Güney Kore Kadın Hareketi ‘Çiçek değil, kıvılcımız’

JEN IZAAKSON ve TAE KYUNG KIM

Jen Izaakson, bir araştırma bursu kazandıktan sonra, Cambridge Üniversitesi çalışma grubunun parçası olarak radikal feminist hareketin yükselişini belgelemek için, geçen sonbaharda Güney Kore’yi ziyaret ederek 40’ın üzerinde eylemci kadınla görüşme gerçekleştirdi. Bu makaleyi geçtiğimiz sene Berlin’de eğitimine devam eden Koreli bir radikal feminist olan Tae Kyung Kim ile birlikte yazdı.

Güney Kore’de büyüyen feminist hareketin haberleri Batı medyasına ulaştı ama bu radikal isyanın kökenlerine değinilmedi. Batı’da ana akım haberler, çoğu zaman Güney Kore feminizminin bizim Batı’da kaydettiğimiz ilerlemelere benzeyen yönlerini ele alıyor ve Koreli kadınların kendi özgün başarılarını göz ardı ederek hareketin en radikal özelliklerini görünmezleştiriyor. Eylül’de, Güney Kore radikal feminist hareketten 40’tan fazla kadınla akademik bir araştırmanın parçası olarak görüşme gerçekleştirdim. Bu görüşmelerde ulaştığım bulguların sonuçları bu makalede özetlendi. Yerimizin darlığı sebebiyle, birçok bilgiye burada yer veremesek de hareketin nasıl ortaya çıktığını en iyi anlatan bilgileri aktarmaya gayret gösterdik: Güney Kore’de radikal feminizmin tarihsel bağlamı ve hangi taktik, strateji ve siyasi oluşumlardan meydana geldiği.

Kadınları ve hareketi politikleştiren ve radikalleştiren şey erkek şiddeti

 

2016’da, meşum “Gangnam cinayeti” kadınların büyük tepkisine neden oldu. Kim Sung-min adlı 34 yaşında bir adam, bir karaoke barında cinsiyetsiz bir tuvalette 23 yaşında bir kadını (kimliği konusunda yayın yasağı var) bıçaklayarak öldürdü. Kim Sung-min adlı adam, bir kadın gelip girmeden önce tuvalette sayısız erkeğin girip çıkmasını bekledi. Mahkemede, “Yaptım çünkü kadınlar beni hep görmezden geliyordu,” dedi. Bu gerekçelendirme, acımasız cinayetler işleyen diğer “incel’lerin” (involuntary celibate/istemsiz bekar) yaptığı açıklamaya çok benziyor ama Güney Kore örneğinde, resmi makamlar, Kim Sung-min’in kendi verdiği ifadeye rağmen, bu cinayetteki kadın düşmanlığını açıkça inkar ettiler.
Bu cinayete tepki olarak kadınlar sokaklara taştı ve protesto gösterisi düzenlemek için Gangnam istasyonunun önünde, Seocho-dong’u çevreleyen alanı doldurdu. Bu kadınların birçoğu o zaman kendisine feminist demiyordu ama cinayetin niteliği ve kadın düşmanı motivasyonu onları politikleştirdi.

2018’e gelindiğinde, “molka” (kadınların tuvalet ve soyunma odalarında ya da ulu orta yerde eteklerinin altından gizli kamera ile görüntülerinin kaydedilmesi) Kore’de yaygın bir sorun haline gelmişti. Görüşmecilerim, bana bunun kısmen, Koreli erkeklerin sokakta kadınları doğrudan cinsel taciz edecek cesareti bulamamasından kaynaklandığını söyledi. Bu yüzden kadınlara cinsel erişim girişimleri daha “sinsi” biçimler alıyordu. Güney Kore’de bu tür bir röntgenciliğe karşı yasalar olsa da, polis bu yasaları çok nadir uyguluyor. Genç bir kadın öğrencinin sanat okulunda çıplak bir erkek modelin fotoğrafını çektiği için ceza alması, bardağı taşıran son damla oldu. Görüştüğüm kadınlara göre, bu model sınıftan dışarı sürekli çıplak çıkıyormuş ve bu yüzden öğrenciler adamın cinsel organını görmek zorunda kalıyormuş. En sonunda bir kadın öğrenci, adamın sınıfta çıplak fotoğrafını çekmiş ve davranışını protesto etmek için internette paylaşmış. Gözaltına alınmış, mahkemeye çıkarılmış, hapse atılmış ve cinsel organını ulu orta gösterdiği fotoğrafların kendisine “psikolojik zarar verdiğini” söyleyen adamdan özür dilemek zorunda bırakılmış. Kadın başta 18.000 Euro’ya denk bir para cezası almış ama teşhirci mahkemede kadının hapse tıkılması gerektiğinde ısrar edince, 10 ay hapis cezası almış.

 

Erkeklerin gizli kameraları neredeyse mutlak bir dokunulmazlık ve cezasızlıkla kullanması karşısında, bu olay bir molka protestoları dalgasına sebep oldu. Çoğunlukla genç yüz binlerce kadın, teşhirciliğe karşı yasaların erkeklere uygulanmayıp kadınlara uygulanmasına duydukları öfkeyle bir araya geldi. Bugüne kadar gizli kameralara yönelik protestolara 360.000 kadın katıldı. Bu gösteriler, son derece ayrıntılı planlanmış yürüyüşlerden oluşuyor. Bu yürüyüşlerde, bildirilere basılmış siyasi sloganlar kitleye dağıtılıyor ve hep birlikte ajitatif sloganlar atılıyor, konuşmalar kitle tarafından satır satır tekrarlanıyor ve en sonunda da savaş narası gibi olabildiğince yüksek ses çıkarılıyor. Bazı yürüyüşlerde, kadınlar kürsüye çıkıp saçlarını kısa kestiriyor ya da makyaj malzemeleri törensel biçimde çöp torbalarına atılıyor.

 

Gangnam istasyonu cinayeti ve molka protestoları olaylarının arka planında internette gelişen bir süreç de vardı. 2015 itibariyle, erkekler ve kadınlar arasında çevrimiçi bir sözlü savaş sürmekteydi. MERS (Ortadoğu Solunum Sendromu Koronavirüsü) Güney Kore’ye ulaştığında, büyük bir kavga koptu bu atışmada. Ülke çapında milyonlarca kullanıcıya sahip popüler bir internet forumu olan DC Inside Gallery’de, erkek kullanıcılar, Koreli bir kadını fahişe olarak Ortadoğu’ya seyahat ettiğini ve oradan hastalığı kapıp ülkeye getirdiğini iddia ederek Sıfır Numaralı Hasta olarak adlandırdıkları bir konu başlığı açtı. Bir sürü erkek bu başlığa “Koreli kadınlar ölmeli,” “Koreli kadınlar paralarını çarçur ediyor” ve “Koreli kadınlar aptal ve virüsü onlar yaydı” gibi yorumlar yazdı. Buna tepki olarak kadınlar da forumda kendi konu başlıklarını açtı. En sonunda, MERS’in aslında ülkeye bir adam tarafından getirildiği ortaya çıktı ve kadınlar erkeklerin mesaj panolarını zafer yorumlarıyla doldurdu. Ama kadın düşmanlığı unutulmadı elbette.

Kadınlar bu olaydan sonra Reddit’e benzeyen ama kadın düşmanlığının olmadığı bir alan olarak Megalia’yı kurdu. Megalia, merkezinde dostluk ve mizah olan, kadınlar arasında yoldaşlığın inşa edildiği çevrimiçi bir alan haline geldi. Kadınların birbirine “vulva” demesi sitede yaygınlaştı: “Bravo, en güçlü vulva sensin,” ya da “Mükemmel bir fikir! Harika bir vulvasın” gibi sözler söylüyorlardı birbirlerine. Ancak Megalia’nın erkek kullanıcıları da vardı ve site yöneticilerinin birçoğu gey erkeklerdi. Bu adamlar başlangıçta kadınların maruz kaldığı mizojiniye sempati gösterir gibi olsa da, laf gey erkeklerin mizojisine ve gey eril kültürüne (örneğin drag) gelir gelmez kadınların yorumları kaldırılmaya başladı.

Kadınların ifade hakkının moderasyon duvarına çarpması, Facebook, Mumsnet ve Twitter’da deneyimi olan birçok feminist için sürpriz olmadı. Kadınlar, yaşamlarının gerçekleri ve gözlemledikleri kadın düşmanlığı hakkında özgür ve adil bir tartışma yürütebilmek için, erkek yöneticilerin olmadığı, kendilerinin modere ettiği bir alana ihtiyaç duyduklarını anladı. Bu deneyim, sadece kadınlardan oluşan örgütlenmelere olan ihtiyacı göstermişti. Kadınlar topluca Megalia’dan ayrılmaya başladı ve Ocak 2016 itibariyle, binlercesi, görüşmecilerimin “bir radikal lezbiyen feminist” alan olarak tarif ettiği, Womad adlı bir internet forumuna kaydolmuştu. Güney Kore hareketinde lezbiyenliğin hayret verici yaygınlığı, bu hareketin en çarpıcı ve kayda değer yönlerinden biri. 40’tan fazla mülakat için görüştüğüm tüm feminist aktivistler kendilerini lezbiyen olarak tanımlıyordu.

Güney Kore’de radikal feminizm ve lezbiyen feminizm birbiriyle yakından bağlantılı ve bu yakın bağlantı ortaya “4비”/“4B” hareketini çıkarmış (4비 kabaca “4B” olarak okunabiliyor İngilizcede). 4B’nin dört kuralı var; bu kurallar radikal feminist harekete yön veriyor ve kadınlara patriyarkaya çomak sokup erkeklerden uzak daha güvenli bir yaşam sürmek için yol gösteriyor. İlkeler kabaca şunlar: erkeklerle evlenme, erkeklerle çıkma, erkeklerle sevişme, gebe kalma. Bugün 4B hareketinin tahminen 50.000 takipçisi var.

2016 tarihli bir çalışma Güney Kore’de kadın nüfusunun yüzde 50’sinin evliliği gerekli görmediğini gösteriyor – bilhassa kadınlar, evliliğin kaba bir sözleşme olduğunu fark etmiş. Hükümet sırf bu yüzden çeşitli tedbirler almaya başlamış. Ortalama nüfus yaşının yükselmesine ve doğum oranlarının düşmesine yanıt olarak, Güney Kore hükümeti, romantik heteroseksüel ilişkileri özendiren bir dizi pembe dizi ile birlikte evliliği ve üremeyi özendiren reality şovlar (Heart Signal/Gönül Sinyali; We Got Married/Evlendik; Same Bed, Different Dreams/Aynı Yastıkta Başka Rüyalar ve The Return of Superman/Süpermenin Dönüşü) sipariş etmiş. Bu programlarda, heteroseksüel çiftler önce çocuk yapmak istediklerini ifade ediyor, sonra da kadının hamile olduğu müjdesi, gebelik süreci ve doğum geliyor. Her aşama belgeleniyor ve özendirici bir şekilde sunuluyor.

Korseni Çıkar

2015-2016 ve 2017-2018 arası, Güney Koreli kadınlar güzellik ürünlerine ve estetik ameliyatlara 53,5 milyar Kore won’u daha az harcama yaptılar. Bunun yerine paralarını otomobile harcadılar, yani bağımsızlığı nesneleştirilmeye tercih ettiler. Feminen güzellik pratiklerinin bu kültürel reddi, kısmen “Korseni Çıkar” hareketinin yanı sıra, 4B hareketi ile bağlantılı. Sheila Jeffreys’in Beauty and Misogyny kitabından (Korse: Güzellik ve Mizojini adıyla Korece’ye tercüme edildi) (kitaptan bir bölüm Türkçeye de tercüme edildi) ilham alan bu hareket, modern “korsenin” (ağda, makyaj, yüksek topuk, estetik ameliyat, uzun saç, kısıtlayıcı yeme rejimleri vb. gibi güzellik pratikleri) çıkarılmasını anlatır. Güney Kore’de devasa bir estetik ameliyat sektörü var ve kadınların yaptırdığı en popüler estetik ameliyat göz kapaklarını yaptırmak. Bu operasyonla göz kapakları daha “Batılı” görünüm alacak şekilde değiştiriliyor. Cilt beyazlatma gibi bu ameliyat da, ırkçılıktan beslenen kar amaçlı bir pratik ve operasyon sonrası enfeksiyonlara, göz kapaklarının kaybedilmesine, görme bozukluğuna hatta körlüğe bile sebep olabiliyor.

Birçok görüşmeci, radikal feminizme giden yolda kendileri için başlangıç noktasının bu hareket olduğunu belirtiyor. Örneğin, “Korsemi geçen Ocak’ta çıkardım” ya da “İki yıldır korse takmıyorum,” diyorlar. Güney Koreli kadınlar için, “ters tepki” kavramı, “Korseni Çıkar” ile bağlantılı: feminizme karşı dışarıdan bir tepki anlamına gelmiyor; kadınların feminenliğe doğru gerilediği, kişisel bir geri tepme demek. Kadınlardan biri örneğin şöyle dedi: “En iyi arkadaşım 2017’de korsesini çıkarmıştı ama o zamandan bu yana ters tepkiler aldı ve aile baskısı yüzünden yeniden makyaj yapmaya başladı.”

Hareket içinde yaygın olan diğer sloganlar, kadınların gücü ve kararlılığı ile bağlantılı daha çok. Bir grup görüşmecim, bunlardan bazılarını bana liste yapıp verdiler: “Zirvede buluşacağız,” “Hırslı ol” ve “Cesareti birbirimizde buluruz.” Bu sloganları hemen hatırladım çünkü eylemcilerin sosyal medya profillerinde çok sık görürdüm. Sık tekrarlanan eylem çağrılarından biri şöyleydi: “Ben değilsem kim? Şimdi değilse ne zaman?” Bu slogan, Yahudi tarihindeki ünlü bir Babilli şahsiyet olan Hillel the Elder’den (Pirkei Avot 1:14) değiştirilerek ödünç alınmış.

Kadın merkezli bir kültür için tarihsel bir temel

Feminizmin Güney Kore’de bu şekilde gelişiminin tarihsel ve kültürel sebepleri var. Konuştuğum kadınların bana anlattığına göre, Batı’da olduğu gibi bir “şövalye ruhlu” erkek (kadınlara nazik ve koruyucu olan erkek) kültürü olmamış Kore’de. Yani erkek egemenliği çok daha dolaysız olmuş daima. 1950’lerin başında, Kore savaşında savaşan askerler hangi güzergahın güvenli olduğunu bulmak için mayınlı arazide önden kadınları yürütürmüş. Yani kanlı canlı kadın bedenlerini mayın temizlemek için kullanırlarmış. Bu uygulama konusunda hiçbir tarihsel utanç yok. Titanik faciası Kore’de geçse, “önce kadın ve çocuklar” diye bir şey olur muydu diye sordum. Soruma kahkahalar atarak yanıt verdiler ve elbette hayır dediler. Bir görüşmeci, şövalyelik/centilmenlik yokluğunun, patriyarkanın işleyişi bakımından erkeklerin hiç nezaket sahibi olmaması şeklinde tezahür ettiğini söyledi. Öte yandan, kadınlar da evliliğe daha az istekli çünkü erkekler daha düğünden önce ilişkilerinin nasıl eşitsiz olacağı konusunda çok netmiş. Ama bu, Koreli erkeklerin kadınları Batı’daki erkeklerden daha fazla ezdiği anlamına gelmiyor bu. Ezme-ezilme ilişkisi sadece daha açıktan ve utanmazca. Bazı görüşmeciler, erkek egemenliğinin daha açık seçik olmasının, kadınların evlilikteki tuzakları daha kolay görmesini sağladığını belirtti.

Başka bir görüşmecim, tarihsel olarak kadınların tarlada çalışmasının erkeklerden daha çok beklendiğini söyledi, yani erkekler, dünyanın başka yerlerinde olduğundan daha az bir maddi refah kaynağı olarak görülüyorlar. Kadınlar evde de dışarıda olduğu gibi çalışıyorlar. Çalışsa bile bir kocanın faydası, kadınlar çalışmasına izin verilmeyen veya iş piyasasına erişimlerinin sınırlı olduğu başka toplumlara nazaran çok daha az. Tarihsel olarak, Kore’de, çok katı bir sınıf sistemi olmuş ve kadınlar sınıfları dışından evlenme, dolayısıyla da, başka ülkelerde olduğu gibi, daha büyük maddi refaha ulaşma şansına sahip olmamışlar. Bu avantaj da olmayınca, evliliği arzu edilir bulmak için kadınlar açısından bir sebep daha ortadan kalkıyor. Bu tarihsel koşullar bir araya geldiğinde, Güney Kore’de, kadınların net bir kar-zarar hesabı yaparak evlenmeyi reddetmesinin yaygın olduğu, özgün bir cinsel politika ortaya çıkıyor.

Radikal bir kadın hareketinin kök salmasına zemin hazırlayan bir başka sebep ise, bunun için ortam olması. Geçtiğimiz yüzyılda, ülke çapında kadın üniversiteleri kurulmuş ve çoğu şehirde sadece kadınlara özel enstitüler var (bazılarında erkek hocalar var ve bazen başka üniversitelerden erkek öğrenciler bir dönem için dışarıdan ders almaya gelebiliyor ama erkeklerin mekanı terk etmesi gereken akşam saati sınırlamaları var). Öğrenci birliği binalarına, erkek profesörler ve öğrencilerin erkek aile üyelerinin girmesine izin verilmiyor. Buralar 24 saat sadece kadınların olduğu alanlar.

Bazı kadın üniversiteleri, erkek hakları savunucuları (MRA’lar) tarafından ‘’Kadınlar, lüks el çantalarınızdan vazgeçin!’’ gibi şeyler söyleyen dövizlerle protesto edildi. Görünüşe göre feminizm Güney Kore’de erkeklerden o kadar uzakta gelişti ki bazı erkekler, feministlerin tam olarak ne talep ettiğinden bile emin değil ve ironik olarak, MRA’lar kadınları pahalı feminen ürünlere para harcamayı bırakmaya çağırıyor. Bu esnada, radikal feminist hareket, insanları cinsiyetçi reklamlar kullanan işletmeleri boykot etmeye ve kadınları kadınlara ait restoranlarda yemek yemeye, kadınlara ait barlarda içmeye ve kadınlara ait mağazalarda alışveriş yapmaya teşvik ediyor, böylece kadınların parası diğer kadınların cebine giriyor.

Her ne kadar kadın üniversiteleri evli olmayan kadınların erkeklerle karışmalarını uygunsuz bulan Hıristiyan hassasiyetinden dolayı ortaya çıkmış olsa da feminizmin yeşermesi için uygun bir zemin sağladı. Bu kampüslerin çoğunun etrafı sıklıkla yalnızca kadınların dolaştığı sokaklar ve neredeyse tamamen kadınların bulunduğu kafe ve mağazalarla dolu. Bu kültürel normdan dolayı, çoğu şehirde en az bir tane veya birkaç tane kadınlara özel bar bulunuyor. (Güney Kore cinsiyet kimliği politikları tarafından hala ele geçirilmediği için gerçekten kadınlara özel alanlardan bahsediyoruz.)

Marjinalleşme siyasi örgütlenmeyi canlandırıyor

Güney Kore’de son yarım on yılda 4B hareketi ve radikal feminist fikirler, siyasi ve kültürel farklılıklara rağmen değişik şehir ve kasabalara yayıldı. Daegu, ülkenin en büyük dördüncü şehri, başkent Seul’a tam bir tezat oluşturuyor. Muhtemelen Güney Kore’nin en muhafazakar şehri olan Daegu’da cinsiyet tercihli kürtaj yüzünden yedi kişiden yalnızca üçü kadın. Daegu’da oğlan sahibi olmak o kadar arzulanıyor ki eğer bir ailenin art arda iki kızı olursa genellikle ikinci kıza kabaca ‘’bir oğul istemek’’ veya ‘’lütfen bir sonrakine erkek’’ anlamlarına gelen bir isim verilir. Erkekler kadınlardan dörde üç fazla olduğundan cinsel politika da buna ayak uydurmuş. Daegu’da yaşayan kadınlar bana, Seul’daki kadınların ev içi şiddeti bildirmek için polisi arayabilirken Daegu’daki kadınların, polisin failin yanında duracağından ve hatta onların da şiddet uygulayacağından korktuğunu anlattı.

Buna rağmen kadınlar oldukça dirençli. Neredeyse kesinlikle istihdam eksikliğine yol açmasına rağmen makyaj yapmayı reddetiklerini dile getiriyorlar. Daegu, komşusu Busan’dan ve kuzeyindeki Seul’dan daha fakir ancak Daegu’nun feministlerinin, feminenliği reddetikleri için karşılaştıkları işsizlik sorununa yaklaşımları örgütlenmekten geçiyor: Kadın ‘kartelleri’ kurarak, ucuz konaklamalarda birlikte yaşayarak ve başka kadınlara ulaşmak için kolektif olarak sokaklarda gösteriler düzenleyerek. Bana bu ‘karteller’, esnek, açık bir yapıya sahip ve başka kadınlara ulaşmaya odaklı örgütlü gruplar olarak anlatıldı. Bu, radikal feminizmin siyasi müttefiklikler çevresinde, toplumsal örgütlülük ve kampanyalar yerine arkadaşlardan/sevgililerden oluşan ve gizli bir ağ olarak faaliyette bulunan küçük gruplar içerisinde yeşerdiği Batı’da gördüklerimize bir zıtlık oluşturuyor.

OECD ülkeleri (en zengin 37 ülke) arasında GSYİH’ye göre Güney Kore, en yüksek cinsiyetler arası maaş farkına sahip ve kadınlar erkeklerden ortalam üçte bir daha az kazanıyor. Batı’daki iş, mülk ve onları destekleyen ailelere sahip ve feminen pratikleri reddetikleri için doğrudan ayrımcılığa uğramayan feministler, finansal güvencesizlikten veya misilleme korkusundan açık açık radikal feminist olamayacaklarını söylerken, herhangi bir gelir güvencesi olmayan ve çok daha erkek egemen bir kültürde yaşayan Daegu’daki kadınlar direnmeye devam ediyor. Daegu’daki feministlerle tanışma deneyimim, sosyal ve ekonomik güvencesizliğin feminist konularda konuşma isteğimizi engellemek zorunda olmadığını vurguladı. Batı’daki ‘’radikal feministlerin’’ kaybedecek daha fazla şeyi – profesyonel kariyer, saygı, statü, para- ve daha yüksek bir ekonomik statülerinin olması, muhtemelen çevrimiçi anonimliklerinin ve kamusal yaşamdaki suskunluklarının itici gücü.

Güney Kore’deki güncel yasalar, bir kadının kürtaj yaptırmasına yalnızca bir erkek akrabanın veya kocasının/erkek arkadaşının/partnerinin rızası varsa izin veriyor. Eğer bir kadın bir erkeğin rızası olmadan kürtaj yaptırmayı başarırsa (kürtajı yurtdışında yaptırarak ya da bir erkeği sevgilisi olarak göstererek) yargılanmakla birlikte hapis veya 2000 dolara yakın bir para cezasına çarptırılıyor. Feministler bu yasayı değiştirmek için çok mücadele ettiler ve Nisan’da Güney Kore Anayasa Mahkemesi, kürtajı suç unsuru yapan yasayı anayasaya aykırı buldu. Mahkeme, yeni yasayı uygulamaları için Parlamento’ya 2020’nin sonuna kadar vakit verdi: Kadın hareketi için bariz bir zafer.

Şubat ayında, Mart’a kadar 8000 ve şu an 10.000’e ulaşan üye toplayan, Kadın Partisi kuruldu. Tüm nesillerin menfaatlerini temsil etmeyi amaçladıklarından her biri farklı bir on yıldan olan beş lideri var: bir genç kız, sonra 20’lerinde, 30’larında, 40’larında ve 50’lerinde olan kadınlar. Parti 200.000’den fazla oy almış olsa da, herhangi bir koltuk kazanamadı. Buna rağmen, Kadın Partisi, özellikle Batı’dan farklı olarak radikal feminizmin en büyük savunucuları olan genç kadınlardan büyük bir desteğe sahip. Teorik olarak, 18 yaşından küçük olan 60.000 kız Kadın Partisi’ne oy verebilirdi.

Dili değiştirmek kültürü değiştirir

Son feminist kazanımlara yanıt olarak, yeni feminist harekete karşı çıkan Güney Koreli erkek hakları aktivistleri taktiklerini değiştirdi ve radikal feminizmin istediği “şiddetli” dışlama ve önyargıdan ziyade “eşitlik” istediklerini iddia etmeye başladılar. Liberal söylemin bu şekilde benimsenmesi, feminizmde kadınların önceliklendirilmesine karşı çıkan Batı’daki trans aktivistlerinkine de oldukça benzer. Güney Kore’deki erkekler nispeten organize ve bazen de eyleme geçiyorlar. Jae-gi, bir MRA sitesi kurucusu, feminizm yüzünden erkeklerin içine düştüğü durumu göstermek adına bir köprüden atlayarak eylem yaptı ancak kazara yaşamını yitirdi. Jae-gi bu olaydan sonra erkek intiharı anlamına gelen bir fiil halini aldı. Feministler, erkek hakları aktivistlerine ‘’defol ve geber’’ anlamına gelen ‘’Jae-gi git’’ tabirini kullanıyor.

Bu çok acımasızca görünebilir, ancak bu kadınların dili tersine çevirme ve kelime oyunları Koreceye özgü kullandıkları bir taktik olan ‘’yansıtmanın’’ bir örneği. ‘’Jae-gi’’ gibi fiilerin varlığı, hem çevrimiçi hem de gerçek hayatta erkeklerden çektikleri sözlü ve fiziksel şiddete kadınların doğrudan bir cevabı.

Bir milyonun üstünde kelime ile Korece, İngilizce’den iki kat daha büyük bir kelime havuzuna sahip. Korecenin gramer kuralları, yeni kelimelerin oluşturulmasına ve dilin nasıl kadınları baskılamak için kullanıldığını ortaya çıkarmaya oldukça elverişli. Korece ‘’ebeveyn’’ kelimesi ‘부모님’(bu-mo-nim): ‘’bu’’ baba, ‘’mo’’ anne anlamına geliyor, erkek daha önemli görüldüğünden baba öncelikli olarak söyleniyor. Koreli feministler bunun yerine sırayı değiştirip anneyi öne alarak ‘모부님’(mo-bu-nim) kelimesini kullanmaya başladılar. ‘’Bebek arabası’’ Korece ‘유모차’(yu-mo-ça): ‘’yu’’ çocuk, ‘’mo’’ anne ve ‘’ça’’ tekerlekli sandalye anlamına geliyor, [bu kelime] çocuk bakımının kadınlara ait olduğunu ima ediyor. Feministler kelimeyi “유아차” (yu-ah-ça) haline getirdi: ‘’yu-ah’’ küçük çocuk anlamına geliyor, böyle ‘’anne’’ çıkarılarak kelime, ‘’tekerlekli çocuk sandalyesi’’ anlamını kazanıyor (Kabaca ‘’puset’’ kelimesine benziyor). Bu tür değişiklikler pek çok kelime için mümkün, böylece kelimelerin taşıdığı anlamlar altüst edilebilir.

‘’6.9’’ (kelimenin tam anlamıyla 6.9 sayıları) terimi, kadınlara bedenle ölçülerine göre değer biçen bir kültüre cevaplarının ve yansıtmanın bir diğer örneği. ‘’6.9’’ Koreli erkeklerin ortalama penis boyunu ifade eder. Erkekler kadınların meme boyutlarını ya da başka bölgelerini tartışarak kadınları utandırmaya çalıştığı gibi kadınlar da penisleri olduğu için güç sahibi olduğunu sanan erkekleri küçümsemek için sosyal medya profillerinde veya erkeklerle tartışırken bir cevap olarak bu terimi kullanıyor.

Ne yazık ki, ILBE gibi erkeklerin kadın aile üyelerininin çıplak fotoğraflarını atarak beğeni ve sosyal ‘prestij’ kazandığı çevrimiçi erkek toplulukları yüzünden dile yeni ve kadın düşmanı eklemeler de oldu. Kullanıcılar, ‘’Kurutulmuş balık gibi tadı güzelleşsin diye kadınlara üç günde bir vurulmalı,’’ ve artık popüler argoya yerleşen ‘’Vajinaya bir ampul sok ve kır’’ gibi ifadeler üretti.

Bu tür ifadeler Güney Kore’de sıradan sayıldığından Koreli feministler, önceden cinsiyetçi olan terimleri yeniden tanımlayarak onlara cevaben yeni bir dil yarattı.
Radikal feministler stratejik olarak ‘’feminen’’ terimini güçlü, kuvvetli, hırslı, kadınları ifade etmesi için değiştirdiler. Ayrıca, ‘’maskülen’’ terimini de kıskançlık, incelik, gençlik ve kendini süsleme arzusunu ifade etmesi için yeniden tanımladılar. Yansıtma, insanlara fark etmeden gün içerisinde kaç tane cinsiyetçi terim kullandıklarını hatırlatıyor. Aynı zamanda kadınlara yönelik sadist ifadelerin güçlü bir olumsuz algısını doğuruyor ve onları mizahla tersine çeviriyor. ‘’Feminenliğin’’ yeniden tanımlanmasıyla Koreli kadınlar, kendi emellerini başarmak adına kendi gelişmelerine odaklanarak, güç ve mükemmeliyet gibi özelliklere yönelir. Yansıtma, kadınların dili kullanarak kontrolü erkeklerden almak için kullandıkları bir yöntem.

Batı için bir model

Güney Koreli feminist hareket, Batı’ya kıyasla, özellikle kadın düşmanı koşullar içerisinde gelişti ve siyasi örgütlenme için daha iyi fırsatlarla birleşerek radikal eylemin hem gerekli hem de uygulanabilir olduğu bir durum yarattı. Birbirleriyle çelişen bu eşsiz koşullar, kadınların radikal eylemlerinin hem mümkün hem de acil olduğu bir sosyal ortam yarattı.
Güney Koreli feminist hareket içinde tam bir anlaşma yok ancak onu Batı’dan ayıran şey, sadece çevrimiçi değil gerçek hayatta da farklılıkların tartışılabilmesi. Doğrudan tartışma, her ne pahasına olursa olsun kaçınılması gereken yıkıcı bir güç olarak kabul edilmenin aksine politikanın gerekli bir parçası olarak görülüyor. Büyüyen ve gelişen bir hareketin varlığı daha fazla paylaşım ve işbirliğini de beraberinde getiriyor.

Batı’daki kadınlar, Koreli kız kardeşlerimizden çok şey, kolektif olarak organize olabilmeyi; siyasete, yaratıcılığa ve pratik zekaya odaklanmayı ve belki de en önemlisi, siyaseti sokaklara dökebilmeyi öğrenebilir.

Çeviri: Serap Güneş ve Daniela

 

Erkek Adaletin Örselediği Kadınlar: ‘Koca Katilleri’

Türkiye’de kadın cinayetleri davaları gündemimize sık giriyor. Kadın örgütleri, feminist avukatlar, aktivistler bu davaların çevresinde dayanışma örerek, tüm kadınlar için hukuk mücadelesi yürütüyorlar. Sayıları daha az olsa da şiddetine maruz kaldıkları erkeğe karşı kendilerini savunan, onları öldüren kadınların davaları da bu mücadelede önemli bir yer tutuyor. Geçtiğimiz günlerde Yasemin Çakal’ın Kedistan’a anlattıkları, bir kadının kocasını öldürmeden önce ve hatta sonra da nasıl bir cendere içinde hayata tutunmaya çalıştığını, kadın dayanışmasının gücünü, tüm bu deneyimi gözler önüne seriyor. Bizse tam da bu davaların ve ilgili yasaların tarihine; özsavunma göstererek kocalarını öldüren kadınların hukukun karşısındaki dezavantajlı konumlarının nasıl değiştirebileğine dair bir yazıya yer veriyoruz.

“Kadınlar olarak siz erkeklere karşı neden silahlı mücadele vermediğimizi hiç merak ettiniz mi? Sebebi bu ülkede mutfak bıçakları kıtlığı olması değil. Çünkü, aksini gösteren tüm kanıtlara rağmen, sizin insanlığınıza inanıyoruz.” Andrea Dworkin

Türkiye’de yaşayan kadınlar, neredeyse her gün erkek şiddetinin doruk noktası sayılabilecek kadın cinayeti haberleriyle uyanıyor. Diğer yandan erkek adaletin çözümsüz bıraktığı şiddet cenderesinden çıkmak için ellerini kana bulayan kadınlar ise azımsanmayacak düzeyde. Erkek şiddetine yoğun biçimde maruz kalan kadınların gösterdiği bu direniş biçimi fazla haberleştirilmiyor. Yok sayılmaları ya da önemsiz haberler olarak bahsedilmeleri yalnızca daha az sayıda olmalarından değil, meşru müdafaa eyleminin şiddet sarmalında yaşayan tüm kadınlar için özendirici olacağı düşüncesinden de kaynaklanıyor. Ancak madalyonun diğer yüzüne, yani sistemin örseleyip ‘koca katili’ haline getirdiği kadınların hayatlarına tüm cesaretimizle bakmak ve kadınların bu cendereden çıkması için hakiki çözüm yolları bulmaya gayret etmek gerek.

Kadınların ikinci sınıf insan muamelesi görmesi çok uzun bir tarihsel sürece yayılır. Bugün yaşadığımız dünyada egemen olan batı medeniyetinin tarihi incelendiğinde, erkeklerin kadınları şiddet ile kontrol altına almalarına izin veren yasalarla karşılaşıyoruz. Yani bugünkü dünya düzeninin kökenlerinin dayandığı yasalar kadınların şiddet yoluyla kontrol edilmesini düzenleyerek oluşturulmuştur. Roma döneminde, bir koca karısını disipline etmek için makul fiziksel güç kullanabilirdi. Kadının gözlerinin morarmış olması veya burnunun kırılması söz konusu makul güç sınırlarının içinde kalıyordu.. 1600’lere kadar Avrupa’nın birçok yerinde, bir erkek karısını ceza almaksızın öldürebilirdi, bu eylem cinayet sayılmıyordu. Buna karşılık, kocasını öldüren bir eş, hain muamelesi görerek cezalandırılırdı, çünkü cinayet kralı öldürmeye benzer bir eylem olarak kabul edilmişti. Bu bize batı medeniyetinde tarihsel olarak kimin tam anlamıyla insan kabul edildiğini, kimin yaşamının değerli görüldüğünü gösteriyor.

İngiliz Hukuku bir erkeğin eşini uyarmak için “başparmağından daha kalın olmayan bir çubuk” kullanabileceğine izin veren “başparmak kuralı”nı getirmişti. İşin tuhafı, bu kısıtlama aslında kadınları acımasız kocalardan korumanın bir aracıydı. Amerika Birleşik Devletleri on dokuzuncu yüzyılın başlarında bir erkeğin eşini dövme hakkını resmi olarak tanıdı. 1910’a gelindiğinde ise, 46 eyaletten sadece 35’i, erkeklerin eşlerini dövmesini saldırı olarak sınıflandıran reform mevzuatını kabul etti. Bu tarihsel örnekler yüzyıllardır kadına şiddetin devlet eliyle dahi normalleştirildiği bir düzene işaret ediyor. Peki bu erkek adalet, şiddet mağduru bir kadının eli kana bulandığında ne yapıyor, kadının yaşadığı sistematik şiddeti nasıl göz ardı ediyor?

Patriyarkanın hüküm sürdüğü binlerce yıldır iktidar sahipleri, ekonomik sistemler ve toplumlar değişti ama kadınlar sistemin dişlilerine takılmadan zehirli bir su misali akıp şekil değiştiren eril tahakkümün farklı formlarıyla mücadele ettiler. Kayıt altına alınmış ilk kadın hareketlerinden günümüze dek, dertleri erkek şiddetiyle başa çıkmak olan kadınlar, erkek egemenliğinin mantığıyla bakınca anlaşılması zor; ancak sistemin dört duvar arasına sıkıştırdığı kadının penceresinden bakıldığında anlamlı olan yöntemler geliştirdiler.

Ataerkil sistemin içinde ikinci sınıf insan muamelesi gören kadınlar eril tahakküm ile çeşitli durumlarda pazarlık ederek kendileri için en uygun konumu korumaya çalıştılar. Deniz Kandiyoti’nin söylemiyle kadınlar bu sistem içinde korunma amacıyla, annelik gibi değer verilen rolleri benimseme karşılığında özgürlüklerinden vazgeçtiler. İşte bu durum, kendini güçsüz, korunmasız hisseden; kolluk kuvvetlerinin, devletin, kendi ailesinin dahi korumadığı bir kadının dünyasından bakıldığında asla anlamsız değildi. Şiddete maruz kalan kadınlar boşanırlarsa “dul kadın” olarak anıldıklarında iki kat mağduriyetle karşı karşıya kalacaklarını düşündüler. Dönecekleri bir ev artık kalmayacaktı, bir kadının kocasından ayrılıp çocuklarıyla yeni bir hayat kurabilecek kadar para kazanmasına sistem izin vermiyordu. Bunun gibi birçok sebeple, kadınlar eşlerinin şiddetini sineye çektiler, çekiyorlar. Kadının dünyasından bakınca bu kararlar da kendi içinde bir mantığa sahip.

Hikayeleri ve maruz kaldıkları şiddet farklı olsa da, bu kadınlar çoğu zaman benzer duygusal süreçler geçirirler. İşte bu süreç, ‘Örselenmiş Kadın Sendromu’ (BWS-Battered Women Syndrome) olarak feminist psikolog Lenore E. Walker tarafından 1970’lerde, “eş/yakın ilişki şiddetinden” muzdarip kadınların psikolojik durumunu anlamak ve açıklamak için kullanıldı. Bu kavram aile içinde yahut yakın ilişki dahilinde uzun süreli şiddete, istismara maruz kalan kadınların bir dizi davranışsal ve psikolojik reaksiyonlarını ifade etmektedir.

Walker’ın teorisi örselenmiş kadın sendromunun merkezinde iki unsurun varlığından bahseder: şiddet döngüsü ve öğrenilmiş çaresizlik. Kadının maruz kaldığı uzun süreli şiddet döngüsü zamanla öğrenilmiş çaresizliğe evrilir ve şiddet kadının hayatının parçası olmaya başlar. Sorun artık kadının şiddet görüp görmemesi değil; şiddetin dozu, sıklığı gibi niteliklerindeki aşırılıklardır. Alandaki daha eski çalışmalar, şiddet gören kadınların bu döngüden çıkma ihtimali olmasına rağmen, çocuklar yahut ekonomik güçsüzlük gibi sebeplerle bu cenderen kurtulma girişiminde bulunamadıklarını ortaya koymuştu.

Yakın zamanlı araştırmalar ise bu algının değiştiğini göstermiştir. Bu araştırmalar, kadınların ataerkil pazarlık masasını devirmek için kendilerince elinden geleni yapmaya çalıştığını göstermektedir. İlk şiddet gördükleri andan itibaren önce ailelerinden biriyle, arkadaşlarıyla, sonraysa, değişen oranlarda olmakla birlikte, güvenlik güçleriyle, sosyal hizmet kurumlarıyla, avukatlarıyla, din adamlarıyla sorunlarına ilişkin iletişime geçtiklerini, şiddet görmemek için davranış kalıplarını istemeden de olsa değiştirmeye çalıştıklarını göstermiştir.

Bilinen ilk kadın örgütlenmelerinden günümüze kadınların eğitim düzeyleri yükseldi, beklenti ve talepleri arttı, güçlendi. Bunların dışında gerekli eğitimi yahut ekonomik durumu olmasa da kadınlar artık “erkek şiddetinin” hiçbir zaman haklılık payı olamayacağı fikrini daha çok benimsediler. Ancak ataerki toplumsal değişime uyum sağlayarak da kadınlara musallat olmayı başarıyor. Kadınlara şiddete maruz kaldıklarında alternatif yollar sunduğunu iddia eden bir hukuk düzenini herkes istiyor gibi görünse de, erkek adaletin mekanizmaları tam aksi yönde işlemeye devam ediyor. Kadınlara şiddetle karşılaşırlarsa boşanabilecekleri, kolluk kuvvetlerine başvurup eşinin ceza almasını sağlayabilecekleri, ekonomik olarak zor durumda kalmamaları için “yoksulluk nafakası” ile geçinebilecekleri ve hatta o kişinin kendilerine yaklaşmamasını dahi sağlayabilecekleri söylendi. Tüm bunların sözde kaldığını anlamak için koruma tedbiri almasına rağmen öldürülen, yüzüne kezzap atılan, 4-5 ayda bir ancak icra yoluyla nafakasını alabilen, başvurduğu karakoldan dalga geçer gibi verilen nasihatlerle elleri boş dönen kadınların sayılarına bakabiliriz. İşte bu kadınlar seslerini her çıkardıklarında ya şiddetin dozu arttı ya da erkek adalet mekanizmasının çözüm yollarının sözde kaldığını bireysel olarak deneyimlediler.

Erkek adaletin sunmuş olduğunu iddia ettiği çözüm yollarının hiçbir işe yaramaması bu kadınları çaresizlikle şiddet gördükleri eve dönmek zorunda bırakıyor. Sadece o dönüş anını düşünmek dahi korkunçken bu kadınların o evlerde yıllarca yaşadıkları gerçeğini ataerkil sistemin hukuku hep yok saydı.

İstanbul Tıp Fakültesinde yapılan bir araştırmada psikiyatri kliniklerine başvuran kadınlar arasında 80 vakanın 74’ünün örselenmiş kadın sendromuna sahip olduğu tespit edildi. (Yurdakul 1996). Örselenmiş kadın sendromu yaşayan kadınlar, çaresiz oldukları ve partnerleri ölmedikçe şiddetten kurtulamayacakları algısını taşımaktadırlar. Bu sendroma sahip olan kadınların hepsi katil olmuyor elbette. Ancak canlarına tak eden noktada işledikleri bir cinayetle, onları şiddetten korumak için kılını dahi kıpırdatmayan adalet sistemini tüm gücüyle karşılarında buluyorlar. Kadınlar dayak yerken, öldürülürken işlenen suça büyük toleransı olan sistemin, bu şiddetle mücadele eden kadına karşı çok az toleransı oluyor. Kadınların mahkemelerde başarılı oldukları nadir durumlarda savunmalarının ‘delilik’ kavramına dayandığını görüyoruz.

ÖRSELENMİŞ KADIN SENDROMUNUN TARTIŞILDIĞI İLK DAVALAR

1979’dan beri, ABD’deki yüzlerce vakada bu sendrom gündeme gelmiştir. Meşru müdafaa, daha önce erkek egemen anlayışa uygun olarak dar bir şekilde tanımlanmıştı. Birçok vakada hem fizyolojik hem de sosyolojik nedenlerle bir kadının bir erkekle aynı şekilde kendini savunamadığı ve daha spesifik olarak uzun süre şiddete maruz kalabildiği ortaya konulmuş oldu. Bu yüzden ABD’deki avukatlar meşru müdafaa kavramını değiştirmeden kadının sosyolojik ve fizyolojik durumunu gözeterek yorumu genişlettiler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, çıkış noktası olarak ele alınabilecek önemli bir örselenmiş kadın sendromu olayı 1979 tarihli Ibn-Tamas davasıdır. Ibn-Tamas çiftinin örselenmiş kadın sendromundaki şiddet döngülerini içeren ilişkileri, hamileyken dayak yiyen ve yüzüne silah doğrultularak evden kovulan Tamas’ın ortalık sakinleştikten sonra kocasını vurup öldürmesiyle noktalanmıştır. Bu davanın önemi, temyiz mahkemesinin örselenmiş kadın sendromu söz konusu olduğunda uzman ifadelerinin önemine vurgu yapması ve ancak uzman görüşünün kadının niye şiddet ilişkisinin tarafı olarak kalmaya devam ettiğini, kocasıyla ilişkilerini, sendromun sonuçlarının oluşup oluşmadığını değerlendirebileceğini belirtmesidir.

İngiltere’deyse bu konuda örnek teşkil eden üç davadan bahsedebiliriz. Ahluwalia, Thornton, Charlton davaları. Çünkü bu davalardaki sanık kadınların sesi, İngiltere’deki feminist kadın hareketi tarafından yapılan kampanyalarla duyurulmuş, kamuoyuna mal olmuş ve kavram olarak ABD’de ortaya çıkartılan örselenmiş kadın sendromunun da kamuoyunda tartışılmasına neden olan ilk davalar olmuşlardır. Kampanyaları düzenleyen kadın hareketi, haksız tahrik halinde aranan öfke ve elem içindeki psikolojiyle tepki verme ve meşru müdafaada o an saldırı şartının aranması gibi durumların, hâkim eril anlayışın eseri olduğunu söyler. Kadınların kendilerini fiziksel olarak güçsüz hissetmelerinin daha fazla zarar görmemek için anlık savunmaya geçmekten çekinmelerine sebep olduğunu kavrayan bir yaklaşım talep ederler.

Kiranjit Ahluwalia Davası 1992

Ahluwalia, kocası tarafından uzun süre şiddet gören ve istismar edilen bir kadındır. Sürekli tehdit ve şiddete maruz kalan kadın, bir gece adam uyurken üzerine benzin döküp yakarak kocasını öldürmüştür. Yargıç, jüriyi haksız tahrik altında bu suçun işlenip işlenmeyeceğini sormaya yöneltmiştir. Ahluwalia, ilk derece mahkemesinde bunu ani ve geçici bir kontrol kaybı ile yaptığını iddia etse de cinayetten hüküm giymesinin önüne geçememiştir. Temyize başvurulduğunda ise savunma Ahluwalia’nın başına gelen durumun haksız tahrik gibi bir kavram ile anlaşılamayacağını söylemiştir. Bu aşamada, “örselenmiş kadın sendromu” tartışılmış, Ahluwalia’nın depresif bir rahatsızlıktan muzdarip olduğu delillerle kanıtlanarak ceza sorumluluğu tartışmaya açılmıştır. Temyiz aşamasında yeniden yargılama kararı verilmiştir.

Sara Thornton 1996

Thornton, alkolik kocasından uzun zamandır şiddet gören bir kadındır. Olay günü alkollü bir şekilde eve gelen kocasıyla tartışmaya başlamış ve evden kovulmuştur. Bir süre sonra geri döndüğünde kanepede uyumakta olan kocasını uyandırarak onu bıçaklayıp öldürmüştür. Thornton’un davasında mahkeme, jüriyi haksız tahrikin göz önüne alınması için yönlendirmiş ise de cinayetten hüküm kurulmuştur. Temyiz aşamasında Thornton’un kişilik bozukluğu olduğu yönünde yeni tıbbi kanıt sunulmuş ve örselenmiş kadın sendromuna dayanılmıştır. Bunun üzerine temyiz mahkemesi, sanığın ceza sorumluluğu, zihinsel durumu, kişilik bozukluğu gibi durumları göz önüne alınarak yeniden yargılama yapılmasına karar vermiştir.

Janet Catherine Charlton 2003

Charlton’ın kocası kendisine ve kızına karşı sürekli şiddet uygulamaktadır. Charlton kocasını, adamın elleri bağlı olduğu bir cinsel ilişki sırasında öldürmüştür. Mahkeme Charlton’ın, uzun süreli şiddete maruz kalması, kendisi ve kızının güvenliğine ilişkin duyduğu korkuyu da gözeterek haksız tahrik altında cinayeti işlediğine hükmetmiş ve cezasında indirime gitmiştir.

İngiliz hukukunda örselenmiş kadın sendromunun yeni bir savunma şekli olarak kabul edildiğini görmek yukarıdaki örneklerden anlaşılacağı üzere zordur. Aynı şekilde ABD’de örselenmiş kadın sendromu meşru müdafaa savunmasında bulunmak için öne sürülmekte ama çoğunlukla bu savunma mahkemeler tarafından çeşitli nedenlerle kabul edilmemektedir.

Kamuya mal olmuş bu davalarda da görüleceği üzere erkek adalet sistemi ortada bir maktul ve katil varken ataerkil sistemin kadını soktuğu çıkmazı, şiddetin getirilerini gözetmemeye ve buna kılıf bulmaya çalışmaktan asla geri durmamaktadır. Haksız tahrik kavramını genişlettiğini iddia etse de cezai indirim hakkaniyetli olamamaktadır.

Diğer yandan Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda’daki mahkemeler, örselenmiş kadınların kendilerini savunmak için güç kullanabildiklerini ve kimi zaman kendilerini tehdit edici bir durumdan korumak için istismarcıyı öldürmekten başka bir yol olmadığına inanarak cinayet işleyebildiklerini gösteren çalışmaları kabul etmiş durumda. Mahkemeler, bu yöndeki delillerin kasten adam öldürme suçundan çeşitli savunmaları destekleyebileceğini veya daha az suçlu bulundukları takdirde cezayı hafifletmek için kabul edebileceğini belirtmişlerdir.

Türkiye’deyse sistematik şiddetine maruz kaldığı eşini öldüren Çilem Doğan’ın davası ile örselenmiş kadın sendromu belki de ilk kez gerçek anlamda konuşulmaya başlanmıştır. Çilem Doğan’ın uğramış olduğu şiddetin boyutları kamuoyunda büyük yankı uyandırmış ve ilk derece mahkemesi Çilem Doğan’ın cinayeti haksız tahrik altında işlediğine hükmetmiştir. Kamuoyunda beraat gibi algılansa da, ilk derece mahkemesi haksız tahrik indirimi ile 15 yıl hapis cezasına hükmetmiş ve Yargıtay tarafından cezası kesinleşene kadar 50 bin lira kefalet ile serbest bırakılmıştır. Bu kamuoyunu rahatlatan bir karar olduysa da yargılamanın sadece kişiye özel bu durum temelinde hareket ettiği açıktır. Failin kadın olduğu benzer durumlarda kadının uğramış olduğu sistematik şiddetin dikkate alınmadığını basına yansıyan başka bir örnekte çok net şekilde görebiliyoruz. Berdelle evlenen ve on sekiz yıl boyunca sistematik şiddete maruz kalan Hülya Tuncer, şiddetle sonuçlanan bir tartışma esnasında daha fazla dayanamayarak eşini öldürmüştür. Olay Çilem Doğan davası ile paralellik gösterse de yargılama aynı şekilde yürütülmemiştir. İlk derece mahkemesinde ağırlaştırılmış müebbet ile yargılanmış ve asla tatmin edici olmayan bir haksız tahrik indirimi ile 20 yıl hapis cezasına hükmedilmiştir. İstinaf aşamasında cezanın fazla olduğu ve kadının bireysel şart ve durumları tespit edilmediği belirtilerek karar bozulmuşsa da yargılaması tutuklu olarak devam etmektedir. Türkiye’de örselenmiş kadın sendromu her ne kadar basına yansıyıp tartışılsa da halen yargılamada bir savunma olarak yerini alamamış durumdadır. 

Örselenmiş Kadın Sendromunu Gözetmenin Önemi

Feminist hareket, erkek egemen perspektifle gözardı edilebilecek, kadınlara özgü faktörlere dikkat çekmiştir. Kadınların şiddetine maruz kaldığı eşine ya da ilişkide olduğu erkeğe yönelik suç davranışı bir “özgülüğe” sahiptir. Bu yüzden ne 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’ndaki “kasten öldürme” başlığı ne de hali hazırda eril adaletin araçlarından olan haksız tahrikle değerlendirmek kadınların mağduriyetini açıklayabilir. Mevcut durumda hep bir şey eksik, hep bir şey gözden kaçmış olacaktır ve adalet terazisi her seferinde erkeğin olduğu tarafta ağır basmaktadır.

Kocasını öldüren birçok örselenmiş kadının yargılanma süreci birçok yönden farklılık içermelidir. Olayın enine boyuna incelenmesi için şiddetin yarattığı travmayı ortaya koyabilecek materyal ve savunma desteği sağlanmalıdır. Örneklerini birçok yargılamada gördüğümüz; şiddete tanıklık edenler, kadının kolluk kuvvetlerine ettiği ama sonuç vermeyen şikayetler gibi, maruz kalınan şiddetin sistematikliğini gösteren veriler yargılamaya dahil edilmelidir. Kısaca bu durumun klasik bir meşru müdafaa vakası olmadığı ortaya konularak, sanık kadının kuvvet kullanmaya duyduğu ihtiyaç incelenmelidir. Kadının kuvvet kullanma ihtiyacının altında yatan esas huzursuzluğun ne olduğu tespit edilmelidir. Şiddet geçmişi, bu şiddetin yarattığı öğrenilmiş çaresizlik ve kadının can güvenliğine ilişkin korkuları ile yüzyıllardır şiddete maruz kalan kadınların toplumsal olarak itildiği konum bu koşullarda belirleyici olmaktadır. Bunların dışında kadının bedensel ve toplumsal farklılıkları gözetilerek suçu işleyiş şeklinde gözlemlenen farklılıklar ağırlaştırıcı sebepler olmamalıdır. Fiziksel olarak karşısındaki erkekten güçsüz olan bir kadının ona şiddet uygulayan erkeği öldürme biçiminde buna bağlı görülen farklılıklar cezayı ağırlaştırıcı bir unsur olarak değerlendirilmemelidir.

Kadın suçluluğu alanında talep edilen farklılık, kadınların ‘erkeklere göre’ farklı olması değil, kendi koşullarına özgü düzenlemelere kavuşturulması anlamında değerlendirilmelidir.

Türkiye’de zaman zaman basına yansıyan ve özellikle Çilem Doğan davasıyla daha belirgin hale gelen sistematik kadına yönelik şiddetin sebep olduğu ‘adam öldürme’ suçunun örselenmiş kadın sendromu temelinde incelenmesi de bu bağlamda önemli. Toplum ve devlet, evindeki kadının şiddete maruz kalmasını engelleyemediğini ve buna ilişkin sorumluluğunu kabul etmeli, yasalar bu yönde geliştirilmelidir.

KAYNAKÇA:

  1. Delahunt EA. Hidden trauma: the mostly missed diagnosis of domestic violence. Am J Emerg Med. 1995;13:74 –76.
  2. Walker L.E. The Battered Woman Syndrome. New York: Springer Publishing Co; 1984 
  3. Küçüktaşdemir,Ö.,(2015) Ceza Hukukunda Örselenmiş Kadın Sendromu, Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 
  4. Daly K. ve Chesney-Lind,Meda, (1988) Feminism and Criminology, 5 Just. Q. 497 
  5. Ascione FR, Weber CV, Thompson TM, Heathy J, Maruyama M, Hayashi K. Battered pets and domestic violence: animal abuse reported by women experiencing intimate violence and by nonabused women. Violence Against Women. 2007;13:354 –373.

Evlilik erkeklerin kadınlara sunduğu bir lütuf mu?

Kültürümüz evliliği her kadının delicesine istediği ve erkeklerin kadınlara bahşettiği büyük bir lütuf olarak göstermekte. “Bekarlık sultanlıktır”, “Aklı olan erkek evlenmez” diyenler ve sosyal medyada evlilikten şikayet edenlerin büyük bir kısmı erkekler. Örneğin “kırmızı hap dağıtarak erkekleri feminazilerin inşa ettiği Matrix’ten çıkartan” bir erkek hakları sayfası da evlilikte kadınların yaşadıkları sorunların erkeklerinkine oranla devede kulak kaldığından bahsediyor. Tüm bunlara karşın “30 yaşına gelip de halen daha daha evlenenemiş” kadınlarla dalga geçmek erkekler arasında sık görülen bir davranış biçimi. Peki evlilik gerçekten erkeklerden alıp kadınlara veren bir kurumsa, erkekler kadınların baskısıyla evlendiklerini iddia ediyorlarsa neden belli bir yaşa gelip “evlenememiş” kadınlarla dalga geçmeye devam ediliyor? Aksine bu kadınlar bir erkekle evlenip iddia edildiği gibi onu sömürmeyecek kadar yüce gönüllü oldukları için el üstünde tutulmaları, takdir edilmeleri gerekmez mi? Bu yazı da işte bu sorulara ve cevaplarına odaklanıyor. (Görsel: Marc-Anthony Macon)

SUSAN COX

Elbette Erkekler Kadınlardan Daha Çok Çocuk İstiyor

Kadınlar. Bir erkeğin parmağına yüzüğü takmak ve bir aile kurmak için sabırsızlanıyorlar. Ama erkekler… Erkeklerse güzelim bekârlık günlerini bırakıp, kafeslenerek birinin kocası olmayı asla istemezler. Hikâyeyi biliyorsunuz, heteroseksüel ilişkilere dair ağırlıklı fikir bu.

Ancak yakınlarda yapılmış bir anket farklı bir tablo çiziyor. Anket, erkeklerin kadınlardan daha çok çocuk sahibi olmak istediklerini ortaya çıkarıyor. Aynen. New York Magazine’in The Cut’ında Bryce Covert’a ait, kısa süre önce yayımlanan bir makalede tartışıldığı gibi kadınlar bu konuda tereddütteyken erkekler yuva kurup çocuk sahibi olmaya daha istekli görünüyorlar.

Böyle bir şey nasıl olabilir?! Bir erkeğin nasıl “başının bağlanacağı” hakkında sürüyle kitap, kadınlara “yapabiliyorken onu kapması” gerektiğini söyleyen bir sürü makale ve “bağlanma fobisi” olmayan ve güya bulunmaz hint kumaşı olan o erkekleri bulma konusunda kadınlara yardım eden bir sürü ilişki gurusu var. Erkeklerin kadınlardan daha fazla bir aile kurmak istemesi fikri, yaygın inanışın tam aksidir.

İşte burada ataerkinin temel işleyiş biçimlerinden birini görüyoruz. Ataerki tersine mantık yoluyla işleyen bir ideolojidir. Örneğin erkekler kadınlara tecavüz etmezler. Bunun yerine haber başlıkları “kadın tecavüze uğradı” şeklindedir. Erkekler fahişeleri kullanmaz. Kadınlar “hizmetlerini” sunarlar. Erkekler kadınları öldürmez. Kadınlar geceleri yalnız yürürken öldürülür. Yani, ne bekliyorlardı ki?

Erkek şiddetinin en belirgin olduğu koşullarda, ataerkil ideoloji mevcut durumu tersine çevirerek kadınları bundan sorumlu özneler haline getiriverir. Kadınlar olarak aşağılanmanın saygı, boyun eğmenin güçlenme ve evlenip çocuk sahibi olmanın kadınların fikri olduğuna inandırıldık.

Gerçekte evlilik, kadınları kontrol altında tutmaya yarayan tarihsel bir kurumdur. Kadınlar yasal olarak bir erkeğe bağlanarak, özerkliklerini ve onu kolayca terk etme yeteneklerini kaybederler. Karısı erkeğin ikinci annesi olur ve kocasını bakımıyla ilgilenmesi ve onu beslemesi beklenir. Günlük yaşamın devam etmesi için ihtiyaç duyulan tüm görevleri yerine getirir ki kocası büyüyüp serpilsin. Sözümona ilerici, feminist çağımızda bile kadınların hala çocuk yetiştirme ve eviçi emeğin çoğunu üstlenmeleri beklenir. Böylece erkekler bu sorumlulukları fazla yüklenmeden yaşam hedeflerinin ve kariyerlerinin peşinde koşabilirler. Evlilikte ve üremede erkekler açıkça kazançlı çıkanlardır.

Evlilik kurumunun ortaya çıkışından bu yana, asırlardır bu durum geçerliliğini sürdürüyor. Ancak yolda hatlar bir şekilde karışmış gözüküyor. Her nedense, erkekler kadınların evlilik talebine gönülsüzce boyun eğerek onlara büyük bir iyilik yapıyormuş gibi davranıyorlar.

Çocukluk çağında bile kızlar prenslerinin geleceği günü hayal eden karakterler olarak görülürler. Bu dolambaçlı, açık uçlu yolculukta yürürken vahşi maceraları ve çok sayıda sevgilileri olmasını hayal edebilirler. Fakat son durak, yani o biricik kişi en büyük arzularıdır. Öyle ki kadınlar olarak bir erkeğin eşimizin olmasını aç kurtlar gibi bekler halde gösteriliyoruz.

Bekar kadın çaresizliğin tasviridir ve “biyolojik saat” adı verilen saatli bombanın üzerinde oturur. Bir erkek ona (nihayet) evlilik teklif ettiğinde bir kadının alabileceği en büyük hediyeyi veriyormuş gibi muamele görür. Hatta bazen bu teklifi kadının doğum gününde yapar çünkü ilişkilerinde bunu zaten deli gibi isteyen kişi kadındır. Evlilik günü “kadının günüdür”. O bir Bridezilladır* bir erkeği ağına düşürerek kadınlık gücünün gereğini canavarca yerine getirmiştir. Erkeklerin fantezi dünyasındaki “dişli vajina”** avını tuzağa çekerek dişlerini onun üstüne kapatmıştır.

Bu arada baba olmak istediklerini gururla ilan eden erkekler “iyi adamlar” olduğu için övülüyorlar. Sevecekleri ve geçindirecekleri bir aile kurmak istedikleri için kesinlikle bencillikten uzak oldukları düşünülüyor. Ancak bu aslında yanlış bir çıkarım, sebebiyse maskülenliğin temel olarak yanlış anlaşılmasında yatıyor.

Kadınlar olarak erkeklerin durumunu anlamak bizim için çok zor, çünkü enerji tasarrufu modunda çalışıyoruz. Parçası olduğumuz her şeye kendimizden de bir parça veriyoruz. Zamanımızı, enerjimizi, sevgimizi, ilgimizi, yardımımızı ve neşemizi veriyoruz. Bunların sadece sınırlı bir miktarına sahip olduğumuz için de çeşitli ahlaki buyruklara göre onları adil bir şekilde dağıtmak için elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz. “Yeni arkadaşlar edin ama eskileri ihmal etme”, “İyi bir arkadaş ol ancak onlara çok fazla zaman harcama, çünkü aile her zaman ilk sırada gelir”, “ Kocanın ilgi gördüğünü ve iyi bakıldığını hissettiğinden emin ol yoksa kendine başka birini bulur” gibi. Genelde kendimizden o kadar çok veririz ki bize bir şey kalmaz ama karşılıklı özveriyle mutlu olduğumuz için bunu umursamayız. Bir başkası bize zaman harcayıp ilgi gösterdiğinde de aynı enerji tasarrufu modunda çalıştıklarını varsaydığımız için onların da fedakarca duygularla davrandığını düşünmeye meyilliyizdir. Ancak erkekler cephesinde durum pek böyle değil.

Erkekler dış dünyaya açıldıklarında vermek zorunda oldukları sınırlı enerji sorunları yoktur. Dünya onlar için inşa edilmiştir ve bu yüzden verdikleri her şey onlar için geri dönüşü olan bir yatırımdır. Örneğin çok çalışmaları kariyerlerinin mükemmelleşmesiyle ödüllendirilir. İş hayatındaki “ahbap çavuş ilişkisi” ilkesi sayesinde erkekler arasında kurulan dostluklar paha biçilemez profesyonel iş bağlantılarıdır. Bir erkeğin karısı ve çocuğu olması onun enerjisini tüketmez. Aksine o, sömürgelere sahip gibidir. Çok az yatırım yaparlar ve karşılığında hak sahibi olarak ödüllendirilirler. Kadın çocuğu büyütür ve çocuk yetişkinliğinde yaşlanmış babası için yeni bir kaynak haline gelir.

Bu yüzden erkekler elbette çocuk isterler. Dünyanın bu kadar aşırı nüfuslu olmasının sebebi kadınların feminen cazibelerini kullanıp erkekleri kandırarak baba yapmaları değildir. Tabii ki anne olmak isteyen kadınlar da var. Ancak feminizmin kökünü kazıması gereken şey, erkeklerin evlenip kadınları hamile bırakarak onlara iyilik yaptıkları yönündeki kültürel mite dayanan bu kötücül yaklaşım.

*Bridezilla: İngilizce gelin anlamına gelen bride kelimesi ve Godzilla’nın birleşiminden oluşan ve düğün töreninin mükemmel olmasına takmış ve bu sebeple tuhaf davranışlar sergileyen kadınlar için kullanılan alaycı bir söz.
**“Latince’de ‘vagina dentata’ (dişli vajina) olarak adlandırılan bu olguda, vajinanın tek görevinin, parçalayıcı dişleriyle penisi yiyip yok etmek olduğuna inanılır. Bir kadınla sevişen erkeğin ejakülasyondan sonra penisinin ereksiyon gücünü kaybettiği, vajinanınsa spermlerle beslenerek daha da palazlandığına inanılır. Bir Kuzey Amerika Kızılderili miti olan Dişli Vajina, kadın gücü ve erkek korkusunun doğrudan aktarımıdır. Her vajina mecazen gizli dişlere sahiptir; çünkü erkek çıktığında, girdiğine göre azalmıştır.” Dişli Vajina Babafingo’ya Karşı…- Hande Öğüt

 

Bu yazı ilginizi çektiyse yine aynı yazarın Evlenmemek için 11 Sebep yazısını da okumak isteyebilirsiniz…

Çeviri: Pınar

 

Evlenmemek İçin 11 Sebep

Evlilik feministlerin oldum olası karşı çıktığı, kadınların kontrol altına alınmasını ve emeklerinin hem aile içinde hem de düzenin dönmesi için çalınmasını sağlayan bir kurum. Ancak aileler ve toplum değiştikçe evliliğin bu niteliği görünmezleşebiliyor. Çevirisini okuyacağınız bu yazı 2016’nın Sevgililer Günü öncesi Feminist Current’da kaleme alınmış ve evliliğin bahsettiğimiz rolünü  hatırlatmayı amaçlamış. Elbette sosyoekonomik açıdan evlenip evlenmeme konusunda karar verme özgürlüğüne sahip olabilen, aile baskısını da üzerinde görece daha az hisseden kadınları hedef alıyor. Örneğin bu yüzden hayatı tehlikeye girebilecek bir kadına ‘evlenmeden istediğin gibi yaşa’ demenin bir anlamı olmadığının farkındayız. Ancak şunun da farkındayız ki evlilik geleneksel modelin dışına biraz çıkınca o modelin baskıcılığını kabul etmeyen kadınlar bu sefer onun döneme uygun halini bir şekilde romantize edebiliyor. Bu yüzden her daim bu kurumun iç yüzüne iyi bakmakta fayda var… (Fotoğraf: Clean Wal-Mart)

SUSAN COX

Sevgililer Günü ufukta görünmüşken erkek birlikleri kız arkadaşlarına evlenme teklifi planları yapıyor. Ancak güçlü kalmalıyız ey kadınlar ve bu “romantizm mevsimi” yemini yutmamalıyız çünkü evlilik söylendiği kadar iyi bir şey değil. Orada bulunup bunu deneyimlemiş, boşanmış bir kadın olarak dünya evine girmekten kaçınmanız konusunda size yalvaracağım. İşte heteroseksüel romantizmi yasallaştırmamak için 11 sebep.

1/ “Kapsayıcılık” ve “eşitlik” gibi modern politik doğrucu güzellemelere kanmayın, evlilik hala aynı eski ataerkil kurum.

ABD’de eşcinsel evlilik artık yasal. Bu Amerikan homofobisini sona erdirme mücadelesi açısından büyük bir tarihi dönüm noktası olsa da, evliliğin sadece iki insan arasındaki sevginin bir ifadesi olmadığını hatırlamak önemlidir. Kadınların bir mülk olduğu düşüncesini güçlendirmek amacıyla başlatılmış, erkeklere fayda sağlayıp kadınları kontrol etmek için var olan heteroseksüellik bağlamında tasarlanmış yasal ve sosyal bir kurumdur. Bu nedenle, ne zaman evlilik kurumu kutlanırsa bu kurum ve tarihi de kutlanmış olur.

Eşcinsel hareketin söyleminin, evliliği en temel insan haklarından biri ve sevginin en açık ifadesi olarak konumlandırması yani ataerkil anlatıyı beslemesi trajik bir şekilde ironiktir. Evliliğin bu şekilde tanımlanması, tüm evlilik tarihini ve onun erkek üstünlüğüne dayalı düzen içindeki işlevsel önemini yok sayar.

Yine de, ne yazık ki, sol, liberaller ve ilericiler gibi “evlenme hakkını” savunanların artışı ile birlikte evliliğin feminist eleştirisinin modası geçti ve bu bugün tamamen eski kafalılık olarak damgalanıyor.

Ana akım söylem daha heyecan verici “sosyal adalet” sorunlarına ilgi gösterirken evliliğin olağan gerçekliği çoğu kadın için aynı kalmıştır. Yani:

2/ Evlilik kadınlara değil erkeklere fayda sağlar

Araştırmalar evliliğin erkeklerin sağlık, maddi durum ve mutluluklarını yükselterek onlara fayda sağladığını gösteriyor. Öte yandan evlenmiş kadınlar evlenmemiş kadınlardan daha iyi durumda değiller.* Bunun sebebi:

3/ Birinin karısı olmak berbattır

Eşliğin sosyal normları saçmalıktır. Kocalar karıları olmadan düzgün giyinmeyi bile beceremeyen hödükler olarak tasvir edilir. Kadınlardan kocalarına beceriksiz oğlan çocukları gibi davranmaları beklenir. Yani annelerden beklendiği gibi davranmaları, kocalarının beslendiklerinden, yıkandıklarından, iyi giyindiklerinden ve eşyalarının düzenli kaldığından emin olmaları gerekir.

Erkeklerdense çok az şey beklenir. Evlenirler ama bekârmışlar gibi kariyerlerine devam ederler. Aslında bir kez evlenirlerse kariyerlerine daha iyi odaklanırlar çünkü karıları bireysel sorumluluklarını üstlenir. Dahası, erkekler evlendiklerinde işverenleri tarafından daha sorumlu ve istikrarlı görünürler ve terfi ettirilmeleri daha olasıdır. Öte yandan, evlenen kadınlar yakında bebek sahibi olacakları, doğum iznine çıkacakları ve çocuklarını işlerinden daha fazla önem verecekleri varsayıldığından dolayı yöneticiler tarafından güvenilmez görülürler.

Genel olarak, erkeklerin kadınlardan daha fazla para kazanması muhtemel olduğundan, kocaların kariyerlerine kadınlarınkinden daha çok değer verilir. Bu kocanın zamanının ve işinin daha önemli olduğu şeklinde yorumlanır. (“Ailesi için çok çalışıyor dinlenmeye ihtiyacı var.” “İşyerindeki zor bir günden sonra dışarı çıkıp kafa dağıtması lazım” “Böyle uyduruktan şeylere harcayacak zamanı yok – daha önemli şeylerle meşgul. ”)

Genç kızlar olarak bize hâlâ güzel, arzulanan kadınlar olmaya odaklanırsak, bize destek olacak iyi bir koca bulma hedefimizde başarılı olacağımızı böylece rahat bir hayat sürebileceğimiz öğretiliyor. Fakat kocanız işe giderken evde kalma “ayrıcalığına” sahipseniz bile, yine de çalışmak zorundasınız… Sadece zamanınızın ve emeğinizin değeri yok. Kocanız için yapabileceğiniz her şeyi yapmanız beklenir çünkü aileye katkınız asla onunkiyle eşdeğer görülmez.. (Adamın dolabını düzenlemek için vakti yok, bugün teknik olarak aynı saatlerde çalışmış olsanız da, pek sevgili ev hanımı, bunu siz yapmalısınız.)

Evlilik eşitliğindeki sözde kazanımlara rağmen, çalışmalara göre her iki partner de işe girse bile, hâlâ ev işlerinin ve çocuk bakımının büyük kısmını kadınlar yapıyor. Böylece erkekler sağlıklı bir sosyal yaşam sürmek için decözgür oluyorlar. Örneğin, işten sonra, kocaların hâlâ kankalarıyla bir şeyler içmek için dışarı çıkması tamamen normaldir. (Hak ettiler nihayetinde) Bununla birlikte, kadınların sosyal hayatı, evlilikten sonra keskin bir viraja girer…

4/ Evlendiğinizde bir daha asla yalnız kalmayacağınızı sanıyorsanız sıkı durun çünkü evlilik tamamen tecrit edicidir!

Evli olduğumda kendimi daha önce hiç olmadığım kadar yalnız hissettim. Elbette her gün kocamı görebildim ve birlikte zaman geçirmekten keyif aldık ama yine de evlendiğiniz zaman işler değişiyor.

Artık dışarı çıkabilen, insanlarla takılabilen, organizasyonlara katılabilen veya canının istediğini yapabilen bekâr bir kız değilsindir. Evlisin. Şimdi kocan senin ailen ve toplumsal normlar ailenin her şeyden önce geldiğini dikte ediyor. Evli bir kadın olarak bazı arkadaşların olmasına izin veriliyor ama sadece uygun görüldüğünde. Belki işten sonra arkadaşlarınızla buluşup kahve içebilirsiniz. Ya da belki eşinizin başka bir programı olunca kız arkadaşlarınızla öğle yemeği yersiniz. Başka bir deyişle, boş zamanlarınızda arkadaşlarınız olabilir. Sosyalleşmeniz eşiniz için harcadığınız ya da onunla birlikte geçirmeniz gereken zamanı etkilememelidir.

Bu bizi acımasızca yalnızlaştıran, bizi arkadaşlarımızdan ve toplumdan ayıran çekirdek aile modelidir. Evli bir kadının gönüllü bir topluluğun parçası olması veya siyasi faaliyetlerle ilgilenmesi ailesiyle geçirdiği zamanı aldığı gerekçesiyle hâlâ pek kabul görmüyor…

Evli olmadan bir ilişkide olduğunuz model tam tersidir. Siz önce gelirsiniz, tutkularınız ve faaliyetlerinizle birlikte. Bir insan hayatınıza uyumluysa ve bu onun için de geçerliyse beraber olursunuz. Karşılıklı fedakarlık yapıp diğer arkadaşlarınızla sevgili olmadığınız zamanlardaki kadar takılmasanız bile kendinize öncelik vermeniz normaldir.

Şimdi siz belki “Ama en azından evli olmak sevdiğiniz biriyle istediğiniz kadar muhteşem seks yapmanız anlamına gelir, değil mi?” diye düşünebilirsiniz. Şey, aslında…

5/ Seks artık güzel gelmez

Bir yıldan fazla evli olan herhangi bir kadına sorabilirsiniz. Seksin artık neden güzel olmadığından tam olarak emin değilim. Belki kocanızın yasal olarak sizin üzerinizde hak sahibi olmasıyla, sizinle “karıkocalık ilişkisi”** içinde olmasıyla ilgisi vardır. Belki de kelimenin tam anlamıyla, hayatınızın geri kalanında yalnızca bu kişiyle seks yapabileceğinizi söyleyen yasal bir sözleşmeniz olduğu içindir. Macera ve romantizmi ilişkinin içinden çekip alıverir adeta bu.

Tabii kocanızın sevişme beklentisi olduğuna da inanmalısınız. En son ne zaman seviştiniz? Bir hafta önce? Daha sık sevişmeniz gerekir ama! Birdenbire bu sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi görünen tuhaf, zorunlu seks programı önünüze serilmiştir.

Kadınlar strese ya da hissetikleri duygusal, politik, psikolojik huzursuzluklara rağmen kocalarını mutlu etmek için bu seks programının gereklerini yerine getirmeye çalışıyorlar. İlişkiyi canlı tutması beklenen “düzenli seks” evrensel olarak kabul görür. Artık bu fenomenden yararlanan koca bir endüstri ve kadınlara cinsel arzularını “tekrar canlandırmayı” öğretmek için sonsuz sayıda kitap, blog ve dergi makalesi var. Kadınlar umutsuzca, kişisel gelişim endüstrisi ve şimdi de ilaç reçeteleri aracılığıyla, kendilerini yeniden kocalarını cinsel olarak çekici bulmaya ve “seks hayatlarımızın” nasıl olması gerektiğine karar veren toplumsal olarak dikte edilmiş standartlara uymaya çalışıyorlar. ABD Gıda ve İlaç İdaresi kadınların erkek eşleri için “arzu” eksikliğini kimyasal olarak değiştirmeye çalışan bir ilaç olan flibanserini namı diğer “kadın viagrasını” gerçekten onayladı.***

Evlilik devreye girmeden, sadece ilişkide olmanın sevişmeyi çekici kılan bir tarafı var. Bunun nedeni muhtemelen yaşam boyu süren bir seks programına bağlı olmamanız ve bildiğiniz kadarıyla bu ilişkinin geçici olduğudur – gerçekten, istediğiniz zaman bırakabilirsiniz. Bu beni bir sonraki noktaya getiriyor:

6/ Evli olmayınca sizin elemanı istediğiniz zaman terk edebilirsiniz

Aslında bu harika bir şey. Hoşunuza mı gitmiyor? Bırakırsınız, biter. Pisliğin birine dönüşürse ayrılırsınız. Ya da artık ona karşı bir şey hissetmiyorsunuzdur. Belki artık başkasında gözünüz vardır. Belki ikiniz de Botanik okurken tanışmışsınızdır, ama artık bu bitki bilimi olaylarına hiç merak duymuyorsunuzdur ve ikinizin oturup hakkında konuşacak bir şeyi kalmamıştır… Sadece ayrılabilirsiniz! Elbette tüm ıvır zıvırlarınızı toparlamak ve yeni bir ev bulmak (birlikte yaşadıysanız) berbat bir durumdur, ancak boşanmada olduğu gibi karmaşık yasal durumlar yoktur.

Bir erkeği dilediğiniz zaman bırakabileceğiniz bilindiğinde güç dinamikleri farklıdır. Sizi karısıymışsınız gibi kabullenemez. Onun ailesi değilsiniz, onun annesi değilsiniz ve ömür boyu ona ait değilsiniz. İkiniz oda arkadaşlarına daha çok benziyorsunuz. İkiniz de işinize bakıyorsunuz ve ilişki uzun ya da kısa sürebilir. Ayrı hayatlarınızın nasıl yürüdüğüne ve ikinizin de bu düzenden hoşlanıp hoşlanmamanıza bağlı.

Bir erkek arkadaştan ayrılmak harika ve kolaydır. Fakat bir evliliği bitirmek istemek bambaşka bir şeydir.

7/ Boşanmak zor ve sinir bozucudur

Evlenmek çok basittir. Beraber nikah dairesine gidersiniz ve bir kâğıt parçası imzalarsınız. BUDUR! Öte yandan boşanmak bundan on kat zordur. Sistem adeta bir tuzak gibi kurulmuş. Kadınları evliliğe çekmesi çok kolayken, kadınların evlilikten kurtulmaları oldukça zordur. Sanki tam da ataerkil düzen içinde icat edilmiş mi ne! Genellikle evlilikten kurtulmak isteyenler kadınlardır, ABD’de boşanmaların üçte ikisinden fazlası kadınların başvurusuyla gerçekleşir.

8/ Evlenmek sizi yetişkin yapmaz

Bu hassas bir nokta çünkü evlilik yetişkinlerin yaşamında çok önemli bir geçiş ayinidir. Toplumumuzda çok az sayıda ritüel kaldığı için düğünlere böylesine bağlı kalmamız şaşırtıcı değil… Çaresiziz. (Zamanın ruhunda tüketim kültürü ve servet birikimi dışında hiçbir şeye fazla anlam atfedilmediği için kişisel kimliğe duyulan takıntı şaşırtıcı sayılmaz.)

Evlilik, sahip olduğumuz son ritüellerden biridir. Evlendiğiniz zaman, dünyadaki herkes bu eylemi gerçekleştirdiğiniz için sizi onaylar ve kutlar. Parmağınızda bağlılığınızın sembolünü gözle görülür bir şekilde sergilersiniz. Evlendiğiniz kişiyle olan ilişkiniz, çabalarınıza layık ciddi bir şey olarak meşrulaştırılmıştır.

Ve aniden, sorumluluk sahibi bir insan gibi görünüverirsin… Gerçek bir yetişkin! İnsanlar sizi evli hanım veya hanımefendi olarak adlandırırlar ve öyle yapmalıdırlar. Yapmanız gereken şeyi yaptınız. Ve bakın bunu çok geciktirmediğiniz için ne kadar harikasınız! Bu arzu edilen, kendini bilen bir insan olduğunuz anlamına gelir çünkü bir kocaya “kapağı attınız” değil mi?

Değil.

Bir kadının erkek-sahibi ile olan ilişkisinin hayatındaki en önemli şey olarak onaylandığı boktan bir ataerkil toplumda yaşıyoruz o kadar. Bu nedenle diğer tüm ilişkiler anlamsız ve önemsiz olarak değerlendirilir yani birer hobiden daha önemli değildirler. Evlendiğinizde birden bire yetişkin filan olmazsınız. Dünya size böyleymiş gibi davranır çünkü bu toplumsal normlar evliliğin erkeklerin kendi aralarında -babadan kocaya- kadınların ticaretini yapmak için kullanıldığı uzun bir tarihsel sürecin ürünüdür.

9/ Düğünler abartıldığı kadar da güzel değil

Düğün gününüzde muhtemelen hasta olacaksınız, o yüzden çok da büyütmeyin. Düşünmeniz gereken çok fazla şey var, çok gerginsiniz, her şey adeta büyük bir fotoğraf çekimi ve bunun hayatınızın en önemli günü olması gerekiyor. Bu baskı çok fazla. Bunun yerine başkalarının düğünlerine gitmenizi öneririm. Daha eğlenceli.

Ya da sadece tüm arkadaşlarınız ve ailenizle büyük bir parti verin daha iyi! Zaten gerçekten istediğimiz bu değil miydi?

10/ Erkeğinizin “başını bağlamak” için evlenmek istiyorsanız, o kadar da endişelenmeyin. Her zaman başka bir tane bulabilirsiniz.

Erkekler her yerdeler. Şuraya bakın: Bir erkek. Öbür tarafa dönün: Başka bir tane. Pencerenizden dışarı bakın: Bir sürü herif! Şu anki eleman tamamen özel ve DİĞERLERİNDEN FARKLI gözükse de bu bir hezeyandır.

Erkek basit bir yaratıktır. Erkek ayrıcalığı, dünyadaki zorluklarla yüzleşmek zorunda kalmaması sayesinde bir balon yaratmıştır. Kadın eşinden daha az karmaşık bir arketip olarak, daha kolay yeri doldurulabilir. Erkekler her yerdeler, her zaman hazır ve nazırlar.

En iyi kız arkadaşınızla en son ne zaman buluşmaya çalıştığınızı bir düşünün. Muhtemelen iki hafta önceden planlamanız gerekiyordu… Bunun nedeni kısmen kadınların sağlıklarını ve görünümlerini korumak için daha fazla çaba göstermeye ihtiyaç duymalarıdır.. Aynı zamanda kadınların çeşitli aktivitelere daha fazla katılmaları, etraflarında onların bakımına ve ilgisine ihtiyaç duyan insanlar olması kadınların zamanlarını en iyi şekilde kullanmalarını gerektirir.

Erkeklerse sadece takılıyorlar. Düşünsenize her zaman bilgisayar oyunu oynamak için vakitleri var! Bir erkekle buluşmak istediğinizde, hiç şaşırtıcı olmayacak şekilde yapacak işi yoktur ve tabii ki sizle görüşebilir. Ona bir şans verin ki bir önceki elemandan çok farkı olmadığını anlayabilesiniz!

11/ Neden bir kız kurusu olmuyorsunuz ki?

Şunu hayal edin: Hayatınızda erkek yok. Hayatınızda hiç çocuk yok (yani sizin doğurduğunuz). Hayatınız tamamen size ait. Tamamen kendi istediğiniz şeylerle ilgilenebiliyorsunuz. Ev ortamınız ihtiyaçlarınızı karşılamak için en iyi şekilde düzenlenmiş. Tüm kaynak ve emeğinizi kendinize yatırım yapmak için kullanıyorsunuz.

Bu gerçekten üzücü bir yaşam mı? Evde kalmış bir kadın olmak yalnızlık veya hayatta boşluk anlamına gelmez. Kızkardeşliği, dostluğu, bir topluluğu ve politik dayanışmayı bulabilirsiniz. Aslında bir erkekle birlikte olmadığınızda bunların hepsi hayatınızda çok daha fazla yer alabilir. Eğer isterseniz çocuklarınız bile olabilir. Evlenmeden de doğurabilir veya biyolojik olmayan çocuklara sahip olabilirsiniz. Yeğenleriniz olabilir ve aslında onlarla akrabalık bağınız olması falan da gerekmez. Arkadaşlarınızın bebeklerine bakmalarına yardım edebilir ve onların büyümesine tanık olabilirsiniz. Çevrenizdeki bir kız çocuğuna ihtiyaç duyduğunda yardım edecek bir danışman olabilirsiniz. Çocuklara herhangi bir konuda ders verebilirsiniz. Çok sayıda olasılık var.

Ataerkillik tarafından yürümemiz gereken tek bir yol olduğunu düşünmek üzere sosyalleştik: Bir erkek bul ve tüm sevgini, enerjini ona ver. Ama hayatın böyle olması gerekmez. Neden hayatı bir erkek yerine kendimize adamayalım ki?

Ciddiyim; kendinize bir iyilik yapın: Evlenmeyin.

* Evlenmek sadece erkeklerin mutluluğunu ve yaşam süresini artırıp kadınları etkilemese yine iyi sayılır. Stefan Felder tarafından yapılan bir araştırmaya göre evli erkekler 1.7 yıl daha uzun yaşarken evli kadınlar 1.4 yıl daha kısa yaşıyor. Yine bir başka çalışma evli ve çocuksuz kadınların daha mutsuz olduğunu gösteriyor: https://medyascope.tv/2019/05/26/evli-olmayan-cocuksuz-kadinlar-daha-mutlu-oluyor-daha-uzun-yasiyor/

 

** “Karıkoca ilişkisi” çeviride “conjugal relationship” yerine kullanılmıştır. Yazar “Bu, Kanada Göçmenlik belgelerini doldururken kullanılan bir terim ve her okuduğumda beni tiksindirdi!” diye bir parantez açarken bu terimin evli olmayan çiftlerin evliliğe ait sayılan görevlerin yerine getirildiği bir ilişkiden bahsettiğinden dem vuruyor.
https://canadapt.ca/conjugal-relationship-definition/

 

*** İlacın gerçekten ne kadar işe yaradığı şüpheli:
https://eczaciyiz.net/haber/bunlar-tamamen-farkli-2-ilac/384218741
https://www.womenshealth.com.tr/8-maddede-kadinlar-icin-viagra/

 

Çeviri: Pınar

 

Evlilik ve Annelik

Nevâl es-Saadavi, kitapları Türkçeye de çevrilmiş, ömrünü mücadeleyle geçirmiş bir feminist. 2017 sonunda sister-hood.com’da yayınlanmış bu yazısını hem yaşam hem siyasi mücadele deneyimi zengin bir feministin fikirlerini aktarmak istediğimiz için çevirdik. (Fotoğraf: Flickr / Kyla Borg)
 

 

NEVAL ES-SAADAVİ

İkiyüzlü ahlâkın kutsal yasası

Küçüklüğümden beri evlilik sözcüğünden nefret ettim. Etrafımdaki evli kadınların hepsi bedbaht görünüyordu; büyükkannem, annem, teyze ve halalarım, kuzenlerim ve diğer herkes. Gülümsediklerinde, hatta kahkaha attıklarında bile üzgün gibilerdi. Anneannem Amna üst orta sınıftan bir kadındı; ekonomik açıdan konforlu, yarı Mısırlı yarı Türk. Ailedeki kadınların içinde en bedbaht olandı. En itaatkarları oydu. Her zaman suskun, salonun uzak bir köşesinde yalnız başına oturan. Bazen anlaşılmaz dualar mırıldandığını ya da birine ağzının içinde öfkeyle söylendiğini işitirdim. Belki otoriter asker kocasına ya da Ulu Erkek Allah’a söyleniyordu. En sevdiği kızı olan annem Zeyneb dışında hiçkimse onun sırlarını bilmezdi.

Babaannemse güçlü, çalışkan bir köylüydü; bir savaşçı. Köyünün geleneklerine meydan okumuştu. Kocasından nefret ettiğini açıkça söylüyordu. Bir ‘çocuk gelin’ idi, düğün gecesi kocasının tecavüzüne uğradığında sadece on yaşındaydı. Ertesinde yaşadığı kanama yüzünden ölümden dönmüştü. Adam öldüğündeyse şen bir zılgıt çekmişti, buna yaşadığı köyün dilinde zaghrouta diyorlardı. Kendini evlilikten temizlemek için sıcak bir banyo yapmış, kocasından sonra bir daha hiçbir erkeğe dokunmayacağına dair yemin etmişti.

Annem bu kadınların arasında en mutlu olan gibi görünüyordu. Babam sıradışı biçimde sadık bir kocaydı. Ancak annem okulda iyi bir öğrenci olmuştu ve aslında entelektüel heveslere sahipti. ‘Bir şey icat etmek’ istediğini söylemişti bana. Evliliğin getirdiği sorumluluklarla ve benim de dahil olduğum dokuz çocuğunu yetiştirerek tüm düşlerinden vazgeçmişti. Öldüğünde gencecikti, sadece kırkbeş yaşında.

Bugün seksenyedi yaşındayım. Hiçbir zaman şimdi yalnız yaşarken sahip olduğum mutluluğu tatmadım. Özgürlüğü adeta temiz hava ve güneşmiscesine duyumsayabiliyorum. Üç adamla evlendim ve hepsinden boşandım. Evlilik, nadir mutlu anlar disinda benim için bir mezar gibiydi. Annelik, iki yaratıcı çocuğuma duyduğum muazzam sevgi ve saygıya rağmen bir zindandı.

Sorun erkeğin kendisinden ziyade aile hukukunun temel aldığı evlilik kurumu. Üç kocamın da görece iyi insanlar olduğunu söyleyebilirim. Fakat ataerkil dini sistem ve aile hukuku her iyi adamı kötü bir kocaya dönüştürebilir. Erkeklerle evlenmeden önceki ilişkilerim genelde eşitliğe dayalıydı ve boşandıktan sonra da hepsiyle iyi arkadaş oldum. Ancak bir erkek evlilik içinde bir insandan ziyade bir koca gibi davranır. Aile hukukunda erkek karısı ve çocukları üzerinde mutlak otoriteye sahip olur ve aile hukukunun temeli de dini yasalara dayanır. Kutsal kitaplarda tanrı, kocaların karılarının üzerinde toplumsal, cinsel ve ahlaki olarak hak sahibi olduğunu buyurur. Ancak kadınlara kocaları üzerinde herhangi bir hak bahşetmez.

İki kocası olan bir kadının hapse girmesi ya da öldürülmesi mümkün ancak bir erkek eğer isterse dört ya da daha fazla kadınla evlenebiliyor. Mısır’da bir erkek ne zaman canı isterse karısını sözlü olarak boşama hakkına sahip. Tek bir kelime sarfetmesi yeterli: Talak. Bu da Arapça ‘boşandın’ demek. Mısır dünyanın en yüksek boşanma oranına sahip. Birkaç ay önce Mısır devlet başkanı Sisi bir erkeğin resmi bir başvuru yapmadan karısını boşamasının önüne geçmek için sözlü boşanmanın ortadan kaldırılması gerektiğini ifade etti. Ancak İslami yetkililer El-Ezher’de bir toplantı düzenledi ve kimsenin Allah’ın buyruklarını değiştiremeyeceği ilan edildi. Yaptıkları açıklamada sözlü boşanmanın Allah ve peygamberleri Muhammed tarafından erkeklere bahşedildiği söylendi.

Öte yandan bir kadın kocasından bir yargıcın mahkeme kararı olmadan boşanamıyor. Boşanma senelerce sürüyor. Bir kadının boşanmak için on yıldan fazla beklediği davalar olabilmekte.

Eğer özgürlük yoksa…

Benim en azından zihnim özgürdü, dini aile yasasını da kabul etmemiştim. Üç kocamdan da hiç mahkemeye gitmeden boşandım. Kendi irademle her birini beni terketmeye mecbur kıldım. Hiçbir erkek iradem dışında benimle yaşayamaz. Ben kendi kendimin sahibiyim; bedenimin, evimin. Hiçbir adam benimle evlenmek için bana para ya da hediye vermedi. Arkadaşlarım çok iyi bilir, kimseden hediye kabul etmem. Hep babamın “Hediye rüşvettir” lafını hatırlarım. Prensibim ekonomik, sosyal, ahlaki ve psikolojik olarak bağımsız olmaktı. Yalnızca kocalarımdan ve diğer erkeklerden değil aynı zamanda yaşamın tüm maddi zenginliklerinden.

Hiçbir ruhani harekete dahil olmadım. Bazı feministler dindar değil ruhani (spiritüel) olduklarını söyler. Bu yanıltıcı bir şey çünkü din beden ve ruhun arasındaki ayrıma dayanır ve kadınların ezilmişliği de fiziksel ve ruhsal olanın ayrılmasında yatar. Kimi gelişmiş seküler ülkelerde aile hukuku kadınlarla erkekleri eşit görse de dini ve ataerkil değerler kültüre egemendirler. Kimi başka ülkelerdeyse aile hukuku direkt dini yasalara dayanarak kocayı karısının patronu ve vasisi kılmaktadır. Koca ve devlet yetkilileri kadının davranışlarını özellikle cinselliği temel alarak denetler. Biricik kocasından başka hiçbir erkek ona dokunmamalıdır ama kocası cinsel olarak özgürdür. Erkekler tüm dinlerde ve kültürlerde çokeşliyken kadınların tekeşli olması beklenir. Eğer kadınların birden fazla kocaya sahip olmasına izin verilirse babanın adı bilinemez. Ataerkillikse babanın kim olduğunun bilinmesine dayanır.

Evliliğim sırasında farkına varmıştım ki kocam sadece tek bir erkek değil, Feodal Eril Tanrı’nın egemenliğinin tanınmasına dayanan ataerkilliğin doğuşundan bugüne var olan tüm erkeklerdi. Antik Mısır’da Maat bizim adalet tanrıçamız, İsis ise bilgi tanrıçasıydı. Onların düşüşünden sonra adalet ve bilginin yerini adaletsizlik, diktatörlük ve zihnin örtü altına girmesi aldı.

Antik Mısır’da çocuklar annelerinin ismini taşırdı. Annenin adı çocuğa onur verirdi. Bugünkü Mısır’daysa çocuklar yalnızca babalarının ismini taşıyor. Babanın kim olduğu bilinmiyorsa çocuk gayrimeşru oluyor. Annenin adı bir çocuğa onursuzluk ve utanç getiriyor. 2008’de gayrimeşru çocuklara bir takım haklar kazandıran bir yasa değişikliği yapıldı ama yine de ataerkil aile yasaları ve köhne dini değerler ülkemizde egemenliğini sürdürüyor.

Genç ve eğitimli kadınlar bugün dini nikaha karşı isyanda. Sevgilileriyle özgür ilişkiler kurmayı yeğliyorlar. Evlilik oranı düşerken boşanma oranları yükselişte. Doğuda ve batıda bir süredir gözlemlediğimiz gibi bizim ülkemizde de ataerkil aile yakın gelecekte gözden kaybolabilir.

Annem evliliğin bir mezar, anneliğin bir zindan olduğunu söylemişti. Hem de babam görece iyi bir koca olmasına rağmen. Benim hayatım anneminkinden çok daha iyi. Onun olduğundan daha özgürüm. En azından iyi ya da kötü herhangi bir koca için karı rolünü oynamak zorunda kalmadım. Yine de kendi annelik anlayışıma göre iyi bir anne oldum. Aslına bakarsanız o saf, temiz, mükemmel anne rolünü hiç mi hiç oynamadım. Çocuklarım benden bağımsız ve özgürdüler, ben de onlardan.

Özgürlük oksijen gibidir. Özgürlük olmadan yaşayamayız. Eğer ailede ve toplumda hiç özgürlük yoksa yaratıcılık da olamaz.

 

Çeviri: Güleren E.