Cinsiyetin Tarihi: Tek Cinsiyet ve İki Cinsiyet Kuramları

KAJSA EKIS EKMAN

Kajsa Ekis Ekman‘ın önce İsveççe yazdığı, ardından Spinifex Press tarafından İngilizce yayımlanmış son kitabının iki bölümünü Türkçeleştirdik. Çeviri, başlığını 10. bölümden alıyor. Kitabın adıysa günümüzde oldukça gündemde olan kavramsal bir tartışmaya işaret ediyor: On The Meaning of Sex: Thoughts About The New Definition of Woman (Cinsiyetin Anlamı Üzerine: Kadının Yeni Tanımına dair Düşünceler) Ayrıca merak edenler için, Ekman’ın yıllar önce fuhuş üzerine verdiği bir röportajının da Türkçeye çevrildiğini hatırlatalım.


Cinsiyetin Tarihi: Tek Cinsiyet ve İki Cinsiyet Kuramları [10.Bölüm]

Toplumsal cinsiyet kimliği kuramının temel ilkelerinden biri ‘toplumsal cinsiyet ikiliğinin’ (gender binary) ortadan kaldırılması gerektiğidir. Toplumsal cinsiyetin ‘ikili’ olduğu ve bunun kendi başına bir baskı oluşturacağı fikri, ikili ve ikilikdışı (non-binary) bireylere atıfta bulunan çeşitli hükümet politikalarına bile girmiştir.1

İkilik (binary) kelimesi, yalnızca 0 ve 1 değerlerini içeren bir sistemi ifade ettiği dijital elektronikten uyarlanmıştır ve toplumsal cinsiyete uygulandığında benzer şekilde simetrik bir düzenin varlığını ima eder. İkilik teriminin toplumsal cinsiyeti tanımlamak için kullanılmasıyla milenyumun başında popüler hale geldi. Medyada kullanımı 2010 yılına kadar nadirdi, bu tarihten sonra artış gösterdi. Toplumsal cinsiyetin geleneksel görüşünün ‘ikili’ olduğu ve ikili modelin kötü olduğu bir hakikat olarak kabul edildi. Bu sözde ikili toplumsal cinsiyet modeline karşı koymak için, cinsiyet spektrumu hakkındaki kuramlar, insanların iki cinsiyetli bir tür olduğunun kurgu olduğunu ve kişinin kendisini ‘ikilikdışı’ olarak adlandırıp ikili toplumsal cinsiyet modelinin dışına yerleştirerek onu yıkmanın mümkün olduğunu iddia edenler gibi yeşeriyor. Mesele cinsiyetler arasındaki güç hiyerarşisi değil, toplumsal cinsiyetin ikili düzeni haline geldi.

Ancak, tarih profesörü Thomas Laqueur’ün etkileyici çalışması Making Sex: Body and Gender from Greeks to Freud (1992)2 isimli kitabında gösterdiği gibi, aslında patriyarkal toplumsal cinsiyet görüşü hiçbir zaman ikili değil, daha ziyade her zaman hiyerarşik olmuştur. Antik çağlardan beri cinsiyet üzerine düşünen erkek düşünürler tek cinsiyet kuramından yola çıkmışlardı. Uzun bir süre boyunca kadının kendi başına var olduğu bile kabul edilmemiştir: Bunun yerine o, erkek-olmayan (non-man) bir varlıktı ve tanımlayıcı özelliği de olmayan  (non) idi. 

18. yüzyılın sonuna kadar cinsiyet, önde gelen Batılı ve Arap erkek düşünürler tarafından tanımlanırken biyoloji esas alınmıyordu. Cinsiyet daha ziyade ahlaki ve dini bakımdan açıklanıyordu. Kadınlar ve erkekler karşıt cinsiyetler olarak değil, bir ve aynı olarak görülüyordu: kadın kabaca eksik bir erkekti. Laqueur’e göre sözü edilen “yalnızca bir kanonik bedendi ve o beden de erkekti.”3 Aristo ve Antik Yunan hekimi Galen’den 16. yüzyılda yaşamış İsviçreli anatomist Caspar Bauhin’e ve Kral 8. Henry’nin Kraliyet hekimine kadar hepsinin paylaştığı ortak bir ideoloji vardır: kadın sadece erkeğin eksik bir halidir. İsveçli tarih profesörü Yvonne Hirdman bu formülü şöyle tanımlar: A ve A-olmayan, cinsiyet rollerinin ‘temel formülü’dür. 

Antik çağda bedenlerin doğal elementlerden, özellikle de toprak, ateş, hava ve sudan oluştuğu düşünülürdü. Bu görüşe göre, vücut sıvıları insan kişiliğinde belirleyici faktördü ve doğa ile yapılan benzetmeler cinsiyeti tanımlamak için sıklıkla kullanıldığından, aslında cinsiyetin bir spektrum olarak görüldüğü söylenebilir. Kişi hangi doğal unsurların daha güçlü olduğuna bağlı olarak daha fazla veya daha az erkek olabilirdi. Hirdman şöyle anlatıyor:

 “Erkek katılık, strüktür ve sıcaklık ile eş tutulup vücudu keten kumaşının sıkılığına benzetilirken, kadın şekilsiz, soğuk, nemli ve formdan yoksun olarak görülüyordu. Kadının bedeni, sıvıları emen ve şeklini kaybeden yüne benzetiliyordu.” 4

16. yüzyılın ortalarında fallop tüplerini keşfedip onlara adını veren Katolik rahip ve anatomist Gabriel Fallopius’a göre, tüm erkek organları  tersyüz edilmiş biçimde kadın vücudunda da mevcuttu. Hekimler ve düşünürler arasında yaygın bir görüş, hem kadınların hem de erkeklerin dışarıya boşaldığı,  sperm ürettiği ve bir yumurtanın döllenmesi için her iki cinsiyetin de orgazm olması gerektiğiydi. Galen, kadınların erkeklerden daha zayıf sperm ürettiğini ve bu nedenle kadın sperminin çocuk üzerinde daha az iz bıraktığını düşünüyordu. Tıbbın babası Hipokrat, ‘güçlü’ ve ‘zayıf’ spermlerin sırasıyla erkek ve kız çocukları üreteceğini iddia etmişti.5 Başka düşünürler de kadınların kendi başlarına bebek yaratabileceğine inanırken ‘fikri’ verenin erkek, hammaddeyi sağlayanın kadın olduğu düşüncesiyle bu bebeklerin bir ruha sahip olamayacağı varsayımında bulunmuştur.6 Antik Yunan kadın doğum uzmanı ve jinekolog Soranus, M.S. ikinci yüzyılda kadın cinsel organlarının erkeğinkinin tersyüz edilmiş hali olduğunu ileri sürmüştür ki bu yaygın bir görüştür.

Dolayısıyla cinsiyet, hiyerarşiyle ilgili ideolojik bir masaldı ve beden sadece açıklayıcı bir örnek olarak ortaya konuyordu. Sonuç olarak, bedene ilişkin betimlemeler çeşitli tuhaf açıklamalar arasında çılgınca salınıyordu: Kadınların bedenlerinde ya çok fazla ya da çok az sıvı vardı. Cinsiyeti kâh sperm, kâh ruh belirliyordu. Ortak noktaları karşılaştırma belirteciydi: daha soğuk, daha sıcak, daha zayıf. Erkeğin bedeni normal, güçlü ve baskın olarak tanımlanırken, kadınsa onun daha aşağı bir versiyonu olarak ifade ediliyordu. Aşağıda Aristoteles’in Hayvanların Hareketleri Üzerine (M.Ö. 350) adlı eserinden bir alıntı yer almakta:

“Böylece birinin hangi nedenle dişi, diğerinin hangi nedenle erkek olduğunu belirtmiş olduk. Gözlemlenen olgular söylediklerimizi doğrulamaktadır. Gençlerde ve yaşlılığın eşiğinde olanlarda, yaşamın olgunluk çağında olanlara göre çok daha fazla dişi üretilir; ilkinde yaşamsal ısı henüz mükemmel hale gelmemiştir, ikincisinde ise azalmaktadır.  Daha nemli ve daha feminen bir bedene sahip olanlar dişi doğurmaya daha yatkındır ve akıcı bir meni görece yoğun bir meniye göre buna daha fazla neden olur; tüm bu özellikler doğal ısıdaki eksiklikten kaynaklanmaktadır.” 7

Bu masal binlerce yıldır benzer şekilde devam ediyor. Tek cinsiyet kuramı aynı zamanda cinsiyetin sabit değil akışkan olarak görüldüğü anlamına geliyordu. 600’lü yıllarda Sevilla Başpiskoposu olan Isidore, kendilerini dans etmeye ve şarkı söylemeye adayan kadınların sıvılarını tükettiklerini ve artık adet göremediklerini, dolayısıyla erkek olma riskiyle karşı karşıya olduklarını iddia etmişti. 16. yüzyılda, davranışları cinsiyet rollerine uymayanların fiziksel dönüşüm ve diğer cinsiyete ‘dönüşme’ riski taşıdığına inanılıyordu. Hem Rönesans filozofu Montaigne hem de cerrah Ambroise Paré, kaçan domuzları kovalarken bir hendeğin üzerinden atlayan Marie’nin ibretlik hikayesini tekrarlar: Aniden Marie’nin vajinasından tamamen gelişmiş bir penis ve skrotum fırlar. Adını Germain olarak değiştirmek ve hayatının geri kalanını bir erkek olarak yaşamak zorunda kalır. Doktorlarsa kızları gerçekten de bacaklarını çok fazla açmamaları konusunda uyarıyordu, yoksa Marie gibi erkek olabilirlerdi.8

Burada karşılaştığımız şey idealizmin en belirgin örneği ve patriyarka da  idealizmin materyalizme karşı zaferi değilse nedir? İdealizmde, fikirlerin gerçekliğe üstün geldiği savunulurken, materyalizm için fikirleri yaratan gerçekliktir. Bir iktidar yapısının; etten kemikten, yani annelikten ziyade, gözle görülemeyen ya da varlığı kanıtlanamayan bir şeye, yani babalığa dayandırılabilmesi, fikirlerin gerçekliğe, düşüncelerin gözle görülebilene üstün gelmesine kesinlikle bir örnek teşkil etmektedir.

Ancak bunun başarılı bir şekilde gerçekleşmesi için sürekli olarak yeniden vurgulanması gerekir. Nitekim iki bin yıldır yazılan metinler kadının erkeğin nasıl daha aşağı bir versiyonu olduğunu açıklamaya adanmıştır. Eğer bu hakikaten bir gerçek olsaydı, bunca  metin yazılmasına pek de ihtiyaç olmazdı. Örneğin, bizi bitkilerin yürüyemeyeceğine ikna etmeye çalışan iki bin yıllık bir bilgi üretimi yoktur. Elbette bu, tüm insanların kadının aslında erkeğin aşağı bir türü olduğu ya da bedenlerin kendilerini dönüştürebileceği izlenimine kapıldığı anlamına gelmiyordu. Materyalist felsefe, işçi sınıfı içinde akademiden daha sağlam bir yere sahip olma eğilimindedir, özellikle de insanların yaşamın, ölümün ve üremenin gücüne kendi gözleriyle tanık oldukları tarım topluluklarında.

18. yüzyılın sonlarına doğru tıp biliminde farklı bir söylem gelişmeye başlamıştı. Aydınlanma ile birlikte dinden kopuş yaşanmış ve tıbbi model öncelik kazanarak, cinsiyete ilişkin bilimsel literatürde tıp bilimine dayalı modellerin giderek yaygınlaşmasına yol açmıştır. 1889’da İskoç bilim insanları Patrick Geddes ve J. Arthur Thomson, erkek ve kadının birbirinin zıttı olduğunu savunan The Evolution of Sex (Cinsiyetin Evrimi) adlı kitabı yayınladılar. Erkek “katabolik”, kadın ise “anabolik”ti: erkek enerjisini harcarken, kadın enerjisini korur; erkek enerjikken, kadın tembeldir; erkek çalışmalı, kadın ise emek piyasasının dışında tutulmalıdır.9 Burada kadın artık erkeğin daha düşük bir versiyonu değildir: birbirini tamamladığı varsayılan iki farklı varlık, ayrı cinsiyetlerdir. 1913 yılında İngiliz zoolog ve embriyolog Walter Heape, “Erkek ve Dişinin esasen baştan sona farklı olduğu kesindir” demiştir.10

Bundan böyle kadın ayrı olarak incelenir ancak aynı zamanda kadının erkekten ayrıldığı anda bedeni gerçekten anormal olarak görülmeye başlanır. Tarihçi Jules Michelet’ye göre kadın “her ay tahrip edilen” bir varlık haline gelir; patolog Rudolf Virchow’a göre en sağlıklı kadında bile “yaşamın köklerini kemiren bir kurtçuk” vardır ve doktor Adam Raciborski’ye göre de kadın kolayca “sinirsel hiperajitasyona” yenik düşer. Carole Groneman’ın gözlemlediği gibi, akıl hastalığı ve epilepsiyi tedavi etmek için klitorisin alınması 19. yüzyılın ikinci yarısında yaygın bir uygulama haline gelir: 

“1894’teki bir vakada Dr. A.J. Block, annesi tarafından kendisine getirilen (nemfomani eğilimli mastürbasyon teşhisi almış) dokuz yaşındaki bir kız çocuğunun sapkınlık derecesini belirlemek için kapsamlı bir fiziksel muayene yapılması gerektiğine karar vermişti. Vajinaya ve küçük dudaklara dokunmuş ve hiçbir tepki almamıştı. Raporuna, “Klitorise ulaşır ulaşmaz bacaklar iyice açıldı, yüz solgunlaştı, nefes alış veriş kısa ve hızlı oldu, vücut heyecandan seğirdi, hastadan hafif iniltiler geldi.” diye yazmıştı. Block, çocuğun bu şiddetli tepkisinin “hastalığından” yalnızca klitorisin sorumlu olduğunu kanıtladığını kesin bir dille ifade etmiş ve ona klitoridektomi uygulamıştı.” 11

Klitoris eksik bir penis olarak görüldüğü sürece, klitorisin aldırılması tartışılmamıştır. Ancak erkek cinsel organlarıyla bağlantısı olmayan, kendi başına bir organ haline geldiğinde, gereksiz ve hatta tehlikeli olarak etiketlenmiştir.

Hem tek cinsiyetli hem de iki cinsiyetli modeller patriyarkaldır. Laqueur’ün de belirttiği gibi her iki model, “genel olarak sorunsuz, istikrarlı bir erkek bedeninin ya bir versiyonu ya da ondan tamamen farklı olan sorunlu, asi bir kadın bedeni” öne sürmüşlerdir.12 Modellerden biri kadını hiçbir şekilde insan olarak görmezken, diğeri açıkça kadın düşmanıdır. İlk model daha ılımlı ama daha küçümseyiciyken, ikincisinde cinsiyetler arasında topyekûn bir savaş mevcuttur. Bu iki toplumsal cinsiyet anlatısı günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Luce Irigaray’ın da belirttiği gibi, tek cinsiyet kuramı Freud’un çalışmalarında gözlemlenebilir:

“Freud, cinsel ilişki eyleminde ve daha genel anlamda bir toplumun ve bir kültürün işleyişini düzenleyen hayali ve sembolik süreçlerde farklılıklarının ifade edildiği iki cinsiyet görmez. ‘Dişil’ her zaman eksiklik ya da körelme terimleriyle, tek başına değer tekelini elinde tutan cinsiyetin, yani erkek cinsiyetinin diğer tarafı olarak tanımlanır. Dolayısıyla çok iyi bilinen ‘penis hasedi’ ortaya çıkar. Kadının cinsel gelişiminin erkek organından yoksunluğu ve dolayısıyla ona duyduğu özlem, kıskançlık ve talep tarafından yönetildiği fikrini nasıl kabul edebiliriz?” 13

20. yüzyılın ikinci yarısına geldiğimizde yeni, devrimci bir anlatı ortaya çıkar: ‘karşıt’ cinsiyetler yoktur! Her cinsiyetin kendi işleyişi vardır ve kadın, erkekle kıyaslanmadan değerlendirilmelidir. 1930’larda bilim insanları kadınların yumurtladığını keşfetti ve kısa süre sonra yumurtlama ile adet kanaması arasında bağlantı olduğu kabul edildi. Öte yandan klitorisin tıp öğrencilerine yönelik üniversite literatüründe yer alması içinse 1990’ları beklememiz gerekti.14 Hala klitorisin sinir uçları tıbbi literatürde ayrıntılı olarak tanımlanmaz, böylece ameliyatlar sırasında müdahalelerden korunmaları mümkün olur.

1940’lardan itibaren kadın hareketinden etkisiyle yeni bir anlatı ortaya çıkmaya başlar. Biyolojik cinsiyetin toplumsal hiyerarşi ile ilgisi olmadığını ve cinsiyetlerin toplumsal cinsiyet rollerini meşrulaştırma amacı olmaksızın incelenmesi gerektiğini savunur. İki biyolojik cinsiyetin varlığı ve bunların ahlak temelinde değil, kendi bedenleri temelinde anlaşılması gerektiği fikri devrimci bir kavrayıştır. Beden ‘ikili’ değildir, aksine ilk kez bedenin kendisi ele alınarak, keten kumaşla karşılaştırılmaktan ve hiyerarşik varsayımlardan kurtulmuştur.

1960’lardan itibaren eşitlik kavramı hükümet politikalarına girmeye başladı. İsveç’te cinsiyetler arası eşitlik resmi politika haline geldi. Kadının toplumdaki rolünün eş ve anne olduğuna dair ifadeler resmi belgelerden neredeyse tamamen kayboldu. Cinsiyet rolleri istenmeyen bir şey, eskimiş, arkaik bir toplumun kalıntısı halini almıştı. 1990’larda ise cinsiyet rolleri, toplumsal cinsiyet rolleri olarak yeniden adlandırıldı. Toplumsal cinsiyetin, cinsiyetlerin toplumsal hiyerarşideki konumunu belirlememesi gerektiği söylendi. Tam tersine, toplumsal cinsiyet ortadan kaldırılmalı, cinsiyetler kendi başlarına, kendi çıplak bedenleriyle ayakta bırakılmalıydı. Yvonne Hirdman’ın gözlemlediği gibi: “Bir söylem nadiren bu kadar mutlak bir zafer kazanmıştır!”15


Tek Cinsiyet Kuramının Dönüşü [11. Bölüm]

Toplumsal cinsiyetin, cinsiyet üzerindeki hakimiyetini yeniden tesis etmesinin sadece 100 yıl sürmüş olması ilginç ve bir o kadar da cesaret kırıcı. Yirmi birinci yüzyıl toplumsal cinsiyet kimliği kuramı, antik çağlardan itibaren hakim olan tek cinsiyet modeliyle tamamen aynı ideolojik varsayımları içermektedir. Gerçek cinsiyeti toplumsal hiyerarşi oluştururken, biyoloji cinsiyetle görece ilgisiz kılınır.

Tek cinsiyet kuramı, feminen davranan erkeklerin penislerini kaybettiklerine dair anlatılar içerirken, toplumsal cinsiyet kimliği kuramı feminen erkeğe penisini aldırmasını söyler. Eski kuram erkeklerin kadınlardan daha sıcak vücut sıvılarına sahip olduğunu iddia ederken, yeni kuram daha güçlü hormon maruziyetinin kişiliği erkeksi olacak bir çocuk yarattığını ileri sürmektedir. Her iki kuram da, bir bireyin üstün ya da aşağı, feminen ya da maskülen olmasını belirlediği söylenen görünmez sıvılara dair inanca dayanmaktadır. Cinsiyetleri tanımlarken kullanılan “daha” belirteci bile aynıdır: erkeğin sıvıları daha güçlü, daha büyük, daha kudretlidir. 

Bize yeniden toplumsal cinsiyet rollerinin doğuştan geldiği söyleniyor. Tek cinsiyet kuramı bunu vücut sıvılarının sıcaklığına, dişinin havasına ve şekilsizliğine bağlarken, toplumsal cinsiyet kimliği kuramı bunu genlere, hormonlara ve beyne bağlıyor. Eski kuram toplumsal cinsiyeti kumaş ve yün benzetmeleriyle açıklarken, yeni kuram bunların yerine bilgi teknolojisinden benzetmeler getiriyor. 

Toplumsal cinsiyet yine bir spektrum olarak ele alınıyor, şimdi bir ucunda GI Joe, diğer ucunda Barbie var. Fikir çok basit: kişinin omuzları ne kadar genişse, silahlara o kadar ilgi duyuyor ve sonuç olarak daha maskülen oluyor. Buna karşılık, kişinin beli ne kadar inceyse, elbiselere ilgisi o kadar artıyor ve bir o kadar da feminen oluyor.16 Cinsiyet artık kendi başına var değil ve yine bir kişilik özelliği haline geldi: ne kadar kadınsanız, o kadar az erkeksinizdir ve bunun tersi de aynı şekilde geçerlidir. 

İdealizmin bu geri dönüşüyle birlikte beden ikincil bir önem arz eder hale gelmiştir, zira artık cinsiyeti belirleyen kişiliktir. Toplumsal cinsiyet, cinsiyeti belirler ve cinsiyet toplumsal cinsiyete boyun eğmelidir, dolayısıyla beden de buna uyum sağlamalıdır. Günümüzün tek cinsiyet modeli ile geçmişin modeli arasındaki temel fark, o zamanlar cinsiyet değişikliklerini hayal etmek için büyüye bel bağlamak gerekirken, bugün yüksek teknolojili tıbbi prosedürlere erişimimizin olması. Bununla birlikte, toplumsal cinsiyet kimliği teorisinin ideolojik içeriği tamamen aynı kalmaktadır. Bu içerik; erkekler, kadınlar, nasıl davrandıkları ve hiyerarşideki yerleri hakkında önyargılarla yüklüdür. Ve kadın, yine, erkek-olmayan bir konuma indirgenmiştir.


  1.  Arbetsmarknadsdepartementet. (1 August 2019). ‘Fler satsningar för att främja hbtq-personers lika rättigheter och möjligheter’
  2.  Cinsiyeti Yaratmak: Yunanlardan Freud’a Beden ve Toplumsal Cinsiyet
  3.  Thomas Laqueur. (1992). Making Sex: Body and Gender from the Greeks to Freud, p.63 Cambridge: Harvard University Press.
  4.  Ibid. p. 29.
  5.  Ibid. p. 55.
  6.  Laqueur. (1992). p. 42.
  7.  ‘On the Generation on Animals’, in Jonathan Barnes (ed.), Complete Works of Aristotle, Volume 1: e Revised Oxford Translation, Book IV, Ch. 2. Translation by Arthur Platt. Princeton University Press (1984).
  8.  Ibid. p. 149.
  9.  Quoted in Moi. (1999). pp. 17–19.
  10. Ibid. p. 11.
  11.  Carol Groneman. (1995). ‘Nymphomania. e historical construction of female sexuality’. In Jennifer Terry and Jacqueline L. Urla, Deviant Bodies: Critical Perspectives on Difference in Science and Popular Culture, p. 236. Bloomington: Indiana University Press.
  12.  Laqueur. (1992). p. 36.
  13.  Luce Irigaray. (1985). is Sex Which Is Not One, p. 69. Translated by Catherine Porter. Ithaca: Cornell University Press.
  14.  Terry and Urla. (1995). p. 241.
  15.  Hirdman. (2001). p. 175.
  16.  http://www.butteriesandwheels.org/2019/the-barbie-gi-joe-scale/.

Çeviri: Daniela