeden bahsediyoruz ya hani! İşte bu da bedenlerin doğumdan itibaren planlı eskimesi ve çocuklarımız da transhümanizm için erken dönem test konuları. Gerçekten! Koruma şapkalarına gerek yok. Google’da “postgender” aratın.

Hayır, “gerçek trans” diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Hepimizin hormonal, iskeletsel, duygusal, kişisel vb özelliklerin mozaikleri olduğumuza ve bu kimliklerin tehlikeli yollarla metalaştırıldığına inanıyorum.

Kızın şimdi sadece 14 yaşında. “Olumlayıcı” klinik tedavi uzmanları “Gördünüz mü? Gerçek bir trans değilmiş. Hiç kimse trans yapılamaz, kızınız da trans olmadığını fark etmiş. Kimseye bir zarar verilmiyor” diyecektir.

Kızımın trans olmadığını fark etmesinin tek nedeni ona alan, zaman ve farklı insanlarla konuşma imkanı tanımam. Bana tavsiye edildiği gibi onun yeni trans kimliğini derhal onaylamadım. Eğer öyle yapmış olsaydım, “evet, bu mantıklı” demiş olsaydım büyük ihtimalle şu anda testosteron alıyor olacaktı. Şimdi bana düzenli olarak onun bir kızın bedenine hapsolmuş bir erkek olduğuna inanmadığım için teşekkür ediyor.

Bir önceki soruyla da alakalı olarak, kızınızın yeniden karar değiştirmeyeceğini ve aslında trans olduğunu fark etmeyeceğini nereden biliyorsunuz?  Aktivistler / olumlayıcı klinik uzmanları kızının seni memnun etmek için “açılmadığını” söyleyeceklerdir.

Kızımın tekrar fikir değiştirip değiştirmeyeceğini bilmiyorum. Nasıl bilebilirim ki? Bildiğim tek şey geçtiğimiz iki yılı cinsiyet huzursuzluğunu sorgulayarak geçirmiş olduğu: Bu huzursuzluğun nereden kaynaklandığını, hayatındaki hangi amaca hizmet ettiğini/etmediğini; yoğunluğunu neyin tetiklediğini/arttırdığını ya da azalttığını uzun uzun sorguladı. Bu sorgulama sürecinin büyük kısmında huzursuzluğuyla, kaygılarıyla yüzleşti ve travmasının üstesinden geldi ve bedeniyle daha rahat bir şekilde yaşamayı öğrendi.

Yeniden açılmak için evden ayrılmayı bekliyor olabilir mi? En iyisi ona sormak tabii [Okurlarımıza not: Soracağız!] ama sanmıyorum. Cinsiyet kimliği hakkında iki yıl boyunca endişelendiği için bir hayli kızgın aslında. Toplumsal cinsiyet rolleriyle uyumsuzluğunu ve “kadınlık” ile uyuşmazlığını, tıbbi olarak düzeltilmesi gereken bir patoloji olarak değil, bireysel kişiliğinin bir parçası olarak görüyor bugün.  Ona göre -kendisi bunu benden daha iyi açıklıyor aslında- trans olmak erkeklerin ve kadınların yalnızca belirli bir kalıba dahil olduğunu, biyolojik fonksiyonların ötesindeki kimlik/kişilik/öz gibi bazı özelliklerin yalnızca kadına ya da erkeğe ait olabileceğini kabullenmek anlamına geliyor. Ve bunun doğru olduğuna inanmıyor.

Medikal geçişe tüm gençlik için karşı mısınız peki? Ve neden?

Hayır değilim. Bazı gençler için ilaç tedavisinin en iyi çare olabileceğine inanıyorum. Ama sağlıklı beden parçalarının çıkarılması gibi operasyonların kesinlikle hiçbir çocuk ya da ergene uygulanmaması gerektiğine inanıyorum.

Bedeni “düzeltici önlem” olarak fiziksel şekilde değiştirmek (ve kısırlaştırmak) yeni bir şey değil. Tıp tarihi koyu tenliler, engelli bedenler, kadın vücudu ve eşcinseller üzerinde denenmiş korkunç uygulamalarla dolu. Bir zamanlar eşcinsel erkeklerin cerrahi olarak hadım edildiği Hollanda’daki doktorlar, kendilerini trans olarak tanımlayan çocuklara ergenlik bloklayıcı ilaçları uygulayan ilk doktorlardı. Tıbbi transgender prosedürleri düşünürken de her zaman tarihte, uyumsuz bedenlere tıbbi olarak desteklenen prosedürlerin verdiği zararların akılda tutulması gerektiğini düşünüyorum. Ritalin’den biraz önce bahsetmiştim. Ama bir de lobotomi uygulamalarını hatırlayalım, histerik kadınlara uygulanan tedavileri, kadın sünnetini. Unutmayalım ki ergenlik baskılayıcılar ve onu takip eden karş cins hormonları bedeni kısır hale getiriyor. Gender uzmanları çoğu sağlıklı eşcinseller olarak büyüyebilecek çocukların bedenlerini kısırlaştırıyor ve kanser ya da başka ciddi tıbbi rahatsızlıkların oluşması riskini büyük ölçüde arttırıyor.

Tedbir. Kapıları derhal ağzına kadar açmak yerine biraz daha tedbirli olmak zorundayız. Ergenlik baskılayıcılar, karşı cins hormonları ve operasyonlar… Hepsinin hayat boyu sürecek etkileri var. İnsanların kendileriyle barışmalarını, kendilerini tüm o karmaşık, uyumsuz, çelişkili ve muhtemelen sınırlandırılmış halleriyle tanıyıp kabul etmelerini öğrenmelerine yardımcı olmaya odaklanmak daha iyi olmaz mı? Çeşitliliği benimsemek istiyoruz, değil mi? O halde onları mümkün olan en sağlıklı bedenleriyle ve kimyasal ilaçlara olabildiğince az bağımlılıkla benimseyelim.

Sana 4thWaveNow’ın sözcüsü olmak için bir adım öne çıkmandan ötürü teşekkür ediyoruz. Farkındasındır ki pek çok ebeveyn bugünün politik iklimi yüzünden yüksek sesle konuşamıyor.  

Cinsiyet kimliklerini araştıran genç insanlarla birlikte yaşayan ve onlara değer verenlerin insanların “yanlış bedenlerde” doğabileceği ve insanın “asıl benliğinin” medikal tüketime bağımlı olduğu fikrine daha eleştirel ve sakınımlı yaklaşmalarını istiyorum. Bu tartışmaları “çünkü ben bir transım” yanıtından daha ötesine ulaştırmayı istiyorum.  Çünkü bu yanıt yeterli değil. Burada konuşulması gereken çok daha fazla şey var ve daha anlamlı cevaplara ulaşabilmek için saha zor sorular sorup sabırla beklemeyi çocuklarımıza ve gelecekteki toplumlara borçluyuz.

Ben sesimi duyurmak istiyorum çünkü biliyorum ki başkaları duyuramıyor. İnsanların geçimleri ve aile ve toplum içindeki huzurları söz konusu olduğunda konuşmak muazzam bir risk haline geliyor. Söylediğim hiçbir şey nefret ya da bağnazlık içermiyor, gelgelelim doğuştan gelen toplumsal cinsiyet kimliği ve tedavi olumlayan modellere dair baskın anlatımları sorgulamak  oldukça tehlikeli hamleler sayılıyor çünkü felsefi sorular bile trans bireylere karşı “epistemik şiddet” olarak değerlendiriliyor.

Bu kabul edilemez. Eğer tartışmanın bir tarafının sesi kesiliyorsa o halde rasyonel düşünemeyiz ya da iyi bilgilendiğimiz ve konuya hakim olduğumuz tercihler yapamayız. Vazgeçenlerin sesleri, disforik ergenlere ve cinsiyet normlarına uyum sağlamayan çocuklara odaklanan tartışmalara önemli katkılar sağlıyor. Ebeveynlerin çocuklarına “biraz duralım, dayanalım ve tüm bunları birlikte düşünelim” demelerinde hiçbir sorun olmadığını bilmelerini istiyorum sadece. Yani eğer “trans olmak” en yalın haliyle “ben buyum” demek olsaydı, “ben buyum” da tıbbi bir ihtiyaçla birlikte gelmeseydi tüm bunları daha derinlikli, daha çok düşünmemiz gerektiği konusunda burada ısrar ediyor olmazdım.

Eğer cinsiyet (burada bedensel, biyolojik bir olgu olan ‘sex’ kastediliyor), kimilerinin iddia ettiği gibi sosyal olarak inşa edilmişse, o halde neden doğuştan gelen cinsiyetlerini toplumsal cinsiyet kimliklerine uydurmak için değiştirmek zorundalar? Bu hiç mantıklı değil. Translara yönelik medikal prosedürler genç insanlara, onların atipik cinsiyet davranışlarının ve/veya gelişimsel olarak normal olan bedensel huzursuzluklarının uyuşmazlığın ve dengesizliğin göstergesi olduğu kisvesi altında pazarlanıyor. Sağlık açısından hiçbir sakıncası olmayan ergenlik sıkıntıları, ergenlik dönemindeki bağımsız kimlik oluşumunun zorlukları, tüm bu süreçler bir patoloji olarak gösteriliyor. Çocukların esnek olmalarına yardımcı olmak yerine, “cinsiyet kimliği araştırmaları” kapsamına giren pek çok yaklaşım algılanan ve sosyal olarak zorlanan baskıyı, zorluğu, izolasyonu ve sıkıntıyı doğuruyor.

Ancak, pek çok açıdan, toplumsal cinsiyet kimlikleriyle ilgili ortaya çıkan farkındalıklar oldukça anlamlı ve hepimizi “erkeksi” ve “kadınsı” olmanın ne anlama geldiğini düşünmeye sevk eden genç insanlara bunun için minnettarım. Onlar sayesinde pek çok kişi artık oyuncakların otuz yıl öncesine göre nasıl daha cinsiyetli olduğunu fark ediyor ve birçok ebeveyn erkek çocuklarının neden pırıltılı kıyafetler giyemeyeceğini ya da kız çocuklarımıza neden gülümsemelerini söylediğimizi sorguluyor. Bunlar elbette iyi şeyler! Ama tüm bu iyi şeylerin bedeli çocuklarımızın uzun vadeli fiziksel ve duygusal sağlığı oluyor maalesef.

Hikayemizi bu karışıma ekliyorum çünkü bizim hikayemiz, basında zaten baskın olana alternatif bir yol sunuyor. Herkese “aslında bir erkek” ya da “kız” olduğunu duyuran “cesur trans çocuklar”a ek olarak, bedenlerinin cinsiyetleri ile tereddütler yaşayan ve hayatta cesurca kendilerinde bir sorun olduğunu, bir şekilde bedenlerinden yanlışlık olduğunu, kendilerinin ya da başkalarının bedenlerine dair algılarının düzeltilmeye ihtiyacı olduğunu düşünmeden ilerleyebilen cesur çocukları vurgulamak istiyorum.

Kızım da ben de, başka ebeveynlerin ve gençlerin, sağlıklı vücut parçalarını operasyonla aldırmadan, endikasyon dışı kanser ilaçları ve karşı cins hormonları almadan da cinsiyet huzursuzluğu ile başa çıkmanın mümkün olduğunu bilmelerini istiyoruz.

Ebeveynlerin soru sormalarını, derine inmelerini, şüpheci olmalarını istiyorum. Çocuklarınızı ve onların bu konudaki destekçilerini yalnızca “işte”, “çünkü böyle hissediyorum” ya da “ben buyum” gibi cevaplardan daha derine inmeleri için zorlamalısınız. “Neden?”i, “bu ne anlama geliyor?”, “bu his nereden geliyor?”u sormalı ve cesurca üzeri örtülü olan nedenleri keşfetmelisiniz. Kadın gibi ya da erkek gibi “hissetmek” ne anlama geliyor? Bu hisler neden sağlıklı bir bedene tıbbi müdahale gerektiriyor? Yani, bir düşünsenize, nasıl oluyor da birdenbire bu kadar çocuk “yanlış bedende” doğabiliyor?

¹ Özgün metinde ‘transgender’ geçen yerlerde, aynı şekilde bırakmamızın gerekmediğini düşündüğümüz durumlarda hem İngilizcede hem Türkçede yaygın olarak kullanılan ‘trans’ sözcüğünü tercih ettik.

² Gender sözcüğü Türkçeye ‘toplumsal cinsiyet’ olarak çevrilmiştir ve böyle kullanılmaktadır. Metinde bu çeviriyi yaparken bazı kısımlarda sözcüğü ‘gender’ olarak bırakmanın daha doğru olacağını düşündük. Çünkü söz konusu durumlarda anlam toplumsal bir olgu olmaktan ziyade kişiye has bir nitelik olarak kabul ediliyor ve değerlendirmeler ona göre yapılıyor.

³ ABDli Jazz Jennings 5 yaşından itibaren Youtube videoları ve TV programlarıyla ünlenen, cinsiyet geçiş süreci kamuoyu tarafından izlenen en genç ve popüler transgender şahsiyetlerden biri.