Bu Bir Kadın Yürüyüşü Değildir

Bu seneki 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüyle ilgili, etrafımdaki feminist kadınlarla konuştuğum, kendim gözlemlediğim ve sonrasında sosyal medyada yansımalarını gördüğüm bazı konularla ilgili düşüncelerimi bir yazı haline getirmek istedim. Yaklaşık yedi sekiz senedir düzenli olarak 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüne katılan bir kadınım ve hemen hemen her seferinde aynı kadın arkadaşlarımla buluşur, öncesinde dövizlerimizi hazırlar, yürüyüş alanına geçeriz. Bu seneki feminist gece yürüyüşünde, daha önce hiç görmediğimiz kadar çok erkek vardı. Eskiden yolun kenarından fotoğraf çeken erkek gazeteciler de dahil olmak üzere, Meral Akşener maskesi takmış adamlardan “Kadına kalkan eller kırılsın” diye slogan atanlara pek çok erkek alandaydı. Polis şiddeti ve gözaltı tehdidine rağmen yürüyüşe katılmak, özellikle son üç senedir oldukça zor bir hale geldi. İşin bu kısmına bu yazıda değinmeyeceğim, ancak polis şiddetinin, yürüyüşle ilgili diğer konuları “ayrıntı” haline getirmemesi gerektiğini düşünüyorum ve bu konunun da erkek egemenlikten bağımsız olmadığı ve konuşulması gerektiği kanaatindeyim.

Feminist Gece Yürüyüşüne ve genel olarak feminist eylemlere erkeklerin katılıp katılmaması, uzun süre tartışma konusu olmuş bir mevzu. Ancak genel feminist kanı, kadınların geceleyin, yanlarında erkek(ler) olmadan rahatça sokakta yürüyebilmesi gibi temsili bir önemi olması bir yana; kadın kadına eylem yapmanın, erkeklerin var olması durumunda onların tok sesleri tarafından bastırılmadan ses çıkarmanın; dahası, fail olabilecek bir erkekle yan yana gelmeden, kadınlar için güvenli bir alan kurabilmenin önemli olduğu yönündeydi. Nitekim kadın katillerinin, başka kadınları anma eylemlerinde yürüdüklerine de şahit olduk.

Peki, bu sene değişen ne oldu? Önceki senelerde özellikle kimi sosyalist örgüt ve çevrelerden gelen, “devrimci” ve karma 8 Mart taleplerine yönelik, erkeklerin alana girmemesi için kavga veren feministler neden bu kadar yoğun bir erkek katılımına ses çıkarmadı ya da çıkarmadık? Bu sorunun cevabının, son iki üç senedir daha çok sosyal medya üzerinden ilerleyen self ID (salt beyana dayalı cinsiyet) ve daha uzun yıllardır feministler arasında devam eden “feminist özne” tartışmalarında yattığını düşünüyorum.

Biyolojik cinsiyetin bir toplumsal kurgudan ibaret olduğu iddiasıyla bedenlerin dişil ya da eril sayılamayacağını, temel alınması gerekenin toplumsal cinsiyet olduğunu söyleyen ve oldukça kabul gören, kabaca kuir feminist olarak adlandırılabilecek teori, cinsiyetin sadece kişilerin beyan ettikleri cinsiyet kimliklerine dayandırılabileceğini savunuyor. Bu durumda bir kişinin erkek, kadın ya da “non-binary” (her iki cinsiyete de ait değil) olduğunu ancak kişinin beyanı neticesinde öğrenebiliriz. “İkili cinsiyet rejimi”ni yıkmayı amaçlayan bu yaklaşım, pek çok feminist tarafından, erkek faillerin adını koymayı imkânsızlaştırdığı; kapsayıcı olmak adına, kadın yerine “rahimli insanlar” gibi ifadeler kullanarak kadınlığı yeniden sildiği yönünde eleştirildi. Eleştirilerin bir kısmı da feminizmin, “ezilen herkesin ideolojisi” haline getirilerek kadınların feminist hareketten de silindiği şeklindeydi (bkz. “Feminizmin kadın olmakla alakası yok ki?”). Ancak bu eleştirileri yapan kadınlar, TERF (Trans Exclusionary Radical Feminist/Trans Dışlayıcı Radikal Feminist) şeklinde yaftalandılar. Yaftalandılar diyorum, çünkü kendini bu şekilde tanımlayan hiçbir grup yok, bu kısaltma daha ziyade biyolojik cinsiyetin yok sayılamayacağı gibi görüşlere sahip kadınları karalamak için kullanılıyor. Bu şekilde itham edilen kadınların homojen bir grup oluşturduğu, trans kadınları dışladıkları ya da hepsinin radikal feminist oldukları söylenemez. Bu konuda uzun tartışmalar döndü, bu yazıda tekrar etmeyeceğim.

Yürüyüşün karma hale gelişine tekrar döneyim. TERF diye yaftalanan pek çok kadının sorduğu temel birkaç soru vardı: “Kişilerin beyanlarını bilmeden onlara erkek diyemiyorsak öldürenin, tacizcinin ya da yanımızda yürüyenin erkek olup olmadığını nasıl anlayacağız? Erkekler ‘benim kadın olup olmadığımı nereden biliyorsun?’ diye sorduklarında ne cevap vereceğiz?”. Bu sorulara alayla cevap verenler ve hiçbir erkeğin böyle bir beyanda bulunmayacağını, bunun ne kadar zor olduğunu söyleyenler oldu. Tabii, resmi olarak bunu yapmak zor olabilir; ama tam da kadınların alanlarında, zaten kadınların karşı çıkamayacaklarını düşündükleri anlarda neden olmasın? Nitekim bu seneki yürüyüşte hiçbir kadının dönüp “erkekleri burada istemiyoruz” diyememesinin en önemli sebebinin, karşısındakinin beyanını bilmediği için TERF diye yaftalanma korkusu olduğunu, yukarıda bahsettiğim gibi, kadın arkadaşlarımla konuşmalarıma ve sosyal medyadaki tepkilere bakarak çok rahatlıkla söyleyebilirim.

Örnek verelim: Bir kadın, Twitter hesabında, eylem alanında fotoğraf çeken bir erkeğe “Burası kadın ve LGBTİ+lar için” diyerek alanın dışına çıkması gerektiğini söylediğini, adamın da “Ne yani, ben olamaz mıyım? Belki kadın hissediyorum?” diye cevap verdiğini yazdı. Ardından da “özrünü” dile getirdi: “Cümlemin yanlış anlaşılmasını istemem, cis-het olduğundan emin olduğum birisi için böyle konuştum. Yoksa alanda beyan sormak gibi bir şiddet biçimine asla başvurmam.” Adamın verdiği cevap şüphesiz alaycı, hadsizce. Ancak soru geçerli: Nereden bileceğiz o kişinin beyanını? “Cis-het olduğundan” nasıl emin olabiliriz birinin? Hetero olduğundan emin olmak zaten mümkün değildir ve bence gerekli de değildir. Burada asıl konu cinsel yönelim değil, cinsiyet. “Alanda beyan sormak gibi bir şiddet biçimi”ne de başvuramayacağımıza göre ya bize malum olacak ya da susup yürümeye devam edeceğiz. Nitekim sustuk. Pek çok kadın, 19 senedir kadınlar için yapılan bu yürüyüşte rahatsızlıklarını dile getiremediler. Dahası, sadece cis-het değil, gey ya da biseksüel erkeklerin alana girmesini istememek gibi gayet politik bir beklenti (evet, gey/biseksüel erkekler de kadın düşmanı olabiliyorlar ve kadın yürüyüşünün öznesi değiller) adeta kabul edilemez hale gelmiş oldu.

Deniz Kandiyoti’nin de yakın zamanda belirttiği gibi, “Kendini özne olarak daha yeni telaffuz etmeye başlamış bir kesime, kadınlara ‘siz esnek olun’ diye dayatamazsınız. Daha öznelliği olduğu anda bastırılmış oluyor.” Türkiye’de kadınlar, onlarca yıl mücadele edip sonunda özne olabilmişken ve kazanımlarının böyle tehlikede olduğu, temel yaşam hakkına kadar yeniden savaşılmak zorunda olunan böyle bir zamanda feminist hareketi “ezilen herkese” açmak, kadınların kendi taleplerini, ötekini incitmemek adına dile getiremeyecek noktaya gelmesine sebep oluyor. Yine Kandiyoti, aynı konuşmada, bir insanın cinsel yönelimiyle politik tercihi arasında doğrudan bir bağlantı kurulmasının yanlış olduğunu; gey, lezbiyen ya da biseksüel olmanın, beraberinde özgürlükçü/eşitlikçi olmayı getirmediğini, yine kendi çalışma sahasında da iletişim kurduğu muhafazakâr gey erkekleri örnek vererek öne sürüyor. Bu noktanın önemli olduğunu düşünüyorum. “Feminizmin öznesi, patriyarkadan olumsuz etkilenen herkestir” dendiğinde, çok küçük bir azınlık (zengin, Batılı, heteroseksüel, orta yaşlı erkekler) dışında herkes feminist politikanın nasıl işleyeceği hakkında söz sahibi haline geliyor. Çünkü hetero erkekler arasında da belli hiyerarşiler var ve ataerki, erkekleri de çeşitli şekillerde eziyor. Ancak bu durumda mücadelenin “kime karşı” verileceği sorusu havada kalıyor. Kadınların, kadınlarla beraber, kadınlar için mücadele etmesi; bunu yaparken de kendi politikalarını kendilerinin belirlemesi gibi bir talep, kapsayıcılık adına yok sayılıyor. Oysa hareketi ve özelde feminist yürüyüşü “ezilenlerin ideolojisi/mekânı” haline getirmek yerine, siyasetler arası ittifaklar kurmak ve kadınların kendi seslerini korumasını sağlamak, özellikle Türkiye özelinde bir çözüm olamaz mı(ydı)? Kadın yürüyüşünün kadın yürüyüşü olarak kalması, öznelliğini yeni kazanmış kadınlar için gerçekten gerekli ve önemli bir istek değil mi?

Peki, erkeklerle beraber yürümek istemeyen kadınlar neden sustu? TERF diye yaftalanmak bu kadar mı kötü? Belki sosyal medyada ciddiyetini fark etmiyoruz ama alanda onlarca TERF içerikli pankart ve hatta üzerine TERF etiketi yapıştırılmış bir çöp kutusu varken; feminizmin en büyük düşmanı ve şu andaki en büyük tehdidi siyasal İslam ya da tacizci, tecavüzcü, katil erkekler değil de bir kısım “radikal feministler”miş (Türkiye’de kaç radikal feminist var, bir ara bakmak lazım tabii), en büyük şiddet tehdidi yine kadınlardan geliyormuş gibi kadın yürüyüşünde kadınlar hedef alınırken, evet, kadınlar susacaklardır. Ki zaten onlara bu defalarca söylendi. “Ayrıcalıklı konumunuzu kabul edin, susun, biraz kenara çekilin.” Nedense ‘ikili cinsiyet rejimi’ni yıkmaya, rejimin baskıcı tarafı olan erkeklerin alanlarından değil, kadınların alanlarından başlandı. Onur Yürüyüşü’ne sahip çıkmak gerekirken Feminist Gece Yürüyüşü, “herkes için bir vaha” haline getirildi. Kadınlar hariç.

Kadınlar hariç diyorum, çünkü bunu bir iki kadından değil, senelerdir yürüyüşe gelen birçok kadından duydum: “Bu sene, sanki başkasının eylemine misafir olarak gelmiş gibiyim.” Örneğin, yürüyüşe beraber katıldığım kadın arkadaşlarımdan biri, yürüyüş sırasında bir süre bizden ayrı düştü. Bu sırada alandaki bir erkeğin tacizine uğramış ve ona elindeki femina bayrağıyla vurarak adamı uzaklaştırmış. Yanı başımızda yürüyen erkeklere, bizi taciz edene kadar hiçbir şey diyemeyişimizin bir sebebi, hemen önümüzdeki TERF temalı dövizlerdi.

Sonuç ne oldu peki? Onca sene, “9 Mart Solcu abilerin pankart eleştirme günü” diyerek solcu erkekleri feminizme olan tavırları konusunda eleştiren feministler (ki buna ben de dahilim) politik olarak eşitlikçi olması mümkün olmayan ülkücü erkeklerle beraber yürümek zorunda kaldı. Öyle bir noktaya geldi ki iş, sanki tek düşman radikal feministler ve solcu erkeklermiş gibi bir söylem hâkim oldu. Bunun iki tehlikesi olduğunu düşünüyorum: İlki, milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin, yapısı gereği cinsiyetçi ve ataerkil olduğunun göz ardı edilmesi ve sanki bu ideolojinin siyasal gücü ve toplumsal olarak hegemonik konumu sol ideolojiyle eşitmiş gibi bir söylem ortaya çıkabiliyor. İkinci ve bence çok daha büyük olan tehlikeyse, erkeklerin politik konumları sorgulanmazken kadınların feminizm içindeki farklı pozisyonları bile didik didik edilerek kadınlar, şiddet failleriyle aynı kategoride değerlendiriliyor. Oysa kadınlar, emekleri ve bedenleri sömürülürken, sürekli boyun eğdikleri ya da eğmedikleri erkekler tarafından öldürülürken, tecavüze uğrarken ve hatta aşağılanırken onların politik düşünceleri değil, cinsiyetleri hedef alınıyor.

Çünkü kadınlar, düşünceleri, savunuları ne olursa olsun ataerkinin hedefindeler. Öldürülen kadınlar hakkında “Transfobik birine üzülemem” şeklinde konuşulması, “bazı kadınların” şiddeti hak ettiği söylemine hizmet ederken ataerkil düzene sistematik olarak karşı çıkmayı engelliyor. Bu ülkedeki kadınların büyük bir çoğunluğunun AKP’ye oy verdiğini, hatta AKP’nin, muhafazakâr kadınların desteğiyle güçlendiği gerçeğini göz önünde bulundurursak şiddete uğrayan kadınların da büyük çoğunluğunun muhafazakâr kadınlar olabileceğini hatırlamamız ve kadına yönelik erkek tahakkümüne sistematik olarak karşı çıkabilmek için yeni makbul kadınlar yaratmaktan kaçınmamız gerekiyor. TERF yaftasının tam da bu nedenle hafife alınmaması gerektiği görüşündeyim. Nitekim Avrupa’da yüzlerine yumurta atılan, toplantı yerlerinin camları kırılan radikal feministlere de önce “TERFlere ölüm, TERFleri döveceğiz” gibi sosyal medya mesajları atılmıştı. Son olarak Paris’te iki feminist eyleme saldırı düzenlendi ve “1 Trans Kurtar, 1 TERF Öldür” grafitileriyle birlikte “Bir Kurşun, Bir TERF, Sosyal Adalet” sloganları atıldı. “TERFleri dövelim demek kadına şiddet değildir” demek, kadınların belli durumlarda (eşini aldatmak, ona karşı gelmek, itaat etmemek gibi) dövülebileceğini savunan muhafazakâr yaklaşımlara paralel bir söylemdir. Kendi ideolojik konumuyla aynı noktada olmayan kadınların şiddet görmesinde beis görmemek, dümdüz kadın düşmanlığıdır. Muhafazakârlar kendi şeytan kadınlarını yaratırken feminizm içinde de belli kadınların şeytanlaştırılması, aynı muhafazakâr ataerkil politikaya hizmet edecektir.

Yazı boyunca trans kadınlardan ayrıca bahsetmedim. Çünkü kadınlar derken trans kadınları da kastediyorum. Mesele trans kadınlarla alakalı değil; mesele “self ID” ideolojisinin, hele hele Türkiye gibi baskıcı muhafazakâr bir iktidar ve toplum yapısında kadınlar için nasıl tehlikeli sonuçlar doğurabileceği. Umuyorum yeni bir yol, yeni bir söylem geliştirebilir ve bir sonraki Feminist Gece Yürüyüşüne daha fazla kadının katılımını sağlayabiliriz.

Dilimize Dikkat Etmek

DEBORAH CAMERON

Önceden “izm”lerimiz vardı şimdi “fobi”lerimiz var: Feminist dilbilimci Debbie Cameron 2014 yılında Trouble&Strife’ta kaleme aldığı yazısında adlandırmaların neleri içerdiğini  değerlendiriyor

Betty Friedan’ın “adı olmayan problem”ini hatırlıyor musunuz? Ya da Gloria Steinem’ın, yaşanmadığı için değil de, sadece ‘hayat böyle işte’ dendiği için 1960’larda kimsenin cinsel istismar hakkında konuşmadığına dair gözlemini? Feministler için kadınların maruz kaldığı baskıyı adlandırmak her zaman hem elzem bir görev ve hem de güçlü bir siyasi eylem olmuştur. Elbette bir problem sadece adını koyarak çözülmez ama adlandırmak onu daha net olarak odağa getirerek tanınmasını, çözümlenmesini ve paylaşılmasını kolaylaştırır.

Şeyleri nasıl adlandırmayı seçtiğimiz de önemlidir. Kelimeler üzerine —kurban ile mağdur, pedofil ile çocuk istismarcısı, fahişe ile seks işçisi arasındaki fark üzerine— münakaşa ediyoruz çünkü kelimelerin sırf boş tanımlamalar olmadığını biliyoruz.  Kelimeler, dünyayı anlamlandırma aracıdır ve onları kullanarak temsil ettiğimiz şeylere dair anlayışımızı etkiler. 

1990’lardan bu yana, ezilmeyi adlandırmakta kullandığımız  kelimelerde bir değişim meydana geldi.1960 ve 70’lerin radikal toplumsal hareketleri –izmlerden (ırkçılık, antisemitizm, cinsiyetçilik [sexism], heteroseksizm, sağlamcılık [ableism], yaşçılık [ageism], türcülük [speciesism]) bahsederken bunların 21. yüzyıldaki emsalleri “fobi”lerden (homofobi, transfobi, orospufobi, femfobi) bahseder oldu. “fobi”ler dili, yavaş yavaş eski “izm”ler dilinin yerini aldı; genellikle, bir baskı türünün ciddi bir şekilde tartışılmaya başlandığını ‘izm’ ya da ‘fobi’ kavramlarından hangisi ile tanımlandığı ile anlayabiliriz. 

Bazı terminoloji meselelerinin aksine, bu konu çok ateşli tartışmalara neden olmadı. Ancak bu, önemsiz olduğu anlamına gelmez. Dil her daim neden önemli olduysa bu da o açıdan önemlidir çünkü gerçeği yeniden adlandırmak aynı zamanda onu yeniden şekillendirmektir.

“izm”lerden “fobi”lere

“izm” kelimeleri ve “fobi” kelimeleri özünde aynı olgunun adını koyar: Toplumsal bir gruba diğerlerinin adaletsizce muamelesi. Fakat “izm”in ve  “fobi”nin dilde genellikle ne anlama geldiğine kafa yorarsak göreceğimiz üzere, bu olguya çok farklı çerçeveler çizerler.

“izm” ile biten kelimeler çoğunlukla; politik, dini, entelektüel ya da sanatsal düşünce ya da inanç sistemlerini (mesela feminizm, komünizm, nasyonalizm, Budizm, sürrealizm) ifade eder. Cinsiyetçilik [sexism] ve ırkçılık [racism] gibi terimleri türeten radikaller de bu kelimelerin sistemlere, örgütlü toplumsal tahakküm ve ezilmişlik sistemlerine işaret etmesi amacındaydı.  Her ne kadar şimdi sadece ‘cinsiyet/ırk temelli önyargı veya ayrımcılık’ anlamına gelseler de bu durum, orijinal anlamlarının liberal bir biçimde seyreltilmesidir. Radikal çerçevede önyargı, sistemik baskının sebebi değil, bunun bir sonucu veya yan ürünüdür. İnsanları baskı altında tutacaksanız; yani onları sömürecek, istismar edecek, onların hak ve ihtiyaçlarını yok sayacaksanız, bu insanların adil olmayan muameleleri hak eden aşağılık Ötekiler olduğu inancını benimsemeye her türlü gerekçeniz vardır.

“fobi”yle biten kelimeler, “izm”lerin aksine, çoğunlukla klinik durumları belirtir. İngilizce bir metinde rastlanan ilk –fobi sözcüğü kuduz anlamına gelen hidrofobi (Yunanca “marazi su korkusu”) idi; 19. yüzyılda terim, fizikselden ziyade mental hastalıklarla ilişkilendirildi ve mevcut tıbbi kullanımda bazı fobik bireylerin gerçekte ciddi olmayan uyaranlara karşı derin korku, panik, iğrenme, tehlikeden kaçınmaya veya kaçmaya yönelik yoğun arzu gibi patolojik yanıtlar verdiği bir dizi endişe bozukluğunu ifade ediyor. Terimin gündelik hayatta kullanımının sınırları ise daha esnek: ‘patolojik (aşırı) reaksiyon’ anlamını koruyor fakat klinik fobinin esas semptomu olan kontrol edilemeyen kaygıya daha az, tiksinme ve nefret fikrine ise daha çok vurgu var. Bu yüzden, homofobi ve transfobi gibi kelimeler, adlandırdıkları baskı biçiminin temel nedeninin belirli bir azınlığa karşı bazı bireylerin patolojik korku ve iğrenme duyması olduğu şeklinde güçlü bir ima taşır. 

Bir Tarafta Nefret, Diğerinde İktidar

Ne patolojik nefretin varlığını inkâr etmek ne de bazı baskıcı eylemlerin nefret ifadesi olarak daha kolay yorumlandığına karşı çıkmak niyetindeyim. Örneğin ben, yalnızca gey ve lezbiyenleri, transları ve etnik ve dini azınlıkları hedef alan çok sayıda saldırıyı değil, kendini kadın düşmanı olarak tanımlayan Marc Lépine’in (1989 ‘Montreal Katliamı’nda 14 kadını ateşli silahla öldürdü) ve Elliot Rodger’ın (2014’te #YesAllWomen hashtag’ine sebep olan California’daki silahlı saldırıların faili) eylemleri gibi kadınlara karşı işlenen suçları da böyle yorumluyorum. Ancak, ciddi rahatsızlıkları olan kişilerin işlediği böylesi aşırı şiddet eylemlerinin, baskıyı anlayabilmemizde prototip haline getirilmesinin faydalı olacağını düşünmüyorum. Rodger gibi dengesini yitirmiş kadın düşmanları, tüm erkeklerin kadınlar üzerindeki güçlerinden istifade ettiği bir sistem olan cinsiyetçiliği normalleştiren ve onayan bir toplumun toksik, kontrolden çıkmış sonuçlarıdır. Patolojik vakaları prototip olarak değerlendirmek buzdağının görünen kısmı için onu taşıyan, daha az görünse de hacimce daha büyük yer kaplayan yapıyı ıskalamaktır. 

Yine de, “izm” kelimelerinin yerlerini –fobi kelimelerine bırakmasıyla, baskının yapısal ve sistemik doğasına dair anlayış, itici güç olarak nefrete gitgide daha fazla odaklanan bir anlayışa yerini bırakmış görünüyor. Ceza yargılaması sisteminde, örneğin, başka nedenlerle işlenen aynı suçlara nazaran daha ciddi ve ağır muamele gören ‘nefret suçları’ -mağdurun ait olduğu gruba duyulan nefretin motive ettiği suçlar- diye bir kategori var artık. Liz Kelly’nin işaret ettiği gibi, bu yaklaşımın kadın ve çocuklar için adaleti tesis etmede yardımı olmaz çünkü onların mağdur edilme biçimleri çoğunlukla ‘nefret suçu’ tanımına uymuyor. Ev içi şiddet, çocuk istismarı ve tecavüz, kadın ve çocuklardan bir grup olarak korkma ve tiksinmeden kaynaklanmaz; daha çok, erkeklerin üstünlük ve hakbendecilik hisleriyle, kadın ve çocukların onların menfaati için var olduğu ve karşılığında bir ceza almadan erkeğin kontrolü altında tutulabileceği, sömürülebileceği ve istismar edilebileceği varsayımıyla ilgilidir. Bunlar nefret suçu değildir, bunlar iktidar ve tahakküm suçlarıdır; ancak bu, bu eylemlerin mağduru olmuş veya olabileceklerin yaşamları üzerindeki etkilerini hiçbir şekilde hafifletmez.

Radikal feminist perspektife göre, baskının yalnızca bazen nefretle ama her daim iktidarla, kolektif siyasi çıkarlara hizmet eden sistem ve yapılarla ilgili olduğu anlayışını sürdürmek elzemdir. “Fobi” dili bunun üstünü örter: Bir eylemi hizmet ettiği çıkarlar yerine ifade ettiği duygulara odaklayarak politik olanı kişiselleştirir ve önyargıyı, bazı gruplara diğerleri pahasına fayda sağlayan bir sistemin ürünü değil, (bazı) bireylerin irrasyonel tepkisi olduğu imasıyla patolojikleştirir. Baskının kimin menfaatine olduğunu ya da kimin çıkarına hizmet ettiğini sorgulamayı bıraktığınızda Margaret Thatcher’ın “Toplum diye bir şey yoktur,” veczini andıran bir söyleme kayabilirsiniz kolayca. Orada iktidar ve eşitsizliğin maddi yapısı yoktur, sadece kişisel hisler ve bireysel kimlikler vardır.

Cinsiyetçiliği Yeniden Adlandırmak/Yeni Bir Çerçeveye Oturtmak

Geçenlerde bu türde bir söylem, anonim bir blog olan Feminists Unknown’da bir yazar tarafından hicvedildi. Kendisini fakir olarak ‘tanımlayan’ birinin kişiliğine bürünen yazar, çoğu zaman göz ardı edilen bir baskı türüne dikkat çekiyor:

Queer ve yoksulluk teorisyeni olan J’amie Olivier, Whipping Chav isimli harika kitabında bu fikri ortaya atmış. Eğer okumadıysanız lütfen okuyun. Kitap, fakir insanların nasıl paraları olmadığı için değil de ‘fakirfobi’den dolayı baskı altında oldukları hakkında çok fazla şeyi açığa kavuşturuyor. Fakirfobi: horoz dövüşüne, şargoz ve BİM ürünlerine karşı duyulan geniş çaplı bir antipati.

Her ne kadar ‘fakirfobi’ (bildiğim kadarıyla) hiciv maksadıyla uydurulmuş tamamen hayali bir konsept olsa da bu parodinin saptanabilir bir hedefi var. Whipping Chav isimli bu kurmaca kitap, femfobi terimini türetmesi ile bilinen Julia Serano’nun Whipping Girl isimli kitabına açıkça bir gönderme. Bu terimin kastettiği ise maskülen olarak algılanan şeylere göre, feminen olarak algılanan herhangi bir şeyin kültürel olarak değersizleştirilmesi. Serano, feminen özellik, ilgi ve meşgalelerin zayıf, aptalca, nahoş ve değersiz olarak hor görüldüğünü ve feminen tanımlamaların çoğu zaman aşağılayıcı olduğuna dikkat çekiyor: ‘kız gibi’ ifadesi bir erkeğe söylendiğinde büyük bir hakaret olarak algılanırken, bir kıza ‘erkek gibi’ denmesi daha az kınanan bir eylem olarak görülüyor.

“Bi’ dakika, bunun için halihazırda bir kelimemiz yok mu?” dediğinizi duyar gibiyim. Sahiden de var: 1970’lerin başlarında feministler, aynen bu duruma dikkat çekti ve bu durumu tanımlamak için kullandıkları kelime ‘cinsiyetçilik’ti. Feminen terim ve özelliklerin değersizleştirilmesi -hakir- kadınların, -üstün- erkeklerden aşağı olduğunu söyleyen genel cinsiyetçi mantığı izler. Öte yandan, Serano’nun mantığı, ‘fakirfobi’ parodisinin çok uzağında yer almıyor: “kadınlar cinsiyetçilik ve eril tahakkümden dolayı değil, ‘femfobi’ denilen, ayakkabı alışverişine, fırfırlı donlara ve pembe renge duyulan geniş çaplı antipatiden dolayı baskı altındadır.”

Feminist bir bakış açısıyla ele alındığında, bahsi geçen durumun kadınların erkeklerden aşağı görüldüğü geniş çaplı toplumsal bir sistemle hiçbir alakası yokmuş gibi ‘feminenliğin günah keçisi yapıldığını’ söylemek katıksız bir örtbastır. ‘Feminenlik’ baskının hedefi değildir; soyut bir kavram olmasının yanı sıra (öte yandan kadınlar somut olarak var olan insanlardır), Simone de Beauvoir’dan beri feministler, feminenliğin kültürel bir yapı -kadınlardan beklenen ve kabul gören şeyleri sınırlandıran inanç ve normlar bütünü- olarak kadınları ikincil statüde tutan bir araç olduğuna dikkat çekmiştir. Bu analiz, feminen özelliklerin kadınlarda değersizleştirilmek yerine idealleştirildiği ve ödüllendirildiği tespiti ile daha da pekişiyor. Bir kadına ‘feminen’ denmesi bir iltifat iken bunun tam tersi, ‘feminen değil’ ise bir yergi anlamı taşıyor. Ortalama bir cinsiyetçinin en çekemediği şey feminen olmayan bir kadındır. Mesela kıllı bacaklarıyla, takoz botlarıyla çenesini kapayıp gülümsemeyi reddeden bir feminist.

Serano, feminen görülmeyen kadınlara yönelik önyargının varlığını kabul ediyor fakat bunu kadınların erkeklere tabi olduğu bir sistemin işleyişine atfetmiyor. Ona göre bu,  katı bir ikili toplumsal cinsiyet ayrımı dayatarak ve herkesin bu ikilikte kendilerine ayrılan tarafta kalmasını buyurarak herkesi baskılayan (ne için ve kimin çıkarı uğruna olduğu belirsiz) bir sistemin işleyişini yansıtıyor. (Toplumsal cinsiyet baskılarına dair bu çatışan anlayışların dahası için bkz). Cinsiyetçilik bu çerçeveye oturtulduğunda gözden kaçan, kadınların ‘feminen olmayışlarının’ sebebi çoğunlukla, cinsel olarak aşağı gibi davranmakta başarısız bulunmalarına veya böyle davranmayı reddetmelerine dayandırılır. Bu sebeplerden ötürü cinsiyetçiler feministleri, hem ‘feminen değil’ (diğer bir deyişle, erkeklere çok fazla benzeyen) hem de ‘erkek düşmanı’ diye ve bunlar arasında çelişki görmeden tarif edebilir.

Feminizmin Günah Keçisi Haline Getirilmesi

‘Feminenliğin günah keçisi yapılması’, eril tahakküm ve kadınların ezilmişliği bağlamından; daha geniş çaplı bir sistemden koparıldığında artık bunun sorumlusu erkekler, erkeklerin egemen olduğu  kurumlar veya ataerkil toplumsal düzenlemeler olmaktan çıkıyor. Bazen ‘femfobi’ sanki doğal bir fenomenmiş gibi ele alınıyor. Fakat ‘femfobi’ için saptanabilir bir failin sorumlu tutulduğu herhangi bir bağlamda, bu failin bir feminist, feminist bir topluluk veya bir kurum olarak feminizm olması kuvvetle muhtemel.

Durumun bu olduğuna dair kuşkularım olsa da sezgilerimi gerçek kanıtlarla karşılaştırmak adına Google’ı, içinde femfobi, femfobik, fem fobisi kelimelerinin bulunduğu ve yakın zamanda yazılan metinleri derlemek için kullandım. Bu yöntemin mevcut kullanımla ilgili tam anlamıyla temsili bir resim çizdiğini söyleyemem (bu derlemeyi yapmak için bir araştırmacının kullanacağı araçlar kelimenin çok yeni olmasından dolayı kullanılamıyor) ama sonuç sezgilerimin temelde doğru olduğunu gösterdi. Verilerimdeki öğelerin hiçbirinde ‘femfobi’ cinsiyetçi erkeklere veya ataerkil kurumlara atfen kullanılmıyor. Birkaç tanesi kelimeyi gey, lezbiyen veya trans topluluklardaki önyargıyı kastederek kullanmış. Fakat büyük çoğunluğu kelimeyi özellikle feminizmi ve feministleri eleştirmek için kullanmış.

Mesela, şu:

Uzun tırnaklar. Dantel. Pembe. Makyaj. Elbiseler. Uzun saç. Topuklu ayakkabılar.

Feminizmde bu şeyleri ‘değersiz’, ‘daha aşağı’ olarak konumlandırmaya uğraşan bir trend fark ettim. Feminizmin otonomi ve seçimle ilgili olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Kadınların seçimlerini denetleyerek, onlara ne giyip, ne giyemeyeceklerini söylediğimizde bizi ataerkiden farklı kılan nedir?

Ya da bu:

Femfobiye gelince çoğu feministin bu konuda hâlâ kör noktası var. Birçok feminist pek feminen değil ve dayatılan feminenlikten ötürü hissettikleri rahatsızlık yüzünden feminizme yakınlık duyuyor.

Bunlar, bir şeyi yeniden adlandırmanın ve yeni bir çerçeveye oturtmanın kol kola ilerlediğini görmek açısından iyi örnekler. Bu örneklerin yazarlarından hiçbiri feminizmi eril tahakküme karşı bir direniş hareketi olarak görmüyor. İlk yazarın varsayımları esasında liberal: feminizm ‘otonomi ve seçim’ ile ilgili. Diğer yazarın varsayımlarına uygun bir politik tanım bulmak daha zor: aslında tamamen apolitik, kimlik politikası ama politika kısmı yok. Radikal siyasete katılmanın en belirgin sebebi -sosyal adalete adanmışlık- yazarın referans çerçevesinin tamamen dışında kalıyor gibi gözüküyor. Bunun yanı sıra yazar, bir kişinin ‘feminen olmadığı’ için ‘feminizme yakınlık duymak’ yerine, feminenliği politik ilkeler sebebiyle reddedebileceğini idrak edemiyor. Feminizm, feminenlikten yoksun olmalarının onlara her yerde ‘rahatsızlığa’ yol açtığı için, kadınların bir çeşit sığınağı olarak gösteriliyor ve bundan dolayı feminen olmayan kadınların bu harekette yoğunlaşması, hareketin ‘femfobi’sinin açıklaması oluyor.

Bu esnada, eril tahakküm ve kadınların ezilmişliği çerçevesinde ufak bir mesele olan iktidar konusu ve kadınlara uygulanan baskı, görüş alanından tamamen kaybolmuş durumda. ‘Feminenliğin günah keçisi yapılması’ cinsiyetçiliğin bir dışavurumu olmaktan kendi başına bir baskı biçimi olmaya dönünce ezenin de kimliği değişiyor: artık sorumlu tuttuğumuz bir sınıf olarak erkekler ya da bir sistem olarak ataerki değil, diğer kadınların saçlarını veya ayakkabılarını tasvip etmeyerek onlara baskı uygulayan bir avuç feminist. Bu baskıcı davranışlarının feminist kadınlara ne gibi bir kazanç sağlayabileceğini ise kimse sorguluyor gibi görünmüyor. ‘Fobi’ çerçevesinde bu sorunun sorulmasına gerek yok çünkü baskı çıkar ilişkilerinin gözetildiği, yapısal bir politik sistem olarak görülmüyor; bu yalnızca diğer insanların seçimlerine karşı kişisel bir düşmanlığın dışavurumu.

Aynı şekilde, seks endüstrisinin kadınların üzerindeki baskıdaki rolüne dair yapısal bir analiz sunan feministler de ‘orospufobi’ ile suçlanabiliyor: fahişelere karşı irrasyonel bir korku. Özellikle bu suçlamayı yapanların aklında herhangi bir yapısal konsept var mı diye merak ediyorum. Baskıcı bir kuruma dair bir eleştiriyi, kurumu eleştirenlerin kurumun en çok ezdiğine inandığı insanlara bir saldırı olarak yorumlamalarını başka nasıl açıklayabilirim bilmiyorum. Seks endüstrisinin ne açıdan baskıcı olup olmadığı hakkında hemfikir olmamak mümkün fakat eğer seks endüstrisini eleştiriyorsan bu, fahişelerden nefret ettiğin anlamına gelir’ demek, büyük bir market zincirini çalışanlarına düşük maaş verdiği için eleştiriyorsan rafları düzenleyen çalışanlardan ve kasiyerlerden nefret ediyorsun demek gibi bir akıl tutulmasına benziyor.

Ahlaki Tiksintinin Liberal Siyaseti

Fakat, ‘fobi’ye dayalı politik söylem, makul argümanlardan ziyade içgüdüsel tepkilerle ilgili olması açısından çoğunlukla klinik durumu andırıyor. Feminist blogcu Marina S. buna dair çarpıcı bir örnek anlatıyor. Bir konferansın kadınlara özel alanlarla ilgili oturumunda bazı panelistlerin yorumlarını trans-dışlayıcı bulan bir kadın, onları dinlemenin yarattığı fiziksel etkileri dillendirerek itiraz etmiş: kalp çarpıntısı ve titreme gibi panik belirtileri yaşadığını belirtmiş. Marina S. bu tepkiyi, rasyonel ifadelerle tam olarak açıklanamayan güçlü, içgüdüsel iğrenme hissine dayalı bir teorik kavram olan ‘ahlaki tiksinti’ ile  ilişkilendiriyor. Şöyle açıklıyor:

Özgürlükçüler, özellikle başkalarının cinsel pratikleri konusunda, ahlaki tiksintilerinin düşük seviyede olmasıyla gurur duyarlar. Bu nedenle, sağcıların eşcinsellik gibi bazı şeylere karşı olmalarını ‘fobi’ -temelde ahlaki tiksintiden kaynaklanan irrasyonel korku- olarak kavramsallaştırmaya meyilliyiz. Aynı nedenden dolayı transfobi, orospufobi, şişmanfobi, femfobi gibi terimlerle birlikte ‘fobi’ çerçevesi … orada da uygulanmak üzere sosyal adaletçi sola da başarıyla taşındı..

Marina S., bu kadının tepkisinin, muhafazakâr bir konumdan gelse liberallerin ‘fobik’ ilan edeceği aynı tavrı tekrarladığına dikkat çekiyor:

…karşımda tamamen, kelimenin her anlamıyla fobik tepki gösteren biri vardı… Tam da homoseksüel ilişkileri suç haline getirmeye ya da ötekileştirmeye çalışan muhafazakâr aktivistler gibi kendi tepkisinin duygusallığını, güçlü bir ilerici/liberal ahlaki argüman olarak kullanıyordu: Beni üzdün, dolayısıyla haklıyım.

Bu ilerici/liberal pozisyon, muhafazakâr pozisyonun yansıması gibi: muhafazakârlar kuir/trans insanlara karşı tiksinti duyarken, ilerici/liberal ise aynı tiksintiyi muhafazakârın homofobisine/transfobisine karşı duyuyor: Başkalarına atfettiği ahlaki tiksintiye karşı ahlaken tiksinti duyuyor ve bu hissettiği tiksintinin kuvveti, ahlaki haklılık iddiasını doğuruyor. (‘Beni üzdün, dolayısıyla haklıyım.’) Marina S.’nin dediği gibi, bununla tartışmak imkânsız: Ahlaki tiksinti, içgüdüsel ve duygusal; rasyonel argümanlarla karşı çıkılabilecek bir şey değil.

Her ne kadar ‘fobi çerçevesi’ ‘sosyal adaletçi sol’a kök salmış olsa da bu, radikalden ziyade liberal bir çerçeve. Radikal feministler liberallerle bazı konularda anlaşıyor olsa da, -muhafazakârlar onlara karşı çıkarken lezbiyen ve geylerin haklarını savunmak gibi- bunun sebebi tüm cinsel pratiklerin aynı saygıyı hak ettiğini ve ahlaken farklı olmadığını söyleyen liberal görüşü paylaşmamız değil. Eğer amacınız kadınların bir sınıf olarak ezilmesini ortadan kaldırmak ise heteroseksüel olmayanların haklarını savunmak gayet mantıklı fakat liberallerin savunduğu, cinsel hizmetlerin satın alınması gibi, başka uygulamalara karşı çıkmak da bir o kadar mantıklı. Radikal feministler ile liberaller arasındaki fark, birinin diğer insanların seçimlerini yargılarken diğerinin yargılamaması değil. Her ikisi de farklı değerlere göre yargılarda bulunuyor. Katılmadığınız her yargının ‘fobi’den, karşınızdaki kişinin farklı değerleri veya prensipleri olmasından değil de yalnızca irrasyonel korku ve nefretten kaynaklandığını söylemek, herhangi bir politik argümanınız olmadan karşınızdaki kişinin konumunu gayri meşru kılmanın bir yolu. Bu, dili, duymak ya da uğraşmak istemediğiniz görüşleri susturmak için kullanmak.

Yanlış Analojiler ve Yanıltıcı Memler

‘Fakirfobi’ parodisinin komikliği, fakir insanların ezilmesinin parasızlıklarıyla ilgili olmadığına dair absürt iddiada yatıyor.  Yoksulların karşılaştığı sorunların tam bir analizi, şüphesiz maddi yoksunluktan fazlasını kapsasa da ekonomik eşitsizliğin temel sorun olduğu apaçık ortada. Bu parodinin bize hatırlattığı bir diğer şey ise hepsi tamamen aynı şekilde işlemeyen ve tamamen aynı ifadelerle makul olarak anlatılamayacak farklı baskı sistemlerinin olduğu.

Baskı hakkında konuşurken kullandığımız dil, her zaman bir grubun durumu ile bir başka grubun durumu arasında benzeşmeye bağlı olma eğiliminde olmuştur. ABD’de feminizmin hem ilk (sufrajetler) hem de ikinci (kurtuluşçular) dalgasında feminist politikada faal olarak yer alan kadınlar, ırksal adalet hareketlerindeki (19. yüzyılda kölelik karşıtı hareket ve 20. yüzyılda sivil haklar hareketi) önceki tecrübelerden, kölelik ve sonrasında segregasyon altındaki Siyahların durumu ile kadınlar olarak kendi durumları arasında gördükleri paralleliklerden ilham aldı. Cinsiyetçilik terimi, bu tarihin ışığında, ırkçılık teriminin cinsiyet/toplumsal cinsiyet açısından benzeri olarak ortaya atıldı. Pek çok yorumcu, ikinci dalga feministleri cinsiyetçilik ile ırkçılık arasındaki paralelliğe fazla vurgu yaptıkları ve bunlar arasındaki farklılığa yeterince dikkat etmedikleri için eleştirmiş olsa da dilde benzetme yapma eğilimi gücünü koruyor ve hatta internet ‘mem’i çağında daha da güçleniyor.

Mem kelimesini aslen, genin kültürel benzerini ifade etmek amacıyla Richard Dawkins türetmişti. Memler de genler gibi kendilerini kopyalayarak [eşleyerek] çoğalan birimlerdir ama gen eşlemesi biyolojik bir süreçken mem kopyalanması toplumsal bir süreçtir; memler taklit ve zamanla yeni durumlara uyarlanarak yayılır. Çokça itiraz edilen gen/mem benzeşmesi hakkında konuşmaya daha fazla devam etmeyeceğim ama mem, (günümüzde genellikle dijital medya aracılığıyla) hızla yayılan kültürel gelişmeler için kullanılan ve aynı temel tema üzerinden birçok varyasyona ilham veren bir terim olarak günlük kullanıma geçmiş bulunmakta. Sürekli genişleyen ‘fobi’ sözlüğü ise bunun tipik bir örneği: aslen tek bir deneyim çeşidini tarif eden bu kelime, orjinal haline bir şekilde benzediği düşünülen deneyimleri tarif eden bir sürü kelime için şablon haline geldi.

Bu süreçle ilgili bir problem ise benzeşmelerin gücünü ve aydınlatıcı olma özelliğini gittikçe yitirme eğiliminde olması. Homofobi kelimesi lezbiyenlere ve gey erkeklere duyulan bazı önyargı çeşitleri için makul bir terim, kelimenin akla getirdiği ekstrem ve irrasyonel nefret örneklerine işaret etmek oldukça kolay. Fakat femfobi’yi, ‘feminen’ şeylerin kültürel olarak değersizleştirilmesini ifade eden, homofobi gibi yerinde bir tanımlama olarak görmek çok daha zor. Daha önce alıntıladığım listedeki şeyler (uzun tırnaklar, dantel, makyaj, pembe, elbiseler, uzun saç, topuklu ayakkabılar) karşısında gerçekten korku, tiksinti veya panik hisseden kim var?

Dikkat çektiğim noktayı açıklayan başka bir örnek ise günümüzde mansplaining (erizahat) modelindeki gibi kurulan kelimelerin hızla çoğalması. Bu kelime, cinsiyetçi ve belli bir üstünlük taslama biçimini, kendilerinin bilgi sahibi ve kadınların aptal veya cahil olduğunu varsayan, kadınların zaten bildiği ve muhtemelen erkeklerden daha fazla bilgi sahibi olduğu konularda kadınlara izahat veren erkekleri tanımlamak için türetilmişti. Bu terim rağbet gördü çünkü adını koyduğu deneyim, pek çok kadının bildiği bir deneyimdi. Fakat bu kelimenin ardından hızla whitesplaining ve cissplaining gibi terimler geldi. Bu metni yazarken straightsplaining ve abilitysplaining terimlerine de rastladım. ‘Splaining’ politik bir mem haline geldi orası kesin ancak orjinal halinden uzaklaştıkça işe yarar herhangi bir politik amaca hizmet etmekten de bir o kadar uzaklaşıyor.

İlk olarak, bu yeni ‘splaining’ terimlerinin hepsinin gerçek ve tanınabilir bir deneyimi tarif ettikleri kesin değil. Mesela ‘Straightsplaining’*, benim için hiçbir şey çağrıştırmıyor: gey erkekler (ya da kadın olmalarının dışında lezbiyenler) ile ilgili aptal/donanımsız diye kalıpyargılar üretilmediği için bu özelllikle yaygın bir deneyim ise çok şaşırırım. Aptallık ve donanımsızlık, baskı altındaki diğer grupların da negatif kalıpyargıları arasında yer alıyor: yalnızca kadınların değil, beyaz olmayan insanların, işçi sınıfından insanların, yaşlıların ve engeli olan insanların da hor görüldükleri ve aptal gibi muamele edildikleri tecrübeleri olması olası. Buna rağmen bu deneyimlerin her seferinde tam anlamıyla özdeş olup olmadığını, aynı motivasyonla, aynı biçimde, aynı sonuçları vererek gerçekleşip gerçekleşmediğini sorgulayabiliriz. Mesela engelli olmayan kişilerin engeli olanları hor gördüğü belirli bir tavır var ve bu tavır ‘sağlamcılığın’ bir tezahürü olarak on yıllardır analiz ediliyor. ‘Abilitysplaining’** bu analize yeni bir şey katıyor mu? Aslında bunun tam aksinin gerçekleştiği, engeli olan insanların her gün karşılaştıkları diğer baskıcı pratiklerle bağlantı kurmak yerine kadınların tecrübeleri ile paralellik oluşturmaya çalışarak konuyu karmaşıklaştırdığı söylenebilir.

‘X-fobi’ ve ‘X-splaining’ gibi ifadelerin durmaksızın artmasının arkasında kesişimselliğin epey karıştırılmış bir yorumunun  olduğundan şüpheleniyorum. İnsanlar şu şekilde bir mantık yürütüyor: Eğer herkesin ezilmişliği eşit derecede önemliyse a) herhangi bir konunun herhangi bir şekilde ele alınışı hepsini kapsamalı—‘Straightsplaining’ denen bir şeyin olması gerekiyor çünkü böyle bir şeyin varlığını inkâr etmek kuirlerin maruz kaldığı baskı, diğer baskı türlerinden daha az önemliymiş gibi davranmak anlamına gelir; ve b) ezilmişliklere eşit derecede önem göstermek, hepsi için aynı analitik çerçeveyi kullanmamızı gerektiriyormuş gibi hepsi aynı terimlerle ele alınmalı. Benim anladığım kadarıyla, kesişimselliğin asıl anlamı ise bunun neredeyse tam tersi: Kesişimsellik, kesişimlerin türettiği ve farklılaşan ezilmişlik deneyimlerini (örn. farklı etnik köken ya da sosyal sınıflardan kadınlar cinsiyetçiliği neden tam olarak aynı şekilde yaşamıyor) anlayabilmek için farklı iktidar sistemlerinin ayırt edici özelliklerine dikkat etmek anlamına gelir. Eğer baskının işleyişi konusunda spesifik olmamız gerekiyorsa bu spesifikliği yansıtabilecek bir dil de gerekiyor. Herkes/her şey için aynı terimlerin varyasyonlarını kullanmak farklılıkları törpüler, mevzunun aslında nasıl işlediğini görmemizi engeller.

Birbiriyle ilintili olan ama aynı olmayan şeyleri birbirinden ayırt edebilen ve baskının her türünü yalnızca tek bir sebebe veya mekanizmaya indirgemeyen politik bir dile ihtiyacımız var. İktidar ve eşitsizliğin işleyişinin anlaşılmasını güçleştirmeyen, önyargıyı patolojikleştirmeyen veya belirli bir baskı biçiminin kime hizmet ettiğini muğlaklaştırmayan politik bir dile ihtiyacımız var. Bu kriterleri karşılamayan bir dil hiç de politik değildir. Son zamanlarda popülerleşen bir memi uyarlamak gerekirse, ‘Feminizmim politiktir, değilse boktan bir şeydir.”

*Straightsplaining: Heteronormatif insanların kuir insanların hayatlarına ve tecrübelerine dair içgörülerini paylaşması.
**Abilitysplaining: Engelli olmayan insanların engelli insanların hayatlarına ve tecrübelerine dair içgörülerini paylaşması.

Çeviri: Daniela ve lorcareader
Redaksiyon: Melis

J.K. Rowling, Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet Sorunları Hakkında Konuşma Nedenlerini Yazıyor

Sosyal medyada ayyuka çıkan ve konuyu özel olarak takip etmeyen kişiler için uzaktan anlaşılmaz bir ağız dalaşı gibi görünen atışmalar dünyanın pek çok yerinde farklı şekillerde feministler arası bir iç tartışmanın ateşini harlamakta. Elbette bu tartışmanın feministlerin dışında çok daha geniş yansımaları mevcut. Bu da doğal çünkü feminist temalar -yaygın görüşün aksine- tali ve yalıtık değiller. Daha ziyade, yaşamın ve siyasetin her alanını ilgilendiren, bu yüzden de çetrefilleşen meseleler.

Türkiye’de temelde feminist öznenin kimler olduğuna ya da kadınların nasıl örgütlenip, politik taleplerini nasıl formülize edeceğine dayanan anlaşmazlıklar küresel aktivizm eğilimlerinin ve sosyal medyanın etkisiyle (genelde verimsiz) bir sanal kavgaya dönüşse de, özellikle genç kadınların cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarını anlama, anlamlandırma ve tanımlama üzerine daha çok düşünmesine sebep oldu. Aynı zamanda geçmişte söylenmiş, yazılıp çizilmiş ve genelde modası geçmiş ilan edilen fikirlere dönüp bakma ihtiyacı da güçlendi. Trans aktivistler belli bir grup kadını, cinsiyete ve cinsiyet kimliğine dair sorgulamaları sebebiyle ‘TERF’ (trans dışlayıcı radikal feminist), transfobik ve dışlayıcı ilan ederken, sağ muhafazakar siyaset ve kampanyalar ‘fıtrat’ söylemiyle aslında bu tartışmanın iki cephesini de hedef almakta.

Öte yandan batıda yürüyen tartışma toplumun geneline daha çok yansıdı. Bunun bir sebebi, toplumsal cinsiyetin anaakımlaştırılması ilkesinin, kadınlar ve erkekler arasındaki hiyerarşiyi ve güç dengesizliğini yeterince gözetmeden yasalara yansıtma çabası. Örneğin Birleşik Krallık’ta uzun süredir büyük tartışma yaratan Toplumsal Cinsiyetin Tanınması Kanunu cinsiyeti tamamen kişisel beyana dayanarak kayıt altına alacak bir düzenleme öneriyordu ve kimi feministler bunun kadınlar ve cinsiyetlerine dair hoşnutsuzluk yaşayan çocuklar için ne gibi olumsuz sonuçlar doğurabileceğini anlatmak için örgütlendiler. Karşılaştıkları düşmanlığın, sanal, sözlü ve fiziksel şiddetin dozu kadın düşmanlığını tespit etmeyi oldukça kolaylaştırıyor. Bunları Türkiye’de takip eden ve tartışmaları aktaran, Türkiye’deki aktivist hareketler içinde kimi paralellikler tespit eden feministler de elbette bundan nasibini aldı. Ancak yakın zamana kadar bu saldırılara maruz kalanlar çoğunlukla adı sanı bilinmeyen ya da bilinse de geniş kitlelerce çok tanınmayan kadınlardı.

Geçtiğimiz günlerdeyse Harry Potter kitaplarının dünyaca ünlü yazarı J.K. Rowling, Twitter’da TERF ilan edilişinin hikayesini ve bu meseleye dair sessiz kalmayışının sebeplerini yazdı ve yine pek çok insanı şaşırtan düzeydeki cinsiyetçi hakaret silsilesine maruz kalmaya devam ediyor. J.K. Rowling’in söylediklerine katılanlarsa sadece bu konuyla ilgili değil, yazarın beğenilmeyen başka fikirleri yüzünden bile kabahatli bulundular. Bu yazılanların ve daha kapsamlı feminist tahlillerin pek çok feminist tarafından dile getirildiğini biliyoruz, kimileri Türkçeleştirildi de. Ancak Türkiye’de de J.K. Rowling’in pek çok okuru var, sosyal medyadaysa bu yazara karşı bir karalama kampanyası devam ediyor. Bunlar çoğunlukla metin okunmadan yapılıyor ve üst üste yığılıyorlar. Okurlarının ilgileneceğini düşünerek yaptığımız bu çeviri, aynı zamanda pek çok kadının bu meseleye dair fikirlerinin nasıl şekillendiğini görebilmek açısından anlamlı.

J.K. ROWLING

Uyarı: Bu yazı çocuklar için uygun olmayan bir dil içeriyor.

Bu, kısa sürede netleşecek nedenlerden dolayı, yazılması kolay bir yazı değil, ancak toksiklikle çevrili bir konuda kendimi açıklama zamanının geldiğini biliyorum. Bunu toksikliğe herhangi bir katkı yapmak istemeden yazıyorum.

Bilmeyenler için: Geçtiğimiz Aralık ayında, “transfobik” kabul edilen tweet’ler yüzünden işini kaybeden bir vergi uzmanı olan Maya Forstater’a bir destek tweet’i paylaştım. Davasını bir istihdam mahkemesine götürerek, yargıçtan, cinsiyetin biyoloji tarafından belirlendiğine dair felsefi bir inancın hukukta korunup korunmadığına karar vermesini istemişti. Yargıç Tayler bu felsefi inancın hukukta korunmadığına hükmetti.

Trans meselelerine olan ilgim Maya’nın davasının neredeyse iki yıl öncesine gidiyor ve bu süreçte toplumsal cinsiyet kimliği kavramı hakkındaki tartışmayı yakından takip ettim. Trans insanlarla tanıştım ve trans insanlar, cinsiyet uzmanları, interseks insanlar, psikologlar, koruma uzmanları, sosyal hizmet uzmanları ve doktorların çeşitli kitaplarını, bloglarını ve makalelerini okudum ve gündemi çevrimiçi ve geleneksel medyada takip ettim. Bir noktada, bu konuya ilgim meslekiydi, çünkü günümüzde geçen bir suç serisi yazıyorum ve kurgusal kadın dedektifim, bu konularla ilgilenecek ve bunlardan etkilenecek bir yaşta, ama bir başka seviyede ise, açıklamak üzere olduğum gibi, bu ilginin nedenleri son derece kişisel.

Araştırarak ve öğrenerek geçirdiğim tüm bu süre boyunca, trans aktivistlerden gelen suçlamalar ve tehditler Twitter akışımda köpürüyordu. Bunu ilkin tetikleyen şey bir “beğeni” oldu. Toplumsal cinsiyet kimliği ve trans meseleleriyle ilgilenmeye başladığımda, daha sonra araştırmak isteyebileceğimi hatırlatmanın bir yolu olarak, beni ilgilendiren yorumların ekran görüntüsünü kaydetmeye başladım. Bir keresinde, ekran görüntüsü almak yerine dalgınlık edip “beğendim”. Bu tek “beğeni” “yanlış düşüncenin” kanıtı olarak kabul edildi ve düşük seviyede kesintisiz bir taciz başladı.

Aylar sonra, kazara “beğenme” suçuma Twitter’da Magdalen Berns’ü takip etmeyi ekledim. Magdalen, agresif bir beyin tümöründen ölen son derece cesur bir genç feminist ve lezbiyendi. Onu takip ettim çünkü onunla doğrudan iletişime geçmek istedim. Ancak, Magdalen biyolojik cinsiyetin önemine inanan biri olduğundan ve penisi olan trans kadınlarla çıkmadıkları için lezbiyenlere yobaz denmesine karşı çıktığı için, twitter trans aktivistlerinin kafasında noktalar birleşti ve sosyal medya tacizinin seviyesi yükseldi.

Tüm bunlardan, sırf Maya’yı desteklediğimde başıma ne geleceğini çok iyi bildiğimi açıklamak için bahsediyorum. O zamana kadar zaten dört ya da beş kez ismimin üstüne çizgi çekilmişti (cancellation). Şiddet tehditleri almayı, nefretimle trans insanları gerçekten öldürdüğümün söylenmesini, kaltak ve orospu olarak adlandırılmayı ve elbette kitaplarımın yakılmasını bekliyordum, gerçi fazlasıyla kötü niyetli bir adam onları gübre yaptığını da söyledi.

Üstüme çizgi çekildikten sonra beklemediğim şey ise, üzerime çığ gibi yağan, büyük çoğunluğu olumlu, minnettar ve destekleyici e-postalar ve mektuplardı. Bu destek e-postaları ve mektuplar, bazıları toplumsal cinsiyet hoşnutsuzluğu ve trans insanlarla ilgili alanlarda çalışan, hepsi sosyo-politik bir kavramın siyaseti, tıp pratiğini ve politikayı nasıl etkilediği konusunda derin endişe duyan, empatik ve zeki insanların bir kesitinden geliyordu. Gençlerin, eşcinsel insanların karşı karşıya olduğu tehlikelerle, kadın ve kız çocuklarının haklarının erozyona uğraması konusunda endişeliler. Her şeyden önce, hiç kimsenin yararına olmayan –hele ki trans gençlerin yararına hiç olmayan– bir korku ortamından endişe ediyorlar.

Maya’ya destek tweet’imi paylaştıktan önce ve sonra Twitter’dan aylarca uzak kaldım, çünkü bunun akıl sağlığım için iyi olacağını biliyordum. Sadece salgın sırasında ücretsiz bir çocuk kitabı paylaşmak istediğim için geri döndüm. Geri döner dönmez, kendilerinin iyi, nazik ve ilerici olduğuna net şekilde inanan ve ifade özgürlüğüme polislik yapma hakları olduğunu varsayan aktivistler Twitter akışımı yeniden dolduruverdi ve beni düşmanlık etmekle suçlayıp, kadın düşmanı hakaretler ettiler ve hepsinden öte, bunların arasında bu tartışmaya dahil olmuş her kadının bileceği o hakaret vardı: TERF.

Henüz bilmiyorsanız –ki niye bilesiniz?– “TERF”, Trans-Dışlayıcı Radikal Feminist anlamına gelen ve trans aktivistler tarafından ortaya atılmış bir kısaltma. Pratikte, çok geniş bir yelpazedeki çok sayıda kadına şu anda TERF deniyor ve büyük çoğunluğu hayatında hiç radikal feminist olmadı. Sözde TERF örnekleri, çocuğunun homofobik zorbalıktan kaçmak için cinsiyet uyum ameliyatı olmak istemesinden korkan eşcinsel bir çocuğun annesi ile kendini kadın olarak tanımladığını söyleyen her erkeğin kadınlara ayrılmış deneme kabinlerine girmesine izin veren Marks&Spencer’a bir daha asla uğramayacağına yemin eden, şimdiye dek feminist olmakla alakası olmamış yaşlı bir kadın arasında dağılım gösteriyor. İşin garip yanı, radikal feministler trans-dışlayıcı bile değiller – feminizmleri, kadın doğdukları için trans erkekleri kapsıyor.

Fakat TERF’lik ithamları, bir zamanlar hayranlık duyduğum pek çok insanı, kurumu ve kuruluşu yıldırmaya yetti, oyun parkı taktikleri karşısında hepsi korkudan sindi. “Bize transfobik derler!” “Trans insanlardan nefret ettiğimi söylerler!” Peki, sonra ne derler, bitlendiğinizi mi söylerler? Biyolojik bir kadın olarak konuşuyorum, güçlü pozisyonlardaki pek çok insanın bir çift t*şak büyütmesini öneriyorum, ki palyaço balığını insanların dimorfik (eşey ayrılığına sahip) bir tür olmadığına kanıt olarak gösteren insanlara göre hiç şüphesiz bu gerçek manada mümkün. (Ç.N. Grow a pair [of balls], cesaretli davranmayı öneren, cinsiyetçi olduğu aşikar bir deyim ancak bunun gerçekten de anatomiye dair tartışmalara işaret etmek için kullanıldığının ve bu yüzden bu şekilde çevirdiğimizin altını çiziyoruz.)

Peki ben neden bunu yapıyorum? Neden düşündüklerimi yüksek sesle dile getiriyorum? Neden sessizce araştırmamı yapıp kafamı kuma gömmüyorum?

Yeni trans aktivizmle ilgili endişelenmemin ve sesimi yükseltmem gerektiğine karar vermemin beş nedeni var.

İlk olarak, İskoçya’da toplumsal yoksunluğu azaltmaya odaklanan, özellikle kadınlar ve çocuklara önem veren bir yardım vakfım var. Başka şeylerin yanı sıra, vakfım cezaevindeki kadınlar ile ev içi şiddetten ve cinsel şiddetten kurtulmuş kadınlara yönelik projeleri destekliyor. Ayrıca MS hastalığına yönelik bir tıbbi araştırmayı finanse ediyorum; MS hastalığı kadınlarda ve erkeklerde son derece farklı seyreden bir hastalık. Cinsiyetin (sex) hukuki tanımını aşındırmaya ve yerine toplumsal cinsiyeti (gender) koymaya çalışan yeni trans aktivizmin, çözülmesi için destek sunduğum pek çok sorun üstünde hatırı sayılır bir etkisi olduğunu (veya tüm taleplerin karşılanması durumunda muhtemelen etkisi olacağını) bir süredir açıkça görüyorum.

İkinci neden, eski bir öğretmen ve çocuklar için çalışan bir vakfın kurucusu olmam; dolayısıyla hem eğitimle hem de çocukların korunmasıyla ilgileniyorum. Pek çok insan gibi benim de trans hakları hareketinin bu ikisi üzerindeki etkisine ilişkin derin endişelerim var.

Üçüncü neden, bolca yasaklanmış bir yazar olarak, ifade özgürlüğüyle ilgileniyorum ve bunu kamuoyu önünde hep savundum, Donald Trump için bile.

Dördüncü neden, işlerin sahiden kişisel bir hal almaya başladığı nokta. Cinsiyet uyumu isteyen genç kadınların sayısındaki büyük patlamadan ve bazı durumlarda bedenlerini geri döndürülemez biçimde değiştirdikleri ve doğurganlıklarını kaybettikleri adımlar atmış olmaktan pişmanlık duydukları için geçişten caymış görünenlerin (orijinal cinsiyetlerine geri dönenler) sayısındaki artıştan endişe duyuyorum. Kimileri, aynı cinse ilgi duyduklarını fark ettikten sonra cinsiyet uyum sürecine karar verdiğini ve bu geçiş sürecinde ya toplumdaki ya da ailelerindeki homofobinin bir dereceye kadar etkili olduğunu söylüyor.

Çoğu insan muhtemelen şunun farkında değil –ben de bu konuyu doğru düzgün araştırmaya başlayana dek kesinlikle farkında değildim–, on yıl önce karşı cinsiyete geçiş yapmak isteyen insanların çoğunluğunu erkekler oluşturuyordu. Bu oran şimdi tersine döndü. İngiltere’de cinsiyet uyum sürecine başvuran kızların sayısında %4400 artış yaşandı. Bu oranlar içinde otizmli kızlar büyük bir yer tutuyor.

Aynı durum ABD’de de görüldü. 2018 yılında, Amerikalı hekim ve araştırmacı Lisa Littman bunu araştırmaya girişti. Littman bir röportajında şunları söylüyor:

“İnternette ebeveynler, alışılmışın son derece dışında bir trans kimlik benimseme izleği tarif ediyordu, birden çok arkadaş ve hatta bir bütün olarak arkadaş grupları aynı anda kendilerini trans olarak tanımlıyorlardı. Sosyal sirayet ve akran etkilerini potansiyel unsurlar olarak değerlendirmeseydim ihmalkarlık etmiş olurdum.”

Littman, trans kimlik benimseme evreninde “gençlerin oldukça yalıtılmış yankı odaları yarattığına” inandığı Tumblr, Reddit, Instagram ve YouTube’un, Ani Gelişen Cinsiyet Hoşnutsuzluğuna katkıda bulunan unsurlar olduğundan bahsediyordu.

Makale epey patırtı çıkardı. Littman, önyargılı olmakla ve trans insanlar hakkında yanlış bilgi yaymakla suçlandı; bir tsunami gibi büyüyen istismara ve hem kişisel hem de mesleki itibarını sarsmaya yönelik örgütlü bir kampanyaya maruz kaldı. Dergi makaleyi internet ortamından kaldırdı ve tekrar gözden geçirerek yayınladı. Ancak Littman’ın mesleki kariyeri Maya Forstater’ınkine benzer şekilde zarar görmüş oldu. Lisa Littman, trans aktivizmin temel ilkelerinden birini, yani bir insanın toplumsal cinsiyet kimliğinin cinsel yönelim gibi yaratılıştan geldiği fikrini sorgulamaya cüret etmişti. Aktivistler ısrarlıydı, bir insanın trans olduğuna [dış etkilerle] inandırılması asla mümkün değildi.

Mevcut pek çok trans aktivist, cinsiyet hoşnutsuzluğu yaşayan ergenlerin cinsiyet uyum sürecine girmelerine izin verilmezse gençlerin kendilerini öldüreceklerini iddia ediyor. Psikiyatr Marcus Evans, Tavistock’tan (İngiltere’deki Ulusal Sağlık Hizmetleri’ne bağlı bir toplumsal cinsiyet kliniği) neden istifa ettiğini açıkladığı bir yazıda, cinsiyet uyumuna izin verilmezse çocukların kendilerini öldüreceği iddiaları “bu alandaki sağlam veri veya çalışmalarla uyuşmuyor. Ayrıca bir psikoterapist olarak uzun yıllar içinde karşılaştığım vakalarla da uyuşmuyor,” diye belirmişti.

Genç trans erkeklerin yazdıkları, son derece duyarlı ve zeki bir grup insan olduklarını gösteriyor. Onların kaygı, disosiyasyon (çözülme), yeme bozuklukları, kendine zarar verme ve kendinden nefret etmeye dair aydınlatıcı betimlemeleriyle dolu cinsiyet hoşnutsuzluğu hikayelerini okudukça, eğer 30 sene geç doğmuş olsaydım ben de cinsiyet geçişini dener miydim diye daha çok merak eder oldum. Kadınlıktan kaçmanın cazibesi muazzam olurdu. Ergenliğimde şiddetli bir OKB (Obsesif Kompülsif Bozukluk) ile mücadele ettim. Eğer internet üzerinde yakın çevremde bulamadığım bir anlayış ve topluluk bulsaydım sanırım kendimi bir oğlana dönüştürmeye ikna olabilirdim, babam da bir oğlu olmasını tercih edeceğini açıkça söylüyordu zaten.

Toplumsal cinsiyetin teorisine dair okuduklarım bana gençken kendimi zihinsel anlamda ne kadar da cinsiyetsiz hissettiğimi hatırlatıyor. Colette’in kendini “zihinsel hermafrodit” olarak tarif edişini ve Simone de Beauvoir’ın şu sözlerini anımsıyorum: “Geleceğin kadınının cinsiyetine dayanarak önüne konulan sınırlandırmalara karşı öfke duyması son derece doğal. Asıl meseleyse bunlara neden karşı çıkması gerektiğinden ziyade bu sınırlandırmaları neden kabul ettiğini anlamak.”

1980’lerde bir erkeğe dönüşebilmek için gerçekçi bir imkana sahip olmadığımdan, kitaplar ve müzik hem akıl sağlığı sorunlarımı hem de ergenlik çağındaki pek çok genç kızın bedenine savaş açmasına sebep olan kendini didik didik inceleme ve yargılama halini atlatmamı sağlamıştı. Neyse ki şanslıydım, kadın yazar ve müzisyenlerin eserlerinde farklılığa, ötekiliğe dair hissiyatımı ve kadın olmak hakkındaki çelişik duygularımı bulabilmiştim. Onlar sayesinde, cinsiyetçi bir dünyanın dişi bedene sahip insanlara fırlattığı her şeye rağmen, kafanın içinde kendini pembe, süslü ve yumuşak başlı hissetmemenin bir sakıncası olmadığını; kafa karışıklığının ve karanlık duyguların; kendini hem cinsel hem cinsellikten azade duyumsamanın; ne ve kim olduğundan emin olamamanın bir sorun teşkil etmediğini anlayabilmiştim.

Şunu çok açık ve net şekilde belirtmek istiyorum: Cinsiyet uyum sürecinin cinsiyet hoşnutsuzluğu yaşayan bazı kişiler için bir çözüm olacağını biliyorum, ancak geniş çaplı araştırmalar sayesinde farkındayım ki, yapılan çalışmalar cinsiyet hoşnutsuzluğu yaşayan gençlerin %60 ila %90’ının yaşlarının büyümesiyle birlikte bu hoşnutsuzluktan kurtulduklarını istikrarlı bir şekilde gösteriyor. Defalarca “birkaç trans bireyle tanış” dendi. Tanıştım: Hepsi muhteşem birkaç gencin yanı sıra, kendini transseksüel kadın olarak tanımlayan, benden yaşça büyük ve olağanüstü biriyle de tanıştım. Eşcinsel bir erkek olarak geçirdiği geçmişiyle ilgili açık olmasına rağmen onu daima bir kadın olarak gördüm ve başka türlüsünü düşünmek de zordu; inanıyorum ki (ve kesinlikle umut ediyorum ki) cinsiyet uyum sürecini tamamladığı için çok mutlu. Ancak yaşça büyük biri olarak, uzun ve titiz bir değerlendirme, psikoterapi ve aşamalı bilgilendirme sürecinden geçti. Güncel trans aktivizm patlaması, cinsiyetini değiştirmek isteyen adayların bir zamanlar geçmesi gereken neredeyse tüm sağlam sistemlerin kaldırılmasında ısrar ediyor. Hiçbir operasyon geçirme ve hiçbir hormon alma niyetinde olmayan bir erkek, bir Cinsiyet Tanıma Sertifikası’yla artık kendini güvenceye alabilir ve hukuk nazarında bir kadın olabilir. Pek çok insan bunun farkında değil.

Hayatımda gördüğüm en kadın düşmanı dönemden geçiyoruz. 80’lerde, eğer gelecekte kızlarım olursa, onlar için benim yaşadığımdan çok daha güzel bir hayat hayal ediyordum. Ancak feminizm karşıtı güçlü tepkilerle pornoya bulanmış bir internet kültürü arasında, işlerin kızlar için çok daha kötü bir hal aldığına inanıyorum. Kadınların daha önce hiç bugünkü kadar aşağılandığını ve insanlıktan çıkarıldığını görmedim. Özgür dünyanın liderinin cinsel saldırı suçlamalarından oluşan uzun tarihinden ve göğsünü kabartarak “hepsini kukusundan kavradığıyla” böbürlenmesinden tutun da kendileriyle seks yapmayan kadınlara karşı öfkeden kuduran incel hareketine (“involuntarily celibate”/”istemsiz bekar”), ‘TERF’lerin yumruklanması ve yeniden eğitilmesi gerektiğini söyleyen trans aktivistlere kadar siyasi yelpazenin her yanında erkekler bir konuda hemfikir görünüyorlar: Kadınlar kaşınıyorlar. Her yerde kadınlara çenelerini kapatıp oturmaları, yoksa cezalarını çekecekleri söyleniyor.

Dişiliğin cinsiyetli bedene bağlı olmadığına dair tüm argümanları, biyolojik kadınların ortak deneyimlere sahip olmadığına dair tüm iddiaları okudum ve onları da son derece kadın düşmanı ve gerici buluyorum. Cinsiyetin önemini inkarın bir amacının da, kimilerinin son derece ayrımcı bir fikir gözüyle baktığı, kendi biyolojik gerçekliklerine veya onları birbirine bağlı bir siyasi sınıfa dönüştüren birleştirici –aynı zamanda tehdit edici– gerçekliklere sahip olan kadınlar fikrini aşındırmak olduğu açık. Son birkaç günde aldığım yüzlerce e-posta bu erozyonun başka pek çok insanı da oldukça endişelendirdiğini kanıtlıyor. Kadınların trans müttefiki olması yeterli değil. Kadınların trans kadınlar ile kendileri arasında hiçbir materyal farklılık olmadığını kabul ve beyan etmeleri gerekiyor.

Fakat, benden önce pek çok kadının söylediği gibi, “kadınlık” bir kostüm değil. “Kadınlık” bir erkeğin kafasındaki bir fikir değil. “Kadınlık” bir pembe beyin, Jimmy Choos’a veya şimdilerde her nasılsa ilerici diye süslenip püslenen diğer cinsiyetçi fikirlere sempati duymak değil. Dahası, dişi insanları “adet görenler” ve “vulvalı insanlar” diye isimlendiren “kapsayıcı” dil, pek çok kadında insanlıktan çıkarıcı ve alçaltıcı bir izlenim bırakıyor. Trans aktivistlerin neden bu dili uygun ve hoş bulduğunu anlıyorum, fakat saldırgan erkekler tarafından üstüne onur kırıcı hakaretler saçılmış olan bizler için bu dil nötr değil, düşmanca ve yabancılaştırıcı.

Bu da beni güncel trans aktivizmin sonuçlarına ilişkin derin bir endişe duymamın beşinci nedenine getiriyor.

Yirmi beş yılı aşkın bir süredir toplumun gözü önündeyim ve ev içi istismar ve cinsel saldırıdan kurtulmuş biri olmakla ilgili hiçbir zaman açıkça konuşmadım. Bunun nedeni başıma gelen şeylerden utanmam değil, yaşananların yeniden düşünülmesinin ve hatırlanmasının travmatik olması. Ayrıca ilk evliliğimden olan kızımı korumak istedim. Ona da ait olan bir hikâyenin tek sahibi olma iddiasında bulunmak istemedim. Ancak kısa bir süre önce kızıma hayatımın o kısmından herkese dürüstçe bahsetmemin ona nasıl hissettireceğini sordum ve beni bu konuda adım atmam için yüreklendirdi.

Tüm bunlardan bahsetmemin amacı sempati toplamak değil, bunları benimki gibi bir geçmişe sahip, cinsiyete göre ayrılmış alanlar konusunda kaygıları olduğu için yobazlıkla yaftalanmış çok sayıda kadınla kurduğum dayanışmadan dolayı anlatıyorum.

Şiddet dolu ilk evliliğimden kaçmayı zor da olsa başardım, fakat şimdi gerçekten iyi ve ilkeli bir adamla evliyim ve milyon yıl düşünsem asla aklıma gelmeyecek şekilde güvendeyim. Ancak şiddetin ve cinsel saldırının bıraktığı yaralar ne kadar sevilirseniz sevilin, ne kadar para kazanırsanız kazanın, yok olup gitmez. Ürkekliğim aile içinde şaka konusudur ve ben bile komik buluyorum ama kızlarımın yüksek sesten ya da arkalarında yaklaştığını duymadıkları biri olduğunu fark etmekten benim gibi nefret edecek sebepleri olmaması için dua ediyorum.

Kafamın içine girebilseniz ve gaddar bir adamın elinde can veren bir trans kadının haberini okuduğumda hissettiklerimi anlayabilseniz, bulacağınız şey dayanışma ve yarenlik duygusu olurdu. O durumdaki trans kadınların dünya üzerindeki son saniyelerinde yaşadıkları dehşeti içimde hissedebiliyorum, çünkü beni canlı tutan tek şeyin, saldırganımın her an değişebilecek şekilde kendini tutması olduğunu farkettiğim o felç edici korku anlarını ben de yaşadım.

Kendini trans olarak tanımlayan insanların çoğunun diğerlerine hiç ama hiçbir tehdit oluşturmadığına; hatta bu insanların, kabaca bahsettiğim birçok sebep yüzünden saldırıya açık olduklarına inanıyorum. Trans insanlar korunmaya ihtiyaç duyuyorlar ve bunu hak ediyorlar. Kadınlar gibi, cinsel partnerleri tarafından öldürülmeleri çok olası. Seks endüstrisi içinde çalışan trans kadınlar, özellikle renkli kadınlar daha fazla risk altında. Ev içi istismardan ve cinsel saldırıdan kurtulmuş tanıdığım tüm diğerleri gibi ben de erkekler tarafından istismar edilmiş trans kadınlara karşı empati ve dayanışmadan başka bir şey hissetmiyorum.

Yani trans kadınların güvende olmalarını istiyorum. Öte yandan, kızların ve kadınların doğuştan gelen bir özellikleri yüzünden daha az güvende olmalarına da razı değilim. Bir kadın olduğuna inanan veya öyle hisseden her erkeğe –söylediğim gibi cinsiyet tanıma sertifikası artık hiçbir ameliyat veya hormon alımı olmadan verilebilir– tuvaletlerin ve soyunma kabinlerinin kapılarını ardına kadar açarsanız içeri girmek isteyen herhangi bir erkeğe, tüm erkeklere kapıları açmış olursunuz. Yalın gerçek bu.

Cumartesi sabahı, İskoç hükümetinin tartışmalara yol açan cinsiyet tanıma planlarında ilerleme kaydettiğini okudum, bu planların yürürlüğe girmesi, bir erkeğin “bir kadın olmak” için bir kadın olduğunu söylemesinin yeterli olduğu anlamına geliyor. Oldukça modern bir kelime kullanacak olursam, “tetiklendim”. Karantinada kitabım için çizdikleri resimlerle ilgili çocuklara geri dönüş yapmak için girdiğim sosyal medyada trans aktivistlerden gelen acımasız saldırılardan bıkmış usanmış bir halde, Cumartesi gününün büyük kısmını zihnimin içindeki çok karanlık bir köşede geçirdim, yirmili yaşlarımda maruz kaldığım ciddi bir cinsel saldırının anıları bir döngü halinde depreşip tekrar tekrar kendini hatırlattı. O saldırı savunmasız olduğum bir zaman ve mekanda gerçekleşmişti ve bir adam fırsattan istifade etmişti. O anıları zihnimden uzaklaştıramadım ve hükümetimin kadınların ve kızların güvenliğini hafife almasıyla ilgili öfkemi ve hayal kırıklığımı zapt etmekte zorlanıyordum.

Cumartesi akşamı geç saatlerde, uyumadan önce ekranda çocukların resimlerini kaydırırken Twitter’ın ilk kuralını unuttum –asla ama asla incelikli bir sohbet bekleme– ve kadınlarla ilgili onur kırıcı olduğunu düşündüğüm bir şeye tepki verdim. Cinsiyetin önemine ilişkin sesimi yükselttim ve o günden beri de bunun bedelini ödüyorum. Bir transfobiktim, bir kancıktım, bir sürtüktüm, bir TERF’tim, adımın üstünün çizilmesini, yumruklanmayı ve ölümü hak ediyordum. Bir kişi Sen Voldemort’sun dedi, belli ki anlayacağım tek dilin bu olduğunu düşünüyordu. 

Makul görülen hashtag’lerle twit atmak çok daha kolay olurdu –çünkü elbette trans hakları insan haklarıdır ve elbette trans hayatlar değerlidir– böylece woke kurabiyelerini toplayabilir ve ne kadar duyarlı olduğumu gösterdikten sonra gelen ışıltının tadını çıkarabilirdim. Uyum göstermek neşe, rahatlama ve güvence sağlar. Yine Simone de Beauvoir’ın yazdığı gibi, “… hiç şüphe yok ki esarete kör kalarak tahammül etmek özgürlük için çabalamaktan daha rahattır; ölüler de toprağa canlılardan daha iyi uyum sağlarlar.”

Trans aktivistler çok fazla sayıda kadının ödünü koparıyor. Bunu biliyorum çünkü pek çokları hikayelerini anlatmak için benimle irtibat kurdu. Sanal ortamda kimliklerinin afişe edilmesinden (doxxing), işlerini ya da geçim kaynaklarını kaybetmekten ve şiddetten korkuyorlar.

Benimse istikrarlı biçimde hedef alınmam son derece tatsız olsa da, politik ve biyolojik bir sınıf olarak “kadın”ı aşındırmaya çalışarak ve ön saflardaki az sayıdaki saldırgana alan açarak verdiği zararın aşikar olduğunu düşündüğüm bu harekete boyun eğmeyi reddediyorum. Eşcinsel, düzcinsel ya da trans; ifade ve düşünce özgürlüğünü, genç eşcinselleri, ergenlik döneminin kırılganlığını yaşayanları ve cinsiyete göre düzenlenmiş alanlara ihtiyaç duyup, onları korumak isteyen kadınları savunan cesur kadın ve erkeklerin yanında duruyorum. Anketler bu kadınların çoğunlukta olduğunu gösteriyor, bunun dışında kalanlarsa erkek şiddetine veya cinsel saldırıya hiç maruz kalmayacak kadar ayrıcalıklı ya da şanslı olanlar ve kendilerini bunun ne kadar yaygın olduğu konusunda eğitmeye yeltenmeyenler.

Bana umut veren şey de buna karşı çıkabilecek ve örgütlenebilecek kadınların bunu yapmaları ve yanlarında gerçekten düzgün erkeklerin ve trans insanların bulunması. Bu tartışmada sesi en yüksek çıkanların suyuna gitmeye çalışan siyasi partiler kadınların kaygılarını görmezden gelerek onları tehlikeye atıyorlar. İngiltere’de, zor kazanılmış haklarının erozyona uğratılmasından ve geniş çaplı yıldırmalardan endişe duyan kadınlar parti ayrımlarını aşarak birbirine el uzatıyorlar. Şimdiye dek konuştuğum, cinsiyet kimliği kavramını eleştiren kadınların hiçbiri trans insanlardan nefret etmiyor; tam tersine. Bu kadınların pek çoğu trans gençlerle ilgili endişelerinden ötürü bu konuyla ilgilenmeye başladı ve yalnızca kendi hayatını yaşamak isteyen fakat desteklemedikleri bir aktivizm çeşidinden sert tepkiler alan yetişkin translara karşı muazzam bir duygudaşlık besliyorlar. Buradaki müthiş ironi şu ki, kadınları “TERF” kelimesiyle susturma teşebbüsü daha fazla genç kadının radikal feminizme yönelmesini sağlamış olabilir, öyle ki hareket on yıllardır böylesini görmemiştir.

Söylemek istediğim son bir şey var. Bu yazıyı insanların yüreği benim için burkulsun diye yazmadım, bunu birazcık bile olsun istemem. Ben fevkalade şanslı biriyim; bir kurban olmadığım aşikar, hayatta kaldım. Geçmişimden bahsettim, çünkü bu gezegendeki diğer tüm insanlar gibi, benim de korkularımı, ilgi alanlarımı ve fikirlerimi şekillendiren karmaşık bir arka planım var. Kurgusal bir karakter yaratırken bu içsel karmaşayı asla aklımdan çıkarmam ve konu trans insanlar olduğunda da kesinlikle asla aklımdan çıkarmıyorum.

Tek arzum –tek istediğim– tek suçları tehditlerle ya da tacizle karşılaşmadan kaygılarının duyulmasını istemek olan milyonlarca kadına karşı benzer bir empati, benzer bir anlayış.

Çeviri: Deniz, Güleren, Serap
Özgün metin

Eşcinsel Hakları ve Trans Hakları: Benzerlikler ve Farklılıklar

Son dönemde feministlere yönelik sıkça karşılaştığımız “transfobik” suçlaması yerel değil küresel bir çatışmanın göstergelerinden. Dünyada trans hakları hareketi görünürleşirken, kimi feministler de bu hareketin politik iddiaları ve taleplerinin kadınların çıkarlarıyla çatıştığını dile getirdiği için bu suçlamaya maruz kalıyor. Aslında transfobi suçlaması ile karşı karşıya kalmak için trans hakları hareketini eleştirmeye bile gerek yok, kadın anatomisinden bahsetmenin dahi transfobik olarak damgalanabildiği örneklerle karşılaşıyoruz. Bununla paralel olarak dünyanın birçok yerinde, cinsiyetle ilgili trans hakları hareketinin taleplerini merkeze alan yeni yasalar çıkıyor ya da öneriliyor. Birleşik Krallık’ta kişinin salt kendi beyanıyla cinsiyetini değiştirmesine olanak sağlayan yasa tasarısına dair tartışmaların feministlerin itirazlarıyla yoğunlaştığını da izliyoruz. Bunun kadınlar ve kız çocukları için ne gibi sonuçlar doğurabileceğini anlatan değerlendirmelerden birine Dünyadan Çeviri’den erişebilirsiniz. Çevirdiğimiz bu yazı ise, meseleyi biraz daha derinden ele alma derdinde. Feminist felsefeci Jane Clare Jones, “transfobi” suçlamasını temel alarak günümüzün trans hakları hareketini, geçmişin eşcinsel hareketiyle karşılaştırıyor. Aradaki farkın neden ve nasıl bir çatışma yarattığını, feminist politika üzerindeki etkilerini de açıklayarak bize oldukça berrak bir şekilde sergilediğini düşünüyoruz. Keyifli okumalar. Nefretle değil, muhabbetle…

JANE CLARE JONES

Demek Momentum bir video yayınlamış ha?

screen-shot-2018-09-09-at-7-25-05-pm

Corbyn ve İşçi Partisi’nin taban hareketi olan Momentum’un bu videosu eskiden homofobik olanların bugün değiştiğini, transfobinin de aynı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini anlatıyor.

Açık konuşmak gerekirse türünün klasik bir örneği denebilir buna. Haydi herkes coşkuyla tekrarlasın: Trans hakları tıpkı eşcinsel hakları gibidir. Bunun aksini düşünen her kimse ahlaki olarak çökmüş geri kafalı edepsiz bir göttür ve bugün transların hak taleplerine yönelttiği itirazları gelecekte yüzünü ekşiterek büyük bir utançla anımsayacaktır. Arkaaşlar, yazın bunu kenara, biz hep sizin iyiliğiniz için söylüyoruz bunları. TARİHİN YANLIŞ TARAFINDA KALIP ENSELENMEK İSTEMEZSİNİZ Dİ Mİ????

Eşcinsel ve trans hakları arasındaki benzerliğin trans hakları hareketi tarafından gündeme getirildiğini sanırım söylememe gerek bile yok. Owen Jones adlı eleman da bunu dilinden düşürmüyor çünkü konu hakkında söyleyecek sözü olan hiç kimseyi -özellikle de dişi hiç kimseyi- açıkça dinlememe tercihini böylece meşrulaştırabiliyor. Günümüzde trans haklarının pek çok LGBTQI+ örgütünde merkezi rolde olması ve Stonewall’un (LGBTİ örgütü) gündemindeki baskınlığı da bu fikrin yerleşikliğini gösteriyor. Muhtemelen en çok da trans haklarına dair itirazların bağnaz ve ‘transfobik’ -eşcinsel hakları söyleminden direkt alınan ve fobik ayrımcılık kavramının zihin bulandırıcı şekilde apartılması- ilan edilip geçersiz kılınmasında mevcut.

Bu strateji müthiş etkili oldu. Trans hakları hareketinin tarihte eşi benzeri görülmemiş bir hızla yükselmesinin sebebi, o dörtnala giderken şöyle bir baktığınızda, hakikaten de tıpkı eşcinsel hareketi gibi görünüyor olması. Ve bugün dünya -kabaca ifade edersek- boka sararken birçok insan boğazına kadar işe güce, güvencesizliğe, abur cubura ve kaygıya gömülmüş durumda. Haliyle dört nala koşana anca o geçerken bakacak haldeler. İnsanlar kendilerine ilerici pozisyonun, iyi ve doğru fikrin ne olduğunun söylenmesini istiyorlar sadece. Bunu öğrenip işlerine bakma derdine düşmüşler. Anlaşılır bir şey bu. Ancak ortada devasa bir problem var. O da eşcinsel hakları ile trans hakları arasındaki benzerliğin o fiyakalı sloganlarla doldurulmuş Momentum videosu kadar yüzeysel ve temelsiz olmasıyla alakalı.

Burada yapmaya çalıştığım şey ‘fobik ayrımcılık’ kavramının eşcinsel hakları için işe yaramışken yüzeysel benzerliklere rağmen trans hakları tartışmasındaki meseleleri tam anlamıyla neden kapsamadığı, bu yüzden de aslında gündemi ilerletmek için nasıl siyasi propaganda ve perdeleme işlevi gördüğü üzerine düşünmek. Yani ‘homofobi’ suçlamalarının politik olarak güçlü ve eşcinsel hakları söyleminin isabetli bir parçası olduğunu; öte yandan hatalı bir benzetme olan ‘transfobi’ kullanımının trans hakları tartışmasındaki meselelere dair algıları oldukça çarpıtan ve böylece tartışma imkanını engelleyen bir işleve sahip olduğunu öne süreceğim.

Neyse, başlayalım. ‘Homofobi’ söylemi esasen eşcinsellerin ahlaki tiksinti temelli bir ayrımcılığa maruz kaldığı fikrine dayanır. Bu da iç içe geçmiş iki fikri içerir. Birincisi ahlaki tiksintinin insanlardan bir şeyi yapmamalarını istemek için meşru bir zemin oluşturmadığıdır (Doğru). Hele de sizin iğrenme duygularınız başkalarına ciddi zararlar veriyorsa (Bu da doğru). Daha da önemlisi, ahlaki tiksintinin kolaylıkla şiddete (ve eski moda anlayıştaki fiziksel şiddetten bahsediyorum) evrilebilen nahoş ve saldırgan bir duygu olduğunu biliyoruz. İkincisi homoseksüellik karşıtı ayrımcılık tamamen ahlaki tiksintiden kaynaklandığı için aslında bu ayrımcılık için hiçbir meşru zemin gösterilemiyordu ve tüm itirazlar adeta kılık değiştirmiş ahlaki tiksintiden ibaretti. Yani eşcinsel hareketin başarısı taleplerine itiraz etmek için kimsenin geçerli bir sebebi olmadığı fikrini yaymaya dayanıyordu. Bu taleplere karşı çıkan her kimse iğrenç, leş bir yobazdı ve fikirlerinin demokratik bir siyasi tartışmada yer verilebilecek herhangi bir değeri yoktu.

Bu strüktür olduğu gibi ‘transfobi’ kavramına transfer edildi. Trans hakları hareketi için pek çok açıdan önemli bir işlev de görüyor. Öncelikle ahlaki tiksinti fikri ödünç alındı ve adeta yüz kat güçlendirildi. Bizi tiksindiren şeylere tepkimiz onları yok etmeye çalışmaktır. Bence tam da bu yüzden trans aktivistler taleplerine yönelik en küçük itirazı ‘varoluşlarını yok sayma’ veya onları ortadan kaldırma niyetiyle ‘dışlama’ ile eşitlerken, ‘fobi’ ifşalarının çıkardığı ses de bu iddiaları alttan desteklemiş oluyor. (Bu ayrıca ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan bir iddianın da temel öğelerinden. O da bir avuç sol eğilimli feminist kadının Westboro Baptist Kilisesi ya da benzer bir saçmalıkla sorunsuzca kaynaşarak ortaklık kurduğu iddiası. (“Burası bir uçtan diğer uca kendinden nefret eden lezbiyenlerle dolu, valla bak!”)

Can alıcı bir nokta olduğu için ikincisini detaylı inceleyeceğiz. ‘Homofobi’ kavramının kullanımı eşcinsel haklarına yönelik itirazları boşa çıkarmak için büyük anlam ifade ediyordu çünkü bir şeye yönelik ahlaki ya da siyasi bir itirazın geçerli olabilmesi için onun zarara yol açması gerekir. Oysa eşcinsel hakları hususunda, eşcinselliğin birine zarar veriyor olduğuna dair ikna edici argüman kıtlığı söz konusu. Eşcinsellere zarar vermiyor (aksine baskı altına alınmaları bariz biçimde zarar veriyor) ve başka hiç kimseye de zarar vermiyor.[1] İşte tam burada ‘homofobi-transfobi’ benzerliği dağılıveriyor. Bunun sebebi trans haklarına dair taleplerin bizi oldukça makul sebeplerle endişlendirebilecek pek çok potansiyel zarar barındırması. Momentum’un bize felaket tellalı yobazlar olduğumuzu hatırlatmaya karar verdiği hafta Karen White haberinin de gündeme düşmesi hakikaten oldukça manidar. Tecavüz sanığı olarak tutuklu yargılanan bir trans kadın olan Karen White gönderildiği kadın cezaevinde dört mahkuma cinsel saldırıda bulundu. (Kimin aklına gelirdi ki?)

Trans hakları aktivizmine dair anlamamız gereken temel mesele eşcinsel hakları hareketinin aksine, bunun transların ayrımcılığa uğramaması için çabalamaktan ibaret olmadığı. Bu hareket daha ziyade bir insanı erkek ya da kadın yapanın ne olduğuna dair köktenci bir yeniden kavramsallaştırma fikrine odaklanmış durumda. Teorik olarak bu hem kadınları hem de erkekleri aynı derecede etkiliyor ancak pratikte trans kadınlardan gelen toplumsal baskının neredeyse hepsi ‘kadın’ fikrine ve kadın haklarına yönelmekte. Dolayısıyla bütün mesele eril insanların dişi insanların sahip olduğu bir şeyi talep etmesine gelip dayanıyor. Aslına bakarsanız, o şey de bizim varoluşumuz. Dahası, anlıyoruz ki eril insanlar dişi insanlar üzerinde toplumsal güce, iktidara ve had safhada baskı uygulama eğilimine sahipler (kim bilebilirdi ki?). Ayrıca bunu yapan diğer eril kimselere de sempati ve destek göstererek arka çıkıyorlar. (Adeta cins diye bir şey var ve bu da sanki iktidarla epey alakalı gibi duruyor, hımmm?)

Bugün trans hakları aktivizminin mevcut biçimi bir insanın erkek ya da kadın olmasının insanlarda varlığı aşikar olan eşey ayrılığı (sexual dimorphism) ile ilgisiz olduğu ana fikrine sahip. Bunun yerine pek çoğumuzun kadın ya da erkek oluşumuzu tanımlamak için teşhis bile etmediği, kişinin öznel hissiyatına dayalı bir çeşit içsel toplumsal cinsiyet özü olan ‘cinsiyet kimliği’ne (Ç.N: Türkçede ‘cinsiyet kimliği’ olarak kullanılan bu kavram ‘gender identity’, direkt olarak çevirirsek: ‘toplumsal cinsiyet kimliği’) göre belirleniyor. ‘Trans kadınlar kadındır’ ifadesi bu ideolojik manevrayı içinde barındırıyor. Aslında bu ilk bakışta trans kadınların görmesi gereken ve pek çok insanın da onlara göstermek istediği saygıyı içeren oldukça makul bir talep. Ancak siyasi bir argüman olarak eril doğmuş insanların varoluş ve çıkarlarıyla, dişi doğmuş insanların varoluş ve çıkarları arasındaki tüm ayrımları reddetmek için kullanılıyor. Karen White’ın kadın cezaevine alınmış olması ‘trans kadınlar kadındır’ kabulüne dayanıyor çünkü onunla herhangi bir kadın arasında ne fark olabilir ki, değil mi? İşte tanımda böylesi bir değişikliğin endişe verici pek çok sonuç doğurması mümkün. Konuya aşina olmayanlar için olası zararlara dair tüm tartışmaların bulunduğu bir eki de bu yazıya ekledim. (Kısa olmasını umardım ama yalan söylemek istemem.) Ancak şöyle biraz daha kısaca sıralayabiliriz:

  1. Kadınların rızası olmaksızın kadın tanımını değiştirmek. Biyolojiye dayanan tanımı kaldırıp yerine bilhassa toplumsal cinsiyet kimliğine dayanan tanımı koymak. Herhangi bir grup insanın kendini tanımlama hakkına sahip olması, hele de bu tanım ezilen bir insan grubu için kullanılıyorsa olay yaratmıyor olmalıydı. Daha da önemlisi bu tanım değişikliğinin ezen gruba/sınıfa ait insanlarca yapılıyor olması ve ezen grubun çıkarlarına hizmet etmesi oldukça önemli bir problem olmalı. Bu tanım değişikliği şu sonuçları yaratabilir:
  2. Kadınların hem biyolojik sınıflandırma açısından hem de politik bir kategori olarak ortadan kaldırılması. Bu onları insandışı görmekle son derece ilgili olmasının yanı sıra, kadınların özellikle bedenlerini ve bedenleriyle ilgili politik meseleleri adlandırmalarının önünde engel oluşturur. Bu da şuna yol açar:
  3. Kadınlara yönelik baskının cins temelli niteliği dile getirilemez olduğunda kadınları ezen mekanizmalara dair feminist tahliller yapmanın düşünce ve nefret suçu haline gelmesi. Cinse işaret etmeye karşı getirilen resmi kurallar şunlara neden olacaktır:
  4. Kanuni değişikliklerin doğuşta kayıt altına alınan cinsi geçersiz kılması. Bu durumun kadınların kamusal yaşamda temsili, cinsler arası ücret eşitsizliği, suç istatistikleri ve erkek şiddetiyle ilgili kadınlar üzerindeki cins temelli baskıyı izlemek ve tariflemek için toplanan veriler üzerinde etkisi olacak.
  5. Kendini kadın olarak tanımlayan eril insanlarla dişi insanlar arasında hiçbir anlamlı fark olmadığını iddia etmek, dişi insanların kullanımına sunulan tüm hizmetlerin aynı zamanda eril cins özellikleriyle doğup kendini kadın olarak tanımlayanlar için geçerli olmasını gerektirir. Transaktivizmin günümüzdeki biçimi birinin trans kadın olup olmadığına karar verirken cinsiyet geçişini değil kişinin kimlik beyanını dikkate alıyor. Gündemdeki Toplumsal Cinsiyet Tanıma Yasası da cinsiyet geçiş süreci yerine kişisel toplumsal cinsiyet beyanının yasal olarak kabul görmesi, hatta bu beyanla doğum belgelerindeki cinsiyet ibaresinin dahi değiştirilmesi konusuna odaklanıyor. Pratikte bunun doğuracağı sonuç kadınlara ve kız çocuklarına ayrılmış mekanlara kadın olduğunu iddia eden herhangi bir erkeğin girebilecek olmasıdır. Bunun da saldırgan erkekler ve pedofiller tarafından istismar edilmesinin ne kadar basit olduğunu beyinleri trans ideolojisi tarafından turşuya çevrilmeyen herkes kolayca görebilir.
  6. Kadınlara ve kızlara yönelik erkek şiddetinin gerçekliği, trans hakları hareketinin çıkarlarına hizmet etmek için sürekli reddediliyor. Bu da kendi başına trans ideolojisinin güncel biçimine gönül vermiş trans kadınların, kadınların siyasi çıkarlarını temsil etme ve siyasi olarak feminist dayanışma içinde kadınlarla hareket edebilme becerisi olmadığının ispatı gibi.
  7. İnsanlardaki eşey ayrılığı gerçeğini inkâr etmekten doğan sorunların dışında, trans ideolojisi aynı zamanda gerici bir teori olan özcü bir toplumsal cinsiyet kimliği fikrine sadık görünüyor. Toplumsal cinsiyetiyle uyumsuz insanları ayrı bir sınıfa dahil ettikleri için ataerkil toplumsal cinsiyet uyumunu olumlamış oluyorlar. Yani bu uyumsuzluğu, toplumsal cinsiyetin patriyarka tarafından zorla giydirilen bir kıyafet oluşuna kanıt göstermektense, feminen erkeklerle maskülen kadınların doğuştan sahip oldukları cinsiyete ait olmadıklarına dair propaganda yapıyorlar.
  8. Toplumsal cinsiyete uyum göstermemekle trans kimlikler arasında kurulan bağ, toplumsal cinsiyetleriyle uyuşmayan ve eşcinsel çocukların medikalizasyonu açısından önemli bir rol oynuyor. Medikalizasyonun ciddi sonuçlara yol açması mümkün. Bunlar karşı cins hormonlarının yaşam boyu kullanımıyla ortaya çıkan kısırlık, cinsel fonksiyon bozukluklarını da içeren yan etkiler. Eşcinsel hakları hareketinde bu medikalizasyonun olası zararlarının yakınına yanaşan hiçbir şey yoktu. Daha da önemlisi şimdi bu zararların potansiyel hedefi büyük oranda eşcinseller.
  9. Çocuklara yönelik bu muhtemelen gereksiz medikalizasyon özellikle dişi çocuklar açısından önem taşımakta. Çünkü trans hakları savunuculuğu süreci başladığından beri toplumsal cinsiyet kimliği uzmanlarına yapılan başvurularda kız çocuklarının başvurularında diğerlerine oranla muazzam bir artış var. Bu oldukça endişe verici çünkü bu kızların azımsanmayacak bir kısmının lezbiyen ya da otistik spektrumda olduğunu düşünmemiz için yeterince sebep mevcut. Ayrıca ataerkil toplumda kızların ergenlikte maruz kaldıkları, özellikle cinsel taciz ve nesneleştirme gibi deneyimlerin yarattığı travmayla ilgili sorunlar da söz konusu olabilir.
  10. Genel anlamda kadınlığın anlamsızlaştırılması, özellikle de feminist kadınların görüşlerinin gündemden silinmesi yüzünden trans hakları hareketi eşcinsel hareketin tarihindeki lezbiyenleri hatırlatmayı ve onurlandırmayı gerektiren çıkışlar yapıyor. Daha sonra üzerinde duracağımız üzere bu da trans haklarının cins kavramını ortadan kaldırmaya odaklanmış olmasına ve dolayısıyla hemcinsler arası arzuyu da kabul edemeyeceğine dayanıyor. Bu lezbiyenler için önemli bir mesele çünkü cinsel yönelimleri hiçe sayılarak, kendilerini kadın olarak tanımlayan eril bedenli insanları cinsel partnerler olarak kabul etmeleri gerektiğine dair artan bir baskı altındalar. Hatta trans hakları hareketi işi sadece hemcinslerine çekim duyan kadınlara “vajina fetişisti” demeye vardırdı. Aferin size çocuklar.

Özetlemek gerekirse: insanları ‘homofobik’ olarak nitelemek eşcinsel hak hareketi tarafından kullanılıyor, böylece siyasi mücadelelerine yönelik tüm tepkiler ahlaki tiksinti olarak gayrimeşru ilan edilerek geçersizleştiriliyordu. İnsanlara ‘transfobik’ demek de aynı imayı yapıyor ve çok da işe yarıyor. Trans haklarıyla ilgili meşru demokratik söylem dışına çıkmaya cüret edebilen herhangi bir kaygıyı üstünkörü biçimde nefret söylemi ilan edip susturuyor. Bu gerçekte olan bitene dair büyük bir çarpıtma çünkü yukarıda belirttiğim gibi ‘cins ve toplumsal cinsiyet’ hakkındaki temel tahlillerimizi yeniden inşa etmenin potansiyel zararlarına dair makul soruların sayısı hiç de az değil. Gelgelelim bu manevra trans haklarının siyasi stratejisi açısından mutlak biçimde ana gövdeyi oluşturuyor. Bunun sebebini bu konuda tartışmaya çalışanların çoğu çok iyi biliyor; trans aktivistlerden sorduğumuz sorulara ve kaygılarımıza dair kayda değer yanıtlar alamıyoruz. Hem de hiç.

Örneğin birkaç hafta önce üç saatimi o makbul ve kesişimsel cenahtaki Everyday Feminism’den birileriyle güya tartışarak geçirdim. Mesele cinsiyetin kişinin beyanı ile belirlendiği koşullarda kadınlara ait alanlara herhangi bir erkeğin girmesine engel olmanın fiilen imkansız olduğunu söylememdi. Transfobik, ırkçı ve -elbette- bağnaz olduğum söylendi, duygu sömürüsü yapmaya çalıştılar (“benim taymlaynıma gelip tecavüz hakkında konuşuyorsun, ben tecavüz mağduruyum kalpsiz orospu” [“e o zaman kendi geniş platformunda başka mağdurların ifadeleriyle niye dalga geçiyorsun?”]), konuştuğum trans kadının çükü olduğunu ima ettiğim iddia edildi (Bunu yapmamıştım, yapmazdım, yaptığımı da gösteremediler). Alay, çarpıtma ve duygu sömürüsü dolu bir teraneydi. Elimizdeki sorunu, fikir içeren bir açık yüreklilikle ele alan tek bir gayret söz konusu değildi (tabii ‘tecavüzcüm kahverengi gözlüydü, yani bütün kahverengi gözlüleri yasaklayacak mıyız?’ size fikir gibi görünmüyorsa). Kadınların bu meseleyle ilgilenmesinin anlaşılabilir sebepleri ya da anlamsız bir gareze dayanmayan motivasyonları olabileceğine hiçbir ihtimal vermedikleri açıktı. Bu da toplumun en az yarısını etkileyecek kamu politikalarını şu an nasıl oluşturduğumuzun apaçık göstergesi.

‘Transfobi’ suçlamasının trans haklarına dair tartışmaları kontrol etmek ve kapatmak için kullanılma biçimi transfobi tanımının amacını aşıyor. Ancak aslında kullanım amacı tam da bu. Daha önce söylediğim gibi, ‘homofobi’ eşcinsellere yönelik ayrımcılığın kökeninde bu insanların cinsel pratiklerine dair ahlaki tiksinti olduğunu bence de doğru şekilde tarifliyor.[2] Eğer ‘transfobi’, ‘homofobi’ ile benzer nitelikteyse (yani meşru bir siyasi tartışma yürütülemeyeceğine dair iddianın temeliyse), o zaman söz konusu ahlaki tiksintiye işaret etmek gerekir. Dahası mücadele ettiğiniz ayrımcılık ve sizinle tartışan insanların argümanları arasında eşcinsellere yönelik şiddette olduğu gibi bir sebep-sonuç ilişkisi kurulması gerekir.

Politik tartışmalardaki ‘transfobi’ kullanımı bunlarla örtüşmüyor. Translara yönelik ahlaki bir tiksinti mevcutsa, bunu ataerkil kurallarca belirlenmiş toplumsal cinsiyet ifadelerinin sınırlarını aşan insanlara verilen tepkilerde görüyor olmalıyız. Böylesi bir tiksintiyi açığa vuran kişilerin erkeklerde kadınsı davranışları rahatsız edici bulan, dolayısıyla ataerkillikten nemalanan insanlar, özellikle de erkekler olmasını bekleriz. Hakikaten de sözkonusu olan transların maruz kaldığı şiddetse, bunun neredeyse tamamen trans olmayan erkekler tarafından trans kadınlara yönelik olduğunu söyleyebiliriz.[3] Ancak yukarıda listelediğim kaygıların kolaylıkla ‘ahlaki tiksinti’ çuvalına sokulamayacağı da ortada olmalı. Buna rağmen trans aktivistlerce yapılan ‘transfobi’ suçlamaları çoğunlukla yalnızca bu kaygıları dile getiren feminist kadınlara doğrultuluyor. Daha da önemlisi bunlar, ataerkil toplumsal cinsiyet kurallarının çiğnenmesinden ahlaki olarak tiksinti duyabilecek dünya üzerindeki muhtemelen en son insanlar. [4] Ayrıca sarfettikleri sözlerle trans kadınlara yönelik ataerkil şiddet arasında deneysel olarak kanıtlanabilir hiçbir bağ da kurulamıyor.[5] Yani ‘transfobi’ suçlamasının yöneltildiği grup -trans hakları gündemine teorik ve siyasi itirazları olan kadınlar- aslında transların toplumsal cinsiyet ifadelerinden ahlaki tiksinti duyma ihtimali en düşük insanlar. Bu itirazın gerekçeleri tamamen politik.

Bu politik gerekçeler Stonewall gibi trans savunuculuğu yapan organizasyonların dolaşıma soktuğu ‘transfobi’ tanımına baktığımızda açıkça görünmekte. Pek muhterem Jonathan Best’in geçenlerde işaret ettiği gibi ‘transfobi’ aslında trans hakları hareketi tarafından “bir kişinin toplumsal cinsiyet kimliğini reddetmeyi de içerecek şekilde, trans olmasından korkmak ya da hoşlanmamak” olarak kavramsallaştırılmış durumda (İtalik vurgu bana ait). Yani ‘transfobi’ kabul görmemesi gereken ahlaki bir tiksintiden ziyade kişinin toplumsal cinsiyetinin algılanışına dair herhangi bir itiraz olarak tanımlanıp, politik olarak bu öne çıkarılıyor. Trans ideolojisi cinsi belirleyenin toplumsal cinsiyet kimliği olduğuna inandığı için de bu tanım trans kadınların dişi olduğu fikrini dayatıyor. Bu sayede trans kadınların, kendilerini kadın olarak tanımlayan eril insanlar olduğunu söylemek nefret söylemi ilan edilebiliyor. Yani ‘transfobi’nin bu tanımı, derinlere işleyen ideolojik bir buyrukla buna uyum sağlamayı dayatmanın peşinde. (Ç.N. Jonathan Best’in bir başka makalesi Dünyadan Çeviri tarafından Türkçeleştirildi.)

Daha önce de ileri sürdüğüm gibi bu buyruğun küçümsenecek bir yanı yok. Trans hakları siyaseti bizden insanlarda eşey ayrılığının var olmadığına, erkeklerin sırf öyle söyledikleri için kadın olduklarına inanmamızı isterken bunu temel alan esaslı bir sosyal ve politik değişim talep ediyor. Bu değişimlerden birinin altını çizmeliyiz çünkü gerçekten önemli: Cinsin yasal olarak ortadan kaldırılması. Yani trans ideolojisinin dayattığı şey, tam anlamıyla dünyayı algılayış biçimimizi temelden yeniden yazmak.[6] Bu ise trans ideolojisi tarafından beyni yıkanmamış herkesin gündelik algılarına tamamen zıt bir şey. (Hatta zaman zaman kazara gösterdikleri üzere onlarınkine de ters, çünkü aslında eşey ayrılığını algılamaktalar) Hakikaten gün gibi açık olan bir şeyi de söylemeliyim: İnsanların dünyayı algılayış biçimlerini onlara dayatamazsınız. Bu totaliterliğin daniskasıdır. İnsanların dünyayı algılayış biçiminin sizin ideolojinizle aynı çizgide olmasını ve TÜM insanların algıladığı şeyi algılamanın soykırımcı bir ırkçı olmakla eş tutulmasını talep edemezsiniz. (Ve siz “cins patriyarkal ve/veya sömürgeci batı tarafından icat edilmiştir” diyen sofistike felsefe fışkırtan aptallar şaşırsanız da, beyni sekiz yıl tumblerize olmuş queer teoriyle marine edilmeyenler için bu ırkçılığın daniskasından başka bir şey değil. Tarihdışılık ve anakronizm meselesine hiç girmiyorum bile).

Demek ki bu siyasi ideoloji:

  1. ‘Fobi’, ‘nefret söylemi’, ‘soykırım’ diye haykırarak soruları, itirazları bastırmaya çalışıyor ve dayattığı değişimlerin yaratacağı sonuçlar hakkında anlamlı herhangi bir tartışmaya girmeyi reddediyor.
  2. İnsanların dünyaya dair temel algıları hakkında yasalar koymaya çalışıyor. Bu algıların mevcut biçiminiyse zarar verme, hatta yok etme niyeti taşıyan ahlaki bir tiksinti formu olarak gayrimeşru ilan etmek istiyor.

Aslında insani algının bu kadar temel bir parçasını yeniden biçimlendirmeye çabalayan herhangi bir siyasi programın yalnızca totaliter yöntemlerle başarıya ulaşabileceğini görmek zor olmamalı. Aksiyomlarını toplumsal bilince bıkıp usanmadan sokarak ve bunları reddedenlere sosyal olarak epey yüksek bir bedel ödeterek. ‘Orwellyen’ tabirinin suyu çıkmış durumda ama trans aktivizmin yöntemlerini en ince ayrıntısına kadar tariflemeyi de başarıyor. Tarihin utanmazca yeniden yazıldığını görüyoruz: Toplumsal cinsiyete uyum göstermemiş ölülerin translaştırıldığını (hımm, hani kişinin beyanı önemliydi?), Stonewall isyanını çıkaran drag queen’lerin translaştırıldığını (trans olmadıkları gibi isyanı da onlar değil Stormé DeLarverie adındaki siyah bir lezbiyen başlatmıştı). Ayrıca geçmişte kimi insanların karşı cinsin kıyafetlerini giymelerini toplumsal, siyasal ve ekonomik sebeplerle açıklayan edebi ve tarihsel eserlerin translara zarar verdiğini çünkü geçmişte cross dresser (karşı cins kıyafetleri giyen kişi) olan insanların bunu ‘özgün benlik’lerini ifade etmek için yaptığına dair saçma sapan çıkarımları kabul etmemiz gerekiyor (seni gidi allahın cezası yobaz Şekspir!). Şunu söylemek çok da abartılı olmayacaktır: Şu an pek çoğumuz kendimizi 101 numaralı odaya kapatılmış gibi hissediyoruz. Aradaki fark O’Brien’ın Riley Dennis gibi gözükmesi, ‘2+2=5’ yerine ‘Cins diye bir şey yok’ ibaresinin geçmesi, farelerinse ellerinde şeker pembe ve mavi beyzbol sopalarıyla bizi tehdit eden bir grup trans aktiviste dönüşmesi (söylediklerimi çarpıtmak isteyecekler için baştan söyleyeyim: trans insanların zararlı hayvanlar olduğunu filan söylemiyorum, Winston’ın ödünü bokuna karıştıran ve ona boyun eğdiren şeye direkt referans veriyorum). Bütün benzerlikleri göstermeye kalkarsak vaktimiz yetmez ama hakikaten de böyle şeyler yapmaya başladığınızda Doğruluk Bakanlığımsı bir havada olup olmadığınızı kendinize sormanızı öneririm.

Meseleyi basitçe anlatmak gerekirse: Eşcinsel hareketin kimi cepheleri barışçıl olmayan protesto biçimlerini de içeriyordu. Bu kadın hakları hareketi ve siyahların medeni haklar mücadelesi için de geçerli. Ancak hiçbiri insanlardan temel algısal sistemlerini değiştirmelerini talep etmiyor -çünkü asıl mesele algıladıkları şeylere dair değer yargıları-, kültürümüzün en berrak ‘totalitarizm işte böyle bir şey’ analizini kullanarak zorla algı yerleştirmeye de çabalamıyorlardı (İpucu: 1984 asla bir kullanım kılavuzu olarak yazılmamıştı). Meselenin en rahatsız edici, muazzam ironisiyse -şimdi eşcinsel erkeklerin mevzuya uyandığı üzere- cinsin ortadan kaldırılmasının cinsel yönelimin de ortadan kaldırılması anlamına gelmesi. Trans ideolojisinin ‘özgün benlik’lerimizin gerçekliğine ve erkek ya da kadın oluşumuzun sadece ve sadece toplumsal cinsiyet kimliğimize dayandığına dair inancı; bedenlerinin ait olduğu cinse dayanarak, insanların -en azından büyük ölçüde- bedenleriyle sikiştiğimizi, cinsel arzunun cins temelli olduğunu reddetmeyi gerektiriyor. Yani eşcinsel hakları hareketinin kendini göbekten bağlamış olduğu ideoloji eşcinsellik diye bir şeyin varlığını dahi açıklayamıyor. Toplumsal ve fiziksel güç dengesizliklerini göz önüne aldığımızda bu durumun eşcinsel erkekler açısından pek bir tehlike arz etmesi gerekmez (İdeolojik bir tehlike olmasına rağmen durum bu. Bunu bilerek bize destek verenler, kıymetinizi bildiğimizin farkında olduğunuzu umuyorum). Lezbiyenler içinse bu, varoluşlarına birinci dereceden bir tehdit. Kadınlar sınıfına dahil oldukları için siliniyor olmalarının yanında, yalnızca dişi bedenli insanlara arzu duyma hakları da ömrümde gördüğüm en tacizkar, kadın düşmanı zorbalıkla mütemadiyen sınanmakta. Meşhur bir sloganı tashih etmek gerekirse: Lezbiyenlerin çükle işi olmaz. Aşın bunları.

LGBTQ+ kurumlarının -ve daha genel anlamda kamusal politikalarının- nasıl olup da kadınların çıkarlarına ve yaslandığı temel olan eşcinsellerin [7] varoluşlarına düşman totaliter bir siyasi ideolojinin sömürgesi haline geldiği bir milyon dolarlık bir soru. [8] Bu ‘milyon dolar’ ifadesi yalnızca lafın gelişi de değil hani. Zaman içinde eşcinsel ve lezbiyen siyasetinin inanılmaz biçimde gasp edilişinin altından kaçınılmaz şekilde çıkacak kurumsal plütokratik çıkarları ve buna akıtılan parayı daha iyi anlayabileceğimizi umuyorum. Şu anda kadınlar, feministler, lezbiyenler, eşcinsel ve düzcinsel erkekler, interseks bireyler, kaygılı ebeveynler ve ideolog olmayan pek çok trans kadın canlarını dişlerine takarak çoktan güvenceye aldığımızı sandığımız hakların geçersiz hale gelmemesi için savaşıyor. Zaman hep beklenen yönde akmaz. Tarihin doğru tarafıymış, kıçımın kenarı.

Ekler  —–>
(Ç.N. Bu ekler çevrilmemiştir, linke tıklarsanız özgün ekler metnine ulaşabilirsiniz.)

Çeviri: Güleren E.

Ne yalan söyleyeyim, dipnotlar biraz kontrolden çıktı:
[1] Belki tiksinme duygularını bir başkasına göstermelerini engellediği için birilerine zarar verdiği söylenebilir (e tabii, ama kusura bakmayın, ehlileştirilmesi gereken süperegonuzu ve vazgeçmediğiniz kadın düşmanlığınızı bi terapiste götürüverin), ayrıca ataerkil aileye de zarar veriyor olabilir (olmayadabilir ama öyleyse oh canıma değsin).
[2] Eşcinsel erkeklere yönelik ayrımcılığın lezbiyenlere yönelik olanla pek de aynı olduğunu düşünmediğimi buraya iliştireyim. Eşcinsel erkeklerden ahlaki tiksinti duymak temel olarak erkeklerin penetre edilmesine karşı olan ataerkil kaideye dayanır. Doktora tezimi penetrasyonun metafiziği üzerine yaptığımdan, bütün makaleyi kaplayacak bir dipnot yazmamak için kendimi zor tutuyorum ama temel mesele şu: Ataerkil eril özne kırılgan olmayacağı ve penetre edilemeyeceği fikri üzerine inşa edilir ve sikilmek kadınlaştırılmak ve/veya nesneleştirilmek yoluyla onu insandışılaştırır. (Heteroseksüel erkeklerin eşcinsel erkeklerin yanında yaptığı ‘aman yere eğilme’ gibi rahatsız edici espriler bundan kaynaklanır). Yani eşcinsel erkeklere düşünmeden -ve zalimce- yöneltilen homofobi biçimi için temelde ataerkil kadın düşmanlığının bir başka biçimi denebilir. Buna karşın erkeklerin lezbiyenliğe karşı duyduğu tiksintinin (tabii heteroseksüel erkek bakışı için erotize edilmediği zamanlarda) daha ziyade kadınların onlar için cinsel olarak hazır ve nazır olmadıkları, onlara ilgi duymadıkları için öfkelenmeleriyle daha fazla ilgisi olduğunu sanıyorum.
[3] Trans kadın cinayetleri hakkında daha geniş bir tartışma için lütfen şu yazıya bakın. Özetle, trans kadınlar erkekler tarafından öldürülüyor ve öldürülenlerin çoğu siyah trans kadınlar, çoğu da seks işçisi. Kadınlara yönelik, siyahlara yönelik, fahişelere yönelik şiddeti dikkate aldığımızda da bu şiddetin spesifik olarak ‘transfobi’ kaynaklı olduğu iddiası biraz bulanmış oluyor.
[4] Kendi adıma konuşmam gerekirse cinsel yönelimim ‘güzel-düz-oğlan-seksüel’, başka bir deyişle ‘Princeseksüel’. Yani erkeklerde feminenliği tiksindirici değil aksine çekici buluyorum. (Hazır konu buraya gelmişken, lütfen hepsini translaştırmaz mısınız? Zaten zor bulunuyorlar.) Erkeklerdeki toplumsal cinsiyet uyumsuzluğuna içgüdüsel tiksintinin öyle çok yaygın olmadığına oldukça eminim, ayrıca toplumsal cinsiyete eleştirel yaklaşan kadınlar için çok da tutarsız bir tepki olurdu bu. Bununla birlikte feminist kadınlar arasında trans kadınların görünüşleriyle dalga geçen çok küçük bir azınlık mevcut. Bunu savunacak değilim, tatsız ve düpedüz gaddarca buluyorum. Ancak bunun ‘kadın’ olmayı bir kostüm gibi sahiplenen erkeklere dair algılarının bu kadınları dehşete düşürmesinden kaynaklandığını da görebiliyorum. (Bazı feministler drag-queen’lerden de aynı sebeple nefret ederler. Ben de geylerle takılmayı ve onların eğlencelerini seven bir kadın olarak bunu anlamakta zorlanıyorum.)
[5] Burada taklide dayalı gösterilerin eleştirisiyle bariz bir benzerlik kurulabilir. Kimi radikal feministler trans kadınların ‘kadın-yüzü’ gösterisi yaptığını ileri sürerek bunu eleştirmişti (Ç.N. Yazarın kullandığı ‘woman-face’ ifadesi ‘black-face’e (siyah yüz) referans verilerek kullanılmış. Beyazların siyahları taklit etmek için gösteri amaçlı olarak yüzlerini siyaha boyadığı ırkçı pratiği hatırlatıyor.). Buna dair iki şey söyleyebilirim. Birincisi, kurulan bu benzerliğin birebir doğru olması cinsiyet hoşnutsuzluğunun (sex-dysphoria) varlığını inkar etmemizi gerektirir; yani kimi trans kadınların cinsiyet geçişine duydukları ihtiyacı ve bunun faydasını gördüklerini, bizden empati ve destek görmeyi hak ettiklerini reddetmemiz gerekir. Bunu yapmayacağım. İkinci olarak, bu benzerliğe dikkat çeken kadınların sakınmamız gereken ‘siyahların deneyimlerini gasp etme’ hatasına düştüğüne inanıyorum. Bu son derece karmaşık bir mesele ve Butler’la ilgili metnimde not düştüğüm üzere metafiziksel-politik sistemler olarak ırk ve cinsiyet arasındaki benzerlikleri tamamen yok saymanın bize hasar vereceğini düşünüyorum. Yine de sezgilerim bana bu konuda konuşmayı siyah feministlere ve womanistlere bırakmak gerektiğini söylüyor.
Taklit gösterileri -ya da transırkçılık (transracialism)- ve trans kimlikler arasındaki benzerlikle ilgili fikrimiz ne olursa olsun açık ve net olan bir şey var: Feminist kadınların kadınlığın bir kostüm olarak sahiplenilmesinden duyduğu rahatsızlığın ataerkil erkek şiddetiyle bağını kanıtlayan bir gözlem yapmak mümkün değil. Dahası ben bu algıyı paylaşmasam ya da onaylamasam da şunu sormaya değer buluyorum: Kadınların kendi kimliklerinin sahiplenilmesinden iğrenmesi acaba “tamamen gayrimeşru ahlaki tiksinti” fikrine kolaylıkla dahil edilebilir mi?
*Burada drag-queen’ler hakkında bir parantez açayım. Bazı kadınların drag queen’lerden iğrenmesi biraz abartılı bir ifade olabilir. Anlatmak istediğim gösterdikleri tepkiyi paylaşmıyor, argümanı da tatmin edici bulmuyor oluşum. Benim drag ile ilgili fikrim daha -aman yarabbim- Butlercı. Sahiplenmeden ziyade istikrar bozucu bir performans gibi gözüktüğünü düşünüyorum. Bir şeyleri (örneğin toplumsal cinsiyete dair kaideleri) ele alıp teatral olarak abartmak bu şeylerin yapmacıklığını sergilemenin bir yöntemi. Drag-queen’lerin trans lobisi tarafından kendilerine mal edilmesinin/yok sayılmasının sorun teşkil etmesi de bu yüzden, ki bu da çok manidar aslında. Trans ideolojisi toplumsal cinsiyetin yapmacıklığın performe edilmesini hoş göremez çünkü özsel bir toplumsal cinsiyet anlayışına sahip. Yakında -ki şimdiden başladı– trans olmayan insanların toplumsal cinsiyetle uyumsuz olabileceği fikrine de karşı çıkacaklar çünkü bu kimliklerine tehdit oluşturuyor. Sanırım alacakları yanıt da koca bir nah olacak.
[5] Trans hareketin sözcüleri burada feminist kadınların söylemlerinin trans insanlara yönelik düşmanca bir iklim yaratmada sorumluluk sahibi olduğu yanıtını veriyor. Bunun da zihinsel ve fiziksel kırılganlıklarını hedef aldığını söylüyorlar. Burada dikkat çekmemiz gereken ilk şey, trans hakları hareketinin yasal düzenlemeler üzerindeki inanılmaz etkisi olmalı ve bu da feminist söylemin siyasi gündem oluşturma ya da kamuoyu görüşünü biçimlendirme gücünden yoksun olduğunun kanıtı adeta. Bu yüzden, ataerkilliğe yaslanmış insanların translara yönelik somut ayrımcılığına, böylesi söylemlerin sebep olduğu iddiasına kargalar bile güler. Öte yandan, trans hakları hareketinin, feminist kadınların trans ve toplumsal cinsiyetiyle uyumsuz insanlardan nefret ettiğini ve onlara zarar vermek istediğini telkin etmek için sürekli yaptığı propagandanın, transların akıl sağlığına iyi gelemeyeceğine ise tamamen katılıyorum. Yaşayanların hafızası dahilindeki tarih boyunca genç insanların akıl sağlıkları istatistiklere göre hiç bu kadar kötü olmamıştı. Bu krizin trans hakları hareketi tarafından araçsallaştırılmasını ve bir neslin, feminist kadınları hedef alan siyasi neferlere dönüştürülmesini, insan haklarını istismar eden bir taciz olarak görüyorum.
[6] Bu hamle bir anlamda ‘ayrım’ın iki anlamı arasında patinaj yapıyor. Trans ideolojisi, translara atfedilen olumsuz davranış ve değerlerin (politik olarak ayrımcılık), dişi ve erkek insanlar arasındaki ayrımları (algısal anlamda ayrım, ayırt etme) göstermeye dayandığı düşüncesine dayanıyor. Aradaki farkı algılayabilme ve buna herhangi bir hiyerarşik değer yüklememe fikri onlara akıl almaz geliyor. Bu aynı zamanda cins (biyolojik fark ve bunun algılanması) ve toplumsal cinsiyet (cins temel alınarak atfedilmiş kültürel değer) ayrımının teşhis edilememesinde de geçerli. Bu yüzden biyolojik cinsiyetten (cins) her bahsettiğimizde bunu toplumsal cinsiyet ikiliğini korumak istiyormuşuz gibi duyuyorlar (ya da duyduklarını iddia ediyorlar). Sonra da toplumsal cinsiyet ikiliğini korumak istediğimiz için feminist olmadığımızı söylüyorlar. Biz de kafalarımızı masaya vurup duruyoruz.
[7] ‘Homofobik’ sözcüğünü kullanmalı mıyız, bu karmaşık bir mesele. Trans aktivistlerin günümüzde eşcinsellere -ve neredeyse tamamen lezbiyenlere (eril sosyalleşme ve hak sahipliği mi dediniz? Yok canım, TERF lafları bunlar)- yönelttikleri ‘ahlaki tiksinti’ değil aslında. İnsellerin öfkesinden pek de ayırdedilmeyen tipte, narsistçe bir öfke. Üzgünüm millet, insanların sizinle sevişmek istememesi bir insan hakkı ihlali değil. Bu meselenin artık anlaşıldığını düşünüyorum. (Ve Laurie Penny’ye şunu söylemek istiyorum a) bunun dışındaki politikana ve yazdıklarına hayvan gibi saygı duyuyorum b) burada derin kişisel yatırımların olduğunu biliyorum ama bunları uydurmuyoruz). Muhtemelen eşcinsel olacakken translaştırılan bir grup genç konusunda mesele çok daha karmaşık. Bu açıkça ataerkil toplumsal cinsiyet klişelerini devam ettiriyor ve aynı zamanda toplumsal cinsiyetle uyumsuz çocuklara yönelik homofobi içeriyor. Bu söylenceyi yutmaya en meyyal ebeveynlerin cinsiyetçi ve/veya homofobik olma ihtimali yüksek. Ayrıca çocuklarının toplumsal cinsiyetle uyumsuz olmaları ve/veya eşcinsel olmaları yüzünden medikalize edilmesi ya da kısırlaştırılmaları fikrinin en çok dehşete düşürdüğü ebeveynler de muhtemelen cinsiyetçi ve/veya homofobik olmayanlar. (Bu trans ideologlarının bahsettiği, çocuklarını istismar eden şeytani berbat ebeveynler olmalı çünkü bugün iyi ebeveynlik çocuğunuz her ne derse onu onaylamak demek; sonuçların zarar verici olabileceğini düşünmenizin hiçbir önemi yok (ve böylece medikal sektöre epey para akması da epey rastlantısal, eminim.))
[8] Burada dikkat çekmeye değer bir şey var -tabii eğer sözkonusu milyonlarca doları devreden çıkarırsak- çünkü bize eşcinsel hareketin temel değerleri açısından özgün niyetine zıt bir hareket tarafından sömürgeleştirilmeye nasıl gönül indirebildiğini açıklayabilir. Eşcinsel haklarıyla trans haklarının tek bir somut benzerliği mevcut, o da ikisinin de ataerkil baskıya destek olarak ortaya çıkan bir çeşit ayrımcılığa maruz kalmaları. Daha önce başka bir yerde bahsettiğim üzere baskı, ayrımcılığın aksine bir sınıfın diğerini somut olarak sömürdüğü koşullarda ortaya çıkar. Ayrımcılıksa bunun aksine belirli grupların ihtiyaçlarıyla yeterince ilgilenilmemesiyle ortaya çıkabilir (örneğin hareket kabiliyeti sınırlı insanlar için binaların erişilebilirliği meselesi gibi). Yapısal bir baskı sistemiyle bağlantılı olarak ortaya çıkan bir grup davranış biçimi de ayrımcılık olabilir. Buna örnek olarak toplumsal cinsiyetle uyumsuz insanların ya da cinsellikle ilgili baskın heteronormatif algıları zorlayan kişilerin uğradığı ayrımcılığı gösterebiliriz. Bu, eşcinsel hakları hareketi için pratikte şu anlama geliyordu: Dayandıkları somut baskının derin bir analizini yapma ihtiyacı duymadan eşcinsel insanların özgürlüğünü etkileyen olumsuz davranış biçimlerine odaklanmakta özgürdü. Trans hakları hareketi devreye girip de fobik ayrımcılık fikrini öne çıkarınca, (ki bu da bir takım olumsuz davranış biçimlerini ortadan kaldırmak demekti) bu, eşcinsel hakları çalışması yapmış pek çok insana makul geldi. Eşcinsel hakları genelde insanların bağnazlıklarından kurtulmak demekti ve sonra TADAAA!!! PIRILTILAR. (Beni yanlış anlamayın, pırıltılı şeylere bayılırım). Ancak o zaman anlaşılmayan şey trans hakları hareketinin bağnazlıktan kurtulmaya çalışmaktan çok daha büyük bir şey yaptığıydı. Yeniden tanımlamakta direttikleri şeyler kadınların üzerlerindeki baskıyı tariflemek, gözlemlemek ve ona direnmek için ihtiyaç duyduğu kavramlara bodoslama dalıyordu. Eşcinsel hakları savunuculuğu ataerkilliği tahlil etmekle pek uğraşmadığı için, trans hakları devreye girip insanların somut bedenlerinin (bununla kadınların bedenlerini kastediyorum) silinmesinin acayip radikal bir şey olduğunu iddia edince aslında alarm çanlarının çalması gerekirdi, çalmadı.