Dilimize Dikkat Etmek

DEBORAH CAMERON

Önceden “izm”lerimiz vardı şimdi “fobi”lerimiz var: Feminist dilbilimci Debbie Cameron 2014 yılında Trouble&Strife’ta kaleme aldığı yazısında adlandırmaların neleri içerdiğini  değerlendiriyor

Betty Friedan’ın “adı olmayan problem”ini hatırlıyor musunuz? Ya da Gloria Steinem’ın, yaşanmadığı için değil de, sadece ‘hayat böyle işte’ dendiği için 1960’larda kimsenin cinsel istismar hakkında konuşmadığına dair gözlemini? Feministler için kadınların maruz kaldığı baskıyı adlandırmak her zaman hem elzem bir görev ve hem de güçlü bir siyasi eylem olmuştur. Elbette bir problem sadece adını koyarak çözülmez ama adlandırmak onu daha net olarak odağa getirerek tanınmasını, çözümlenmesini ve paylaşılmasını kolaylaştırır.

Şeyleri nasıl adlandırmayı seçtiğimiz de önemlidir. Kelimeler üzerine —kurban ile mağdur, pedofil ile çocuk istismarcısı, fahişe ile seks işçisi arasındaki fark üzerine— münakaşa ediyoruz çünkü kelimelerin sırf boş tanımlamalar olmadığını biliyoruz.  Kelimeler, dünyayı anlamlandırma aracıdır ve onları kullanarak temsil ettiğimiz şeylere dair anlayışımızı etkiler. 

1990’lardan bu yana, ezilmeyi adlandırmakta kullandığımız  kelimelerde bir değişim meydana geldi.1960 ve 70’lerin radikal toplumsal hareketleri –izmlerden (ırkçılık, antisemitizm, cinsiyetçilik [sexism], heteroseksizm, sağlamcılık [ableism], yaşçılık [ageism], türcülük [speciesism]) bahsederken bunların 21. yüzyıldaki emsalleri “fobi”lerden (homofobi, transfobi, orospufobi, femfobi) bahseder oldu. “fobi”ler dili, yavaş yavaş eski “izm”ler dilinin yerini aldı; genellikle, bir baskı türünün ciddi bir şekilde tartışılmaya başlandığını ‘izm’ ya da ‘fobi’ kavramlarından hangisi ile tanımlandığı ile anlayabiliriz. 

Bazı terminoloji meselelerinin aksine, bu konu çok ateşli tartışmalara neden olmadı. Ancak bu, önemsiz olduğu anlamına gelmez. Dil her daim neden önemli olduysa bu da o açıdan önemlidir çünkü gerçeği yeniden adlandırmak aynı zamanda onu yeniden şekillendirmektir.

“izm”lerden “fobi”lere

“izm” kelimeleri ve “fobi” kelimeleri özünde aynı olgunun adını koyar: Toplumsal bir gruba diğerlerinin adaletsizce muamelesi. Fakat “izm”in ve  “fobi”nin dilde genellikle ne anlama geldiğine kafa yorarsak göreceğimiz üzere, bu olguya çok farklı çerçeveler çizerler.

“izm” ile biten kelimeler çoğunlukla; politik, dini, entelektüel ya da sanatsal düşünce ya da inanç sistemlerini (mesela feminizm, komünizm, nasyonalizm, Budizm, sürrealizm) ifade eder. Cinsiyetçilik [sexism] ve ırkçılık [racism] gibi terimleri türeten radikaller de bu kelimelerin sistemlere, örgütlü toplumsal tahakküm ve ezilmişlik sistemlerine işaret etmesi amacındaydı.  Her ne kadar şimdi sadece ‘cinsiyet/ırk temelli önyargı veya ayrımcılık’ anlamına gelseler de bu durum, orijinal anlamlarının liberal bir biçimde seyreltilmesidir. Radikal çerçevede önyargı, sistemik baskının sebebi değil, bunun bir sonucu veya yan ürünüdür. İnsanları baskı altında tutacaksanız; yani onları sömürecek, istismar edecek, onların hak ve ihtiyaçlarını yok sayacaksanız, bu insanların adil olmayan muameleleri hak eden aşağılık Ötekiler olduğu inancını benimsemeye her türlü gerekçeniz vardır.

“fobi”yle biten kelimeler, “izm”lerin aksine, çoğunlukla klinik durumları belirtir. İngilizce bir metinde rastlanan ilk –fobi sözcüğü kuduz anlamına gelen hidrofobi (Yunanca “marazi su korkusu”) idi; 19. yüzyılda terim, fizikselden ziyade mental hastalıklarla ilişkilendirildi ve mevcut tıbbi kullanımda bazı fobik bireylerin gerçekte ciddi olmayan uyaranlara karşı derin korku, panik, iğrenme, tehlikeden kaçınmaya veya kaçmaya yönelik yoğun arzu gibi patolojik yanıtlar verdiği bir dizi endişe bozukluğunu ifade ediyor. Terimin gündelik hayatta kullanımının sınırları ise daha esnek: ‘patolojik (aşırı) reaksiyon’ anlamını koruyor fakat klinik fobinin esas semptomu olan kontrol edilemeyen kaygıya daha az, tiksinme ve nefret fikrine ise daha çok vurgu var. Bu yüzden, homofobi ve transfobi gibi kelimeler, adlandırdıkları baskı biçiminin temel nedeninin belirli bir azınlığa karşı bazı bireylerin patolojik korku ve iğrenme duyması olduğu şeklinde güçlü bir ima taşır. 

Bir Tarafta Nefret, Diğerinde İktidar

Ne patolojik nefretin varlığını inkâr etmek ne de bazı baskıcı eylemlerin nefret ifadesi olarak daha kolay yorumlandığına karşı çıkmak niyetindeyim. Örneğin ben, yalnızca gey ve lezbiyenleri, transları ve etnik ve dini azınlıkları hedef alan çok sayıda saldırıyı değil, kendini kadın düşmanı olarak tanımlayan Marc Lépine’in (1989 ‘Montreal Katliamı’nda 14 kadını ateşli silahla öldürdü) ve Elliot Rodger’ın (2014’te #YesAllWomen hashtag’ine sebep olan California’daki silahlı saldırıların faili) eylemleri gibi kadınlara karşı işlenen suçları da böyle yorumluyorum. Ancak, ciddi rahatsızlıkları olan kişilerin işlediği böylesi aşırı şiddet eylemlerinin, baskıyı anlayabilmemizde prototip haline getirilmesinin faydalı olacağını düşünmüyorum. Rodger gibi dengesini yitirmiş kadın düşmanları, tüm erkeklerin kadınlar üzerindeki güçlerinden istifade ettiği bir sistem olan cinsiyetçiliği normalleştiren ve onayan bir toplumun toksik, kontrolden çıkmış sonuçlarıdır. Patolojik vakaları prototip olarak değerlendirmek buzdağının görünen kısmı için onu taşıyan, daha az görünse de hacimce daha büyük yer kaplayan yapıyı ıskalamaktır. 

Yine de, “izm” kelimelerinin yerlerini –fobi kelimelerine bırakmasıyla, baskının yapısal ve sistemik doğasına dair anlayış, itici güç olarak nefrete gitgide daha fazla odaklanan bir anlayışa yerini bırakmış görünüyor. Ceza yargılaması sisteminde, örneğin, başka nedenlerle işlenen aynı suçlara nazaran daha ciddi ve ağır muamele gören ‘nefret suçları’ -mağdurun ait olduğu gruba duyulan nefretin motive ettiği suçlar- diye bir kategori var artık. Liz Kelly’nin işaret ettiği gibi, bu yaklaşımın kadın ve çocuklar için adaleti tesis etmede yardımı olmaz çünkü onların mağdur edilme biçimleri çoğunlukla ‘nefret suçu’ tanımına uymuyor. Ev içi şiddet, çocuk istismarı ve tecavüz, kadın ve çocuklardan bir grup olarak korkma ve tiksinmeden kaynaklanmaz; daha çok, erkeklerin üstünlük ve hakbendecilik hisleriyle, kadın ve çocukların onların menfaati için var olduğu ve karşılığında bir ceza almadan erkeğin kontrolü altında tutulabileceği, sömürülebileceği ve istismar edilebileceği varsayımıyla ilgilidir. Bunlar nefret suçu değildir, bunlar iktidar ve tahakküm suçlarıdır; ancak bu, bu eylemlerin mağduru olmuş veya olabileceklerin yaşamları üzerindeki etkilerini hiçbir şekilde hafifletmez.

Radikal feminist perspektife göre, baskının yalnızca bazen nefretle ama her daim iktidarla, kolektif siyasi çıkarlara hizmet eden sistem ve yapılarla ilgili olduğu anlayışını sürdürmek elzemdir. “Fobi” dili bunun üstünü örter: Bir eylemi hizmet ettiği çıkarlar yerine ifade ettiği duygulara odaklayarak politik olanı kişiselleştirir ve önyargıyı, bazı gruplara diğerleri pahasına fayda sağlayan bir sistemin ürünü değil, (bazı) bireylerin irrasyonel tepkisi olduğu imasıyla patolojikleştirir. Baskının kimin menfaatine olduğunu ya da kimin çıkarına hizmet ettiğini sorgulamayı bıraktığınızda Margaret Thatcher’ın “Toplum diye bir şey yoktur,” veczini andıran bir söyleme kayabilirsiniz kolayca. Orada iktidar ve eşitsizliğin maddi yapısı yoktur, sadece kişisel hisler ve bireysel kimlikler vardır.

Cinsiyetçiliği Yeniden Adlandırmak/Yeni Bir Çerçeveye Oturtmak

Geçenlerde bu türde bir söylem, anonim bir blog olan Feminists Unknown’da bir yazar tarafından hicvedildi. Kendisini fakir olarak ‘tanımlayan’ birinin kişiliğine bürünen yazar, çoğu zaman göz ardı edilen bir baskı türüne dikkat çekiyor:

Queer ve yoksulluk teorisyeni olan J’amie Olivier, Whipping Chav isimli harika kitabında bu fikri ortaya atmış. Eğer okumadıysanız lütfen okuyun. Kitap, fakir insanların nasıl paraları olmadığı için değil de ‘fakirfobi’den dolayı baskı altında oldukları hakkında çok fazla şeyi açığa kavuşturuyor. Fakirfobi: horoz dövüşüne, şargoz ve BİM ürünlerine karşı duyulan geniş çaplı bir antipati.

Her ne kadar ‘fakirfobi’ (bildiğim kadarıyla) hiciv maksadıyla uydurulmuş tamamen hayali bir konsept olsa da bu parodinin saptanabilir bir hedefi var. Whipping Chav isimli bu kurmaca kitap, femfobi terimini türetmesi ile bilinen Julia Serano’nun Whipping Girl isimli kitabına açıkça bir gönderme. Bu terimin kastettiği ise maskülen olarak algılanan şeylere göre, feminen olarak algılanan herhangi bir şeyin kültürel olarak değersizleştirilmesi. Serano, feminen özellik, ilgi ve meşgalelerin zayıf, aptalca, nahoş ve değersiz olarak hor görüldüğünü ve feminen tanımlamaların çoğu zaman aşağılayıcı olduğuna dikkat çekiyor: ‘kız gibi’ ifadesi bir erkeğe söylendiğinde büyük bir hakaret olarak algılanırken, bir kıza ‘erkek gibi’ denmesi daha az kınanan bir eylem olarak görülüyor.

“Bi’ dakika, bunun için halihazırda bir kelimemiz yok mu?” dediğinizi duyar gibiyim. Sahiden de var: 1970’lerin başlarında feministler, aynen bu duruma dikkat çekti ve bu durumu tanımlamak için kullandıkları kelime ‘cinsiyetçilik’ti. Feminen terim ve özelliklerin değersizleştirilmesi -hakir- kadınların, -üstün- erkeklerden aşağı olduğunu söyleyen genel cinsiyetçi mantığı izler. Öte yandan, Serano’nun mantığı, ‘fakirfobi’ parodisinin çok uzağında yer almıyor: “kadınlar cinsiyetçilik ve eril tahakkümden dolayı değil, ‘femfobi’ denilen, ayakkabı alışverişine, fırfırlı donlara ve pembe renge duyulan geniş çaplı antipatiden dolayı baskı altındadır.”

Feminist bir bakış açısıyla ele alındığında, bahsi geçen durumun kadınların erkeklerden aşağı görüldüğü geniş çaplı toplumsal bir sistemle hiçbir alakası yokmuş gibi ‘feminenliğin günah keçisi yapıldığını’ söylemek katıksız bir örtbastır. ‘Feminenlik’ baskının hedefi değildir; soyut bir kavram olmasının yanı sıra (öte yandan kadınlar somut olarak var olan insanlardır), Simone de Beauvoir’dan beri feministler, feminenliğin kültürel bir yapı -kadınlardan beklenen ve kabul gören şeyleri sınırlandıran inanç ve normlar bütünü- olarak kadınları ikincil statüde tutan bir araç olduğuna dikkat çekmiştir. Bu analiz, feminen özelliklerin kadınlarda değersizleştirilmek yerine idealleştirildiği ve ödüllendirildiği tespiti ile daha da pekişiyor. Bir kadına ‘feminen’ denmesi bir iltifat iken bunun tam tersi, ‘feminen değil’ ise bir yergi anlamı taşıyor. Ortalama bir cinsiyetçinin en çekemediği şey feminen olmayan bir kadındır. Mesela kıllı bacaklarıyla, takoz botlarıyla çenesini kapayıp gülümsemeyi reddeden bir feminist.

Serano, feminen görülmeyen kadınlara yönelik önyargının varlığını kabul ediyor fakat bunu kadınların erkeklere tabi olduğu bir sistemin işleyişine atfetmiyor. Ona göre bu,  katı bir ikili toplumsal cinsiyet ayrımı dayatarak ve herkesin bu ikilikte kendilerine ayrılan tarafta kalmasını buyurarak herkesi baskılayan (ne için ve kimin çıkarı uğruna olduğu belirsiz) bir sistemin işleyişini yansıtıyor. (Toplumsal cinsiyet baskılarına dair bu çatışan anlayışların dahası için bkz). Cinsiyetçilik bu çerçeveye oturtulduğunda gözden kaçan, kadınların ‘feminen olmayışlarının’ sebebi çoğunlukla, cinsel olarak aşağı gibi davranmakta başarısız bulunmalarına veya böyle davranmayı reddetmelerine dayandırılır. Bu sebeplerden ötürü cinsiyetçiler feministleri, hem ‘feminen değil’ (diğer bir deyişle, erkeklere çok fazla benzeyen) hem de ‘erkek düşmanı’ diye ve bunlar arasında çelişki görmeden tarif edebilir.

Feminizmin Günah Keçisi Haline Getirilmesi

‘Feminenliğin günah keçisi yapılması’, eril tahakküm ve kadınların ezilmişliği bağlamından; daha geniş çaplı bir sistemden koparıldığında artık bunun sorumlusu erkekler, erkeklerin egemen olduğu  kurumlar veya ataerkil toplumsal düzenlemeler olmaktan çıkıyor. Bazen ‘femfobi’ sanki doğal bir fenomenmiş gibi ele alınıyor. Fakat ‘femfobi’ için saptanabilir bir failin sorumlu tutulduğu herhangi bir bağlamda, bu failin bir feminist, feminist bir topluluk veya bir kurum olarak feminizm olması kuvvetle muhtemel.

Durumun bu olduğuna dair kuşkularım olsa da sezgilerimi gerçek kanıtlarla karşılaştırmak adına Google’ı, içinde femfobi, femfobik, fem fobisi kelimelerinin bulunduğu ve yakın zamanda yazılan metinleri derlemek için kullandım. Bu yöntemin mevcut kullanımla ilgili tam anlamıyla temsili bir resim çizdiğini söyleyemem (bu derlemeyi yapmak için bir araştırmacının kullanacağı araçlar kelimenin çok yeni olmasından dolayı kullanılamıyor) ama sonuç sezgilerimin temelde doğru olduğunu gösterdi. Verilerimdeki öğelerin hiçbirinde ‘femfobi’ cinsiyetçi erkeklere veya ataerkil kurumlara atfen kullanılmıyor. Birkaç tanesi kelimeyi gey, lezbiyen veya trans topluluklardaki önyargıyı kastederek kullanmış. Fakat büyük çoğunluğu kelimeyi özellikle feminizmi ve feministleri eleştirmek için kullanmış.

Mesela, şu:

Uzun tırnaklar. Dantel. Pembe. Makyaj. Elbiseler. Uzun saç. Topuklu ayakkabılar.

Feminizmde bu şeyleri ‘değersiz’, ‘daha aşağı’ olarak konumlandırmaya uğraşan bir trend fark ettim. Feminizmin otonomi ve seçimle ilgili olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Kadınların seçimlerini denetleyerek, onlara ne giyip, ne giyemeyeceklerini söylediğimizde bizi ataerkiden farklı kılan nedir?

Ya da bu:

Femfobiye gelince çoğu feministin bu konuda hâlâ kör noktası var. Birçok feminist pek feminen değil ve dayatılan feminenlikten ötürü hissettikleri rahatsızlık yüzünden feminizme yakınlık duyuyor.

Bunlar, bir şeyi yeniden adlandırmanın ve yeni bir çerçeveye oturtmanın kol kola ilerlediğini görmek açısından iyi örnekler. Bu örneklerin yazarlarından hiçbiri feminizmi eril tahakküme karşı bir direniş hareketi olarak görmüyor. İlk yazarın varsayımları esasında liberal: feminizm ‘otonomi ve seçim’ ile ilgili. Diğer yazarın varsayımlarına uygun bir politik tanım bulmak daha zor: aslında tamamen apolitik, kimlik politikası ama politika kısmı yok. Radikal siyasete katılmanın en belirgin sebebi -sosyal adalete adanmışlık- yazarın referans çerçevesinin tamamen dışında kalıyor gibi gözüküyor. Bunun yanı sıra yazar, bir kişinin ‘feminen olmadığı’ için ‘feminizme yakınlık duymak’ yerine, feminenliği politik ilkeler sebebiyle reddedebileceğini idrak edemiyor. Feminizm, feminenlikten yoksun olmalarının onlara her yerde ‘rahatsızlığa’ yol açtığı için, kadınların bir çeşit sığınağı olarak gösteriliyor ve bundan dolayı feminen olmayan kadınların bu harekette yoğunlaşması, hareketin ‘femfobi’sinin açıklaması oluyor.

Bu esnada, eril tahakküm ve kadınların ezilmişliği çerçevesinde ufak bir mesele olan iktidar konusu ve kadınlara uygulanan baskı, görüş alanından tamamen kaybolmuş durumda. ‘Feminenliğin günah keçisi yapılması’ cinsiyetçiliğin bir dışavurumu olmaktan kendi başına bir baskı biçimi olmaya dönünce ezenin de kimliği değişiyor: artık sorumlu tuttuğumuz bir sınıf olarak erkekler ya da bir sistem olarak ataerki değil, diğer kadınların saçlarını veya ayakkabılarını tasvip etmeyerek onlara baskı uygulayan bir avuç feminist. Bu baskıcı davranışlarının feminist kadınlara ne gibi bir kazanç sağlayabileceğini ise kimse sorguluyor gibi görünmüyor. ‘Fobi’ çerçevesinde bu sorunun sorulmasına gerek yok çünkü baskı çıkar ilişkilerinin gözetildiği, yapısal bir politik sistem olarak görülmüyor; bu yalnızca diğer insanların seçimlerine karşı kişisel bir düşmanlığın dışavurumu.

Aynı şekilde, seks endüstrisinin kadınların üzerindeki baskıdaki rolüne dair yapısal bir analiz sunan feministler de ‘orospufobi’ ile suçlanabiliyor: fahişelere karşı irrasyonel bir korku. Özellikle bu suçlamayı yapanların aklında herhangi bir yapısal konsept var mı diye merak ediyorum. Baskıcı bir kuruma dair bir eleştiriyi, kurumu eleştirenlerin kurumun en çok ezdiğine inandığı insanlara bir saldırı olarak yorumlamalarını başka nasıl açıklayabilirim bilmiyorum. Seks endüstrisinin ne açıdan baskıcı olup olmadığı hakkında hemfikir olmamak mümkün fakat eğer seks endüstrisini eleştiriyorsan bu, fahişelerden nefret ettiğin anlamına gelir’ demek, büyük bir market zincirini çalışanlarına düşük maaş verdiği için eleştiriyorsan rafları düzenleyen çalışanlardan ve kasiyerlerden nefret ediyorsun demek gibi bir akıl tutulmasına benziyor.

Ahlaki Tiksintinin Liberal Siyaseti

Fakat, ‘fobi’ye dayalı politik söylem, makul argümanlardan ziyade içgüdüsel tepkilerle ilgili olması açısından çoğunlukla klinik durumu andırıyor. Feminist blogcu Marina S. buna dair çarpıcı bir örnek anlatıyor. Bir konferansın kadınlara özel alanlarla ilgili oturumunda bazı panelistlerin yorumlarını trans-dışlayıcı bulan bir kadın, onları dinlemenin yarattığı fiziksel etkileri dillendirerek itiraz etmiş: kalp çarpıntısı ve titreme gibi panik belirtileri yaşadığını belirtmiş. Marina S. bu tepkiyi, rasyonel ifadelerle tam olarak açıklanamayan güçlü, içgüdüsel iğrenme hissine dayalı bir teorik kavram olan ‘ahlaki tiksinti’ ile  ilişkilendiriyor. Şöyle açıklıyor:

Özgürlükçüler, özellikle başkalarının cinsel pratikleri konusunda, ahlaki tiksintilerinin düşük seviyede olmasıyla gurur duyarlar. Bu nedenle, sağcıların eşcinsellik gibi bazı şeylere karşı olmalarını ‘fobi’ -temelde ahlaki tiksintiden kaynaklanan irrasyonel korku- olarak kavramsallaştırmaya meyilliyiz. Aynı nedenden dolayı transfobi, orospufobi, şişmanfobi, femfobi gibi terimlerle birlikte ‘fobi’ çerçevesi … orada da uygulanmak üzere sosyal adaletçi sola da başarıyla taşındı..

Marina S., bu kadının tepkisinin, muhafazakâr bir konumdan gelse liberallerin ‘fobik’ ilan edeceği aynı tavrı tekrarladığına dikkat çekiyor:

…karşımda tamamen, kelimenin her anlamıyla fobik tepki gösteren biri vardı… Tam da homoseksüel ilişkileri suç haline getirmeye ya da ötekileştirmeye çalışan muhafazakâr aktivistler gibi kendi tepkisinin duygusallığını, güçlü bir ilerici/liberal ahlaki argüman olarak kullanıyordu: Beni üzdün, dolayısıyla haklıyım.

Bu ilerici/liberal pozisyon, muhafazakâr pozisyonun yansıması gibi: muhafazakârlar kuir/trans insanlara karşı tiksinti duyarken, ilerici/liberal ise aynı tiksintiyi muhafazakârın homofobisine/transfobisine karşı duyuyor: Başkalarına atfettiği ahlaki tiksintiye karşı ahlaken tiksinti duyuyor ve bu hissettiği tiksintinin kuvveti, ahlaki haklılık iddiasını doğuruyor. (‘Beni üzdün, dolayısıyla haklıyım.’) Marina S.’nin dediği gibi, bununla tartışmak imkânsız: Ahlaki tiksinti, içgüdüsel ve duygusal; rasyonel argümanlarla karşı çıkılabilecek bir şey değil.

Her ne kadar ‘fobi çerçevesi’ ‘sosyal adaletçi sol’a kök salmış olsa da bu, radikalden ziyade liberal bir çerçeve. Radikal feministler liberallerle bazı konularda anlaşıyor olsa da, -muhafazakârlar onlara karşı çıkarken lezbiyen ve geylerin haklarını savunmak gibi- bunun sebebi tüm cinsel pratiklerin aynı saygıyı hak ettiğini ve ahlaken farklı olmadığını söyleyen liberal görüşü paylaşmamız değil. Eğer amacınız kadınların bir sınıf olarak ezilmesini ortadan kaldırmak ise heteroseksüel olmayanların haklarını savunmak gayet mantıklı fakat liberallerin savunduğu, cinsel hizmetlerin satın alınması gibi, başka uygulamalara karşı çıkmak da bir o kadar mantıklı. Radikal feministler ile liberaller arasındaki fark, birinin diğer insanların seçimlerini yargılarken diğerinin yargılamaması değil. Her ikisi de farklı değerlere göre yargılarda bulunuyor. Katılmadığınız her yargının ‘fobi’den, karşınızdaki kişinin farklı değerleri veya prensipleri olmasından değil de yalnızca irrasyonel korku ve nefretten kaynaklandığını söylemek, herhangi bir politik argümanınız olmadan karşınızdaki kişinin konumunu gayri meşru kılmanın bir yolu. Bu, dili, duymak ya da uğraşmak istemediğiniz görüşleri susturmak için kullanmak.

Yanlış Analojiler ve Yanıltıcı Memler

‘Fakirfobi’ parodisinin komikliği, fakir insanların ezilmesinin parasızlıklarıyla ilgili olmadığına dair absürt iddiada yatıyor.  Yoksulların karşılaştığı sorunların tam bir analizi, şüphesiz maddi yoksunluktan fazlasını kapsasa da ekonomik eşitsizliğin temel sorun olduğu apaçık ortada. Bu parodinin bize hatırlattığı bir diğer şey ise hepsi tamamen aynı şekilde işlemeyen ve tamamen aynı ifadelerle makul olarak anlatılamayacak farklı baskı sistemlerinin olduğu.

Baskı hakkında konuşurken kullandığımız dil, her zaman bir grubun durumu ile bir başka grubun durumu arasında benzeşmeye bağlı olma eğiliminde olmuştur. ABD’de feminizmin hem ilk (sufrajetler) hem de ikinci (kurtuluşçular) dalgasında feminist politikada faal olarak yer alan kadınlar, ırksal adalet hareketlerindeki (19. yüzyılda kölelik karşıtı hareket ve 20. yüzyılda sivil haklar hareketi) önceki tecrübelerden, kölelik ve sonrasında segregasyon altındaki Siyahların durumu ile kadınlar olarak kendi durumları arasında gördükleri paralleliklerden ilham aldı. Cinsiyetçilik terimi, bu tarihin ışığında, ırkçılık teriminin cinsiyet/toplumsal cinsiyet açısından benzeri olarak ortaya atıldı. Pek çok yorumcu, ikinci dalga feministleri cinsiyetçilik ile ırkçılık arasındaki paralelliğe fazla vurgu yaptıkları ve bunlar arasındaki farklılığa yeterince dikkat etmedikleri için eleştirmiş olsa da dilde benzetme yapma eğilimi gücünü koruyor ve hatta internet ‘mem’i çağında daha da güçleniyor.

Mem kelimesini aslen, genin kültürel benzerini ifade etmek amacıyla Richard Dawkins türetmişti. Memler de genler gibi kendilerini kopyalayarak [eşleyerek] çoğalan birimlerdir ama gen eşlemesi biyolojik bir süreçken mem kopyalanması toplumsal bir süreçtir; memler taklit ve zamanla yeni durumlara uyarlanarak yayılır. Çokça itiraz edilen gen/mem benzeşmesi hakkında konuşmaya daha fazla devam etmeyeceğim ama mem, (günümüzde genellikle dijital medya aracılığıyla) hızla yayılan kültürel gelişmeler için kullanılan ve aynı temel tema üzerinden birçok varyasyona ilham veren bir terim olarak günlük kullanıma geçmiş bulunmakta. Sürekli genişleyen ‘fobi’ sözlüğü ise bunun tipik bir örneği: aslen tek bir deneyim çeşidini tarif eden bu kelime, orjinal haline bir şekilde benzediği düşünülen deneyimleri tarif eden bir sürü kelime için şablon haline geldi.

Bu süreçle ilgili bir problem ise benzeşmelerin gücünü ve aydınlatıcı olma özelliğini gittikçe yitirme eğiliminde olması. Homofobi kelimesi lezbiyenlere ve gey erkeklere duyulan bazı önyargı çeşitleri için makul bir terim, kelimenin akla getirdiği ekstrem ve irrasyonel nefret örneklerine işaret etmek oldukça kolay. Fakat femfobi’yi, ‘feminen’ şeylerin kültürel olarak değersizleştirilmesini ifade eden, homofobi gibi yerinde bir tanımlama olarak görmek çok daha zor. Daha önce alıntıladığım listedeki şeyler (uzun tırnaklar, dantel, makyaj, pembe, elbiseler, uzun saç, topuklu ayakkabılar) karşısında gerçekten korku, tiksinti veya panik hisseden kim var?

Dikkat çektiğim noktayı açıklayan başka bir örnek ise günümüzde mansplaining (erizahat) modelindeki gibi kurulan kelimelerin hızla çoğalması. Bu kelime, cinsiyetçi ve belli bir üstünlük taslama biçimini, kendilerinin bilgi sahibi ve kadınların aptal veya cahil olduğunu varsayan, kadınların zaten bildiği ve muhtemelen erkeklerden daha fazla bilgi sahibi olduğu konularda kadınlara izahat veren erkekleri tanımlamak için türetilmişti. Bu terim rağbet gördü çünkü adını koyduğu deneyim, pek çok kadının bildiği bir deneyimdi. Fakat bu kelimenin ardından hızla whitesplaining ve cissplaining gibi terimler geldi. Bu metni yazarken straightsplaining ve abilitysplaining terimlerine de rastladım. ‘Splaining’ politik bir mem haline geldi orası kesin ancak orjinal halinden uzaklaştıkça işe yarar herhangi bir politik amaca hizmet etmekten de bir o kadar uzaklaşıyor.

İlk olarak, bu yeni ‘splaining’ terimlerinin hepsinin gerçek ve tanınabilir bir deneyimi tarif ettikleri kesin değil. Mesela ‘Straightsplaining’*, benim için hiçbir şey çağrıştırmıyor: gey erkekler (ya da kadın olmalarının dışında lezbiyenler) ile ilgili aptal/donanımsız diye kalıpyargılar üretilmediği için bu özelllikle yaygın bir deneyim ise çok şaşırırım. Aptallık ve donanımsızlık, baskı altındaki diğer grupların da negatif kalıpyargıları arasında yer alıyor: yalnızca kadınların değil, beyaz olmayan insanların, işçi sınıfından insanların, yaşlıların ve engeli olan insanların da hor görüldükleri ve aptal gibi muamele edildikleri tecrübeleri olması olası. Buna rağmen bu deneyimlerin her seferinde tam anlamıyla özdeş olup olmadığını, aynı motivasyonla, aynı biçimde, aynı sonuçları vererek gerçekleşip gerçekleşmediğini sorgulayabiliriz. Mesela engelli olmayan kişilerin engeli olanları hor gördüğü belirli bir tavır var ve bu tavır ‘sağlamcılığın’ bir tezahürü olarak on yıllardır analiz ediliyor. ‘Abilitysplaining’** bu analize yeni bir şey katıyor mu? Aslında bunun tam aksinin gerçekleştiği, engeli olan insanların her gün karşılaştıkları diğer baskıcı pratiklerle bağlantı kurmak yerine kadınların tecrübeleri ile paralellik oluşturmaya çalışarak konuyu karmaşıklaştırdığı söylenebilir.

‘X-fobi’ ve ‘X-splaining’ gibi ifadelerin durmaksızın artmasının arkasında kesişimselliğin epey karıştırılmış bir yorumunun  olduğundan şüpheleniyorum. İnsanlar şu şekilde bir mantık yürütüyor: Eğer herkesin ezilmişliği eşit derecede önemliyse a) herhangi bir konunun herhangi bir şekilde ele alınışı hepsini kapsamalı—‘Straightsplaining’ denen bir şeyin olması gerekiyor çünkü böyle bir şeyin varlığını inkâr etmek kuirlerin maruz kaldığı baskı, diğer baskı türlerinden daha az önemliymiş gibi davranmak anlamına gelir; ve b) ezilmişliklere eşit derecede önem göstermek, hepsi için aynı analitik çerçeveyi kullanmamızı gerektiriyormuş gibi hepsi aynı terimlerle ele alınmalı. Benim anladığım kadarıyla, kesişimselliğin asıl anlamı ise bunun neredeyse tam tersi: Kesişimsellik, kesişimlerin türettiği ve farklılaşan ezilmişlik deneyimlerini (örn. farklı etnik köken ya da sosyal sınıflardan kadınlar cinsiyetçiliği neden tam olarak aynı şekilde yaşamıyor) anlayabilmek için farklı iktidar sistemlerinin ayırt edici özelliklerine dikkat etmek anlamına gelir. Eğer baskının işleyişi konusunda spesifik olmamız gerekiyorsa bu spesifikliği yansıtabilecek bir dil de gerekiyor. Herkes/her şey için aynı terimlerin varyasyonlarını kullanmak farklılıkları törpüler, mevzunun aslında nasıl işlediğini görmemizi engeller.

Birbiriyle ilintili olan ama aynı olmayan şeyleri birbirinden ayırt edebilen ve baskının her türünü yalnızca tek bir sebebe veya mekanizmaya indirgemeyen politik bir dile ihtiyacımız var. İktidar ve eşitsizliğin işleyişinin anlaşılmasını güçleştirmeyen, önyargıyı patolojikleştirmeyen veya belirli bir baskı biçiminin kime hizmet ettiğini muğlaklaştırmayan politik bir dile ihtiyacımız var. Bu kriterleri karşılamayan bir dil hiç de politik değildir. Son zamanlarda popülerleşen bir memi uyarlamak gerekirse, ‘Feminizmim politiktir, değilse boktan bir şeydir.”

*Straightsplaining: Heteronormatif insanların kuir insanların hayatlarına ve tecrübelerine dair içgörülerini paylaşması.
**Abilitysplaining: Engelli olmayan insanların engelli insanların hayatlarına ve tecrübelerine dair içgörülerini paylaşması.

Çeviri: Daniela ve lorcareader
Redaksiyon: Melis

Düzcinsel Beklentiler

Türkçeye Düzcinsel Beklentiler olarak çevirdiğimiz Straight Expectations, Julie Bindel’in 2014’te yazdığı ve cinsel yönelimlere dair güncel kabulleri sorguladığı bir kitap. Bu feminist düşünce ve hareket için oldukça önemli bir tema. Heteroseksüelliğin bir kurum olarak kadınların erkeklere bağımlılığını nasıl sağladığı üzerine yazıp çizen ve eyleyen feministler, alıştırıldığımız ve yönlendirildiğimiz cinsellik biçimlerinin ‘doğal’ olmaktan ziyade ‘toplumsal’ tertipler olduğunu anlamamızı sağladılar. Bindel, edindiğimiz bu bilginin, güncel siyasi taktik tercihlerimiz uğruna geri plana atıldığını düşünmüş olmalı ki bu kitabı kaleme almış. Elbette Türkiye’de feminist ve eşcinsel hareketin tarihleri ve tartışmaları kendi özgünlüklerine sahip ancak cinselliğin toplumsal çerçevesini her daim didiklemenin ve bu meseledeki siyasi tavrı derinleştirmenin feministler ve haliyle tüm kadınlar için önemli olduğunu düşünüyoruz. Trouble&Strife’ın kitaptan sitesine taşıdığı kısımları bu yüzden çevirmek istedik.
 

JULIE BINDEL


“Grev hattından bahçelere çit çekmeye”. Straight Expectations’ın arka kapağındaki bu alıntı, kitabın içeriğini, tonunu ve tarzını iyi özetliyor. Julie Bindel, tüm yaratıcı siyasi direnişine rağmen asimilasyon ve boşvermişliğin lehinde inişe geçişine üzüldüğü eşcinsel kurtuluş hareketine bir ağıt yakıyor. Bu kitapta eşcinsel evlilik, eşcinsel yaşam tarzlarının ticarileştirilmesi, Birleşik Krallık’ta görece ayrıcalıklı geyler (yani eşcinselliğe yönelik tutumlarda büyük bir değişim yaşamış olanlar) ile dünyanın her yerinde baskı ve zulüm görmeye devam eden gey ve lezbiyenler arasındaki politik dayanışma eksikliğini ele alıyor. Burada kitabın en fazla tartışma yaratan ve gey ve lezbiyenlerin “bu şekilde doğmadıkları” fikrini savunduğu “Genlerle Alakalı Bir Şey mi?” bölümünden iki alıntı yayımlıyoruz. Çoğu lezbiyen feministin yanı sıra, cinselliğin toplumsal inşa olduğu fikri uzun süredir merkezi dayanaklarından biri olan Trouble & Strife okuyucuları tarafından da memnuniyetle karşılanacaktır.. (Arşiv bölümümüzden bu konudaki sayısız makaleye ulaşabilirsiniz; örneğin: Stevi Jackson’dan Özgürlükleri Almak, ya da Deborah Cameron’dan Yaşlı Hetero? ).

Doğa mı Çevre mi?*

100 yıldan uzun süredir bilim insanlarını, kökten dincileri, ebeveynleri ve eşcinselleri meşgul etmekte olan “Doğa mı Çevre mi?” sorusu üzerine yapılan ilk bilimsel çalışma, psikolog Evelyn Hooker’ın 1956’da yayınlanan ve eşcinselliğin bir zihinsel rahatsızlık olmadığı gerçeğini kanıtlamaya yardımcı olan çığır açıcı eseriydi.  

Bu hâlâ ateşli bir tartışmanın konusu. Temmuz 2007’de The New Statesman “Gey Özel” bölümünde konuyla ilgili iki makale yayınladı. Bunlardan biri heteroseksüelliğe geri dönen; diğeriyse eşcinsellik karşıtı Hıristiyan dönüştürme hareketinin “yardımı” ile aynı şeyi yirmi yıl boyunca yapmaya çalışıp başaramayan iki eşcinsel erkek tarafından yazılmıştı. İlki eşcinsel olmanın bir tercih olduğunu, ikincisi de “bu şekilde doğduğunu” güçlü şekilde savunmuştu.

Az ya da çok, özgürlükçü olan herkes için eşcinsellerin “bu şekilde doğduğunu” düşünmek temel hoşgörü ilkeleri açısından caziptir ancak azınlık haklarını destekleyen çoğunluğun kendi imtiyazlarını riske atmadıklarından emin olmalarını da sağlar, yani bu statükoyu korumaya duyulan ihtiyacı ve isteği de kapsar. Geleneksel toplumun gemisini terk eden insanların haddinden fazla sayıda olmamasını garantiler. Ayrıca eşcinsel insanlar olarak kendimize engel olamadığımız inancına dayanır, önyargıya maruz kalmamız bu yüzden yanlış bulunur.

Doğalcı ya da özcü yaklaşımın olumlu yanı, bu argümanın mevcut düşmanca ortamda bazı eşcinsel insanların arzularından ya da eylemlerinden sorumlu hissetmelerine gerek kalmadan yaşam sürebilmelerini sağlaması. Bu da şu anlama geliyor: Bir yakınının ya da mesai arkadaşının eşcinselliğiyle uzlaşmakta zorluk çeken heteroseksüellerin içi, bunun bulaşıcı olmadığı konusunda rahat edebilir; yasa, yönetmelik ve kuralları oluşturanlar içinse “eşcinsellik” doğuştan gelen bir durum olarak kabul edildiğinde buna yönelik yaptırımların anlamsız olduğu anlamına gelir.

Ancak madalyonun öbür yüzünde düşmanca bir ortamda büyümüş ve heteroseksüel bir hayat sürdürmek istemeyen kimi genç kadın ve erkekler mevcut. Bazı insanların eşcinsel bazılarının düzcinsel doğduğu ve biyolojinin cinsel yönelim söz konusuysa kesinlikle kader olduğu görüşünden memnun değiller. Doğalcı çizgi, yobazlara ve şüphecilere kimsenin aslında böyle bir hayat tarzını seçmek istemeyeceğini düşündürüyor; tüm eşcinsellerin buna engel olamadığı için eşcinsel olduğu, yoksa düzcinsel olacakları izlenimini veriyor.

Şüphesiz ki lezbiyen ya da gey olmanın bir tercih olduğu argümanı yobazlara düzcinsel bir hayat yaşamamız gerektiğini savunma fırsatı veriyor. Ne de olsa, madem insan eşcinsel olmayı seçebiliyor, o halde heteroseksüel olmayı da seçebilir, diye mantık yürütüyorlar. Ancak bu onlar için dönüşüm terapisine potansiyel olarak daha fazla aday anlamına gelse dahi, kimimizin heteroseksüellik yerine gey ya da lezbiyen olmayı gurur ve mutlulukla seçtiğimizi ısrarla belirtmesi herhangi bir yobaz için anlaşılabilir değil. Her halükarda, kendiyle gurur duyan bir özgürlük hareketi münakaşa koşullarını düşmanlarının belirlemesine ne zaman izin verdi ki?

Her zaman şuna inandım; doğayı yetişmenin -genetiği çevrenin- önüne koymak eşcinsellik karşıtı yobazlara koz veriyor. Böyle doğduğumuzu savunarak, geyler ve lezbiyenler olarak statükoya meydan okuyan bir pozisyonu temsil etmiyoruz. Eşcinsellik geninden bahsetmek aslında orada olmaması gereken bir şeyin mevcudiyetini ima eder. Bu teoriyi sahiplenmekse heteroseksüelliğin ve düzcinsel ahalinin normal olduğunu; bizim bunun dışında var olup içeriye baktığımızı kabul ettiğimiz anlamına gelir.

Kendim için bunu iddia ettiğimde, yani lezbiyen olmamın doğanın bir cilvesiyle bana dayatılmış bir şeyden ziyade benim için pozitif bir tercih olduğunu söylediğimde şiddetle eleştiriliyor ve şüpheyle karşılanıyorum. Bu yüzden sahte bir lezbiyen olmakla, soğuk nevalelikle, erkek düşmanı ve heteroseksüellik karşıtı mücadelesi uğruna “lezbiyen” tabirini kendine mal eden biri olmakla suçlandım.

Bilinçli ve beni mutlu eden bir tercih yaparak lezbiyen oldum ve eşcinsellik düşmanı yobazlık azaldığında daha fazla insanın bunu yapma özgürlüğüne sahip olacağını varsayıyorum. Ama ‘tercih’ kelimesini kullandığımda marketten mısır gevreği seçmek gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Daha ziyade, düzcinsel olma konusunda bu kadar baskı altında olmasak ve kaçınılmaz önyargılardan ve bağnazlıktan korkmasak aynı cinsiyetten birine gönlümüzü kaptırmaya daha açık olabileceğimizi iddia ediyorum.

Kasım 2012’de, Özgür Düşünce Festivali‘nde bu konuyla ilgili daha sonra Radyo 3’te de yayınlanan bir konuşma yaptım. Başlığı ‘Böyle Doğmadım’ idi ve cinselliğin doğuştan içimizde yer almadığını, bir tercih olduğunu; bir eşcinsellik geni keşfettiğini iddia eden bilimsel araştırmaların çoğunun zayıf kaldığını ve hiçbir şey kanıtlamadıklarını iddia ettim. İzleyicilerin bulunduğu bir canlı yayında yaptığım konuşmanın ardından oradaki birçok heteroseksüel kadın ve erkek yanıma gelerek bana inançlarının doğruluğunu ciddi anlamda sorgulamalarına sebep olduğumu söyledi. Hepsi daha öncesinde cinselliğin doğuştan geldiğini ve bu nedenle sabit ve değişmez olduğunu varsaymışlardı. Hepsi benim iddialarımın onlara mantıklı geldiğini ve eşcinsellerin cinselliğini “tercih ettiğini” daha önce sadece eşcinsellik karşıtı bağnazlardan duyduklarını söylediler.

Lezbiyenlik ya da geyliğin tedavisi olduğu fikrini teşvik eden bağnaz görüşten tiksiniyorum. Benim pozisyonum, bir şey hastalık ya da patoloji olmadığı sürece ona tedavi aramaya gerek de olmadığı. Etkinlikten çıktığımda bazı insanların zihinlerini, lezbiyenliğin heteroseksüelliğe pozitif bir alternatif olduğu ve bu yüzden bazılarımızın bunu tercih ettiği fikrine açmaktan mutluluk duymuştum.

Elbette herkes böyle düşünmüyor. Eşcinsel veya lezbiyen olmanın sebebini bulmak için neden bu kadar çok zaman ve emek harcandı? Böylece ebeveynler kürtaj yapıp yapmayacaklarına karar verebilsin diye mi? Yoksa insanların çoğunluğu, asıl çözülmesi gereken sorunun bağnazlık ve önyargı olduğu, bizim tedaviye filan ihtiyaç duymadığımız gerçeğiyle başa çıkamadığı için mi? Biz lezbiyenlerin yıllarca duymak zorunda kaldığı “ne kaçırdığınızı bilmiyorsunuz” gibi yorumlar, diğer taraf için savaşmanın bir dezavantaj olduğu yönündeki yanlış inanıştan geliyor. Aslında, çoğumuz ne kaçırdığımızı çok iyi biliyoruz. Bütün mesele bu. 

~ * ~ * ~ * ~

Cinsellik hakkındaki inanışlar zamanla nasıl değişti?

Bugünlerde “bu şekilde doğma” teorisinin baskınlığına karşın bunun görece yeni bir olgu olduğuna ve sadece son birkaç on yılda yaygın hale geldiğine işaret etmek gerek. 1999’da Avustralyalı akademisyen Lorene Gottschalk üç farklı lezbiyen kuşağıyla biyolojik açıklamaya inanıp inanmadıkları hakkında röportaj yaptı. Gottschalk, 1970’lerde lezbiyen olanların kendi cinselliklerini seçtiklerini düşündükleri, 1990’larda lezbiyen olanlarınsa bunun biyolojiden kaynaklandığına inandıkları sonucuna ulaştı. Bu da bahsettiğimiz şeyin bilimsel bir temele sahip olmaktan ziyade modaya uygun bir dizi düşünce olduğuna dair ilave bir kanıt.

Kuşkusuz, 1950’lerde başlayan ve 60’lara ve 70’lere kadar devam eden sosyal inşacı anlayış bilim insanları ve akademisyenler arasında modaydı. Örneğin 1968’de İngiliz sosyolog Mary McIntosh ‘Eşcinsel Rol’ adlı muhteşem makalesinde eşcinsellik fikrinin, heteropatriyarkanın geri kalanını güvencede tutmak için tertip edildiğini iddia ediyordu: Eşcinseller toplumdan ayrı tutuldukları ve bunun biyolojik olduğu söylendiğinde, bunun dışında kalanlar için ortada bir sorun kalmıyordu.

Bu nedenle, gey sosyologların, 1960’lı ve 1970’li yıllara kadar doğuştan gelen cinsellik kavramını sorguladıkları görülüyor. Bundan önceyse gey ya da lezbiyen olmanın ebeveynler yüzünden olduğuna inanmak modaydı: Erkekler için duygusal açıdan mesafeli bir baba ya da boğucu bir anne; kadınlar için erkek kardeşin yokluğundan dolayı onu yanında bara götüren duygusal olarak yetersiz anne ve baba.

Fakat 1980’lerde bu değişmeye başladı ve eşcinsel geninin (ya da eşcinsel karşıtlarının ifadesiyle “eşcinsellik virüsü”, yani bir tür enfeksiyon olarak bulaşan eşcinsellik) fikri doğdu. Sonraki on yılda bu tespit edilmesi zor eşcinsel geninin izini süren çalışmalara odaklanıldı. Böyle araştırmalar genellikle eşcinsel dostu olarak görüldü çünkü eşcinsellik özgür iradeyle seçilemeyecek bir şey olarak sunuluyordu. Ancak biyolojik açıklamalar gey ve lezbiyenleri bir şekilde hasta, kusurlu ya da dengesiz olarak tanımlamaya devam ediyor, heteroseksüelliği norm olarak sunuyordu. 

Eşcinsel Kurtuluş Cephesi GLF, 1971’deki manifestosunda açıkça görüldüğü üzere eşcinsel gen fikrini elinin tersiyle itmişti. Fakat bugün düşüncemiz neredeyse 180 derece değişmiş durumda. GLF üyesi Peter Tatchell’e tartışma konusundaki görüşlerini sordum:

“O zamanlar benim (ve GLF’nin) argümanı şuydu: ‘Aceleyle hareket edip hakikatten kopmayalım. Farklı olma hakkının temel bir insan hakkı olduğu ilkesine bağlı kalalım. Herkesle eşit derecede saygı görmek ve eşit haklara sahip olmak için aynı olmak zorunda değiliz.’ Bu dönemde eşcinsellik edimine biyolojik dayanak sağlayan çok az kanıt vardı. Çok daha makul bir açıklama Freud’un herkesin biseksüel olma potansiyeli ile doğduğu ve eşcinselliğin insan cinselliğinin doğal yelpazesinin bir parçası olduğuydu. O zamanki görüşüm şöyleydi: ‘Homoseksüelliğe ya da heteroseksüelliğe neyin sebep olduğunun önemi yok; bizler insanız ve insan haklarına sahip olmayı hak ediyoruz.’”

Ancak son yıllarda Tatchell’in görüşleri, bilimin şu an daha gelişmiş olduğunu iddia etmesiyle, cinsel yönelimin genetik ya da biyolojik temeline inanma yönünde değişti. “Cinsel yönelimin genetik bir bileşeni” olduğuna ve “anne rahmindeki hormonlardan gelen önemli bir etki” olduğuna inanıyor. Şöyle devam ediyor: “Geçmişte bu araştırmanın yokluğunda, küçük bir uç etkiden başka bir şeye sahip olmayan biyolojik faktörler konusunda şüpheci biri olduğumu söylüyorum, ancak zamanla kanıtların arttığını düşünüyorum. Bununla birlikte, tüm sebebin bu olduğuna inanmıyorum; bu sadece bir kısmı”. Aslına bakarsanız, birçok insanın “doğuştan gelme” argümanının lehinde tartışmak istemesinin esas sebebini gözardı etmiyor: “Bence hangi yaklaşım işe yarayacaksa onu kullanmaya razı bir çaresizlik hali mevcuttu. Her şey sempati kazanmak, olgular ya da hakikatler ne olursa olsun, insanların vicdanına hitap etmekten ibaretti.”

Eşcinsel olarak doğma fikri bana göre hep saçmalığın dik alasıydı. Sizi bilmem ama ben bir bebek olarak doğdum, lezbiyen değil. En azından ebemi çekici bulduğumu hatırlamıyorum. Fakat belki de bu konuda bu kadar güçlü ve aykırı görüşlere sahip olmamın sebeplerinden biri, ilkgençliğimde bazı feministlerin cinsel tercih konusundaki radikal ama aklıselim duruşuna maruz kalmamdan kaynaklanıyordur. Yani onun da tıpkı toplumsal cinsiyet gibi toplumsal olarak inşa edildiğine.

Leeds’in Batı Yorkshire kentinde yaşayan bu feministler Jill Johnson ve Adrienne Rich gibi Amerikalı feministlerden gelen politik lezbiyenlik teorisine katkıda bulunuyorlardı. 1981’de içlerinden küçük bir grup Düşmanı Sevmek? Heteroseksüel Feminizm ile Politik Lezbiyenlik Arasındaki Tartışma isimli kötü üne sahip broşürü yazdı. Şöyle yazmışlardı: “Bütün feministler lezbiyen olabilir ve olmalıdırlar. Bizim politik lezbiyen tanımımız; kendini kadın olarak tanımlayan, erkekleri düzmeyen kadındır. Bu kadınlarla zorunlu cinsel aktivite anlamına gelmiyor.”

Heteroseksüel kız kardeşlerine erkekleri yataklarından ve kafalarından atmaları çağrısında bulunan Düşmanı Sevmek? broşürünün yazarları tüm feministleri lezbiyenliği kucaklamaya davet ettiler. “Biz feminist politikayı ciddiye alan bir kadının heteroseksüelliği terk etmekten başka seçeneği olmadığını düşünüyoruz,” diyordu manifesto. “Ezenin, ezilenin bedeninin içini istilası ve sömürgeleştirmesi yalnızca erkek üstünlüğüne dayalı baskı sisteminde mevcuttur.”

Düşmanı Sevmek? ile verilen mesaj anında güçlü ve çoğunlukla olumsuz bir tepki uyandırdı. Bazı radikal feministler grubun argümanları ile aynı fikirde olsalar da, çoğu erkeklerle yatarak kadınların özgürleşme mücadelesinin altını oyan “karşı devrimciler” olduklarını duyduklarında çılgına döndüler.

Düşmanı Sevmek? Birleşik Krallık kadın hareketinde cinsellik kavramını bir tercih olarak ilk gündeme getirenlerdendi. Birçok feminist cinselliği tamamen kişisel bir arzu meselesi olarak görüyordu ve lezbiyenliğin politik bir karar olabileceği fikri “duygusuzluk” olarak algılanıyordu. Heteroseksüel kadınlar, bireyin cinsel yönelim ya da duyguları seçmediğine, onlara mağlup olduğuna inanma eğilimdeydiler.

Feministlerden lezbiyenliğin onlara göre, kadınların yapabileceği bir tercih olduğunu, doğuştan gelen bir rahatsızlık olmadığını öğrendim. Teraneleri “Tüm kadınlar lezbiyen olabilir” idi. Cinselliğimi tercih ettiğim bilgisinin bana hissettirdiği duyguyu çok sevdim. Bu konuda utanç duymak ya da mahcup olmak yerine, bununla gurur duyup bir ayrıcalığa sahip olduğumu düşünebildim.

Çeviri: Pınar (Ç.N:  Trouble&Strife 1983 ve 2002 yılları arasında basılı dergi formatında yayımlandı. Bela ve kavga gibi bir karşılığı olan ve Cockney argosunda erkeklerin karıları için kullandıkları bir tabir. Anlamını şöyle açıklıyorlar: “Bu ismi seçtik çünkü kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkilerde bir çatışma olduğu gerçeğini kabul ediyoruz. Radikal feministler olarak, politikalarımız doğrudan erkeklerin gücü ile kadınların direnişi arasındaki bu gerilimden geliyor.”)

* ‘Gen mi Çevre mi?’ şeklinde de Türkçeleştirilen bu kalıbı ‘doğallık/doğuştanlık-toplumsal/çevresel etki’ anlamlarını kaybetmemesi için bu şekilde çevirmeyi tercih ettik.

“Beni Öldürüyorsun”: Nefret Söylemi ve Feministlerin Susturulması Üzerine

Radikal feministler devamlı transların var olma haklarını inkar etmekle ve hatta onların ölümlerinden sorumlu olmakla suçlanıyor. Trouble&Strife‘da yer alan bu yazıda, Jane Clare Jones bu suçlamalara yakından bakıyor. Bu suçlamalar nereden kaynaklanıyor ve ne anlama geliyorlar? Daha yapıcı bir tartışma zemini yaratmanın bir yolu var mı?

JANE CLARE JONES 

 

Feminist söylemin belirli formlarının susturulması gerektiği iddiası son zamanlarda geçer akçe olmaya başladı. NUS’un [Birleşik Krallık’taki Ulusal Öğrenci Sendikası] Julie Bindel’e platform vermeme çabası, komedyen Kate Smurthwaite’in performansının iptal edilmesi ve geçen ay Kanadalı ilerici bir websitenin feminist yazar Meghan Murphy ile işbirliğini sonlandırmasının talep edilmesi gibi dikkate değer olaylar meydana geldi.

Bunların temelinde belirli bir feminist topluluğun düşüncelerinin nefret söylemi olduğu iddiası yatıyor. Bu iddianın versiyonları sosyal medyada yıllardır -Trans Dışlayıcı Radikal Feministler (TERFler) ile Naziler, BNP (İngiltere Ulusal Partisi) ya da Ku Klux Klan arasında bağlayıcı analojiler kurularak- dolaşıyordu. Ancak bu iddianın kamusal alandaki konuşmaların sansürlenmesinde ne kadar etkili olduğunu tam olarak anlamamı sağlayan olay, Ağustos 2014’te gazeteci ve trans aktivist Paris Lees’in, toplumsal cinsiyete¹ eleştirel yaklaşan trans kadın Miranda Yardley ile yapılacak Newsnight tartışmasını “transların var olma hakları ile ilgili uydurma bir tartışmaya girmeye hazır olmadığını” söyleyerek iptal etmesi oldu.

yrkillingme-001

Alanlarımıza kimi davet edeceğimizi seçme hakkımız olduğunu ve herhangi bir nefret söylemini yayanların bunun sonuçlarına katlanması gerektiğini düşünüyorum.

Daha yakın bir geçmişte, TERFlerin “transların var olma haklarını tartışmak” istediği iddiası neredeyse apaçık bir şekilde TERF’lerin transları yok etme niyetinin olduğu şeklinde dillendirilmeye başladı. Feministlerin susturulmasını savunanlar, “masadakilerin bir kısmı diğerlerinin ortadan kaldırılması gerektiğini iddia ederken” ya da “bir taraf onları öldürmek isteyen bir grup insana karşı kendi varlıklarını savunmaya zorlanırken” diyaloğun imkansız olduğunu söylüyorlardı.

Bazı feministlerin söylemek istediklerinin nefret söylemi olduğu argümanı birbiriyle ilişkili üç iddiaya bölünerek özetlenebilir. Artan ciddiyet sırasına göre bu iddialar TERFlerin (1) transların varlığını ve/veya var olma haklarını reddettikleri; (2) etkin bir şekilde transların var olmamalarını istemeleri; ve (3) onları transların ölümlerinden sorumlu kılacak davranışlarda bulunmaları.

İddia 1: TERFler transların varlığını/var olma haklarını inkar ediyor

 

yrkillingme-002

TERF denen kağıttan ev, toplumsal cinsiyetin tamamen sosyal olarak empoze edilmiş bir durum olduğu varsayımı üzerine kurulu.

İlk bakışta bu iddia absürt görünüyor. Şüphesiz ki translar vardır: Feminizm, var olmayan insanlarla olan ve onlar hakkındaki bir anlaşmazlık yüzünden parçalanmıyor. Bu yüzden, bu iddiayı anlamlı hale getirmek ancak “transların varlığı”nı “transgender ideolojisinin transların varlığını izah ediş biçimine göre transların varlığı”na daraltmakla mümkün. Buna göreyse, transların varlığı, kişinin toplumsal cinsiyetinin değişmez kaynağı olan ve doğuştan gelen ‘[toplumsal] cinsiyet kimliği’ ile açıklanabilir.

Bu teori transaktivistlerin ideolojisine dahil edilmeden önce klinik ve akademik bir bağlamda ortaya çıkmıştı. “Erkek bedenine hapsolmuş bir kadın” olma deneyimine odaklanan ortak trans anlatısının teorik bir incelemesiydi. J. Michael Bailey’in 2003’te Kraliçe Olacak Adam başlıklı kitabının yayınlanmasından sonra görülen şiddetli tepkileri detaylı bir şekilde kayıt altına alıp inceleyen Alice Dreger, buna “dişil öz” anlatısı adını veriyordu. Bu anlatıya göre “translar doğanın bir tür hilesinden muzdarip, bir cinsiyetin beynini taşırken diğer cinsiyetin tipik bedenini taşıyor, ve bu da tipik olarak doğuştan geldiği anlaşılan bir tür nörolojik interseks durum”.

Kadınların kurtuluşunu hedefleyen politik bir hareket olarak feminizm, toplumsal cinsiyeti doğuştan gelen bir öz olarak değil, kadınları itaat etmeye zorlayan hiyerarşik bir sistem olarak teorize eder. Belirli kişilik özelliklerinin -uysallık, anaçlık, güzel görünme ve nesneleştirilme arzusu- kadınlar için “doğal” olarak nitelendirilmesi feminist analize göre toplumsal cinsiyet hiyerarşisini sürdüren temel mekanizmadır. Sonuç olarak, pek çok feministin, trans ideolojisinin “[toplumsal] cinsiyet kimliği”nin hem doğal hem de evrensel olduğu iddiasına yönelik samimi soruları vardır. Bu iddia kadınların uğradığı zulmü doğallaştırmaya tehlikeli bir şekilde yakındır.

Bu önemsiz değil, tartışılması gereken bir konu. Ama bu konunun tartışılamayacağı buyruluyor çünkü bunu tartışmak “transların var olma haklarını inkar etmek” demek oluyor. Trans ideolojisi, transların var olduğu gerçeğini transların neden var olduğu teorisine yüklüyor ve teoriyi sorgulayan herkesi transların varlığını inkar eden transfobik bağnazlar olarak yargılıyor. Ve hatta, feministlerin toplumsal cinsiyet eleştirisini kabul etmelerine rağmen var olmaya devam eden trans kadınlar, topluluklarındaki pek çokları tarafından kendinden nefret etmekle ya da hainlikle suçlanıyor. Bu argüman bir na-argüman ve feminizmin uzun zamandır süregelen toplumsal cinsiyet analizini dillendirilemez kılarak söylemi yok etme işlevi görüyor.

[Toplumsal] cinsiyet kimliği teorisini sorgulayan herkesin muhakkak transfobik olduğu iddiasını sürdürmek, eşcinselliğin doğuştan geldiği anlatısına itiraz eden herkesin homofobik olduğunu iddia etmekle eşdeğer. İki durumda da, bu manevra, eşcinsellerin ya da transların ahlaki olarak kabul edilmelerinin yolunun ancak diğerlerini varlıklarının “doğal” olduğuna ikna etmek olduğu inanışına işaret ediyor. “Sapık” ya da “doğal olmayan” arzuya ve “sapkınlığa” karşı tarihsel yasaklar düşünüldüğünde eşcinsel ve yakın geçmişte de trans hakları hareketlerinin doğallık anlatısına bu kadar yoğun bir yatırım yapmaları da elbette anlaşılır. Ancak ataerkil “doğal değil” ithamlarına “doğallık” karşı iddiası ile cevap vermek -ister “eşcinsellik geni”, ister [toplumsal] cinsiyet kimliğinin beyin cinsiyeti söylemi olsun- ataerkinin doğallığın ahlaki kabul için bir kriter olduğu inanışı sınırlarında kalmaktır. Ama bu doğru değil. Gey, lezbiyen, bi-, ve panseksüel bireyler oldukları gibi gayet makbuldürler çünkü oldukları halde bir sorun yoktur. Ve aynı şey elbette translar için de geçerli. Belki de [toplumsal] cinsiyet kimliğinin “doğallığını” sorgulayan feministler, trans bireylerin varlığının ahlaki kabulünün altını oyuyormuş gibi anlaşılıyorlar. Oysa bu, “doğallığın” ahlaki kabul ile kurduğu ataerkil bağa, -buna destek verecek son insanlar olsalar da- feministlerin yatırım yaptığını varsaymak anlamına geliyor.

yrkillingme-003

Toplumsal Cinsiyet Kurabiyesi: “Kimlik”i beyinde, “yönelim”i kalpte, “ifade”yi bedende ve “cinsiyet”i kasıkta konumlandıran “Genderbread Person”. Ek olarak diyagramlarda [Toplumsal] Cinsiyet Kimliği’ni Kadın’dan Genderqueer’e ve Erkek’e; Toplumsal Cinsiyet İfadesi’ni Feminen’den Çift Cinsiyetli’ye ve sonra Maskülen’e; Biyolojik Cinsiyet’i ise Dişi’den İnterseks’e ve Erkek’e ve Cinsel Yönelim’i ise Heteroseksüel’den Biseksüel’e ve Homoseksüel’e uzandıran grafikler bulunuyor.

Yani, eğer feministlerin [toplumsal] cinsiyet kimliği ile ilgili soruları transların varlığının ya da onların ahlaki kabulünün inkarı değilse, bu “inkar” başka neye dayanabilir? Burada meselenin karmaşıklığı bir kadının ‘trans kadınlar kadındır’ aksiyomunu kabul etmeye razı olup olmadığı sorusuna yoğunlaştırılabilir. Ve trans aktivistler toplumsal cinsiyeti “ikililiğin ötesine” ittiklerini iddia ederken, bu aksiyomun ancak kendinin mutlak yadsımasına; yani, ‘trans kadınlar kadındır’ ya da ‘trans kadınlar erkektir’ ifadelerine dayanarak var olduğu dikkate değer bir nokta. Birinin trans kadınların kadın olduğuna inanıp inanmadığı sorulduğunda -ki bugünlerde sıklıkla soruluyor- yalnızca “evet” ya da “hayır” cevabı verilmesi bekleniyor. Çoğu kadın “iyi ama bu sorunun cevabı hem evet hem hayır” demek istese de soruya bu şekilde karşılık veremiyor.

Erkek-beyni ve kadın-beyni fikriyle desteklenen trans ideolojisinin kararlılıkla savunduğu temel düşünce bir insanın toplumsal cinsiyetinin [toplumsal] cinsiyet kimliğinden başka bir şey olamayacağıdır. Toplumsal cinsiyet, bir bireyin erkek ya da kadın “olduğunu hissetmesi”ne dayanan özel deneyimine aittir ve bu nedenle de eğer bir birey kadın gibi hissettiğini beyan ederse kadındır ve dahası, her zaman kadın olmuştur; tam olarak natrans kadınların her zaman kadın olduğu gibi. Feminist bir bakış açısıyla, bu anlatıda eksik olan şey bir baskı sistemi olarak toplumsal cinsiyet yapısıdır; bireyin üreme potansiyelini tanımlayarak ve kadınları üreme sınıfının bir üyesi olma görevini yerine getirmeleri maksadıyla sosyalleştirerek işleyen bir sistem. Çoğu natrans kadın için, kadın olmanın “kadın gibi hissetme”ye ait olan özüne dair fikir yanlış değil, anlaşılmazdır. Bizim kadınlığa dair deneyimimiz içsel bir duygu değil, oldukça spesifik sosyal kabul ve beklentilere maruz kalmakla -ve bunlara karşı koymakla- hayat boyu süren bir süreçten ibarettir. Sessiz ol. Güzel görün. Küçül. Gülümse. Çok talepkâr olma. Uyumlu ol.

Feministler bu noktalara parmak bastığında zaman zaman insanların hayatları risk altındayken ‘akademik’ tartışmalara tutulmakla suçlanıyorlar; sanki dişi bireylerin ataerki tarafından kısıtlanması insanların hayatlarıyla ilgili bir konu değilmiş gibi. Ama zaten bu tartışma içerdiği hiç kimse için akademik değil. Hem trans hem de natrans kadınlar için, risk altında olan şey, hayatlarını yaşanılabilir kılacak şekilde kendilerini anlama kabiliyetleri. Feminist kadınlar için ‘trans kadınlar kadındır’ aksiyomu, ‘kadınlık bir cinsiyet kimliğidir ve bu nedenle de trans kadınlar tıpkı natrans kadınlar gibi kadındır’ şeklinde anlaşıldığında cinsiyetli bedenlerimizi kontrol etmeyi hedefleyen ataerkil şiddet sistemi tarafından damgalanan kadın-olma biçimimizin tamamen silinmesi şeklinde deneyimleniyor.

Ataerkil şiddet sistemi aynı zamanda feministlerin seneler boyunca direnmeye çalıştığı erkek şiddetinin su götürmez bir şekilde kurbanları olan trans kadınların hayatlarını da damgalıyor. Belirli feministleri trans var oluşunun temel tehdidi olarak görerek, trans ideolojisi kaçınılmaz olarak hem kadınları hem de trans kadınları etkileyen eril şiddeti kenara ayırıyor ve onun yerine feministleri baskı mekanizmasının en yüksek noktasında konumlandırıyor. Bunu gerçekleştirmenin ana stratejisi ise “cis ayrıcalığı” kategorisinin incelikle işlenmesi.

Cis-ayrıcalığı

 

1983 tarihli “Zulüm” isimli denemesinde (PDF olarak şuradan indirebilirsiniz), Marilyn Frye zulüm kavramının “anlamsızlığa doğru sündürülme” eğilimi olduğunu söyler, “sebep, düzey ve ortaya çıkardığı sonuçlara bağlı olmaksızın, kısıtlanma ve acı içeren tüm insani deneyimleri kapsar gibidir” (p.1). Zulüm eksenlerinin egemenin motivasyonlarından bağımsız bir şekilde çoğalıyor gibi göründüğü bir zamanda, Frye’in denemesi giderek daha da duruma uygun görünüyor. Ayrıcalık kavramı bir zamanlar belirli yapıların dünyayı nasıl özel sınıfların çıkarları doğrultusunda döndürdüğünün faydalı bir açıklama yöntemiydi ancak artık düzenli olarak birinin sahip bile olmadığı herhangi bir avantajı tanımlamak için kullanılıyor. Hem de bu avantajın bir yapısal tahakküm sisteminden kaynaklanıp kaynaklanmadığının önemi olmadan. Hatta avantajın kendisi sıklıkla zulmün yeterli kanıtı olarak varsayılıyor.

Translık olasılığının tanınmadığı ve transların özel ihtiyaçlarını karşılamak üzerine kurulu olmayan bir sistemde trans olmanın pek çok zorlukla karşılaşmak demek olduğu aşikâr. Tanınma, görünürlük, sosyal kabul ve spesifik çıkarlar etrafında politik örgütlenme talepleri gerekli ve önemli. Ancak, Frye’e göre kısıtlamayı zulüm olarak görmek için ‘eğer bir grup insanı eylemsizleştiren şey bizi yapısal olarak çevreleyen sınırların bir parçasıysa’ tespitinden fazlası gerekiyor (p.10). Aynı zamanda “sınırların diğerleri ile nasıl ilişki kurduğu ve bu sınırlardan kimin faydalandığı ya da zarar gördüğü”ne de bakılmasını gerektiriyor (italikler bana ait; p.11).

Kadınların kadın olarak ezilmesi bu zulmün işlevinin anlaşılmasıyla saptanır: Bir-sınıf-olarak-kadınlar, bir-sınıf-olarak-erkekler tarafından belirli bir amaç uğruna ezilirler. Bu amaç Frye’e göre “erkeklere ve erkeklerin çıkarlarına; çocuk doğurma ve büyütmeyi de içerecek şekilde hizmet”tir; ayrıca ev içi ve kişisel hizmet, cinsel hizmet, egosal ya da duygusal hizmet gibi diğer “hizmet işleri” de buna dahildir. Kadınlar kadın olarak eziliyorlar çünkü bu zulüm erkeklerin kadınlardan -üreme, ev içi, cinsel ve duygusal emek formunda- kaynak elde etmesini sağlıyor. Benzer şekilde, sınıfsal ve ırk temelli zulüm de ezilen gruptan emek kaynaklarının sömürülmesi etrafında biçimlenir. Ve bizim sormamız gereken soru ise şu: Transların deneyimlediği somut kısıtlamalar, hangi bağlamda bir sınıf olarak translardan kaynak elde edilmesine dayanan spesifik bir baskı mekanizmasının parçası olarak görülüyor?

Yine, bu konuyu eşcinsellere karşı ayrımcılık ile kıyaslamakta fayda var. Gey ve lezbiyenler görünür hayatlar yaşayabilmek konusunda şiddetli kısıtlamalar yaşadılar ve yaşıyorlar. Ancak bu kısıtlamalar eşcinsel olmayan insanların eşcinsellerden bir sınıf olarak faydalanma arzusundan kaynaklanmadı. Eşcinselliğin özgürce ifade edilmesinin önündeki baskılar daha ziyade heteroseksüel ilişkinin “doğallığı” ve ilişkiler bazında cinslere göre bireylerin “doğal” toplumsal cinsiyet rolleri hakkındaki ataerkil fikirlerin bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Eşcinselliğe karşı yasaklar heteronormativitenin bir parçasıdır ve heteronormativitenin temel işlevi erkeklerin kadınların bedenlerinden faydalanmasını doğallaştırmak olduğundan, eşcinsellik üzerindeki kısıtlamalar da ataerkil zulmün bir varyantıdır.

Benzer şekilde, transların cinsiyetlenmiş ifadelerini belirleme ve ifade etmedeki özgürlükleri üzerindeki kısıtlamalar da, bu ifadelerin ataerki tarafından toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş olduğu gerçeğinden kaynaklanır. Ama bu açıklayıcı çerçeve, trans ideolojisinin doğuştan var olan toplumsal cinsiyet anlayışı ile kesinlikle örtüşmeyen bir yaklaşım. Bunun yerine, transgender ideolojisi tamamen motivasyonu belirsiz cis-gender zulüm sistemini oturtur ve bu zulüm sistemi cinsiyetli bedenlerin kabul edilebilir toplumsal cinsiyet davranışlarının boyunduruğunda değil, insanlarda eşey ayrılığının belirlenmesi sırasında meydana gelir.

İşte burada feminist düşüncenin tersyüz edilişi ile karşı karşıya kalıyoruz. Cinsiyetin maddi gerçekliği ve toplumsal cinsiyetin toplumsal inşasının yerine, cinsiyetin toplumsal inşasını ve toplumsal cinsiyetin maddi gerçekliğini buluyoruz. Feminist geleneğe bağlı düşünürler toplumsal olarak cinsiyetlenmiş davranışlarla, cinsiyetli (eşey ayrılığına göre bir eşey/cins olduğu gözlenen) beden arasında kurulan bağın özcülüğünü saptamaktaydılar. Şimdiyse bu, kişinin [toplumsal] cinsiyet kimliği ile doğuşta zorla atanan cinsiyeti arasındaki uyuşmasına dayanan bir ayrıcalık olarak yeniden yazılıyor.

YRKILLINGME-004

Belirli durumlar için artı puan ve eksi puan verilen bir liste görseli:
Beyaz+1; cis+1; erkek+1; orta sınıf/varlıklı+1; hetero+1; engelsiz beden+1; nörotipik+1; sağlıklı kiloda olmak+1; beyaz olmamak-1; trans/non binary -2; dişi -1; yoksul/maddi sıkıntıda -1; gökkuşağı -1; engelli -1; zihinsel engelli -1; yeme bozukluğu ya da gözle görülür şekilde 10+ kilo fazlası/eksiği olma -1.
“İmtiyaz puanlarınızı hesaplayın ve nerede durduğunuzu düşünün.”

Bu ayrıcalık (ki aslında bir zulüm biçimi) daha sonra natrans kadınları transları ezen konuma yerleştirmeye evrildi. Natrans kadınların hangi sebeple trans kadınları ezmeye yatırım yaptığı sorgulanamaz halde. Zulmedenler olarak natrans kadınlara bu soruyu sorma izni verilmiyor: Homurdanmadan, ezilenlerin belirtilen ihtiyaçlarını kabullenmenin tek makul eylem olduğunu anlamak zorundayız. Ve böylece, natrans ve trans kadınlar arasındaki heteronormatif toplumsal cinsiyet ideolojileri tarafından -farklı şekillerde olsa da- eşit derecede zora sokulduğumuzu kabullenmemiz üzerine dayanışma olasılığı tamamen bloke ediliyor. Hepimizin aynı sistem altında zarar gördüğümüz kabul edilmiyor ve politik bir hareket olarak feminizm içinde farklılık gösteren ihtiyaçlarımızı nasıl uzlaştırabileceğimize dair bir müzakere mümkün görünmüyor. Bir diyalog kurulamıyor. Nihayetinde, yalnızca sizi sömürmekle ilgilenen ve size açıklanamayan zararlar veren zalim ile müzakere edilmez.

YRKILLINGME-005

Tweet görseli: “tanrım. kaç kez daha cislere dişi biyolojisi diye bir şey olmadığını açıklamamız gerekiyor”

İddia 2: TERFler transların ‘varlıklarını ortadan kaldırmak istiyor’

Cis kadınları tahakkümün failleri olarak konumlandırmak, cinsiyet kimliğine eleştirel yaklaşan feminizmin bir tür nefret söylemi olduğu iddiası için çok önemli bir rol oynuyor. Çünkü bu, radikal feministlere böylesi bir toplumsal güç bahşederek transların karşılaştığı şiddetin temel faktörünün [toplumsal] cinsiyet kimliği kavramı hakkındaki şüpheci yaklaşım olduğu hikayesini güçlendiriyor. Birazdan ayrıntılı inceleyeceğimiz üzere, bu şiddet türü en iyi ataerkil yaptırım bağlamında anlaşılabilir olsa da, trans ideolojisinin değişmez meselesi feministleri translara esas zulmeden grup olarak konumlandırmak.

YRKILLINGME-006

Tweet görseli: “Yazacağım hiçbir şey bir #TERF’ü benim kadın olduğuma ve ‘varlığım ortadan kaldırılma’dan yaşama hakkına sahip olduğuma ikna edemeyecek

Bu strateji, -yukarıda alıntı yapılan blogda bahsedildiği üzere- feministlerin etkin bir şekilde transların ölmelerini istedikleri iddiası ile destekleniyor. Bildiğim kadarıyla bu iddianın dayandığı tek metin Janice Raymond’ın The Transsexual Empire’da (Transseksüel İmparatorluğu) yazdığı ve ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan şu sözleri:

“Transseksüelliğe dair sorunun, varlığının ahlaki olarak ortadan kaldırılmasıyla çözüleceğini iddia ediyorum.”

Burada niyetim Raymond’ın çalışmalarını savunmak ya da bazı radikal feministlerin trans kadınlara karşı oldukça küçültücü ifadeler kullandığını inkar etmek değil. Ancak burada açık olan, ‘transseksüelliğin varlığının ahlaki olarak ortadan kaldırılması’ ifadesinin transseksüelleri yok etme arzusundan gelmediği. İddia -toplumsal cinsiyetin feminist eleştirisi ile okunduğunda- açıkça toplumsal cinsiyetin normatif olduğu ataerkil sistemin transseksüellik olasılığının dayandığı koşul olduğu… Yani eğer davranışlar toplumsal açıdan erkeksi ya da kadınsı olarak kodlanmasaydı, bireyler de kendi kişiliklerinin cinsiyetli özellikleri ve bedensel cinsiyetleri arasında bir kopukluk deneyimleyemezlerdi.

YRKILLINGME-007

Tweet görseli: “İşte bir trans kadın silahlı soygun sırasında öldürülerek fiziksel olarak ‘varlığı ortadan kaldırıldı’ [haber linki]

Trans ideolojisi, tıpkı çağdaş feminizm olarak kabul edilen feminizm anlayışları gibi, [toplumsal] cinsiyet kimliğini, toplumun kişilikleri toplumsal cinsiyet kutularına ittirme biçimi olarak değil, kişinin özünde sahip olduğu bir nitelik olarak ele alır. Bu bakımdan, Raymond’ın ne söylediğinin pek anlaşılamaması da şaşırtıcı değil. Haklı olup olmadığı ise bir başka soru: Ataerkinin yokluğunda, toplumsal cinsiyet normlarından geriye ne kalacağını ya da trans kimliğin kendini nasıl beyan edeceğini ya da edip etmeyeceğini bilemeyiz. Ama toplumsal cinsiyetin normatifliği olmazsa bugün sıklıkla duyduğumuz trans anlatısının -örneğin oyuncak bebeklere ve evcimenliğe ilgi duymamayı ‘erkek gibi hissetmek’ ile bağdaştırmak- bağlamını kaybedeceği ve açıkça anlamsızlaşacağı aşikâr.

İddia 3: TERFler trans kadınların ölümlerinden sorumludur

YRKILLINGME-008

Michigan Womyn’s Müzik Festivali’ne bağış toplama amacıyla gerçekleştirilecek bir etkinliğin iptali için bir eylem çağrısının ekran görüntüsü: Yazılana göre “TERFler … beyaz olmayan trans kadınların katledilmesine ya da hapse atılmalarına; erkek koğuşlarındaki diğer mahkumlar tarafından toplu tecavüze uğramalarına seviniyor… Portland’daki TERFler trans kadınların sistemik soykırımına gönüllü desteklerini kutluyor.”

Yok etme retoriğinin yaygınlığı giderek artsa da, bildiğim kadarıyla TERFlerin gerçekten de transları öldürdüğü hiç söylenmedi. İddia daha ziyade şu: a) TERFlere atfedilen transfobi türü, transların ölümüne neden olan daha geniş kapsamlı toplumsal koşulları besliyor ve b) TERFler, trans ölümlerinde payı olan taciz ve transları bazı hizmetlerden alıkoymak gibi belirli davranışlarda bulunuyor.

Bu iddia tipik olarak şöyle başlıyor:

Germaine Greer’ın “transfobiye inanmıyorum” şeklindeki açıklamasının ya da Rupert Read’in trans kadınları “kadınlığın sonradan dahil olunan bir versiyonu” olarak tanımlamasının şiddet olduğuna inanıyoruz. Bunlar hem kendi içlerinde hem de translara ve seks işçilerine karşı fiziksel ve cinsel şiddetin son derece yüksek olduğu bir kültürün devamlılığını sağladıkları için şiddet içeren eylemlerdir.

Ya da şöyle:

Üniversite kampüslerinde ya da zaten trans kadınları en iyi ihtimalle gülünç, en kötü ihtimalle tehlikeli yırtıcılar olarak gören bir anaakım düşünce yapısına sahip olan herhangi bir yerde trans kimliğinin sorunsallaştırılması… Bu tür bir transfobinin sonucunda, nüfusun geneli ile kıyaslandığında transların intihar oranlarının sekiz kat daha fazla olduğu görülüyor.

Bu iddia toplumsal cinsiyete eleştirel yaklaşan feministlerin sözde transfobisi ile translara zarar vermenin sorumlusu olarak görülen ‘anaakım düşünce yapısı’ arasında bir süreklilik varsayımına dayanıyor. Bu örnek orantısızca yüksek olan trans intiharlarından bahsediyor ama benzer bir iddia fiziksel şiddetle öldürülen translar hakkında da mevcut.

Trans cinayetleri meselesi, feminist söylem ve somut zarar arasındaki sürekliliğin desteklenmesinin en zor -başka bir deyişle imkansız- olduğu bir örnek. Çoğunlukla trans kadınları ve orantısızca beyaz olmayan trans kadınları etkileyen şiddet neredeyse tamamen erkek şiddetidir ve sıklıkla partnerler ya da diğer aile üyeleri tarafından gerçekleştirilir. Bu nedenle de (tam olarak aynı olmasa da) natrans kadınlara yöneltilen ataerkil şiddet ile ilişkilidir. Kadınlar, erkekler tarafından, kadın oldukları için öldürülüyor. Ve trans kadınlar da anladığımız kadarıyla erkekler tarafından kadın oldukları için ve/veya trans kadın oldukları için öldürülüyor. Mart 2015’te Amerika’da sekiz trans cinayeti belgelendi (Lamia Beard, Ty Underwood, Yazmin Vash Payne, Taja de Jesus, Penny Proud, Bri Golec, Kristina Gomez Reinwald ve Sumaya Ysl). Bunlardan yedisi beyaz olmayan trans kadınlardı. Şimdiye kadar altısının katilinin kimliği saptandı ve dördü erkek arkadaşları, biri babası tarafından, biri ise bir soygunda öldürülmüştü.

YRKILLINGME-009

Facebook yorumlarının ekran görüntüsü: İlk yorum – “Trans kadınlar ERKEKLER tarafından saldırıya uğruyor ve öldürülüyor. Suçu kadınlara atmanın daha kolay olduğunu biliyorum ama postmodernlik onaylı kadın düşmanlığı sergilemek adına gerçek suçluları gizlemek çok saçma.
İkinci yorum- Hayır. TÖĞFlerin de bunda rolü var. Neden herkes onlar yanlış bir şey yapmamış gibi davranıyor? Kelimenin tam anlamıyla pislikler.

Erkeklerin kız arkadaşlarını öldürme ya da homofobik ve transfobik şiddet suçları işlemelerinin nedeni feministler tarafından hiddete sürüklenmek değil. Şiddetli heteronormatif maskülenlik Sheila Jeffreys ya da Janice Raymond’ın gayretli çalışmaları ile sürdürülmüyor. Erkek şiddeti her gün ve her gece Sheila Jeffreys ya da Janice Raymond’ı hayatında hiç duymamış ya da duyan herhangi birini de tanımayan insanlar tarafından işleniyor. Janice Raymond’ın söylediklerinden hoşlanmıyorsanız elbette ki onu eleştirmelisiniz. Ancak trans ideolojisi hakkında soru soran herkesin susturulması gerektiğini çünkü Janice Raymond’ın bir şekilde erkekleri trans kadınları öldürmeye teşvik ettiğini öne sürmek son derece gülünç. Bu eğer sıklıkla kadınları susturmak için çekilen bir silah olmasaydı ve test edilip onaylanmış bir teknik olarak erkek şiddetini kışkırttıkları gerekçesiyle kadınları suçlamayla çarpıcı derecede benzerlik göstermeseydi buna kahkahalarla gülebilirdik.

YRKILLINGME-010

Trans kadınlara karşı şiddet yüzünden feministlerin suçlanması yalnızca karalayıcı değil aynı zamanda aşırı derecede yıldırıcı, çünkü bu şiddet trans kadınların toplumdan gerçek anlamda silinmesinin temel mevzisidir. Aynı zamanda burası trans ve natrans kadınların ortak direnişle bir araya gelebilecekleri bir mevzi. Gelgelelim bunun yerine trans ideolojisi bu dayanışmayı yok ederek, feministlere tumturaklı bir şekilde ağızlarının payını vermek adına, katledilen trans kadınları ne idüğü belirsiz olan bir TERF-kaynaklı nefretin şehitleri gibi gösteriyor.

Feminist söylemin transların intiharından sorumlu olduğu iddiası da yine [toplumsal] cinsiyet kimliğini eleştiren feminizm ile trans düşmanı “anaakım düşünce yapısı” arasında kuvvetli bir bağ uydurulmasına dayanıyor. İntihar nedenleri oldukça kompleks: Her vaka farklı ve bu yüzden de basit ve genel açıklamalar olması mümkün değil. Gelgelelim, ataerkilliğin toplumsal cinsiyet normlarını her yere nüfuz edecek şekilde dayattığı koşullarda, toplumsal cinsiyetin feminist eleştirisi de anlaşılması güç hale gelmişse; transların karşılaştığı zorluk ve kısıtlamaları besleyen ‘yaygın anaakım düşünce yapısı’nın tıpkı öldürücü erkek şiddet gibi ataerkilliğin bir ürünü olması çok daha olası değil mi?

TERFlerin davranışlarının transların ölümünde payı var

 

Trans aktivistler transların ölümünü TERFlerin iki davranış tipine bağlıyor: Taciz ve hizmetlere erişimlerinin reddi. İddiaya göre taciz, sanal ortamda kişisel bilgilere ulaşma, insanları işverenlerine şikayet etme, tehdit içeren iletişim ve en azından bir durumda stalking’i içeriyor. Bunların hiçbiri elbette kabul edilemez. Ne var ki bu davranış tipinin bu tartışmanın yalnızca bir tarafına ait olduğunu söyleyen -ya da düşmanlarının tacizleri ile müttefiklerinin “meşru” şiddetleri arasında fark olduğunu vurgulayan- herkese şüpheyle yaklaşmak gerek. Bu ölçüsüz ve gereksiz düşmanlık, herhangi bir spesifik inanç sisteminden ziyade, anlamlı bir adalet faaliyetine esas itibariyle düşman olan dogmatik narsistik haklılık iddiasının bir ürünüdür.

Bu konu oldukça karmaşık olsa da yalnızca aynı düşüncede olmadığınız insanlara maruz kalmanın bir tür zorbalık olarak algılanması eğilimi giderek yaygınlaşıyor. Bir zamanlar insanların tonlarca yargılayıcı taşla üzerinize saldırmadan konuşabileceğinizi bilmeniz anlamına gelen “güvenli alan” kavramı artık neredeyse tam tersini ifade ediyor: “Baskılayıcı” ya da “tetikleyici” bulduğunuz hiçbir görüşe maruz kalmamanızın güvence altına alınması. Güvenli alan, bir başkasının söylemi hakkında, onun bir daha asla ağzını açamayacağı kadar sert hükümler vermeyi kutsallaştırıyor.

YRKILLINGME-011

Facebook yorumunun ekran görüntüsü: “görüşlerine katılmadığınız kadınlar”mış. İnsanlar bize saldırarak ve bizi işsiz bırakarak, sağlık hizmetlerine erişimimize ve temel haklarımıza engel olarak hayatlarımızı mahvetmeye çalışıyorlar; bu meşru bir anlaşmazlık değil; yapısal bir baskı.

Bir topluluğun, bir başka topluluğun hayati hizmetlere erişimini engelleme amacı etrafında örgütlenmesi elbette söz konusu topluluk için tehlike olarak görülebilir. Sağlık hizmetleri söz konusu olduğunda, cinsiyet kimliği teorisini sorgulamak transların gerçek disföri deneyimlerini inkar etmek ya da onlara gerekli medikal desteğin sağlanmasına karşı çıkmak anlamına gelmiyor. Hiç kimse sağlıkları için gereken hayati tedavilerden mahrum bırakılmamalı. Gelgelelim diğer hizmetler etrafında şekillenen anlaşmazlık daha zor bir konu çünkü bu mesele “trans kadınlar kadındır” aksiyomunun tekrarı ile köşeye sıkışıyor. Cinsiyet kimliği kavramını eleştiren feministlerin pozisyonuna göre, trans kadınlar bazı açılardan natrans kadınlarla aynı deneyimi paylaşırken (Toplumsal kadınlık rolünü deneyimlerken aynı eril şiddet ve yok sayılmaya maruz kalmaları), bazı açılardan natrans kadınlarla farklılık gösteriyor (özellikle doğurganlıkla ilgili konularda ve dişil sosyal uyum ve erken dönem cinsel objeleştirilme ve erkek şiddetinden doğan travmalar konusunda).

YRKILLINGME-012

Facebook yorumu ekran görüntüsü: “TERFler trans kadınları sadece kadınlara özel olan alanlardan etkin bir biçimde dışlamaya çalışan tek grup. Bunu yaparak da etkin olarak onlara karşı şiddete sebep oluyorlar. GERÇEK şiddete.”

Bu farklılıklar, ihtiyaç ve çıkarlarımızın, belirli noktalarda kesişseler de özdeş olmadıkları anlamına geliyor. Ben koruma-odaklı bir adalet konseptini savunuyorum, yani insanların ihtiyaçlarına layıkıyla hizmet etmenin adaletin can alıcı bir parçası olduğuna inanıyorum. Bu yüzden de bu durumu müzakere etmenin en adil yolunun tartışmayı içeren tüm grupların ihtiyaçlarının ele alınması olduğunu ve insani olarak mümkün olduğunca herkesin ihtiyaçlarına yönelik çözüm üretmeye çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Ama bunu yapabilmek, bir tarafın diğer tarafı kendilerini öldürmeye çalışmakla itham etmeyerek, tartışmaya dahil olan herkesin meşru ihtiyaçları olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.

Trans ve natrans kadınların kadın olma deneyimlerinin ihtiyaçlarını nasıl etkilediğiyle ilgili gerçek sorular var ve bu soruları ciddiye almalıyız. Ama tuvalet ve soyunma odalarıyla ilgili bitmeyen kavga aynı zamanda tuvalet ve soyunma odalarından başka şeylerle de ilgili. Tuvaletlere ve soyunma odalarına erişimin trans kadınlar için ne ifade ettiği ile ilgili. Kadın alanlarına erişimin trans kadınların kimliklerinin onaylanmasının bir aracı olmasıyla ilgili. Eğer durum bu olmasaydı, bu konuyu şimdiye kadar birlikte çözüme ulaştırabilirdik. İhtiyaçlarımızın nerede ortaklaştığını ve nerede farklılaştığını, nerede birlikte çalışabileceğimizi ve nerede farklı hedeflere odaklanmanın daha doğru olacağını tartışarak üstesinden gelebilirdik. Ancak bunu yapabilmek için, hem aynı hem de farklı olduğumuz gerçeğini ve bu gerçeğin trans ideolojisi tarafından desteklenmeyeceğini kabul etmemiz gerekir.

Ve böylece, çıkmaza sürükleniyoruz.

Yansıtma üzerine nihai bir yansıtma

Ataerki düzeninde kadın olmak bir ayna olmaktır. Yansıtmak, kendimizi gizlemek ve uyum sağlamak üzere yetiştirildik. Biz, erkeklerin, üzerinde başkalarının hizmetinde öznelliğimizi ayıklayarak kendilerini yarattıkları yüzey ve maddeyiz. Ve feminizm, başkalarının etkisi altında kendimizi boşaltmayı reddetme pratiğidir.

Ayna olmayı reddetmek etik açıdan kabul edilemez değildir. Bazı kadınlar için bu bazen hayatta kalmanın ta kendisidir. Bir başkasının tam olarak ihtiyaç duyduğunuz şeyi size geri yansıtmak için kendisini silmesini talep etmek ise etik olarak kabul edilemez.

Onay zorla alınamaz, ancak özgürce verilebilir ya da hiç verilmez. Ve birileri ihtiyaçlarınızı karşılamıyorsa, bu sizi öldürüyorlar anlamına gelmez.

Biz hükümdar değiliz: Ne olduğumuz biz ve başkaları arasında yatıyor. Ne olduğumuz ve başkalarının bizimle olan deneyimleri kendimizin dışında, dünyanın eğri ve örgülerinin içinde, kontrolümüzün ötesinde.

Ve aynı zamanda, her birimizin içinde, karnımızın hemen altında içsel bir yer, sıcak bir nokta var ve orada bunların hiçbir önemi olmayabilir. Onu bulmak seneler süren bir çalışma gerektirebilir ama ihtiyacınız olan şey orada. Başka yerde değil.

Olduğunuz gibi makbulsünüz.

Çeviri: ves. 

(1) Burada bahsedilen ve özgün metinde geçen ‘gender-critical’ pozisyonunu biraz açmak gerek. Gender kavramı feministler tarafından toplumsal cinsiyeti ifade etmek için kullanılıyordu ve içerdiği erkek egemenliğe bağlı hiyerarşi yüzünden eleştirilen bir kavramdı. Yani aslında feminizmin zaten toplumsal cinsiyete eleştirel bakması temel bir perspektifti. Ancak ‘gender’ daha sonra Türkçe ‘cinsiyet kimliği’ olarak kullanılan ‘gender identity’ kastedilerek kullanılmaya da başlandı. Yani kişinin bu bağlamda kendini ifade ettiği kimlik kastediliyor ve bu yüzden de toplumsal cinsiyet eleştirisinin yapılması bu kimliklere saldırı sayıldığı için kabul görmeyebiliyor. Bir anlamda bir kavramın anlamının değiştirilmesi ve var olan eleştirinin yok sayılması söz konusu. Bu kimliklere ve bunların dayandığı toplumsal cinsiyete eleştirel baktığını ifade etmek isteyenler ‘gender-critical’ kavramını kullanmayı tercih ediyor görünüyorlar. Yine de şunu eklemekte fayda var, bu pozisyona sahip olduğunu söyleyenler feministler dışında toplumsal cinsiyet eleştirisi yapmayan, mevcut kadın erkek rolleriyle hesaplaşmadan salt cinsiyet kimliği kavramını hedef alan insanlar da gender-critical olduklarını söyleyebiliyorlar. [Yazıya dönmek için tıklayın.]

Vesvese’nin notu: Yukarıdaki dipnota ek olarak, Türkçe’de yaygın olarak ‘cinsiyet kimliği’ olarak kullanılan ‘gender identity’ ifadesini çevirirken ‘[toplumsal] cinsiyet kimliği’ şeklinde bir yazım tercih ettik.

Özgün metin: https://www.troubleandstrife.org/new-articles/you-are-killing-me/