Ayan Beyan

İki dudak arasından dökülenler değişirse…

Bu yazı daha önce DIŞ KAPININ MANDALI‘nda yayınlandı.
Bültene abone olup yazıları takip edebilirsiniz.

Burayı cinsiyet tartışmaları hakkında düzenli yazma ümidiyle açmıştım ama ne zaman aklıma bir şeyler karalamak gelse, kafamdaki düşünceler büyüdükçe büyüyor, oradan oraya bağlanıyor ve sonuçta gerçekte sahip olmadığım kadar zamana ihtiyaç duyduğum için aklıma düşen fikri bütünlüklü bir yazı haline getiremiyorum. İstediğim şey takip ettiklerim ve düşündüklerim üzerine ufak tefek not düşmeyi de becerebilmek. Şimdi bunu deneyeceğim.

Sosyal medyada cinsiyet, kadınlık, translık kavramlarından başlayıp dışarıdan bakanın neresinden tutacağını bilemediği bir kavgaya dönen tartışmalara, geçtiğimiz haftalarda gazeteci Michelle Demishevitch de dahil oldu. Ben de tabii ki merak edip anlattıklarını dinledim. Gündemdeki tartışmayla ilgili temel eleştirisi bunları öne çıkaran aktivist örgütlerin Türkiye’deki transların esas yakıcı dertlerine derman olmaya yeterince odaklanmamaları. Elbette kimliklere dair tartışmada problemli gördüğü kısımlara dair görüşlerini de paylaşıyor.

Michelle Demishevitch Kısa Kes! ile yaptığı söyleşide, pek çok kadının uzun zamandır söylediği ve bu yüzden paranoyak olmakla suçlandığı bir noktaya dikkat çekiyor. Akşamdan sabaha transım diye beyan veren insan üç gün sonra biseksüel erkek olduğuna karar verirse bunu nasıl açıklayacağımızı soruyor. En doğru ve kapsayıcı olduğu iddia edilen translık tarifini, yani kişinin beyanının cinsiyetine dair tek ve en önemli veri olduğunu  kabul edersek, bu soru paranoyakça ya da fantezi ürünü değil. Nitekim yaşanmışı mevcut. Hem de öyle kenarda köşede değil, bu politik çatışmanın göbeğinde.

Julia Beck’in adını ilk kez birkaç sene önce, taze ‘TERF’ ilan edilmişken, bu mevzunun ne olduğunu anlamaya çalışırken duymuştum. ABD’nin Baltimore şehrinin LGBTQ komisyonuna girmiş o zaman yirmibeş yaşında feminist bir kadın olan Julia, komisyondaki tek lezbiyendi. Ancak sonra ortaya kendini dişi, transbutch ve lezbiyen olarak tanımlayan bir erkek çıkmış ve Julia’nın cinsiyete dair fikirleriyle ‘cinsiyet kimliği’ kavramına eleştirilerinin şiddet olduğunu iddia etmişti. Onun başını çektiği öneriyle Julia’nın komisyondan çıkarılmasına karar verilmiş, o zaman kullandığı adıyla Ava Pipitone isimli zat da bir anlamda onun yerini almıştı.

Julia Beck ve Pipitone – Fotoğraf

2018’de gerçekleşen bu olay süresince ve sonrasında elbette Julia ve onu destekleyen görüşe sahip kadınlar korkunç ‘TERF’ler olarak damgalanmış, Pipitone’nin iki dudağının arasından çıkan beyanı, tartışılması teklif dahi edilemeyecek bir gerçeklik olarak savunulmuştu.

Aynı yıllarda dünya çapında -ve tabii Türkiye’de de- genel olarak benzer kabuller kendini gösterdi. Özellikle sosyal medyada yürütülen aktivizmle, kadınları cinsiyetleri hakkında bildiğini, bildiği şekilde söyleyemeyecek şekilde bastıran, ağır şekilde suçlayıcı bir yaklaşımın ağırlık kazandığını gördük. Kendini kadın olarak beyan eden herhangi birinin beyanını sorgulamak şiddetti; bedenlerin cinsiyetli olduğunu söylemek özcülüktü, biyolojiden bahsetmek sömürgecilerin ortaya attığı cinsiyet kategorilerini savunmaktı, translığı ve cinsiyeti salt beyana dayandırmamak TERF’lüktü, TERF’lükse neredeyse ağza alınamayacak en büyük günahtı… Bunlar, mesleki, politik ve sosyal çevrelerinden gelecek ağır tepkileri göze alamayacak kadınları sindirmek için çok işe yarar taktikler. Adeta mahalle meydanı yerini alan sosyal medyada topluca ayıplanan kadınların ibret olsun diye taşlanması da bunu izleyen kadınların ehlileştirilmesi işlevini görüyor. Dolayısıyla bu taktik, özellikle dernek ve vakıflarda çalışan ya da feminist ve LGBTI+ politika içinde aktif kadınlar arasından çıkabilecek potansiyel sorgulamaları minimize etmek, mevcut kabullere dair soru işaretlerini, cevapları vermeye yanaşmadan ortadan kaldırmak için biçilmiş kaftan oldu.

Peki sizce aradan geçen 3-4 sene içinde Pipitone’ye ne olmuş olabilir? Birçoklarının kahramanca Julia’nın yerini aldığını düşündüğü LGBTQ komisyonunda, bu komünite için çalışan bir trans kadın olarak yaşamına devam ettiğini düşünüyor olabilirsiniz. Oysa o artık yine ayan beyan bir erkek. Neden, nasıl, ne zaman olduğunu bilmiyoruz ama 2018’de bir ‘lezbiyen’ olarak verdiği beyanını her nasılsa iptal etmiş ve kendini Kodah Pip olarak baştan yaratmış. Şimdi ‘rasyonel fütürist’ olduğunu söyleyen bir çeşit girişimci gibi gözüküyor. Julia, bu haberi verdikten sonra meseleyi anlatan bir yazı da yazdı.

Peki prensip olarak bu yapılamaz mı? Yani insanlar yaşamları boyunca toplum tarafından cinsiyete has kabul edilen kimi davranış ve ifadeleri zaman içindeki duygu ve öznel tercihlerine göre değiştirmek konusunda özgür olmamalı mı? Bence olmalılar, feministlerin temelde savunduğu da bu aslında. Ancak Pipitone’nin yaptığı bedeni, ifadeleri, görüntüsüyle oynamak, deneme ve deneyimlerle kendini tanımak ve gerçekleştirmekten ibaret değil. Yaptığı şey şu: Sadece kendi beyanına dayanarak oluşturduğu kimlikle, istisnasız herkesin onun kadın olduğunu kabul etmesini talep etmek; bunu kabul etmeyen bir kadının toplumsal ve kurumsal olarak cezalandırılmasında başı çekmek; onun siyasi bir alanda lezbiyenleri temsil ettiği pozisyonunu ele geçirmek. Bu oyunu kazandıktan bir süre sonra da adeta oyuncağından sıkılmış bir çocuk gibi beyanından vazgeçmek. Bu da bugün temel olarak tartıştığımız Beyan/SelfID prensibinin sorgusuz sualsiz kabulüyle mümkün. Sizi bu hikayedeki eril hakbendeciliğin ve yeni patriyarkal rollerin tahlilini yapmaya yeltenerek daha fazla sıkmayacağım. Demishevitch’in başta bahsettiğim sorusu kapsamlı bir yanıt beklese de henüz hala o soruyu sormamızın kabul edilir olduğunu anlatma aşamasındayız. Hepimize kolay gelsin.

Feminizm ve Kuir Hareketin Mutsuz Evliliği

Hem dünyada hem Türkiye’de feministler ve kuir siyaset içinde büyüyen, özellikle sosyal medyada harlanan bir tartışma mevcut. Bu anlaşmazlıkların temelinde, özellikle cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarıyla bunların birbiriyle ilişkisinin farklı yorumları yatıyor. Damla Karagöl, bir moleküler biyolog ve feminist olarak hem cinsiyetin ne olduğuna dair somut bilgilerini hem de son dönemdeki tartışmalar üzerine değerlendirmelerini Varlık dergisinin Ekim 2019 sayısı için yazmıştı. Biz de derginin izniyle feminist vesvese sayfalarına taşıyoruz:

 

İngiltere’de Öz-Kimlik Tartışmalarının Kısa Bir Tarihçesi

2002 yılında Birleşik Krallık vatandaşı Christine Goodwin, kendisini yasalar önünde kadın olarak tanımamakta direten İngiltere hükümetini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyet eder. Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk kez 1988 yılında Medeni Kanun’da yapılan bir değişiklikle tanınan cinsiyet değiştirme hakkını 2004 yılında hâlâ anayasal güvence altına almamış olan İngiltere hükümetinin bu tutumu, “Herkes, özel yaşamına ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir,” diyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesine aykırıdır.

Mahkemenin de “Birleşik Krallık’ta (o tarihte) transseksüel bireylerin tahmini sayısının 2000-5000 arası olduğu düşünüldüğünde bir yasal düzenlemenin tüm sistemi altüst etme tehdidi içermeyeceğini ve yasal karşıtlıklar ortaya çıksa dahi bunların tamamen geçiş yapmış, postoperatif transseksüellerin davasına uyarlandığında aşılabileceğini” belirterek şikâyeti kabul etmesiyle İngiltere parlamentosunda gerekli değişikliklerin yapılması hazırlıkları başlar ve 2004 yılının sonlarına doğru Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu kamuoyuna tanıtılır.

Çok geçmeden, Nisan 2005’te yürürlüğe giren bu kanuna göre, gerekli başvuruları yaptıktan sonra tanı kriterlerini karşılayarak “cinsiyet disforisi” olduğunu kanıtlayan bireyler Cinsiyet Tanıma Sertifikası edinmeye hak kazanırlar. Bu da kimliklerini değiştirmeleri ve evlilik başta olmak üzere tüm kanuni haklarını talep etmeleri için gerekli yasal zemini oluşturur.

Burada bahsedilen “cinsiyet disforisi” için bir parantez açalım. Yunancada katlanılması zor, aşırı acı anlamına gelen dusphoros’tan gelen “disfori”; majör depresif bozukluk, bipolar bozukluk gibi mental hastalıkların eşliğinde ya da premenstrüel disfori ve postkoital disforide olduğu gibi bağımsız bir duygudurum bozukluğu olarak ortaya çıkan mutsuzluk halidir. Cinsiyet disforisi ya da cinsiyetinden hoşnut olmama da uzun yıllar bu klinik küme içinde tedavi edilmesi gereken patolojik bir mutsuzluk olarak görülmüştür. Yasanın çıktığı 2005 yılında, bedensel cinsiyet ve cinsiyet kimliğinin uyumlu olmasını hâlâ bir norm olarak tanımlayan hâkim görüşün gölgesinde, transseksüellere ancak tanınmış olan bu hak aslında “tedavi olma” hakkıdır.

Dirençli aktivistlerin uzun uğraşları ve onların tezlerine uyumlu sonuçlar ortaya koyan araştırmaların ikna edici birlikteliği sonucunda bu hatalı bakış açısı geçerliliğini aşama aşama yitirir.

2013 yılında, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından hazırlanan ve tüm dünyada psikiyatrların kullandığı evrensel tanı kriterlerini düzenleyen Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nın 5. baskısında ilk kez transseksüellik bir mental hastalık olarak yer almaz. Mayıs 2019’da da Dünya Sağlık Örgütü’nün yayımladığı elkitabında cinsiyet disforisi mental hastalıklar kategorisinden çıkarılmıştır.

Bir yanda bu gelişmeler sürerken, Birleşik Krallık’ta bir vatandaşın kişisel hukuk mücadelesinin açtığı yolun sonunda ancak çıkarılan Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu, transseksüelliği hâlâ mental bir hastalık olarak değerlendirmekte ve başvuran vatandaşlarından cinsiyet disforisi teşhisi, detaylı tıbbi tedavi raporu, en az iki yıl yeni cinsiyet kimliğiyle yaşadığını kanıtlayan resmî evraklar ve bu kimlikle ölene kadar yaşamaya niyetli olduğunu ifade ettiği yasal beyanname gibi yıldırıcı bürokratik taleplerde bulunmaya devam etmektedir. Değişime olan ihtiyaç inkâr edilemez boyuttadır. Ülkedeki tartışmaları yakından takip eden Uluslararası Af Örgütü de 2018 yılında yasanın insan hakları ihlali olduğunu belirterek düzenlenmesi çağrısında bulunur.

Trans aktivistlerin o tarihte gelişmiş ülkelerin bazılarında uygulanmaya başlamış “cinsiyet kimliği yasası” talebiyle süreç başka bir boyuta taşınır. Cinsiyet kimliği yasası, kişinin kısaca herhangi bir prosedüre gerek olmaksızın, yalnızca ait olduğu cinsiyeti beyan ederek kimliğini değiştirmesini sağlayan kanundur.

Teorik kısmı oldukça basit olan bu kanunun pratik kısmına dair uygulandığı ülkelerde de halihazırda var olan tartışmalar zinciri böylelikle Birleşik Krallık’a sürüklenir.

En büyük itiraz odağı, biyolojik cinsiyeti erkek olan trans kadınların cis (biyolojik ve toplumsal cinsiyeti aynı) kadınların alanlarına dahil edilme biçimleridir. Trans erkeklerin aksine, trans kadınların koşulsuzca erişimine açılması öngörülen alanlar doğası gereği dezavantajlı bir grubun yaşam koşullarını eşitlemek için tasarlanmış alanlardır ve özellikle de herhangi bir bedensel değişiklik geçirmemiş trans kadınların müsabakalarda yalnızca cis kadın sporculardan oluşan takımlar, şiddet mağduru kadın sığınakları ya da hapishanelerdeki koğuşlarının da bir parçası olduğu bu alanlarda yer almaları çeşitli soruları beraberinde getirmektedir.

The Guardian gazetesine demeç veren Reading Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri Rosa Freedman ve Rosemary Auchmuty de bu kaygıyı dile getirirler: “Yasal tanıma sürecine yönelik reformlar etkilenen tüm insanların ihtiyaçlarını dikkate almalı ve kaygılanan herkesin haklarının korunduğunu taahhüt etmeli. Biz biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın korunmasının öz-kimliğe (kişinin beyan ettiği toplumsal cinsiyet kimliğiyle özdeşleşmesine) izin verirken aynı zamanda kadınların haklarının da korunmaya devam etmesini öneriyoruz.”

Aynı zamanda bir trans hakları aktivisti olan Manchester Hukuk Fakültesi’nden Stephen Whittle ise bireyin edindiği cinsiyetinin zaten sınırlı bir yasal düzeyde tanındığını ve tıbbi mahremiyet, evlilik ve emeklilik gibi temel hakları düzenlediğini belirterek bu kaygılara karşı çıkar: “İrlanda, Arjantin, Belçika, Kaliforniya, Kolombiya, Danimarka, Norveç ve Malta cinsiyet kimliğini yasal olarak tanımak için kişisel beyanı esas alıyor. Trans hakları grubu Press for Change’in cinsiyet tanıma üzerine danışma için yaptığı henüz yayımlanmamış bir araştırmasına göre bu ülkelerde söz konusu yasal değişikliğe karşı Birleşik Krallık’ta gördüğümüz feminist olumsuz tepki görülmemiş.”

Whittle’ın bu sözlerinin İngiliz gazetesinde yer aldığı 19 Ekim 2018’den bu yana geçen bir yılın sonunda, kaygılananların hem haklı hem de kaygı duymaları nedeniyle suçlu olacakları ironik bir noktaya gelindi.

Feminist Hareket ve Kuir Hareketin Yol Ayrımı

Mor rengin Roma İmparatorluğu’yla olan ilişkisini ikinci sıraya atması ve 8 Mart’ın takvimlerde anlamlı bir gün olarak yer almasını sağlamasının ötesinde, feminist hareketin insanlığa en büyük hediyelerinden biri, kadınlık ve erkekliğin doğuştan gelen bir kimlik olmadığını, biyolojik cinsiyetlerle ilişkilendirilmiş cinsiyet rollerinin “toplumsal bir inşa” olduğunu ortaya koyan cinsiyet kuramıdır. Felsefe tarihinde de önemli bir yeri olan bu kurama göre bedenimize dayanarak tanımlanan ve erkek ya da dişi olarak adlandırılmamızı sağlayan biyolojik cinsiyetimizdir, bunların üzerinden kapsamı ataerkil bakış açısıyla belirlenmiş kadınlık ya da erkeklik kodlarının dayatılması sonucu edindiğimiz kimlik ise toplumsal cinsiyetimizdir. Bu kimlikler üzerinden inşa edilmiş bir hiyerarşinin içinde, ikinci sırada olma nedeninin “özümüzde” olduğu anlatısıyla çepeçevre sarılırız. Söz konusu özle bağdaşmayan her kimliği ve yönelimi dışlayan bu anlatının kurbanları cis ya da trans, homoseksüel ya da heteroseksüel, kendisini herhangi bir cinsiyete ait olarak tanımlamayan ya da akışkan bir cinsiyet kimliği olan, kısacası bu normatifliğe aykırı şekilde var olma suçu işleyen her bireydir.

Trans aktivizm, öz-kimlik yasasının temelini oluşturan “cinsiyet kimliği” üzerinden ortaya koyduğu bambaşka bir tezle bu kuramı tersyüz eder ve özden gelen ve inşa edilenin yerlerini değiştirerek asıl olanın beyan edilen kimlik, sonradan atananın ise biyolojik cinsiyet olduğunu öne sürer.

İsmini 1969 yılında LGBTİ+ aktivistlerin polis baskını karşısında üç gün süren ve onur yürüyüşlerine ilham veren tarihî bir direniş sergilediği Stonewall Inc isimli bardan alan ve kuir hareket içinde tartışılmaz bir ağırlığı olan Birleşik Krallık merkezli yardım kurumu Stonewall’un kavram sözlüğünde “cinsiyet kimliği” şöyle tanımlanır: “Bireyin kendisine doğumda atanmış cinsiyetiyle uyum gösterebilen veya göstermeyebilen, kadın, erkek ya da farklı bir cinsiyette olduğuna dair doğuştan hissi.”

Bu doğuştanlığın nasıl olduğuna dair kesin bir yanıt yoktur. Biyolojik cinsiyetin, dahası biyolojinin hiç katkısının olmadığı iddia edilen, henüz dünyaya gelmeden önce sahip olunduğu için toplumsal etkilerin payı olması ihtimaline de kapalı, bir yönüyle metafizik bir özden bahsedilmektedir. Cinsiyeti kromozomlar, iç ve dış genital organlar, hormonlar ve cinsiyet karakteristikleri gibi maddi gerçeklikler üzerinden tanımlayan biyolojinin metodolojisini bu teze uyum sağlamadığı için reddeden bu yeni tanım; biyolojik cinsiyet kavramını ondan yalnızca doğuştan olma niteliğini ödünç alarak devredışı bırakır ve sadece bu bahsedilen özü, doğuştan gelen kimlik kavramını temel alır.

Aktivistler bu noktada bilime karşı belirli ve ortaklaşılmış bir tavır içinde de değillerdir. Kendisi de bir biyolog olan ve biyolojinin ikili cinsiyet sistemini terk etmesi gerektiğini bulgularla öne süren trans aktivist Julia Serano’nun bilimsel metodolojiyle itiraz ettiği bir uçtan bilimsel bilginin epistemolojik eleştirisini hatırlatarak normatifliğini tartışmaya açan bir başka uca, tepkiler geniş bir spektrum içinde çeşitlenir. Bu spektrumda medyan olarak kabul edilebilecek hâkim görüş ise bilimsel bilgiyi kategorik olarak reddetmez fakat biyolojik cinsiyetlerin biyologlar tarafından atanmış, maddi karşılığı olmayan kavramlar olduğunu öne sürer. Bu görüş genellikle bilimin iktidarla olan ilişkisi göz önünde bulundurularak, ikili cinsiyet sisteminin patriyarka tarafından baskı aracı olarak kullanılmak üzere ortaya çıkarılmış olabileceği şüpheleriyle genişletilir.

Bilimin teorik tartışmalarda yanlış tarafta durduğu gerekçesiyle yargılanması elbette ilk kez rastlanan bir durum değildir. Ürettikleri bilgiyle sosyal kuramlarda da referans verilen biyologlar özellikle teoloji tartışmalarında sıklıkla kendine yer bulan evrim teorisi üzerinden bu sorgulamalarla sıkça karşılaşırlar. Bu tez üzerinden sağlıklı bir yargılama yapabilmek için önce cinsiyetlerin nasıl tanımlandığına bakmak gerekir.
Biyolojik cinsiyetler, basitçe, bir varlığın “canlı” olma niteliğini kazanması için gereken temel şartlardan biri olan üremeyi nasıl gerçekleştirdiğini anlamak adına ortaya konmuş kavramlardır. Canlıların önemli bir kısmı bunu bir eşeyle yapar. İki eşeye ait kalıtım materyali bir araya gelerek yeni bir genetik birleşime sahip yavruyu meydana getirir. Tek hücreli canlılarda hücre içinde bulunan bir gen ürününün tipine göre canlının hangi eşey olduğu saptanır. Örneğin, bir maya türü olan S. Cerevisiae’da İngilizce mating (çiftleşme) sözcüğüne referansla MAT olarak adlandırılan gen ürününün a ya da alfa oluşuna göre maya MATa ya da MAT alfa eşeyi olarak tanımlanır. Canlıların gelişmişliği arttıkça ve üremeyle ilişkili yapılar da sayıca ve çeşitçe çoğalır ve artık bunların bir araya gelerek ifade ettiği bir cinsiyetten söz edilmeye başlanır. Gelişmiş canlılar için sabit iki cinsiyetten bahsetmemizin nedeni üremenin yalnızca ve en fazla iki eşeyin bir araya gelmesiyle mümkün olan bir eylem olmasıdır.

Yüksek yapılı canlılar arasında farklı düzeylerde bilincin ortaya çıkması ve popülasyonları içinde belirli sosyal yapıların inşa edilmeye başlanmasıyla, eşcinsel yönelimler gibi biyolojik cinsiyetin evrimsel olarak açıklanan var olma nedeninin ötesine geçen davranışlar görülmeye başlanır. Bunlar, en yüksek bilinç düzeyine erişmiş canlı olan ve Latince “düşünmek” anlamına gelen sapere fiiline referansla “düşünen, akıllı insan” ismini alan Homo sapiens ya da diğer deyişle modern insan popülasyonunda, içine doğduğumuz toplumda daha geniş varyasyonlar halinde karşımıza çıkar.

Biyolojik cinsiyetler bu popülasyonlarda işlevlerini yitirmezler. Canlılar bu sosyal yapı içinde en basit canlılık ölçütlerini sağlamaya, örneğin metabolik faaliyetlerini yürütmeye, büyümeye ve gelişmeye, etik nedenlerle reddetmiyorlarsa üremeye ve uyum sağlamaya ya da daha popüler bir deyişle evrim geçirmeye devam ederler.

Yalnızca cinsiyet kimlikleri artık salt biyoloji için bir anlam içerme zorunluluğu olmayan; antropoloji, sosyoloji, psikoloji ve feminist kuramın da dahil olduğu düşünüldüğünde felsefe gibi beşeri disiplinleri de açıklama yapma sorumluluğuna ortak eden yapılardır. Leuven Üniversitesi’nde evrimsel biyoloji çalışmalarını sürdüren Prof. Arnold De Loof’un “Yalnızca iki biyolojik cinsiyet formu fakat birçok toplumsal cinsiyet varyantı var: Nasıl açıklanır?” başlıklı sayfalar süren makalesinin oldukça yorgun geçen bir okuma sürecinin ardından sonuna yaklaşırken gördüğüm ve beni o noktada çok güldüren basitlikte bir cümlesiyle de ifade edebileceğimiz gibi: “Homo karmaşık davranan bir canlıdır.”

Bugüne dek, “homo”ya dair hiçbir farklılık; bizi onu taksonomide koyduğumuz yerinden çıkarmamız, biyolojisinden bağımsız bir varlık olarak tanımlamamız gerektiğine ya da diğer bir ifadeyle o klasik münazarayı “nurture”un kazandığına ikna etmedi. Biyolojik ve toplumsal gerçeklikler arasındaki rasyonel ayrımlar deterministik bir bakış açısına sürüklenmemizin ve bunun üzerinden çeşitli ayrımcılık pratiklerini meşrulaştırmamızın önüne geçti.

Biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasındaki karmaşık ilişkiyi de doğal ve beşeri bilimlerin işbirliğiyle gün geçtikçe artan bir berraklıkta açıklamaya devam ettik.

Dolayısıyla bu radikal tez, yukarıda durdukları yeri tarif ettiğimiz bilim insanları tarafından bir ihtiyaç nedeniyle ortaya konmuş değil. Buna karşılık, aktivistler tarafından mücadelelerinin temeli haline getirilmek üzere ortaya konmuş bu tez ışığında neredeyse tüm yaşam bilimi tarihi, bizi yüz yıl öncekinden daha katı bir özcülüğe sürükleme tehlikesinin yanı sıra, 21. yüzyıl değerleriyle de temelden celişecek homosentrik bir bakış açısıyla yeniden yazılıyor. Maddi gerçekliklerin inşa, inşa olduğu ortaya konan gerçekliklerin ise yeni maddi gerçeklikler olarak yeniden tanımlandığı karmaşık bir matriste kendimizi uzun tarihçesi sıfırlanmış anlamlandırma çabamızın içinde, yeni bir kökende buluyoruz.

Bu bakış açısıyla hayvanların da cinsiyetlerinin kurgusal olduğu tartışmalarının yapıldığı Twitter’da “dünyanın ilk cinsiyeti atanmamış penguenini” müjdeleyen bir internet sitesi haberine Oxford Üniversitesi’nde hayvanlarda çiftleşme üzerine çalışan zoolog Ellen Pasternack’in yaptığı sarkastik yorumu ekleyerek bu başlığa nokta koyalım:

“Elbette bugüne dek tüm canlılara cinsiyetlerini biz atadık. Onlara hangi cinsiyette olduklarını söylemeseydik hangisi yumurtlayan taraf olduğunu bilemeyecekti.”

Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm Tartışmaları

Heidi Hartmann; Marksizm’le Feminizm’in Mutsuz Evliliği’nde, bu iki hareketin Marksistler tarafından bir araya getiriliş biçiminde Marksizm’in nasıl merkeze alındığından ve feminizmin tali unsur olarak nasıl eritildiğinden bahsederken nüktedan bir İngiliz evliliği analojisi kullanır. Evliliği “karı ve koca birdir, o bir de kocadır” şeklinde formülize eden İngiliz örfi yasasında olduğu gibi, Marksizm ve feminizm birdir ve o da Marksizm’dir.

Şimdi aynı İngiliz evliliği, bu yeni kuir cinsiyet kuramıyla feminist cinsiyet kuramı arasında yaptırılmak isteniyor. Buna karşı çıkan feministler ise “trans dışlayıcı radikal feminist” ya da hepimizin artık aşina olduğu kısaltılmış şekliyle TERF yaftasıyla karşı karşıya kalıyorlar.

Bu yazıdan önce tartışmalardan haberdar olmuş herkesin aşina olduğu TERF terimi; aslında ilk kez 2008 yılında, o yıl düzenlenen Michigan Kadın Müzik Festivali’ne trans kadınların alınmak istenmemesi üzerine (blogunda yaşanan tartışmalar esnasında) Viv Symthe tarafından kullanılan bir kısaltma. “Trans kadınları hiçbir şekilde kadın olarak kabul etmeyen ve kızkardeşlik içinde yerleri olmadığını savunan” radikal feministleri işaret etmek için her seferinde uzun uzun yukarıdaki dört kelimeyi yazmak yerine başharflerini birleştirmeye karar vermesiyle ileride olacaklardan habersiz, bu sözcüğün internet tarihindeki ilk kaydı orada düşülmüş.

Viv Symthe’in 28 Kasım 2018’de yine The Guardian’a “…çok uzun zaman önce bu özel tartışmayı (ve beni) aştı ve zaman zaman hem feminist/kadın alanlarına transların dahil edilmesini savunanlar hem de kadınlara özel alanlardan transların dışlanması için çalışanlar tarafından bir silah olarak kullanılmaya başlandı” sözleriyle ifade ettiği şekilde, aradan geçen on yılda bu sözcük uzun ve beklenmedik bir yol almış. O tarihten bu yana geçen bir yıl içinde yaşananlara bakarak bir o kadar daha yol aldığını ve artık trans aktivist tezlere karşı çıkan tüm görüş sahibi feministler için bir şemsiye terim olarak kullanılmaya başlandığını söylemek mümkün.

Feministler ve trans aktivistler arasında en büyük ayrışma nedenlerinden biri olan Jessica Yaniv davası örneğiyle bu pratiği somutlaştırabiliriz:

Kanadalı bir aktivist olan Jessica Yaniv; sitedeki çeşitli gruplardaki ilanlarında evlerinde ağda hizmeti verdiklerini belirten göçmen kadın ağdacılarla –bazen kendisine ait olduğu halde farklı kimlik beyanları içeren, bazen de farklı kadın arkadaşlarına ait Facebook profilleriyle– iletişime geçerek onlardan randevu alır. Randevu zamanına yakın kadınları arayarak kendisinin trans kadın olduğunu fakat geçiş yapmadığını, erkek genitallerine ağda yapmanın onlar için sorun olup olmayacağını sorar. Birçok kadın o aşamada ağda hizmeti vermeyi reddeder. Aktivist, kadınları ayrımcılık suçu işledikleri gerekçesiyle dava edeceğini söyleyince özür dileyerek anlaşmak için bir yol ararlar. Genelde Yaniv’e para ödemeleriyle neticelenir bu anlaşma girişimleri ve yasal bir suçlamayla karşı karşıya kalmaksızın uzlaşmayı başarırlar. Ağdacılardan birinin dava edilmeye karşı çıkmaması, bir avukat tutması ve avukatının kısa bir araştırmayla kendisinden önce aynı duruma düşmüş diğer kadınlara da ulaşmasıyla davanın çapı önce ülke ardından dünya gündemine oturacak şekilde genişler.

Tüm dünyada ve Türkiye’de, Jessica Yaniv’in biyolojik erkek olduğu ve bu yüzden ağdacı kadınların onun bedenine dokunmama hakkı bulunduğunu düşünen feministler, trans aktivistler tarafından TERF olarak tanımlanır.

Yine Türkiyeli aktivistlerce ithal edilen bir başka tartışma odağı; cinsiyet kimliğinin çocuklukta üç yaşa kadar giden erken bir dönemde ifade edildiği öne sürülerek, trans olduğunu beyan eden çocukların –ülkesinin yasalarına göre– reşit olacağı yaş beklenmeden hormon inhibisyonu tedavisine alınıp vücudunun eşey hormonlarını üretmesinin önlenmesinin sağlanması talebidir. Bu medikal müdahale konusunda kaygı belirtmenin feministler açısından hangi etiketi edinmekle sonuçlanacağını tahmin etmek zor değil.

Bu yazıda irdelenen cinsiyet kimliği kuramı tartışmaları kapsamında TERF tabir edilmek için benim gibi bilimsel itirazlar geliştirmenize gerek yok. Aslında karşınızda durduğunu düşündüğünüz aktivistler de teoride reddettikleri bilimsel bilgiyi klinik anlamda kabul ediyorlar. Örneğin cinsiyet kimliğinin oluşumunda anne karnında maruz kalınan hormonların etkisi olabileceğini saptayan araştırmaları bu kavramın doğuştan olma niteliğine bir kanıt olarak masaya getirebiliyorlar. Oysa orada da biyoloji biliminin yaptığı kurgusal atamanın uzantıları var. Bir fetüsün maruz kalmaması gereken düzeyde androjen hormonuna maruz kalmasının erkek cinsiyet kimliği edinmesinde rol oynayabileceği fikri onaylandığında, androjene biyologlar tarafından atanan “erkek eşey hormonu” görevi de onaylanmış oluyor.

Bundan dolayı rasyonel değil, politik bir tavır almanız gereken bir ayrışma bu. Feministlerden beklenen bu tezin getirdiği paradoksları çözmeleri değil, “trans kapsayıcı” etiketini hak ettiklerini kanıtlamak için, bu tezi var olan ve potansiyel olarak neden olacağı tüm çelişkileriyle benimsemeleri. Bir tür aktivist pazarlık içinde, rasyonel itirazlarını trans kapsayıcı etiketiyle takas etmeleri.

Aksi halde öfkeli aktivizmin namlusu bu eski müttefik yeni düşmana çevriliyor ve onunla mücadele etmek için de elbette tüm harp hilelerinden yararlanmak mübah hale geliyor.

Bu başlığı ve yazının tamamını, çıkış noktası Türkiyeli bir feminist grubun bir sosyal medya gönderisi olduğu için yukarıdakilere kıyasla yerli bir tartışma olarak nitelendirilebilecek bir başka tartışmaya parantez açarak noktalayalım. Bu tartışma, Türkçe internette daha önce dünya gündeminde kendine yer bulan haberlerle sınırlı kalan kapsamı ilginç denebilecek bir şekilde genişletti ve o tarihlerde henüz yeni mezun olmuş bir moleküler biyolog olan ben dahil birçok ilgisiz sayılabilecek feministi içine aldı.

7 Temmuz 2019’da, Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversite öğrencisi kadınlardan oluşan bir feminist örgütlenme olan Kampüs Cadıları, kendi Facebook sayfasında o gün doğum günü olan biyolog Nettie Stevens adına bir mesaj paylaştı. Paylaşım şu şekildeydi:

“Biyolojik cinsiyetin X ve Y kromozomlarıyla belirlendiğini keşfeden kadın biyolog Nettie Stevens 7 Temmuz 1861’de dünyaya geldi. Ne yazık ki cinsiyet belirleniminin genetik temelinin keşfi, dönemin önde gelen erkek araştırmacılarına atfedildi; ders kitaplarına ve bilim tarihine o şekilde geçmişti. Kadınlar olarak hayatın her alanındayız, olmaya da devam edeceğiz!”

Nettie Stevens’ın bir ışık mikroskobunun oküler lensine gömülmüş bakışlarıyla laboratuvarının içinde çekilmiş nostaljik bir fotoğrafının üstünde, mor bir kalple sonlanan bu umut ve coşku dolu mesaj en azından kendi varlığı konusunda iddiasını pek sürdüremedi ve bu gönderinin biyolojik cinsiyetten bahsetmesi nedeniyle transfobik olduğunu öne süren öfkeli aktivistlerin gazabına uğramasının ardından silindi.

Ve Türkiyeli feministler olarak bizler; yüz yıldan biraz uzun bir süre önce dünyaya gelmiş, kadınlara bilim dünyasında ayrılan yerin oldukça sınırlı olduğu bir dönemde değeri sonradan anlaşılan pek çok çalışmaya imza atmış, üniversitesinde kalıcı bir pozisyon bile teklif edilmediği için çeşitli laboratuvarlarda ve deniz enstitülerinde öğretici olarak sürdürdüğü yaşamını elli yaşındayken meme kanserinden yitirmiş, ölümünün arkasından onun çalışmalarının devamını getirerek gelişim biyolojisi tarihine ismini altın harflerle yazdıran Thomas Hunt Morgan’ın “Son on iki yılda karşılaştığım öğrenciler içinde araştırmada Miss Stevens kadar bağımsız ve yetenekli başka kimseye rastlamadım” dediği Nettie Marie Stevens’ın patriyarka tarafından hiç teslim edilmemiş hakkının bu kez feminist hareket içinde progresif kanat olduğu iddiasındaki aktivistler tarafından yeniden elinden alındığına tanıklık ettik.

Geçmişi ve geleceği, tarihin yanlış tarafını ve doğru tarafını temsil eden iki karşıt hizip, Fatmagül Berktay’ın Foucault’cu bir anlayışla yorumladığı “ad koyma” iktidarına sahip olma üzerinden trajik bir ortaklık sergilemiş oldular. “Rahim gücünden” bahsetmenin, kız çocuklara regl olmanın gurur duyulacak bir şey olduğunu söylemenin adı “trans nefreti” olarak yeniden koyuldu. Ebe forumlarının kapatıldığı, Vajina Monologları oyununun sergilenmesinin yasaklandığı bu yeni düzlemde feministler kendilerini bambaşka bir yok sayılma mücadelesinin ortasında buldular.

2003 yılında Kadıköy Kaymakamı Yüksel Peker’in “oyunun adını telaffuz etmeye bile utanıyorum” diyerek Vajina Monologları oyununu yasaklamasından neredeyse on yedi yıl sonra, bu acı ve ironik tesadüf bize çok iyi bildiğimiz bir hikâyeyi hatırlatıyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin, 6284 Sayılı Kanun ve süresiz nafaka başta gelmek üzere pek çok temel hakkımızın tartışmaya açıldığı bir Ortadoğu ülkesinde, ne kadar bizim olduğunu bilmediğimiz kavganın garez duyulan tarafları olarak, bir öncekinde ezanı ıslıklamak gibi absürt bir suç isnadıyla hedef tahtasına oturtulduğumuz 8 Mart yürüyüşünden bu sene bambaşka bir karar mercii tarafından “TERFler dışarı” sesleriyle men edileceğimiz konuşuluyor.

Metnin başındaki görsel, tarihte ilk kez elektron mikroskobuyla çekilen ve molekülün çift sarmal yapısının çözülmesindeki kilit gelişme olan DNA fotoğrafı. Bu fotoğrafı çekmeyi başaran kadın bilim insanı Rosalind Franklin’in başarısı erkek meslektaşları James Watson ve Francis Crick tarafından hasır altı edilmiş ve keşifleriyle layık görüldükleri Nobel ödülü konuşmalarında o tarihte çoktan ölmüş olduğu halde ismi bile geçmemişti. Aşağıdaki fotoğraf ise onun anısına Çek Cumhuriyeti’nde oynanan tiyatro oyunu Photograph 51’den. Şimdi arkamıza yaslanıp Franklin’in sigarasına eşlik etme vakti.

photo_2019-12-04_04-55-22

Elbette kadınları seviyorlar, sadece amcıklardan hoşlanmıyorlar

HARVEY JENI

İngiltere’de bir süredir devam eden, cinsiyet kimliğinin yalnızca sözlü beyana dayanması talebiyle tırmanan bir tartışma mevcut. Bu tartışmanın kadınlara karşı nasıl bir tavırla yürüdüğüne dair bir fikir edinmek isteyenler için çevirdiğimiz bu yazı faydalı olabilir. Özgün metin 6 Mart 2018’de Medium’da yayınlandı.

 

1980’lerin sonunda Glam Rock tutkunu çekilmez bir ergenken, fen dersinde yine dalgın dalgın pencereden dışarıyı izliyordum ki bir anda irkildim. Önümdeki sırada oturan ve muhtemelen canı benimle aynı derecede sıkılmış olan sivilceli eleman arkasına dönüverip en yakın arkadaşıma ‘kaşar’ deme cüretini göstermişti.

İlk tepkim olan ‘şovenist domuz herif’ boş bakışlarla karşılanınca, probleminin ne olduğunu kısa ve öz ifade etmek yetmedi, çifte standartları açıklayan bir ders de vermem gerekti. ‘’Sen oğlanlar ve kızların aynı olmasını istemiyorsun’’ dedim, ‘’çünkü kızları sevmiyorsun.’’

Boş bakışları kibre dönerken ‘’Kızları tabii ki seviyorum’’ dedi, “sadece kaşarları sevmiyorum.’’

Son zamanlarda kendini kadın olarak tanımlamak isteyen birinin bunu herhangi bir kontrol ya da kurala dayanmadan yapıp yapamayacağına dair hararetli bir tartışmaya tanık oluyoruz. Söz konusu bireyden toplumsal cinsiyet hoşnutsuzluğu (gender dysphoria) olduğuna dair herhangi bir tıbbi teşhis ya da fiziksel/sosyal değişim sürecine dair herhangi bir kanıt talep edilmemesi gerektiği; kişisel beyanı üzerine hukuki ve kelimenin tam manasıyla kadın kabul edilmesi, böylece sadece kadınlara ayrılmış alan ve olanaklardan faydalanması talep ediliyor. Bunun için internette bir form doldurmanın yeterli olması gerektiği savunuluyor.

Beklenilebileceği üzere pek çok kadın öne çıkarak yalnızca biyolojik olarak değil aynı zamanda fizyolojik olarak erkek olduğu algılanabilen insanların kendilerini kadın olarak tanımlayabileceklerini, böylece kadın ve kız çocuklarının savunmasız kalabileceği yerler olan cezaevleri, sığınma evleri, soyunma odaları gibi cinsiyete göre ayrılmış alanlara girebilecekleri endişesini taşıdıklarını dile getirdi. Kadınlar iktidar ve nüfuz sahibi mevkilerde erkeklerle eşit oranda temsil edilmekten çok çok uzak. Hâl böyleyken -örneğin pozitif ayrımcılık uygulanan durumlarda- kadınlara değil kendini kadın olarak tanımlayanlara yer açmak yani cinsiyet yerine toplumsal cinsiyet kimliğini baz almak cinsiyetçiliğe karşı mücadelemizde ne anlama geliyor? Tarihsel olarak cinsiyetleri temel alınarak erkekler tarafından ezilen dişi insanların cinsiyetlendirilmiş gerçekliklerini tanımlamaları ve tartışmaları sınırlandırılırsa bunun sonuçları ne olabilir?

Özgür ve açık bir toplumdaki bireylerin böylesi devasa bir yasal değişikliğe dair makul sorular sorma ve olası alternatifleri araştırma özgürlüğü olması gerekir. Mesela üçüncü bir trans kapsayıcı, cinsiyetsiz soyunma odası uygulaması transların güvenliğini sağlarken, doğuştan kadın olanların cinsiyete göre ayrılmış güvenli alanlarını koruma altında tutabilir. Kadınların mücadeleyle kazandığı nadir kota uygulamalarından vazgeçmelerini beklemek yerine ayrı bir LGBT kotası uygulamasıyla onların da politik temsiliyetleri garantiye alınabilir.

Ancak bu meseleleri tartışmaya kalkışmak her nedense bu sesleri kısmaya yönelik çabalara toslamakta. Hem de kadınların endişeleri, bunların boş kuruntular olduğu hatta baskı ve şiddet içerdiği söylenip uçlaştırılarak lanse ediliyor. Bu yepyeni fikre sorgusuz sualsiz destek verilen hükümranlığın dışında kalmaya cüret edebilen herhangi bir kadın ‘trans dışlayıcı feminist’ ya da bunun kısaltması olan TERF (trans exclusionary radical feminist) olarak damgalanıyor ve hedef haline getiriliyor. Bu konuda açıkça eleştiri dile getiren kadınlar taciz edildi, karalandı hatta fiziksel saldırıya uğradılar.

Yüzyıllar boyunca erkekler kadınları kontrol altında tutmak için erkek egemen prensiplere göre erdemli kadını belirleyip onları makbul ve hadlerini aşan kadınlar olarak ayırdı. Cici kızlar ya da kaşarlar; çekici ya da değersiz olanlar; erdemli analar ya da bencil canavarlar; şimdi de makbul feministler ve TERFler. Kadınlar, kuralları kendilerinin koymadığı dünyada kendilerine yer açmaya çalışırken haliyle bu ayrımları reddettikleri kadar güçlendirebiliyorlar da.

Transaktivizme içkin cinsiyetçilik ve kişinin cinsiyetini kendi belirlemesine dair agresif ısrar pek çok sözde ‘cis’ erkeği saflarına kabul edip peşinden sürükleyerek onları heyecanlandıran bir fırsat sunuyor. UK İşçi Partisi’ndeki erkekler biyolojileri kendileriyle eşleşenleri merkezine alan bir feminizme olan hararetli ilgiyi keşfedince heyecandan yerlerinde duramaz oldular. Amerika kıtasında (ve dünyanın pek çok yerinde) çok sayıda trans seks işçisini öldüren erkek şiddetine karşı kampanya mı yürütüyorlar? Trans kadın ve erkeklerin ihtiyaçlarına uygun tasarlanmış destek hizmetlerinin bütçeleri için mi çalışıyorlar? Hayır. Bunun yerine görüşlerini beğenmedikleri kadınları gizli listelerle fişliyor ve onları sosyal medyada taciz ediyorlar.

— Chris Hughes: Amcık başkanı bana brosyalist dedi.

‘TERF’ü bir hakaret olarak sarfederken büyük keyif aldıkları belli olan bu cesur oğlanlar yeterince dokunulmaz olduklarını hissettiklerinde dilleri çözülüyor ve onun yerini ‘OROSPU’ ve ‘AMCIK’ alıyor. Uzun süre boyunca kadınların söylediklerini önemsermiş gibi davranmalarını gerektiren bir takım sinir bozucu sosyal kuralla zincire vurulduklarını düşünmüş olmalılar. Şimdi onlara hakaret edip insan gibi davranmalarının gerekmediği bir grup kadın takdim edilince, nihayet rahat nefes alıp uzun süre bastırdıklarını yüksek sesle ifade eder gibi görünüyorlar. Çok fazla şekerleme yedilirmiş 5 yaşında bir çocuğunkine benzer, sersemce bir havaları var.

— Chris Hughes: Argh, hakikaten sefil bir amcık, değil mi? — Jack Lister: Amcık sözcüğünü kullanmaya bayılıyorum ve sefil TERF’leri tarif etmek için de mükemmel bir yöntem. Her zaman senin yanındayım abicim, bu 18. Yüzyılda takılmış aptallar hepimize saldırıp duruyor.

Kadınlar bu tip bir tacizi hak etmek için ne yaptı? Hakikaten hangi suçu işlemek bu ağır hakaretleri haklı çıkarıyor? Kadınlığı biyolojik olarak dişiliği baz alarak tarif etmek ve buna bağlı olarak feministlerin mücadeleyle kazandığı cins temelli haklara sahip çıkmak. Bu kadar. Eğer dişi ve eril bedenlerin iki cins olarak ayırt edilebildiği bir gerçekliğe inanıyorsanız, özel alanlarınızı kiminle paylaşacağınıza ve dişi cinsiyetinizi tariflemek için nasıl bir dil kullanacağınıza dair söyleyecek sözünüz varsa bir TERF, orospu ve amcıksınız.

Kadın haklarına düşman olanlara eleştiri yöneltilmedikçe aşağılamalarını göstere göstere yapma konusunda daha çok özgüven geliştirdiler. Lily Madigan, Rochester ve Strood’da kadınlardan sorumlu olan yetkili (Women’s Officer) olarak görevlendirilen genç bir trans aktivist. Kısa süre önce oldukça sevilen ve saygı duyulan kadın bir vekile twitter’da bir ödül törenindeki kadın temsiline dair yaptığı yorum yüzünden kamuya açık şekilde saldırdı.

madigan

— Lily Madigan: Iyyy (-‸ლ) — Jess Phillips: Gidişata bakılırsa en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü de bir erkek alabilir.

TERF’ün sıkça şiddet tehditleriyle birlikte kişiyi karalama amaçlı hakaret olarak kullanıldığı pek çok kadın tarafından tarafından defalarca dile getirildi ama Madigan görevi politikada kadın temsilini teşvik etmek olduğu halde bu sözü kullanmaktan hiç çekinmiyor:

 

1_gK0dTX6pRXDbEGhjBvP-8w

— Lily Madigan: TERF’lerin feminist olmadığını görüyorum ve onlara TERD demeyi öneriyorum. Artık D’nin ne anlama geldiğine kendiniz karar verin. (D ile ‘dyke’ sözcüğünü kastediyor, toplumun belirlediği normlara göre erkeksi görünen lezbiyen kadınları aşağılamak için kullanılan bir sözcğk. Bu sıfatı benimseyerek kullanan lezbiyenler de mevcut ancak İngiltere’de negatif anlamı daha baskın.)

O sırada Amerikalı transaktivist ve Youtuber Riley J Dennis çok net bir açıklama içeren videosunu yayınladı: “TERF’lerden nefret etmek trans kadınları desteklemek demektir.”

Dennis burada erkeklere kendilerini aklama hediyesi sunuyor. Cins temelli haklarını korumak gibi düşüncesi bile ürkütücü olan bu suçu işleyen kadınlardan nefret etmenin onları iyi bir insan yaptığını söylemekle kalmıyor, aynı zamanda bu tavırda kadın düşmanlığı bulmanın temelsiz olduğunu iddia ediyor. Ne de olsa bu durumdan şikayetçi olmayan  bir sürü makbul feminist var, herkes de onları seviyor işte daha ne.

Gördünüz mü? Elbette kadınları seviyorlar, sadece amcıklardan hoşlanmıyorlar.

Kadın nefreti söylemindeki bu tırmanış aklı başında insanları endişelendirmeli. Cesur davranmalı ve gördüğümüzü dile getirmeliyiz: ‘Cis’ erkeklerden ve trans kadınlardan oluşan kimi gruplar tüm kadınları susup boyun eğecek kadar korkutan zehirli, tehditkar bir atmosfer yaratmak için ortaklaşa uğraşıyorlar. Bu da çok önemli buldukları cins temelli haklarının tehlikede olduğunu kavrayan ve kızları için bunları korumak isteyen kadınların direnişine direkt bir tepki olarak ortaya çıktı.

İşçi Partisi -elbette diğer partiler de- kadın üye ve seçmenlere yönelik bu apaçık gözdağı ve aşağılama furyasının karşısında ciddi bir duruş sergilemeli. Medeni politik mücadelede bunlara yer olmamasına rağmen suskunlukla karşılaşınca bu davranışlar iyice serpildi. Hayatlarına ciddi etkileri olacak kararlar alınmadan önce söz verildiği gibi kadınlara danışılmasına ve kamuya açık tartışmalar gerçekleştirilmesine olanak tanınmalıdır. Aksi takdirde fiili olarak seslerimiz kısılmış olacak.

Kadınların hakları ve güvenliği konusunda endişelerimizi dile getirmekle hata etmiş değiliz. Politikaya katılım göstermek ve kendimizi savunmak en temel hakkımız. Feministler bu hakkı bizim için uzun süre önce kazandılar ve biz de onu korumaya niyetliyiz.