ergenlik bir hastalık mı?

sorumun cevabı elbette hayır. öyleyse kimi durumlarda neden bir hastalıkmışçasına tedavi edilerek engellenmeye çalışılıyor? neden bedensel gelişimin bu önemli evresinden ‘ergenlik baskılayıcı / hormon bloklayıcı’ diye anılan maddelerle durdurulması gereken bir şey olarak bahsedilmeye başlandı? insan bedeninin, özellikle de de dişi bedenin ömür boyu geçirdiği pek çok değişim, medikal ve kozmetik sektörün bizi sıklıkla inandırmak istediğinin aksine tedavi edilmesi ya da ‘düzeltilmesi’ gereken süreçler değil. elbette bedenin sınırları ve kaçınılmaz kusurları bizi fiziksel ya da duygusal olarak zorlayabiliyor. bu yüzden pek çok bedensel fonksiyon, kendi başlarına hastalık olmasalar dahi hem insan bedenini zorladığı için, hem de toplumsal kurallar ve ekonomik ilişkiler çerçevesinde denetleme gayesiyle tıbbın konusu oluyorlar. hayatımızı kolaylaştıran, güzelleştiren, acılarımızı, ağrılarımızı azaltan ve bazen hayatımızı kurtaran yöntemlere tamamen sırt çevirmek gerekmez ama önümüze sürülen her şeyi hap gibi yutmadan önce de üzerlerinde düşünmekte fayda var.

modern tıbbın ve medikal sektörün feminist eleştirisi ise oldukça köklü aslında. basitçe üreme fonksiyonlarına dayalı olarak ayırt edebileceğimiz kimi bedensel özelliklerin, insanları biri diğerinden üstün iki mutlak kategoriye ayırmaya yaraması binlerce yıllık patriyarkanın ürünü olsa da modern tıp ve bilimin bu kategorileri iyice mutlaklaştırarak, sürekli bozuk kabul ettiğini ‘düzeltme’ iddiasıyla gelişip hayatlarımızı şekillendirdiği söylenegeliyor.

mutlaklıkla kastettiğim pratikte şunlar: kadınların ve erkeklerin nasıl davranmaları, nasıl görünmeleri gerektiğiyle ilgili kurallar topluluğa göre farklılaşıyorsa da aslında belirgin. ideal kadın ve erkek modelleri mevcut. bu modeller kadınların ezilmesi için önemli bir işleve sahip olduğundan, kadınların görece özgürleştiği toplumlarda esneklik gösterebiliyor ama yine de ortadan kalkmış değiller. sadece kılık kıyafet ve davranış değil, beden tiplerimizin, cinselliğimizin ve elbette doğurganlığımızın da bu modellere uyum göstermesi gerekiyor. örneğin tıp tarihi kadın cinselliğinin ve eşcinsel ilişkilerin bastırılma yöntemlerini de içeriyor. ayrıca kadınların toplumdaki ikincil pozisyonları, makbul sayılmak için daha çok çaba göstermeleri ve bedenlerinin ticari olarak daha çok sömürülmesi sonucunu da doğuruyor. nasıl mı? güzellik sektörü ve estetik cerrahi işin görüntüyle ilgili boyutu. ancak örneğin hiçbir sağlık sorunu yaşamıyor ama yine de gebe kalamıyorsanız o idealize edilmiş dişi modelinin dışında kalıyorsunuz. size ‘en az üç çocuk’ beklentisiyle kuluçka makinesi muamelesi yapan siyasi iktidar ve binlerce yıllık ataerkilliğin ürünü olan toplum sizi ‘bozuk’ kabul ediyor, tıp da bunu düzeltmek için yöntemler geliştiriyor. oysa hiçbirimizin bedeni kusursuz değil, olmak zorunda da değil. çocuk sahibi olma arzusu kadınlara toplumca derinden zerk edildiği ve sıklıkla da dayatıldığı için pek çok kadın bu uğurda girdiği agresif hormon tedavilerinin yan etkilerini ya da bu tedavilerin toplumsal etkilerini sorgulamakla uğraşmıyor bile. bir yandan dünyada paraya ihtiyaç duyan pek çok kadının yumurtaları ve rahimleri çocuk sahibi olmak isteyen insanlar tarafından, bedenlerine yüklenen sentetik hormonların uzun dönemli yan etkileri -ve ayrıca prosedürün psikolojik etkileri- göz ardı edilerek bilimsel yöntemler marifetiyle sömürülüyor.

bu uzun girizgâhı daha da fazla uzatmadan asıl yazmak istediğim konuya gireyim. başta bunlardan bahsetmek istememin sebebi basit. bedenlerin mutlaklaştırılmasından, üremenin ve dolayısıyla heteroseksüel ilişkinin merkeziliğinden, tıbbın bu çerçevedeki fonksiyonundan haberdar olan feministlerin, ‘trans çocuklar’dan, ergenlik baskılayıcılardan ve hormon takviyelerinden bahsedildiğinde şüpheye düşmesi şaşılacak bir şey olmamalı. bir feminist için kız veya oğlan çocuk olmanın davranışsal olarak ya da aşırı idealize edilmiş fiziksel özelliklere dayanarak açıklanması, davranışların adeta içsel bir duyguya, bir ‘öz’e bağlanması pek kabul edilebilir değil. haliyle bunlara dayanarak şekillenen tanım ve tedavileri tamamen sorunsuz görmek de mümkün değil. ‘trans çocuklar’a dair anlatılarda, cinsiyete dair bu bahsettiklerim dışında herhangi bir veri yok. kolaylıkla ‘yok’ diyorum çünkü birkaç senedir özellikle bunu aramak için ne bulduysam okudum ya da izledim, hiçbir çocuğun ‘aslında farklı cinsiyete ait olduğu’ fikrini başka türlü ifade ettiğini göremedim. bir örneği burada:

Image

pembehayat.org ve gaiadergi.com’daki örneklerden birini daha buraya kopyalayayım:

bu anlatılarda sıklıkla karşımıza çıkan durum, kız ve erkek çocuklara uygun görülen davranış ve giyim tarzlarının çocuklara bazen özellikle aileleri, ancak her koşulda çevreleri tarafından da kural olarak dayatılmasına verdikleri tepkiler. sahip olduğu cinsiyetin kurallarına uymadığını düşünen ve bedenine karşı bir huzursuzluk geliştiren çocuklar kendini kabul ettirme dürtüsüyle diğer cinsiyete ait olduğunu ifade etmeyi bir çözüm olarak görüyor. bunu anlamak çok da zor değil, katı cinsiyet rolleriyle şekillenmiş toplumda bu sadece çocuklar için değil her yaştan insan için hayatı kolaylaştırabilecek bir formül.

insanların arasında gözle görülür bedensel farklılıklar olduğu gerçeğini dile getirmek, bunlara yüklediğimiz anlamları kabul etmek anlamına gelmemeli. hepimizin doğduğumuz andan itibaren cinsiyetimizi bu toplumsal anlam çerçevesinde tariflemeyi öğrendiğimizi algılamak zor olmamalı. bir çocuk kendi cinsiyetini toplumsal beklentilere uygun ifade etse de, bununla uyumsuz bir tablo çizse de, hatta ‘trans çocuk’ hikayelerinde gördüğümüz gibi tamamen reddetse de yine bu toplumsal çerçeveye göre bir değerlendirme yapmış oluyor. feminist düşünce bu çerçevenin sorunlu olduğunu çoktan tespit etmiş, insan davranışının cinsiyetlere göre farklı olmasını talep eden toplumsal kuralları reddetmişken, nasıl olur da çocukların kendilerini bu çerçeveye göre tanımlamasını sorgulamaz ki? hele ki tıbbi süreç ve teknolojiler bu konuda yine bir bozukluğu düzeltir gibi bir yol izliyor ve hatta bu fenomeni icat ediyor görünüyorsa.

keira bell ve uyumsuzluğun patalojikleştirilmesi

‘trans çocuklar’ konusuna dalmamın sebebi bunun türkiye’de de eleştirilmeksizin kabul edilmesini öneren kimi trans ve feminist yaklaşımlar ağırlık kazanırken, bunların içerdiği problemleri açığa çıkaran bir gelişmeye dikkat çekmek. o da ingiltere’de keira bell adında genç bir kadının bir süre önce açtığı ve kazandığı bir dava.

keira, dört beş yaşlarından itibaren kıyafet ve oyuncak seçimlerini toplumun oğlan çocuklara uygun gördüğü biçimde yapmış ve büyüdükçe bedeninden rahatsız olmaya varan bir rahatsızlığa ve depresyona sürüklenmiş. 14 yaşında kendini bir erkek olarak tanımlamış, 15 yaşında NHS (Ulusal Sağlık Hizmetleri) cinsiyet kliniğine başvurmuş, üç randevunun ardından 16 yaşında ergenlik baskılayıcıları kullanmaya, 17 yaşındaysa testosteron hormonu almaya başlamış. 20’sine geldiğinde mastektomiyle memelerini cerrahi olarak aldıran keira, bedeniyle bir türlü barışamadığını, onu rahatsız eden duyguları bu şekilde çözümleyemediğini farkedince kabullenmesi çok zor da olsa büyük bir hata yaptığını farketmiş. ancak onu asıl öfkelendiren, toplumsal olarak belirlenen cinsiyet normlarına uyum gösteremediği için yaşadığı sorunları bedenini değiştirerek çözmeye çalışmasının kurumsal kabulü olmuş. şöyle diyor:

“Kimliğimi sorgularken, destek almak için nereye başvursam “yanlış beden” içinde olduğum sanrısı olumlanıyordu. Bana basmakalıp ‘kızsal’ şeylerden hoşlanmayan bir kız olmakta sorun olmadığını, hemcinslerimden hoşlanmamın beni daha az dişi yapmayacağını söylemeyi becerebilen hiçbir kurum yoktu.”

keira’nın durumu iddia edildiği gibi münferit bir vaka değil. bugün dünyada benzer duygularla hekimlere, kliniklere başvuran, benzer şekilde ve toplumun dayattığı cinsiyet normlarına göre ilerleyen medikal müdahalelerin bir noktasında bundan vazgeçen ve bu süreci temelinden sorgulayan pek çok genç kadın var. pek çoğu da lezbiyen olduğunu söylüyor. bu sürece girmelerini bir anlamda eşcinselliklerinin düzeltilmesi yani bir nevi onarım terapisi olarak yorumlamak da imkansız değil. trans uyum/geçiş sürecinden cayanların aslında ne oranda olduğunu tam olarak bilmiyoruz çünkü lgbtq+ hareket içindeki baskın söylem tarafından sahte ve neredeyse hain olarak resmedildikleri, zaten yaşadıkları süreç her aşamasında ağır olduğu için çoğunun sesini çıkarmaması şaşırtıcı da değil.

keira bell’in “benimle aynı hataya düşen bunca insan varken hiçbir şey yapmadan duramazdım diyerek açtığı davanın konusu aslında spesifik. ergenlik baskılayıcıların çocuklara kendisinde olduğu gibi kolayca verilebilmesi. yüksek mahkeme, devlete bağlı cinsiyet kliniğini hatalı buldu; çocukların bu tedavinin uzun vadeli sonuçlarının ne anlama geleceğini tartamayacağına ve dolasıyla bu adımı atarken ‘bilinçli rıza’ gösteremeyeceğine karar verdi. uzun vadeli sonuç derken bu yalnızca ergenlik baskılayıcılarını değil aynı zamanda sürecin devamını da kapsıyor. çünkü sanılanın aksine ergenlik baskılayıcı ilaçların çocuklara karar vermek için zaman kazandırmaktan ziyade medikal sürece devam etmeyi kolaylaştıran bir alıştırma aşaması olarak işlev gördüğünü söylemek mümkün. dolayısıyla geri dönüşü olduğu iddia edilen bir yöntem aslında geri dönüşü olmayan ve medikal desteğe tamamen bağlı bir yaşama açılan bir kapı haline gelme potansiyeli taşıyor. mahkemenin kararı ergenlik baskılamanın başlatacağı süreci ve bunun getireceği sonuçları değerlendirmenin çocuklar için -farklı yaşlara göre de yorumlayarak- pek mümkün olmadığını söylüyor.

bunun yanısıra, baskılayıcıların uzun vadeli yan etkilerine, insan gelişimine etkisine dair sorulara alınan cevapları yetersiz bulduğu için, mahkeme bedensel gelişimi sorunsuz ilerleyen çocuklarda ergenlik baskılayıcıları kullanımının deneysel nitelikte olduğuna da kanaat getirdi. keira, hem dava açtığı kliniğin prosedürünün tekrar gözden geçirilmesini sağladı, hem de dünyanın her yerinde özellikle genç kadınlarda orantısız bir artış gösteren cinsiyet değiştirme talebiyle ilgili sorunlara daha çok insanın dikkat kesilmesini sağlamış oldu.

siyasi iktidar muhafazakar, peki ya tıbbi uygulamalar?

birkaç senedir sosyal medyada cinsiyet üzerine yürüyen tartışmalardaysa ‘trans çocuklar’ konusunun bizim gibi muhafazakar toplum ve iktidarların olduğu ülkelerle ilgili olmadığını, türkiye’deki asıl sorunun insanların toplumdan dışlanması ve nefret saldırılarından ibaret olduğu söylenedursun -ki bunlar gerçekten de büyük sorunlar-bakalım türkiye’de neler oluyor.

keira bell davasının konu ettiği uygulamanın, herhangi bir istatistik yayınlanmasa da türkiye’de de uygulandığını çeşitli uzman görüşlerinden anlayabiliyoruz. genelde de üzerinde dönen çok kısıtlı tartışmanın gereksiz olduğu ve transfobiden kaynaklandığı söylenirken, bunların “bilimsel ve güncel yöntemleri dışarıda bıraktığı” iddia ediliyor. örneğin alandaki en tanınmış ve yetkin hekimlerden koray başar kaos gl’ye verdiği röportajda ergenlik baskılayıcıları oldukça kesin bir ifadeyle savunuyordu:

“Evet, bu etki tamamıyla geriye dönüşü olan bir etki. Dediğim gibi bu on yıllardır yapılan bir şey. Altını çizmekte fayda var deneysel değil, güncel tıbbi karşılığı olan tedaviler bunlar.”

koray başar da aslında röportajda belirttiği gibi erken gelişen çocuklara verilen ergenlik baskılayıcılarının uzun süredir kullanıldığından bahsediyor. oysa söz konusu durumda kendiliğinden ilerleyecek ergenlik süreci, yıllarca kullanılabilecek bloklayıcılarla aslında tamamen ortadan kaldırılmış oluyor. insan bedenini, zihinsel gelişimiyle birlikte bütüncül olarak ele alırsak, ergenlik gibi önemli bir değişime yönelik müdahalenin insan gelişiminde bir aksaklık yaratmayacağının bir kanıtı yok. kemik gelişimi ve kan dolaşımına negatif etkisine dair aksi ispatlanamamış problemlerin varlığı da cabası. koyunlar üzerinde yapılmış bir araştırma ergenlikte salgılanan hormonların beyin gelişimiyle ilgisine işaret ediyor. insanlar üzerinde yapılan deney YOK. bu yüzden son senelerde dünyanın her yerinde sayıları dramatik olarak artan, cinsiyetinin değişebileceğine ve değişmesi gerektiğine inanmış çocuklar üzerinde bu maddelerin kullanımının deneysel nitelikte olduğu sonucunu çıkarmak çok da abes olmasa gerek. yani deney aslında onlar üzerinde yapılmakta. keira bell’in açtığı davanın kararı tam da bunlarla ilgili sorulara verilemeyen cevaplara dayanıyor. cinsiyet uyum/geçiş sürecinin tıbbi bir olanak olarak insanlara sunulması, cinsiyetlerin keskin davranışsal kalıplara sıkıştırıldığı bu dünyada o sıkışmışlıktan kurtulmak ve mutlu olmak için ilaçları ve ameliyatları çözüm olarak görmeyi de beraberinde getiriyor. amaç oldukça olumlu göründüğü için gülün dikenine çok dikkat edilmiyor.

intihar tehdidi

koray başar’la yapılan röportajda ve lgbti+ sözcülerinin genel eğiliminde dikkat çeken şeylerden biri, bizi sürekli trans çocukların medikalleşmeye ne kadar çok ihtiyaç duyduklarına ikna etmeye çalışmaları ve gerekçe olarak sık sık intihar eğilimini ortaya atmaları. bu özellikle ebeveynleri paniğe sürükleyen ve çocukları için medikal müdahaleleri sorgulamalarını engelleyen, ne yazık ki her mecrada karşımıza çıkan bir söylence. çocukların -ve elbette yetişkinlerin de- yaşadığı sorunların başka kişisel ve toplumsal kökenlerine bakmadan, davranışsal semptomlara yönelik medikal yöntemlerle onları ‘düzeltme’ amacı güden pek çok benzer tedavi süreçleriyle de benzeşiyor. bu tip söylenceleri dile getirmek de özellikle intihar konusunda örnek teşkil edebileceği bilinen, kaçınılması önerilen yaklaşımlar. dünya sağlık örgütü’nün önerileri şöyle:

disfori olarak da sıkça karşımıza çıkan ‘cinsiyet hoşnutsuzluğu ’ yaşayanların, özellikle de genç yaşta insanların hassas ve kolay incinebilir bir grup olduğu doğru ancak intihar korkusuna dair söylencelere kuşkuyla yaklaşan kimi çalışmalar bunların dayandırıldığı verileri yeterince güçlü bulmuyor. ayrıca iddia edildiği gibi medikal ve cerrahi sürecin intihar eğilimine karşı mücadele etmenin bir yöntemi olamayacağına; intihar ihtimalini azaltmadığına hatta bazen arttırdığına dair veriler de sunuyor.

bu sorunlu yaklaşımı ilk dile getirenlerden biri olan, kendi kızının deneyimine dayanarak ‘trans çocuk’ kavramına ve olumlama yöntemine eleştiri getiren brie jontry röportajı türkçeye de çevrilmişti:

öte yandan bu ‘yoksa intihar ederler’ söylemiyle yaratılan korkunun somut bir veriden ziyade, cinsiyetinden hoşnutsuz olanların diledikleri tıbbi prosedürü uygulatmak için kullandığı bir yöntem olduğunu söyleyenler arasında halberstam gibi trans düşünürler de mevcut. intihar konusu hem bu çerçevede, hem de yıllardır çoğu ‘terf/transfobik’ olarak yaftalanmalarına rağmen ses çıkarmaktan vazgeçmemiş feministler tarafından bir manipülasyon aracı olması dolayısıyla eleştirilmekte ama yine de inatla kullanılmaya devam ediliyor.

canavarlaştırılan feministlerin zaten sürekli bahsettiği, jack halberstam’ın da üstünde durduğu bir konu da özellikle yeni neslin trans oluşlarına dair ihtiyaçlarını online iletişimin getirdiği olanaklarla birbirlerinden hızlıca öğrenmesi ve bunu gerçekleştirmek için gerekenleri içselleştirmeleri ya da bilinçli olarak kullanmaları. insanlar kadınlık ve erkeklik rollerini nasıl öğreniyorsa trans oluşa dair de benzer modeller ve bir öğrenme süreci ortaya çıkıyor. bu modellere göre medikal beklentiler ve bu beklentilerin gerçekleşmesi için stratejiler oluşuyor. trans geçiş/uyum sürecinin nasıl olması gerektiği, bir anlamda youtube’da izlenen videolarla öğrenilir hale geliyor.

bir meta olarak cinsiyet kimliği

bu durumun ortaya çıkardığı çok somut bir sonuç mevcut. genç yaştaki insanların kendi kimliklerini bulmaya çalışırken, bu kimliğin bir meta haline gelmesi. bu elbette sadece translık çerçevesinde var olan bir durum değil. bedenler ve çoğunlukla kadın bedeni her gün her dakika idealize edilen formlara göre şekillendiriliyor. bu hem kültürel hem de ekonomik bir altyapıya sahip. toplumsal olarak kabul görüyor, belirli sektörler de bu toplumsal talep sayesinde kazanç sağlıyor, varlıklarını sürdürüyorlar. trans kimlikler de bu durumdan bağımsız değil ancak insanlığımızın çok temel bir parçası olan cinsiyetimize müdahalenin burnumuzun kemerinden kurtulmak kadar basit olmadığı, bunun hem tıbbi hem de toplumsal olarak çok daha çetrefilli bir mesele olduğu aşikar. ama nedense çok basitmiş, beden cinsiyet açısından nötrmüş gibi davranmamız ve fazla tırıvırı etmeyip, tıbbı teknolojiyle her birimizin bedenini dilediği cinsiyette sipariş edip inşa ettiği bir gelecek tahayyülüne razı gelmemiz bekleniyor.

genç insanların kendi bedenlerini onu dönüştürmeye çalıştıkları bir meta olarak görmeleri, onları yaşadığımız düzende sömürüye oldukça açık bir konuma da sokuyor. cinsiyetlerine dair katı beklentileri ve kadınlar üzerindeki baskıyı kendi açılarından aşmaya çalışan pek çok genç kadın için cinsiyetlerini reddetmek dünyanın her yerinde olduğu gibi türkiye’de de daha sık karşılaştığımız bir seçenek halini aldı. başka türlü bir varoluş biçimin tahayyül etmek ve bunu zorlamak kolay değil, gelişen tıbbi teknolojilerle önümüze serilen en geçerli yol da trans geçiş/uyum süreci olurken bundan faydalanmaya çalışan bir piyasa gelişiyor. örneğin instagram’da trans erkekler arası dayanışma ve bilgi edinme aracı gibi görünen hesaplar kâr amacı güden kişi ve kurumlar için oldukça kullanışlı bir araç haline gelmiş durumda:


feminist eleştirinin reddi

hem medikalizasyonun sağlığa etkilerinden hem de bu piyasanın oluşturduğu tehditlerden bahseden ve ‘trans çocuk’ kavramına eleştirel yaklaşan feministler dünyada da türkiye’de de deyim yerindeyse yıllardır topa tutuluyorlar. lgbti+ örgütlerden yukarıdaki somut duruma dair bir uyarıysa ancak geçtiğimiz aralık ayında sessiz sedasız bir açıklamayla gelmişti. sosyal medyada bu konuda gıkını çıkaranlara yönelik saldırgan söylem de pek hız kesmiş değil. buna benzer suçlamaların pek çok feministin karşılaştığı bir şey olduğunu göstermek için içeriğe dair kendimden eski bir örnek vereceğim:

oysa feminist eleştirinin ve kadınlar olarak bambaşka hayatlar yaşayabileceğimize dayalı bir dünya görüşünün dile getirilmesi bugün hayati çıkmazlardan dolayı bedenlerine dair bir kriz içine giren pek çok genç kadının yarasına merhem olacak potansiyeli barındırıyor. buna rağmen translığın tıbbi çerçevesini eleştirenlerin referansları ‘bilimsel’ diye küçümsenirken tıbbi otoritelerin bize en doğrusunu söyleyeceği dahi iddia edildi. feministlerin cinsiyet, cinsellik ve bedenlerimizle ilgili tıbbi yöntemlere eleştirel gözle bakması ve şüphe duymaları feminist düşüncenin kendi tarihsel seyriyle en uyumlu yaklaşımlardan biri. bu anlamda ‘bilimsellik’ bir karşı argüman için elbette kendi başına yeterli değil. ancak buna karşı çıkmak için dayanak gösterilen araştırmalar da ‘bilimsel’, daha da önemlisi bu sektörün sağladığı ve beslediği argümanlar.

örneğin feride eralp, geçen senenin haziran ayında çatlakzemin’deki yazısında, her yaştan kadın ve kız çocuğunun doğum kontrol hapı kullanmasına kimsenin ses çıkarmadığını iddia ediyor ve ‘trans çocuklar’a hormon verilmesiyle niçin uğraşıldığını soruyordu. bu hem doğru bir tespit değil hem de aslında sorusunun cevabı çok basit. doğum kontrol hapları sorgulanabiliyor, doğum kontrol yöntemlerinin kadınlar üzerinde bir yük olduğuna, sağlık risklerini her daim onların aldığına dair yazılar yazılabiliyor, pek çok kadın yan etkilerinden bahsediyor, kimisi kullanmamayı tercih edebiliyor ve tüm bunlar konuşulurken bu kadınlara kimse sağcı muhafazakarlar olduklarını, geleneksel annelik rolünü yücelttiklerini filan söylemiyorlar. söylemiyorlar çünkü bir konuya bakışımız yalnızca birbirine zıt iki konumdan ibaret olmak zorunda değildir. kadınların hayrına görünen pek çok şey bugüne kadar feministler tarafından didik didik edilmiştir ve edilmelidir de. fakat nedense ‘trans çocuk’ fenomeni ve ‘tedavisi’ görece yeni olduğu halde, toplumsal cinsiyetin basmakalıp yargılarına göre şekillenen bir medikalizasyon sürecine dair itiraz geliştiren kadınların feminizmi de, özgürlükçülüğü de, solculuğu da düşürülüveriyor.

öte yandan feminist çevrelerde görüşleri oldukça kabul gören trans hakları aktivisti beren azizi, ilaç kullanımını bir ‘eşitlenme’ ve hak meselesi olarak ele alıyor.

“Hormon bloklayıcıları tıp onaylamadan da zaten trans çocuklar kullanıyordu. Tıp onay verince bir hak kazanılmış oldu. Bu bloklayıcıları cis kadınlar da kullanıyordu, ihtiyaç olunca doktor yazıyordu bu ilaçları. Trans çocukların kullanımına izin verilince ne oldu, sadece eşitlenmiş olduk. Koparılan bütün yaygara bu nedenle, trans dışlayıcı söylem trans olmanın teşvik edildiği ileri sürüyor yani yıllardan beri süren teşvik retoriği öne sürülüyor.”

yetişkin kadınların ve erkeklerin sağlık sorunlarına cevap veren ve onlar üzerindeki yan etkilerinin de tartışmaya açık olması gereken ilaçlar sadece elde edilmesi gereken haklar olarak tariflenemez. örneğin ergenlik baskılayıcı olarak dünyada sıklıkla kullanıldığı bilinen lupron, yukarıda da sözü geçtiği üzere aslında en çok belli bir yaş üstündeki erkeklerde prostat kanseri tedavisinde kullanılıyor. ömrünün çoğunu geride bırakmış insanlara verilen ilaçların çocuklar için uzun vadeli sonuçlarını bilmek mümkün değil. bunlara koşulsuz erişim bir insan hakkı meselesi olmak bir yana, deneyselliği açısından insan hakları ihlali olarak dâhi kabul edilebilir.

feminist ve lgbti+ yayınlarda ve gruplarda tıbbi uygulamaları sorgulayan feministlere mesafe alınması, hatta bu kadınların feministten sayılmaması gerektiği hakkında epey yazılıp çizildi. bu yazının konusu olmadığı için daha fazla bundan bahsetmeyeceğim ancak çocukların kobay haline getirilmesini bu kadar savunan ve benimseyen bir siyasi hattın normal şartlar altında feministler açısından kuşkuyla karşılanması gerekir.

eşcinsellik tabu olunca

türkiye’deki iktidar lgbti+ düşmanı bir küresel cepheye dahil olduğunu her geçen gün daha da açık olarak gösteriyor. bu tüm bu tartışmaların tepesinde hepimizin birlikte mücadele etmek zorunda olduğu bir durum. muhafazakar yaklaşımınsa genel anlamda trans kimliklerden daha öncelikli olarak eşcinselliği düşmanlaştırdığını söylemek çok yanlış sayılmaz. heteroseksüelliğin tek normal, doğal ve kabul edilebilir cinsellik biçimi olduğuna dair inanç o kadar derin ki bu görüşün hakim olduğu toplumsal bir iklimde hemcinsine ilgi duyanlara dair ilk akla gelen, onların aslında karşı cinse ait olduğunu ya da doğal sayılan davranışlarla uyumsuz yaşadığı için bir bozukluğa sahip olduğunu düşünmek. bunu hem toplum, hem de o toplumun bir parçası olan birey kendi kendine yapıyor. elbette bunun translık için tek gerekçe olduğunu iddia edecek kadar basite indirgemeye niyetim yok ama muhafazakar toplumlarda bu sık rastlanabilecek bir durum. söylemeye çalıştığım şey daha ziyade şu: insanlar cinsiyeti de heteroseksüel cinselliğe dayalı algılayacak şekilde yetiştiriliyorlar. dolayısıyla aslında çok daha zengin olan cinsel arzular keşfedildiğinde cinsiyete dair kuşkuların ortaya çıkması da şaşırtıcı değil. bunun dışında toplumsal olarak kabul gören cinsiyet normları özellikle kız çocukları için, fiziksel ve davranışlarla ilgili dayatmaları, baskıyı, tacizi ve istismarı kabullenme gibi anlamlara da geldiği için bunlara isyan etmek de bazen dişi bedeni ve varoluşu tamamen reddetme sonucunu da doğurabiliyor.

bu durumda bana kalırsa genel eğilimin aksine hem susturulmaya çalışılan feministlerin cinsiyete dair görüşlerini, hem de bu en çok bağıranın en haklı sayıldığı lgbti+ çevrelerde görece sessiz kalan alternatif sesleri daha çok dinlemek ‘trans çocuk’ların zararına değil hayrına. çünkü muhafazakar toplum ve iktidar eşcinselliği kabul etmeye hiç yanaşmadığı için eşcinsellerin medikal olarak ‘düzeltilme’ ve heteroseksüel bir modele uyması daha makul kabul ediliyor. bugün kendi varoluşunu translıkla açıklayan pek çok insan da eğer çatlak seslere biraz kulak verirse kendini geleneksel cinsiyet kalıplarından çıkarıp buna sadece alternatif olan başka bir kafese sokmaya çalışıyor olabileceğini de fark edebilir. nitekim, aras güngör’ün 2015’te yayımlanan trans sohbetler kitapçığındaki ifadeleri hem cinsiyetini sorgulayanlara ilham vermek hem de aslında feminist eleştirilerin bundan çok da farklı olmadığını vurgulamak açısından anlamlı:

‘ikili cinsiyet sistemi’ kavramının farklı çevreler tarafından farklı şekillerde algılandığını burada not düşmek gerekiyor. pek çok feminist için bu basitçe ‘toplumsal cinsiyet/gender’ın ta kendisi ve kadınlarının ezilmesinin, sömürülmesinin en önemli aygıtlarından biri. dolayısıyla cinsiyete dair toplumsal kuralların ortadan kalkmasını hedefliyorlar. bu bildiğimiz anlamda kadın ve erkek rollerinin olduğu gibi translığın da sonu anlamına gelebilir. ancak bugünkü tartışmaların dönüştüğü noktada, ‘ikili cinsiyet sistemi’ni üremeye dayalı biyolojik, gözlenebilir ayrım olarak kabul edenler mevcut. bu yüzden bunu tıbbi teknoloji marifetiyle devreden çıkarmanın işe yarayacağını savunuyorlar. bedenin gözlenebilir farklılığının dışarıdan müdahaleyle değiştirilebilir bir şey olduğu, toplumsal olanın değil ikili yapıdaki bedensel özelliklerin değiştirilmesi savunuluyor. oysa biz sorunun bedenlerimizde olmadığını biliyoruz, dünyayı, suyu, havayı, toprağı ve insanları tahakküm altında tutup sömürmeyen bir toplumsal düzende bedenlerimizle barış içinde yaşama şansımız var. feminizmin kurduğu esas düş bu olmalı, insanlık tarihi için çok eski ama günümüz için yenilenmiş bir frankenstein hikayesinin sundukları değil.

Bu yazı daha önce DIŞ KAPININ MANDALI‘nda yayınlandı.
Bültene abone olup yazıları takip edebilirsiniz.

Feminizm ve Kuir Hareketin Mutsuz Evliliği

Hem dünyada hem Türkiye’de feministler ve kuir siyaset içinde büyüyen, özellikle sosyal medyada harlanan bir tartışma mevcut. Bu anlaşmazlıkların temelinde, özellikle cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarıyla bunların birbiriyle ilişkisinin farklı yorumları yatıyor. Damla Karagöl, bir moleküler biyolog ve feminist olarak hem cinsiyetin ne olduğuna dair somut bilgilerini hem de son dönemdeki tartışmalar üzerine değerlendirmelerini Varlık dergisinin Ekim 2019 sayısı için yazmıştı. Biz de derginin izniyle feminist vesvese sayfalarına taşıyoruz:

 

İngiltere’de Öz-Kimlik Tartışmalarının Kısa Bir Tarihçesi

2002 yılında Birleşik Krallık vatandaşı Christine Goodwin, kendisini yasalar önünde kadın olarak tanımamakta direten İngiltere hükümetini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyet eder. Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk kez 1988 yılında Medeni Kanun’da yapılan bir değişiklikle tanınan cinsiyet değiştirme hakkını 2004 yılında hâlâ anayasal güvence altına almamış olan İngiltere hükümetinin bu tutumu, “Herkes, özel yaşamına ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir,” diyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesine aykırıdır.

Mahkemenin de “Birleşik Krallık’ta (o tarihte) transseksüel bireylerin tahmini sayısının 2000-5000 arası olduğu düşünüldüğünde bir yasal düzenlemenin tüm sistemi altüst etme tehdidi içermeyeceğini ve yasal karşıtlıklar ortaya çıksa dahi bunların tamamen geçiş yapmış, postoperatif transseksüellerin davasına uyarlandığında aşılabileceğini” belirterek şikâyeti kabul etmesiyle İngiltere parlamentosunda gerekli değişikliklerin yapılması hazırlıkları başlar ve 2004 yılının sonlarına doğru Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu kamuoyuna tanıtılır.

Çok geçmeden, Nisan 2005’te yürürlüğe giren bu kanuna göre, gerekli başvuruları yaptıktan sonra tanı kriterlerini karşılayarak “cinsiyet disforisi” olduğunu kanıtlayan bireyler Cinsiyet Tanıma Sertifikası edinmeye hak kazanırlar. Bu da kimliklerini değiştirmeleri ve evlilik başta olmak üzere tüm kanuni haklarını talep etmeleri için gerekli yasal zemini oluşturur.

Burada bahsedilen “cinsiyet disforisi” için bir parantez açalım. Yunancada katlanılması zor, aşırı acı anlamına gelen dusphoros’tan gelen “disfori”; majör depresif bozukluk, bipolar bozukluk gibi mental hastalıkların eşliğinde ya da premenstrüel disfori ve postkoital disforide olduğu gibi bağımsız bir duygudurum bozukluğu olarak ortaya çıkan mutsuzluk halidir. Cinsiyet disforisi ya da cinsiyetinden hoşnut olmama da uzun yıllar bu klinik küme içinde tedavi edilmesi gereken patolojik bir mutsuzluk olarak görülmüştür. Yasanın çıktığı 2005 yılında, bedensel cinsiyet ve cinsiyet kimliğinin uyumlu olmasını hâlâ bir norm olarak tanımlayan hâkim görüşün gölgesinde, transseksüellere ancak tanınmış olan bu hak aslında “tedavi olma” hakkıdır.

Dirençli aktivistlerin uzun uğraşları ve onların tezlerine uyumlu sonuçlar ortaya koyan araştırmaların ikna edici birlikteliği sonucunda bu hatalı bakış açısı geçerliliğini aşama aşama yitirir.

2013 yılında, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından hazırlanan ve tüm dünyada psikiyatrların kullandığı evrensel tanı kriterlerini düzenleyen Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nın 5. baskısında ilk kez transseksüellik bir mental hastalık olarak yer almaz. Mayıs 2019’da da Dünya Sağlık Örgütü’nün yayımladığı elkitabında cinsiyet disforisi mental hastalıklar kategorisinden çıkarılmıştır.

Bir yanda bu gelişmeler sürerken, Birleşik Krallık’ta bir vatandaşın kişisel hukuk mücadelesinin açtığı yolun sonunda ancak çıkarılan Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu, transseksüelliği hâlâ mental bir hastalık olarak değerlendirmekte ve başvuran vatandaşlarından cinsiyet disforisi teşhisi, detaylı tıbbi tedavi raporu, en az iki yıl yeni cinsiyet kimliğiyle yaşadığını kanıtlayan resmî evraklar ve bu kimlikle ölene kadar yaşamaya niyetli olduğunu ifade ettiği yasal beyanname gibi yıldırıcı bürokratik taleplerde bulunmaya devam etmektedir. Değişime olan ihtiyaç inkâr edilemez boyuttadır. Ülkedeki tartışmaları yakından takip eden Uluslararası Af Örgütü de 2018 yılında yasanın insan hakları ihlali olduğunu belirterek düzenlenmesi çağrısında bulunur.

Trans aktivistlerin o tarihte gelişmiş ülkelerin bazılarında uygulanmaya başlamış “cinsiyet kimliği yasası” talebiyle süreç başka bir boyuta taşınır. Cinsiyet kimliği yasası, kişinin kısaca herhangi bir prosedüre gerek olmaksızın, yalnızca ait olduğu cinsiyeti beyan ederek kimliğini değiştirmesini sağlayan kanundur.

Teorik kısmı oldukça basit olan bu kanunun pratik kısmına dair uygulandığı ülkelerde de halihazırda var olan tartışmalar zinciri böylelikle Birleşik Krallık’a sürüklenir.

En büyük itiraz odağı, biyolojik cinsiyeti erkek olan trans kadınların cis (biyolojik ve toplumsal cinsiyeti aynı) kadınların alanlarına dahil edilme biçimleridir. Trans erkeklerin aksine, trans kadınların koşulsuzca erişimine açılması öngörülen alanlar doğası gereği dezavantajlı bir grubun yaşam koşullarını eşitlemek için tasarlanmış alanlardır ve özellikle de herhangi bir bedensel değişiklik geçirmemiş trans kadınların müsabakalarda yalnızca cis kadın sporculardan oluşan takımlar, şiddet mağduru kadın sığınakları ya da hapishanelerdeki koğuşlarının da bir parçası olduğu bu alanlarda yer almaları çeşitli soruları beraberinde getirmektedir.

The Guardian gazetesine demeç veren Reading Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri Rosa Freedman ve Rosemary Auchmuty de bu kaygıyı dile getirirler: “Yasal tanıma sürecine yönelik reformlar etkilenen tüm insanların ihtiyaçlarını dikkate almalı ve kaygılanan herkesin haklarının korunduğunu taahhüt etmeli. Biz biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın korunmasının öz-kimliğe (kişinin beyan ettiği toplumsal cinsiyet kimliğiyle özdeşleşmesine) izin verirken aynı zamanda kadınların haklarının da korunmaya devam etmesini öneriyoruz.”

Aynı zamanda bir trans hakları aktivisti olan Manchester Hukuk Fakültesi’nden Stephen Whittle ise bireyin edindiği cinsiyetinin zaten sınırlı bir yasal düzeyde tanındığını ve tıbbi mahremiyet, evlilik ve emeklilik gibi temel hakları düzenlediğini belirterek bu kaygılara karşı çıkar: “İrlanda, Arjantin, Belçika, Kaliforniya, Kolombiya, Danimarka, Norveç ve Malta cinsiyet kimliğini yasal olarak tanımak için kişisel beyanı esas alıyor. Trans hakları grubu Press for Change’in cinsiyet tanıma üzerine danışma için yaptığı henüz yayımlanmamış bir araştırmasına göre bu ülkelerde söz konusu yasal değişikliğe karşı Birleşik Krallık’ta gördüğümüz feminist olumsuz tepki görülmemiş.”

Whittle’ın bu sözlerinin İngiliz gazetesinde yer aldığı 19 Ekim 2018’den bu yana geçen bir yılın sonunda, kaygılananların hem haklı hem de kaygı duymaları nedeniyle suçlu olacakları ironik bir noktaya gelindi.

Feminist Hareket ve Kuir Hareketin Yol Ayrımı

Mor rengin Roma İmparatorluğu’yla olan ilişkisini ikinci sıraya atması ve 8 Mart’ın takvimlerde anlamlı bir gün olarak yer almasını sağlamasının ötesinde, feminist hareketin insanlığa en büyük hediyelerinden biri, kadınlık ve erkekliğin doğuştan gelen bir kimlik olmadığını, biyolojik cinsiyetlerle ilişkilendirilmiş cinsiyet rollerinin “toplumsal bir inşa” olduğunu ortaya koyan cinsiyet kuramıdır. Felsefe tarihinde de önemli bir yeri olan bu kurama göre bedenimize dayanarak tanımlanan ve erkek ya da dişi olarak adlandırılmamızı sağlayan biyolojik cinsiyetimizdir, bunların üzerinden kapsamı ataerkil bakış açısıyla belirlenmiş kadınlık ya da erkeklik kodlarının dayatılması sonucu edindiğimiz kimlik ise toplumsal cinsiyetimizdir. Bu kimlikler üzerinden inşa edilmiş bir hiyerarşinin içinde, ikinci sırada olma nedeninin “özümüzde” olduğu anlatısıyla çepeçevre sarılırız. Söz konusu özle bağdaşmayan her kimliği ve yönelimi dışlayan bu anlatının kurbanları cis ya da trans, homoseksüel ya da heteroseksüel, kendisini herhangi bir cinsiyete ait olarak tanımlamayan ya da akışkan bir cinsiyet kimliği olan, kısacası bu normatifliğe aykırı şekilde var olma suçu işleyen her bireydir.

Trans aktivizm, öz-kimlik yasasının temelini oluşturan “cinsiyet kimliği” üzerinden ortaya koyduğu bambaşka bir tezle bu kuramı tersyüz eder ve özden gelen ve inşa edilenin yerlerini değiştirerek asıl olanın beyan edilen kimlik, sonradan atananın ise biyolojik cinsiyet olduğunu öne sürer.

İsmini 1969 yılında LGBTİ+ aktivistlerin polis baskını karşısında üç gün süren ve onur yürüyüşlerine ilham veren tarihî bir direniş sergilediği Stonewall Inc isimli bardan alan ve kuir hareket içinde tartışılmaz bir ağırlığı olan Birleşik Krallık merkezli yardım kurumu Stonewall’un kavram sözlüğünde “cinsiyet kimliği” şöyle tanımlanır: “Bireyin kendisine doğumda atanmış cinsiyetiyle uyum gösterebilen veya göstermeyebilen, kadın, erkek ya da farklı bir cinsiyette olduğuna dair doğuştan hissi.”

Bu doğuştanlığın nasıl olduğuna dair kesin bir yanıt yoktur. Biyolojik cinsiyetin, dahası biyolojinin hiç katkısının olmadığı iddia edilen, henüz dünyaya gelmeden önce sahip olunduğu için toplumsal etkilerin payı olması ihtimaline de kapalı, bir yönüyle metafizik bir özden bahsedilmektedir. Cinsiyeti kromozomlar, iç ve dış genital organlar, hormonlar ve cinsiyet karakteristikleri gibi maddi gerçeklikler üzerinden tanımlayan biyolojinin metodolojisini bu teze uyum sağlamadığı için reddeden bu yeni tanım; biyolojik cinsiyet kavramını ondan yalnızca doğuştan olma niteliğini ödünç alarak devredışı bırakır ve sadece bu bahsedilen özü, doğuştan gelen kimlik kavramını temel alır.

Aktivistler bu noktada bilime karşı belirli ve ortaklaşılmış bir tavır içinde de değillerdir. Kendisi de bir biyolog olan ve biyolojinin ikili cinsiyet sistemini terk etmesi gerektiğini bulgularla öne süren trans aktivist Julia Serano’nun bilimsel metodolojiyle itiraz ettiği bir uçtan bilimsel bilginin epistemolojik eleştirisini hatırlatarak normatifliğini tartışmaya açan bir başka uca, tepkiler geniş bir spektrum içinde çeşitlenir. Bu spektrumda medyan olarak kabul edilebilecek hâkim görüş ise bilimsel bilgiyi kategorik olarak reddetmez fakat biyolojik cinsiyetlerin biyologlar tarafından atanmış, maddi karşılığı olmayan kavramlar olduğunu öne sürer. Bu görüş genellikle bilimin iktidarla olan ilişkisi göz önünde bulundurularak, ikili cinsiyet sisteminin patriyarka tarafından baskı aracı olarak kullanılmak üzere ortaya çıkarılmış olabileceği şüpheleriyle genişletilir.

Bilimin teorik tartışmalarda yanlış tarafta durduğu gerekçesiyle yargılanması elbette ilk kez rastlanan bir durum değildir. Ürettikleri bilgiyle sosyal kuramlarda da referans verilen biyologlar özellikle teoloji tartışmalarında sıklıkla kendine yer bulan evrim teorisi üzerinden bu sorgulamalarla sıkça karşılaşırlar. Bu tez üzerinden sağlıklı bir yargılama yapabilmek için önce cinsiyetlerin nasıl tanımlandığına bakmak gerekir.
Biyolojik cinsiyetler, basitçe, bir varlığın “canlı” olma niteliğini kazanması için gereken temel şartlardan biri olan üremeyi nasıl gerçekleştirdiğini anlamak adına ortaya konmuş kavramlardır. Canlıların önemli bir kısmı bunu bir eşeyle yapar. İki eşeye ait kalıtım materyali bir araya gelerek yeni bir genetik birleşime sahip yavruyu meydana getirir. Tek hücreli canlılarda hücre içinde bulunan bir gen ürününün tipine göre canlının hangi eşey olduğu saptanır. Örneğin, bir maya türü olan S. Cerevisiae’da İngilizce mating (çiftleşme) sözcüğüne referansla MAT olarak adlandırılan gen ürününün a ya da alfa oluşuna göre maya MATa ya da MAT alfa eşeyi olarak tanımlanır. Canlıların gelişmişliği arttıkça ve üremeyle ilişkili yapılar da sayıca ve çeşitçe çoğalır ve artık bunların bir araya gelerek ifade ettiği bir cinsiyetten söz edilmeye başlanır. Gelişmiş canlılar için sabit iki cinsiyetten bahsetmemizin nedeni üremenin yalnızca ve en fazla iki eşeyin bir araya gelmesiyle mümkün olan bir eylem olmasıdır.

Yüksek yapılı canlılar arasında farklı düzeylerde bilincin ortaya çıkması ve popülasyonları içinde belirli sosyal yapıların inşa edilmeye başlanmasıyla, eşcinsel yönelimler gibi biyolojik cinsiyetin evrimsel olarak açıklanan var olma nedeninin ötesine geçen davranışlar görülmeye başlanır. Bunlar, en yüksek bilinç düzeyine erişmiş canlı olan ve Latince “düşünmek” anlamına gelen sapere fiiline referansla “düşünen, akıllı insan” ismini alan Homo sapiens ya da diğer deyişle modern insan popülasyonunda, içine doğduğumuz toplumda daha geniş varyasyonlar halinde karşımıza çıkar.

Biyolojik cinsiyetler bu popülasyonlarda işlevlerini yitirmezler. Canlılar bu sosyal yapı içinde en basit canlılık ölçütlerini sağlamaya, örneğin metabolik faaliyetlerini yürütmeye, büyümeye ve gelişmeye, etik nedenlerle reddetmiyorlarsa üremeye ve uyum sağlamaya ya da daha popüler bir deyişle evrim geçirmeye devam ederler.

Yalnızca cinsiyet kimlikleri artık salt biyoloji için bir anlam içerme zorunluluğu olmayan; antropoloji, sosyoloji, psikoloji ve feminist kuramın da dahil olduğu düşünüldüğünde felsefe gibi beşeri disiplinleri de açıklama yapma sorumluluğuna ortak eden yapılardır. Leuven Üniversitesi’nde evrimsel biyoloji çalışmalarını sürdüren Prof. Arnold De Loof’un “Yalnızca iki biyolojik cinsiyet formu fakat birçok toplumsal cinsiyet varyantı var: Nasıl açıklanır?” başlıklı sayfalar süren makalesinin oldukça yorgun geçen bir okuma sürecinin ardından sonuna yaklaşırken gördüğüm ve beni o noktada çok güldüren basitlikte bir cümlesiyle de ifade edebileceğimiz gibi: “Homo karmaşık davranan bir canlıdır.”

Bugüne dek, “homo”ya dair hiçbir farklılık; bizi onu taksonomide koyduğumuz yerinden çıkarmamız, biyolojisinden bağımsız bir varlık olarak tanımlamamız gerektiğine ya da diğer bir ifadeyle o klasik münazarayı “nurture”un kazandığına ikna etmedi. Biyolojik ve toplumsal gerçeklikler arasındaki rasyonel ayrımlar deterministik bir bakış açısına sürüklenmemizin ve bunun üzerinden çeşitli ayrımcılık pratiklerini meşrulaştırmamızın önüne geçti.

Biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasındaki karmaşık ilişkiyi de doğal ve beşeri bilimlerin işbirliğiyle gün geçtikçe artan bir berraklıkta açıklamaya devam ettik.

Dolayısıyla bu radikal tez, yukarıda durdukları yeri tarif ettiğimiz bilim insanları tarafından bir ihtiyaç nedeniyle ortaya konmuş değil. Buna karşılık, aktivistler tarafından mücadelelerinin temeli haline getirilmek üzere ortaya konmuş bu tez ışığında neredeyse tüm yaşam bilimi tarihi, bizi yüz yıl öncekinden daha katı bir özcülüğe sürükleme tehlikesinin yanı sıra, 21. yüzyıl değerleriyle de temelden celişecek homosentrik bir bakış açısıyla yeniden yazılıyor. Maddi gerçekliklerin inşa, inşa olduğu ortaya konan gerçekliklerin ise yeni maddi gerçeklikler olarak yeniden tanımlandığı karmaşık bir matriste kendimizi uzun tarihçesi sıfırlanmış anlamlandırma çabamızın içinde, yeni bir kökende buluyoruz.

Bu bakış açısıyla hayvanların da cinsiyetlerinin kurgusal olduğu tartışmalarının yapıldığı Twitter’da “dünyanın ilk cinsiyeti atanmamış penguenini” müjdeleyen bir internet sitesi haberine Oxford Üniversitesi’nde hayvanlarda çiftleşme üzerine çalışan zoolog Ellen Pasternack’in yaptığı sarkastik yorumu ekleyerek bu başlığa nokta koyalım:

“Elbette bugüne dek tüm canlılara cinsiyetlerini biz atadık. Onlara hangi cinsiyette olduklarını söylemeseydik hangisi yumurtlayan taraf olduğunu bilemeyecekti.”

Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm Tartışmaları

Heidi Hartmann; Marksizm’le Feminizm’in Mutsuz Evliliği’nde, bu iki hareketin Marksistler tarafından bir araya getiriliş biçiminde Marksizm’in nasıl merkeze alındığından ve feminizmin tali unsur olarak nasıl eritildiğinden bahsederken nüktedan bir İngiliz evliliği analojisi kullanır. Evliliği “karı ve koca birdir, o bir de kocadır” şeklinde formülize eden İngiliz örfi yasasında olduğu gibi, Marksizm ve feminizm birdir ve o da Marksizm’dir.

Şimdi aynı İngiliz evliliği, bu yeni kuir cinsiyet kuramıyla feminist cinsiyet kuramı arasında yaptırılmak isteniyor. Buna karşı çıkan feministler ise “trans dışlayıcı radikal feminist” ya da hepimizin artık aşina olduğu kısaltılmış şekliyle TERF yaftasıyla karşı karşıya kalıyorlar.

Bu yazıdan önce tartışmalardan haberdar olmuş herkesin aşina olduğu TERF terimi; aslında ilk kez 2008 yılında, o yıl düzenlenen Michigan Kadın Müzik Festivali’ne trans kadınların alınmak istenmemesi üzerine (blogunda yaşanan tartışmalar esnasında) Viv Symthe tarafından kullanılan bir kısaltma. “Trans kadınları hiçbir şekilde kadın olarak kabul etmeyen ve kızkardeşlik içinde yerleri olmadığını savunan” radikal feministleri işaret etmek için her seferinde uzun uzun yukarıdaki dört kelimeyi yazmak yerine başharflerini birleştirmeye karar vermesiyle ileride olacaklardan habersiz, bu sözcüğün internet tarihindeki ilk kaydı orada düşülmüş.

Viv Symthe’in 28 Kasım 2018’de yine The Guardian’a “…çok uzun zaman önce bu özel tartışmayı (ve beni) aştı ve zaman zaman hem feminist/kadın alanlarına transların dahil edilmesini savunanlar hem de kadınlara özel alanlardan transların dışlanması için çalışanlar tarafından bir silah olarak kullanılmaya başlandı” sözleriyle ifade ettiği şekilde, aradan geçen on yılda bu sözcük uzun ve beklenmedik bir yol almış. O tarihten bu yana geçen bir yıl içinde yaşananlara bakarak bir o kadar daha yol aldığını ve artık trans aktivist tezlere karşı çıkan tüm görüş sahibi feministler için bir şemsiye terim olarak kullanılmaya başlandığını söylemek mümkün.

Feministler ve trans aktivistler arasında en büyük ayrışma nedenlerinden biri olan Jessica Yaniv davası örneğiyle bu pratiği somutlaştırabiliriz:

Kanadalı bir aktivist olan Jessica Yaniv; sitedeki çeşitli gruplardaki ilanlarında evlerinde ağda hizmeti verdiklerini belirten göçmen kadın ağdacılarla –bazen kendisine ait olduğu halde farklı kimlik beyanları içeren, bazen de farklı kadın arkadaşlarına ait Facebook profilleriyle– iletişime geçerek onlardan randevu alır. Randevu zamanına yakın kadınları arayarak kendisinin trans kadın olduğunu fakat geçiş yapmadığını, erkek genitallerine ağda yapmanın onlar için sorun olup olmayacağını sorar. Birçok kadın o aşamada ağda hizmeti vermeyi reddeder. Aktivist, kadınları ayrımcılık suçu işledikleri gerekçesiyle dava edeceğini söyleyince özür dileyerek anlaşmak için bir yol ararlar. Genelde Yaniv’e para ödemeleriyle neticelenir bu anlaşma girişimleri ve yasal bir suçlamayla karşı karşıya kalmaksızın uzlaşmayı başarırlar. Ağdacılardan birinin dava edilmeye karşı çıkmaması, bir avukat tutması ve avukatının kısa bir araştırmayla kendisinden önce aynı duruma düşmüş diğer kadınlara da ulaşmasıyla davanın çapı önce ülke ardından dünya gündemine oturacak şekilde genişler.

Tüm dünyada ve Türkiye’de, Jessica Yaniv’in biyolojik erkek olduğu ve bu yüzden ağdacı kadınların onun bedenine dokunmama hakkı bulunduğunu düşünen feministler, trans aktivistler tarafından TERF olarak tanımlanır.

Yine Türkiyeli aktivistlerce ithal edilen bir başka tartışma odağı; cinsiyet kimliğinin çocuklukta üç yaşa kadar giden erken bir dönemde ifade edildiği öne sürülerek, trans olduğunu beyan eden çocukların –ülkesinin yasalarına göre– reşit olacağı yaş beklenmeden hormon inhibisyonu tedavisine alınıp vücudunun eşey hormonlarını üretmesinin önlenmesinin sağlanması talebidir. Bu medikal müdahale konusunda kaygı belirtmenin feministler açısından hangi etiketi edinmekle sonuçlanacağını tahmin etmek zor değil.

Bu yazıda irdelenen cinsiyet kimliği kuramı tartışmaları kapsamında TERF tabir edilmek için benim gibi bilimsel itirazlar geliştirmenize gerek yok. Aslında karşınızda durduğunu düşündüğünüz aktivistler de teoride reddettikleri bilimsel bilgiyi klinik anlamda kabul ediyorlar. Örneğin cinsiyet kimliğinin oluşumunda anne karnında maruz kalınan hormonların etkisi olabileceğini saptayan araştırmaları bu kavramın doğuştan olma niteliğine bir kanıt olarak masaya getirebiliyorlar. Oysa orada da biyoloji biliminin yaptığı kurgusal atamanın uzantıları var. Bir fetüsün maruz kalmaması gereken düzeyde androjen hormonuna maruz kalmasının erkek cinsiyet kimliği edinmesinde rol oynayabileceği fikri onaylandığında, androjene biyologlar tarafından atanan “erkek eşey hormonu” görevi de onaylanmış oluyor.

Bundan dolayı rasyonel değil, politik bir tavır almanız gereken bir ayrışma bu. Feministlerden beklenen bu tezin getirdiği paradoksları çözmeleri değil, “trans kapsayıcı” etiketini hak ettiklerini kanıtlamak için, bu tezi var olan ve potansiyel olarak neden olacağı tüm çelişkileriyle benimsemeleri. Bir tür aktivist pazarlık içinde, rasyonel itirazlarını trans kapsayıcı etiketiyle takas etmeleri.

Aksi halde öfkeli aktivizmin namlusu bu eski müttefik yeni düşmana çevriliyor ve onunla mücadele etmek için de elbette tüm harp hilelerinden yararlanmak mübah hale geliyor.

Bu başlığı ve yazının tamamını, çıkış noktası Türkiyeli bir feminist grubun bir sosyal medya gönderisi olduğu için yukarıdakilere kıyasla yerli bir tartışma olarak nitelendirilebilecek bir başka tartışmaya parantez açarak noktalayalım. Bu tartışma, Türkçe internette daha önce dünya gündeminde kendine yer bulan haberlerle sınırlı kalan kapsamı ilginç denebilecek bir şekilde genişletti ve o tarihlerde henüz yeni mezun olmuş bir moleküler biyolog olan ben dahil birçok ilgisiz sayılabilecek feministi içine aldı.

7 Temmuz 2019’da, Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversite öğrencisi kadınlardan oluşan bir feminist örgütlenme olan Kampüs Cadıları, kendi Facebook sayfasında o gün doğum günü olan biyolog Nettie Stevens adına bir mesaj paylaştı. Paylaşım şu şekildeydi:

“Biyolojik cinsiyetin X ve Y kromozomlarıyla belirlendiğini keşfeden kadın biyolog Nettie Stevens 7 Temmuz 1861’de dünyaya geldi. Ne yazık ki cinsiyet belirleniminin genetik temelinin keşfi, dönemin önde gelen erkek araştırmacılarına atfedildi; ders kitaplarına ve bilim tarihine o şekilde geçmişti. Kadınlar olarak hayatın her alanındayız, olmaya da devam edeceğiz!”

Nettie Stevens’ın bir ışık mikroskobunun oküler lensine gömülmüş bakışlarıyla laboratuvarının içinde çekilmiş nostaljik bir fotoğrafının üstünde, mor bir kalple sonlanan bu umut ve coşku dolu mesaj en azından kendi varlığı konusunda iddiasını pek sürdüremedi ve bu gönderinin biyolojik cinsiyetten bahsetmesi nedeniyle transfobik olduğunu öne süren öfkeli aktivistlerin gazabına uğramasının ardından silindi.

Ve Türkiyeli feministler olarak bizler; yüz yıldan biraz uzun bir süre önce dünyaya gelmiş, kadınlara bilim dünyasında ayrılan yerin oldukça sınırlı olduğu bir dönemde değeri sonradan anlaşılan pek çok çalışmaya imza atmış, üniversitesinde kalıcı bir pozisyon bile teklif edilmediği için çeşitli laboratuvarlarda ve deniz enstitülerinde öğretici olarak sürdürdüğü yaşamını elli yaşındayken meme kanserinden yitirmiş, ölümünün arkasından onun çalışmalarının devamını getirerek gelişim biyolojisi tarihine ismini altın harflerle yazdıran Thomas Hunt Morgan’ın “Son on iki yılda karşılaştığım öğrenciler içinde araştırmada Miss Stevens kadar bağımsız ve yetenekli başka kimseye rastlamadım” dediği Nettie Marie Stevens’ın patriyarka tarafından hiç teslim edilmemiş hakkının bu kez feminist hareket içinde progresif kanat olduğu iddiasındaki aktivistler tarafından yeniden elinden alındığına tanıklık ettik.

Geçmişi ve geleceği, tarihin yanlış tarafını ve doğru tarafını temsil eden iki karşıt hizip, Fatmagül Berktay’ın Foucault’cu bir anlayışla yorumladığı “ad koyma” iktidarına sahip olma üzerinden trajik bir ortaklık sergilemiş oldular. “Rahim gücünden” bahsetmenin, kız çocuklara regl olmanın gurur duyulacak bir şey olduğunu söylemenin adı “trans nefreti” olarak yeniden koyuldu. Ebe forumlarının kapatıldığı, Vajina Monologları oyununun sergilenmesinin yasaklandığı bu yeni düzlemde feministler kendilerini bambaşka bir yok sayılma mücadelesinin ortasında buldular.

2003 yılında Kadıköy Kaymakamı Yüksel Peker’in “oyunun adını telaffuz etmeye bile utanıyorum” diyerek Vajina Monologları oyununu yasaklamasından neredeyse on yedi yıl sonra, bu acı ve ironik tesadüf bize çok iyi bildiğimiz bir hikâyeyi hatırlatıyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin, 6284 Sayılı Kanun ve süresiz nafaka başta gelmek üzere pek çok temel hakkımızın tartışmaya açıldığı bir Ortadoğu ülkesinde, ne kadar bizim olduğunu bilmediğimiz kavganın garez duyulan tarafları olarak, bir öncekinde ezanı ıslıklamak gibi absürt bir suç isnadıyla hedef tahtasına oturtulduğumuz 8 Mart yürüyüşünden bu sene bambaşka bir karar mercii tarafından “TERFler dışarı” sesleriyle men edileceğimiz konuşuluyor.

Metnin başındaki görsel, tarihte ilk kez elektron mikroskobuyla çekilen ve molekülün çift sarmal yapısının çözülmesindeki kilit gelişme olan DNA fotoğrafı. Bu fotoğrafı çekmeyi başaran kadın bilim insanı Rosalind Franklin’in başarısı erkek meslektaşları James Watson ve Francis Crick tarafından hasır altı edilmiş ve keşifleriyle layık görüldükleri Nobel ödülü konuşmalarında o tarihte çoktan ölmüş olduğu halde ismi bile geçmemişti. Aşağıdaki fotoğraf ise onun anısına Çek Cumhuriyeti’nde oynanan tiyatro oyunu Photograph 51’den. Şimdi arkamıza yaslanıp Franklin’in sigarasına eşlik etme vakti.

photo_2019-12-04_04-55-22

Doğru bedende doğmak

Çocuklara biçilen transgender kimlikler üzerine gerçekten hiç düşündünüz mü?

4th Wave Now birbirinden farklı görüşlere sahip olsa da ‘trans çocuk’ meselesine ve buna bağlı medikalleşmeye, atipik davranışları patolojikleştirme eğilimine şüpheyle bakan; bu konuda araştırma ve blog yayını yapan çoğunluğu ebeveynlerden oluşan bir topluluk. Brie Jontry bu grubun sözcülerinden biri ve kendi kızıyla yaşadıkları deneyime dair gerçekleştirilen söyleşiyi Türkçeleştirdik.

Pek çok çocuğun ve gencin ‘yanlış bedende’ doğduğuna inanması ve bu fikrin onaylanmasının ne anlama geldiğini sorgulamak isteyenler için anlamlı bir söyleşi. Batıda özgürlükçü, ilerici görüldüğü için çok sorgulanmadan benimsenen trans çocukluk ve ergenlik anlayışı ‘tedaviler’ göz önüne serilince tartışmaları açığa çıkarıyor. Türkiye’de bu konu daha ziyade ayrımcılık ve düşmanlığa hedef olan bireylerle dayanışma ve örgütlenme temelinde ele alınıyor, gençlere ve çocuklara dair gelişme ve tıbbi uygulamalar kıyıda köşede kalıyor.Bu söyleşininse toplumsal cinsiyet kavramı ile ilgilenenlerin yanında toplumsal cinsiyetle uyumsuz gençlerle onların ebeveynlerine genel eğilimden farklı bir perspektif sunabileceğini düşünüyoruz.

Bir dönem trans olduğunu düşünen ama sonra fikrini değiştiren ergen bir kız çocuğunun annesisin. Onun bu süreçteki yolculuğundan bahseder misin biraz? Ve tabii seninkinden de…

11 yaşındaki kızım bana trans¹ olabileceğini söylemeden iki ay önce büyümek istemediğini söylemişti. Pediatri endokrinologuyla yeni tanışmıştı (tip 1 diyabeti var) ve doktoru bize onun ergenliğin başlangıcında olduğunu söyledi. Doktor randevusundan eve dönerken kızım bana ağlayarak adet kanamalarının ne zaman başlayacağını, göğüslerinin ne kadar zaman sonra büyümeye başlayacağını sordu.

Bu doktor randevusundan birkaç hafta sonra, Ohio’da trans bir çocuk, Leelah Alcorn, kendini otobanda bir tırın önüne atarak intihar etti. Leelah’ın hikayesi, onun ölümü sonsuz acıyla dolu gibi görünen bir yaşantıya tercih etmesi kızımı çok sarsmıştı; haftalar boyunca Leelah’ın intihar mektubundaki ayrıntılarla uğraştı. “Transgender ne demek? Leelah bir erkeğin bedenine hapsolmuş bir kız mıydı yani?” “Ailesi onu öldürdüklerini nasıl fark etmemiş?”

Birkaç ay sonra, kızım bana kendisinin bir kız olmayabileceğini söyledi. Ona bunun kendisinin aslında erkek olduğu anlamına mı geldiğini sordum, öyle düşündüğünü söyledi.  Ona bu konuda düşünmemiz gereken çok şey olduğunu söyledim ve bir psikolog olan dedesiyle ve genetik bilimci ve lezbiyen olan bir arkadaşımla bu konuyu konuşabilmek için iznini istedim. Kabul etti ve bana dedesine zaten kendisinin söylediğini bildirdi.

O gece kızım uyuduktan sonra babamı aradım. Babam bana kızımın her zaman “kendine has bir kişiliği” olduğunu hatırlattı ve onun bu hayal gücüyle duyarlılığının Leelah Alcorn hakkında neredeyse saplantılı denebilecek derecede okuması ve düşünmesi ile artmış olabileceğini söyledi. Beden ve cinsiyet huzursuzluğunun nasıl olduğunu açıkladı ve yeme bozukluklarıyla örnekledi. “Eğer çok şişman olduğunu düşünseydi, kendini aç bırakmasına yardım etmezdin,” dedi. “Ona, nasıl olursa olsun, kendi bedeni içinde kendisi olması için yardım etmelisin.”

Daha sonra genetikçi eşcinsel arkadaşımız olan Audrey’le konuştum; o da bana kendi ergenlik yıllarından bahsetti ve eğer o zamanlar böyle bir seçenek önüne serilmiş  olsa kesinlikle cinsiyet değişimini düşünebileceğini söyledi. Birlikte, ergenlik dönemindeki hormonal baskılama ve sağlıklı kadın bedeninde testosteron kullanımı ile ilgili bulabildiğimiz az sayıdaki araştırmayı inceledik. Arkadaşım sağlıklı ergen bedenleri üzerinde uygulanan medikal müdahalelerle ilgili uzun vadeli verilerin eksikliği karşısında dehşete kapılmıştı. Audrey kızıma ergenlik döneminde ortaya çıkan hormonal tepkileri, ergenlik hormonlarının ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesinin yanı sıra aynı zamanda beyin gelişimi, nöral yollar, gri madde için de gerekli olduğunu anlattı. Bize bu süreç duraklatıldığında, insanları yetişkinliğe götüren büyümenin de önüne geçilmiş olunduğunu söyledi. “Daha kim olduğunu bilmiyorsun ki,” dedi Audrey, “”olacağın kişinin olmak istediğin kişi olmadığını nasıl bilebilirsin ki?”

Kızım medikal cinsiyet değişimi konusunda, biz bu fikirleri birlikte keşfederken beklemeyi kabul etti; sayısız transmaskülen ergen videosunu kıskançlıkla izlediği bir süreçti bu. Devamında iki yıl süren duygusal çalkantı ve derinlemesine bir keşif süreci geldi. Aile ve arkadaşlar arasında “kız” kelimesi yerine onun isteği üzerine yalnızca “çocuk” kelimesi kullanılmaya başlandı.

Benimle toplumsal cinsiyet (gender²), ergenlik gelişimi ve hormonal müdahale hakkında konuşmak isteyen herkese musallat oldum. Tam cinsiyet değiştirme sürecinin ortasında olan biriyle ve onun partneriyle konuştum. Translarla, eşcinsellerle, trans ve toplumsal cinsiyetle uyumsuz (Gender Non Conforming – GNC) çocukların ebeveynleriyle konuştum, endokrinologlarla, bir Zohar alimiyle, eğitimcilerle, radikal feministlerle, postmodern teorisyenlerle ve kendilerini özel olarak “gender* uzmanı” olarak tanımlayan çocuk ve ergen psikologlarıyla konuştum. Trans ve toplumsal cinsiyetle uyumsuz (GNC) çocukların ebeveynleri için kurulan geniş Facebook gruplarına katıldım (ve sonra Löprolid ile ilgili bilgi aktardığım için bu gruplardan atıldım).

Kızıma onu bu farkındalığa ulaştırdığını düşündüğü, internette okuduğu ve izlediği şeylerden bazılarını bana da göstermesini istedim. İkimiz birlikte her türlü “eğer bunları yapıyorsanız trans olabilirsiniz…” testlerini ve Reddit’in “Transgender’a sorun” başlığındaki “Ben trans mıyım?” postlarını, bir sürü Tumblr bloğunu vs keşfettik. Basmakalıp algı ve davranışlar ile toplumsal cinsiyet rolleri hakkında uzun uzun konuştuk. Kızımın isteği üzerine Philadelphia Trans Sağlığı Konferansı’na katıldık, orada Jazz Jennings³ ile tanıştık ve yüzlerce transgender çocuk ve onların aileleriyle pizza yedik.

Aileler arasındaki yemek sohbetleri iki konudan ibaretti: “aslında her zaman böyleydi”, “pembeyi hep çok severdi”, “pırıltılı prenses kıyafetlerine bayılırdı”lara konu olan, bebeklerle oynamayı seven, oje sürmek isteyen oğlan çocukları ve çoğu zaman ergenlik döneminde pek arkadaşı olmayan ve aniden “trans” olduğu açığa çıkan doğuştan kız çocukları. Kızım o akşam kendine pek çok arkadaş edindi, iki yıl sonra bugün o arkadaşlarından bazıları uzun süredir testosteron alıyor, bazılarının meme aldırma operasyonları gerçekleşti. O akşam kızımın tanıştığı onca ergen içinde cinsiyet değiştirmekten vazgeçen bir çocuk daha olduğunu biliyorum.

Nihayetinde (neredeyse iki yıl sonra) kızımı aslında “yanlış bedende” olmadığı farkındalığına götüren şey cinsiyet temelli normlar, toplumsal cinsiyet rolleri ve beklentiler, mizojini ve homofobi hakkında çoğunluğu kadın, pek çok insanla yaptığı konuşmalardı. Aslında HİÇ KİMSE kendi “kimliği” ile özdeşleştirilen basmakalıp beklentiye bire bir uymuyordu. Bedeni doğru olmadığı için değil, büyümek zor olduğu için acı hissettiğini anlamaya başladı. “Trans olmak” hissettiği bu rahatsızlık ve kaygının açıklaması gibi aktarılmıştı ona ama onun sonunda vardığı noktada aslında “trans olmak” bunların hiçbirisinin kaynağı değildi.

Tıbbi cinsiyet değişikliği süreçlerinin kendine doktor onayıyla zarar vermek olduğunu düşünmeye başlamıştı. Hayatı boyunca sentetik hormonlara bağımlı olması onun bu noktaya varmasına dolaylı olarak yardımcı oldu diyebilirim. Her yemek yediğinde ya da kan şekeri yükseldiğinde, hayatı boyunca bazen günde on kez kendisine insülin enjekte etmek konusunda bir seçim şansı yok. Hormon replasman tedavisine başlayan arkadaşları enjeksiyonlar konusunda yakındıklarında kafasına bir şey dank etti.  Yaşamak için ilaç tedavisine seçim şansı olmadan zorunlu olmak ile bir his için ilaç tedavisi istemek arasındaki katı farkı gördü. Onun bedeni GERÇEKTEN de yanlıştı aslında. Vücudundaki arıza tartışmaya yer vermeyecek şekilde tasdikliydi. Her gün defalarca aldığı sentetik hormonal tamamlayıcılar olmasa ölecekti. Hızlı ve acılı bir şekilde.

Böylece arkadaşlarının aslında sağlıklı bedenlere sahip olduklarını ama terapistlerinin, internetteki ve gerçek hayattaki arkadaşlarının ve hatta bazen ebeveynlerinin, sırf kişiliklerine, tercihlerine, kimi sevmeleri gerektiğine uymadıkları için onların aslında bedenlerinin yanlış olduğu inancını desteklediklerini fark etti. Ve bunu fark ettiğinde öfkelendi. Kendini kandırılmış hissediyordu; sırf ergen oğlanlarla ilgilenmediği ya da elbise giymek istemediği ya da hakkında konuşmayı en çok sevdiği konu suda ve karada yaşayan izopodlar arasındaki farklar olduğu için kendisinde bir sorun olduğuna inandırılmıştı sanki.

Yani görünen o ki ergenlikte “ani gelişen cinsiyet hoşnutsuzluğu” (rapid onset gender dysphoria) yaşamıştı değil mi? Bu kavram daha yeni yeni fark edilmeye başlanıyor.

Hem evet hem hayır. Bana, Alcorn’ın intiharından önce transgender olmanın mümkün olduğunun, hatta böyle bir şeyin olduğunun bile farkında olmadığını söyledi. Bu fikirle karşılaşır karşılamazsa hemen etkisi altına girmişti ve kendi “translığını” tanımlamıştı çünkü dişilere has ergenliği yaşamak istemiyordu. Yalnız da değildi zaten. Akranlarından pek çok kız o sene trans olduğunu açıkladı.

Bence yine de bu tartışmada “toplumsal cinsiyet uyumsuzluğu” (gender non-conforming) ile trans olarak kendini tanımlamaya kadar geçtiği yolları konuşmalıyız.

Özgürlükçü, ilerici, feminist aileler olarak hiçbir zaman kızlarımızın toplumsal cinsiyet normlarına tutunmaları için çaba harcamıyoruz. Bebekken her rengi giydiriyoruz ve o bebeğin kız olduğunu bağıran kafa bantlarından falan da takmıyoruz. Ben hiçbir zaman onun bir erkek olduğunu düşünen ve cümle içinde kız yerine oğlan kullanan insanları düzeltme gereği bile duymadım. Yalnızca bir kere bir düğüne giderken bir elbise giymesini istedim ondan ve ağladı. İnsanlar onun kız mı erkek mi olduğunu sorduklarında havlıyor, miyavlıyor ya da kükrüyordu. Daha küçük yaşlarda en sevdiği oyuncakları doldurulmuş hayvanlar, kumaş parçaları, mukavva kutular ve küçük plastik böcek, dinozor ve ejderha figürleriydi. Biraz büyüyünce LEGO’ya sardı, ama o pembe setine asla ilgi duymadı. Oyuncak hayvanlarıyla, hayvan figürleriyle ve çöp kamyonlarıyla bir sürü hayalperest oyun oynardı; hiç oyuncak bebeği olsun istemedi ve bir keresinde dört yaşındayken birisi ona hediye bebek aldığında ağladı. Onu tanıyan birisinin deniz kızı Barbie’nin onun için güzel bir hediye olacağını düşünmesine anlam veremiyordu.

En sevdiği oyuncak hayvan Crabby adını verdiği bir yengeçti ve onu her yere yanında götürüyordu. İnsan Crabby’nin erkek mi yoksa kız mı olduğunu sorduklarında “kız bir oğlan” ya da “erkek bir kız” diyor ve gülüyordu. Dışarıdayken babası gibi ayakta işemeyi seviyordu ve bir şekilde en yakın arkadaşı olan bir oğlan çocuğundan daha ileriye işeyebilmeyi öğrenmişti.

Çoğunlukla “erkek” çocuk kıyafetlerini tercih ediyordu: pantolonlar ve üzeri böcek, ejderha, canavar ve dinozor resimleriyle süslü tişörtler. Her zaman istediğinde kendi kıyafetlerini seçmesine izin verdik ve hiçbir zaman dükkanlarda doğrudan erkek reyonuna gitmesini sorun etmedik.

Bunlar önemli detaylar çünkü trans olumlayıcı  internet sitelerine ve kitaplara döndüğümde -ki “toplumsal cinsiyet yerici” (gender critical) kavramını öğrenene kadar yalnızca bunları bulabiliyordum- kızımın toplumsal cinsiyetle uyumsuz tercihleri, seçimleri, bazı davranışları kolaylıkla onun aslında bir erkek olduğuna, bir “erkek beyni”ne sahip olduğuna kanıt olabilir, hatta parmaklarının boyu da anne rahminde çok fazla testosterona maruz kaldığının göstergesi olarak bile okunabilirdi!

Bedeninde hissettiği şiddetli gerginlik (disfori) aslında gerçekten de aniden gelişmişti. Gelgelelim, geçmişe dönüp bakınca cinsiyetine uymayan bir “doğuştan gelen cinsiyet kimliği” (innate gender identity) olarak yorumlanabilecek pek çok durum vardı.

Transaktivistler kamuoyunu “vazgeçme bir mit” diye ikna etmeye çalıştılar. Ama senin kızın gerçekten de vazgeçti. Sence transaktivistler neden kızınınki gibi genç insanların deneyimlerini inkar ediyorlar?

Çünkü vazgeçmenin varlığı tedbirliliği, rasyonelliği, şüpheciliği doğruluyor. Vazgeçenler bazı insanların trans olduklarını düşündükten sonra aslında olmadıklarını fark edebileceklerini kanıtlıyor. Vazgeçiş şüphe yaratıyor.

“Vazgeçenler” derken bir dönem trans olduklarını düşünen ama şu anda kendilerini trans olarak görmeyenlerden bahsediyorum. Kızım ve tanıdığımız diğer gençler gibi vazgeçenler, kendilerini trans olarak görseler dahi tıbbi müdahale sürecine hiç girmeyenler ve çoğu durumda bu medikal süreci hevesle bekleyenler oluyorlar.

Vazgeçme hikayeleri genellikle “aslında gerçekten trans olmayan” çocuklar olarak yorumlanıyor ve eleştiriliyor. Trans United Fund’ın yönetim kurulu üyesi Brynn Tannehill, % 84 vazgeçme oranının şişirilmiş olduğunu, çünkü toplumsal cinsiyetle uyumsuz pek çok çocuğun da “gerçek trans” çocuklar olarak istatistikte yer aldığını ileri sürüyor; yani elbette vazgeçerler; zaten trans değillerdi ki!

Zaten mesele de bu, benim çocuğum da değildi. Muhtemelen burada bu yazıyı okuyan ailelerin çocukları da trans değil.

Diyelim ki “gerçek trans” diye bir şey var. Peki bu ne demek olabilir? Toplumsal cinsiyet kimliğinin doğuştan ve biyolojik olduğuna dair az da olsa kanıt olduğunu varsayalım (ki yok). Diyelim ki toplumsal cinsiyet beklentilerine ve normlarına kolaylıkla uyum sağlayamayan ve disforiden muzdarip olanlar için ergenlikte tıbbi müdahalenin faydalı olduğunu gösteren uzun vadeli dataya sahibiz.

Peki, diyelim ki kızımın büyürken sergilediği, toplumsal cinsiyet açısından atipik davranışlar gerçekten de biyolojik bir anormallikten kaynaklanıyormuş olsun.

Ne olmuş yani?

Kızım dişil davranış ve tercih kodlarının çan eğrisinde kuyruğun en ucunda oturuyorsa ne olmuş? Bu nasıl onu “diğer” kategorisine sokuyor? Bu neden ve nasıl derinlerde hatalı olan bir şeylerin “düzeltilmesi” için tıbbi müdahaleye ihtiyacı olduğu anlamına geliyor?

Neden o ve onun gibi farklı olanlar, düzeltilmelerine gerek olmadan “oldukları gibi” kalmaları için desteklenemiyor? Cinsiyet gelişiminde farklılıklara sahip (“interseks”) çocuklara uygulanan tıbbi müdahalelerin dönüştüğü o tarihi korku gösterilerinden hiç mi ders çıkarmadık?

Farklı olmak neden sadece kadına dair normların dışında kaldığına değil de “aslında erkek” olduğuna delil oluyor?

Vazgeçme ihtimali “bekle ve gör” yaklaşımına olanak veriyor ve bu yaklaşım gender alanında çalışan bazı “olumlayıcı” profesyonellerce çocuğunuzun trans olmadığı konusunda ona baskı yapmak kadar tehlikeli görülüyor. Gerçekten inanılmaz; çocuklara ve ergenlere uygulanan sosyal ve medikal cinsiyet değişim müdahalelerinin, (ailelerin bildirdiği) ani memnuniyet ve kısa dönemli onaylanma haricinde faydalı olduğuna dair hiç kanıt yokken sakınımlı bir tavır olan “bekle ve gör” yaklaşımının ötelenmesi beni dehşete düşürüyor.

Olumlama modeli Amerika’da oldukça yaygın ve aslında oldukça da tartışmalı. Birleşik Krallık’ta bir doktor, 12 yaşından başlayarak oldukça küçük çocuklara cinsiyet değiştirme hormonları verdiği için şu an soruşturma altında; Amerika’daysa pediatrik gender kliniklerinde normalleştirilen bir durum bu. 18 yaş altı ameliyatlar Birleşik Krallık’ta, hatta bir zamanlar yaş sınırı olan prosedürleri uygulatabilmek için gidilen yer olarak bilinen Tayland’da bile yasakken Amerika’da gerçekleştirilebiliyor. Amerika’daki “olumlayıcı” klinik yetkilileri çocukların cinsiyet değiştirmesi ile ilgili tüm tartışmalar bitmiş gibi davranıyorlar, oysa 2015’te yayınlanan ve dünyanın 17 farklı ülkesinden araştırmacıların katıldığı bir araştırma makalesinde “erken dönemde uygulanan bu medikal müdahaleler üzerinde pratikte bir fikir birliği oluşmadığı” konusunda uyarılar var.

Buna rağmen WPATH (Dünya Transgender Sağlığı Meslek Birliği) medikal ve hormonal tedavi için yaş sınırının düşürülmesinin ve trans ilaçlarına erişimin kolaylaştırılmasının gerekliliğini savunuyor. Amerika’da pediatrik gender pratisyenleri ve onları savunanlar bu tedavi sanki tartışmaya yer kalmamış, yerleşik bir bilimmiş gibi davranıyorlar. Ama değil. “Trans çocuklarda” ergenlik durdurucu ilaçların kullanımında öncü olan Hollanda’daki gender uzmanları bile çok genç yaşlardaki çocukların sosyal olarak geçiş yapmaları konusunda uyarıda bulunuyorlar. Çünkü sosyal olarak geçiş yapmayan çocuklar her şeyi kendi başlarına çözmek zorunda kalırken, sosyal geçiş yapmış olanlarınsa fikir değiştirmeleri halinde cinsiyet geçişinden vazgeçmeleri zorlaşıyor.

Vazgeçiş hikayeleri aynı zamanda öncelikle altta yatan ruhsal sağlık sorunlarını tedavi etmeye odaklanan tedbirli yaklaşımlara da ağırlık kazandırıyor. Bu da tabii transaktivistlerin translığı patolojik olgulardan tamamen ayırmaya çalıştıkları bu iklimde bir sorun haline geliyor. Çocukların trans olduklarını düşündükleri bir sürü aile tanıyorum. Neredeyse her durumda öncül bir ruh sağlığı bozukluğu teşhisi ya da travmatik aile deneyimleri bulunuyor.

Sizin gibi düşünen ebeveynler genellikle “transfobi”yle ya da (en iyi ihtimalle) “çocuklarına destek olmamak”la suçlanıyor.. Bu konuda ne demek istersin?

Çocukları estetik ameliyat olmaya, sentetik hormon baskılayıcıları ve tamamlayıcıları almaya yönlendirmek sağlıklı, destekleyici, aydınlanmış ya da ilerici değil. İnsanların özgün benlikleri, kızımın her gün hormonal takviye gerektiren bağışıklık sistemindeki rahatsızlığı gibi altta yatan patolojik bir neden olmadığı sürece cerrahi ve hormonal tedavi gerektirmez. Tıbbi geçiş, ızdırapları başka şekilde iyileştirilemeyenler için son çare olmalı.

Ömür boyu tıbbi olarak hasta olmak, ilaçlara bağımlı olmak özgürleştirici değil; aksine köleleştirici. Eleştirel ve tedbirli bakış açısı da düşmanlık değil, iyi ebeveynlik demek.

Toplumsal cinsiyet huzursuzluğu (gender dysphoria) elbette gerçek ve gerçekten de ızdıraba yol açıyor. Kızım da oldukça derin, şiddetli bir acı içindeydi.

Başlangıçta benim de tereddütlerim oldu tabii ama sonra çocuğumun “yanlış bedende” olmadığını biliyordum ve annesi olarak, onda bir sorun olduğunu onaylamak yerine ona kendine zaman vermesini önererek ve kendisini bir bütün olarak ve kendine has benliğiyle görebileceği araçları sunarak ona uzun vadeli yarar sağlayacaktım (ve tabii uzun vadeli zararları da azaltmış olacaktım).

Bence çocuklarımıza sunabileceğimiz en büyük destek toplumsal cinsiyetle ve buna dair kimlikle ilgili tüm önyargılı, yerleşimiş fikirlerden arınmaktır. Gender terapistleri ve trans çocukların ebeveynleri bana hep çocuğumun toplumsal cinsiyet kimliği konusundaki tek bilirkişinin çocuğum olduğunu ve ona “neden?”, “bu ne demek sence?”, “bu sonuca nasıl vardın?”, “peki bu konudaki kaynakların kimler?” gibi onu binlerce farklı tavşan deliğine yönlendirebilecek binlerce soru sormanın transfobik ve engelleyici olduğunu, bunun ona zarar vereceğini söylediler.

Hiç de öyle olmadı. Bu sorular tam da onun kendisini anlamlandırmasına yardımcı olan, düzeltici bir tedaviye ihtiyaç duymak yerine kendi bütünlüğünü hissetmesini destekleyen, onun hayal kırıklıklarıyla başa çıkabilmesini sağlayan ve hem gerçekte var olan hem de algılanan ve hissedilen kısıtlamaların üstesinden gelebilmesini öğreten sorulardı.

Anlattığımız hikayeler yeterli değil. Yeterince uzağa gitmiyorlar. Yeterince derin değiller. Çok kolaylar. Cevap bir hapta ya da estetik operasyonda olamaz. Ne kadar çok çocuğa sırf yerinde duramıyor diye Ritalin yazıldı biliyor musunuz? Lütfen ama! Tüm endüstri trans çocuklar etrafında şekilleniyor şimdi. Kariyerler yaratılıyor, sadece medikal alanda değil, eğitimde, politikada, modada, medyada… Sırf gayet normal, gelişimsel olarak beklenilen çocukluk davranışları (çoğunlukla homofobik) patoloji olarak yeniden paketlenip sunulduğu için. Bunu daha önce de görmüştük.

“Trans” olmak çok kolay. Bir raftan seçip alabileceğiniz ve ambalajının içinde asıl benliğinize ulaşabilmek için elde edilmesi gereken diğer bileşenlerin listesi olan bir kimlik. “Trans olmak” kızımın gibi çocuklar için adeta belirli görevleri gerçekleştirmenizi isteyen bir bilgisayar oyunu ve bu oyunda “olumlama” için  elde edilmesi gereken her tıbbi prosedür, tüm sorunlarınızın çözülmesine sizi bir adım daha yaklaştıran “destansı bir kazanım”a (epic win) tekabül ediyor. Tabii gerçekte fiziksel gelişimi baskılayan veya sağlıklı vücut parçalarının çıkarılmasına neden olan bir oyun mevcut değil. Trans olmak bir bilgisayar oyunu değil, gerçek hayatın ta kendisi. Gerçek, acı verici, kafa karıştırıcı… Ve trans olmak sadece kimliğinin değil aynı zamanda tüm bu acının köklerinin de belirleyici bir cephesiydi.

Ben çocuğuma onun bu yolculuğu boyunca destek oldum. Ama ona destek olurken ilk akla gelen ve en kolay cevabı derhal kabullenmedim. Kızımın toplumsal cinsiyet normları ile ters düşmenin ya da onları kabullenmemenin tamamen normal ve sağlıklı olduğunu anlamasına yardım ettim. Benim neslimin “toplumsal cinsiyetleri bükme” olarak adlandırdığı şeyi her anlamda destekledim ama cinsiyet huzursuzluğunu iyileştirmek adına kendi bedenine ciddi zararlar verecek şekilde kendini bağımlı kılmasına onay vermedim. Daha ilk konuşmamızdan itibaren ona saçını istediği gibi kesebileceğini, ne isterse onu giyebileceğini ve kendine seçtiği ismi kullanabileceğini söyledim. Huzursuzluğu boyunca onun yanında oldum ve ona elimden gelen her şekilde destek oldum, ama aynı zamanda ona bu huzursuzluk ve kafa karışıklığının da anlamlı ve derinden keşfedilmiş hayatın son derece haklı parçaları olduğunu anlatmaya çalıştım.

Oldukça küçük yaşta medikal cinsiyet geçişlerine başlanması ile ilgili iki gerekçe sunuluyor: Birincisi intihar riski, ikincisi de ergenlik durdurulduğunda karşı cinse geçişin çok daha iyi gerçekleşebilmesi. Sence bu gerekçeler mantıklı mı, bu konuda ne düşünüyorsun?

Korku ve seçeneksizlik ile yapılan majör hayat değişikliklerinin başarılı olması oldukça nadirdir aslında. Çocuklar trans oldukları için kendilerini öldürmezler. İntihara meyillilik, mutsuzluğa verilen disfonksiyonel bir tepki olarak ele alınıp tedavi edilmeli, trans olmanın bir semptomu olarak değil. Anksiyete, kaygı bozukluğu olarak tedavi edilmeli, trans olmanın bir semptomu olarak değil. Depresyon, depresyon olarak tedavi edilmeli, trans olmanın bir semptomu olarak değil. Ve intihar, “uzman” tavsiyelerine çaresizce ihtiyaç duyan hassas ebeveynleri manipüle etmek ya da çocuklara kendi canlarını alma fikrini aşılamak için kullanılan bir strateji olmamalı. Bunun durması gerekiyor artık. Bu resmen bulaşıcı hale geldi.

Son yıllarda konuştuğum, erken yaşta medikal geçiş süreci başlatılan çocukların ebeveynleri ve pek çok farklı gender “uzmanı”, genç yaşta cinsiyet değiştiren çocukların çok daha kolay geçiş yaptığını öne sürüyor. Bu da bir sorun çünkü tüm önceliği “geçiş”e indirgemek, tıpkı tüm bunların etrafında şekillenen ideoloji gibi, aslında cinsiyet algısındaki o ikili ayrımı kuvvetlendiriyor ve bir erkek gibi ya da bir kadın gibi görünmenin belirli sınırları olduğunu söylüyor.  Geniş omuzlu harika kadınlar tanıyorum. Sakalı çıkmayan çok yakışıklı erkekler biliyorum. Ne olmuş yani? Doğuştan dişi olan bedenlerde testosteron etkisi oldukça hızlı ve yüz kıllarının çıkması, erkek tipi kelleşme ve ses tellerindeki değişim gibi bazı şeyler de geri dönüşümsüz oluyor. Bunun dışında doğuştan dişi bireylerin birkaç yıllık testosteron alımından sonra, kanser riskini önlemek için mutlaka tüm rahmi aldırma ameliyatı olmaları öneriliyor. Yani erken geçiş sonraki medikal süreci ve operasyonları sınırlandırmıyor da. Hatta bazı durumlarda çok daha yoğun ve acılı prosedürler gerektirebiliyor. Bana kalırsa atipik toplumsal cinsiyet sahibi insanlar için bu “geçiş” fikrinden tamamen kurtulmak çok daha sağlıklı olurdu.

Yakın zamana kadar pediatrik cinsiyet değişimine karşı eleştiriler yalnızca muhafazakar sağ kanattan geliyor gibi görünüyordu. Tabii o kanattan gelen eleştiriler eşcinsel hakları ve transgender olmayı aynı potada eritip ikisine de karşı çıkma eğilimi gösteriyorlar. Senin politik duruşun ve bakış açın nasıl?

Ah, ben solun da solundayım aslında. Aslında sesimi duyurmak istememin sebeplerinden biri de bu; trans ideolojisine karşı fikirler genellikle muhafazakar sağdan geliyor ve gerçekten de derin bir şekilde cinsiyetçi ve homofobik inançlarla kuşanmış durumda bu eleştiriler. Sol görüşte olanlarsa transfobik, bağnaz, TERF, özcü, biyolojik determinist ve işte o eski boktan, nefret dolu, geri kafalı insanlar olarak etiketlenmekten korktukları için konuşmuyorlar.

Ah.

Bakın, eğer bir yetişkin dikkatle ve tabii iyi araştırılmış bir süreçten, neden bıçak altına yatmak ya da hormon tedavisine başlamak istediklerini derinlemesine kendi içlerinde , sorguladıktan ve tüm bu tıbbi prosedürlerin onlara 5, 10, 40 yıl sonra ne getirebileceğini uzun vadeli veri eksikliğini de hesaba katarak tam olarak anladıktan sonra karar verirse, kendilerinin ve onlara destek olan profesyonel ekiplerin istedikleri medikal seçimi yapabilmeleri gerektiğine inanıyorum. Sağlık sigortalarının ve hatta (yalnızca hayal edebileceğim bir) ulusal sağlık poliçesinin translara yönelik tedavilerin her adımını karşılaması gerektiğini düşünüyorum.

Transların eğitim, sağlık, istihdam ve barınma konularında ayrımcılığa karşı korunması gerektiğini düşünüyorum. Sokakta yürürken kendilerini güvende hissetmelerini, güvende olmalarını istiyorum.

Sesini duyurmak isteyen bir sözcü olarak, kendilerini trans olarak tanımlayan çocukların ebeveynleri için ne başarmayı umuyorsun?

Bu tartışmaları genişletmek istiyorum; daha derinlere inmek istiyorum; “düzeltici tedaviler”in çocuklarımızın bedenininden uzak durmasını istiyorum.

Onlara “neden?”, “sonra ne olacak?” gibi soruların cevaplarını ve pek çok başka olasılık ve sonucu keşfedecekleri araçları sağlamadan onları doğrudan ömür boyu sürecek bir tıbbi hasta olma haline yönlendirmek doğru değil.

Şu anda tartışmanın etrafında duyabildiğimiz bütün sesler transgender medikal sektöründen yükselmiş bir endüstriden geliyor. Ben de bu tartışmayı kendilerini “uzman” olarak tanımlayan ve tüm kariyerleri yanlış bir bedene doğmanın mümkün olmasına dayananların ötesine taşımak istiyorum.

Genç yaşta medikal geçiş savunanların çoğu “toplumsal cinsiyetle uyumsuz” olanların dışında, “gerçek trans” çocukların olduğunu da iddia ediyorlar. Buna katılıyor musunuz?

Hayır. Bence zaten dünyadaki her bir insan bazı yönleriyle toplumsal cinsiyetle uyumsuzdur. Geçenlerde Georgia Warnke’ı dinledim. Tıp camiasının genç yaştaki interseks çocuklara ameliyat uygulamalarını durdurmasını büyük oranda o sağlamıştır ve insanların cinsiyetlerindeki ve toplumsal cinsiyet temsillerindeki belirsizlikle çok daha rahat olabilmeyi öğrenmelerine yardımcı olmuştur. Kimliklerin “emperyalleşmesi”ni istemeyeceğimize dikkat çekiyordu. Bu ifadeyi de; bazı kimliklerin “onlarla özdeşleşenlerin hayatlarının en önemli parçası ve takıntıyla bağlı oldukları odağı haline gelme riskiyle karşı karşıya” olduklarını ve “insanları, kendi bireysel kimliklerinin karmaşık ve çok yönlü olduğunu unutmaya yönlendirdiklerini” yazan Kwame Anthony Appiah’dan ödünç almış. Gençliğin başına gelenin de bu olduğu konusunda endişelerim var.

Hayatları sıkıcı, yalnızlaşmışlar, yeryüzü ölüyor, ekonomi ölüyor, aileleri parçalanmış, sırtlarında çok fazla yük var. “İdeolojik” yetişkinliğe ulaşmanın daha zor olduğu bir çağ düşünemiyorum. Bence kendini trans olarak tanımlayan genç insanların pek çoğu bunun hayatı sarsan, yaşama anlam getiren ve üzerinde kontrolleri olabilen tek alan olması yüzünden bu kanıya ulaşıyorlar. Trans olmak bir cevap, bir çözüm ve tarihin “bastırılmış sınıfa” dahil olmanın bazı çevrelerde aynı zamanda daha büyük bir sosyal varlık yarattığı bir döneminde anlamlı, marjinal bir kimlik.

Onlara yüzeyler verdik. Kopyaların yansımalarının yansımaları… Ayna Evresi’nin yanlış tanımlanmış yansıması. Ellerine sığan bir ekranda Photoshopla üzerine çiğ damlası eklenmiş bir gül… Sabah uyandıklarında ilk, gece uyumadan son dokundukları şey bu. Biz ebeveynler ne olup bittiğini kavrayamadık. Dijital yaşantıların gerçek hayatı nasıl kanatabileceğini öngöremedik, “bulut” dediğimizde neden bahsettiğimizi açıklamamız gerektiğini fark edemedik.  Benzer şeyler yaşayan bir başka anne şöyle demişti: “Online dünya hayatımıza aşırı tuzun çorbaya yayıldığı gibi yayılıyor.” Yaratılmış personalar, kokusunu bilmediğin, hiç dokunmadığın en yakın arkadaşlar, hayat verilen avatarlar. Junior Oxford Sözlüğü “meşe palamudu, kül, düğün çiçeği, karahindiba, eğreltiotu, sarmaşık, nektar, mera ve söğüt” sözcüklerini “blog, genişbant yayını, fenomen, chat odası, mp3 player ve sesli mesaj” sözcüklerine yer açmak için sözlükten çıkardı.

Çocuklarımızın hayatlarının büyük, anlamlı ve heyecan verici kısımları dijital dünyalarda, maddi dünyaları ise daha küçük, yalıtılmış ve bağlantısız hale gelmiş durumda. Çoğu durumda çocuklarımız trans kimliklerinin farkına varmadan önce de zaten bedenleri ile bağlantısız halde oluyorlar. Koşmak, zıplamak, dans etmek, güreşmek; tüm bunlar artık kontrollü alanlarda gerçekleşebiliyor. Genç insanların da yetişkin kontrollü, tasarlanmış ve korumalı alanlardan uzaklaşabileceği tek yer dijital dünyaları. Böyle bir iklimde de tüm bunları “asıl benliklerin” teknolojinin aracılık ettiği tüketime yönelik ürünler olabileceği nokta izliyor. Planlı eskimeden bahsediyoruz ya hani! İşte bu da bedenlerin doğumdan itibaren planlı eskimesi ve çocuklarımız da transhümanizm için erken dönem test konuları. Gerçekten! Koruma şapkalarına gerek yok. Google’da “postgender” aratın.

Hayır, “gerçek trans” diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Hepimizin hormonal, iskeletsel, duygusal, kişisel vb özelliklerin mozaikleri olduğumuza ve bu kimliklerin tehlikeli yollarla metalaştırıldığına inanıyorum.

Kızın şimdi sadece 14 yaşında. “Olumlayıcı” klinik tedavi uzmanları “Gördünüz mü? Gerçek bir trans değilmiş. Hiç kimse trans yapılamaz, kızınız da trans olmadığını fark etmiş. Kimseye bir zarar verilmiyor” diyecektir.

Kızımın trans olmadığını fark etmesinin tek nedeni ona alan, zaman ve farklı insanlarla konuşma imkanı tanımam. Bana tavsiye edildiği gibi onun yeni trans kimliğini derhal onaylamadım. Eğer öyle yapmış olsaydım, “evet, bu mantıklı” demiş olsaydım büyük ihtimalle şu anda testosteron alıyor olacaktı. Şimdi bana düzenli olarak onun bir kızın bedenine hapsolmuş bir erkek olduğuna inanmadığım için teşekkür ediyor.

Bir önceki soruyla da alakalı olarak, kızınızın yeniden karar değiştirmeyeceğini ve aslında trans olduğunu fark etmeyeceğini nereden biliyorsunuz?  Aktivistler / olumlayıcı klinik uzmanları kızının seni memnun etmek için “açılmadığını” söyleyeceklerdir.

Kızımın tekrar fikir değiştirip değiştirmeyeceğini bilmiyorum. Nasıl bilebilirim ki? Bildiğim tek şey geçtiğimiz iki yılı cinsiyet huzursuzluğunu sorgulayarak geçirmiş olduğu: Bu huzursuzluğun nereden kaynaklandığını, hayatındaki hangi amaca hizmet ettiğini/etmediğini; yoğunluğunu neyin tetiklediğini/arttırdığını ya da azalttığını uzun uzun sorguladı. Bu sorgulama sürecinin büyük kısmında huzursuzluğuyla, kaygılarıyla yüzleşti ve travmasının üstesinden geldi ve bedeniyle daha rahat bir şekilde yaşamayı öğrendi.

Yeniden açılmak için evden ayrılmayı bekliyor olabilir mi? En iyisi ona sormak tabii [Okurlarımıza not: Soracağız!] ama sanmıyorum. Cinsiyet kimliği hakkında iki yıl boyunca endişelendiği için bir hayli kızgın aslında. Toplumsal cinsiyet rolleriyle uyumsuzluğunu ve “kadınlık” ile uyuşmazlığını, tıbbi olarak düzeltilmesi gereken bir patoloji olarak değil, bireysel kişiliğinin bir parçası olarak görüyor bugün.  Ona göre -kendisi bunu benden daha iyi açıklıyor aslında- trans olmak erkeklerin ve kadınların yalnızca belirli bir kalıba dahil olduğunu, biyolojik fonksiyonların ötesindeki kimlik/kişilik/öz gibi bazı özelliklerin yalnızca kadına ya da erkeğe ait olabileceğini kabullenmek anlamına geliyor. Ve bunun doğru olduğuna inanmıyor.

Medikal geçişe tüm gençlik için karşı mısınız peki? Ve neden?

Hayır değilim. Bazı gençler için ilaç tedavisinin en iyi çare olabileceğine inanıyorum. Ama sağlıklı beden parçalarının çıkarılması gibi operasyonların kesinlikle hiçbir çocuk ya da ergene uygulanmaması gerektiğine inanıyorum.

Bedeni “düzeltici önlem” olarak fiziksel şekilde değiştirmek (ve kısırlaştırmak) yeni bir şey değil. Tıp tarihi koyu tenliler, engelli bedenler, kadın vücudu ve eşcinseller üzerinde denenmiş korkunç uygulamalarla dolu. Bir zamanlar eşcinsel erkeklerin cerrahi olarak hadım edildiği Hollanda’daki doktorlar, kendilerini trans olarak tanımlayan çocuklara ergenlik bloklayıcı ilaçları uygulayan ilk doktorlardı. Tıbbi transgender prosedürleri düşünürken de her zaman tarihte, uyumsuz bedenlere tıbbi olarak desteklenen prosedürlerin verdiği zararların akılda tutulması gerektiğini düşünüyorum. Ritalin’den biraz önce bahsetmiştim. Ama bir de lobotomi uygulamalarını hatırlayalım, histerik kadınlara uygulanan tedavileri, kadın sünnetini. Unutmayalım ki ergenlik baskılayıcılar ve onu takip eden karş cins hormonları bedeni kısır hale getiriyor. Gender uzmanları çoğu sağlıklı eşcinseller olarak büyüyebilecek çocukların bedenlerini kısırlaştırıyor ve kanser ya da başka ciddi tıbbi rahatsızlıkların oluşması riskini büyük ölçüde arttırıyor.

Tedbir. Kapıları derhal ağzına kadar açmak yerine biraz daha tedbirli olmak zorundayız. Ergenlik baskılayıcılar, karşı cins hormonları ve operasyonlar… Hepsinin hayat boyu sürecek etkileri var. İnsanların kendileriyle barışmalarını, kendilerini tüm o karmaşık, uyumsuz, çelişkili ve muhtemelen sınırlandırılmış halleriyle tanıyıp kabul etmelerini öğrenmelerine yardımcı olmaya odaklanmak daha iyi olmaz mı? Çeşitliliği benimsemek istiyoruz, değil mi? O halde onları mümkün olan en sağlıklı bedenleriyle ve kimyasal ilaçlara olabildiğince az bağımlılıkla benimseyelim.

Sana 4thWaveNow’ın sözcüsü olmak için bir adım öne çıkmandan ötürü teşekkür ediyoruz. Farkındasındır ki pek çok ebeveyn bugünün politik iklimi yüzünden yüksek sesle konuşamıyor.  

Cinsiyet kimliklerini araştıran genç insanlarla birlikte yaşayan ve onlara değer verenlerin insanların “yanlış bedenlerde” doğabileceği ve insanın “asıl benliğinin” medikal tüketime bağımlı olduğu fikrine daha eleştirel ve sakınımlı yaklaşmalarını istiyorum. Bu tartışmaları “çünkü ben bir transım” yanıtından daha ötesine ulaştırmayı istiyorum.  Çünkü bu yanıt yeterli değil. Burada konuşulması gereken çok daha fazla şey var ve daha anlamlı cevaplara ulaşabilmek için saha zor sorular sorup sabırla beklemeyi çocuklarımıza ve gelecekteki toplumlara borçluyuz.

Ben sesimi duyurmak istiyorum çünkü biliyorum ki başkaları duyuramıyor. İnsanların geçimleri ve aile ve toplum içindeki huzurları söz konusu olduğunda konuşmak muazzam bir risk haline geliyor. Söylediğim hiçbir şey nefret ya da bağnazlık içermiyor, gelgelelim doğuştan gelen toplumsal cinsiyet kimliği ve tedavi olumlayan modellere dair baskın anlatımları sorgulamak  oldukça tehlikeli hamleler sayılıyor çünkü felsefi sorular bile trans bireylere karşı “epistemik şiddet” olarak değerlendiriliyor.

Bu kabul edilemez. Eğer tartışmanın bir tarafının sesi kesiliyorsa o halde rasyonel düşünemeyiz ya da iyi bilgilendiğimiz ve konuya hakim olduğumuz tercihler yapamayız. Vazgeçenlerin sesleri, disforik ergenlere ve cinsiyet normlarına uyum sağlamayan çocuklara odaklanan tartışmalara önemli katkılar sağlıyor. Ebeveynlerin çocuklarına “biraz duralım, dayanalım ve tüm bunları birlikte düşünelim” demelerinde hiçbir sorun olmadığını bilmelerini istiyorum sadece. Yani eğer “trans olmak” en yalın haliyle “ben buyum” demek olsaydı, “ben buyum” da tıbbi bir ihtiyaçla birlikte gelmeseydi tüm bunları daha derinlikli, daha çok düşünmemiz gerektiği konusunda burada ısrar ediyor olmazdım.

Eğer cinsiyet (burada bedensel, biyolojik bir olgu olan ‘sex’ kastediliyor), kimilerinin iddia ettiği gibi sosyal olarak inşa edilmişse, o halde neden doğuştan gelen cinsiyetlerini toplumsal cinsiyet kimliklerine uydurmak için değiştirmek zorundalar? Bu hiç mantıklı değil. Translara yönelik medikal prosedürler genç insanlara, onların atipik cinsiyet davranışlarının ve/veya gelişimsel olarak normal olan bedensel huzursuzluklarının uyuşmazlığın ve dengesizliğin göstergesi olduğu kisvesi altında pazarlanıyor. Sağlık açısından hiçbir sakıncası olmayan ergenlik sıkıntıları, ergenlik dönemindeki bağımsız kimlik oluşumunun zorlukları, tüm bu süreçler bir patoloji olarak gösteriliyor. Çocukların esnek olmalarına yardımcı olmak yerine, “cinsiyet kimliği araştırmaları” kapsamına giren pek çok yaklaşım algılanan ve sosyal olarak zorlanan baskıyı, zorluğu, izolasyonu ve sıkıntıyı doğuruyor.

Ancak, pek çok açıdan, toplumsal cinsiyet kimlikleriyle ilgili ortaya çıkan farkındalıklar oldukça anlamlı ve hepimizi “erkeksi” ve “kadınsı” olmanın ne anlama geldiğini düşünmeye sevk eden genç insanlara bunun için minnettarım. Onlar sayesinde pek çok kişi artık oyuncakların otuz yıl öncesine göre nasıl daha cinsiyetli olduğunu fark ediyor ve birçok ebeveyn erkek çocuklarının neden pırıltılı kıyafetler giyemeyeceğini ya da kız çocuklarımıza neden gülümsemelerini söylediğimizi sorguluyor. Bunlar elbette iyi şeyler! Ama tüm bu iyi şeylerin bedeli çocuklarımızın uzun vadeli fiziksel ve duygusal sağlığı oluyor maalesef.

Hikayemizi bu karışıma ekliyorum çünkü bizim hikayemiz, basında zaten baskın olana alternatif bir yol sunuyor. Herkese “aslında bir erkek” ya da “kız” olduğunu duyuran “cesur trans çocuklar”a ek olarak, bedenlerinin cinsiyetleri ile tereddütler yaşayan ve hayatta cesurca kendilerinde bir sorun olduğunu, bir şekilde bedenlerinden yanlışlık olduğunu, kendilerinin ya da başkalarının bedenlerine dair algılarının düzeltilmeye ihtiyacı olduğunu düşünmeden ilerleyebilen cesur çocukları vurgulamak istiyorum.

Kızım da ben de, başka ebeveynlerin ve gençlerin, sağlıklı vücut parçalarını operasyonla aldırmadan, endikasyon dışı kanser ilaçları ve karşı cins hormonları almadan da cinsiyet huzursuzluğu ile başa çıkmanın mümkün olduğunu bilmelerini istiyoruz.

Ebeveynlerin soru sormalarını, derine inmelerini, şüpheci olmalarını istiyorum. Çocuklarınızı ve onların bu konudaki destekçilerini yalnızca “işte”, “çünkü böyle hissediyorum” ya da “ben buyum” gibi cevaplardan daha derine inmeleri için zorlamalısınız. “Neden?”i, “bu ne anlama geliyor?”, “bu his nereden geliyor?”u sormalı ve cesurca üzeri örtülü olan nedenleri keşfetmelisiniz. Kadın gibi ya da erkek gibi “hissetmek” ne anlama geliyor? Bu hisler neden sağlıklı bir bedene tıbbi müdahale gerektiriyor? Yani, bir düşünsenize, nasıl oluyor da birdenbire bu kadar çocuk “yanlış bedende” doğabiliyor?

¹ Özgün metinde ‘transgender’ geçen yerlerde, aynı şekilde bırakmamızın gerekmediğini düşündüğümüz durumlarda hem İngilizcede hem Türkçede yaygın olarak kullanılan ‘trans’ sözcüğünü tercih ettik.

² Gender sözcüğü Türkçeye ‘toplumsal cinsiyet’ olarak çevrilmiştir ve böyle kullanılmaktadır. Metinde bu çeviriyi yaparken bazı kısımlarda sözcüğü ‘gender’ olarak bırakmanın daha doğru olacağını düşündük. Çünkü söz konusu durumlarda anlam toplumsal bir olgu olmaktan ziyade kişiye has bir nitelik olarak kabul ediliyor ve değerlendirmeler ona göre yapılıyor.

³ ABDli Jazz Jennings 5 yaşından itibaren Youtube videoları ve TV programlarıyla ünlenen, cinsiyet geçiş süreci kamuoyu tarafından izlenen en genç ve popüler transgender şahsiyetlerden biri.