“Seks İşçiliği” ve Fuhuş Gerçekliğinin Reddi

Feministlerin temel amacının, erkek egemen düzenin kadınlar üzerinde oluşturduğu baskıyı ortadan kaldırmak ve kadınların, onları bu sömürü sisteminin içerisinde tutan toplumsal zincirlerden özgürleşmesi için yollar bulmak olması, fuhuş kavramının her bağlamda seks işçiliği olarak anılması taraftarı olanlar için kaygılanacak bir mesele gibi görünmüyor. Seks işçiliğini, içinde yer aldığı endüstriyi temelden eleştirmeden savunan bu anlayış, fuhşun varlığının veya iş olarak ele alınmasının onun meşruiyeti için yeterliliğinin bir kanıtı olduğunu ima ediyor. Bunun yanısıra bu anlayış, erkeklerin cinsel “haklarına” erişimini garantileyen bu kurumun herhangi bir ticari faaliyetten farksız işlemesinin ve kadınların üzerinde uygulanan bu “hakların” kadınları özgürleştireceğini iddia ediyor. Nihayetinde ‘seks işçiliği’ çerçevesindeki haklardan bahseden pek çok insanın seks ticaretini; patriyarka, tahakküm, insan kaçakçılığı, erkek şiddeti gibi fuhşun temelini oluşturan gerçekliklerden muaf tuttuğuna sıklıkla tanık oluyoruz: Seks işçiliği, bazıları için güçlü ve cinsel olarak özgürleşmiş kadınların daha da güçlenmek ve özgürleşmek için herhangi bir iş gibi edinebilecekleri, ahlakçılığa karşı direnirken para da kazanabilecekleri bir fırsattan1 ibaret ve her kadın, içkin olarak, bu fırsata sahip!

Fuhşun ‘herhangi bir’ iş gibi, bir muhasebeci veya garson ile aynı düzlemde ele alınması, fuhşun safi bir “geçim kaynağı, yaşamak için herhangi bir kişinin yapabileceği”2 bir şey olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Teorik olarak herhangi bir kişi seks endüstrisi içinde olabilir ama bu fikrin öne çıkarılması bu endüstrinin mağduru olan çoğunluğu, yani kadınlar ve çocukları göz ardı etmek anlamına geliyor. Seks endüstrisindeki cinsiyet dağılımındaki inanılmaz uçurum, kadınların ataerkil hiyerarşideki konumlarının ve işlevlerinin yadsınamaz bir örneği. Fuhuş meselesini bir cinsellik hizmeti olarak çerçevelemek, fuhuş dinamiğindeki eşitsizliği ve sömürünün hasır altı edilmesine, fuhuş yaptıranların – pezevenklerin ya da devletin – ve seks satın alanların ise erkek olduğunu unutmamıza sebep oluyor.  Mesele sadece ve sadece seks olsaydı, erkek egemen anlayışın kadını erkeğin cinsel haz aracına indirgemesi ile bir ilgisi olmasaydı, kadınların da erkekler kadar bu hizmetten yararlandığını ve erkeklerin de kadınlar kadar bu hizmeti verdiğini görürdük. Özellikle, bu kadar güçlendirici olduğu iddia edilen bir mesleğin erkekler tarafından es geçilmesi düşünülemez bir şey olurdu. Ancak böyle bir durumun aksine kadınları fuhşa iten kurumların, kişilerin ya da deneyimlerin; kadınların seks endüstrisine girmeden veya sokulmadan önce bile kadınları bu endüstriye hazırladığını ve kadınlara başka seçim şansı bırakmayacak şekilde bir toplumsal gerçekliğin tasarlandığını görüyoruz. Seks endüstrisinde yer alan 854 kişi ile yapılan bir araştırmada hayatının belirli bir döneminde evsizlik yaşamış veya yaşamakta olanlarının oranının %75 iken çocukken istismara uğrama oranının %63 olduğu tespit edilmiş.3 Türkiye’nin 63 yasal genelevinde bulunan pek çok kadın sevgilileri, kocaları, babaları ya da erkek akrabalarınca fuhşa zorlandıklarını, genelevlere satıldıklarını anlatmışlar.4 Buna göre fuhşun aslında kimin geçim kaynağı olduğu ve neden herhangi bir kadın tarafından rastgele tercih edilmediği anlaşılabilir.

Fuhşun iş olarak görülmesinde yatan bir diğer sebep ise cinselliğin kişinin bedeninden ve duygularından ayrı bir meta olarak piyasaya sunulabileceği düşüncesi. Jeffreys’in de belirttiği gibi seksin bir hizmet olabileceği fikri, fuhşun ev içinde kadının görünmeyen emeği ile birlikte “yeniden üretim emeği” kategorisine yerleştirilmesinden kaynaklanıyor.5 Kadınların çocuk bakmak, yemek veya temizlik yapmak, hastaya bakmak gibi ev içinde görevi olarak görülen görünmeyen emeği,  “sosyal gereklilik” şeklinde nitelendirilir. Kimin yaptığından bağımsız, birisinin bu eylemleri yerine getirmesi gerekir ve ataerkil bir düzende bu çoğunlukla kadın olur. Seksin hizmet olarak sunulabileceği düşüncesi, cinselliğin de bir “sosyal gereklilik” olduğu fikrine dayanır. Bu düşünceyi savunanlar için, gün geçtikçe büyüyen hizmet sektöründe kadınların ücretsiz gerçekleştirdikleri ev içi emeğin ücretlendirilmesi cinsellik için de geçerli olmalıdır. “Gelişmiş” ülkelerin hizmet sektörü için işçisini dışarıdan temin etmesi, hizmet sektörünün fuhuş ile tek ortak yönü olabilir.6 Ev içi emek ile cinsel “ihtiyaçların” sosyal gereklilik olarak aynı başlık altında alınması, “seks hizmeti” kavramındaki eril gerçeği gözler önüne seriyor. Çünkü bir evde yaşayan herhangi birinin ihtiyaçlarını gidermek için sarf edilen ev içi emeğin aksine, fuhuş orantısız bir biçimde erkeklerin sözde ihtiyaçlarını gidermeye yarıyor. Fuhuş herhangi biri için bir sosyal gereklilik oluşturmuyor, yalnızca erkeklere ve onların cinsel ihtiyaçlarına hizmet veren bir bağlam yaratıyor. 

Ayrıca fuhşa “seks hizmeti” olarak bakmak, yani bedensel bir işlevin bedenden soyutlanabileceği düşüncesi, sadece bedenin o işleve indirgenmesiyle mümkün olabilir. Bedenin böyle bir işleve indirgenmesi ise onu tüketilebilecek bir nesneye dönüştürür. İşin ilginç tarafı kadınların bu “hizmeti” sağlarken, kendilerini bu işleve indirgemeyi içselleştirmelerinin ve bu “hizmet” esnasında kendi cinselliğinden ve arzularından kopuk bir hale gelmelerinin kimi feministlerce bile dolaylı yoldan normalleştirilmesi. Sevişmenin işteş bir eylem olduğunu ve iki tarafın rızası olmadan gerçekleşmemesi gerektiğini düşünüyorsak, bir tarafın neden para karşılığı rıza gösterdiğini deşmek feminist bir çabadır ve bu çaba, bu eylemin neden para karşılığı verilen bir hizmet olarak kabul edildiğini sorgulamalıdır. Fuhuş yaptırılan kadınların dissosiyasyon7 ve savaş gazilerinden bile daha şiddetli travma sonrası stres bozukluğu yaşamaları8 bu sorgulamanın aciliyetine işaret ediyor. Kadınların nesneleştirilerek erkeklerin mastürbasyon aracı haline getirilmelerinin normalleştirilmesi, feministlerin kimi  kazanımlarını da hiçe saymak anlamına gelir. Cinselliğin bir hizmet olarak sunulması, kadınların evlilik içinde yaşadıkları rıza dışı ve bir görev olarak algılanan “cinsel birleşmeleri” – yani tecavüzü- erkeklerin evlilik dışında da para karşılığı temin edebildiği bir olgu haline getirir. Bu sebeplerden ötürü seksin bedenden ayrı olarak ve bir hizmet olarak düşünülemeyeceğini kabul etmek, satılan şeyin kadınların bedenleri olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Ancak bunu kabullenmek zor çünkü kimse bu çağda köleliği savunduğunu itiraf etmek istemez. Cinsel kölelik, ataerkinin kadınlara layık gördüğü bir statüdür ve fuhuş savunusu, kadınları bu statüye daha da mahkum etmeye yarar.

Her ne kadar seksin bir hizmet olarak ele alınmaması gerektiği üzerinde dursam da bu çerçevenin tam anlamıyla yürürlükte olduğu ve seks ticaretinin aracılarını da kapsayacak şekilde yasal bir şekilde sürdürüldüğü Hollanda, Almanya gibi ülkeler mevcut. Türkiye’de ise seks ticareti, aracılık yapmak ve teşvik etmek dışında yasal. Seks işçiliği çerçevesinin farklı derecelerde yasal alanı domine ettiği ve seks ticaretinin bir hizmet ve iş olarak kabul edildiği ülkelerin olduğunu göz ardı etmemek gerek. Nitekim bu örnekler bir olgunun iş olarak kabul edilmesinin onun hakkında normatif bir yargı barındırması gerekmediğini, bir şeyin iş olarak ele alınmasının onu kabul edilir kılmadığını anlamamıza yardımcı oluyor. ILO’nun 2015’te kavramsallaştırdığı “kabul edilemez iş” çerçevesinden fuhşu inceleyen Tyler, seks işçiliğinin de bu kavram içinde sınıflandırılabileceğini dile getiriyor.9 12 ölçüt (zorla çalıştırma, sağlık, gelir, güvenlik, mesai süresi, görünürlük, çocuk işçiliği, sosyal koruma, eşitlik ve insan hakları, yasal koruma, işçilerin aile ve toplum hayatı ve iş organizasyonu) doğrultusunda şekillenen bu kavram,  fuhşun iş olarak görülmesi halinde bile kabul edilemez olduğu konusunda oldukça faydalı bir çerçeve sunuyor. Yazı içerisinde seks ticareti hakkında sunulan veriler bu çerçeve ışığında değerlendirildiğinde fuhşun “iş” olarak yasallaştırılmasının onu kabul edilebilir kılmadığı apaçık ortada.

Seks işçiliği kavramını ve aslında seks endüstrisini savunan bu anlayış; kendisinin statükoya karşı bir yerde konumlandığını ve dolayısıyla ilerici bir sav ortaya attığını iddia ediyor. Bu iddianın temelinde ise fuhşa yöneltilen her türlü eleştirinin muhafazakar ve statükonun ahlaki değerlerini yansıtan bir yerden geldiği düşüncesi bulunmakta. Bu düşüncenin neden bir yanılgı olduğundan bahsetmeden önce statükonun fuhşu nasıl algıladığına ve ne gibi bir toplumsal işlevi olduğunu düşündüklerine dair konuşmakta fayda var. Fuhşun varlığı; kimileri tarafından erkeklerin doğal ve durdurulamaz cinsel ihtiyaçlarının kabulüyle birlikte, böyle bir kurumun ortadan kaldırılmasının erkeklerin bu dürtülerini başka (iffetli) kadınlardan çıkaracakları düşüncesiyle normalleştirilir. Fuhuş bu noktada iffetli kadınları; erkeklerin kızlarını, karılarını, annelerini koruyan tampon kurum rolünü üstlenir.10 Böylece fahişenin, orospunun ya da seks işçisinin varlığı, -adına ne dersek diyelim-  iffetli kadının da var olmasına olanak sağlar. Erkek bu şekilde hem cinsel dürtülerini giderir hem de bunu iffetli kadınlar üzerinde değil de toplum tarafından halihazırda insandışılaştırılarak kullanıma hazır kılınan kadınlar üzerinde yaptığı için evindeki “iffetli” eşine, aile kurumuna ya da “onuruna” leke gelmez. “Orospu ve İffetli Kadın” ikiliği, kadınların cinselliğinin erkeklerce nasıl şekillendirildiğinin ve kendi amaçları doğrultusunda nasıl toplumsallaştırıldığını gösterir. Kadınlar bu ikilikte varolmak zorundadır, erkekler ise var ettikleri bu ikilikte özgürce hareket edebilir. Brunskell-Evans bu durumu şöyle açıklıyor: 

 ‘Orospuların’ gerçekten var olduğu düşüncesi, kadınları iki gruba bölmeye yarar; erkeklerin ‘meşru bir şekilde’ vicdanlarını huzursuz etmeden cinsel olarak faydalanabilecekleri kadınlar, ve faydalanamayacakları kadınlar. Ne var ki, gerçekte ‘orospu’ diye bir şey yoktur. Orospu, dişil bir karakteristiğe büründürülmüş eril bir arzudur. Kadınları gerçekte bölen; ekonomik, toplumsal ve kişisel şartlardır. Kadınların nesneleştirilmesinin ve damgalanmasının devamlılığına sebep olan, fuhşun politik şartlarının kültürel olarak tanınmasındaki eksikliktir.11

Seks işçiliğini savunan anlayışın, zaman zaman kullandığı orospufobi, slutshaming12 ve benzeri tabirlerin bir orospunun gerçekten var olduğu  ya da ayıplanabilecek bir “sürtüğün” olduğu ön kabulüne dayanması göz önüne alındığında kendisine zıt gördüğü muhafazakar ve ahlakçı anlayıştan çok uzağa düşmediğini görüyoruz, nitekim hiçbir kadın orospu ya da fahişe değil, bu sıfatlarla damgalanmış kadınlardır. Bunu toplumda pek çok insan neredeyse bir karakter özelliğine bağlı olarak tanımlar, hakim görüş “fahişelerin” düşük ahlaklarını ya da parıltılı bir yaşantıya kapılmalarını içinde bulundukları durumun temeli olarak görür.

Devletin kadınların sicillerine yazdığı ve toplumun onları aşağılamak için kullandığı, onları damgaladığı kelimelerle hitap etmek, fuhşun gerçek sebeplerini tanımak ve önlemek yerine onları meşru kılmaya yarar.  Yani gerçek bir fahişe ya da orospu varsa bu fuhşun da meşru ve kabul edilebilir olduğu imasını taşır. Bu kelimeleri “olumlayıcı” bir bağlamda kullanmak onları dönüştürmez zira bu kelimelerin işaret ettiği maddi ve yapısal gerçeklik bu göstergesel bağlamdan etkilenmez. Buna bağlı olarak da bu kullanım, halihazırda kadınlar arasında yaratılan ayrımı ve dolayısıyla erkeklerin kadınların cinselliği üzerindeki hükmünü yeniden üretir ve güçlendirir.

İnsanlar geliyor, çok affedersin, yatıyor, “yap işte, para verdik”, o tarzda, yani düşünebiliyor musun, onu yaşamak lazım, adamın çoğu zaman elinde sigarası yatıyor yaparken, çok affedersin işte “sen fahişesin işte yapacaksın bunu”anlamında bir tavrı var, hareketleri var, yüz mimikleri var, ya artık insan sarrafı olduk… Valla ben yaptığım işe bir ad koyamıyorum… Toplum nasıl tanımlar? Vebalı bir hastalık gibi görüyor, toplumun gözünde biz fahişeyiz…“13

Seks ticaretini işçilik bağlamında ele alan anlayışın savlarından bir diğeri de fuhşun ortadan kaldırılması için ortaya konan her çabanın fuhuş yapan kişilerin gelir kaynaklarını yok ederek bu kişileri yoksulluğa ya da daha gözden ırak ve tehlikeli koşullara sürükleyeceğine dayanıyor. Seks endüstrisinde bulunan kişilerin neredeyse tamamının endüstride bulunma sebeplerinin yoksulluk olduğunu bir yana bırakarak, bu savla ilgili daha ilginç birkaç noktaya değinmek istiyorum. Öncelikle yoksullukla veya geçim sıkıntısıyla cebelleşen kadınlara dünya çapında medyada, kızlara ve genç kadınlara yönelik dergilerde, feminist sıfatını kullanan kimi site ve kuruluşlarda seks işçiliğinin gerçek bir meslek seçeneği olabileceği ve hatta “kolay” yoldan para kazanmak için seks işçiliğini tercih edebileceklerine dair propagandanın her geçen gün artması, seks endüstrisi içerisinde bir azınlığa ait bir deneyiminin kızlar ve kadınlar tarafından çoğunluğun deneyimi olarak algılanmasına sebep oluyor.  Bu duruma arz yerine talep yönünden bakıldığında ise ortaya ataerkinin kendini nasıl masumlaştırdığına dair ilginç bir resim çıkıyor. Seks işçiliği, fuhşun aksine(!), kadını erkeğin sadece haz aracı olmaktan çıkarıp erkek sayesinde kadının ekonomik kazanç da sağlayabildiği bir alan oluşturuyor. Seks ticareti, erkek talebi sayesinde “istihdam” yaratarak kadınlara destek oluyor. Açıkalın’ın aktardığı üzere,

Fahişenin seks işçisi, pazarlamacının (pimp) girişimci olarak yeniden adlandırıldığı durumda seks ticareti, seks işçiliği için gönüllü göç halini almaktadır. Böylece fuhuş yoksullar için uygun bir seçenek olarak normalleştirilmektedir. Erkekler, son derece güç koşullarda hatta açlık sınırında yaşayan kadınlara bu yolla bu koşullardan kurtarmış olurlar bu nedenle fuhuş kadının sömürüsü değil, yardımseverliktir (Raymond, 2004: 1163-1164).“14

Seks işçiliği savunucularının seks işçilerinin merdiven altı/yasadışı fuhşa itileceğine dair endişelerinin neden seks endüstrisinde bulunan kişiler için başka bir hayat tahayyülüne varmadığını ve seks işçiliğinin bu kişiler için yazgıymış gibi bir atmosfer oluşturduğunu merak ediyorum. Çünkü seks işçiliğinin devamlılığına ve kadınların sermaye15 olarak kullanılmasına ihtiyaç duyan tek şey seks endüstrisinin kendisi, pezevenkler ve bu kadınları her anlamda sömüren erkeklerdir. Seks işçiliğinin yasal olduğu, genelevlerin devlet eliyle veya özel olarak yönetildiği ülkelerde, fuhşun yasallaştırılmasını savunanların aksine, yasadışı fuhşun azalmadığı ve insan kaçakçılığının arttığı her seferinde ortaya konmakta. Avrupa Parlamentosu’nun yaptığı bir soruşturma, “düzenlemenin [yasallaştırmanın] etkisinin göçmen fuhşunda büyük bir artış ve seks endüstrisinde yasadışı pazarın yayılmasına dolaylı bir destek olabileceğini”16, 150 ülkeden elde edilen veri ile gerçekleştirilen bir araştırma “yasallaştırılmış fuhşa sahip ülkelerin daha fazla insan kaçakçılığı akışına” sahip olduğunu17 ortaya koydu. Bir başka kantitatif araştırma ise yine aynı şekilde, fuhşa bağlı insan kaçakçılığının “fuhşun yasallaştırıldığı yerlerde en fazla olduğunu”18 gösterdi. Fuhşu yasallaştırmak ya da yasak olmaktan çıkartmak talebin artmasına sebep olarak bu talebi karşılayacak arzın oluşturulmasına yol açmaktadır. Seks endüstrisinde bulunan kişilere destek olma iddiasıyla bu gibi stratejileri izlemenin daha fazla mağdur yaratmaktan başka bir durumla sonuçlanmadığını tekrar tekrar görüyoruz.

Ataerkinin boyunduruğunda yaşamak kabulümüz olmadığı gibi onun iktidarını ayakta tutan kurumların çarkları tarafından çiğnenmek de yazgımız değil. Seks endüstrisinden çıkmayı başaran ve bu konuda çalışmalar gerçekleştiren Rachel Moran’ın da dediği gibi, “Bir kadın yoksul ve aç olduğunda, insancıl olan şey ağzına yiyecek koymaktır, aletini değil”.19 Seks endüstrisinde bulunan kişilerle yapılan araştırmada “Neye ihtiyacınız var?” sorusuna %75’i ev ya da güvenli bir alan, %76’sı iş eğitimi, %61’i sağlık hizmetleri ve %56’sı bireysel rehberlik cevaplarını vermiş.20 Daha önce de belirttiğim üzere yoksulluk, istismar ve şiddet sebebiyle kendilerini seks endüstrisi içinde bulan kadınların bu ihtiyaçlarının karşılanması, seks endüstrisinin ne kadar iyi bir kariyer olabileceğini vurgulamaktan çok daha mühim. Büyük bir aciliyeti olan bu durumun değiştirilmesi uluslaraşırı örgüt AF3IRM’ün taleplerinde belirttiği üzere, kadınların sahip olması gereken iki temel hakka dayanıyor: fuhşa sokulmama ve fuhuştan çıkabilme hakkı.21 Fuhşa sokulmama hakkı, hukuki düzenlemelerin yanı sıra toplumsal bir algının kırılmasıyla mümkün olabilir. Kadınların, çocukların ve diğer dezavantajlı bireylerin pazarlanabilir veya satılabilir olarak görülmesi, insan kaçakçılığının düşünsel temellerinden biri. Gün geçtikçe pornografiye daha çok bulanan ve kadının ete indirgendiği bir kültür içinde fuhşun sistematik sömürüsünün göze batması veya bir sorun teşkil etmesi mümkün olamaz. Bu ataerkil kültürün; yoksul, dezavantajlı, göçmen, sığınmacı22 ve herhangi bir kadın ya da çocuk için fuhşun bir çözüm yolu olabileceği savını reddediyorum.

Seks endüstrisine girdikten veya sokulduktan sonra borçlandırılmak, tutsak edilmek, alkol ve uyuşturucu gibi maddelere bağımlı hale gelmek, erkek şiddetine maruz kalmak suretiyle kadınların fuhuştan çıkabilmeleri neredeyse imkansız hale getirilmiş durumda. Dört duvar arasına sıkıştırılmış, bir pencerenin bile fazla görüldüğü23 ve kapısında polis duran hapishane misali genelevler içindeki ve devlet eliyle olmasa da başka pezevenkler tarafından fuhuş yaptırılan kadınların bu endüstriden ayrılabilmeleri, ayrılmaya çalıştıklarında ya da ayrıldıklarında ne yapılması gerektiğini konuşmalıyız. Onları pezevenklerden koruyacak, kendi ayakları üzerinde durmaya destek olacak, sığınma, psikolojik ve fiziksel sağlık hizmeti sağlayacak yasa ve kurumların oluşturulması ve bu yasaların uygulanması birincil önceliğimiz olmalı. İskandinav Modeli, bahsettiğimiz bu hizmetlerin sağlanmasının yanında fuhuş yapan ya da yaptırılan kişinin cezalandırılmamasını yani bunun suç olmaktan çıkarılmasını isterken, seks ticaretini teşvik eden talebi azaltmak adına insanları seks için satın almayı bir suç haline getirmeyi amaçlıyor. Pezevenkliği, insan kaçakçılığını ve benzeri olgular hakkında sıkı yasaların çıkarılması ve böylece endüstrinin devamlılığını sonlandırmak bu modelin hedeflerinden biri.

Türkiye’ye baktığımızda fuhuş hakkında elimizdeki kantitatif veri, 2004’te Ankara Ticaret Odasının yaptığı rapor üzerinden şekilleniyor. Türkiye’de fuhuş yapanların sayısının 100.000’in üstünde olduğu ve seks endüstrisinin yıllık 4 milyar dolarlık bir getirisinin olduğu belirtilmiş.24 Bu kadar kazançlı bir endüstride “çalışanlar” arasında bulunan 63 genelevdeki binlerce kadının neden en azından “borçlarını” ödeyemediği çok ilginç bir durum. Türkiye’de fuhuştan çıkmayı başarabilen kadınların başvurabilecekleri, destek alabilecekleri devlet ve sivil kurumların durumu ise içler acısı. 2008’de verdiği bir söyleşide Ayşe Tükrükçü, fuhuştan çıkmayı başardıktan sonra kurumlarca yalnız bırakılışını şöyle anlatıyor,

Haykırdığım tek şey şu: Ben genelevden çıktım, oraya dönmek istemiyorum! “Benim vesikamı alın” diye hep bağırdım, haykırdım. En çok ses duyurmam, geçtiğimiz seçim döneminde oldu. Sendikalardan bana hiç destek gelmedi. Hiçbiri benim sesimi duymadı mı? Bizler için hiçbir şey yapılmadı. Neredeydiler? Ben hep buradaydım…Bizler için bu kurumlar -ya da benim için kendi adıma konuşayım- erişilmez birer yıldız gibiydi. Ben bunu arkadaşlara da söyledim. “Ben buradaydım, siz neredeydiniz?” dedim, çıktım, geldim. Ben buradaydım. Yaşayan bir vesikalı olarak hep çıktım televizyonlara. Ama maskeli çıktım, ama gözlüklü çıktım, ama yüzü açık çıktım… Hangi kurum bir genelev kapısının önüne gelip de o kadınların Dünya Kadınlar Günü’nü kutladı? Hiçbir kurum… Hiçbir kurum…”

Türkiye’de erkek şiddeti, evsizlik, yoksulluk ve benzer problemler ile yüzleşen kadınlar için yalnızca 145 sığınma evi var. Bu 145 sığınma evinde ise 3 bin 482 kişi kalabiliyor. Yalçınar Şimşek’in kendisiyle yapılan bir röportajda belirttiği gibi, “sığınma evlerinde 10 bin kadına 1 yer bile düşmüyor”.25 Belediyeler Kanunu’nun 14. Maddesi’ne göre, “Büyükşehir belediyeleri ile nüfusu 100.000’in üzerindeki belediyeler, kadınlar ve çocuklar için konukevleri açmak zorundadır. Diğer belediyeler de mali durumları ve hizmet önceliklerini değerlendirerek kadınlar ve çocuklar için konukevleri açabilirler”.26 Ancak alıntıladığım röportajda da söylendiği gibi 30 büyükşehirde yalnızca 9 tane sığınma evi var. Kadınlara neredeyse hiçbir sosyal desteğin bulunmadığı böylesine bir gerçekliğin içerisinde yaşarken, “seks işçiliğinin” diğerlerinden farksız bir meslek gibi edinilebilen veya bırakılabilen bir şey olduğunu söylemek, özellikle kadınları ve kızları dönüşü çok zor ve tehlikeli olan bir yola sokmaktır.

Seks ticaretinde metaya dönüştürülen kişiler dışında herkesin kazançlı olduğu bir endüstri, elbette ortadan kaldırılmak istenmeyecek. Devletin, pezevengin ya da herhangi bir erkeğin neden bir anda kadınları umursamaya başlamalarını bekleyelim ki? Kadınlara bahsi geçen hizmetlerin sağlanması, erkek şiddetini büründüğü her şekliyle engellemeye yönelik çalışmaların yürütülmesi için kamuoyu oluşturmak, fuhşun ortadan kaldırılması ve seks ticareti mağdurlarının insani bir yaşama sahip olma hakkı için çabalamak ne ahlakçı ne de muhafazakar bir uğraş. Kadınları pazarlanacak, satın alınacak, kullanılacak, değiş tokuş edilecek bir metaya indirgemek bir sınıf olarak tüm kadınları etkiler. Tek bir kadının bile fahişeye indirgenmesi her kadının cinselliği üzerinden kontrol altında tutulduğu “Orospu ve İffetli Kadın” ayrımını yaratırken erkeklerin kadın bedenine her halükarda erişebildiği maddi bir bağlam oluşturur. Kadınların ataerkil düzendeki insandan aşağı yerlerini meşrulaştıran fuhuş, onların ötekilik statüsünü somutlaştırır.  Bu bağlamda seks ticaretini ortadan kaldırmak, tamamen politik bir amaçtır. Bu politik amaç fuhşun bir hizmet olarak kabul edildiği durumda bile geçerliliğini korur çünkü bir iş olsa dahi bu seks ticaretini kabul edilebilir kılmaz. Seks endüstrisinde bulunanların %89’u bu endüstriden ayrılmak isterken27 seks endüstrisinin çarklarında çiğnenen kadınlara umut ışığı olabilecek bir dünya tahayyülü sunamayan bir aktivizm ve büyük çoğunluğun gerçeğini yansıtmayan karikatürize bir seks işçisinin propagandası kimin için yapılmaktadır? Her kadının özgürce yaşama hakkı ve imkanı olmadığı bir dünyada, erkek şiddeti ve kadın bedeninin sömürüsü, hangi şekli alırsa alsın, tamamen ortadan kaldırılmadığı müddetçe hiçbir kadın özgür değildir.

“…içimde hiçbir gün bu işi bırakacağım umudu olmadı, ölünce galiba…”28

Yazının şekillenmesindeki katkıları için Güleren, Ves ve melis’e teşekkürler.


[1] G. Gall, Sex Worker Unionisation: Global developments, challenges and possibilities, (New York: Palgrave MacMillan, 2016):7.

[2] “Fahişeyi Oynamak: Seks İşçiliği İşi,” erişim 4 Mart 2021, https://www.5harfliler.com/fahiseyi-oynamak-seks-isciligi-isi/

[3] Melissa Farley ve diğerleri, “Prostitution and Trafficking in Nine Countries: An Update on Violence and Postraumatic Stress Disorder.” Journal of Trauma Practice, 2:3-4 (2004): 43.

[4] Dr. Nermin Açıkalın, “Toplumda Fahişelik Kurumunun Vazgeçilmezliği Üzerine Mitler: Mersin Örneği,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Volume ¼ (2008).

[5] Sheila Jeffreys, The Industrial Vagina, (New York: Routledge, 2009):18.

[6] ILO, “Global Estimates of Modern Slavery: Forced Labour and Forced Marriage,” (2017).

[7] Dissosiyasyon kişinin zihninde yer alan duygu,düşünce, anı ve benzeri içerikleri geçici olarak kompartımanlaştırması, bir kenara koyması anlamına gelen bir mekanizmadır.

[8] Melissa Farley ve diğerleri, “Prostitution and Trafficking in Nine Countries: An Update on Violence and Postraumatic Stress Disorder.” Journal of Trauma Practice, 2:3-4 (2004):49.

[9] Dr. Meagan Tyler, “All Roads Lead to Abolition? Debates About Prostitution and Sex Work Through the Lens of Unacceptable Work,” Labour & Industry Volume 31 (2021): 66-86.

[10] Dr. Nermin Açıkalın, “Toplumda Fahişelik Kurumunun Vazgeçilmezliği Üzerine Mitler: Mersin Örneği,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Volume ¼ (2008): 19.

[11] “Günümüz seks işçisi kültü,” erişim 4 Mart 2021, https://www.catlakzemin.com/gunumuz-seks-iscisi-kultu/

[12] Slutshaming, vikipediye göre, bir kişinin cinsel açıdan öne çıkarıcı davranışlar sergilemesinin, cinselliği çağrıştıracak durumlarda veya isteklerde bulunmasının önüne geçilmeye çalışılması, bu kişilerin toplumda suçlu veya aşağı hissettirilmesi eylemidir.

[13] Dr. Nermin Açıkalın, “Toplumda Fahişelik Kurumunun Vazgeçilmezliği Üzerine Mitler: Mersin Örneği,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Volume ¼ (2008): 21.

[14] Dr. Nermin Açıkalın, “Toplumda Fahişelik Kurumunun Vazgeçilmezliği Üzerine Mitler: Mersin Örneği,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Volume ¼ (2008): 24.

[15] Açıkalın’ın makalesinde röportaj yapılan kadınların kendilerine sermaye olarak hitap ettiklerini görüyoruz.

[16] National Legislation on Prostitution and the Trafficking in Women and Children (2005), 132.

[17] Does Legalized Prostitution Increase Human Trafficking? (2013), 76.

[18] The Law and Economics of International Sex Slavery: Prostitution Laws and Trafficking for Sexual Exploitation (2010), 87.

[19] “The myth of sex work is distorting the voices of the exploited women,” erişim 2 Mart 2021, https://www.newstatesman.com/politics/feminism/2017/09/myth-sex-work-distorting-voices-exploited-women

[20] Melissa Farley ve diğerleri, “Prostitution and Trafficking in Nine Countries: An Update on Violence and Postraumatic Stress Disorder.” Journal of Trauma Practice, 2:3-4 (2004): 51.

[21] “Ending Entitlement to Female and Feminized Bodies is Central to Women’s Liberation,” erişim 3 Mart 2021,http://www.af3irm.org/af3irm/2019/07/ending-entitlement-to-female-and-feminized-bodies-is-central-to-womens-liberation/

[22] “Türkiye’nin Fuhuş ve Göç Politikası,” erişim 4 Mart 2021, https://bianet.org/biamag/print/157316-turkiye-nin-fuhus-ve-goc-politikasi

[23] “Diyarbakır Genelevi’ndeki ‘pencere’ krizi sürüyor: 1 günlük iş bırakma eylemi yapıldı,” erişim 3 Mart 2021, https://www.indyturk.com/node/110696

[24] “Academic highlights high prostitution figures in Turkey’s $4 billion industry,” erişim 3 Mart 2021, https://www.hurriyetdailynews.com/academic-highlights-high-prostitution-figures-in-turkeys-4-billion-industry–104897

[25] “Türkiye’de kadın sığınma evlerinin sayısı ve olanakları yeterli mi?,” erişim 3 Mart 2021, https://www.birgun.net/haber/turkiye-de-kadin-siginma-evlerinin-sayisi-ve-olanaklari-yeterli-mi-310042

[26] Belediye Kanunu Üçüncü Bölüm (2005): 9472-2

[27] Melissa Farley ve diğerleri, “Prostitution and Trafficking in Nine Countries: An Update on Violence and Postraumatic Stress Disorder.” Journal of Trauma Practice, 2:3-4 (2004): 51.

[28] Dr. Nermin Açıkalın, “Toplumda Fahişelik Kurumunun Vazgeçilmezliği Üzerine Mitler: Mersin Örneği,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Volume ¼ (2008): 28.

Ekranlarımızda ‘Tatlı-Sert’ Patriyarka

Adam bir muz serasında başına darbe alarak öldürülmüş; adamın karısı ve kardeşleri Müge Anlı stüdyosunda canlı yayında. Bu vahşi cinayeti kimin işlediğini bulmaya çalışıyorlar. Şüpheler adamın karısı Alime’de yoğunlaşıyor. Alime o gün, öldürülen kocasıyla birlikte kocasının bir arkadaşı olan Hasan’ın yanına gitmiş, çay içmişler, akşama buluşup balık yiyelim diye sözleşmişler, sonra baktıkları iki seraya gitmişler. İfadesine göre Alime, kocası ikinci serada muzlara bakarken ilk seraya su ve bıçak almaya gitmiş, döndüğünde kocasını yerde bulmuş, öldüğünü anlamamış, kaldırmaya çalışırken kanı görmüş, bayılmış kalmış. Birkaç saat sonra uyandığında dışarı çıkıp yardım çağırmış, önce yoldan geçen tanıdık bir araba durmuş, sonra karşıdaki komşuları gelmiş, sonra da ambulans gelmiş ve adamın en az üç dört saattir zaten ölü olduğunu söylemişler. 

Bu hikaye günlerce tekrarlanıyor çünkü günlerce canlı yayında Alime’nin yalanlarının üzerine gidiliyor. “İnsan kan tuttuğu için iki saat üç saat bayılmaz, yalan söylüyorsun” diyorlar; “Sen Hasan’ın evine yemeğe gittin mi hiç?” diyorlar, “Hasan size yemeğe geldi mi?” diyorlar, “Sen çocukların evde aç dururken nasıl o akşam kocanla ve Hasan’la balık yemeye gidecektin ki?” diyorlar, “Hiç ağlamamışsın, cenazede neredeyse güleç yüzlüymüşsün” diyorlar, “Sende hiç kocası ölmüş bir kadının hali tavrı yok, duygusuz gibisin, donuksun” diyorlar. Alime yalan söylüyor, bunun herkes farkında. Alime diken üstünde ve sürekli yalan söylüyor. Onun bu hali her nasılsa canlı yayında tüm hayatının didik didik edilmesine bahane oluyor. Alime’nin Hasan’la bir ilişkisi olabilir, kocayı birlikte öldürmüş olabilirler diye düşünüyor herkes. Alime her şeyi inkar ediyor. Ama herkes biliyor ki Alime yalan söylüyor. “Senden şüphelenmiyoruz ama bizce sen birini koruyorsun” diyorlar. Açık açık “cinayeti Alime’nin ilişkisi olan biri işledi ve Alime de onu koruyor” demeseler de, bunun yolları döşeniyor. Günlerce canlı yayında, kameralar, seyirciler ve bazı uzmanlar önünde Müge Anlı’nın sert sorgulamalarına direniyor Alime, ısrarla inkar ediyor, ısrarla da yalan söylüyor. Yalan söylediği çok açık. 

Müge Anlı’nın programlarında seyirciyi cezbeden şeylerden biri de bu olmalı: Ortada yalan söyleyen bir “kötü” var ve Müge Anlı kararlı ve azimli şekilde günlerce onun foyasını ortaya çıkarmak için çabalıyor. Tüm “iyiler” hevesle izliyor, hevesle “kötü”nün köşeye sıkışmasını bekliyorlar. Sonra genellikle stüdyoya gelen birkaç polis eşliğinde “kötü” gözaltına alınıyor ve işte mutlu son, “iyiler” kazanıyor, bir cinayetin sırrı daha açığa çıkmış oluyor. Sıradaki cinayet geliyor sonra. 

Ama bazı vakalar stüdyoya gelen polislerin alkışlarla uğurlanması kadar “mutlu” sona ulaşamıyor, bazı vakalar Müge Anlı’yı ve izleyicisini çok üzüyor. Alime’ninki de öyle bir vaka. Alime nihayet köşeye sıkışıyor, kocasını o muz serasında kendisinin öldürdüğünü itiraf ediyor. Sorgu bitmiyor ama. Alime anlatmak istemiyor her şeyi ama Müge Anlı sormaya devam ediyor; bunu da tabii ki “iyi niyetinden” yapıyor; herkes her şeyi bilsin ki seyirciler de Alime’yi anlayabilsin! 

Senelerce eziyet çekmiş Alime. Alime çalışmış, kocası kumarda kaybetmiş, çocuklarını dövmüş, Alime’yi dövmüş. “Öldür beni” demiş Alime, “seni öldürmem süründürürüm” demiş kocası, “çocuklarını öldürürüm” demiş. Küçük oğlunu balkondan atmış bir keresinde. “Büyük oğlum babası ölünce hiç ağlamadı, kurtulduk anne dedi” diyor. “Ben ne yaptıysam çocuklarımı korumak için” diyor, “beni de çocukları da öldürecekti.” Alime anlatmıyor ama Müge Anlı’nın da imalarıyla kocasının kumar borcu yüzünden Alime’yi pazarlamaya çalıştığını da anlıyoruz. Ayrıca bir bebekleri daha varmış, 40 günlükken boğularak ölmüş, Alime yine anlatmıyor ama o bebeği de kocasının öldürmüş olduğu konuşuluyormuş zaten (biz seyirciler olarak bunu Alime cinayeti işlediğini itiraf ettikten sonra öğreniyoruz). İzleyiciler de, Müge Anlı da, uzmanlar da çok üzgün. “Elbette cinayeti haklı çıkarmaz ama insan çocuklarını korumak için de çaresiz kalabiliyor”, değil mi? Ayrıca lütfen kimse Alime’nin namusuna laf etmesin, Alime de Müge Anlı da bunu özellikle vurguluyor. Alime’nin kimseyle ilişkisi yokmuş, kocasını da çocuklarını korumak için öldürmüş. Çocukların babadan olmadığına dair söylentiler çıkmış, sosyal medyada da Alime’nin “namusuyla ilgili” nahoş şeyler yazılıyormuş. Bunların astı astarı yokmuş. “Çocukların ikisine de DNA testi yapabilirsiniz, öyle bir şey yok” diyor Alime. Alime birazdan tutuklanacak ve canlı yayında namusunu korumaya çalışıyor. Günlerdir kararlı ve azimli bir şekilde Alime’nin “kimi koruduğunu” bin bir şekilde soran Müge Anlı da onun namusuna kol kanat geriyor artık. 

Hayatı boyunca ev içi şiddet üzerine araştırmalar yapan ve bugün tüm dünyada kadın cinayetlerinin önlenmesinde önemli bir araç olarak kullanılan Risk Değerlendirmesi’ni geliştiren akademisyen hemşire Jacquelyn Campbell, bir yerde yasaların, devlet kurumlarının ve kolluk kuvvetlerinin ev içi şiddete karşı kadınları ne kadar koruduğunun yalnızca kadın cinayetleri oranlarıyla değil, aynı zamanda kadınlar tarafından işlenen erkek cinayetleri oranlarıyla da anlaşılabileceğini belirtiyor. Ev içi şiddet mağdurları için yeterli kaynağın ayrıldığı, doğru politikaların üretilip uygulandığı ve yerinde polis müdahalelerinin yapıldığı yerlerde kadınlar istismardan kaçmanın tek yolunun faili öldürmek olduğunu hissetmiyor. Campbell’ın araştırmalarına göre, erkeklerin kadınlar tarafından öldürüldüğü vakalar da dahil, ev içi şiddet cinayetlerinin büyük çoğunluğunda (%67–%80) kadınlar cinayet öncesinde erkekler tarafından fiziksel istismara maruz kalıyorlar.*

“Kadınlar öldürdüklerinde, genellikle bir aile üyesini öldürüyorlar. Çoğunlukla kocalarını, eski kocalarını veya sevgililerini öldürüyorlar ve çoğunlukla (vakaların yaklaşık %75’inde) öncesinde kadına yönelik şiddet kaydı geçmişi oluyor. Ayrıca kadınlar erkeklerden farklı olarak yakın ilişki kurdukları erkekler tarafından şiddete uğradıkları sırada öldürüyorlar. Kadınlar çoğunlukla cinayete kurban giden erkek kendilerine şiddetli bir şekilde saldırdığında (yumruk atmak, silah doğrultmak gibi) öldürüyor; bu, cinayet araştırmalarında mağdur kaynaklı suç olarak ifade edilir.”

Alime Müge Anlı’nın günlerce canlı yayında sorgulayarak itiraf ettirdiği, senelerce istismara maruz kalıp cinayet işleyen ilk kadın değil, son da olmayacak. 

Kasım 2017’de Müge Anlı’da açılan cinayet dosyalarından birinde kocasını kendi kullandığı arabanın kaputundan atarak öldürmekle suçlanan Hatice, daha sonra 25 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. 

Hatice bir başka erkekle evliyken şiddet gördüğü için babasının evine dönmüş, orada daha sonra öldürmekle yargılanacağı kocasıyla tanışmış. Hatice bu iki evlilik arasında hamileymiş, çocuğa DNA testi yapılmış ve çocuk iki kocasından da değilmiş. Canlı yayında uzun uzun Hatice’nin ahlaksızlığını irdeliyoruz, daha sonra ölecek olan kocasının da aslında ne kadar “iyi” bir insan olduğunun vurgusu yapılıyor; çünkü bu koca, Hatice’yi bu durumu öğrenirse onu öldürecek olan babasının evine yollamamış, çocuğu kabullenmiş, bu konuyu kapatmış. Programın daimi avukatı Rahmi Özkan şöyle diyor bu olay üzerine: “Yani hem önceden evli olduğu adamdan değil çocuk, hem bu adamdan değil, üçüncü bir kişi daha var ortada, hamilelik de ondan. Bunu da bildiği halde sırf yardımcı olmak için, onu babaya gönderip de bazı olaylara sebebiyet verilmesin diye her şeyi bağrına basıyor!” Müge Anlı bir noktada araya giriyor, “Valla,” diyor, “ben anlamadım. Ama neyse, kınamıyoruz, hayatta herkesin başına her şey gelebilir.” Elini kulağına götürüp sonra da tahtaya vuruyor. Kınamıyor. 

Hatice’nin ifadelerine göre kasten öldürmekten 25 yıl ceza alacağı kocası “eve farklı tipte insanlar getiriyor” ve “kendisini çok farklı şeylere itmeye” çalışıyormuş. Eve Hatice bakıyormuş, adam çalışmıyormuş. Hatice hamile kalmış ve 6-7 aylık hamileyken bir başka erkekle arkadaşlık kurmaya başlamış. Çocuk doğduktan sonra bu arkadaşlık duygusal bir ilişkiye dönüşmüş. Kocası bu ilişkiyi biliyormuş ama eve Hatice baktığı için ses çıkarmıyormuş. Müge Anlı kocasının bu ilişkiyi bildiğine inanamıyor: “Peki o zaman neden adam bu ilişkiyi öğrendiğinde seni öldürmeye çalışmadı da o gece öldürmeye çalıştı? Mantıklı mı bu?” diyor. “Çünkü ben artık boşanmak istedim” diyor Hatice. Bir noktada eve ve çocuklara zaten kendisi baktığı için, kocasına verdiği 300-500 lirayla da bir ev tutar orada yaşarım diye düşünmüş ve kocasına boşanmak istediğini söylemiş. Müge Anlı araya giriyor: “Ama hayatım, yani çok az erkek boşanayım deyince boşanıyor. Sen alırsın çocuklarını, gidersin tutarsın bir ev ya da babanın evine gidersin. Açarsın boşanma davasını, boşanırsa boşanır, boşanmazsa da hakim bir şekilde boşayacak. Bugün de Türkiye’de boşanalım deyince adamlar da ‘aa tamam canım’ demiyorlar. Gel boşanalım diye ısrar etmeye gerek yok ki, git boşanma davasını aç.” Hatice boşanma davasını açmak için adliyenin kapısına kadar gittiğini, kocasının onu takip edip adliyenin kapısından döverek eve geri götürdüğünü anlatıyor. Adliyenin kapısında müdahale edecek hiç polis yok muydu canım? Bu bilgi de inandırıcı gelmiyor stüdyodakilere. Hatice daha önce de şehrin ortasında kendisini bayıltana kadar dövdüğünü, yine kimsenin müdahale etmediğini söylüyor. Hatice’nin darp raporları da varmış. Nihayet Müge Anlı kendisinin sürekli dayak yediğine inanıyor. Ama konu bu değil. Konu cinayet. 

Burada kadın cinayetlerindeki risk faktörlerine bir parantez açmak gerek: Jacquelyn Campbell tarafından 1986 yılında geliştirilen Risk Değerlendirmesi’ne göre bir kadının öldürüleceğini işaret eden 22 yüksek risk faktöründen biri de mağdurun önceki yıl içinde herhangi bir zamanda ayrılma girişimi. Araştırmalara göre şiddet mağduru, faili terk etmeye çalıştığında öldürülme riski korkunç şekilde artıyor ve sonraki üç ay boyunca da bu yüksek risk devam ediyor; sonrasında dokuz ay boyunca yavaş yavaş düşüşe geçiyor. Yani bir kadının öldürülme riskini azaltabilmesi için, faili onu terk etmeyeceğine inandırması gerek. Haliyle “Neden bir ilişkin olduğunu öğrendiğinde öldürmedi de boşanmak istediğinde öldürdü?” sorusu da bir hayli anlamsız.

Olay günü Hatice, arkadaşıyla denize gitmiş. Dönüşte kocası boğazına bıçak dayayıp onu öldürmeye çalışmış, Hatice arabasına binip ondan kaçmaya çalışmış, adam kaputa atlamış, Hatice arabasını sürmeye devam etmiş, adamı kaputtan atabilmek için zikzaklar çizerek sürmüş. Adam kaputtan düşmüş ve ölmüş. 

Müge Anlı’nın başka bir sorusu daha var. Kendisini bu kadar döven ve uyuşturucu kullanan bir adama nasıl biri 7 yaşında, diğeri 7 aylık iki çocuğunu bırakıp da denize gidebilmiş Hatice? 

Müge Anlı, gündem olan kadın cinayetleri arttığı zamanlarda daha kararlı ve sert bir tonla kadın cinayetlerine tepkisini aslında sık sık dile getiriyor. (Gelgelelim, programında çözmeye çalıştığı cinayetlerin çoğu erkeklerin kurban olduğu vakalar.) Ancak “iyi anne” rolüne uyum sağlamayan kadınlar sürekli yargılanıyor. Ona göre kadınlar istismara uğradıkları evden çocuklarını bırakarak kaçıyorlarsa, bu kadının niyetinin sorgulanmaya açık olduğu anlamına gelir. Kadının asıl amacı çocuklarını korumak olmalı. Programdaki gerek cinayet, gerekse de kayıp vakalarında çocuklarını alıp dayakçı kocasından sığınma evine kaçan kadınlara anlayış ve saygı gösteriliyor ve istismarcı erkek lanetleniyor. Ama kadın sığınma evine değil bir başka erkeğe kaçtıysa ya da çocuklarını evde bırakıp kaçtıysa bu kabul edilemez. Programın verdiği mesaj açık: Kadın yalnızca önce çocuklarının hayatını, sonra da kendi canını kurtarmak için evden kaçıp sığınma evine gidebilir. Mutluluğu o ya da bu şekilde arayan, mesela bir başkasıyla birlikte olup yeni bir hayat kurmak isteyen bir kadın yeterince zorlu bir hayat yaşamıyordur. Çocuklarını yanına almadan canını kurtarmak için evden kaçan bir kadın iyi anne değildir ve bu kabul edilemez. Çünkü kadın, anne olmak için var. Müge Anlı ile Tatlı Sert programı, patriyarkanın kadınlara biçtiği rollere sürekli olarak destek çıkarak kadın cinayetlerini lanetliyor. Öyle ki geçenlerde Müge Anlı kadına yönelik şiddete tepkisini dile getirirken tam olarak şöyle dedi: “Kadın niye öldürülmez? Çocuğa baktığı için öldürülmez! Savaşta da böyledir bu…” Patriyarka vücut bulup dile gelse ve kendi sebep olduğu cinskırımı lanetlese, tam da bu cümleyi kurardı. 

Programda günlerce Hatice’nin hayatı sorgulandıktan sonra Hatice nihayetinde kasten adam öldürmekten 25 yıl hapis cezası aldı. Kararın gerekçelerinden biri de Hatice’nin “arabayı kocası kaputa tutunmuş halde 5 kilometre sürerken hiçbir şekilde polisten yardım istememesi”. Tam burada Campbell’ın araştırmalarına göre, kadınların istismarcı partnerlerinden kaçmalarının tek yolunun onları öldürmek olduğunu düşündüğü yerlerde bunun, devletin ve kolluk kuvvetlerinin kadınları erkek şiddetine karşı yüzüstü bıraktığı anlamına geldiğini bir kez daha tekrarlayalım. Daha önce sokak ortasında bayıltılana kadar dayak yiyen, adliye önünden dövülerek zorla eve götürülen Hatice’nin canını kurtarmak için kaçarken polisi aramaması, polisin o durumda gelip kendini kurtarabileceğine ve sonrasında da koruyabileceğine inanmaması, onun 25 yıl ceza almasına neden oldu. 

Şubat 2019. Müge Anlı yine gündemde çünkü yayında 17 yaşındaki bir kız çocuğunun annesini korumak için babasını öldürdüğü ortaya çıktı. Adam 2014 yılından beri istismar, eşe darp, polise mukavemet gibi farklı suçlardan cezaevindeymiş, 3 ayda bir izinle çıkıyor ve boşandığı karısı Kıymet’in evinde kalıyormuş. Seneler süren bir istismar söz konusuymuş. O gece de adam eve alkollü gelmiş. Kıymet’e senet imzalatmaya çalışmış, Kıymet imzalamak istememiş. Kıymet’i dövüp silahla tehdit ederek zorla senedi imzalatmış. Senedi imzalattıktan sonra da Kıymet’i dövmeye devam etmiş. Kızı araya girmiş. O arbedede silah patlamış. Adam ölmüş. Kıymet ve iki kızı cesedi evin arkasında ekmek yaptıkları ocağa götürmüş ve sabaha kadar yakmış. 

Kıymet’in ve kızının itirafı sonrası herkes çok üzgün, Müge Anlı kızla konuşuyor.

– Nasıl bir adamdı baban?

– Sürekli annemi dövüyordu. Eline ne geçerse vuruyordu, testereyle dövüyordu. Yapma diyorduk, bizi de dövüyordu. Hep şiddet… Çocukları yaşında kadınlarla birlikte oluyordu, onları da eve getiriyordu. Annemi kadından saymıyordu, bizi çocuğu olarak görmüyordu.

Daha önce şikayetçi olmuş ve kadın sığınma evine kaçmışlar. Adam hapse girmiş, kadın çocuklarıyla birlikte başka bir yere taşınmış. Ama adam hapisten çıktığında yine bulmuş onları. “Annen niye şikayetçi olmuyordu?” diye soruyor Müge Anlı. “Bir kere şikayetçi oldu, sonra bizi yine buldu. Cesaret edemiyordu artık. Anneme git bizi bırak, biz kurtuluruz bir şekilde diyordum ama bırakmıyordu. Annemin belini büken biz olduk.”

Babanın eve getirdiği arkadaşlarından biri kızını taciz etmiş. Kız şikayetçi olmuş ve bu yüzden psikolojik danışmanlık alıyormuş. Bu olay sonrasında sosyal hizmetler aileyi takip etti mi? Bilmiyoruz. 

Kıymet’in ve kızının itirafını dinlerken bir ara “Keşke sen de en baştan boyun eğmekten vazgeçseydin” diyor Kıymet’e Müge Anlı. Sonrasında da “Çok üzgünüm” diyor. “Keşke başka bir yolu olsaydı. Çok üzgünüm… Hepiniz bilirsiniz benim kalbim adalet diye çarpar ama bilseydim bu vakayı işlemezdim. Saklamak için de elimden geleni yapardım… Annesi de öyle yaptı. Hiç böyle bir şey beklemiyordum.”

Birkaç gün öncesi. Adamın neden ortadan kaybolduğu, kimin başına bir şey getirmiş olabileceği sorgulanıyor. Elbette baş şüpheli Kıymet. Kıymet canlı yayındaki bu yoğun sorgu boyunca çelişkili konuşuyor. Adamla boşanmış zaten, madem bu adam o kadar kötüydü o halde neden hâlâ onunla aynı evde kalıyordu? Dayak yediği zamanlarda neden polise haber vermemişti? “Sizin şu andaki halinizde de kocası kayıp bir kadın görüntüsü yok. Siz onu zaten silmişsiniz. Ben bunu da yadırgamam ama bütün bunları yapan bir adamla hâlâ aynı evde durmayı yadırgarım.”

Sürekli başlarına adamın karıştığı olaylardan ötürü bir şeyler geliyormuş. Evleri kurşunlanmış mesela, kimin yaptığını görmemişler ama adamın zoruyla birinin ismini vermişler polise o kurşunladı diye. “Demek ki sen polise yalan ifade vermekten çekinmiyorsun” diyor Müge Anlı. “Senin anlatmadığın bir şey var mı? Gel artık anlat, uzatma.”

Müge Anlı bir kadının bu kadar istismar altında neden hâlâ adamdan ayrılmadığını bir türlü anlamıyormuş gibi davranıyor. Bir şiddet mağdurunun kendisine şiddet uygulayan partnerini terk etmesinin ortalama yedi veya sekiz denemede gerçekleştiğini, kadınların erkek partnerleri tarafından öldürülme risklerinin, ayrılma sürecinde en yüksek düzeye çıktığını bilmiyor. Toplumun ve ailelerin kadınları her zaman “evlerinde kalmaya” zorladığını, kadınların hayatlarını devam ettirebilecek maddi güce çoğu zaman sahip olmadıklarını, çoğunun yaşadıkları travmalar sonucu çeşitli psikolojik rahatsızlıklara sahip olduklarını, ve her şeyden önemlisi ÇOK KORKTUKLARINI görmeye de belli ki direniyor. 

Rachel Louise Snyder, aile içi şiddeti kapsamlı şekilde ele aldığı kitabı Görünmeyen Yaralar’da şöyle yazmış:

“Çocukların mutlaka babalarının olması gerektiğini dikte eden; nihai amacımızın bir ilişki olduğunu, ailenin toplumun sarsılmaz yapı taşı olduğunu, ‘sorunlarımızı’ bir şekilde çözerek evli kalmanın ayrılıp çocuğumuzu bekar anne olarak büyütmekten çok daha iyi olduğunu söyleyen bir kültürde yaşıyoruz.

 …

Toplumsal cinsiyet rollerinin verdiği mesajlar sinsi ve tutarlıdır. Bu mesajları Kadına Yönelik Şiddet Yasası’nı yeniden yürürlüğe koymaya karşı çıkan politikacıların ağızlarından, bu yasaya federal bütçeden bir kum tanesi kadar ödenek ayrıldığında duyuyoruz.

Aslına bakarsanız şiddet mağdurlarına evlerinde kalmalarını bizler de söylüyoruz. Hukuk sistemimiz onları savunma kürsüsüne oturtup kendilerini öldürmeye çalışan bir insanla, çok iyi tanıdıkları ve bu yüzden bir sonraki sefer gerçekten de kendilerini öldürebileceğini bildikleri bir insanla yüzleşmelerini istediğinde mesela. Nitekim mahkemelerin faillere ufak bir fiskeden daha ağır cezalar vermediğini görüyoruz, belki bir miktar para cezası. Belki vahşi bir saldırı sonrasında birkaç günlük hapis cezası. Kanun uygulayıcılar aile içi şiddeti bir suç olarak değil; bir talihsizlik, “aile arasında bir anlaşmazlık” olarak gördüklerinde biz de mesajı alıyoruz. Eğer durum tam tersi olsaydı, kadınlar erkekleri bu kadar yaygın şekilde dövseydi ve öldürseydi inanıyorum ki bu sorun bütün gazetelerde her gün manşet olurdu. Bugünün kadınlarının sorununun ne olduğunun anlaşılması için uçsuz bucaksız fonlarla desteklenen sayısız araştırma yapılırdı.

Tüm bunlara rağmen bizler, mağdurlara neden failleri terk etmediklerini sorma cüretini gösteriyoruz.”

Müge Anlı da soruyor, benzer her vakada soruyor, defalarca soruyor. “O baskıyı ben size anlatamıyorum Müge Hanım.” diyor Kıymet. Yıllar süren istismarların içinde bulunan kadınlar, o baskıyı bize anlatamıyorlar.

– Niye terk etmediniz kocanızı?

– Sana da Yasemin’e yaptığımın aynısını yaparım dedi bana. Yasemin’i bizim oradaki küçük ahıra sokup çırılçıplak soyup dövüp boğazına ip bağlamıştı. Daha beterini yaparım sana dedi.

Yasemin, ölen adamın eski karılarından bir diğeri. İtiraf sonrasında arayıp canlı yayına bağlanıyor: “Kıymet’in anlattığı şeylerin eksiği var, fazlası yok” diyor. “Beni soydu, boynuma tasma gibi halat bağladı, Kıymet engel olmaya çalışınca oradan alıp diğer eve götürdü. Bodruma kapatıp gücü tükenene kadar dövdü, dinlendi tekrar dövdü, dinlendi tekrar dövdü… Ben 5 yıl evli kaldım, 5 yıl her gün bu adamın ölmesi için dua ettim. …O adamla yaşamak yaşamak değil, başka bir şey. Her gün başınızı yastığa koyarken acaba yarın ne yüzden dayak yiyeceğim diyorsunuz. Böyle yaşamak gerçekten o kadar zor ki ya öleyim ya öldüreyim diyor insan.”

– Peki siz neden şikayetçi olmadınız?

– Oldum. Ama Kıymet ve evdeki kardeşi şahitlik yapmadığı için şikayetim hakkında takipsizlik kararı verildi.

Müge Anlı bu defa şahitlik yapmadığı için Kıymet’e pay biçiyor: “Zaten hep diyorum, kimse için değilse de Allah için şahitlik yapacaksınız. Bak sonrasında daha büyük şeylere yol açıyor. O gün bu olay için daha büyük bir müdahale olsaydı belki daha fazla ceza alacaktı ve cezaevinden çıkmayacaktı.” Bir kez daha, korku ve istismar içinde bir hayat sürmeye çalışan ve bu yüzden itaate zorlanan kadın şahitlik yapmadığı için suçlanıyor, ama bu denli ağır bir istismarın peşine yeterince düşmeyip takipsizlik kararı veren yargı sorgulanmıyor. 

Yasemin de defalarca ayrılmaya çalışmış, defalarca oğlunu kaçırarak ve tehdit ederek vazgeçirmiş adam. En sonunda annesi babası ve kardeşleriyle birlikte bütün aile şehir değiştirerek kaçabilmişler. Ancak öyle kaçabilmişler. 

Kasten adam öldürme suçundan yargılanan Kıymet 16 yıl, kızı ise 2 yıl 9 ay hapis cezası aldı. Kızı tutukluluk süresi göz önünde bulundurularak tahliye edildi. 

Müge Anlı’nın programından bu üç farklı örnek, aslında programdaki onlarca vakadan birkaçı. Programda suçlu aramak ve orada canlı yayında bir mahkeme kurmak bu meselelerin tartışılması gereken bir başka tarafı elbette. Ancak söz konusu kadın katiller olduğunda Müge Anlı’nın soruları da, takındığı tavır da, sonrasında gelen tepkiler de tesadüf değil, kadınların bu dünyada kadın olarak var oldukları için kapatıldıkları toplumsal cinsiyet rolleri hapishanesinin parmaklıkları. Çocuklarını korumak için kocasını öldüren anneye üzülüyor, annesini korumak için babasını öldüren kız çocuğuna kahroluyor ama kendi mutluluk arayışında istismarcı kocasından kaçmaya çalışan kadını yadırgıyoruz. Ve tüm bu hislenmeler içinde kadına yönelik şiddete dair devlet politikalarını, seneler süren istismarları dikkate almayan ancak bir erkeğin “cinnet anını” tanıyan yargı sistemini, kadınlara yeterli koruma sağlamayan ve güven vermeyen kolluk kuvvetlerini, istismar vakalarında gerekli takibi yapmayan kurumları, kadınlara kaçmak istedikleri durumlarda konforlu bir yaşam alanı sağlayacak sığınakları açmayan belediyeleri, kadına yönelik şiddetle mücadele için yeterli bütçe ayırmayan meclisi ya da İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamayan devleti sorgulamıyoruz. 

Şiddetine maruz kaldıkları adamları öldüren kadınlar devlet ve toplum onları yüzüstü bıraktığı için katil oluyorlar. Bu kadınları öldürmeye iten erkek şiddeti de cinskırımın bir parçası; katil olarak özgürlüklerini daha da sınırlandıran, cezaevine giren kadınlar da cinskırımın mağdurları.

[Türkiye’de her gün en az üç kadın öldürülüyor. Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), kadın cinayetlerini ve kadına yönelik şiddeti önlemek ve cinskırımı sonlandırmak için meclisi göreve çağırıyor: https://twitter.com/esik_platform/status/1352578249432453123]

* https://ajph.aphapublications.org/doi/10.2105/AJPH.93.7.1089 

Pandemiye Küresel Feminist Perspektiften Bakmak: Kriz Bittiğinde Nasıl bir “Normal” Bekliyoruz?

Avrupa Göçmen Kadınlar Ağı, geçtiğimiz Mart ayı sonunda paylaştığı bu metinde bizlere Beauvoir’ın bir uyarısını hatırlatıyor: “Kadın haklarının sorgulanması için siyasi, ekonomik veya dini bir krizin yeterli olacağını asla unutmayın. Bu haklar asla tam anlamıyla elde edilemez. Hayatınız boyunca tetikte kalmanız gerekecek”. Nitekim Türkiye’de de bunu İstanbul Sözleşmesi’ne ve kadınların nafaka hakkına açılan savaşın Covid-19’un yaşamlarımızı her anlamda işgal ettiği günlerde yoğunlaşmasında izleyebiliyoruz. Bu metnin çevirisine, hem bize bunları hatırlatması, aramızdaki benzerlikleri göstermesi; hem de Avrupa’da yaşayan ama kökleri dünyanın başka yerlerinde olan kadınların görüşlerine yer vermek, görece refah içindeki ülkelerde de kadınların bu krizde ne gibi zorluklar yaşadığını aktarmak için yer verdik…

Covid-19 pandemisinin ve salgının önlenmesi için devletler tarafından alınan tedbirlerin ortasında, Avrupa Göçmen Kadınlar Ağı (European Network of Migrant Women) olarak bu krizin bazı yönlerine dair analizimizi, küresel feminist bir bakış açısından sunmak istiyoruz.

EPİDEMİ ESNASINDA SIĞINMACI KADINLAR VE KIZLAR

Epideminin patlak vermesinin başlangıcında, Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC) “COVİD-19 ile savaşmaya yardımcı” birtakım tedbirler yayınladı. İşin gerçeği, bu tedbirlerin hiçbiri şu an mültecilerin konakladığı yerleşkelerde uygulanamaz. Çoğu mülteci tesisinde yeterli temiz su, banyo veya sabun olmadığından elleri sık sık dezenfekte etmek gibi çok basit bir adımı uygulamak bile imkansız. ECDC, “evde veya belirlenmiş bir ortamda, tek, özel, yeterince havalandırılmış bir oda ve tercihen özel bir tuvalet ” kullanmayı, “kalabalık ortamlardan” kaçınmayı ve “sosyal mesafeyi” korumayı tavsiye ediyor. Mültecilerin çoğu zaman kapasitelerinin üstünde insan barındıran odalarda kaldığını göz önünde bulundurduğumuzda bunların hiçbirinin sürdürülebilir olması mümkün değil. “2-4 hafta yetecek kadar erzak bulundurun” önerisi, bu erzağı saklayabilmek için herhangi bir geliri, satın alacak ve depolayacak yeri olmayan mülteciler için yine imkansız. Bu süreçte mülteciler, vefat etmiş, kaybolmuş veya başka bir ülkede olan “sosyal bağlantılarını” da devreye sokamaz. 

Birçok sivil toplum kuruluşu ve Avrupa Parlamentosu Temel Haklar, Adalet ve İçişleri (LIBE) Komitesi, çoktan pandeminin “mülteci ve göçmen boyutu”na vurgu yaptı. Bununla birlikte, bu koşullar herhangi bir mülteci için kötü olsa da nesnel olarak kadınlar ve kızlar için; hele de örneğin Yunanistan-Türkiye sınırında kısılı kalmış olanlar, İrlanda’da ‘Direct Provision’ veya İtalya’da ‘hotspot’ olarak anılan konaklama merkezlerinde yaşayanlar için çoğumuzun hayal edebileceğinden çok daha kötüdür. Halihazırda erkeklerin bakışlarından ve tacizden uzak, temel ihtiyaçlarını giderebildikleri, pedlerini değiştirebilecekleri, çocuklarını emzirebilecekleri veya duş alabilecekleri kadınlara özel güvenli alanlara sahip olmayan ve süregelen erkek şiddetine -toplu tecavüz ve zorla evlilik de dahil olmak üzere- maruz kalan kadınlar; şimdi hasta bakımını da sırtlamakla uğraşıp enfeksiyon riskini azaltmaya çalışırken, bu krizin ortasında ortaya kaçınılmaz olarak çıkan yeni çatışmaları ve erkek şiddetini idare etmek zorunda da kalıyorlar.

YAŞLI KADINLAR

Birleşmiş Milletler’de yaşlıların tüm insan hakları konusunda bağımsız uzman olan Rosa Komfled-Matte, “Bakımevlerinde terkedilmiş yaşlılar veya huzurevlerinde bulunan cesetler hakkındaki raporlar endişe verici. Bu kabul edilemez,” şeklinde konuştu. Raporlardan kastettiği ise Avrupa’dan gelmekte olanlardı.

Hepimiz çoktan “en çok risk altında olanların YALNIZCA yaşlılar”, “SADECE 70 yaş ve üzeri için ölümcül sonuçların yüksek”, çok fazla insanın öldüğünü, “FAKAT çoğunun yaşlı” olduğunu duyduk.

Bu ifadelerin tamamı, şaşırtıcı olmasa da rahatsız edici bir gerçeği, yaşlılara karşı olan umursamaz tavrı gün yüzüne çıkarıyor. Bu pandemiyle birlikte, yaşlandığı halde gençliği takıntı haline getirmiş, medyadan feminist harekete kadar her şeyin “gençlik”i methettiği, genç insanların özgür tercih ve bireysel güçlenme gibi liberal doktrinler tarafından hedef alındığı Avrupa toplumunda yaşlılar, en iyi ihtimalle “istenmeyen” en kötü ihtimalle “harcanabilir” olanı sembolize eder hâle geldi. Yaşlı ve savunmasız kişiler için alışveriş saatleri ve evlere yemek servisi gibi bazı girişimler mevcutsa da, bunlar “güçlü olan hayatta kalır” bağlamında yalnızca “ekstra” önlemler. Bu bağlam, panik halinde alışveriş yapan ayrıca sorumsuzca dışarıya çıkan fit, hareket kabiliyetine sahip ve zengin kişilerin “Covid-19 tarafından öleceklerin YALNIZCA yaşlılar olacağı” mesajıyla kendilerini güvende hissettiği anlamına geliyor.

Özellikle 35 yaş altı herkesi “genç” sayan Avrupa Birliği’nde “yaşlı” oldukça soyut bir kategori. Avrupa’da kadınlar, 60 yaş üstü kişilerin %55’ini, 80 yaş üstü kişilerin %64’ünü ve yüz yaşını aşmışların %84’ünü oluşturuyor ve erkeklerden daha uzun yaşıyor. Bu kadınlar erkeklerden daha uzun yaşıyor olabilirler ancak ilerlemiş yaşlarına da bağlı olarak kronik sağlık problemlerine sahipler; yıllarca bakımını üstlendikleri kocalarının veya ailerinin ölümünden sonra yalnız yaşıyor; toplumun en yoksul kesimlerinden birini oluşturuyorlar. Doktorlar hayatta kalma şansı en yüksek olan veya yoğun bakımdan çıktıktan sonra onlara bakabilecek ailelere sahip kişilere öncelik verirken ölüme terk edilmesi gerekenlerin bu kadınlar olacağını varsayabilir miyiz?

ERKEK ŞİDDETİ PANDEMİSİ

Eğer tarihten öğreneceğimiz bir şey varsa o da -herhangi- bir krizin ardından patlak veren ilk şeyin erkek şiddeti olduğu. Toplu katliamların ve çete şiddetinin ezici çoğunluğunun erkekler tarafından gerçekleştirildiği modern toplumlarda bu pandeminin; krizin psikolojik, ekonomik ve sosyal sonuçlarıyla başa çıkamayan erkeklerde bir şiddet dalgasını tetikleyebileceğini biliyor olmamız gerek. Doğal felaketlerden etkilenen yerlerde ve çatışma bölgelerinde çalışmış olanlarımız, stabil sosyal yapıların çöküşünün, bu çöküşten bağımsız gibi gözüken şiddet dalgalarını serbet bırakabileceğini çok iyi biliyoruz. Bu şiddetin ilk hedefi ise kadınlar.

Göç üzerine yaptığımız çalışmalardan da kadınların değişen koşullara daha hızlı uyum sağladığını, daha fazla direnç ve esneklik sergilediklerini, statü veya gelir kaybıyla baş etmek konusunda psikolojik olarak daha hazırlıklı olduklarını biliyoruz. Ne de olsa çoğumuz çocukluktan beri “ikinci cins” statümüzü kabul etmek için eğitildik. Öte yandan erkekler genellikle kontrol kaybı, reddedilme veya ekonomik istikrarsızlıkla baş edemiyorlar. Erkeklerin küresel intihar oranları kadınlarınkiyle karşılaştırıldığında bize tam olarak bunu söylüyor. Kaçınılmaz olarak kitlesel ölçekte psikolojik sonuçlar doğuran böylesi bir sağlık krizinde, erkeklerin bu sonuçlarla baş etmekteki yetersizliği de kitlesel hale geliyor. Pek çok kadın ve erkek aynı evlerde kilitli kalmışken ve ev içi erkek şiddeti gerçek bir risk oluştururken, bu krize karşı kitlesel eril tepki riski de oldukça gerçek.

GREVIO Komitesi ve BM Kadına Yönelik Şiddet Özel Muhabiri gibi pek çok feminist ve feminist grup, sokağa çıkma yasağının kadınlar için yarattığı tehlikeye dikkat çekti. Ev, erkekler tarafından cinsel ve fiziksel saldırıya uğrama ve öldürülme ihtimalimizin en yüksek olduğu yer. Bu istatiksel gerçeği göz önünde bulundurduğumuzda, kadınlara evde kalmalarını öneren veya talep eden her önlem, kendi içinde bir problem teşkil eder. Yeni bir epidemik olan Covid-19 ile eski bir epidemik olan erkek şiddeti arasında yapılan acımasız seçim ise apaçık: Halk sağlığını ilgilendiren bir kriz esnasında eğer bir kadınsanız, dayağı en azından kendi evinizde yersiniz!

Bunlar abartılı sözler değil: Çin’de ev içi şiddet ile ilgilenen sivil toplum kuruluşları, karantina esnasında mağdurlara verilen destek azalırken, ev içi şiddetin arttığını ve nedenlerin %90’ının epidemi ile ilgili olduğunu bildirdi. Aynı durum -Fransa, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde- destek arayan ama bulamayan şiddet mağdurlarınının sayısının arttığı Avrupa’da da mevcut. İngiltere 28 Mart’ta, eşiyle birlikte izolasyonda olan bir adamın işlediği kadın cinayeti ile ülkenin ilk koronavirüs kadınkırımını bildirdi. Bu durumda, özellikle yasal statülerini kaybetme korkusu yüzünden adalet ile aralarına duvarlar örülmüş şiddet mağduru göçmen kadınların kaçacak yeri olmayacak. Eğer şiddet faillerini şikayet ettiklerinde kendi haklarının ellerinden alınmayacağı açıkça belirtilmezse; göçmen kadınlar cinayete kurban gitmelerinin virüsten ölmelerinden daha yüksek olabileceği hânelerde, istismarcılarla birlikte yaşamaya devam edecek. Diğerleri ise suçlu muamelesi görebilecekleri, organize suç ağlarının eline düşebilecekleri, yetersiz beslenme ve enfeksiyona maruz kalabilecekleri sokaklarda yaşamak zorunda bırakılacak. Avrupa’daki bazı devletler ülkede ikamet eden herkesin yasal statülerinden bağımsız sağlık hizmetlerine, korumaya ve ödeneklere erişimlerinin sağlanacağını garantilerken pek çoğu böyle bir niyetlerinin olduğunu göstermedi. Aksine, bazısı ‘yabancı virüs’ü zaten göçmenlerin getirdiği şeklindeki ırkçı bir bahaneyle bu insanları sağlık desteğinden kesmeyi düşünüyor.

BAKIM VE EV İŞİ SEKTÖRÜNDEKİ KADINLAR

Kemer sıkma politikalarından ilk etkilenecek, hakettiği değere ve kaynağa sahip olmayan sektörlerdeki bakım, hemşirelik, ev ve temizlik işlerinin çoğu kadınlar tarafından yapılmakta. Şimdi bu kadınlar, evlerinde tecritte olan vatandaşlar tarafından pencerelerden -haklı olarak- alkışlanıyorlar. Ancak Avrupa hem AB içinden hem de dışından, çoğu göçmen olan ucuz işgücü ithal ettikçe alkış gibi sembolik övgüler bu kadınların somut gerçekliğini değiştirmeyecek. Pandemi olsun ya da olmasın, bu kadınlar uzun saatler boyunca güvencesiz koşullar altında çalışıyor. Bu süreçte onlar, evde kalıp kendilerine bakmayacaklar. Bunun yerine, sistemin belkemiğini oluşturduklarından ve onlar olmadan sistem parçalanacağı için işlerine gidecek ve başkalarıyla ilgilenecekler.

Bu pandeminin teşhir ettiği bakım krizi hakkında feministler tarafından pek çok şey söylendi. Ancak bu kriz, bahsi geçen sektörlerde herhangi bir yasal koruması olmayan kadınlar için daha da derine iniyor. İspanya’daki krizin başlangıcında bakım ve hizmet işçisi dernekleri, işverenleri tarafından çalıştıkları evlerden ayrılmaları engellenen yatılı ev işçilerinin içinde bulunduğu durumu kınadı. Diğer işçilerin aksine bu işi yapanlar sigorta hakkına sahip değiller, çalışma koşulları denetimden muaf ve emekli olamıyorlar. Evden, uzaktan çalışmaya geçebilecek durumda da değiller. Bundan kısa bir süre sonra İspanya hükümeti koronavirüs tarafından etkilenen nüfusa yardım etmek için ekonomik tedbirler aldığını açıkladı. Ancak çoğunun belgesiz veya kayıt dışı ekonomiye dahil olduğu 630.000 ev işçisinin ihtiyaçlarına yönelik net bir önlem yok. Birkaç istisna dışında Avrupa’daki diğer devletler destek paketlerinde, gelirsiz kalan yüz binlerce ev işçisine nasıl yardım edecekleri konusunda sessiz kaldı. Diğer belgesizlerle birlikte şimdi bu kadınlar, güvencesiz ve kötü şartlara sahip olan işlerine devam etmek veya cinsel sömürü dahil tehlikeli ve suistimale açık durumlara itilme riski ile karşı karşıyalar.

FUHUŞ VE PORNOGRAFİ İÇİNDEKİ KADINLAR

Eğer hala fuhuş gerçekliğini anlamadıysak şimdi bunun tam sırası. Bu sistemin içindeki kadınlar hem virüsün hem de bu “işletme yönetiminin” tüm cinsiyetlenmiş sonuçlarına katlanma riski altındalar. Fuhuş için, “sosyal mesafe” uygulamak kelimenin tam anlamıyla “işe son vermek” anlamına geliyor, ancak pratikte görünen nedir?

Fuhuş içindeki kadınlar çok sayıda erkekle temas kuruyorlar; bunlardan bazıları virüsün taşıyıcısı olabilir ve pek çoğu kadınları korunmasız cinsel aktivitelere zorlayabilir. Seks ticaretindeki kadınlara kendilerini koruma hususunda verilen önerileri anlamak için Arjantin ‘seks işçileri’ sendikası AMMAR’ın bir duyurusuna bakılabilir; kadınlara ellerini yirmi saniyeden fazla süreyle yıkamaları ve yakında yurtdışına çıkmış ya da semptom gösteren erkekleri reddetmeleri söyleniyor. Eğer fuhuş bir “hizmet” olsaydı kadınlara maske, elbise ve eldiven içeren kapsamlı bir hijyenik koruma sunulabilir ve hiçbir “müşterinin” onlara bir metreden fazla yaklaşmasına izin verilmezdi. Endüstrinin önerdiği sözde sağlık önlemleri, esas riskin dezenfektan jeli eksikliği değil, bedeli ne olursa olsun cinsel tatmin hakkına sahip sayılan müşterinin kendisi ve kadınlara karşı erkek şiddetinin sürekliliği olduğu gerçeğinin üzerinin örttü. Kadınların hayır deme hakkını ellerinden almak, bu sürekliliğin kaynağıdır.

Buna karşın, devletler farklı yaklaşımlar sergilediler. Almanya, Hollanda ve İsviçre, yani Avrupa’nın yasalarca düzenlenmiş en büyük fuhuş pazarına sahip ülkeler genelevlerini kapattı ve bu kuralı ihlâl edenlere para cezaları getirdi. On yıllar boyunca cinsel tatminin hayati bir insani ihtiyaç olmadığını savunan feministler ile karşılaştırıldığında, Covid-19’un bunu anlatmayı başarması birkaç gün aldı. Yasal düzenlemeyi en çok savunan devletler bile bir konuda çok net: Erkekler, “ihtiyaçlarını” gidermeyen bu endüstri olmadan da idare edebilirler.

Buna rağmen, artık küreselleşmiş cinsel sömürü sisteminde hiçbir şey göründüğü kadar basit değil. AB içindeki tüm fuhuş piyasalarında; kimi zorla çalıştırıldığı, kimi ekonomik seçeneklerden yoksun olduğu için, çoğunluğu AB içinden ya da dışından gelen göçmen kadınlar oluşturuyor. Bu kadınların çoğu uzaktan veya yakın mesafeden pezevenkler tarafından kontrol ediliyor; ezici çoğunluğu denetimli fuhuş yapılan ülkelerde dahi “çalışan” olarak kayıtlı değil. Dolayısıyla sağlık hizmetlerine, sigortaya, sosyal hizmetlere ve yardımlara da erişimleri yok. Ticaretin durdurulmasıyla, devletler bu kadınların zaten yaptıklarından daha tehlikeli “tercihler” yapmaya devam etmemeleri için acilen ve uzun vadeli destek sağlamazsa, kayıpları büyük olacak. Pezevenkler ve müşteriler bu endüstride bulunan kadınları zorladıkları, manipüle ettikleri ve sömürdükleri için sorumlu tutulmazsa ve kadınlara bu endüstriden çıkabilmeleri için gerekli maddi destek sağlanmazsa, seks ticaretine şartlar gözetilmeden bütünüyle getirilen yasaklar, eninde sonunda halihazırda mağdur olan kadınlara zarar verecektir. 

Bu arada ne yazık ki fiziksel pazarların kapatılmasının yan etkilerinden biri ortaya çıktı. Kadınların çaresizliğini hızla sermayeye dönüştürme fırsatından yararlanan pornografi ticaretinde bir sıçrama gerçekleşti. Şu an insan kaçakçılığı suçlamalarıyla karşı karşıya kalan ve kadınların kayıt altına alınan cinsel istismarının en büyük çevrimiçi deposu olan Pornhub, premium hizmetlere ücretsiz geçiş sağlayarak erkeklere “hayırsever” bir teklif sundu. Pek çok işletmenin çevrimiçi hizmet sunmaya başlaması, fuhuş bağlamında kadınların genelevlerde muhatap olmaları gereken istismarcı erkeklerle artık çevrimiçi baş etmeleri anlamına geliyor. Ayrıca fuhuştan yararlanan erkeklerin -eğer sosyal izolasyonun psikolojik etkisi daha da kötüleştirmezse- davranışlarını değiştirme ihtimali pek mümkün gözükmediğinden, artan talebi karşılamak için mevcudun iki katı kadına ihtiyaç duyulacak. Bu kadınları da en dezavantajlı arka planlara sahip, bekar anneler, işsizler, gelir sahibi olmayan öğrenciler, mülteci ve göçmenler oluşturacak.

KADINLARIN SAĞLIĞI VE CİNSİYETİN* YENİDEN KEŞFİ

Şu anda tespit edildiğine göre Covid-19 erkekleri kadınlardan daha fazla öldürüyor. Bazıları bunun bizim bağışıklık sistemimizle, dişilik hormonlarıyla ve erkeklere göre daha sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olmamızla ilgili olduğunu söylüyor. Dünya Sağlık Örgütü kadınların doğuştan gelen biyolojik avantajından bahsederken kimi bilim insanları da kadınların erkeklere göre çift X kromozomundan kaynaklanan hatırı sayılır bir bağışıklık avantajı olduğunu belirtiyor. Ancak elimizde kesin bir yanıt yok. Bu belirsizlik, sistemlerimizin -sadece tıbbi sistemlerimizin değil, herhangi bir sistemimizin- verileri cinsiyete göre ayırmıyor olması ve iki ayrı grubun, -kadın ve erkeğin- farklı ihtiyaçlarını ele almaması gerçeğinden kaynaklanıyor. Bunun yerine erkekler varsayılan olarak kabul ediliyor. Caroline Criado Perez bunu Görünmez Kadınlar: Erkekler İçin Tasarlanmış Bir Dünyada Veri Önyargısının İfşası isimli kitabında açıkça anlatıyor. Bu yetmezmiş gibi , zaten kadınlar hakkındaki veri sınırlı iken, şu an rağbette olan “toplumsal cinsiyet” (gender) kavramı “cinsiyet”(sex) yerine de kullanılmaya başlandı ve böylece insanın değişmez bir niteliğini “kimlik” konusu haline getirdi. Fakat cinsiyetli bedenlerimiz kişisel kimlik tespitine indirgenemez ve küresel kriz de bu zararsız gerçeğin altını çiziyor. Covid-19’un baskısı altında bazı klinikler, sadece kadınların maruz kaldığı üreme temelli bir sömürü olan taşıyıcı anneliğin sağlık üzerindeki zararlı etkisinin büyük olduğunu çünkü “taşıyıcı annelere” bağışıklık baskılayıcı ilaçların enjekte edilip kadınların virüsün üstesinden gelemeyecek hale getirildiğini en sonunda itiraf etti. Cinsiyetin kişisel beyanla belirleniminin yaygınlaştığı yerlerdeyse, sağlığımız için cinsiyetimizin doğru kayıt edilmesinin, onun hakkında hissettiklerimizden daha önemli olduğunun farkına varanlar oldu. Ne de olsa cinsiyet, umursamaz doktorlar tarafından bize rastgele “atanmış” bir kurgu olmaktan ziyade, doğumda gözlemlenebilir ve bir ölüm kalım meselesine dönüşebilir.

Gelgelelim bu sağlık sorunu sadece Covid-19’un daha ciddi formlarına karşı kimin daha savunmasız olduğundan ibaret değil. Dişi cinsiyetin daha dirençli olduğu kanıtlanmışsa da kadınlar, kriz boyunca bir dizi sağlık sorunuyla daha fazla yüzleşecek. Yeterli koruma olmaksızın sağlığı riske atılarak çalışan hemşireler ve temizlikçilerden; ev içinde istismara katlanmak zorunda olan kadınlara; çocukların evden eğitim yükünün çoğunu sırtlanmakla akıl sağlığı zorlanan annelere, bir grup olarak kadınların sağlığı bu krizin sonuçlarından kötü etkilenecek. Karantinadan dokuz ay sonra yeni bir bebek patlaması beklememiz gerektiği bir espiri haline gelmiş olsa da aslında birçok AB devletinde kürtaj servislerinin “önemsiz” görüldüğü varsayılıyor ve kadınlar doğum kontrolüne ulaşmakta zorluk yaşıyorlar. Dokuz ay sonrasında gerçekten de çok sayıda bebek doğabilir fakat bu kadınların üreme tercihlerinin bir sonucu mu olacak yoksa bu tercihlerinin yokluğunun mu?

“Gelişmekte olan ülkeler”de özellikle de yiyecek kıtlığı olan ya da dünyada en çok sayıda mülteciye ev sahipliği yapanlarda kadın sağlığı meselesi daha da zorlayıcı olacaktır: Karantina altında -yani kimi sektörler ortadan kaybolurken yiyecek stoklama imkanı olmayan ailelerin varlığında- kızların zaten yaygın olan yetersiz beslenmesi göz önünde bulundurulduğunda, kızların ve kadınların sağlığı üzerinde bunun ne gibi etkisi olacak? Halihazırda cinsiyete bakılarak gerçekleştirilen kürtajların yaygınlığı ve yüksek kadınkırım oranları düşünüldüğünde topluluklar virüsün erkekler için daha ölümcül olduğuna dair haberlere nasıl tepki verecekler?

ADI ÜSTÜNDE: BU KÜRESEL BİR “PANDEMİ”

Eğer Avrupa’da kötü durumda olduğumuzu düşünüyorsanız, salgın oralara geldiğinde Brezilya’daki favelalarda nasıl olacağını düşünün. Hindistan’daki Dalit bölgelerinde neler olacağını, Kenya’daki kenar mahalleleri düşünün.

Bill Gates 2015 Ted Konuşmasını yaptığında insanları pandemi için hazırlıklı olmaya teşvik ederken aynı mantığı hayırseverlik eylemlerinde uygulamıyordu. Uygulamış olsaydı, fuhuşa sürüklenmiş kadınların ve onların sekiz yaşından itibaren fahişelikten başka seçeneği olmayan kızlarının bulunduğu, Hindistan’ın genelev mahallelerine kondom dağıtmak için milyonlarca dolar yatırım yapmak yerine bu kaynağı kadınları oradan çıkarmaya ve erkekleri bu gecekonduları ziyaret etmekten caydıracak sosyal koşullar yaratmaya harcardı. İşte ataerkil kapitalist modelin “iyilik yapma” anlayışı bizi buraya getiriyor: Mevcut tüm kaynaklara ve teknolojiye rağmen batı dünyası kâr elde etmeye odaklandı, böyle bir salgında ayakta durmayı ya da onu önlemeyi sağlayacak sistemler oluşturmayı beceremedi.

Küresel Kuzey ve Küresel Güney arasındaki eşitsiz ilişki halihazırda Afrika, Latin Amerika ve Asya’nın ekonomilerini etkileyen bu pandemi ile mücadele ederken daha güçlü bir şekilde ortaya çıkıyor. Herkes konuyu Ebola’ya getirmişken Ebola salgının Avrupa’da “bizden çok uzakta” bir şey olarak düşünüldüğünü unutmayacağız. Salgın sosyal, ekonomik ve politik sistemi küresel olarak sarsmadığı için, Afrika kıtası bu krizle uğraşırken yalnız bırakıldı.

“Küresel Güney” Covid-19’u kontrol altına almak için önlemler almasına rağmen, çok sayıda ülke otoriter yönetimlerin durumdan istifade etmeye başlamasından dolayı şimdiden ağır bir bedel ödüyor; dünya pandemiyi izlemekle meşgulken sert politik kampanyalar başlatılıyor, aynı zamanda muhalifler gözaltına alınıp, işkenceye maruz kalıyorlar. Daha da kötüsü medya, think-tank’ler ve STK’lar Küresel Güney hakkında analiz yaptıklarında, bu krizin kadın ve kızların yaşamlarında nasıl bir rol oynayacağının sözü edilmeden sadece ekonomik etkisine odaklanılıyor.

Bu, ev içi şiddetin “şiddet” olarak görülmediği ülkelerde karantina ya da izolasyon altında bunun oranlarının fark edilmeden yükseleceği anlamına gelir. Yukarıda bahsi geçen erkek şiddetinin neticeleri, çatışmalardan ve savaşlardan çıkan ülkelerin politik stabilitesi ve eninde sonunda kadınlar ve kızlar üzerinde patlak verecektir. Kadınların ekonomik ve mülki haklarının zayıf olduğu; dullar, bekar anneler ve öğrenciler de dahil olmak üzere kadınların gelirlerinin resmi ekonominin dışındaki yevmiyelerden oluştuğu yerlerde milyonlarca kadın yoksulluktan aşırı yoksulluğa itilecektir. Neredeyse kölelik şartlarında yaşayan, ev ve bakım işçisi olan çoğu kadın için herhangi bir önlem alınmayacak.

Simone De Beauvoir “Siyasi, ekonomik veya dini bir krizin kadın haklarının sorgulanması için yeteceğini asla unutmayın. Bu haklar asla tam anlamıyla elde edilemez. Hayatınız boyunca tetikte kalmanız gerekecek” demişti ve haklıydı. Bu pandeminin yüzleşmeye hazır olmamız gereken büyük ölçekli sonucu sadece ekonomik kriz değil. Dünyadaki tüm kadınların haklarının eski haline; Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) öncesi döneme dönebileceği ile yüzleşmemiz gerekiyor.

Pandemi kadınların maruz kaldığı büyük sorunların unutulması riskiyle birlikte herkesin dikkatini tekeline aldı. Kadınkırımı, kadın “sünneti”, zorla evlendirme ve tecavüz sessizliğe gömülme riskiyle karşı karşıya olduğumuz ihlâllerden sadece birkaçı. Bunların hepsi dünya genelinde mülteci yerleşkelerinde ve kendi ülkelerinde yerinden edilmiş insanların yaşadığı kamplarda ayyuka çıkacak. Kadınların ekonomik hakları “ikincil” sayılma riskiyle karşılaşırken, daha fazla sayıda kadın, insan kaçakçılarının ve istismarcıların ağına düşme riskini alarak harap olmuş bölgelerden çıkmanın yolunu arayacak.

FIRSAT BU FIRSAT: KIZKARDEŞLERİMİZ, DÜŞLEYİN VE SAVAŞIN!

Bazıları “kriz bittiğinde normale döneceğiz” diyor fakat -çoğunluğumuz değilse de- pek çoğumuz için zaten ortada bir normal yoktu. Avrupa Komisyonu’nun başkanının kadın olması gerçeğine rağmen Avrupa’daki çoğu kadın için bir normal bulunmuyordu. Çoğu göçmen ve mülteci için yoktu. Çoğu anne için yok, yaşlı için yok, işçi için yoktu. Fuhuş içindeki kadınlar için “normal” diye bir şey asla yoktu.

Şimdi bu gerçeği kabul etme zamanı. Şimdi, küresel feminist bir bakış açısından normalin neye benzemesi gerektiğini sorma zamanı.

Eğer bazılarımız hâlâ küreselleşmiş bir dünyada yaşadığımızı anlamadıysa krizin büyüklüğü bu gerçeğin kanıtı olmalı. Eğer Covid-19 küresel bir şekilde yayılabiliyorsa, o zaman negatif ya da pozitif, yıkıcı veya dönüştürücü ideolojiler ve hareketler de bunu yapabilir.

Küresel pandemi, dünyanın dikkatinin başka şeyler üzerine toplanması ile birlikte bazıları için her gün kadınlara ve kızlara uyguladıkları şiddetin teşhirinden ve hissettikleri baskıdan korunmak için kapı araladı. Feministler ve onların müttefikleri olarak bizler için ise dünyadaki erkek şiddetinden, kadın ve kızların cinsel nesnelere dönüştürülmesinden, kurumlardaki ataerkil yozlaşmadan ve küresel sömürüden azade bir dünyayı yeniden tahayyül etmek için bir pencere açtı: Suudi Arabistan’ın kadın eylemcilerinin kurtuluşu için ses çıkarmanın; hükümetleri fuhuş sistemini sona erdirmeye çağırmanın; bakım ve ev işçilerinin haklarının işçi hakları olarak tanınmasını talep etmemizin engellenmediği bir dünya tahayyülü.

Şimdi, dünyanın tüm kadınları olarak daha cesur ve kenetlenmiş halde, evimiz Avrupa’dan başlayarak, kadınların insan haklarının; bunlara dair feminist bakış açısının, CEDAW ve Beijing Deklarasyonu gibi feminist büyükannelerimizin sıkı mücadele verdiği uluslararası çerçevelerin siyasi gündemin merkezine konmasını talep etmenin tam vakti.

Çeviri: Daniela ve Pınar

*Burada cinsiyet ile kastedilen, ‘toplumsal cinsiyet’ kavramının geniş anlamını kapsamayan, cinsiyete dair mümkün olabilecek en yalın, somut, bedensel, biyolojik özelliklere dair gözlemlenebilir niteliklerdir. İngilizce metinde ‘sex’ olarak geçen, kimi zaman biyolojik cinsiyet diye de ifade edilen kavramı feministler ‘cins’ ya da ‘cinsiyet’ olarak kullanagelmişlerdir. Biz de aynı şekilde kullandık. ‘Gender’ ifadesini de yine feministlerin kullanageldiği üzere ‘toplumsal cinsiyet’ olarak kullanıyoruz.

Erkek Adaletin Örselediği Kadınlar: ‘Koca Katilleri’

Türkiye’de kadın cinayetleri davaları gündemimize sık giriyor. Kadın örgütleri, feminist avukatlar, aktivistler bu davaların çevresinde dayanışma örerek, tüm kadınlar için hukuk mücadelesi yürütüyorlar. Sayıları daha az olsa da şiddetine maruz kaldıkları erkeğe karşı kendilerini savunan, onları öldüren kadınların davaları da bu mücadelede önemli bir yer tutuyor. Geçtiğimiz günlerde Yasemin Çakal’ın Kedistan’a anlattıkları, bir kadının kocasını öldürmeden önce ve hatta sonra da nasıl bir cendere içinde hayata tutunmaya çalıştığını, kadın dayanışmasının gücünü, tüm bu deneyimi gözler önüne seriyor. Bizse tam da bu davaların ve ilgili yasaların tarihine; özsavunma göstererek kocalarını öldüren kadınların hukukun karşısındaki dezavantajlı konumlarının nasıl değiştirebileğine dair bir yazıya yer veriyoruz.

“Kadınlar olarak siz erkeklere karşı neden silahlı mücadele vermediğimizi hiç merak ettiniz mi? Sebebi bu ülkede mutfak bıçakları kıtlığı olması değil. Çünkü, aksini gösteren tüm kanıtlara rağmen, sizin insanlığınıza inanıyoruz.” Andrea Dworkin

Türkiye’de yaşayan kadınlar, neredeyse her gün erkek şiddetinin doruk noktası sayılabilecek kadın cinayeti haberleriyle uyanıyor. Diğer yandan erkek adaletin çözümsüz bıraktığı şiddet cenderesinden çıkmak için ellerini kana bulayan kadınlar ise azımsanmayacak düzeyde. Erkek şiddetine yoğun biçimde maruz kalan kadınların gösterdiği bu direniş biçimi fazla haberleştirilmiyor. Yok sayılmaları ya da önemsiz haberler olarak bahsedilmeleri yalnızca daha az sayıda olmalarından değil, meşru müdafaa eyleminin şiddet sarmalında yaşayan tüm kadınlar için özendirici olacağı düşüncesinden de kaynaklanıyor. Ancak madalyonun diğer yüzüne, yani sistemin örseleyip ‘koca katili’ haline getirdiği kadınların hayatlarına tüm cesaretimizle bakmak ve kadınların bu cendereden çıkması için hakiki çözüm yolları bulmaya gayret etmek gerek.

Kadınların ikinci sınıf insan muamelesi görmesi çok uzun bir tarihsel sürece yayılır. Bugün yaşadığımız dünyada egemen olan batı medeniyetinin tarihi incelendiğinde, erkeklerin kadınları şiddet ile kontrol altına almalarına izin veren yasalarla karşılaşıyoruz. Yani bugünkü dünya düzeninin kökenlerinin dayandığı yasalar kadınların şiddet yoluyla kontrol edilmesini düzenleyerek oluşturulmuştur. Roma döneminde, bir koca karısını disipline etmek için makul fiziksel güç kullanabilirdi. Kadının gözlerinin morarmış olması veya burnunun kırılması söz konusu makul güç sınırlarının içinde kalıyordu.. 1600’lere kadar Avrupa’nın birçok yerinde, bir erkek karısını ceza almaksızın öldürebilirdi, bu eylem cinayet sayılmıyordu. Buna karşılık, kocasını öldüren bir eş, hain muamelesi görerek cezalandırılırdı, çünkü cinayet kralı öldürmeye benzer bir eylem olarak kabul edilmişti. Bu bize batı medeniyetinde tarihsel olarak kimin tam anlamıyla insan kabul edildiğini, kimin yaşamının değerli görüldüğünü gösteriyor.

İngiliz Hukuku bir erkeğin eşini uyarmak için “başparmağından daha kalın olmayan bir çubuk” kullanabileceğine izin veren “başparmak kuralı”nı getirmişti. İşin tuhafı, bu kısıtlama aslında kadınları acımasız kocalardan korumanın bir aracıydı. Amerika Birleşik Devletleri on dokuzuncu yüzyılın başlarında bir erkeğin eşini dövme hakkını resmi olarak tanıdı. 1910’a gelindiğinde ise, 46 eyaletten sadece 35’i, erkeklerin eşlerini dövmesini saldırı olarak sınıflandıran reform mevzuatını kabul etti. Bu tarihsel örnekler yüzyıllardır kadına şiddetin devlet eliyle dahi normalleştirildiği bir düzene işaret ediyor. Peki bu erkek adalet, şiddet mağduru bir kadının eli kana bulandığında ne yapıyor, kadının yaşadığı sistematik şiddeti nasıl göz ardı ediyor?

Patriyarkanın hüküm sürdüğü binlerce yıldır iktidar sahipleri, ekonomik sistemler ve toplumlar değişti ama kadınlar sistemin dişlilerine takılmadan zehirli bir su misali akıp şekil değiştiren eril tahakkümün farklı formlarıyla mücadele ettiler. Kayıt altına alınmış ilk kadın hareketlerinden günümüze dek, dertleri erkek şiddetiyle başa çıkmak olan kadınlar, erkek egemenliğinin mantığıyla bakınca anlaşılması zor; ancak sistemin dört duvar arasına sıkıştırdığı kadının penceresinden bakıldığında anlamlı olan yöntemler geliştirdiler.

Ataerkil sistemin içinde ikinci sınıf insan muamelesi gören kadınlar eril tahakküm ile çeşitli durumlarda pazarlık ederek kendileri için en uygun konumu korumaya çalıştılar. Deniz Kandiyoti’nin söylemiyle kadınlar bu sistem içinde korunma amacıyla, annelik gibi değer verilen rolleri benimseme karşılığında özgürlüklerinden vazgeçtiler. İşte bu durum, kendini güçsüz, korunmasız hisseden; kolluk kuvvetlerinin, devletin, kendi ailesinin dahi korumadığı bir kadının dünyasından bakıldığında asla anlamsız değildi. Şiddete maruz kalan kadınlar boşanırlarsa “dul kadın” olarak anıldıklarında iki kat mağduriyetle karşı karşıya kalacaklarını düşündüler. Dönecekleri bir ev artık kalmayacaktı, bir kadının kocasından ayrılıp çocuklarıyla yeni bir hayat kurabilecek kadar para kazanmasına sistem izin vermiyordu. Bunun gibi birçok sebeple, kadınlar eşlerinin şiddetini sineye çektiler, çekiyorlar. Kadının dünyasından bakınca bu kararlar da kendi içinde bir mantığa sahip.

Hikayeleri ve maruz kaldıkları şiddet farklı olsa da, bu kadınlar çoğu zaman benzer duygusal süreçler geçirirler. İşte bu süreç, ‘Örselenmiş Kadın Sendromu’ (BWS-Battered Women Syndrome) olarak feminist psikolog Lenore E. Walker tarafından 1970’lerde, “eş/yakın ilişki şiddetinden” muzdarip kadınların psikolojik durumunu anlamak ve açıklamak için kullanıldı. Bu kavram aile içinde yahut yakın ilişki dahilinde uzun süreli şiddete, istismara maruz kalan kadınların bir dizi davranışsal ve psikolojik reaksiyonlarını ifade etmektedir.

Walker’ın teorisi örselenmiş kadın sendromunun merkezinde iki unsurun varlığından bahseder: şiddet döngüsü ve öğrenilmiş çaresizlik. Kadının maruz kaldığı uzun süreli şiddet döngüsü zamanla öğrenilmiş çaresizliğe evrilir ve şiddet kadının hayatının parçası olmaya başlar. Sorun artık kadının şiddet görüp görmemesi değil; şiddetin dozu, sıklığı gibi niteliklerindeki aşırılıklardır. Alandaki daha eski çalışmalar, şiddet gören kadınların bu döngüden çıkma ihtimali olmasına rağmen, çocuklar yahut ekonomik güçsüzlük gibi sebeplerle bu cenderen kurtulma girişiminde bulunamadıklarını ortaya koymuştu.

Yakın zamanlı araştırmalar ise bu algının değiştiğini göstermiştir. Bu araştırmalar, kadınların ataerkil pazarlık masasını devirmek için kendilerince elinden geleni yapmaya çalıştığını göstermektedir. İlk şiddet gördükleri andan itibaren önce ailelerinden biriyle, arkadaşlarıyla, sonraysa, değişen oranlarda olmakla birlikte, güvenlik güçleriyle, sosyal hizmet kurumlarıyla, avukatlarıyla, din adamlarıyla sorunlarına ilişkin iletişime geçtiklerini, şiddet görmemek için davranış kalıplarını istemeden de olsa değiştirmeye çalıştıklarını göstermiştir.

Bilinen ilk kadın örgütlenmelerinden günümüze kadınların eğitim düzeyleri yükseldi, beklenti ve talepleri arttı, güçlendi. Bunların dışında gerekli eğitimi yahut ekonomik durumu olmasa da kadınlar artık “erkek şiddetinin” hiçbir zaman haklılık payı olamayacağı fikrini daha çok benimsediler. Ancak ataerki toplumsal değişime uyum sağlayarak da kadınlara musallat olmayı başarıyor. Kadınlara şiddete maruz kaldıklarında alternatif yollar sunduğunu iddia eden bir hukuk düzenini herkes istiyor gibi görünse de, erkek adaletin mekanizmaları tam aksi yönde işlemeye devam ediyor. Kadınlara şiddetle karşılaşırlarsa boşanabilecekleri, kolluk kuvvetlerine başvurup eşinin ceza almasını sağlayabilecekleri, ekonomik olarak zor durumda kalmamaları için “yoksulluk nafakası” ile geçinebilecekleri ve hatta o kişinin kendilerine yaklaşmamasını dahi sağlayabilecekleri söylendi. Tüm bunların sözde kaldığını anlamak için koruma tedbiri almasına rağmen öldürülen, yüzüne kezzap atılan, 4-5 ayda bir ancak icra yoluyla nafakasını alabilen, başvurduğu karakoldan dalga geçer gibi verilen nasihatlerle elleri boş dönen kadınların sayılarına bakabiliriz. İşte bu kadınlar seslerini her çıkardıklarında ya şiddetin dozu arttı ya da erkek adalet mekanizmasının çözüm yollarının sözde kaldığını bireysel olarak deneyimlediler.

Erkek adaletin sunmuş olduğunu iddia ettiği çözüm yollarının hiçbir işe yaramaması bu kadınları çaresizlikle şiddet gördükleri eve dönmek zorunda bırakıyor. Sadece o dönüş anını düşünmek dahi korkunçken bu kadınların o evlerde yıllarca yaşadıkları gerçeğini ataerkil sistemin hukuku hep yok saydı.

İstanbul Tıp Fakültesinde yapılan bir araştırmada psikiyatri kliniklerine başvuran kadınlar arasında 80 vakanın 74’ünün örselenmiş kadın sendromuna sahip olduğu tespit edildi. (Yurdakul 1996). Örselenmiş kadın sendromu yaşayan kadınlar, çaresiz oldukları ve partnerleri ölmedikçe şiddetten kurtulamayacakları algısını taşımaktadırlar. Bu sendroma sahip olan kadınların hepsi katil olmuyor elbette. Ancak canlarına tak eden noktada işledikleri bir cinayetle, onları şiddetten korumak için kılını dahi kıpırdatmayan adalet sistemini tüm gücüyle karşılarında buluyorlar. Kadınlar dayak yerken, öldürülürken işlenen suça büyük toleransı olan sistemin, bu şiddetle mücadele eden kadına karşı çok az toleransı oluyor. Kadınların mahkemelerde başarılı oldukları nadir durumlarda savunmalarının ‘delilik’ kavramına dayandığını görüyoruz.

ÖRSELENMİŞ KADIN SENDROMUNUN TARTIŞILDIĞI İLK DAVALAR

1979’dan beri, ABD’deki yüzlerce vakada bu sendrom gündeme gelmiştir. Meşru müdafaa, daha önce erkek egemen anlayışa uygun olarak dar bir şekilde tanımlanmıştı. Birçok vakada hem fizyolojik hem de sosyolojik nedenlerle bir kadının bir erkekle aynı şekilde kendini savunamadığı ve daha spesifik olarak uzun süre şiddete maruz kalabildiği ortaya konulmuş oldu. Bu yüzden ABD’deki avukatlar meşru müdafaa kavramını değiştirmeden kadının sosyolojik ve fizyolojik durumunu gözeterek yorumu genişlettiler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, çıkış noktası olarak ele alınabilecek önemli bir örselenmiş kadın sendromu olayı 1979 tarihli Ibn-Tamas davasıdır. Ibn-Tamas çiftinin örselenmiş kadın sendromundaki şiddet döngülerini içeren ilişkileri, hamileyken dayak yiyen ve yüzüne silah doğrultularak evden kovulan Tamas’ın ortalık sakinleştikten sonra kocasını vurup öldürmesiyle noktalanmıştır. Bu davanın önemi, temyiz mahkemesinin örselenmiş kadın sendromu söz konusu olduğunda uzman ifadelerinin önemine vurgu yapması ve ancak uzman görüşünün kadının niye şiddet ilişkisinin tarafı olarak kalmaya devam ettiğini, kocasıyla ilişkilerini, sendromun sonuçlarının oluşup oluşmadığını değerlendirebileceğini belirtmesidir.

İngiltere’deyse bu konuda örnek teşkil eden üç davadan bahsedebiliriz. Ahluwalia, Thornton, Charlton davaları. Çünkü bu davalardaki sanık kadınların sesi, İngiltere’deki feminist kadın hareketi tarafından yapılan kampanyalarla duyurulmuş, kamuoyuna mal olmuş ve kavram olarak ABD’de ortaya çıkartılan örselenmiş kadın sendromunun da kamuoyunda tartışılmasına neden olan ilk davalar olmuşlardır. Kampanyaları düzenleyen kadın hareketi, haksız tahrik halinde aranan öfke ve elem içindeki psikolojiyle tepki verme ve meşru müdafaada o an saldırı şartının aranması gibi durumların, hâkim eril anlayışın eseri olduğunu söyler. Kadınların kendilerini fiziksel olarak güçsüz hissetmelerinin daha fazla zarar görmemek için anlık savunmaya geçmekten çekinmelerine sebep olduğunu kavrayan bir yaklaşım talep ederler.

Kiranjit Ahluwalia Davası 1992

Ahluwalia, kocası tarafından uzun süre şiddet gören ve istismar edilen bir kadındır. Sürekli tehdit ve şiddete maruz kalan kadın, bir gece adam uyurken üzerine benzin döküp yakarak kocasını öldürmüştür. Yargıç, jüriyi haksız tahrik altında bu suçun işlenip işlenmeyeceğini sormaya yöneltmiştir. Ahluwalia, ilk derece mahkemesinde bunu ani ve geçici bir kontrol kaybı ile yaptığını iddia etse de cinayetten hüküm giymesinin önüne geçememiştir. Temyize başvurulduğunda ise savunma Ahluwalia’nın başına gelen durumun haksız tahrik gibi bir kavram ile anlaşılamayacağını söylemiştir. Bu aşamada, “örselenmiş kadın sendromu” tartışılmış, Ahluwalia’nın depresif bir rahatsızlıktan muzdarip olduğu delillerle kanıtlanarak ceza sorumluluğu tartışmaya açılmıştır. Temyiz aşamasında yeniden yargılama kararı verilmiştir.

Sara Thornton 1996

Thornton, alkolik kocasından uzun zamandır şiddet gören bir kadındır. Olay günü alkollü bir şekilde eve gelen kocasıyla tartışmaya başlamış ve evden kovulmuştur. Bir süre sonra geri döndüğünde kanepede uyumakta olan kocasını uyandırarak onu bıçaklayıp öldürmüştür. Thornton’un davasında mahkeme, jüriyi haksız tahrikin göz önüne alınması için yönlendirmiş ise de cinayetten hüküm kurulmuştur. Temyiz aşamasında Thornton’un kişilik bozukluğu olduğu yönünde yeni tıbbi kanıt sunulmuş ve örselenmiş kadın sendromuna dayanılmıştır. Bunun üzerine temyiz mahkemesi, sanığın ceza sorumluluğu, zihinsel durumu, kişilik bozukluğu gibi durumları göz önüne alınarak yeniden yargılama yapılmasına karar vermiştir.

Janet Catherine Charlton 2003

Charlton’ın kocası kendisine ve kızına karşı sürekli şiddet uygulamaktadır. Charlton kocasını, adamın elleri bağlı olduğu bir cinsel ilişki sırasında öldürmüştür. Mahkeme Charlton’ın, uzun süreli şiddete maruz kalması, kendisi ve kızının güvenliğine ilişkin duyduğu korkuyu da gözeterek haksız tahrik altında cinayeti işlediğine hükmetmiş ve cezasında indirime gitmiştir.

İngiliz hukukunda örselenmiş kadın sendromunun yeni bir savunma şekli olarak kabul edildiğini görmek yukarıdaki örneklerden anlaşılacağı üzere zordur. Aynı şekilde ABD’de örselenmiş kadın sendromu meşru müdafaa savunmasında bulunmak için öne sürülmekte ama çoğunlukla bu savunma mahkemeler tarafından çeşitli nedenlerle kabul edilmemektedir.

Kamuya mal olmuş bu davalarda da görüleceği üzere erkek adalet sistemi ortada bir maktul ve katil varken ataerkil sistemin kadını soktuğu çıkmazı, şiddetin getirilerini gözetmemeye ve buna kılıf bulmaya çalışmaktan asla geri durmamaktadır. Haksız tahrik kavramını genişlettiğini iddia etse de cezai indirim hakkaniyetli olamamaktadır.

Diğer yandan Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda’daki mahkemeler, örselenmiş kadınların kendilerini savunmak için güç kullanabildiklerini ve kimi zaman kendilerini tehdit edici bir durumdan korumak için istismarcıyı öldürmekten başka bir yol olmadığına inanarak cinayet işleyebildiklerini gösteren çalışmaları kabul etmiş durumda. Mahkemeler, bu yöndeki delillerin kasten adam öldürme suçundan çeşitli savunmaları destekleyebileceğini veya daha az suçlu bulundukları takdirde cezayı hafifletmek için kabul edebileceğini belirtmişlerdir.

Türkiye’deyse sistematik şiddetine maruz kaldığı eşini öldüren Çilem Doğan’ın davası ile örselenmiş kadın sendromu belki de ilk kez gerçek anlamda konuşulmaya başlanmıştır. Çilem Doğan’ın uğramış olduğu şiddetin boyutları kamuoyunda büyük yankı uyandırmış ve ilk derece mahkemesi Çilem Doğan’ın cinayeti haksız tahrik altında işlediğine hükmetmiştir. Kamuoyunda beraat gibi algılansa da, ilk derece mahkemesi haksız tahrik indirimi ile 15 yıl hapis cezasına hükmetmiş ve Yargıtay tarafından cezası kesinleşene kadar 50 bin lira kefalet ile serbest bırakılmıştır. Bu kamuoyunu rahatlatan bir karar olduysa da yargılamanın sadece kişiye özel bu durum temelinde hareket ettiği açıktır. Failin kadın olduğu benzer durumlarda kadının uğramış olduğu sistematik şiddetin dikkate alınmadığını basına yansıyan başka bir örnekte çok net şekilde görebiliyoruz. Berdelle evlenen ve on sekiz yıl boyunca sistematik şiddete maruz kalan Hülya Tuncer, şiddetle sonuçlanan bir tartışma esnasında daha fazla dayanamayarak eşini öldürmüştür. Olay Çilem Doğan davası ile paralellik gösterse de yargılama aynı şekilde yürütülmemiştir. İlk derece mahkemesinde ağırlaştırılmış müebbet ile yargılanmış ve asla tatmin edici olmayan bir haksız tahrik indirimi ile 20 yıl hapis cezasına hükmedilmiştir. İstinaf aşamasında cezanın fazla olduğu ve kadının bireysel şart ve durumları tespit edilmediği belirtilerek karar bozulmuşsa da yargılaması tutuklu olarak devam etmektedir. Türkiye’de örselenmiş kadın sendromu her ne kadar basına yansıyıp tartışılsa da halen yargılamada bir savunma olarak yerini alamamış durumdadır. 

Örselenmiş Kadın Sendromunu Gözetmenin Önemi

Feminist hareket, erkek egemen perspektifle gözardı edilebilecek, kadınlara özgü faktörlere dikkat çekmiştir. Kadınların şiddetine maruz kaldığı eşine ya da ilişkide olduğu erkeğe yönelik suç davranışı bir “özgülüğe” sahiptir. Bu yüzden ne 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’ndaki “kasten öldürme” başlığı ne de hali hazırda eril adaletin araçlarından olan haksız tahrikle değerlendirmek kadınların mağduriyetini açıklayabilir. Mevcut durumda hep bir şey eksik, hep bir şey gözden kaçmış olacaktır ve adalet terazisi her seferinde erkeğin olduğu tarafta ağır basmaktadır.

Kocasını öldüren birçok örselenmiş kadının yargılanma süreci birçok yönden farklılık içermelidir. Olayın enine boyuna incelenmesi için şiddetin yarattığı travmayı ortaya koyabilecek materyal ve savunma desteği sağlanmalıdır. Örneklerini birçok yargılamada gördüğümüz; şiddete tanıklık edenler, kadının kolluk kuvvetlerine ettiği ama sonuç vermeyen şikayetler gibi, maruz kalınan şiddetin sistematikliğini gösteren veriler yargılamaya dahil edilmelidir. Kısaca bu durumun klasik bir meşru müdafaa vakası olmadığı ortaya konularak, sanık kadının kuvvet kullanmaya duyduğu ihtiyaç incelenmelidir. Kadının kuvvet kullanma ihtiyacının altında yatan esas huzursuzluğun ne olduğu tespit edilmelidir. Şiddet geçmişi, bu şiddetin yarattığı öğrenilmiş çaresizlik ve kadının can güvenliğine ilişkin korkuları ile yüzyıllardır şiddete maruz kalan kadınların toplumsal olarak itildiği konum bu koşullarda belirleyici olmaktadır. Bunların dışında kadının bedensel ve toplumsal farklılıkları gözetilerek suçu işleyiş şeklinde gözlemlenen farklılıklar ağırlaştırıcı sebepler olmamalıdır. Fiziksel olarak karşısındaki erkekten güçsüz olan bir kadının ona şiddet uygulayan erkeği öldürme biçiminde buna bağlı görülen farklılıklar cezayı ağırlaştırıcı bir unsur olarak değerlendirilmemelidir.

Kadın suçluluğu alanında talep edilen farklılık, kadınların ‘erkeklere göre’ farklı olması değil, kendi koşullarına özgü düzenlemelere kavuşturulması anlamında değerlendirilmelidir.

Türkiye’de zaman zaman basına yansıyan ve özellikle Çilem Doğan davasıyla daha belirgin hale gelen sistematik kadına yönelik şiddetin sebep olduğu ‘adam öldürme’ suçunun örselenmiş kadın sendromu temelinde incelenmesi de bu bağlamda önemli. Toplum ve devlet, evindeki kadının şiddete maruz kalmasını engelleyemediğini ve buna ilişkin sorumluluğunu kabul etmeli, yasalar bu yönde geliştirilmelidir.

KAYNAKÇA:

  1. Delahunt EA. Hidden trauma: the mostly missed diagnosis of domestic violence. Am J Emerg Med. 1995;13:74 –76.
  2. Walker L.E. The Battered Woman Syndrome. New York: Springer Publishing Co; 1984 
  3. Küçüktaşdemir,Ö.,(2015) Ceza Hukukunda Örselenmiş Kadın Sendromu, Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 
  4. Daly K. ve Chesney-Lind,Meda, (1988) Feminism and Criminology, 5 Just. Q. 497 
  5. Ascione FR, Weber CV, Thompson TM, Heathy J, Maruyama M, Hayashi K. Battered pets and domestic violence: animal abuse reported by women experiencing intimate violence and by nonabused women. Violence Against Women. 2007;13:354 –373.

Erkekler neden sadistçe davranıyor?

Erkek şiddeti sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde büyük bir problem. Birçok insan eğitim ve gelir düzeyi arttıkça şiddetin azaldığını düşünüyor. Gerçekten azalıyor mu yoksa şekil değiştirip görünmezleşiyor mu? Yoksulluğun ve olanaksızlığın kadınları şiddete karşı daha korunmasız kıldığı bir gerçek çünkü korunma mekanizmalarını geliştirmek o zaman daha zor oluyor. Ancak kadınların koşulları görece iyi olsa dahi erkek şiddetinden tamamen uzak bir hayat yaşaması o kadar kolay değil. Erkekler birlikte oldukları kadınlara ‘dayak atmıyor’ bile olsa şiddet içeren davranışları başka biçimlerde de ortaya çıkabiliyor. Bu yazıda verilen örnekler şiddet içeren cinsel fantezilerini uygulamaya geçiren varlıklı ya da eğitimli erkeklerin işi nereye kadar götürebildiğini anlatırken yazar şiddeti cinselliğin bir parçası olarak görmenin erkekler için çok sıradışı olmadığını hatırlatıyor. 

MEGHAN MURPHY

Erkeklerin sadist davranışları doğuştan mı geliyor yoksa öğrenilen bir şey mi? Sadizm öğreniliyorsa bu konuda bir şeyler yapmak mümkün.

Merhaba bu haftanın Erkeklerin Derdi Nedir Allahaşkına? köşesine hoş geldiniz.

Kendimi sizi uyarmak zorunda hissediyorum. Muhtemelen bu incelemenin sonunda bir cevap çıkmayacak ama gönlü zengin bir abimiz aydınlanmamıza ilham verebilir.

Dürüst olayım, şu an uzmanlık alanımın dışında seyrediyorum. Ne de olsa hiç vajinamla bir adamı boğarken orgazm olmadım ya da bir grup arkadaşımla ağlatana ve kusturana kadar bir erkeğe işkence etme ve bu sırada mastürbasyon yapıp ona kirli bir orospu olduğunu söyleme fantezim olmadı. Sarhoş bir adamı asla bir odaya itip kapıyı kilitlemedim, nefes alamayıp çığlık atamaması için onun ağzını bağlamadım ve onu becerirken bizi izleyen bir arkadaşımla beraber kahkaha atmadık.

Belki tutucu olduğumu söyleyeceksiniz ama başkalarını incitmek beni tahrik etmiyor, yani birini boğazlama veya işkence etme fikri bırakın tahrik edici olmayı kendimi rahatsız hissetmeme sebep oluyor. Bu arzuladığınız birine değil nefret ettiğiniz birine yaptığınız bir şeye benziyor. Zaten kim nefret ettiği biriyle seks yapmak ister ki?

Aha…

8 Ağustos 2017’de Justin Schneider, bir kadını erkek arkadaşının evine bırakacak bir tanıdık olduğuna inandırarak arabasına aldı ve başka bir yere götürdü, kenara çekti ve kadına araçtan çıkmasını söyledi. Uzaklaşmaya başlayan kadını yakalayıp, kendinden geçene kadar boğarken ona birazdan öleceğini söyledi. 25 yaşındaki kurban bilincini tekrar kazandığında, Schneider onun üzerinde mastürbasyonunu yeni bitirmişti. Fermuarını çekti ve kadına bir mendil uzattı. Aslında onu öldürmeye hiç niyeti olmadığını ancak cinsel olarak tatmin olması için buna inandırması gerektiğini söyledi.

34 yaşındaki adam herhangi bir hapis cezası almadı, ancak ev hapsinde tutulduğu yıl ona “kendisini gerçekten geliştirip daha iyi bir insan, daha iyi bir koca ve daha iyi bir baba olma” şansı verildi.

Harika, harika, süper.

Açıkçası ikinci şanslara ve insanların değişebileceğine inanıyorum. Hapishanenin insanları rehabilite ettiğini düşünmüyorum. Ancak biliyorum ki bu dünyada çok fazla sadist adam var ve bu durum tüylerimi ürpertiyor. Bir yıl kaldığı ev hapsinin bu adamı sadist arzularından arındırdığına hiç mi hiç ihtimal vermiyorum ve benzer örneklerini her zaman gördüğümüz gibi şimdi daha fazla kadının bu adam tarafından mağdur edilme tehlikesiyle karşı karşıya olacağı şüphesini taşıyorum. O kadar fazla kadın Schneider’in kurbanıyla benzer ve daha beter deneyimlere maruz kaldı ki artık erkeklere her zamanki gibi saçma küçük cezalar verip işlerine belki biraz daha gizlice devam etmelerine izin vermek yerine davranışlarının temel sebeplerine bakmanın zamanı geldi.

Sadizme sağlıklı bir cinsel fantezi olarak göz yuman bir toplumda, erkeklerin bu fantezileri gerçek yaşama taşımak istemeleri de sürpriz olmamalı. Birini boğmayı yatak odasını renklendiren zararsız bir eğlence olarak görürken aynı zamanda erkeklerin boğulmuş kadınlara bakarak otuzbir çekmeyeceklerini beklemeniz karşısında şaşakalıyorum.

Ve evet biliyorum,biliyorum bana şunu diyeceksiniz: Rıza, Meghan. Rıza işi değiştirir. Ama bu mevzuda kadınların ne istediğinden bahsetmiyorum (ya da bunu istediklerini söylemelerinden, ne de olsa bunun erkekleri tahrik ettiğini biliyorlar). Erkeklerin ne istediği hakkında konuşuyorum. Çünkü bir adam bayılana kadar onu boğmamı söyleseydi bile bunu yapmazdım. Ne bileyim, belki onu çok sevdiğim, bayılana kadar onu boğarak mutlu etmek istediğim için ve bebeğim için her şeyi yapacağımdan dolayı yapardım ama bu beni orgazm ettirmezdi.

Geçen hafta, Dr. Christine Blasey Ford’un 36 yıl önce Brett Kavanaugh tarafından cinsel tacize uğradığını açıklarken o gece kendisini en çok üzen şeyin kahkahalar olduğunu söylediğini duyduk. “İkisinin gürültülü kahkahaları” dedi sesi çatlayarak “ve eğlenceleri uğruna harcanmak… Onlar kahkaha atarken birinin altındaydım.”

Bu ikili gibi, arkadaşlarıma aynı şeyleri yapan ya da bunları bana yapmaya çalışan erkeklerle ilgili anılarım var. Bu gibi durumlardan bir şekilde kaçmayı başardım, benden beklenen rolü oynamadığım için sırf “kaşar”, “orospu”, “kahpe” şeklinde çağrılmaktan dolayı ağladım ve sarsıldım. Çok kötüye evrilebilecek birçok durumda şansım yaver gitti. Tanıdığım kadınların çoğu benim kadar şanslı değildi. Demek istediğim şu ki bu tip erkekler sıradışı değiller. Bununla birlikte, farklı erkeklerin kadınların üzerinde uygulamak istediği -ve bazen uyguladıkları- sadizmin birçok farklı kademesi var.

9 Haziran 2017’de, Çin’den Amerika Birleşik Devletleri’ne misafir öğretim üyesi olarak gelen Yingying Zhang, Urbana-Champaign kampüsündeki Illinois Üniversitesi’nden Brendt Christensen ile birlikte bir arabaya bindi. Christensen, Zhang’ı kendi evine götürdü, onu iradesi dışında orada tuttu ve öldürmeden önce muhtemelen cinsel saldırıda da bulunup ona çeşitli yöntemlerle işkence etti (Zhang’ın cesedi hala bulunmuş değil). Christensen, Zhang’ın üniversitesinde eski bir doktora öğrencisiydi ve  “BDSM, fetiş ve kinky topluluklar için bir sosyal ağ” olan Fetlife’da “Mükemmel kaçırma fantezisi” ve “planlama ve kaçırma” gibi alt başlıkları olan “Kaçırma 101” forumunu kullanmıştı. Savcılar, Christensen’ın 2013’te Illinois’de bir başka kurbanı “boğduğunu ve cinsel saldırıda bulunduğunu, “başka kurbanları” da olduğunu iddia ettiğini ve “katil olarak bilinmek istediği”ni ortaya çıkardılar,  Bu kesinlikle BDSM siteleri sayesinde cesaretlendirildiği ve planladığı fantezisiydi. Christensen evliydi ve söylenenlere göre öğrencileri tarafından çok seviliyor ve tamamen normal bir adam gibi görünüyordu (Christensen üniversitenin fizik bölümünde öğrenciyken asistandı).

Peter Madsen düzenli olarak “fetiş partilerine” katılan bir adamdı, iki porno filmde oynamıştı ve şiddet içeren snuff* pornolara meraklıydı. Ağustos 2017’de kendi denizaltısında öldüreceği Kim Wall ile tanıştığı gün, internette “kafası kesilmiş kızın can çekişmesi” terimini aramış ve bir kadının boğazının kesildiği bir film izlemişti. Bilgisayarında işkence yapılan ve idam edilen kadınları gösteren videolar bulundu. 47 yaşındaki Madsen, Wall’u bağladı ve onu öldürüp parçalara ayırmadan önce istismar etti. Wall’un cinsel organı ve çevresinde bıçak yaraları tespit edildikten sonra Madsen “cinsel birleşme dışında tehlikeli nitelikte cinsel eylemler” ile suçlandı.

Bunun gibi bir sürü hikaye var. Belki kimseyi öldürecek kadar ileri gitmek istemeyen, ancak oral seks yaparken kadınların kafasını yumruklamaktan zevk alan Jian Ghomeshis vardı. Partilerde kadınlara toplu halde tecavüz etmek isteyen bir sürü genç erkek var; çünkü hey, bu bir parti. Ve sonra mastürbasyon yaparken bu tür şeyleri online olarak izleyen erkekler var ve belki de kız arkadaşlarına bu zararsız “kink”i cinsel repertuarlarına dahil etmeyi düşünmelerini kibarca teklif ediyorlar. Çoğu erkek için kadınları incitmek eğlenceli. Yalnızca bir şaka, eğlence kaynağı veya seksi bir şey.

Hangi noktada çizgiyi çekeceğiz? Hangi noktada bir erkeğin bir kadına zarar verme fantezisi kurmasının kabul edilir olup olmadığını söylüyoruz? Uygulamaya geçirdiğinde mi? İnternette kadınların incitildiği veya aşağılandığı görüntülere bakarken mastürbasyon yaptığında mı? Yoksa artık çok geç olduğu zaman mı?

Dahası bu arzular nereden geliyor? Neden çoğu erkek kadınlara zarar vermek istiyor, neden kadınların canını yakmak onları tahrik ediyor?

Bu erkeklerden bazılarının kendilerinin -belki cinsel- istismar mağduru olduklarını tahmin ediyorum. Onlara zarar verenlerse büyük ihtimalle başka erkeklerdi. Ancak çoğunun maruz kaldığı istismar cinsel değildi; becerilirken boğazlanmadılar, gırtlaklarına sokulan bir penisle nefessiz bırakılmadılar, aynı anda boğazlarından ve kıçlarından penetre edilirken kendilerine “orospu”, “şıllık” denmedi. Erkeklerin bunu kadınlara yapmasının bir nedeni var. Bu neden ise kadınların bunu hak etmesi ya da aynılarını kadınlar erkeklere yaptı diye intikam peşinde olmaları değil.

Çoğu kişi kadın düşmanlığını açıklamanın ya da gözlemlemenin zor olduğunu düşünüyor, ancak bu suçları düşündüğünüzde ve bunlara mazeret aramaya çalıştığınızda daha net görünmeye başlıyor.

Bu davranışa ve ne kadar çok erkeğin buna iştirak ettiğine dair kaygısızlığımızı endişe verici buluyorum. Erkekleri işkenceden zevk almaya yönlendiren doğuştan gelen bir şey olduğunu kabul ettik diyelim, bu durumda ne yapacağız bu erkeklerle?  Veya bu tip davranışların çoğunlukla öğrenildiği gerçeğini kabul edebiliriz ve durum buysa, bunu durdurabiliriz de. Bu dünyada bu kadar çok doğuştan psikopat olması mümkün değil (Ayrıca öyleyse neden neredeyse hepsi erkek, neden neredeyse hiçbiri kadın değil?). “İyi” olan ve sokak ortasında boğup bayılttıkları kadınlara bakıp mastürbasyon yapmayan erkekleri sevip onlarla birlikte yaşıyor olabiliriz ama onlar da canları isterse bizi öldürebileceklerini ama öldürmemeyi seçtiklerini kendilerine ve bize hatırlatmaktan, kız arkadaşlarını zararsız kink fantezilerinde hafifçe boğarken sahip oldukları gücü hissetmekten cinsel bir haz alabiliyorlar. Bunlar bize cinselleştirilmiş şiddet ve tahakküm sorununun sadece psikopatlara ve sapıklara ait bir sorun olmadığını gösteriyor olmalı.

Pornografiye ve “gerçek hayata” göre, erkekler nefesimiz kesilene, ağlayana ya da kusana kadar -belki de öldürene kadar- bizi boğmak, suratımıza boşalmak, penetre etmek isterler ve belki bunu yaparken kahkaha da atabilirler (Ah nefes alamıyor musun? Ama baksana sikim ne kadar sertleşti?).  Buna rağmen feministlerin derdinin ne olduğunu anlamayı başaramazlar. Kadınların erkeklerin ne izlediğini, ne yaptığını ve yatakta ne istediğini bilmediğine inanır gibiler. Ama elbette biliyoruz. Hepimiz biliyoruz. Sadece çoğumuz bunun hakkında konuşmak istemiyor. Bunun gerçekliğini kabul etmek ve sonra bununla yüzleşmek çok ağır. Bu erkekleri terk mi edeceğiz? Kötü ve ıslah edilemez görüp onlardan umudumuzu mu keseceğiz? Onlarla konuşup porno alışkanlıkları ya da cinsel eylemlerine dair zararları mı açıklayacağız? Bir cevabımın olduğunu söyleyemem. Ama en azından, bunun hakkında konuşmaya başlamaya ve bunun normal olmadığını, iyi olmadığını ve kesinlikle zararsız olmadığını söylemeye ihtiyacımız var.

Feministler şiddeti tahrik edici bir şey haline dönüştürmenin erkeklerin şiddetten tahrik olmasıyla sonuçlanabileceği ihtimalinden bahsettiklerinde mazeret üretmeye, görmezden gelmeye ya da “cinsellik polisliği yapmayın dar kafalılar!” diye bağırmaya devam edebiliriz. Ya da artık açık konuşmaya başlarız. Sonuçları göz önüne alırsak buna değer gibi görünüyor.

*Snuff pornosu: Gerçek cinayet sahnelerini gösterdiği iddia edilen porno filmlerine verilen isim.

 

Çeviri: Pınar

Kaynak