Bu Bir Kadın Yürüyüşü Değildir

Bu seneki 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüyle ilgili, etrafımdaki feminist kadınlarla konuştuğum, kendim gözlemlediğim ve sonrasında sosyal medyada yansımalarını gördüğüm bazı konularla ilgili düşüncelerimi bir yazı haline getirmek istedim. Yaklaşık yedi sekiz senedir düzenli olarak 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüne katılan bir kadınım ve hemen hemen her seferinde aynı kadın arkadaşlarımla buluşur, öncesinde dövizlerimizi hazırlar, yürüyüş alanına geçeriz. Bu seneki feminist gece yürüyüşünde, daha önce hiç görmediğimiz kadar çok erkek vardı. Eskiden yolun kenarından fotoğraf çeken erkek gazeteciler de dahil olmak üzere, Meral Akşener maskesi takmış adamlardan “Kadına kalkan eller kırılsın” diye slogan atanlara pek çok erkek alandaydı. Polis şiddeti ve gözaltı tehdidine rağmen yürüyüşe katılmak, özellikle son üç senedir oldukça zor bir hale geldi. İşin bu kısmına bu yazıda değinmeyeceğim, ancak polis şiddetinin, yürüyüşle ilgili diğer konuları “ayrıntı” haline getirmemesi gerektiğini düşünüyorum ve bu konunun da erkek egemenlikten bağımsız olmadığı ve konuşulması gerektiği kanaatindeyim.

Feminist Gece Yürüyüşüne ve genel olarak feminist eylemlere erkeklerin katılıp katılmaması, uzun süre tartışma konusu olmuş bir mevzu. Ancak genel feminist kanı, kadınların geceleyin, yanlarında erkek(ler) olmadan rahatça sokakta yürüyebilmesi gibi temsili bir önemi olması bir yana; kadın kadına eylem yapmanın, erkeklerin var olması durumunda onların tok sesleri tarafından bastırılmadan ses çıkarmanın; dahası, fail olabilecek bir erkekle yan yana gelmeden, kadınlar için güvenli bir alan kurabilmenin önemli olduğu yönündeydi. Nitekim kadın katillerinin, başka kadınları anma eylemlerinde yürüdüklerine de şahit olduk.

Peki, bu sene değişen ne oldu? Önceki senelerde özellikle kimi sosyalist örgüt ve çevrelerden gelen, “devrimci” ve karma 8 Mart taleplerine yönelik, erkeklerin alana girmemesi için kavga veren feministler neden bu kadar yoğun bir erkek katılımına ses çıkarmadı ya da çıkarmadık? Bu sorunun cevabının, son iki üç senedir daha çok sosyal medya üzerinden ilerleyen self ID (salt beyana dayalı cinsiyet) ve daha uzun yıllardır feministler arasında devam eden “feminist özne” tartışmalarında yattığını düşünüyorum.

Biyolojik cinsiyetin bir toplumsal kurgudan ibaret olduğu iddiasıyla bedenlerin dişil ya da eril sayılamayacağını, temel alınması gerekenin toplumsal cinsiyet olduğunu söyleyen ve oldukça kabul gören, kabaca kuir feminist olarak adlandırılabilecek teori, cinsiyetin sadece kişilerin beyan ettikleri cinsiyet kimliklerine dayandırılabileceğini savunuyor. Bu durumda bir kişinin erkek, kadın ya da “non-binary” (her iki cinsiyete de ait değil) olduğunu ancak kişinin beyanı neticesinde öğrenebiliriz. “İkili cinsiyet rejimi”ni yıkmayı amaçlayan bu yaklaşım, pek çok feminist tarafından, erkek faillerin adını koymayı imkânsızlaştırdığı; kapsayıcı olmak adına, kadın yerine “rahimli insanlar” gibi ifadeler kullanarak kadınlığı yeniden sildiği yönünde eleştirildi. Eleştirilerin bir kısmı da feminizmin, “ezilen herkesin ideolojisi” haline getirilerek kadınların feminist hareketten de silindiği şeklindeydi (bkz. “Feminizmin kadın olmakla alakası yok ki?”). Ancak bu eleştirileri yapan kadınlar, TERF (Trans Exclusionary Radical Feminist/Trans Dışlayıcı Radikal Feminist) şeklinde yaftalandılar. Yaftalandılar diyorum, çünkü kendini bu şekilde tanımlayan hiçbir grup yok, bu kısaltma daha ziyade biyolojik cinsiyetin yok sayılamayacağı gibi görüşlere sahip kadınları karalamak için kullanılıyor. Bu şekilde itham edilen kadınların homojen bir grup oluşturduğu, trans kadınları dışladıkları ya da hepsinin radikal feminist oldukları söylenemez. Bu konuda uzun tartışmalar döndü, bu yazıda tekrar etmeyeceğim.

Yürüyüşün karma hale gelişine tekrar döneyim. TERF diye yaftalanan pek çok kadının sorduğu temel birkaç soru vardı: “Kişilerin beyanlarını bilmeden onlara erkek diyemiyorsak öldürenin, tacizcinin ya da yanımızda yürüyenin erkek olup olmadığını nasıl anlayacağız? Erkekler ‘benim kadın olup olmadığımı nereden biliyorsun?’ diye sorduklarında ne cevap vereceğiz?”. Bu sorulara alayla cevap verenler ve hiçbir erkeğin böyle bir beyanda bulunmayacağını, bunun ne kadar zor olduğunu söyleyenler oldu. Tabii, resmi olarak bunu yapmak zor olabilir; ama tam da kadınların alanlarında, zaten kadınların karşı çıkamayacaklarını düşündükleri anlarda neden olmasın? Nitekim bu seneki yürüyüşte hiçbir kadının dönüp “erkekleri burada istemiyoruz” diyememesinin en önemli sebebinin, karşısındakinin beyanını bilmediği için TERF diye yaftalanma korkusu olduğunu, yukarıda bahsettiğim gibi, kadın arkadaşlarımla konuşmalarıma ve sosyal medyadaki tepkilere bakarak çok rahatlıkla söyleyebilirim.

Örnek verelim: Bir kadın, Twitter hesabında, eylem alanında fotoğraf çeken bir erkeğe “Burası kadın ve LGBTİ+lar için” diyerek alanın dışına çıkması gerektiğini söylediğini, adamın da “Ne yani, ben olamaz mıyım? Belki kadın hissediyorum?” diye cevap verdiğini yazdı. Ardından da “özrünü” dile getirdi: “Cümlemin yanlış anlaşılmasını istemem, cis-het olduğundan emin olduğum birisi için böyle konuştum. Yoksa alanda beyan sormak gibi bir şiddet biçimine asla başvurmam.” Adamın verdiği cevap şüphesiz alaycı, hadsizce. Ancak soru geçerli: Nereden bileceğiz o kişinin beyanını? “Cis-het olduğundan” nasıl emin olabiliriz birinin? Hetero olduğundan emin olmak zaten mümkün değildir ve bence gerekli de değildir. Burada asıl konu cinsel yönelim değil, cinsiyet. “Alanda beyan sormak gibi bir şiddet biçimi”ne de başvuramayacağımıza göre ya bize malum olacak ya da susup yürümeye devam edeceğiz. Nitekim sustuk. Pek çok kadın, 19 senedir kadınlar için yapılan bu yürüyüşte rahatsızlıklarını dile getiremediler. Dahası, sadece cis-het değil, gey ya da biseksüel erkeklerin alana girmesini istememek gibi gayet politik bir beklenti (evet, gey/biseksüel erkekler de kadın düşmanı olabiliyorlar ve kadın yürüyüşünün öznesi değiller) adeta kabul edilemez hale gelmiş oldu.

Deniz Kandiyoti’nin de yakın zamanda belirttiği gibi, “Kendini özne olarak daha yeni telaffuz etmeye başlamış bir kesime, kadınlara ‘siz esnek olun’ diye dayatamazsınız. Daha öznelliği olduğu anda bastırılmış oluyor.” Türkiye’de kadınlar, onlarca yıl mücadele edip sonunda özne olabilmişken ve kazanımlarının böyle tehlikede olduğu, temel yaşam hakkına kadar yeniden savaşılmak zorunda olunan böyle bir zamanda feminist hareketi “ezilen herkese” açmak, kadınların kendi taleplerini, ötekini incitmemek adına dile getiremeyecek noktaya gelmesine sebep oluyor. Yine Kandiyoti, aynı konuşmada, bir insanın cinsel yönelimiyle politik tercihi arasında doğrudan bir bağlantı kurulmasının yanlış olduğunu; gey, lezbiyen ya da biseksüel olmanın, beraberinde özgürlükçü/eşitlikçi olmayı getirmediğini, yine kendi çalışma sahasında da iletişim kurduğu muhafazakâr gey erkekleri örnek vererek öne sürüyor. Bu noktanın önemli olduğunu düşünüyorum. “Feminizmin öznesi, patriyarkadan olumsuz etkilenen herkestir” dendiğinde, çok küçük bir azınlık (zengin, Batılı, heteroseksüel, orta yaşlı erkekler) dışında herkes feminist politikanın nasıl işleyeceği hakkında söz sahibi haline geliyor. Çünkü hetero erkekler arasında da belli hiyerarşiler var ve ataerki, erkekleri de çeşitli şekillerde eziyor. Ancak bu durumda mücadelenin “kime karşı” verileceği sorusu havada kalıyor. Kadınların, kadınlarla beraber, kadınlar için mücadele etmesi; bunu yaparken de kendi politikalarını kendilerinin belirlemesi gibi bir talep, kapsayıcılık adına yok sayılıyor. Oysa hareketi ve özelde feminist yürüyüşü “ezilenlerin ideolojisi/mekânı” haline getirmek yerine, siyasetler arası ittifaklar kurmak ve kadınların kendi seslerini korumasını sağlamak, özellikle Türkiye özelinde bir çözüm olamaz mı(ydı)? Kadın yürüyüşünün kadın yürüyüşü olarak kalması, öznelliğini yeni kazanmış kadınlar için gerçekten gerekli ve önemli bir istek değil mi?

Peki, erkeklerle beraber yürümek istemeyen kadınlar neden sustu? TERF diye yaftalanmak bu kadar mı kötü? Belki sosyal medyada ciddiyetini fark etmiyoruz ama alanda onlarca TERF içerikli pankart ve hatta üzerine TERF etiketi yapıştırılmış bir çöp kutusu varken; feminizmin en büyük düşmanı ve şu andaki en büyük tehdidi siyasal İslam ya da tacizci, tecavüzcü, katil erkekler değil de bir kısım “radikal feministler”miş (Türkiye’de kaç radikal feminist var, bir ara bakmak lazım tabii), en büyük şiddet tehdidi yine kadınlardan geliyormuş gibi kadın yürüyüşünde kadınlar hedef alınırken, evet, kadınlar susacaklardır. Ki zaten onlara bu defalarca söylendi. “Ayrıcalıklı konumunuzu kabul edin, susun, biraz kenara çekilin.” Nedense ‘ikili cinsiyet rejimi’ni yıkmaya, rejimin baskıcı tarafı olan erkeklerin alanlarından değil, kadınların alanlarından başlandı. Onur Yürüyüşü’ne sahip çıkmak gerekirken Feminist Gece Yürüyüşü, “herkes için bir vaha” haline getirildi. Kadınlar hariç.

Kadınlar hariç diyorum, çünkü bunu bir iki kadından değil, senelerdir yürüyüşe gelen birçok kadından duydum: “Bu sene, sanki başkasının eylemine misafir olarak gelmiş gibiyim.” Örneğin, yürüyüşe beraber katıldığım kadın arkadaşlarımdan biri, yürüyüş sırasında bir süre bizden ayrı düştü. Bu sırada alandaki bir erkeğin tacizine uğramış ve ona elindeki femina bayrağıyla vurarak adamı uzaklaştırmış. Yanı başımızda yürüyen erkeklere, bizi taciz edene kadar hiçbir şey diyemeyişimizin bir sebebi, hemen önümüzdeki TERF temalı dövizlerdi.

Sonuç ne oldu peki? Onca sene, “9 Mart Solcu abilerin pankart eleştirme günü” diyerek solcu erkekleri feminizme olan tavırları konusunda eleştiren feministler (ki buna ben de dahilim) politik olarak eşitlikçi olması mümkün olmayan ülkücü erkeklerle beraber yürümek zorunda kaldı. Öyle bir noktaya geldi ki iş, sanki tek düşman radikal feministler ve solcu erkeklermiş gibi bir söylem hâkim oldu. Bunun iki tehlikesi olduğunu düşünüyorum: İlki, milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin, yapısı gereği cinsiyetçi ve ataerkil olduğunun göz ardı edilmesi ve sanki bu ideolojinin siyasal gücü ve toplumsal olarak hegemonik konumu sol ideolojiyle eşitmiş gibi bir söylem ortaya çıkabiliyor. İkinci ve bence çok daha büyük olan tehlikeyse, erkeklerin politik konumları sorgulanmazken kadınların feminizm içindeki farklı pozisyonları bile didik didik edilerek kadınlar, şiddet failleriyle aynı kategoride değerlendiriliyor. Oysa kadınlar, emekleri ve bedenleri sömürülürken, sürekli boyun eğdikleri ya da eğmedikleri erkekler tarafından öldürülürken, tecavüze uğrarken ve hatta aşağılanırken onların politik düşünceleri değil, cinsiyetleri hedef alınıyor.

Çünkü kadınlar, düşünceleri, savunuları ne olursa olsun ataerkinin hedefindeler. Öldürülen kadınlar hakkında “Transfobik birine üzülemem” şeklinde konuşulması, “bazı kadınların” şiddeti hak ettiği söylemine hizmet ederken ataerkil düzene sistematik olarak karşı çıkmayı engelliyor. Bu ülkedeki kadınların büyük bir çoğunluğunun AKP’ye oy verdiğini, hatta AKP’nin, muhafazakâr kadınların desteğiyle güçlendiği gerçeğini göz önünde bulundurursak şiddete uğrayan kadınların da büyük çoğunluğunun muhafazakâr kadınlar olabileceğini hatırlamamız ve kadına yönelik erkek tahakkümüne sistematik olarak karşı çıkabilmek için yeni makbul kadınlar yaratmaktan kaçınmamız gerekiyor. TERF yaftasının tam da bu nedenle hafife alınmaması gerektiği görüşündeyim. Nitekim Avrupa’da yüzlerine yumurta atılan, toplantı yerlerinin camları kırılan radikal feministlere de önce “TERFlere ölüm, TERFleri döveceğiz” gibi sosyal medya mesajları atılmıştı. Son olarak Paris’te iki feminist eyleme saldırı düzenlendi ve “1 Trans Kurtar, 1 TERF Öldür” grafitileriyle birlikte “Bir Kurşun, Bir TERF, Sosyal Adalet” sloganları atıldı. “TERFleri dövelim demek kadına şiddet değildir” demek, kadınların belli durumlarda (eşini aldatmak, ona karşı gelmek, itaat etmemek gibi) dövülebileceğini savunan muhafazakâr yaklaşımlara paralel bir söylemdir. Kendi ideolojik konumuyla aynı noktada olmayan kadınların şiddet görmesinde beis görmemek, dümdüz kadın düşmanlığıdır. Muhafazakârlar kendi şeytan kadınlarını yaratırken feminizm içinde de belli kadınların şeytanlaştırılması, aynı muhafazakâr ataerkil politikaya hizmet edecektir.

Yazı boyunca trans kadınlardan ayrıca bahsetmedim. Çünkü kadınlar derken trans kadınları da kastediyorum. Mesele trans kadınlarla alakalı değil; mesele “self ID” ideolojisinin, hele hele Türkiye gibi baskıcı muhafazakâr bir iktidar ve toplum yapısında kadınlar için nasıl tehlikeli sonuçlar doğurabileceği. Umuyorum yeni bir yol, yeni bir söylem geliştirebilir ve bir sonraki Feminist Gece Yürüyüşüne daha fazla kadının katılımını sağlayabiliriz.

“Dünyayı Kim Öldürdü?”: Ekofeminizm ve Dünyayı Yeşertmek

Bu metin yazarın izniyle İmdat Freni sitesinden alınmıştır.

Ekofeminizmin temel savı kadın ve doğanın aynı sömürünün kurbanı olduğu, akıl ve medeniyetin alanından dışlanarak daha alt bir seviyede konumlandırıldığı böylelikle tahakküm altına alınmalarının, metalaştırılmalarının normalleştirildiğidir.”

AYGÜN ŞEN

“Dişi gezegen, herkes için yeniden yeşil olacaktır”

Françoise d’Eaubonne

Neoliberalizmin geri dönülmez noktaya getirdiği ekosistemin tahrip edilmesi süreci sadece bilim insanlarının ve çevrecilerin değil, dünya kamuoyunun da gündeminde artık. Yakın zamanda Avustralya’da günlerce söndürülemeyen yangınlar sayısız canlının ölümüne sebep olurken küresel ısınmanın yangınların şiddetine etkisine dikkat çekildi. Sermayenin açgözlülüğü gezegeni yok oluşun eşiğine getirmişken dev barajlar, madenler, zehir saçan endüstrilerden sorumlu şirketlerle çıkar ilişkileri ortaya dökülen hükümetlerin, çöküşü yavaşlatacak önlemleri almakta bile isteksiz oldukları görülüyor. İklim eylemcileri hükümetleri acil önlemler almaya zorlayacak baskı grupları oluşturmaya çalışırken, krizin bedelini en ağır şekilde ödeyenler yoksullar ve yoksulların en savunmasızları da kadınlar ve çocuklar.

Ekofeminizme neden ihtiyaç var?

“Ekofeminizm” terimi ilk kez Fransız araştırmacı Françoise d’Eaubonne tarafından 1974’te “Le Féminisme ou la Mort” (Ya Feminizm Ya Ölüm) kitabında kullanılır. Sözcüğü kullanırken d’Eubonne’un amacı, ekolojik hareketlerin potansiyelini ilan etmek ve kadınları ekolojik bir devrime öncülük etmeye çağırmaktır. Aynı yıl Shelia Collins “A Different Heaven and Earth” (Farklı Bir Cennet ve Yeryüzü) kitabında cinsiyet ayrımcılığı ile ekolojik yıkım arasındaki bağa dikkat çeker; ekolojik yıkım, ırkçılık, sınıf sömürüsünün ataerkil yapıyı ayakta tutan parçalar olduğunu vurgular. 1970’lerden itibaren İkinci Dalga feministlerin tartışmaları ile perspektifi genişleyen ekofeminizm içinde farklı yaklaşımlar olsa da doğa ve kadının erkek medeniyeti tarafından kültür ve aklın alanından dışlanarak aynı şekilde sömürüldüğü görüşü merkezdedir.

Antik dönemde yurttaş sayılmayan, felsefe ve aklın alanından dışlanarak doğurma işlevine ve ev idaresine indirgenen kadın, sonraki yüzyıllarda dinsel öğretiler ile kirli ve günahkâr sayılarak değersizleştirilir. İnsanlığın cennetten, bedensel emek ve acının olmadığı göklerden kovulmasının nedeni Havva’nın günahkarlığıdır. Doğadaki canlı ve cansız tüm varlıklar, tıpkı kadın gibi, Ademoğlunun üzerinde egemenlik kurması, faydalanması, tarlasını ve kadınını nasıl istiyorsa öyle sürmesi için tanrı tarafından bahşedilmiştir. Aydınlanma Çağı düşünürleri de kadının erkekten daha düşük zihinsel ve bedensel güce sahip olduğunu söyler, toplum için faydalı bir eş ve anne olmasını sağlayacak kadar eğitim almasının yeterli olduğunu savunur. Böylelikle kadın ve doğa, erkek dinin zincirlerinden kurtulsa erkek bilimin zincirleri ile bağlanır. Doğayı sömürerek ekosistemi yıkımın eşiğine getiren insan-merkezciliği konuşurken aslında erkek-merkezci bir sistemden bahsettiğimizi, Batılı beyaz erkek tahakkümüne dayandığını hatırlamak gerek. Platon’dan Descartes ve Bacon’a kadar bilim ve felsefenin temellerini atan düşünürler yüzyıllar boyunca doğayı insan aklının biçim vereceği, üzerinde egemenlik kuracağı ruhsuz bir mekanizma olarak görürken denetim altına alınması gereken bu doğaya kadınlar, köleler, yerli halklar da dahil edildi.

Neoliberalizm ile otoriter/faşizan iktidarların iş birliği, gezegenin her köşesini doğa düşmanı projelerle yağmalayıp zehirlerken ekosistem insanlarının (Ramachandra Guha ve Juan Martinez Alier’in kavramlaştırmasıyla geçimi için bölgesel doğal kaynaklara büyük oranda ihtiyaç duyan, gündelik yaşamı ekolojik yıkımdan en çok zarar gören topluluklar veya bireyler), kadınların, yerli halkların yaşam biçimine büyük zarar veriyor. Örneğin Hasankeyf’te Ilısu, Amazon’da Belo Monte baraj projeleri nedeniyle yerinden edilen topluluklar kentin kıyısında sağlıksız koşullarda yaşamaya ve çalışmaya mahkûm ediliyor. Yüzyıllardır kolektif emek ile küçük çapta tarım ve hayvancılık yaparak geçinen kadınların, ailelerinin gündelik geçimini sağlarken endüstriyel şirketlerin sağlıksız gıdalarını tüketmekten başka şansı kalmıyor, toprakla bağı koparılan kadınlar tüketici haline getirilerek piyasaya entegre ediliyor. Akarsuların, toprakların, mevsimlerin, inanç ve geleneğin hala önemli bir parçasını meydana getirdiği kültürler, yerli halkların yerinden edilmesi nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ekofeminist Vandana Shiva, piyasa ve kalkınma adı verilen modern yaratılış mitinin, doğanın, kadınların ve Üçüncü Dünya’nın feda edilmesine dayandığını vurgular. Günümüzde gelinen nokta bu kesimlerin yoksullaşmasının ötesinde, sanayi ve ticaret alanına dahil edilemeyen tüm kültürlerin tamamen gözden çıkarılmasıdır. Küresel şirketlerin tohum patentleme süreçleri ile kadınların bin yıllardır tohum saklama, nesilden nesile geçen doğa bilgisi ve yöntemlerle üretimdeki dişil soykütüğü oluşturma pratikleri, üretimden gelen güçleri, eyleyicilikleri ortadan kaldırılıyor. Kapitalizm sadece doğanın armağanları olan kaynaklara değil, doğa ile kurulan yaşamsal bağa da el koyuyor.

Doğanın ve Dişi Bedenin Sömürülmesi

Ekofeminizmin temel savı kadın ve doğanın aynı sömürünün kurbanı olduğu, akıl ve medeniyetin alanından dışlanarak daha alt bir seviyede konumlandırıldığı böylelikle tahakküm altına alınmalarının, metalaştırılmalarının normalleştirildiğidir. 70’lerde bu konu tartışılmaya başlandığından beri radikal ekofeministler içinde farklı yaklaşımlar mevcut. Derin ekolojiye yaklaşan ve Toprak Ana Gaia mitinden beslenen, kadınların doğaya yakınlığının dişilikten kaynaklandığını öne süren özcü yaklaşımlar tahakkümün toplumsal katmanlarını göz ardı ederek dünyayı kurtarmanın yolunun içsel keşif ve doğayla bağların hatırlanması, doğanın insandan bağımsız değerinin takdir edilmesinden geçtiğini iddia eder. Küresel kapitalizmin bu içsel keşif yolculuğunda kadınlara eşlik edip etmeyeceği sorusu bir yana, dişiliğe yüklenen “doğaya en yakın” olma özelliği Antik Yunan’dan beri tekrar edilen “kültürün ve aklın ötekisi olan, denetim altında tutulacak ve sömürülecek doğa/kadın” anlatısına hizmet eder. Bu özcü yaklaşımlar ırkçılık, militarizm, sömürgecilik, yoksulluk, emperyalizm gibi hayati meseleleri görmezden gelerek “besleyip büyüten anne” rolünü kadınlara bir kez daha dayatma riskini taşır.

Juan Martinez Alier, Arundhati Roy, Ramachandra Guha gibi ekolojik adalet ve yoksulların çevreciliği alanının önemli araştırmacıları, yoksul halk kesimlerinin özsel olarak çevreci olmadıklarını, geçim kaynağı ve yaşam alanı olarak doğaya bağımlılıklarının bilincinde olmaları nedeniyle dev şirketler ve doğa arasındaki bir anlaşmazlıkta doğayı korumayı seçtiklerini vurgular. Ekofeminist Vandana Shiva da benzer şekilde Chipko hareketi gibi kadınların önderlik ettiği doğa koruma mücadelelerinde Kuzey-Güney ayrımı yapar. En temel ihtiyaçları için doğanın kaynaklarına ihtiyaç duyan Güney ülkeleri kadınları sadece tinsel bir bağ, özden gelen bir yakınlık, bilinçli bir ekomerkezcilik nedeniyle değil, gündelik yaşamlarını sürdürebilmek için ağaçları, su kaynaklarını ve toprağı küresel kapitalizmin sömürüsünden korumak zorundadırlar.

Gezegeni yok olmanın eşiğine getiren sorunları tanımlarken, dişi bedenin sömürülmesini, erkek ile kadın arasındaki biyolojik farklılıkları görmezden gelmeden tahakküm ilişkilerinin toplumsal inşa süreçlerini hesaba katan bir ekofeminizme ihtiyacımız var. Kadını biyolojisinden ya da toplumsallığından birini seçerek özgürleşmeye çağırmak bizi özcülüğe, yaratılışçılığa ya da mekanik, boş bir kabuk olarak beden algısına, yani ikili karşıtlıkları yeniden üretmeye götürür. Ekosistemi akıldışı bir mistisizmle kuşatmak ya da insan faydası için var olan ruhsuz bir mekanizma olarak görmekle aynı kaynaktan beslenen düalist bir dünya görüşüdür bu. Doğanın ve kadının sömürüsünün kaynağı biyolojik var oluşlarında değil bu oluşa binlerce yıldır yüklenen pasiflik, akıl dışılık gibi değerlerde, toplumsal inşalardadır.

Her savaşta petrolün, madenin, toprağın yanında kadın bedeninin de ganimet olarak sömürülmesinde doğa ile kadının metalaştırılmasının sonucunu görüyoruz. Çin’de kız çocukların ayaklarının bağlanmasından Viktoryen Dönem korselerine, yerli kadınların zorla kısırlaştırılmasından günümüz estetik cerrahisine kadar tahakküm pratiklerinin üzerinde uygulandığı kadın bedeni ile atıklarla zehirlenen, kaynakları yağmalanan doğa aynı sömürgeci sistemin kurbanlarıdır. Dişi beden ve doğa birbirine dönüştürülerek, logostan dışlanarak köleleştirilir. Ekosistemi kurtarmanın, sömürü ve yağmanın olmadığı bir sistem için mücadele etmenin yolu sorunları şekilsiz ve teşhis edilemez bir hale getirmek değil. Irk görmeden ırkçılığı görmenin mümkün olmaması gibi, cinsiyeti görmeden cinsiyetçi sömürüyle mücadele edilmesi mümkün olamaz.

Distopyen Kurgular ve Ekofeminist Devrim

Val Plumwood’un belirttiği gibi, Antik Yunan filozoflarından beri yoğunlaşarak devam eden erkek aklın ve ‘rasyonel’ düşüncenin kutsanması insanlığı en irrasyonel sonuca, ekosisteme verdiği hasar nedeniyle diğer türlerle birlikte kendi türünü de yok ettiği noktaya getirdi. Kadınlar ve doğa üzerindeki erkek tahakkümü gücünü erkek merkezli dinlerden ve bilimden alarak her köşesinde savaşların ve sömürünün hüküm sürdüğü küresel bir sermaye imparatorluğu yarattı. Küresel çapta sağın ve militarizmin yükselişi ile doğa ve kadın düşmanlığı el ele gidiyor. Distopyen anlatılarda totaliter devletler, mülteci düşmanlığı, militarizm, kadınların köleleştirilmesi ve ekosistemin çöküşü arasındaki bağ ortaya seriliyor. Bu popüler metinlerde kimyasallar, hastalıklar ve savaşlar nedeniyle çocuklar doğmuyor ya da sağlıksız doğuyor. Ekofeministlerin vurguladığı gibi kadınlar ve doğa benzer biçimde köleleştiriliyor. Hamile kalabilen kadınlar günümüz endüstriyel hayvancılığına benzer şekilde zorla dölleniyor, doğurtuluyor, yavrularına ve sütlerine el konuluyor. Mevcut gerçekliğimize baktığımızda mahşer sonrası senaryolarında zehirli atmosfer, su savaşları, besin kıtlığı yanında damızlık köleler haline getirilmiş, bedenlerine ve toplumsallıklarına el konulmuş kadınların yer alması tesadüf değil.

Hint asıllı yönetmen Deepa Mehta, Leila’da yağmur yerine balçık yağan ve çöp dağlarından mahşeri dumanlar yükselen, kastlara göre yüksek duvarlarla bölünen bir ülkeyi anlatır. Su ve besin kıtlığı yaşanan ülkede toplumun en alt sınıfı olan Doosh’ların su kullanması yasaklanmıştır. Kamera varoşlarda dolaşırken duvarlarda “Kimin ilerlemesi?”, “Siz ilerledikçe biz yanıyoruz” yazıları göze çarpar. Farklı kastlardan insanların melez çocuklarına devlet el koyar, kadınlara zorla kürtaj yapılır. Biyoiktidar üremeyi ulusun zenginliği olarak işe koşarken ulusun kimleri besleyeceği sorusunu yani kimlerin zenginlik, kimlerin yük olduğu sorusunu da sorar. Margaret Atwood’un ünlü eseri Damızlık Kızın Öyküsü’nde zehirlenmiş bir dünyada doğurganlığını koruyan kadınların üst rütbeli erkelerin soyunu devam ettirmek için sistematik tecavüze maruz bırakıldığı, bu ulusal zenginliğin başka ülkelere damızlık olarak ihraç edildiği kadın cehennemini okuruz. Tüm bu gelecek vizyonlarında politik ve ekonomik krizler, su ve besin kıtlığı kadınların yasal haklarına el koymanın ‘gerekçesini’ oluşturur. Çalışmalarının yasaklanması, hesaplarına el konulması ve erkek vasiler atanması gibi hak gasplarının ardından kadınların tamamen bedene indirgenerek damızlık kölelere dönüştürülmesi gerçekleşir.

George Miller’ın post-apokaliptik filmi Mad Max: Fury Road petrol savaşlarının ardından su savaşları ve nükleer savaş yaşanmış bir dünyada geçer. İnsan ömrünün kısaldığı, çocukların hastalıklı ve sakat doğduğu çöle dönmüş bu dünyada savaşan emperyalist devletlerden geriye yağmacı kabileler, yamyam çeteler kalmıştır. Ölümsüz Joe adlı liderin kabilesi, yakaladıkları erkekleri damgalayıp kan torbası olarak kafeslerde tasmalı halde tutarken, bekaret kemeri takılmış kadınları “Joe’nun damızlıkları” olarak dev bir kasaya kilitler, sütlerini sağıp depolar. Joe’nun barbar imparatorluğunda erkeklerin görevi savaş çocuğu (nux) olup öldürmek ve ölmek, kadınlarınki ise yeni savaş çocukları doğurmaktır. Valhalla’nın onları beklediğine inanan ve Joe uğruna ölmek için yarışırken “bana şahit olun” diye bağıran nuxlar, militarizmi saran halenin şahitlik, şehitlik, cennet gibi mistik kavramlarla nasıl örüldüğünü gösterir. Kanı, yavrusu, sütü zorla elinden alınan kurbanlar günümüz emperyalist barbarlığının varacağı gelecekteki ilkel barbarlığa dair bir vizyon sunmakla kalmaz, taşıyıcı annelikten endüstriyel hayvancılığa kadar günümüz insan ve hayvan sömürüsünün nasıl işlediğini gösterir. Perdede izlediğimiz bu dünya size çok gerçek dışı geldiyse bir kez daha düşünmenizi öneririm: Suriye’de IŞİD, Uganda’da Lords Resistance Army, Nijerya’da Boko Haram gibi radikal dinci örgütlerin cennet vaadedilmiş militanları, örgüte üye doğurması için kaçırılıp tecavüz edilen kadınlar, bu kadınları kendi aralarında alıp satanlar şu anda ve bu dünyada.

Filmin kahramanı Furiosa kadınları kurtarıp küçük bir kızken yaşadığı Yeşil Bölge’ye, “Nice Anneler” denilen kadın topluluğuna götürmeye çalışır. Kadınların kaçarken duvarlara yazdıkları sözler film boyunca tekrarlanır: “Bebeklerimiz savaş lordu olmayacak!” “Dünyayı kim öldürdü?” Hamile kadınların güven içinde doğum yapabilecekleri, “Nice Anneler”in sakladığı tohumları ekebilecekleri bir yer arayan Furiosa ve genç kadınların kaçışına Max de katılır. Bu çatışma ve kayıplarla geçen yolculuğun temsil ettiği mücadele, yönünü ve yuvasını kaybetmiş insanlığın yeni bir yuva arayışıdır.

Film dünyayı kimin öldürdüğü sorusunun cevabını vermekle kalmaz, kimin kurtaracağını da gösterir. Sadece sömürüyü ifşa etme değil, dişil bir soy kütüğü oluşturma ve ekofeminist bir vizyon sunma biçimi de önemlidir. Yaşlı kadının yıllardır koruduğu tohum çantasını ölmeden önce hamile bir genç kadına emanet etmesi, Max’in Ölümsüz Joe’yu öldürerek Hisar’a çıkan kadınları kalabalıkla birlikte izlemesi, ancak yukarı onlarla birlikte çıkmaması, Joe’nun el koyduğu suyun kayalıklardan aşağıda bekleyen kalabalık üzerine akması kadınların inşa edeceği geleceğin herkes için yeşil, barışçıl ve adil olacağını anlatır.

Hala kadınların kaç çocuğu hangi yöntemle doğuracağı hükümetler tarafından tartışma konusu edilebiliyorsa dişi bedenin tahakkümün merkezinde olduğu açıktır. Kadınlar ucuz işgücü, asker, yurttaş doğurup yetiştirmeleri için baskı altına alınır. Kadının bedeni ücretsiz emek, haz nesnesi, ganimet olarak sömürülürken tıpkı doğa gibi itaatkâr ve verici olması beklenir. Bu beklentilerle dolu değer sistemi biyolojik cinsiyetin bir sonucu değil, erkek egemen sistemin inşa ettiği toplumsal cinsiyetin yansımasıdır. Bu sistemle mücadele etmek için yapılması gereken biyolojik gerçeği reddetmek değil, üzerine inşa edilen değerler sistemini ortadan kaldırmaktır. Militarizmin, ırkçılığın, kadın düşmanlığının ve ekosistemin yağmalanmasının iç içe geçmiş bir çıkarlar sistemini beslediğini aklımızda tutarak tüm ekosistem sakinleri için daha yeşil bir feminizm ve daha feminist bir ekoloji mücadelesine hemen şimdi ihtiyacımız var. Biyolojik gerçeği de toplumsal inşa süreçlerini de inkâr etmeden anti-kapitalist, anti-faşist ve ekomerkezci bir politika sadece kadınları değil, tüm ekosistem sakinlerini kurtaracaktır. Ancak bu kez üzerimize yüklenen gezegenin fedakâr anneleri rolünü bir kenara bırakalım, taleplerimizi yeşil bir devrimden sonraya ertelemeyelim. Mücadelenin destekçileri değil mücadele edenleriz biz. Yeşil bir devrim için ortadan kaldırılması gereken tüm sömürü ve şiddet biçimlerine içkin olan kadın düşmanlığı devrimden sonra çözülecek bir semptom değil, hastalığın kendisi ve devrimin önündeki en büyük engellerden biridir.

Elbette kadınları seviyorlar, sadece amcıklardan hoşlanmıyorlar

HARVEY JENI

İngiltere’de bir süredir devam eden, cinsiyet kimliğinin yalnızca sözlü beyana dayanması talebiyle tırmanan bir tartışma mevcut. Bu tartışmanın kadınlara karşı nasıl bir tavırla yürüdüğüne dair bir fikir edinmek isteyenler için çevirdiğimiz bu yazı faydalı olabilir. Özgün metin 6 Mart 2018’de Medium’da yayınlandı.

 

1980’lerin sonunda Glam Rock tutkunu çekilmez bir ergenken, fen dersinde yine dalgın dalgın pencereden dışarıyı izliyordum ki bir anda irkildim. Önümdeki sırada oturan ve muhtemelen canı benimle aynı derecede sıkılmış olan sivilceli eleman arkasına dönüverip en yakın arkadaşıma ‘kaşar’ deme cüretini göstermişti.

İlk tepkim olan ‘şovenist domuz herif’ boş bakışlarla karşılanınca, probleminin ne olduğunu kısa ve öz ifade etmek yetmedi, çifte standartları açıklayan bir ders de vermem gerekti. ‘’Sen oğlanlar ve kızların aynı olmasını istemiyorsun’’ dedim, ‘’çünkü kızları sevmiyorsun.’’

Boş bakışları kibre dönerken ‘’Kızları tabii ki seviyorum’’ dedi, “sadece kaşarları sevmiyorum.’’

Son zamanlarda kendini kadın olarak tanımlamak isteyen birinin bunu herhangi bir kontrol ya da kurala dayanmadan yapıp yapamayacağına dair hararetli bir tartışmaya tanık oluyoruz. Söz konusu bireyden toplumsal cinsiyet hoşnutsuzluğu (gender dysphoria) olduğuna dair herhangi bir tıbbi teşhis ya da fiziksel/sosyal değişim sürecine dair herhangi bir kanıt talep edilmemesi gerektiği; kişisel beyanı üzerine hukuki ve kelimenin tam manasıyla kadın kabul edilmesi, böylece sadece kadınlara ayrılmış alan ve olanaklardan faydalanması talep ediliyor. Bunun için internette bir form doldurmanın yeterli olması gerektiği savunuluyor.

Beklenilebileceği üzere pek çok kadın öne çıkarak yalnızca biyolojik olarak değil aynı zamanda fizyolojik olarak erkek olduğu algılanabilen insanların kendilerini kadın olarak tanımlayabileceklerini, böylece kadın ve kız çocuklarının savunmasız kalabileceği yerler olan cezaevleri, sığınma evleri, soyunma odaları gibi cinsiyete göre ayrılmış alanlara girebilecekleri endişesini taşıdıklarını dile getirdi. Kadınlar iktidar ve nüfuz sahibi mevkilerde erkeklerle eşit oranda temsil edilmekten çok çok uzak. Hâl böyleyken -örneğin pozitif ayrımcılık uygulanan durumlarda- kadınlara değil kendini kadın olarak tanımlayanlara yer açmak yani cinsiyet yerine toplumsal cinsiyet kimliğini baz almak cinsiyetçiliğe karşı mücadelemizde ne anlama geliyor? Tarihsel olarak cinsiyetleri temel alınarak erkekler tarafından ezilen dişi insanların cinsiyetlendirilmiş gerçekliklerini tanımlamaları ve tartışmaları sınırlandırılırsa bunun sonuçları ne olabilir?

Özgür ve açık bir toplumdaki bireylerin böylesi devasa bir yasal değişikliğe dair makul sorular sorma ve olası alternatifleri araştırma özgürlüğü olması gerekir. Mesela üçüncü bir trans kapsayıcı, cinsiyetsiz soyunma odası uygulaması transların güvenliğini sağlarken, doğuştan kadın olanların cinsiyete göre ayrılmış güvenli alanlarını koruma altında tutabilir. Kadınların mücadeleyle kazandığı nadir kota uygulamalarından vazgeçmelerini beklemek yerine ayrı bir LGBT kotası uygulamasıyla onların da politik temsiliyetleri garantiye alınabilir.

Ancak bu meseleleri tartışmaya kalkışmak her nedense bu sesleri kısmaya yönelik çabalara toslamakta. Hem de kadınların endişeleri, bunların boş kuruntular olduğu hatta baskı ve şiddet içerdiği söylenip uçlaştırılarak lanse ediliyor. Bu yepyeni fikre sorgusuz sualsiz destek verilen hükümranlığın dışında kalmaya cüret edebilen herhangi bir kadın ‘trans dışlayıcı feminist’ ya da bunun kısaltması olan TERF (trans exclusionary radical feminist) olarak damgalanıyor ve hedef haline getiriliyor. Bu konuda açıkça eleştiri dile getiren kadınlar taciz edildi, karalandı hatta fiziksel saldırıya uğradılar.

Yüzyıllar boyunca erkekler kadınları kontrol altında tutmak için erkek egemen prensiplere göre erdemli kadını belirleyip onları makbul ve hadlerini aşan kadınlar olarak ayırdı. Cici kızlar ya da kaşarlar; çekici ya da değersiz olanlar; erdemli analar ya da bencil canavarlar; şimdi de makbul feministler ve TERFler. Kadınlar, kuralları kendilerinin koymadığı dünyada kendilerine yer açmaya çalışırken haliyle bu ayrımları reddettikleri kadar güçlendirebiliyorlar da.

Transaktivizme içkin cinsiyetçilik ve kişinin cinsiyetini kendi belirlemesine dair agresif ısrar pek çok sözde ‘cis’ erkeği saflarına kabul edip peşinden sürükleyerek onları heyecanlandıran bir fırsat sunuyor. UK İşçi Partisi’ndeki erkekler biyolojileri kendileriyle eşleşenleri merkezine alan bir feminizme olan hararetli ilgiyi keşfedince heyecandan yerlerinde duramaz oldular. Amerika kıtasında (ve dünyanın pek çok yerinde) çok sayıda trans seks işçisini öldüren erkek şiddetine karşı kampanya mı yürütüyorlar? Trans kadın ve erkeklerin ihtiyaçlarına uygun tasarlanmış destek hizmetlerinin bütçeleri için mi çalışıyorlar? Hayır. Bunun yerine görüşlerini beğenmedikleri kadınları gizli listelerle fişliyor ve onları sosyal medyada taciz ediyorlar.

— Chris Hughes: Amcık başkanı bana brosyalist dedi.

‘TERF’ü bir hakaret olarak sarfederken büyük keyif aldıkları belli olan bu cesur oğlanlar yeterince dokunulmaz olduklarını hissettiklerinde dilleri çözülüyor ve onun yerini ‘OROSPU’ ve ‘AMCIK’ alıyor. Uzun süre boyunca kadınların söylediklerini önemsermiş gibi davranmalarını gerektiren bir takım sinir bozucu sosyal kuralla zincire vurulduklarını düşünmüş olmalılar. Şimdi onlara hakaret edip insan gibi davranmalarının gerekmediği bir grup kadın takdim edilince, nihayet rahat nefes alıp uzun süre bastırdıklarını yüksek sesle ifade eder gibi görünüyorlar. Çok fazla şekerleme yedilirmiş 5 yaşında bir çocuğunkine benzer, sersemce bir havaları var.

— Chris Hughes: Argh, hakikaten sefil bir amcık, değil mi? — Jack Lister: Amcık sözcüğünü kullanmaya bayılıyorum ve sefil TERF’leri tarif etmek için de mükemmel bir yöntem. Her zaman senin yanındayım abicim, bu 18. Yüzyılda takılmış aptallar hepimize saldırıp duruyor.

Kadınlar bu tip bir tacizi hak etmek için ne yaptı? Hakikaten hangi suçu işlemek bu ağır hakaretleri haklı çıkarıyor? Kadınlığı biyolojik olarak dişiliği baz alarak tarif etmek ve buna bağlı olarak feministlerin mücadeleyle kazandığı cins temelli haklara sahip çıkmak. Bu kadar. Eğer dişi ve eril bedenlerin iki cins olarak ayırt edilebildiği bir gerçekliğe inanıyorsanız, özel alanlarınızı kiminle paylaşacağınıza ve dişi cinsiyetinizi tariflemek için nasıl bir dil kullanacağınıza dair söyleyecek sözünüz varsa bir TERF, orospu ve amcıksınız.

Kadın haklarına düşman olanlara eleştiri yöneltilmedikçe aşağılamalarını göstere göstere yapma konusunda daha çok özgüven geliştirdiler. Lily Madigan, Rochester ve Strood’da kadınlardan sorumlu olan yetkili (Women’s Officer) olarak görevlendirilen genç bir trans aktivist. Kısa süre önce oldukça sevilen ve saygı duyulan kadın bir vekile twitter’da bir ödül törenindeki kadın temsiline dair yaptığı yorum yüzünden kamuya açık şekilde saldırdı.

madigan

— Lily Madigan: Iyyy (-‸ლ) — Jess Phillips: Gidişata bakılırsa en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü de bir erkek alabilir.

TERF’ün sıkça şiddet tehditleriyle birlikte kişiyi karalama amaçlı hakaret olarak kullanıldığı pek çok kadın tarafından tarafından defalarca dile getirildi ama Madigan görevi politikada kadın temsilini teşvik etmek olduğu halde bu sözü kullanmaktan hiç çekinmiyor:

 

1_gK0dTX6pRXDbEGhjBvP-8w

— Lily Madigan: TERF’lerin feminist olmadığını görüyorum ve onlara TERD demeyi öneriyorum. Artık D’nin ne anlama geldiğine kendiniz karar verin. (D ile ‘dyke’ sözcüğünü kastediyor, toplumun belirlediği normlara göre erkeksi görünen lezbiyen kadınları aşağılamak için kullanılan bir sözcğk. Bu sıfatı benimseyerek kullanan lezbiyenler de mevcut ancak İngiltere’de negatif anlamı daha baskın.)

O sırada Amerikalı transaktivist ve Youtuber Riley J Dennis çok net bir açıklama içeren videosunu yayınladı: “TERF’lerden nefret etmek trans kadınları desteklemek demektir.”

Dennis burada erkeklere kendilerini aklama hediyesi sunuyor. Cins temelli haklarını korumak gibi düşüncesi bile ürkütücü olan bu suçu işleyen kadınlardan nefret etmenin onları iyi bir insan yaptığını söylemekle kalmıyor, aynı zamanda bu tavırda kadın düşmanlığı bulmanın temelsiz olduğunu iddia ediyor. Ne de olsa bu durumdan şikayetçi olmayan  bir sürü makbul feminist var, herkes de onları seviyor işte daha ne.

Gördünüz mü? Elbette kadınları seviyorlar, sadece amcıklardan hoşlanmıyorlar.

Kadın nefreti söylemindeki bu tırmanış aklı başında insanları endişelendirmeli. Cesur davranmalı ve gördüğümüzü dile getirmeliyiz: ‘Cis’ erkeklerden ve trans kadınlardan oluşan kimi gruplar tüm kadınları susup boyun eğecek kadar korkutan zehirli, tehditkar bir atmosfer yaratmak için ortaklaşa uğraşıyorlar. Bu da çok önemli buldukları cins temelli haklarının tehlikede olduğunu kavrayan ve kızları için bunları korumak isteyen kadınların direnişine direkt bir tepki olarak ortaya çıktı.

İşçi Partisi -elbette diğer partiler de- kadın üye ve seçmenlere yönelik bu apaçık gözdağı ve aşağılama furyasının karşısında ciddi bir duruş sergilemeli. Medeni politik mücadelede bunlara yer olmamasına rağmen suskunlukla karşılaşınca bu davranışlar iyice serpildi. Hayatlarına ciddi etkileri olacak kararlar alınmadan önce söz verildiği gibi kadınlara danışılmasına ve kamuya açık tartışmalar gerçekleştirilmesine olanak tanınmalıdır. Aksi takdirde fiili olarak seslerimiz kısılmış olacak.

Kadınların hakları ve güvenliği konusunda endişelerimizi dile getirmekle hata etmiş değiliz. Politikaya katılım göstermek ve kendimizi savunmak en temel hakkımız. Feministler bu hakkı bizim için uzun süre önce kazandılar ve biz de onu korumaya niyetliyiz.