Ataerkilliğin Yaratılışı

RENEE GERLICH

“Çoğu feminist düşünür tarafından paylaşılan, ataerkilliğin bir sistem olarak tarihsel olduğu görüşüyle yola çıktım. Yani ataerkilliğin tarih içerisinde bir başlangıcı olduğu görüşüyle. Eğer bu doğruysa ataerkillik, tarihsel bir süreç ile de sonlandırılabilir.”

Gerda Lerner, Creation of Patriarchy (Ataerkilliğin Yaratılışı)

Bu deneme ağırlıklı olarak üç metne dayanmaktadır: Gerda Lerner’ın Creation of Patriarchy (Ataerkilliğin Yaratılışı), Marilyn French’in The History of Women (Vol. 1) (Kadınların Tarihi [1. Cilt]) ve Sally Roesch Wagner’in Sisters in Spirit: Haudenosaunee (Iroquois) Influence on Early American Feminists (Ruhani Kızkardeşler: Erken Amerikan Feminizminde Irokua Etkisi). Aynı zamanda Merlin Stone’un Tanrılar Kadınken isimli kitabı da temel alınmıştır. Bu denemede, bahsi geçen kitaplarda açıklandığı üzere ataerkilliğin oluşumu ve ataerkillikten önce varolan anasoylu toplumlar hakkında anahtar noktalara yoğunlaşmaya ve onları aktarmaya çalıştım. Çoğu pasaj, özgün metinlerin izinden yürümektedir. 

* * *

Varoluşumuzun büyük bir kısmında insanlar, ataerkilliğin boyunduruğu altında yaşamadı. Bugün bildiğimiz ataerkil düzen yalnızca beş bin yıllık; gelgelelim homo sapiens -modern insan- 80.000-90.000 yıl önce anasoylu topluluklarda sofistike araçlar, kıyafetler, rüzgar geçirmez barınaklar ve su taşıtları yapıyordu. Batıdaki ataerkilliğin kökenleri, genellikle Mezopotamya’ya ya da Bereketli Hilal‘e kadar takip edilebilir. M.Ö 4000’e gelene kadar geçen zamanda, şimdi Güney Irak olan Sümer’deki erkekler, çocuklara isim verme ve velayet haklarını kendi üstlerine almıştı ve bunun sonucunda kadınların bedenleri üzerinde güç kazanmaktaydılar. 

Sümer, ataerkilleşmeden önce anasoyluydu: ataerkilliğin yaratılışından ve sömürgecilik ortaya çıkmadan önce anasoylu topluluklara dünya çapında sıkça rastlanıyordu. Mezopotamya’da ataerkillik; geçimlik yaşamdan tarıma geçiş, şehirlerin oluşumu ve militarizmin yükselişi ile iç içe geçti ve bunun bir örüntü oluşturduğu gözleniyor.Toplumlar, ya tarıma geçişle ya da sömürgecilik yoluyla ataerkilleştiler. Howard Zinn People’s History of the United States (Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi) isimli kitabında, Avrupalıların  varışından önceki Haudenosaunee (İrokualar) topluluğunu şöyle ifade ediyor:

“İrokua toplumunda kadınlar saygıdeğer ve önemliydi. Aileler anasoyluydu. Bu, soyun ailenin dişi üyelerinden devam etmesi, kocalarının aileye katılması ve oğulların da evlendikleri karılarının ailelerine katılması anlamına geliyordu. Her sülale bir ‘uzunev’’de kalıyordu. Kadın boşanmak istediğinde, kocasının eşyalarını kapının önüne koyardı.”

Haudenosaunee gibi anasoylu topluluklarda miras çocuklara annelerinden kalır. Oğulların, kocaların ve abilerin mülkiyete erişimleri koruyucuları kabul edilen kadınlar üzerindendir. Anasoylu olan çoğu toplum aynı zamanda anayerseldir: Toprağı kadın miras alır, kız kardeşlerinin çocuklarına bakmakta erkekler yardımcı olur ve genç erkekler başka bir anasoylu klana evlilik yoluyla geçmek için evlerini terk eder. Kadınların toplumdaki merkezi yerlerine yaraşır politik statüleri de vardır. Gabriela Ngirmang’ın, Zohl de Ishtar’a ait olan Daughters of the Pasific (Pasifiğin Kızları) isimli kitapta açıklandığı üzere:

“Palau’da kadınlar yasamayı ilgilendiren konularda önemli bir rol alır. Kadınlar geleneksel olarak toprağın sahibidir. Klanın parasını biz kontrol ederiz. Geleneksel olarak klan şefimizi biz seçer ve onun görevine biz son veririz. Şeflerin yetiştirilme tarzlarını yakından inceleyebildiğimiz için bizim çıkarlarımızı en iyi şekilde teslim edecek erkekleri seçme kabiliyetimiz vardır.”

Sisters in Spirit: Haudenosaunee (Iroquois) Influence on Early American Feminists (Ruhani Kızkardeşler: Erken Amerikan Feminizminde Irokua Etkisi) isimli kitabında Sally Roesch Wagner, Amerikan kadın hakları hareketinin Haudenosaunee bölgesinde doğmasının bir tesadüf olmadığını açıkça belirtiyor. Kadın hakları hareketinin üç liderinin -Elizabeth Cady Stanton, Matilda Joslyn Gage ve Lucretia Mott- Haudenosaunee ile kişisel bağları vardı ve bu erken dönem süfrajetler “kadınların kurtuluşunun mümkün olduğuna inanıyorlardı çünkü en çılgın hayallerinin bile ötesinde haklara sahip özgür kadınlar tanıyorlardı: Haudenosaunee kadınları.”

1891’de bir Ulusal Kadın Konseyi’nde yaptığı  konuşmasında Stanton, edepsizlik eden Haudenosaunee erkeklerine nasıl “her an yorganlarını alıp taşınmalarının emredilebildiğini” anlattı. Stanton, yerli kadınların “evi yönetmesine” ve “mülkiyetin devrinin ve çocukların kadın soyu üzerinden ilerlemesine” gıpta ediyordu. Şöyle yazdı:

“Diğer her alanda olduğu gibi, kadınlar klan içinde de büyük bir güce sahipti. İcap ettiğinde klan şefinin, onların deyişiyle, ‘boynuzlarını devirmekte’ ve onu savaşçıların zümresine geri yollamakta tereddüt etmezlerdi. Şef adaylarının seçimleri de her zaman kadınlar tarafından yapılmaktaydı.”

Sömürgecilik öncesinde Haudenosaunee avcılık ve hortikültür ile uğraşarak yaşamaktaydı. Köyler, içerisinde yirmi beş ailenin yaşayabileceği uzunevlerden oluşmaktaydı. (Haudenosaunee ‘uzunevin insanları’ anlamına gelmektedir.) Her birinde ayrı uyuma bölgeleri ve karşılarındaki aileyle paylaştıkları şömine bulunurdu. Kadınlar tarımla uğraşır ve yiyeceği uzunevin iki ucunda depolarlardı. Ayrıca yiyeceğin dağıtımı da onların kontrolü altındaydı. Bu, kadınlar onları görevlerinden alabildiği için şeflerin savaş açmak için kadınların rızasını almaları gerektiği anlamına geliyordu. Wagner, 18. ve 19. yüzyıllarda yaşamış Amerikan yerlisi olan ve olmayan birçok muhabirin “beyazlarla etkileşime geçilmeden önce tecavüzün yerli halklar arasında var olmadığını iddia ettiğini” yazmıştır.

Avrupa gelenekleriyse bunun aksine evlilik içi tecavüzü ve erkeklerin karılarını dövmesini yasallaştırmıştı. Kadının mülkü ve maddi kazancı yasal olarak kocasına aitti ve boşanmak, kadınlar için neredeyse imkansızdı. “Hristiyan ülkelerin hepsinde kadınların gündüz ya da gece, tenha bir yerde bir erkekle karşılaşmaktan korkuyor oluşu; Hristiyan ahlakının düşük düzeyinin kanıtı olmaya yeter.” diye yazan Gage, 1898’de vefat ettiğinde  Haudenosaunee hakkında bir kitap üzerinde çalışıyordu. Araştırması Haudenosaunee sisteminde kadınların konumuna odaklanıyordu. O, bu sisteme “ana-hükmü ” (mother-rule) diyordu.

Aterkilliğin yaratılışından önce anasoylu topluluklar, Yakın ve Orta Doğu boyunca yaşamışlardı. Tanrıça dinlerine işaret eden bolca kalıntının bu bölgelerde keşfedilmesi bunun kanıtlarından biri. Merlin Stone, When God was a Woman (Tanrılar Kadınken) isimli kitabında tarihçilerin tanrıça dinlerini “bereket tarikatları” olarak karakterize etmesinin cinsiyetçi ve aşırı basitleştirilmiş olduğunu söyler. Irak’ta, ana-tanrıça figürleri; yılanlarla, kumrularla ve çift başlı baltalarla bağdaştırılan diğer tanrıça figürleri bulundu; M.Ö 7000 dolaylarında Kenan’da, tanrıça Astarte’ye tapıyorlardı. Ellerini memelerine yükseltmiş dişi figürler, eski yerleşkelerden biri olan Eriha’da keşfedildi. 

M.Ö 7000’den itibaren Eski Avrupa’nın Akdeniz ve Adriyatik kıyılarındaki verimli nehir vadilerindeki, Çekoslavakya, Güney Polonya ve Batı Ukrayna’daki yıkıntılar bu bölgelerdeki anasoylu yerleşimlerin varlığını gözler önüne seriyor. Bu yerleşkelerdeki evler, sadece kadınların bulunduğu, onların dişi-hayvan şeklinde gösterildiği ya da yılanlar ve kelebeklerle bağdaştırıldığı çizimler ve heykellerin olduğu sunaklara sahip. Marilyn French’e göre bu yerleşkeler, “tarım yaparak, hayvan  yetiştirerek, çömlekçilik ve oymacılık ile uğraşarak, kemik ve taştan alet edevatla binlerce yıl boyunca barış ve istikrar içinde yaşadı. Güzel, kolay ulaşılır ve surlarla çevrilmemiş alanlarda, temiz su ve toprağa sahip olan bu yerleşkeler ne savaşa dair bir kanıt bulunduruyor ne de mezarları sosyal tabakalaşmaya işaret ediyor.”

M.Ö 7000’den 3500’e kadar bu yerleşkeler, “karmaşık idare şekilleri, sosyal ve dini kurumlar, kuyumculuk gibi uzmanlık gerektiren işçilikler ve belki de yasaları ilgilendiren ilkel bir metin bile geliştirdi. M.Ö 5500’e kadar bakır madenciliğini öğrenmişlerdi ve seramiklerinin üzerine denize açılan gemiler resmediyorlardı.” M.Ö 6500’lere dayanan kırk tane mabet de Anadolu’da (Günümüz Türkiye’sinde) antik bir kent olan Çatalhöyük’te bulundu. Buluntular arasında genç kadınların, doğum yapan annelerin ve kocakarıların figürleri de vardı. Çatalhöyük’teki 6000-8000’lik nüfus; üstlerinden bir merdiven ile girilebilen, çamur tuğlalardan yapılan şömineler, kil ocaklar ve uyku platformlarıyla dekore edilmiş birbirlerine bağlı evlerde yaşıyordu. 

Ataerkilliğin oluşumu için önkoşullardan biri babalığı kavramaktı. Geçmişimizin büyük bir kısmında insanlar cinsel birleşmeyle, bu birleşmeden uzun bir süre sonra kadınların doğum yapışını birbiriyle ilişkilendirmiyordu. Bu ikisinin ilintili olduğunun keşfiyse ne bu keşfi takip eden olayları açıklamaya ne de meşrulaştırmaya yeter. 

French’e göre erkek egemenlik; erkeklerin çocuklara sahip olma ve onlara ad verme hakkını talep etmeleriyle ortaya çıkmıştı ve bu da kadınlarının bedenlerini denetim altına almayı gerektiriyordu. Erkekler, eşlerinin ilk bebeklerinin ‘kendinden’ olduğunu garantileme ihtiyacı hissettiğinden ilk çocukların öldürülmesi yaygınlaştı. M.Ö 4000 itibariyle, yiyeceklerin denetimi hala kadınların elinde olduğu halde Sümer yerleşimleri babasoylu hale gelmişti. Kadınlar ve erkekler balık tutar, tarımla uğraşır ve kuş yakalardı. Tanrıça İnanna’ya adanmış tapınaklar yapmak için birlikte çalışırlardı. 

Topluluklar nesilleri baba soyundan takip etmeye başladıktan sonra aynı zamanda babayersel de oldular. French bunu şöyle açıklıyor:

“Babayersel bir evlilikte kadın, onu seven ya da koruyabilecek hatta bazen onun dilini konuşabilen herkesten izole bir şekilde yabancılarla birlikte yaşar. Babayersel gruplarda çoğu zaman kocası ve onun ailesi tarafından istismar ve sömürüye maruz kalan kadınların bedenleri, emekleri, çocukları onlara ait değildir. Çocukları babalarının soyuna aittir. Bazı babayersel toplumlar kadının yanlarından ayrılmasına izin verir ancak çocuklarını yanında götürmesini yasaklar. Dolayısıyla çoğu kadın gitmez.”

Erkek dayanışması ve ergenliğe geçiş törenleri bu dönemde geliştirildi. Bu şekilde oğlanlara  ‘kadınsı’ duyguları küçümsemek; yerlerine sertlik, benliklerini inkar etmek, itaatkarlık ve kendinden ‘üstün’ erkeklere hürmet etmek öğretiliyordu. Böylece sevgiye değil güce dayanan ve ‘yüce amaçlar’ güden bir bağ oluşturuldu. Kadınlığa daha önce verilen hürmet ortadan kayboldu. French, “Erkek egemen toplumlarda kızlar aşağılanır. Yalıtılmış, hapsedilmiş, az miktarda belirli yiyecek ve içecekleri tüketmesine izin verilen ve bedeninin güçlü ancak kirli olduğu öğretilen kız, sahip olduğu gücün kirletmek olduğunun farkına varır. Böyle kültürlerde regl kanı, dehşet ve korkunun kaynağıdır.” diye yazar. 

Babasoyluluk iyice yerleştiğinde, kadınların evlenip kocalarının klanlarına gitmesi, bunun aksi duruma oranla kadınların kötü koşullardan kaçmalarını zorlaştırdı. Bundan sonra ataerki, tarımın gelişimi ve nüfus artışı ile bütünleşti. Bu olgular da bölgesel genişlemeleri ve militarizmi kamçıladı. Daha önceleri yiyecek dağıtımını kontrol eden kadınlar, bu dönüşümle birlikte bu güçlerini de yitirdiler: Tapınak kompleksleri ve hasat bir şehir hükümdarı ve eşi tarafından şehir merkezinden kontrol ediliyordu. Bu onlara ihtiyaç fazlası üretmeye devam etmeleri için çiftçilere baskı uygulama gücünü veriyordu. Sümer tapınaklarının tanrıçalar yerine tanrıları öne çıkarmaya başlamasıyla tanrıça İnanna önceliğini yitirdi (Ancak bazıları tanrıçalara tapmaya devam etti. Doğu ve Batı Roma’nın Hristiyan imparatorları son tanrıça tapınaklarını M.S 500’de kapadı).

Kabilelerarası savaşlar esnasında, kadınlar ve çocuklar esir alınırken erkekler genellikle öldürülüyordu. Kadın esirler, tecavüz ve hamilelik ile kabileye dahil ediliyordu. Böylece, öldürülen erkek akrabalarının yardımlarına koşamayacağını da bildikleri için, çocukları uğruna kabileye sadık kalıyorlardı. Kadınların ve çocukların bu şekilde ele geçirilmesi, köleleştirilmeleri ve erkeklerin onlara sahip olması, sınıflı toplumun başlangıcına işaret etmenin yanı sıra belki de özel mülkiyetin ilk biçimiydi. Gerda Lerner, Ataerkilliğin Yaratılışı’nda, kabilelerin erkekleri köleleştirmeyi ancak on yıllar boyunca kadınların bu şekilde zapt edilmesinin ardından öğrendiğini öne sürer.

M.Ö 3500-2800 yılları arasında, Sümer’de bağımsız ve baskın güç unsuru haline gelmeden önce  tapınak elitlerinin yanında ordu elitleri de şekillendi. Orduda güç sahibi erkekler, köylere şeflik yaparak ve daha sonra kolektif mülk olan tapınak topraklarını ve sürüleri ele geçirip klanlarını kullanarak şehirlere ve şehirlerin çevresine hükmetmeye başladı. Aralarından en güçlü klan şefleri, zaman içerisinde kendilerine kral ünvanını vererek tapınak mülkünün sahibiymiş gibi hareket ediyordu. Diğerleri ise birden fazla site devletini birleştirerek krallıklar veya ulus devletler yarattı.

Kralların ve hükümdarların kızları tapınaklara başrahibe veya bir başrahiple yıllık kutsal bir evlilik yaparak dingir-olmayan1 olarak atanıyordu. Tanrıça Inanna’yı temsil ya da taklit ediyorlardı. Bu kutsal evlilik, toprağın ve insanların verimliliğinin bir doğurganlık tanrıçasının cinsel gücünün kutlanmasına dayandığı inancını yansıtıyordu. Bu tören birçok tanrıça tapınağında neredeyse 2000 yıl boyunca icra edilmişti.

Pek çok efsanenin dönüşümü, cinsiyetler arasındaki savaşların erkeklerin zaferi veya kadınların gücünün ele geçirilmesiyle sonuçlanması suretiyle kadınların kademeli zapt edilişlerini yansıtır. French, erken Sümer mitlerini, “Tanrıçalar her şeyi yaratmıştı ve en seçkinlerden biri olan Siduri, cennette hüküm sürüyordu. Daha sonra bir güneş tanrısı onun hüküm sürdüğü diyarları elinden aldı, tanrıçaların rütbesi düşürüldü. Daha geç bir tarihe dayanan Gılgamış Destanı’nda ise artık Siduri yalnızca içki servisi yapıyordu,” diyerek açıklar. Daha da sonraki Babil/Asur ürünü olan Yaratılış Destanı, Tanrı Marduk’un kutsal ana Tiamat’ı nasıl yendiğini anlatır.

French’in açıkladığına göre İnanna, hakkındaki ilk mitlerde her şeyi kapsayan bir varlıktı: Doğumu, ölümü, ayrıca “bitki örtüsüyle iklimin, seher ve akşam yıldızının anası, koruyucusu ve tanrıçası olarak” yeniden doğuşu temsil ediliyordu. Sonraki mitlerden “Enki ve Dünya Düzeni”nde bir bürokrat olan Enki, kendi aralarında da bir hiyerarşiye sahip olan, ondan aşağı tanrılara başkanlık ederek baş tanrı olarak tasvir edildi. Enki’nin çeşitli makamlara atadığı tanrıların içinde yalnızca iki önemsiz tanrıça mevcuttu, İnanna bunlardan biri bile değildi. İnnana zamanla aşk ve savaş tanrıçası, sonra bir şifacı ve daha sonra baskın iki erkek tanrı arasında bir arabulucu oldu. Amurruların Mezopotamya’yı ele geçirmesinin ardındansa French’in deyimiyle, “İnanna, fahişelerin tanrıçası oldu.”

Karkid, Sümercede dişi “fahişe” anlamına gelen kelimedir. İlk defa M.Ö 2400’te en eski meslek listelerinin birinde karşımıza çıkıyor. Rahipler, tapınaklara para ve erkek çekmek için tutsak kadınları ve köleleri fahişeliğe zorlardı. 

Lerner, The Creation of Patriarchy isimli kitabında şöyle yazıyor:

“Ticari fuhuşun kadınların savaş esnasında tutsaklaştırılmasından doğmuş olması muhtemel. Kölelik yerleşik bir kurum haline geldikçe köle sahipleri, dişi kölelerini fahişe olarak kiralamaya başladı ve bazı köle sahipleri, onları çalıştırdığı ticari genelevler kurdu. Tutsak kadınların kişisel cinsel kullanım için hazır ve nazır olması, otoritelerini onu sıklıkla gasp ederek kazanan kralların ve şeflerin, servetlerini hizmetçiler ve cariyeler ile göstererek meşruiyet kazanma ihtiyacı haremlerin kurulmasına yol açtı. Böylece haremler; aristokratların, bürokratların ve varlıklı erkeklerin öykünebileceği güç göstergeleri haline geldi.

Ticari fuhuşun bir diğer kaynağı ise çiftçilerin yoksullaştırılması ve kıtlık dönemlerini atlatabilmek için borç köleliğine sebep olan borçlara bağımlılıklarının artmasıydı. İki cinsiyetten de çocuklar, borç taahütleri için aileleri tarafından terk ediliyor ya da ‘evlatlık’ verilmek üzere satılıyordu. Bu tür uygulamalar, dişi aile üyelerine fahişelik yaptırmanın aile reisine avantaj sağladığı koşulları oluşturabiliyordu. Ailelerinin onları köle olarak satmak zorunda kalması ya da yoksul kocalarının onları bu şekilde kullanması, kadınların fahişelik yapar hale gelmesine sebep olabiliyordu.”

M.Ö 2350’den itibaren kölelik, sınıf olarak pekişerek toplumsal düzenin kalıcı bir olgusu haline geldi ve  özel mülkiyet kavramı ortaya çıktı. Kadınlar, özel mülkiyete indirgenmelerinin yanı sıra erkeklerden farklı bir yasal ve ahlaki standarta göre yargılanıyordu. M.Ö 1750’ye gelene kadar, Hammurabi isimli bir Babil kralı mevcut yasaları bir miktar değiştirip derleyerek, Tanrı Şamaş tarafından tasdik edilen Hammurabi Kanunları’nı siyah dioritten yapılmış bir dikili taşa işlettirdi.

Bu yasalar, yüzlerce yıldır küçük topluluklarda yargıçlar ve halkın saygın yaşlıları tarafından uygulanan kanunların büyük bir kısmını kapsıyordu. Yasalar ‘kısasa kısas’ anlayışına dayanmasına rağmen bazı suçlar, mali yük ve kırbaç cezası ile ikame edilebilirdi. Lerner, Hammurabi Kanunları’nın üç ayrı sınıfı tanıdığını söyler: Rahiplerin ve devlet memurlarının bulunduğu Patrikler, şehirliler ve köleler. Cezalar sınıfa göre derecelendiriliyordu ve yüksek sınıftan bir kişiye verilen zarar için uygun görülen ceza, düşük sınıftan insanlara verilen zarar için uygun görülen cezaya göre çok daha ağırdı. Ayrıca erkekler işledikleri suçun cezasını çekmeleri için aile üyelerini, hizmetçilerini veya kölelerini kendileri yerine görevlendirebilirdi.

Hammurabi Kanunları’nda bir babanın çocukları üzerindeki otoritesinin sınırı yoktu. Bu 282 kanundan 73 tanesi, evlilik ve cinsellik ile ilgili konular hakkındaydı. Mesela bir kadın, kocasının memnuniyeti için ekonomik rolünü yasal olarak yerine getirmek zorundaydı. Eğer bir kadın ‘aptalca davranarak evdeki vazifelerini yerine getirmiyorsa ya da kocasının aşağılayacak davranışlarda bulunuyorsa’ kocası onu boşayabilir veya onu bir köle statüsüne indirgeyerek ikinci bir kadın ile evlenebilirdi. Kadınlar için boşanmak fiilen imkansızdı. 

Hammurabi dönemine dek  de mülkiyet erkekten erkeğe, erkek ailesi reisinden erkek aile reisine geçmekteydi. Ancak bu kadınlar vasıtası ile yani çeyiz ve başlık parasıyla gerçekleşiyordu. Bir kızın asıl değeri gelin olma potansiyeline bağlıydı ve bekaret, evliliğin koşullarından biriydi.  Herhangi bir evlilik, kadının bakire olmadığı anlaşılırsa iptal edilebilirdi. Kızların katı bir gözetim altında tutulması, iffetlerinin ve evlenecekleri kişiler üzerindeki aile kontrolünün garantisini veriyordu. Lerner bu konuda şöyle yazıyor:

“M.Ö. ikinci milenyumun ortalarına gelindiğinde, fuhuş yoksulların kızlarının yapması beklenen bir meslek olarak kurumsallaşmıştı. 

Mülk sahibi sınıftaki kadınların cinselliği üzerindeki denetlemeler topluma yerleştikçe saygın kızların bekareti, aileleri için finansal bir varlık haline geldi ve ticari fuhuş, erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için toplumsal bir gereklilik olarak görülmeye başlandı. Geriye kalan tek sorun ise saygın ve saygın olmayan kadınların birbirinden kesin ve kalıcı bir şekilde nasıl ayırt edilebileceği ve erkeklerin ‘saygın olmayan’ olarak tanımlanan kadınlarla sosyal ilişkiler kurmaktan nasıl caydırılabileceğiydi. Bu iki gaye de Orta Asur’un 40. kanunu ile nihayete erdirildi.’’

M.Ö on altıncı yüzyılda Babil yağmalandı ve M.Ö 1300 dolaylarında, başkenti Asur’dan ismini alan, militarist bir Asur imparatorluğu Suriye topraklarında yükseldi. İyi muhafaza edilmiş olan Orta Asur Kanunları (OAK), onu önceleyen Babil kanunlarından çok daha sertti ve bu sefer 112 kanundan 59’u evlilik ve cinsellik meseleleriyle ilgiliydi. Bakire bir kız tecavüze uğramışsa, kızdan boşanması yasaklanan tecavüzcüsüyle evlenmeye mahkumdu. Eğer tecavüzcü halihazırda evliyse, kızın babasına kendi eşini bir köle ya da cariye olarak vermekle yükümlüydü. 

OAK, fahişelerin saygın kadınlardan nasıl ayırt edileceğine dair sorunu çözmüştü. Cinsel olarak yalnızca bir adama hizmet eden ve onun koruması altında olan ev kadınları örtünerek saygın oluyordu. Yalnızca bir adama hizmet etmeyen ve onun koruması altında olmayan kadınların ise örtünmesi yasaktı. Yasanın hükmü şuydu:

“Ne derebeylerin eşleri, ne dullar ne de Asurlu kadınlar başları örtülü olmadan sokağa çıkabilir. Derebeylerin kızları da bir şal ya da kaftanla kendini örtmelidir… Sokağa yalnız çıktıklarında kendilerini örtmek zorundadırlar… Bir erkeğin evlendiği bir kutsal fahişe sokakta kendini örtmeli, bir erkeğin evlenmediğiyse sokakta başını açık bırakmalı, kendini örtmemelidir. Fahişelik yapan biri kendini örtmemeli, onun başı açık olmalıdır…”

Başının açık olması ile saygın kadınlardan ayrılan, kamusal alanda örtünmemiş olan bir kadın; fahişe farz ediliyordu. Bu kuralı ihlal etmek devlete karşı büyük bir suç olduğu kadar büyük bir cezaya da layıktı. Yasa şu talimatları veriyordu:

“Bir fahişeyi örtülü gören (erkek) kimse onu tutuklamalı, bulduğu tanıklarla saray mahkemesine getirmelidir. Mücevherleri alınmayacaktır (ama) onu tutuklayanlar kadının kıyafetlerini alabilirler. Kadına elli sopa vurulacak ve kafasına zift dökülecektir.”

OAK altında kadınların maruz kaldığı en ağır cezalardan biri kürtajla ilgiliydi: Kendileri veya başkalarına kürtaj yapan kadınlar, kazığa oturtuluyor ve defnedilmiyorlardı. Zina gibi kürtaj da yalnızca kadınlar için suç teşkil ediyordu: Başka bir adamın hamile eşine vurarak düşük yapmasına sebep olan erkek, eşi hamile kaldığı takdirde aynı zararın ona uygulanması için eşini yetkililere temsil ederek cezalandırılıyordu. 

Lerner bunu şöyle açıklıyor:

“Kendine kürtaj yapanlara verilen bu vahşi cezanın, kralın (devletin) gücü ile ataerkil aile reisinin çocukları ve eşleri üzerindeki gücü arasındaki ilişkiye, OAK tarihi boyunca verilen önemle ilgisi var. Böylece babanın halihazırda gelenekler tarafından zaten uygulanan ve kutsanan, yeni doğmuş çocuklarının yaşamı üzerine karar verme hakkı; OAK içerisinde toplumsal düzeni sağlamakla eşdeğerdir. Pratikte bu yeni doğan kız bebeklerin yaşaması mı ölmesi mi gerektiği konusunda verilen karardır. Bir kadının (kürtaj yaptırarak) böyle bir hakkı gasp etmesi, vatan hainliği veya krala saldırı ile aynı büyüklükte bir suç olarak görülür.”

The Rape Atrocity and the Boy Next Door (Tecavüz Vahşeti ve Kapı Komşusu Çocuk) isimli denemesinde Andrea Dworkin, bu en eski yasaların altında yatan prensipleri özetliyor: “Kadın, erkeğe aitti: Evlilik yasaları da bu mülk ilişkisini kutsuyordu. Tecavüz, bir kadının sahibinden çalınması anlamına geliyordu.” Tecavüz; hırsızlık, kaçırma ve bir adamın malını herhangi bir ticari faaliyet üzerinde anlaşmadan alma suçuydu. Zinanın yalnızca kadınlar için suç unsuru olmasının, kadınların boşanma sürecinde çektikleri zorlukların ve tecavüze karşı koymanın hem suç hem de (tecavüzün) kanıtlanmasının gerekmesi bu zihniyet yüzündendi. Nihayetinde, “Tecavüz, kadına sahip olan erkeğe karşı işlenmiş bir suçtu…” Dworkin bu yasaları geçen yüzyılın sonlarında inceledi çünkü onlar “hâlâ toplumsal düzen olarak bildiğimiz şeyin temeli olmaya devam ediyor.” Stanton, Gage ve ondan önce gelen birinci dalga feministler gibi o da bu düzeni değiştirmek istiyordu. 

1. Dingir, Tanrı anlamına gelen Sümerce bir kelimedir.

Çeviri: Daniela

Kaynak: https://reneejg.net/2018/12/creation-of-patriarchy/

“Dünyayı Kim Öldürdü?”: Ekofeminizm ve Dünyayı Yeşertmek

Bu metin yazarın izniyle İmdat Freni sitesinden alınmıştır.

Ekofeminizmin temel savı kadın ve doğanın aynı sömürünün kurbanı olduğu, akıl ve medeniyetin alanından dışlanarak daha alt bir seviyede konumlandırıldığı böylelikle tahakküm altına alınmalarının, metalaştırılmalarının normalleştirildiğidir.”

AYGÜN ŞEN

“Dişi gezegen, herkes için yeniden yeşil olacaktır”

Françoise d’Eaubonne

Neoliberalizmin geri dönülmez noktaya getirdiği ekosistemin tahrip edilmesi süreci sadece bilim insanlarının ve çevrecilerin değil, dünya kamuoyunun da gündeminde artık. Yakın zamanda Avustralya’da günlerce söndürülemeyen yangınlar sayısız canlının ölümüne sebep olurken küresel ısınmanın yangınların şiddetine etkisine dikkat çekildi. Sermayenin açgözlülüğü gezegeni yok oluşun eşiğine getirmişken dev barajlar, madenler, zehir saçan endüstrilerden sorumlu şirketlerle çıkar ilişkileri ortaya dökülen hükümetlerin, çöküşü yavaşlatacak önlemleri almakta bile isteksiz oldukları görülüyor. İklim eylemcileri hükümetleri acil önlemler almaya zorlayacak baskı grupları oluşturmaya çalışırken, krizin bedelini en ağır şekilde ödeyenler yoksullar ve yoksulların en savunmasızları da kadınlar ve çocuklar.

Ekofeminizme neden ihtiyaç var?

“Ekofeminizm” terimi ilk kez Fransız araştırmacı Françoise d’Eaubonne tarafından 1974’te “Le Féminisme ou la Mort” (Ya Feminizm Ya Ölüm) kitabında kullanılır. Sözcüğü kullanırken d’Eubonne’un amacı, ekolojik hareketlerin potansiyelini ilan etmek ve kadınları ekolojik bir devrime öncülük etmeye çağırmaktır. Aynı yıl Shelia Collins “A Different Heaven and Earth” (Farklı Bir Cennet ve Yeryüzü) kitabında cinsiyet ayrımcılığı ile ekolojik yıkım arasındaki bağa dikkat çeker; ekolojik yıkım, ırkçılık, sınıf sömürüsünün ataerkil yapıyı ayakta tutan parçalar olduğunu vurgular. 1970’lerden itibaren İkinci Dalga feministlerin tartışmaları ile perspektifi genişleyen ekofeminizm içinde farklı yaklaşımlar olsa da doğa ve kadının erkek medeniyeti tarafından kültür ve aklın alanından dışlanarak aynı şekilde sömürüldüğü görüşü merkezdedir.

Antik dönemde yurttaş sayılmayan, felsefe ve aklın alanından dışlanarak doğurma işlevine ve ev idaresine indirgenen kadın, sonraki yüzyıllarda dinsel öğretiler ile kirli ve günahkâr sayılarak değersizleştirilir. İnsanlığın cennetten, bedensel emek ve acının olmadığı göklerden kovulmasının nedeni Havva’nın günahkarlığıdır. Doğadaki canlı ve cansız tüm varlıklar, tıpkı kadın gibi, Ademoğlunun üzerinde egemenlik kurması, faydalanması, tarlasını ve kadınını nasıl istiyorsa öyle sürmesi için tanrı tarafından bahşedilmiştir. Aydınlanma Çağı düşünürleri de kadının erkekten daha düşük zihinsel ve bedensel güce sahip olduğunu söyler, toplum için faydalı bir eş ve anne olmasını sağlayacak kadar eğitim almasının yeterli olduğunu savunur. Böylelikle kadın ve doğa, erkek dinin zincirlerinden kurtulsa erkek bilimin zincirleri ile bağlanır. Doğayı sömürerek ekosistemi yıkımın eşiğine getiren insan-merkezciliği konuşurken aslında erkek-merkezci bir sistemden bahsettiğimizi, Batılı beyaz erkek tahakkümüne dayandığını hatırlamak gerek. Platon’dan Descartes ve Bacon’a kadar bilim ve felsefenin temellerini atan düşünürler yüzyıllar boyunca doğayı insan aklının biçim vereceği, üzerinde egemenlik kuracağı ruhsuz bir mekanizma olarak görürken denetim altına alınması gereken bu doğaya kadınlar, köleler, yerli halklar da dahil edildi.

Neoliberalizm ile otoriter/faşizan iktidarların iş birliği, gezegenin her köşesini doğa düşmanı projelerle yağmalayıp zehirlerken ekosistem insanlarının (Ramachandra Guha ve Juan Martinez Alier’in kavramlaştırmasıyla geçimi için bölgesel doğal kaynaklara büyük oranda ihtiyaç duyan, gündelik yaşamı ekolojik yıkımdan en çok zarar gören topluluklar veya bireyler), kadınların, yerli halkların yaşam biçimine büyük zarar veriyor. Örneğin Hasankeyf’te Ilısu, Amazon’da Belo Monte baraj projeleri nedeniyle yerinden edilen topluluklar kentin kıyısında sağlıksız koşullarda yaşamaya ve çalışmaya mahkûm ediliyor. Yüzyıllardır kolektif emek ile küçük çapta tarım ve hayvancılık yaparak geçinen kadınların, ailelerinin gündelik geçimini sağlarken endüstriyel şirketlerin sağlıksız gıdalarını tüketmekten başka şansı kalmıyor, toprakla bağı koparılan kadınlar tüketici haline getirilerek piyasaya entegre ediliyor. Akarsuların, toprakların, mevsimlerin, inanç ve geleneğin hala önemli bir parçasını meydana getirdiği kültürler, yerli halkların yerinden edilmesi nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ekofeminist Vandana Shiva, piyasa ve kalkınma adı verilen modern yaratılış mitinin, doğanın, kadınların ve Üçüncü Dünya’nın feda edilmesine dayandığını vurgular. Günümüzde gelinen nokta bu kesimlerin yoksullaşmasının ötesinde, sanayi ve ticaret alanına dahil edilemeyen tüm kültürlerin tamamen gözden çıkarılmasıdır. Küresel şirketlerin tohum patentleme süreçleri ile kadınların bin yıllardır tohum saklama, nesilden nesile geçen doğa bilgisi ve yöntemlerle üretimdeki dişil soykütüğü oluşturma pratikleri, üretimden gelen güçleri, eyleyicilikleri ortadan kaldırılıyor. Kapitalizm sadece doğanın armağanları olan kaynaklara değil, doğa ile kurulan yaşamsal bağa da el koyuyor.

Doğanın ve Dişi Bedenin Sömürülmesi

Ekofeminizmin temel savı kadın ve doğanın aynı sömürünün kurbanı olduğu, akıl ve medeniyetin alanından dışlanarak daha alt bir seviyede konumlandırıldığı böylelikle tahakküm altına alınmalarının, metalaştırılmalarının normalleştirildiğidir. 70’lerde bu konu tartışılmaya başlandığından beri radikal ekofeministler içinde farklı yaklaşımlar mevcut. Derin ekolojiye yaklaşan ve Toprak Ana Gaia mitinden beslenen, kadınların doğaya yakınlığının dişilikten kaynaklandığını öne süren özcü yaklaşımlar tahakkümün toplumsal katmanlarını göz ardı ederek dünyayı kurtarmanın yolunun içsel keşif ve doğayla bağların hatırlanması, doğanın insandan bağımsız değerinin takdir edilmesinden geçtiğini iddia eder. Küresel kapitalizmin bu içsel keşif yolculuğunda kadınlara eşlik edip etmeyeceği sorusu bir yana, dişiliğe yüklenen “doğaya en yakın” olma özelliği Antik Yunan’dan beri tekrar edilen “kültürün ve aklın ötekisi olan, denetim altında tutulacak ve sömürülecek doğa/kadın” anlatısına hizmet eder. Bu özcü yaklaşımlar ırkçılık, militarizm, sömürgecilik, yoksulluk, emperyalizm gibi hayati meseleleri görmezden gelerek “besleyip büyüten anne” rolünü kadınlara bir kez daha dayatma riskini taşır.

Juan Martinez Alier, Arundhati Roy, Ramachandra Guha gibi ekolojik adalet ve yoksulların çevreciliği alanının önemli araştırmacıları, yoksul halk kesimlerinin özsel olarak çevreci olmadıklarını, geçim kaynağı ve yaşam alanı olarak doğaya bağımlılıklarının bilincinde olmaları nedeniyle dev şirketler ve doğa arasındaki bir anlaşmazlıkta doğayı korumayı seçtiklerini vurgular. Ekofeminist Vandana Shiva da benzer şekilde Chipko hareketi gibi kadınların önderlik ettiği doğa koruma mücadelelerinde Kuzey-Güney ayrımı yapar. En temel ihtiyaçları için doğanın kaynaklarına ihtiyaç duyan Güney ülkeleri kadınları sadece tinsel bir bağ, özden gelen bir yakınlık, bilinçli bir ekomerkezcilik nedeniyle değil, gündelik yaşamlarını sürdürebilmek için ağaçları, su kaynaklarını ve toprağı küresel kapitalizmin sömürüsünden korumak zorundadırlar.

Gezegeni yok olmanın eşiğine getiren sorunları tanımlarken, dişi bedenin sömürülmesini, erkek ile kadın arasındaki biyolojik farklılıkları görmezden gelmeden tahakküm ilişkilerinin toplumsal inşa süreçlerini hesaba katan bir ekofeminizme ihtiyacımız var. Kadını biyolojisinden ya da toplumsallığından birini seçerek özgürleşmeye çağırmak bizi özcülüğe, yaratılışçılığa ya da mekanik, boş bir kabuk olarak beden algısına, yani ikili karşıtlıkları yeniden üretmeye götürür. Ekosistemi akıldışı bir mistisizmle kuşatmak ya da insan faydası için var olan ruhsuz bir mekanizma olarak görmekle aynı kaynaktan beslenen düalist bir dünya görüşüdür bu. Doğanın ve kadının sömürüsünün kaynağı biyolojik var oluşlarında değil bu oluşa binlerce yıldır yüklenen pasiflik, akıl dışılık gibi değerlerde, toplumsal inşalardadır.

Her savaşta petrolün, madenin, toprağın yanında kadın bedeninin de ganimet olarak sömürülmesinde doğa ile kadının metalaştırılmasının sonucunu görüyoruz. Çin’de kız çocukların ayaklarının bağlanmasından Viktoryen Dönem korselerine, yerli kadınların zorla kısırlaştırılmasından günümüz estetik cerrahisine kadar tahakküm pratiklerinin üzerinde uygulandığı kadın bedeni ile atıklarla zehirlenen, kaynakları yağmalanan doğa aynı sömürgeci sistemin kurbanlarıdır. Dişi beden ve doğa birbirine dönüştürülerek, logostan dışlanarak köleleştirilir. Ekosistemi kurtarmanın, sömürü ve yağmanın olmadığı bir sistem için mücadele etmenin yolu sorunları şekilsiz ve teşhis edilemez bir hale getirmek değil. Irk görmeden ırkçılığı görmenin mümkün olmaması gibi, cinsiyeti görmeden cinsiyetçi sömürüyle mücadele edilmesi mümkün olamaz.

Distopyen Kurgular ve Ekofeminist Devrim

Val Plumwood’un belirttiği gibi, Antik Yunan filozoflarından beri yoğunlaşarak devam eden erkek aklın ve ‘rasyonel’ düşüncenin kutsanması insanlığı en irrasyonel sonuca, ekosisteme verdiği hasar nedeniyle diğer türlerle birlikte kendi türünü de yok ettiği noktaya getirdi. Kadınlar ve doğa üzerindeki erkek tahakkümü gücünü erkek merkezli dinlerden ve bilimden alarak her köşesinde savaşların ve sömürünün hüküm sürdüğü küresel bir sermaye imparatorluğu yarattı. Küresel çapta sağın ve militarizmin yükselişi ile doğa ve kadın düşmanlığı el ele gidiyor. Distopyen anlatılarda totaliter devletler, mülteci düşmanlığı, militarizm, kadınların köleleştirilmesi ve ekosistemin çöküşü arasındaki bağ ortaya seriliyor. Bu popüler metinlerde kimyasallar, hastalıklar ve savaşlar nedeniyle çocuklar doğmuyor ya da sağlıksız doğuyor. Ekofeministlerin vurguladığı gibi kadınlar ve doğa benzer biçimde köleleştiriliyor. Hamile kalabilen kadınlar günümüz endüstriyel hayvancılığına benzer şekilde zorla dölleniyor, doğurtuluyor, yavrularına ve sütlerine el konuluyor. Mevcut gerçekliğimize baktığımızda mahşer sonrası senaryolarında zehirli atmosfer, su savaşları, besin kıtlığı yanında damızlık köleler haline getirilmiş, bedenlerine ve toplumsallıklarına el konulmuş kadınların yer alması tesadüf değil.

Hint asıllı yönetmen Deepa Mehta, Leila’da yağmur yerine balçık yağan ve çöp dağlarından mahşeri dumanlar yükselen, kastlara göre yüksek duvarlarla bölünen bir ülkeyi anlatır. Su ve besin kıtlığı yaşanan ülkede toplumun en alt sınıfı olan Doosh’ların su kullanması yasaklanmıştır. Kamera varoşlarda dolaşırken duvarlarda “Kimin ilerlemesi?”, “Siz ilerledikçe biz yanıyoruz” yazıları göze çarpar. Farklı kastlardan insanların melez çocuklarına devlet el koyar, kadınlara zorla kürtaj yapılır. Biyoiktidar üremeyi ulusun zenginliği olarak işe koşarken ulusun kimleri besleyeceği sorusunu yani kimlerin zenginlik, kimlerin yük olduğu sorusunu da sorar. Margaret Atwood’un ünlü eseri Damızlık Kızın Öyküsü’nde zehirlenmiş bir dünyada doğurganlığını koruyan kadınların üst rütbeli erkelerin soyunu devam ettirmek için sistematik tecavüze maruz bırakıldığı, bu ulusal zenginliğin başka ülkelere damızlık olarak ihraç edildiği kadın cehennemini okuruz. Tüm bu gelecek vizyonlarında politik ve ekonomik krizler, su ve besin kıtlığı kadınların yasal haklarına el koymanın ‘gerekçesini’ oluşturur. Çalışmalarının yasaklanması, hesaplarına el konulması ve erkek vasiler atanması gibi hak gasplarının ardından kadınların tamamen bedene indirgenerek damızlık kölelere dönüştürülmesi gerçekleşir.

George Miller’ın post-apokaliptik filmi Mad Max: Fury Road petrol savaşlarının ardından su savaşları ve nükleer savaş yaşanmış bir dünyada geçer. İnsan ömrünün kısaldığı, çocukların hastalıklı ve sakat doğduğu çöle dönmüş bu dünyada savaşan emperyalist devletlerden geriye yağmacı kabileler, yamyam çeteler kalmıştır. Ölümsüz Joe adlı liderin kabilesi, yakaladıkları erkekleri damgalayıp kan torbası olarak kafeslerde tasmalı halde tutarken, bekaret kemeri takılmış kadınları “Joe’nun damızlıkları” olarak dev bir kasaya kilitler, sütlerini sağıp depolar. Joe’nun barbar imparatorluğunda erkeklerin görevi savaş çocuğu (nux) olup öldürmek ve ölmek, kadınlarınki ise yeni savaş çocukları doğurmaktır. Valhalla’nın onları beklediğine inanan ve Joe uğruna ölmek için yarışırken “bana şahit olun” diye bağıran nuxlar, militarizmi saran halenin şahitlik, şehitlik, cennet gibi mistik kavramlarla nasıl örüldüğünü gösterir. Kanı, yavrusu, sütü zorla elinden alınan kurbanlar günümüz emperyalist barbarlığının varacağı gelecekteki ilkel barbarlığa dair bir vizyon sunmakla kalmaz, taşıyıcı annelikten endüstriyel hayvancılığa kadar günümüz insan ve hayvan sömürüsünün nasıl işlediğini gösterir. Perdede izlediğimiz bu dünya size çok gerçek dışı geldiyse bir kez daha düşünmenizi öneririm: Suriye’de IŞİD, Uganda’da Lords Resistance Army, Nijerya’da Boko Haram gibi radikal dinci örgütlerin cennet vaadedilmiş militanları, örgüte üye doğurması için kaçırılıp tecavüz edilen kadınlar, bu kadınları kendi aralarında alıp satanlar şu anda ve bu dünyada.

Filmin kahramanı Furiosa kadınları kurtarıp küçük bir kızken yaşadığı Yeşil Bölge’ye, “Nice Anneler” denilen kadın topluluğuna götürmeye çalışır. Kadınların kaçarken duvarlara yazdıkları sözler film boyunca tekrarlanır: “Bebeklerimiz savaş lordu olmayacak!” “Dünyayı kim öldürdü?” Hamile kadınların güven içinde doğum yapabilecekleri, “Nice Anneler”in sakladığı tohumları ekebilecekleri bir yer arayan Furiosa ve genç kadınların kaçışına Max de katılır. Bu çatışma ve kayıplarla geçen yolculuğun temsil ettiği mücadele, yönünü ve yuvasını kaybetmiş insanlığın yeni bir yuva arayışıdır.

Film dünyayı kimin öldürdüğü sorusunun cevabını vermekle kalmaz, kimin kurtaracağını da gösterir. Sadece sömürüyü ifşa etme değil, dişil bir soy kütüğü oluşturma ve ekofeminist bir vizyon sunma biçimi de önemlidir. Yaşlı kadının yıllardır koruduğu tohum çantasını ölmeden önce hamile bir genç kadına emanet etmesi, Max’in Ölümsüz Joe’yu öldürerek Hisar’a çıkan kadınları kalabalıkla birlikte izlemesi, ancak yukarı onlarla birlikte çıkmaması, Joe’nun el koyduğu suyun kayalıklardan aşağıda bekleyen kalabalık üzerine akması kadınların inşa edeceği geleceğin herkes için yeşil, barışçıl ve adil olacağını anlatır.

Hala kadınların kaç çocuğu hangi yöntemle doğuracağı hükümetler tarafından tartışma konusu edilebiliyorsa dişi bedenin tahakkümün merkezinde olduğu açıktır. Kadınlar ucuz işgücü, asker, yurttaş doğurup yetiştirmeleri için baskı altına alınır. Kadının bedeni ücretsiz emek, haz nesnesi, ganimet olarak sömürülürken tıpkı doğa gibi itaatkâr ve verici olması beklenir. Bu beklentilerle dolu değer sistemi biyolojik cinsiyetin bir sonucu değil, erkek egemen sistemin inşa ettiği toplumsal cinsiyetin yansımasıdır. Bu sistemle mücadele etmek için yapılması gereken biyolojik gerçeği reddetmek değil, üzerine inşa edilen değerler sistemini ortadan kaldırmaktır. Militarizmin, ırkçılığın, kadın düşmanlığının ve ekosistemin yağmalanmasının iç içe geçmiş bir çıkarlar sistemini beslediğini aklımızda tutarak tüm ekosistem sakinleri için daha yeşil bir feminizm ve daha feminist bir ekoloji mücadelesine hemen şimdi ihtiyacımız var. Biyolojik gerçeği de toplumsal inşa süreçlerini de inkâr etmeden anti-kapitalist, anti-faşist ve ekomerkezci bir politika sadece kadınları değil, tüm ekosistem sakinlerini kurtaracaktır. Ancak bu kez üzerimize yüklenen gezegenin fedakâr anneleri rolünü bir kenara bırakalım, taleplerimizi yeşil bir devrimden sonraya ertelemeyelim. Mücadelenin destekçileri değil mücadele edenleriz biz. Yeşil bir devrim için ortadan kaldırılması gereken tüm sömürü ve şiddet biçimlerine içkin olan kadın düşmanlığı devrimden sonra çözülecek bir semptom değil, hastalığın kendisi ve devrimin önündeki en büyük engellerden biridir.

Kızlar ve Çimenler

LIERRE KEITH

Bir test tüpünün içine hapsolmuş kan durgun bir sıvı gibi gözükebilir ancak o canlıdır; hepiniz kadar yaşam ve akılla doludur. Aynı zamanda bedeninizin büyük bir kısmını, elli trilyon hücrenizin çeyreğini kırmızı kan hücreleri oluşturur. Saniyede iki milyon yeni hücre doğar. Kırmızı kan hücreleri olgunlaşma yolunda ilerlerken hücre çekirdeklerinden kurtulur, yani DNA’larıyla bölünme ve onarım kabiliyetlerini kaybederler. Gelecekleri yoktur, yalnızca bir görevleri vardır: Oksijeninize bağlanacak olan hemoglobini taşımak. Oksijeni kendileri için kullanmazlar, yalnızca iletirler. Bunu hassas bir kesinlikle, her yirmi saniyede bir bedeniniz boyunca bir dolaşım döngüsünü tamamlayarak yüz gün boyunca gerçekleştirirler. Daha sonra da ölürler.

Hemoglobinin özünde bir demir molekülü vardır. Ciğerlerinizin yüzeyindeki oksijeni kavrayan, kan akışı boyunca oksijeni tutan ve ihtiyacı olan hücrelere salıveren demirdir. Eğer demir yoksa vücudun her zamanki gibi yedek bir planı vardır. Kan hacmini arttırmak için su oranını yükseltir; seyrelerek incelmiş kan kılcal damarlarda daha hızlı seyahat eder. Daha az ile daha fazlasını yapar.

Her şey yolunda gibidir ancak hücrelere aktarılan oksijen giderek azalmaktadır. Bu esnada bir başka plan devreye girer: Kalp debisinde artış. Kalp, atım hacmini ve oranını arttırır. Beyin ise patlamanızı önlemek amacıyla devreye girerek kan damarlarınızı sarmalayan kaslara gevşemelerini söyler. Böylece kan basıncı sabitken kan hacmi artabilir.

Ancak vücuda hala hiç demir ulaşmaz. Bu noktada, beyni ve kalbi korumak için diğer organlar iş birliği yaparak kendilerine gelen kan akışından vazgeçerler. Cilt büyük fedakârlıklar verir, bu yüzdendir ki anemikler solgunlukları ile meşhurdur. Kişi tarafından farkına varılan belirtiler, önce dokular sonra da organlar açlık çekmeye başladıkça artacaktır.

Eğer sorun devam ederse, eninde sonunda tüm planlar başarısız olacaktır. Güçlü bir kalp bile bir raddeye kadar kendini zorlayabilir. Kan kılcal damarlara geri dolar; basınç altında kalan sıvı çevredeki dokulara sızmaya başlar. Bu esnada şişmeye başlarsınız ancak nedenini bilemezsiniz. Bir müddet sonra sıvı ciğerlerinize de dolmaya başlar. Alveoller, havanın müjdesini bekleyen küçük keseler, bu su baskınından dolayı kaskatı kesilirler. Kısa sürede keseler sıvıyla dolar. Vücudunuz kendini boğmaktadır. Bu duruma akciğer ödemi denir ve başınız beladadır.

Bunları benim başıma geldikleri için biliyorum. İyi huylu rahim tümörlerim her ay canımdan can alıyordu. Onları aldırmak için geçirdiğim ameliyatla dönüşü olmayan bir yola girmiştim. Hiçbir şeyin farkında değildim ancak bedenim ne olduğunu anladı ve tepki verdi. Gözlerim, bileklerim ve baldırlarım şişti. Nefes alamamaya başladım. Sonra da nefes alıp vermek acı vermeye başladı. Sonunda köpeğimin ‘’Gel uyuyalım! Birlikte!’’ tavsiyesini almayı bırakıp kendimi acil servise sürükledim ve her şey açığa çıktı.

İki hafta sonra su baskını yatışmış, bedenimin sulak dokularına çekilmişti. Acının yokluğu kendimi iyi hissetmemi sağladı. Nefes almak muhteşemdi, hayal edebileceğim en güzel şeydi. Tek istediğim her an zahmetsizce içime çektiğim nefesti. Bu duygunun zamanla sönükleşeceğini ve bunu unutacağımı biliyordum. Ancak birkaç gün bile olsa, hayatta olduğumu hissetim. Ve bu harika bir şeydi.

Bedenlerimiz sahip olduğumuz ve sahip olmak isteyebileceğimiz her şey. Hayattayız ve hayatta olma imkânına sahibiz. Cildimizin yüzeyinde güneş ışığını ve yumuşak şeyleri bekleyen bir neşe mevcut. (Her ikisi de endorfin salgılatıyor, yani evet: neşe) Kalplerimizin sürekli ve korkusuz sesleri var. Annelerinin kalpleri üzerinde taşınan bebekler, taşınmayanlara göre daha iyi nefes alıyor. Kemiğin gücü, kasın gerilmesi ve bunların karmaşık eşgüdümü… Bizler sulak bir ortamdaki bir dizi elektriksel dürtüden ibaretiz. Nasıl mı? Bu dürtüleri yöneten sinirler yağdan oluşan miyelin ile kaplı, yalıtılmış haldeler. Bu, birbirinden uzak olan vücut bölümleri arasında kıvrak bir iletişime olanak sağlıyor. Şunu anlayın: Bütün bunların hepsi canlı. Hepsi birbiriyle iletişim halinde, kararlar alıyor ve yaptıklarının farkında. Bunun karmaşıklığını kavrayabilmenin imkanı yok. Beynin filigranını, sinapslarını, sinir ve kaslarını keşfetmeye başlamak göz kırpışınızın bile bir mucize olduğunu anlamaktan geçer.

401px-venushohlefels2

Beyinlerimiz iki milyon yıllık bir gelişmenin sonucu. Bu uzun ve yavaş büyüme, kafatası kapasitemizi ikiye katladı. Bundan sonra yaptığımız ilk şeyse teşekkür etmek oldu: Megafaunayı ve megadişileri çizdik, oyduk ve heykellerini yaptık. Bilinen en eski figüratif heykel olan Hohle Fels Tanrıçasını oymak için biri kırk bin yıl önce yüzlerce saatini harcadı. Burada herhangi bir gizem yok, en azından benim için: Hayvanlar ve kadınlar bize can verdi. Elbette bizim ilk ve ebedi sanat projemiz olacaklardı. Huşu ve şükran içimize; hem bedenimize hem de beynimize yerleşmiş. Bir zamanlar hayatta olduğumuzun farkındaydık. Ve bu harika bir şeydi.

———————

Ve şimdi muziceler diyarını geride bırakarak cehenneme giriş yapıyoruz.

Gezegenimizde hüküm süren din ataerkidir. Çeşitli şekillerde varlığını sürdürüyor: eski, yeni, dini ya da seküler… Ancak temeline indiğimizde hepsi nekrofilik. Erich Fromm nekrofiliyi “Canlı olanı, cansıza çevirmeye duyulan arzu, salt yıkıma uğratmak için yıkma ve bütün bunların tamamen mekanikleşmesine odaklanma” olarak tanımlıyor. Bu dinde en büyük günah canlı olmak ve bu günahın taşıyıcıları ise dişiler. Ataerki koşullarında dişi beden nefret uyandırır; can veren yağ hücreleri yerilen, üretken organları hor görülendir. Dişi bedenin doğal durumu her zaman alay konusudur: Normal ayaklar on santimlik koçanlara dönüştürülmeli; kaburgalar çökene kadar ezilmelidir. Memeler ya çok büyük ya çok küçük bulunur ya da tamamen alınmalıdırlar. Bunların acı vermesi, bu uygulamaların çeperinde kalmaz, merkezidir. Kadın, acı çektirilerek itaatkarlaştırılır.

Nekrofili, sadizmin son noktasıdır. Sadistik arzu, Fromm’un tanımladığı gibi “canlı bir varlık üzerinde mutlak ve sınırsız kontrol” ile ilgilidir. Acı vermenin ve aşağılamanın amacı bir insanın iradesini yıkmaktır. Acı insanı aşağılar, mağdur edilmek küçük düşürmeyi barındırır ve eninde sonunda herkes kırılmaya uğrar. Bunu yapabilme gücüne sahip olmak, sadistin hayallerini süsler. Ve kim bu kontrole karşı, yürümekte bile zorlanan bir kadın kadar savunmasız olabilir?

Bazı isimler: cam, makas, jilet, asit. Bazı fiiler: kesmek, kazımak, dağlamak, yakmak. Bu isimler ve fiiller; nesnesi bacakları zorla açılmış yedi yaşında bir kız olduğunda ağza alınmayacak cümleler oluşturur. Sekiz bin sinir ucu olan klitoris her türünde kesilir. Kadın sünnetlerinin en aşırı türlerindeyse dudaklar tamamen kesilerek alınır ve vajina açıklığı dikilerek kapatılır. Düğün gecesinde kocası, penisinden önce bir bıçak ile onun içine girer.

Bunları bir insana yapmazsın, bir nesneye yaparsın. Bu kadarı doğru ancak daha fazlası da var. Çünkü dünya nesnelerle dolu -karton kutular ve terk edilmiş arabalar gibi- ancak erkekler vakitlerini bunlara işkence ederek harcamıyor. Nesne olmadığımızı, acıyı hisseden sinirlerimizin ve moraran bir vücudumuzun olduğunun farkındalar. Bizim üzerimizde hak iddia ettiklerinde gidecek hiçbir yerimizin olmadığını biliyorlar. İşte sadist, hazzını tam da buradan alır: Acı, çile üretir; aşağılanma ise belki daha fazlasını. Ve eğer erkek bunu kadın üzerinde gerçekleştirebilirse bu onun kontrolünün mutlak kanıtıdır.

Sadistin arkasında bizi ona teslim eden kurumlar, yani iktidarın toplandığı oluşumlar var. Bir yargıç kadınların bedensel bütünlüğünü hiçe sayan hükümler verdiğinde; yani mesela eteklerin altından çekilen fotoğrafların yasal olduğunu, düşük yapmanın cinayet sayıldığını, kadınların dayak yeme beklentisi içinde olmaları gerektiğini söylediği her sefer erkek kazanıyor. Modanın efendileri topukları daha yüksek, giysileri daha dar yaptıkça erkek gülümsüyor. Kadınların bir sınıf olarak bütünüyle -yani aslında akla gelen her hiyerarşinin en altında, en yoksul ve en çaresiz olanlarının- seks için meta sayılmasının yasal görüldüğü her koşulda, erkek adeta hemcinsleriyle kolektif biçimde erekte oluyor. Erkeklerin kişisel olarak bu kadınları kullanıp kullanmadığı konuyla ilgisiz. Toplum onların erkek için orada bulunduklarına karar kılmış, diğer erkekler buna çoktan razı olmuş, olacaklar da. Erkek, bu kadınlardan birini öldürebilir ve kimse fark etmeyecektir; kimse etmiyor. Öldürme eylemi, sadist için cinselliğin nihai noktasıdır.

Bunun bir sonu, doğal bir bitiş noktası yok. Her zaman kontrol etme arzusunu coşturabileceği bir başka hissedebilen canlı var. Böylece bu bağımlılık sonsuza dek doyuruluyor. Diğer bağımlılık türlerinde, bağımlı dibe vurur. Hayatı yürütülemez hale gelir. Çözüm durmak ya da ölmektir. Fakat sadist kendine zarar vermez. Sadist için vurulacak bir dip yoktur. Yalnızca toplum tarafından servis edilen sonsuz sayıda mağdur seçeneği vardır. Kadınlar kendi cenazelerinin ziyafetidir. Ve erkek kendini doyurduğu için mutludur.

__________

Eğer feminizm tek bir kelimeye indirgenseydi bu “Hayır” olurdu. “Hayır” yalnızca kendini özne gören biri tarafından telaffuz edilebilir. Nesnelerin ne eveti ne de hayırı vardır. Öznelikse “hayır” ile başlar. Feministler hayır dediler ve bu konuda ciddiydik.

“Hayır” sınırlarını genişletti, tek kişinin hor görülmesi herkesin yarası oldu: “Biz” politik hareketlerin kelimesidir. Bu kelime olmazsa, kadınlar bir sonraki Kötü Şeye karşı nefeslerini tutarak düşmanca, kaotik bir denizde kendilerini akıntıya bırakmış olurlar. Feminizm lensi ile birlikte kaos, keskin bir odak kazanır. Kötü Şeyleri biz isimlendirdik. Sonra da örüntüyü görebilmek için inkar ve umutsuzluk ile yüzleştik. Buna teori deniyor. Sonrasında ise çözümler talep ettik. İşte bunu özneler, özellikle politik özneler yapar. Emmeline Pankhurst, Britanyalı sufrajetlerin lideri, nüfus sayım ofisinde doğum kaydı bölümünde çalışıyordu. Her gün genç kızlar yeni doğan çocuklarıyla geliyordu. Her gün çocuğun babasının kim olduğunu sormak zorundaydı ve her gün kızlar utanç ve öfke ile ağlamaya başlıyordu. Okuyucu, o babaların kim olduğunu biliyorsun. İşte bu yüzden Emmeline Pankhurst hiçbir zaman vazgeçmedi.

Sadiste hayır demek, o kızların vazgeçilmeyecek haklara sahip insanlar, politik özneler olduklarını savunmaktır. Her bir yaşam kendi iradesine sahip ve özerktir; her yaşam ancak bir beden içinde yaşanabilir. Bölümleri için parçalara ayrılacak bir nesne içinde değil; canlı bir beden içinde. Özellikle çocuk istismarı bedeni bir kafese çevirmek için tasarlanmıştır. Parmaklıklar önce korku ve acıyla oluşsa da zamanla insanın kendinden nefretine dönüşerek sertleşir. Utanç aşılamak, itaat için en iyi yöntem: Utanırız -cinsel saldırı bunu yapmakta çok başarılıdır- ve hayatımızın sonuna dek itaat edeceğizdir. Bizim itaatimiz, elbette erkeğin kontrolü demek. Sahip olduğu bu güç onun aynı zamanda hazzı ve bir sonraki neslin kızlarının kendi bedeninden nefret eden kadınlar olmak üzere büyümesini garantiliyor.

__________

Bedenlerimize yapılan gezegenimize de yapıldı. Sadist kontrol uygular, nekrofil yaşayanı ölüye çevirir. Hedefleri irade sahibi olanlar ve vahşi doğa. Nekrotik projeleri neredeyse amacına ulaştı.

Birer birer incelendiğinde durum çok korkutucu. Benim yaşadığım zaman zarfında dünya vahşi doğasının yarısını yitirdi. Her gün iki yüz tür tükenişin uzun gecesine doğru kayıyor. Okyanus bolluk ve bereket kelimeleriyle eş anlamlı. Bütünlük ve sonsuzluk da bu listede. Ancak 2048 itibariyle okyanuslar balıksız kalacak. Eklembacaklı kabuklular ‘’tam üreme başarısızlığı’’ yaşıyorlar. Başka bir deyişle, bebekleri ölüyor. Aynı zamanda planktonlar da kayboluyor. Belki planktonlar umursanmaya değmeyecek kadar küçük ve yeşil ancak şunu bilin: üç hayvan nefesinden ikisi planktonların ürettiği oksijen sayesinde mümkün. Eğer okyanuslar yok olursa biz de yok oluruz.

Başka ne olmasını bekliyordunuz? Örüntüyü görün, yalnızca şu an olanları değil. Büyük ovalarda o kadar çok bizon vardı ki oturup günlerce sürünün gümbürtüsünü dinleyebilirdiniz. Kaliforniya’nın merkez vadisinde kuş sürüleri o kadar büyüktü ki güneş ışığını kapatıyorlardı. Indiana’nın çeyreği sulak alandı; hayat dolu ve bereketliydi. Şimdi ise mısır dolu bir çöl. Benim yaşadığım Kuzeybatı Pasifik’teki on milyon balık on bin balığa düştü. İnsanlar onların gelişini gün boyunca duyardı. Bu bir hikaye değil, bunu hatırlayan insanlar hala hayatta. Ve ben hiç kırk milyon yıllık ısrarın evinin yolunu bulduğunda suyun çıkardığı sesi duymadım. Artık ‘’Kıyamet’’ kelimesini kullanabilir miyim?

Nekrofil bizlerin mekanik bileşenler olduğunda, nehirlerin mühendislik projeleri olduğuna, genlerin hevesle biçilip düzenlenebileceğinde ısrarcı. O, bizim makineler olduğumuza inanıyor, bir makinenin parçalarının açılıp birleştirilebileceği gerçeğinin apaçıklığına rağmen. Canlı bir varlığa bu yapılamaz; canlı bir gezegene de yapılamayacağı gibi…

Dünyaya karşı savaşın nerede başladığını anlayın. Yerküre üstündeki yedi bölgede insanlar tarım denen bir faaliyetle uğraşmaya başladılar. Kabaca, bir parça toprağı alıp üzerindeki tüm canlıları temizleyip, insanların kullanımı için ekim yaparsın. Bu toprağı ona ihtiyacı olan milyonlarca canlı ile paylaşmak yerine yalnızca insanların yetişmesini sağlarsın. Bu yaşamsal (biyotik) kırımdır. İnsan nüfusu devasa sayılara yükselirken geriye kalan herkesin nesli tükenmeye doğru sürükleniyor.

Tarım, medeniyet adı verilen bir yaşam biçimini yaratır. Medeniyet insanların şehirlerde yaşaması demektir. Bunun anlamı insanın, toprağın verebileceğinden daha fazlasına ihtiyacının olmasıdır. Gıda, su, enerji başka bir yerlerden gelmek zorunda. İnsanların kalplerinde ne kadar sevgi dolu ve barışçıl değerler bulundurdukları önemli değil. Toplum emperyalizm ve soykırıma bağımlı durumda. Çünkü kimse toprağını, suyunu, ağacını başkasına vermeye yanaşmaz. Ama şehir kendisine ait olanı tükettiği için dışarı gidip bunları başka bir yerden almak zorundadır. Bu son on bin yılın birkaç cümlede özeti.

Medeniyetin sonu başlangıcına yazılmış halde. Tarım dünyayı yıkıma sürüklüyor. Bu tarımın kötü sonuçlarını gördüğümüz istisnai bir gün değil. Tarımın ta kendisi. Ağaçları devirip, çayırları tahrip ediyor, sulak bölgeleri kurutuyorsun. Özellikle de toprağı mahvediyorsun. Medeniyetler 800 ve belki de 2000 yıl, toprak direnmeyi bırakana kadar dayanıyor.

Tüm kıtaları kontrol etmek kadar sadistçe başka ne olabilir? Dağları moloza çeviriyor ve nehirler o ne söylerse yapmak zorunda. Yaşamın temel birimi genetik mühendislik ile, maddenin temel birimi de milyonları öldüren bombalar yapmak için ihlal ediliyor. Bu onun tutkusu: Yaşayanı, ölüye çevirmek. Mesele sadece bireysel ölümler hatta türlerin tükenmesi bile değil. Yaşamsal sürecin kendisi tehlike altında ve bu mücadeleyi fena kaybediyor. Omurgalıların evrimi uzun bir süredir duraklama halinde çünkü yeterince yaşam alanı (habitat) kalmadı. Çin’de bazı bölgeler var ki buralarda çiçek açan bitki yok. Neden mi? Çünkü polen taşıyıcıların hepsi öldü. Bu beş yüz milyon yıllık evrimin sonlanlaması demek.

O her şeyin ölmesini istiyor. Bu onun en büyük heyecanı ve her şeyi kontrol etmesinin tek yolu. Ona göre zaten hiçbir zaman canlı değildiler; bilinç sahibi bir topluluk, gerçekten vahşi bir bölge hiçbir zaman yoktu. Hepsi onun beğenisine göre düzenleyebileceği cansız bileşenler; yönetebileceği bir bahçe. Bu şekilde yönettiği her toprağın çöle dönüştüğünü filan gözardı edin(!). Yaşamın temel bütünlüğü ihlal edilmiş durumda ve şimdi o yaşamın hiçbir zaman varolmadığını iddia ediyor. Canının istediğini yapabiliyor ve kimse onu durdurmuyor…

__________

Onu durdurabilir miyiz?

Ben evet diyorum, bunu dedikten sonra da pes etmeye hiç niyetim yok. Elimizdeki gerçekler dayanılmaz halde ancak yalnızca onlarla yüzleşince örüntü aydınlığa çıkıyor. Medeniyet kaynakların kurutulması üzerine kurulu. Medeniyet, komşularını fethederek ve onları topraklarını soyarak emperyalizm ile kendisini destekliyor ancak eninde sonunda koloniler de sıfırı tüketiyor. Fosil yakıt, kapitalizm gibi, bir hızlandırıcı rolünü oynuyor ancak hepsinin altında yatan problem bu ikisinden çok daha büyük. Medeniyet tarıma ihtiyaç duyuyor ve tarım, yaşayan dünyaya açılmış bir savaş. İnsanlığın yarattığı kültürün içinde önceden varolan güzel her şey, bu on bin yıllık savaş yüzünden nekrotik bir hal aldı; yani çürüyerek ölüyor.

Ancak insanlar bu yaptıklarına devam etmeyi bırakabilir. İmtiyaz sahibi her kurum yanlış yöne doğru ilerlemekte. Bu yıkımın devamı için aslında somut bir neden yok. Asıl neden politik: Sadist ödüllendiriliyor, hatta çok iyi ödüllendiriliyor. Çoğu solcu ve çevreci bunu görebiliyor. Göremedikleri şey ise radikal feminizmin merkezindeki fikir: Tahakkümden alınan haz.

İşte aterkinin gerçek dehası tam burada yatıyor: Bu baskıyı doğal göstermekle kalmıyor baskı uygulama pratiklerini cinselleştiriyor. Tahakkümü ve itaati erotize ediyor, sonra da bunları maskülenlik ve feminenlik adı altında kurumsallaştırıyor. Erkekler sınırları ihlal ederek gerçek anlamda erkeklere dönüşüyorlar: Kadın ve çocukların cinsel sınırlarını, yerli halkların kültürel ve politik sınırlarını, nehir ve ormanların biyolojik sınırlarını, diğer türlerin genetik sınırlarını ve atomun kendisinin fiziksel sınırlarını. Sadist para ve güç ile ödüllendiriliyor ancak tahakküm kurmak ona cinsel bir heyecan da veriyor. Ve dünyanın sonu, daha güçlü bir orgazm yaşamak için kendi kendini nefessiz bırakanların toplu otuzbirinden ibaret.

İşte feminizmin gerçek dehası da bizim bunu anlamış olmamız.

Gezegenimizi kurtarmak için yapılması gereken basit: Bu savaşı durdurmak. Eğer yolundan çekilirsek yaşam eski haline dönecektir çünkü o yaşamak istiyor. Ormanlar ve çayırlar yollarını bulacaktır. Her baraj, her çimentodan kanal yıkılacak; nehirlerin kederi azalıp tekrar okyanuslarla buluşacaklar. Balıklar ne yapacaklarını bilecektir. Onlar yendiklerinde, ormanı besler; orman da nehirleri korur, bu da daha fazla somon balığına yuva oluşturur. Bu yıkımın sonu değil ama yıkıma sebep olan eylemlere ortak olmamızın sonu ki bu da dünyayı yeniden bütünleştirecektir.

Bazen bazı gerçekler yüreğimizdeki tüm cesarete ihtiyaç duyar. Bu gerçeklerden biri atmosferdeki karbondioksit seviyesinin 400 ppm sınırını aşmış olması. Yaşamın devamlılığı için karbonun toprağa geri dönmesi gerek. Böylece konumuz çimenlere geliyor.

Yeryüzünün nemli olduğu yerlerde ağaçlar ormanları oluşturur. Kuru yerlerdeyse çimenler büyür. Çayırlar yazın aşırı sıcaklara, kışın şiddetli soğuğa dayanıklıdır. Çimenler bedenlerinin yüzde seksenini kök halinde toprak altında tutarak hayatta kalır. Bu kökler doğa için hayati öneme sahiptir. Yağmurun toprağa girebilmesi için fiziksel kanallar temin ederler. Yerin dört buçuk metre kadar derinliklerindeki kayalardan canlıların ihtiyacı olan mineralleri yukarı taşıyabilirler. İnanılmaz bir hızda toprak oluşturabilirler. Toprağı yapmak için kullandıkları temel madde karbondur. Bu da karbonu gökyüzünden koparabilmek için tek çaremizin çimenler olduğu anlamına geliyor.

Ve eğer onlara imkan tanırsak bunu yapacaklardır. Eğer dünyanın tarım savaşı yüzünden yok edilen çayırlarının %75’ini on beş yıl içinde onarabilirsek, çimenler endüstriyel çağın başlangıcından beri salınan karbonun tamamını yutabilir. İhtiyacınız varsa bu cümleyi tekrar okuyun. Sonra da her yere taşıyın. Dinleyecek herkese söyleyin. Hala şansımız var.

Çimenler bunu tek başına başaramazlar. Hiçbir varlık diğerlerinden bağımsız var olamaz. Çayırların onarılması geviş getiren hayvanların da eski yaşamlarına döndürülmesi anlamına geliyor. Sıcak ve kurak yaz aylarında toprağın yüzeyinde yaşam uyku halinde oluyor. Bu esnada besin döngüsünü hareket halinde tutanlar geviş getiren hayvanlardır. İçlerinde kendi ekosistemlerini, özellikle selülozu sindiren bir bakteriyi taşıyorlar. Bir bizon otladığında, aslında çimeni yemiyor. Onu bakterisine yediriyor. Bakteri çimeni yiyor, bizonsa bakteriyi. Sonrasında sidik ve dışkısı ile çimenleri sulayıp gübreliyor. Böylece döngü tamamlanmış oluyor.

Çayırlar tarım için, insanlara tahıl taneleri üretmek için yok edilmiş durumda. .Bense çimenleri geri getirmek istediğim için altı milyar insanı öldürmek istemekle suçlanıyorum. Bu rastgele bir sayı değil. 1800’lerde, endüstriyel çağın başında, dünyada bir milyar insan bulunuyordu. Şimdi ise yedi milyar insan var. Altı milyarı yalnızca fosil yakıt sayesinde burada. Yenilenemez bir kaynağı tüketmek hiçbir zaman geleceği olan bir plan değildi. Ancak nedense bu noktaya parmak basmam toplu katliamla eş tutuluyor.

Apaçık olanla başlayalım. Elimizdeki rakamlara baktığımızda, yapacağımız hiçbir şey sürdürülebilir değil. Doğal yaşlı ormanların %98’i ve çayırların %99’u yok oldu. Onlarla birlikte oluşturdukları toprağın çoğu da gitti. Geriye dünyadan alınacak bir şey kalmadı. Gezegenin derisi canlı canlı yüzülmüş durumda.

Bunlara şunu da ekleyin: tüm medeniyetler çöküş ile sonlanır. Hepsi. Eğer yaşam tarzımız yaşadığımız gezegeni yok etmekse başka ne olmasını bekleyebiliriz? Toprak gitti, petrol ise bitti bitecek. Gerçekleri göz ardı ederek sonumuzun mümkün olan en kötü şekilde biteceğini kesinleştirmiş oluyoruz.

Kitlesel kıtlıktan, çöken devletlerden, etnik çekişmelerden, mizojiniden, aşağılık savaş ağalarından ve çöküşün getirdiği distopik senaryolardan daha iyisini yapabiliriz. Aslında çok basit: Doğum sayısını ölüm sayısından düşük tutacak şekilde üremek. Bundan sonra problem, kendi başının çaresine bakacaktır. Şimdi de konu kızlara geliyor.

Kadınların koşullarının iyileşmesi evrensel olarak doğum oranlarını düşürüyor. Özellikle en büyük etkiye sahip olan eylemse bir kıza okumayı öğretmek. Yaşamlarında bu kadarcık bir güce sahip olduklarında bile kadınlar ve kızlar daha az çocuk yapmayı seçiyor. Evet, kadınların doğum kontrolü yöntemlerine ihtiyacı var ama asıl ihtiyacımız olan özgürleşmek. Dünya genelinde kadınların, erkeklerin bedenlerimizi kullanma biçimleri üzerinde çok az kontrolü var. Hamileliklerin yarısına yakını ya istenmeden ya da plansız gerçekleşiyor. 15-19 yaş arasındaki kızlar için hamilelik ikinci en büyük ölüm sebebi. Emmeline Pankhurst bunu kafaya taktığından beri çok şey değişmedi. Kızların insan haklarını savunuyor olmalıyız çünkü kızlar önemliler. Anlaşılan kızların temel hakları, gezegenin sağ kalması için hayati öneme sahip.

Onu durdurabilir miyiz?

Evet ancak yalnızca neyle karşı karşıya olduğumuzu anlayabilirsek.

O, dünyanın ölü olmasını istiyor. Yaşayan herhangi bir şey, mekanik olanla değiştirilmeli. Dişlileri, pistonları, devreleri yumuşak hayvan bedenlerine yeğliyor, kendi bedeni için bile aynı şey geçerli. Bir gün kendisini bir bilgisayara yüklemeyi umuyor.

O, dünyanın ölü olmasını istiyor. Onu itaat ettirmekten zevk alıyor. Zamanında ormanların olduğu yerlerde, kocaman şehirleri yükseltti. Beton ve asfalt asiyi evcilleştirdi.

O, dünyanın ölü olmasını istiyor. Dişi olan her şey kalıcı olarak cezalandırılmalı. Ne kadar gençseler o kadar erken kırıldıklarını biliyor. O yüzden erken başlıyor.

Bedeninize karşı olan bir savaş, yaşamınıza karşı olan bir savaştır. Eğer onun için savaşmamızı sağlarsa, hiçbir zaman özgür olamayacağız. Bizse her kadının bedeninin kutsal olduğunu söyledik. Ve bu konuda ciddiydik. Her canlının kendine ait dokunulmaz fiziksel bütünlüğü var. Yaşam, içinde var olmamıza rağmen anlamamız için fazla karmaşık. Gözlerimin neden şiştiği ve ciğerlerimin neden ağrıdığı konusunda hiçbir fikrim yoktu. Beni hayatta tutmanın karmaşıklığı asla bana bırakılamazdı.

Bir çay kaşığı toprak bir milyon canlı barındırıyor. Bir çay kaşığı kadar yaşam ve bu bile anlayabileceğimizden çok daha karmaşık. O ise okyanusları yönetebileceğini mi sanıyor?

Cesaretimiz onun horgörüsüyle kadar çok olmalı. Öfkeli ve kırılgan düşlerimiz onun kaba kuvveti kadar etkili olmalı. Ve onun dipsiz sadizmi kadar bükülmeyen, kırılmayan, durmayan bir kararlılığa sahip olmalıyız

Ve eğer bunu kendimiz için yapamıyorsak bile kızlar için yapmak zorundayız.

Sevdiğiniz ne varsa, hepsi saldırı altında. Sevmek ise bir eylem. Sevgimiz bizi harekete geçirsin.

Çeviri: DK

Heteroseksüellik kurumu ve Adrienne Rich

Ataerkilliğin kendini sürekli yenileyerek devamlılığını sürdürmesinden çıkar sağlayanlar sık sık eşcinselliğin özendirildiğini ileri sürüyor. Bunun özendirilmesinin toplum düzenimizi bozacağını söylüyorlar. Bu doğruysa bizce bir problem yok. Çünkü yaşadığımız toplum düzeni zaten bozuk ve bu düzen heteroseksüelliğin özendirilmesine ve zorlanmasına da dayanıyor. Kadınlar heteroseksüel ilişki ve çekirdek aile romantize edilerek erkeklere bağımlı kılınıyor, bu ataerkilliğin en önemli kurumlarından birinin devamlılığını sağlıyor. Bu tartışmalar devam ededursun zorunlu heteroseksüelliği anlatan feministlerin en önemlilerinden olan Adrienne Rich neler demiş hatırlatmak istedik. Alfa Yayınları’ndan çıkan Sosyoloji Kitabı toparlayıcı bir özet sunmuş, metnin daha önce online ortama aktarıldığını görünce biz de buraya taşımak istedik:
(Fotoğraf: Neal Boenzi/New York Times Co./Getty Images)

Heteroseksüellik bir kurum olarak kabul edilip incelenmelidir – Adrienne Rich
Ya heteroseksüellik doğuştan gelen veya tek “normal” cinsellik değilse? Heteroseksüellik genellikle toplum için “doğal” bir temel olarak görülür, ama Adrienne Rich Zorunlu Heteroseksüellik ve Lezbiyen Varoluş (1980) adlı önemli makalesinde bu fikre meydan okur. Rich, kadınların bir toplumda kadınları aşağı gören kuralları kabullenmeye zorlandığını savunan Fransız entelektüel Simone de Beauvoir’dan etkilenmiştir.

Rich, heteroseksüelliğin doğallıktan çok uzak olup kadınlara empoze edildiğini ve “ heteroseksüelin” “homoseksüelden” ve “erkeğin” “kadından” üstün olduğu sahte iki kutuplu düşünceyi (heteroseksüel-homoseksüel ve erkek-kadın) teşvik eden bir iktidar sistemi olarak görülmesi gerektiğini savunur. Zorunlu heteroseksüellik, ilişkileri sürdürmek ve cinsiyeti “sergilemek” için uygulanacak şablonları bize “komut” olarak sunar. Örneğin bunu doğrulayan hiçbir inceleme olmasa bile erkekleri cinsel olarak aktif, kadınları ise pasif olarak düşünmeye teşvik ediliriz.

Rich’e göre kadınlardan pasif ve erkeklere bağımlı olarak kısıtlanmış biçimde davranması beklenir; bu beklentilere uymayan davranış sapkın ve tehlikeli bulunur. Örneğin cinsel olarak aktif kadın anormal olarak etiketlenir veya rastgele cinsel ilişkide bulunduğu söylenir. Erkeğin üstün olduğunu varsayan bir iktidar sistemi olarak ataerkillik, kadınlar zaman içinde bastırılmasının açıklanmasında faydalı bir kavramsal araçtır; Rich’e göre kadınların ikincil konumunu anlamak için erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliği hakkında düşünmek gerekir.

İdeolojinin Gücü
Rich, zorunlu heteroseksüellik ideolojisinin birçok yoldan kadınları erkeklerle cinsel ilişkiye “zorlamasını” tartışır. Örneğin iş piyasasında erkekler ve kadınların eşitsiz konumları, kadınların mali olarak erkeklere bağımlı olmasıyla sonuçlanabilir. Kadınların kamusal alanda erkek şiddetiyle karşılaşma riskinin olduğu ve bu yüzden hareketlerini sınırlandırıp erkek korumasına başvurması gerektiği yönündeki yaygın mit, kadınların heteroseksüel ilişkilere nasıl zorlandığının bir diğer örneğidir. Kadınlar kendilerini cinsel av, erkekleri de “doğal” cinsel avcılar olarak görmeye teşvik edilir. Tehlikeli yabancı türünden inançlar bunu pekiştirir. Sonuçta heteroseksüel ilişkiler kadınlara (sahte) bir güvenlik duygusu verir.

Gittikçe daha çok insanın evliliği ertelemeyi tercih etmesine rağmen birçok genç kadın halen bunu hayatlarının normal ve kaçınılmaz bir parçası olarak görür; bu beklenti Rich’in heteroseksüelliğin zorunlu doğası hakkındaki argümanının önemli bir boyutudur. İdeoloji Titanik gibi filmlerde ve Sindeıella gibi peri masallarında romantik anlatıları ön plana çıkararak bir kez daha heteroseksüelliği destekler.

Toplumda heteroseksüellik fikri öylesine egemendir ki insanlar aksini belirtmedikçe heteroseksüel olarak varsayılır. İronik bir biçimde, lezbiyenler veya geyler “dışarı çıktığında” heteroseksüellere göre daha cinsel bulunur. Böylece heteroseksüellik sinsice bir normallik güvencesi getirir.

Baskıcı Taktikler
Karl Marx, kapitalizmin kısmen fetih ve köleleştirme gibi şiddet eylemleri aracılığıyla varlığını sürdürdüğünü savunmuştur. Rich’e göre heteroseksüellik de benzer bir biçimde görülebilir. Tıpkı işçilerin ücretli emek dışında bir seçenekleri olmaması gibi zorunlu heteroseksüellik koşulları altında erkekler ve kadınlar heteroseksüel veya homoseksüel olmayı seçmez.

Kadınların davranışlarını kontrol etmek için ideolojinin sembolik şiddetinin yanı sıra fiziksel şiddete de sıkça başvurulur. Kadın sünneti ve kadınların zinası veya lezbiyenliğin cezalandırılması gibi eylemler kadının cinselliğini inkâr eder. Tecavüz bir diğer şiddet taktiğidir; evlilik içi tecavüz birçok Batılı ülkede 1990’lara kadar suç olarak kabul edilmemiştir. Bu, kadının cinsel olarak kocasına itaat etmesi gerektiği inancının bir yansımasıdır. Rich, “kadınların erkek işlerinde obje olarak kullanılmasının” zorunlu heteroseksüelliğin bir başka baskıcı taktiği olduğunu söyler; cinsel sömürü için kadın ticareti ve hayat kadınlarının cinsel zevk için kullanılması buna örnektir.

Bazı kültürlerde sadece erkek çocukların okula gönderilmesi tercih edilir; bunun nedeni kız çocukları evlilikten sonra kocasının ailesine katılırken erkek çocuklarının ailede kalacak olmasıdır. Bu görüşün bir sonucu olarak dünya genelinde kızların yalnızca yüzde otuzu ortaokul eğitimi almaktadır. Yetersiz eğitim kaçınılmaz olarak düşük istihdam olasılığı anlamına gelir.

Erkek iktidarını korumanın bir diğer yöntemi, kadınların önemli iş konuşmalarının yapılabileceği golf gibi boş zaman aktivitelerinin ve erkeklere özel kulüplerin dışında tutulmasıdır.

Heteroseksüellik bunun gibi birçok farklı açıdan cinsiyet ve cinselliğin katı sosyal oluşumları aracılığıyla işleyen bir kurum olarak anlaşılabilir. Bu cinsiyet fikirlerini uygulamak için şiddet dâhil önemli bir sosyal kontrol kullanılır. Sonuç olarak kadınlar heteroseksüelliğin içinde tutulur ve ona tabi olmaları sağlanır. Rıch’e göre kadınların bastırılması heteroseksüelliğin doğrudan bir sonucudur.

Tarihte ve kültürde lezbiyenliğin silinmesi ve inkârı, heteroseksüelliği korumanın yollarından biridir. Rich, toplumun erkek tanımlı olduğunu savunur; yani toplum erkeklerin ve ihtiyaçlarının kadınlarmkinden üstün tutulduğu bir yerdir. Kadınlar erkeklere güzel görünme ihtiyacı hisseder ve erkeklerle duygusal ilişkilerine kadınlarla arkadaşlıklarından daha fazla değer verir. Rich kadınları yaşamlarını diğer kadınlar çevresinde yeniden şekillendirmeye, bir başka deyişle kadın tanımlı olmaya çağırır. Bu tüm kadınları erkekleri terk edip kadınlarla birlikte olmaya çağırdığı anlamına gelmez; ama tüm kadınların muhtemelen yalnızca lezbiyen topluluklarda mümkün olabilecek bu deneyimi, yani başka kadınları sevmeyi tüm kadınların yaşamasını ister.

Lezbiyen Süreklilik
Rich, bir lezbiyenin ne olduğuna dair önyargılara meydan okur; lezbiyen erkeklerden nefret eden ve kadınlarla birlikte olan biri değildir, sadece kadınları seven bir kadındır. Bu görüş “siyasi lezbiyenlik” olarak bilinir: Rich ve diğerleri bunu basit bir cinsel tercihten ziyade ataerkilliğe direnme şekli olarak görmüştür. Lezbiyenlik, cinsel acıdan kadınlara ilgi duyanları ve heteroseksüel olduğu halde siyasi açıdan diğer kadınlarla bağlantılı olanları kapsayan bir süreklilik taşıyabilir. Bu, lezbiyenlik deneyiminin derecelerinin olduğu, “daha az” lezbiyen olanların sosyal olarak daha makbul olduğu anlamına gelmez. Rich’e göre 16. yüzyıl ve 17. yüzyılda çoğu zaman ataerkilliğin dışında yaşadıkları gerekçesiyle büyücü olarak asılan veya yakılanlar başta olmak üzere Avrupa’daki birçok kadından, 19. yüzyılın sonunda İngiltere’de ısrarla pantolon giyerek skandala neden olan Wigan kentindeki madenci kadınlara kadar zorunlu yaşam tarzına direnen ve sürekliliğin kah içinde kah dışında var olan kadınlar yüzlerce yıldır mevcuttur.

Rich’in lezbiyen süreklilik fikri kısmen lezbiyenliği cinsellikten uzaklaştırdığı ve feministlerin kendi heteroseksüelliklerini sorgulamaksızın sürekliliğin bir parçası olmasına olanak tanıdığı için ciddi tartışmalara yol açmıştır. İngiliz radikal feminist Sheila Jeffreys’e göre bu görüş kadınların kendini siyasi olarak onaylanmış hissederken erkeklerle ilişkilerini sürdürebilmesine olanak tanımıştır. Fakat Rich’in çalışmasının gücü, heteroseksüel kadınları eleştirmek yerine bir kurum olarak heteroseksüelliği eleştirmesinden gelir.

Rich’in fikirleri heteroseksüel-homoseksüel ikiliğine de meydan okur ve cinsel kimliğin Batı kültürünün icadı olduğunu savunan Amerikalı araştırmacı Eve Kosofsky Sedgvwick gibi queer kuramcılarını önceler. Sedgwick, bu cinsellik yapılarının sadece lezbiyenler ve geyler gibi “azınlık” gruplarının bir sorunu olduğu varsayımına da karşı çıkar.

Kavramsal Değişim
Rich’in 1980 yılındaki makalesinde ortaya koyduğu fikirler, heteroseksüelliğin bir kurum olarak incelenmesi çağrısında bulunarak cinsellik konulu incelemelerde belki de en önemli kavramsal değişimi sağlamıştır. İngiliz sosyolog Carol Smart’ın belirtttiği gibi bu daha önce hiç yapılmamıştır çünkü heteroseksüel kimlik, beyaz sömürgeci kimlik gibi zahmetsizce üstünlük sağlamıştır ve kendini bir norm olarak yapılandırdığı için görünmez kalabilmiştir. İngiliz sosyolog Stevi Jackson gibi heteroseksüel feministlerin heteroseksüelliğe bakışı Rich’in çalışmasından doğrudan etkilenmiştir. Fransız feminist Monique Wittig, 1992 yılında heteroseksüelliğin kadınların itaat etmesi ve sahiplenilmesine dayalı bir siyasi rejim olduğunu ileri sürmüştür.

Kısa süre önce İngiltere’de ünlülerin kızlara cinsel istismar uyguladığının ortaya çıkması ve Afrika’da Nijerya’daki iki yüzü aşkın okul çağındaki kızın militan İslamcı grup Boko Haram tarafından kaçırılması, heteroseksüelliğin kadınlara ve kızlara halen zor yoluyla uygulandığının çarpıcı örneklerdir. Rich’in argümanları, sosyal ve siyasi bir yapı olarak heteroseksüelliğe ilişkin önemli keşiflere ışık tutmaya devam eder.

Adrienne Rich
Feminist, şair ve makale yazarı Rich, 1929’da ABD, Maryland’da dünyaya gelmiştir. Anne ve babasının dini ve kültürel ayrımlarından dolayı gergin bir aile hayatı olmuştur.
Kendini daha sonra lezbiyen olarak tanımlamasına rağmen Rich kısmen ailesiyle bağını koparabilmek için evlenmiştir. Bu dönemde Columbia Üniversitesinde öğretmenlik görevi üstlenmiştir. Anne ve eş olarak deneyimleri, entelektüel potansiyelini engellemiş ve politik anlayışını radikalleştirmiştir. Savaş karşıtı protestolara katılmıştır ve aynı zamanda feminist politikaya ve insan hakları hareketine aktif olarak katılmıştır. 1997’de Başkan Bili Clinton’dan Ulusal Sanat Madalyası almayı ABD’deki eşitsizlikleri protesto etmek için reddetmiştir.

 

 

 

Feminizmin ateşi İran’da yanıyor

ROYA HAKAKIAN

Batılı aktivistler Müslümanların peçe giyme hakkını savunurken, İranlı kadınlar daha büyük bir amaç için savaşıyorlar: Bir seçeneğe* sahip olmak.

 

40 yıl önce İran’ı kasıp kavuran devrim İran ve Amerika arasındaki tüm diplomatik bağları da kopardı. Bunu hepimiz gayet iyi biliyoruz. Ama bununla birlikte bir başka bağ daha kopmuştu; İranlı feministlerle Amerika’daki kızkardeşleri arasındaki bu bağ, diğerinden farklı olarak sanal dünyadaki anonim kimliklerle kuruldu.

Mart 1979’da Ruhullah Musavi Humeyni’nin iktidara gelmesinden günler sonra, Amerikalı feminist ikon Kate Millett Tahran’a gitmişti. 8 Mart’ta, Millett, Humeyni’nin kadınlar için zorunlu kıyafet tasarısını protesto etmek için kadınlarla gösterilere katıldı. Eğer o dönemde İran’da doğru giden her şeyin -ve yanlış gitmek üzere olan her şeyin- kusursuz bir mikroevreni olabilecek bir an vardıysa, o Mart ayındaki bu andı. Kapalı kadınlar, açık kadınların yanındaydı ve kapalı olmalarına rağmen bunun seçeneklerini yok etmeye karşı bir protesto olduğunu açıkça belirtiyorlardı. Kadınlar gelecek nesillerin kendi nesillerinden daha fazla özgürlüğe sahip olmalarını istiyorlardı. Bir muhabir Millett’e Humeyni hakkında ne düşündüğünü sordu. Millett kameraya kararlı bir bakışla Humeyni’nin “şovenist bir erkek ” olduğuna inandığını söyledi. Bunlar çoğu insanın Ayetullah’a hayranlık duyduğu coşkunun had safhada olduğu devrim sonrası günlerdi; buna sessiz kalınamazdı. Millett’in bunun ardından tutuklanması ve sınırdışı edilmesi de şaşırtıcı değildi. Nitekim daha sonra bu günlerden hayatının en dehşet verici anıları olarak bahsedecekti.

1979

Fotoğraf: Hengameh Golestan – 1979

Kırk yıl sonra, İranlı kadınlar hâlâ sokaklarda aynı talepleri dile getiriyorlar ve Tahran’ın en boyun eğmez muhalefetine dönüştüler. Genç, yaşlı, kapalı, açık kadınlar 1978’in inatçı günlerinden bu yana ulusun gördüğü en cesur sivil itaatsizlik eylemlerini sahneliyorlar. Geçtiğimiz yıl onlarca başı açık kadın ülkenin her yerinde kürsüler kurarak kıyafet kanunlarına karşı barışçıl bir meydan okumayla beyaz eşarplarını salladılar. Sokaklarda başörtülerini sıyıran genç kadınlar hem kendilerini, hem de sokaktaki işgüzarlar ve ahlak polisiyle yüzleşmelerini filme çektiler. Tahran’da iki kadın gözaltına alınarak resmi bir beyaz minibüse binmeye zorlandıklarında kalabalıklar aracın etrafını sardı, minibüsün kapısını açtı ve kadınları serbest bıraktı. Bugün İran’da gerçekleşenler sufrajetlerden miras alınan bir isyan olarak tariflenebilir. Öncüllerinin kadınların oy hakkı için yaptıklarını diledikleri gibi giyinme hakkı için devam ettiriyorlar. Millett bu akımı on yıllar önceden öngörmüş ve şöyle demişti: “1847’de kadın hareketinin başlangıcından bugüne dek savaştığımız her şey bu toplumda büyük bir tehlike içinde.”

Bugün, İranlı kadınlar ikinci sınıf statülerinden bıkmış, kendilerini korumayan yasalara boyun eğmeyi reddediyorlar. Peki Amerikalı Millett’lar şimdi nerede? Müslüman kadınların Batı ülkelerinde başörtüsü takma haklarını hararetle savunan feministler neden seçim haklarını isteyen İranlı kadınların mücadelelerine sessiz kalıyorlar? Zorunlu tesettür karşıtı hareketin öncü seslerinden biri olan Masih Alinejad, Avrupa Parlamentosu huzurunda şöyle demişti: “Sizden gelip bizi kurtarmanızı istemiyoruz. Biz kendimizi kurtaracağız.” Bunun yerine, Batılı liderlerin, özellikle kadınların, İranlı kadınların Avrupalı kadınların kanıksadıkları aynı haklar için savaştıklarını görmelerini istemişti: Diledikleri gibi giyinebilmek.

Yine de, haklı olarak kendilerini memleketlerindeki sağcı milliyetçilerin karşısında konumlandırmak isteyen demokrat batılılar için başörtüsü bir direniş sembolü haline geldi; oysa başörtüsü giymek zorunda bırakılan kadınlar için bu tam tersine, bir baskı sembolü. Bağlamsız toleransın yalnızca dogmanın bir başka formu olduğunu unuttular. Müslümanların peçe giyme hakkını savunmak, milliyetçi ve yabancı düşmanlığının siyasi ivme kazandığı batı toplumları içinde oldukça makul. Ama yasalarla zorunlu kılınan ve bir cinsiyet ayrımcılığı sembolüne dönüşen peçeye karşı ses çıkarmamak da tüm feminist ve demokratik değerlere ihanettir. Bu konuda sessiz kalanlar bunu genellikle kültürel görelilik adına yapıyorlar. Sömürgecilik günahlarından alıntılarla, peçe meselesine karışmanın başkalarının yerli geleneklerine karışmak anlamına geldiğini savunuyorlar. Ama eğer sömürgeci perspektifin esas ahlaki kusuru, hükmettiklerini eşit görebilme yetersizliği ise, o halde bugünün hoşgörülü liberalleri de aynı şeyle suçlanabilirler. Seçim özgürlüğünün -bu durumda, kıyafet özgürlüğünün- yalnızca batılılara ait bir lüks değil, herkes için evrensel bir hak olduğunu göremiyorlar. Bir grup güçlü İranlı erkek ulusun yarısı adına kendi iradelerini empoze ettiği sürece, ne giyeceğini seçebilme hakkı da evrensel bir insan hakları mücadelesi olarak görülmeli.

Çeviri: ves.
Özgün metne buradan ulaşabilirsiniz.

* feminist vesvese’nin şerhi: Seçeneklere sahip olmanın, doğuda ya da batıdaki ataerkil toplumların bizlere sunduğu seçenekler arasında tercih yapabilmenin kadınları özgürleştirmeye yetmeyeceğinin bilincindeyiz. Yaşamımızın inşa edildiği koşulların nasıl düşündüğümüzü ve seçimlerimizi etkilediğini yok saymak mümkün değil. Dolayısıyla bir seçenek sahibi olmayı kadınlar için nihai bir kurtuluş formülü gibi görmediğimizi burada belirtmekte fayda görüyoruz. Ancak İranlı kadınların onlara zorla dayatılan kıyafet kurallarına isyanını yalnızca bir tercih meselesi olarak değil, erkek egemen baskıya karşı kadınların direnişi olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz. Yazıda bahsedildiği gibi ayrımcılık ve baskıyı bağlamından kopuk düşünemeyiz. Avrupa’da başörtüsüne dayalı ayrımcılık ya da yasakları, İran’da zorunlu örtünmeyi siyasi iktidarlara göre ayrı ayrı değerlendirirken ikisinin de kadınlara yönelik nefretten beslendiğini ve kadınların araçsallaştırıldıklarını görebiliriz.

 

Seder-Mazoşizm

Bu da ne demek şimdi ve feminizmle ne ilgisi var? Sizin için Türkçe altyazısını hazırladığımız uzun metrajlı animasyon film Seder-Mazoşism, Nina Paley’nin maharetli ellerinin ve zihninin ürünü.

Nina Paley kendi ailesi ve dini köklerinden yola çıkarak bizi ataerkilliğin kökenlerine bakmaya çağırıyor. Tek tanrılı dinler öncesindeki izlerini gördüğümüz tanrıçaların yerine tek ‘erkek‘ tanrının geçişinin hikayesini izliyoruz filmde.

Yahudi ailelerinin Hamursuz Bayramı’nda (Pesah) yediği geleneksel Seder (düzen) yemeğinin ritüellerini izleyen Paley’nin filminde, Mısır’dan çıkış hikayesi (Exodus)  Musa, Aron, Ölüm Meleği, İsa ve yönetmenin kendi babası tarafından yeniden anlatılır.

Bu filmin tüm tek tanrılı dinlere ve bunların üzerine kurulmuş dünyaya, ataerkilliğe dair bir söz söylediğininin farkına varmak çok da zor değil. İyi seyirler.

Filmi vimeo dışında da indirerek izlemek mümkün: https://archive.org/details/sedermasochism/

Altyazılar filmin web sitesinde bulunabilir: http://sedermasochism.com/transcript-subtitles/