Feminizm, Sanat ve Annem Sylvia

ANDREA DWORKIN

Aşağıdaki metni sermelix‘in izniyle vesvese’de paylaşıyoruz. Bloğunda Türkçeye daha önce çevrilmemiş kimi kadın yazarlara ait eserlerin, ağırlıklı olarak şiirlerin çevirilerini okuyabilirsiniz.

Bu konuşma, 16 Nisan 1974’te Smith College, Northampton, Massachusetts’te sunulmuştur.

Bugün burada olmaktan çok mutluyum. Burada olmak sıradan bir şey değil benim için. Başka bir sürü yerde olabilirdim. Annem benim için böylesini planlamamıştı.

Size annemle ilgili bir şey anlatmak istiyorum. Adı Sylvia. Babasının adı Spiegel. Kocasının adı Dworkin. Annem elli dokuz yaşında ve şunun şurasında birkaç ay önce ciddi bir kalp krizi geçirdi. Şimdi iyileşti, işine döndü. Bir lisede sekreterlik yapıyor. Hayatının büyük bir kısmında ve benim hayatım boyunca kalp hastasıydı. Çocukluğunda ateşli romatizma geçirmiş. Söylediğine göre, asıl dertleri, erkek kardeşim Mark’a hamileyken zatürre olduğunda başlamış. Ondan sonra, hayatı hastalıklarla dolu bir çileye dönmüş. Onu takatsiz bırakan, yıllar süren hastalıkların (kalp yetmezliği, onu hayatta tutan ilaçlara verdiği toksik reaksiyonlar) ardından kalp ameliyatı oldu, sonra beyni pıhtı attı, felç geçirdi ve buna bağlı olarak uzun bir süre konuşma yetisini yitirdi. Kalp ameliyatını atlattı. Hâlâ konuşmasının hızı düşüncelerine yetişemiyor olsa da felci atlattı. Sonra, yaklaşık sekiz yıl önce kalp krizi geçirdi. Bunu atlattı. Sonra, birkaç ay önce kalp krizi geçirdi. Bunu atlattı.

Annem Jersey City, New Jersey’de iki oğlan, beş kızdan oluşan yedi çocuğun en büyük ikinci kardeşi olarak doğdu. Ebeveynleri Sadie ve Edward kuzenlerdi ve Macaristan’ın bir yerinden göçmüşlerdi. Babası ben doğmadan ölmüştü. Annesi şimdi seksen yaşında Zengin bir aileye doğmuş olsaydı annemin kalbi böylesine zedelenir miydi, bilmenin bir yolu yok elbette. Zedeleneceğini sanmıyorum ama bilmiyorum. Kız olmasaydı farklı bir tıbbi müdahale görür müydü, bunu da bilmenin bir yolu yok elbette. Yine de, nasıl olduysa öyle oldu ve annem hayatının büyük bir kısmında epey hastaydı. Kız olduğu için kimse onu okumaya teşvik etmemişti (oysa bana söylediğine göre okumayı seviyordu eskiden ve okumayı ne zaman veya neden bıraktığını hatırlamıyordu); kimse onu üniversiteye gitmeye teşvik etmemiş ya da yaşadığı dünyanın meselelerine kafa yormaya yönlendirmemişti. Ailesi yoksul olduğundan liseyi bitirir bitirmez çalışmaya başlaması gerekmişti. Sekreter olarak tam zamanlı, cumartesi günleri ve bazı akşamlar da bir mağazada “tezgâhtar kız” olarak yarı zamanlı çalışmıştı. Sonra babamla evlendi.

Babam öğretmendi ve ödeyecek sağlık faturaları olduğundan geceleri de postanede çalışıyordu. Annemi yaşatması gerekiyordu ve bakacağı iki çocuğu vardı. Joseph Chaikin’in The Presence of the Actor’da söylediklerine katılıyorum: “Bu ülkenin tıbbi-ekonomik gerçekliği, kelimenin tam anlamıyla kimin yaşayacağına karar veren Sistemi temsil ediyor. Adaletsiz ekonomik sistemi sebebiyle bu hükümeti reddediyorum.1 Şunu belirtmem gerekir ki, başkaları bizim sahip olduklarımızdan daha azına sahipti ve sahip. Annemle benzer durumda olanlar ölüyordu ve ölüyor. Ben de bu hükümeti reddediyorum çünkü yoksullar ölüyor ve onlar yalnızca kalp rahatsızlığının, böbrek rahatsızlığının ya da kanserin değil, doktor muayenesinin 25, ameliyatın 5.000 dolar olduğu bir sistemin de kurbanı.

Ben on iki yaşımdayken annem kalp ameliyatından ve onu konuşmasından eden felçten sıyrılmıştı. Orada, bir anne olarak dikiliyor ve emirler yağdırıyordu. Birlikte oldukça zor zamanlar geçirdik. Kim olduğunu ya da benden ne istediğini bilmiyordum. Kim olduğumu bilmiyordu ama kim olmam gerektiğine dair katı fikirleri vardı. Dünyaya yaklaşımının saçma, hatta aptalca olduğunu düşünüyordum. On iki yaşıma geldiğimde, yazar ya da avukat olmak istediğimi biliyordum. Aslında annesiz büyümüştüm, bu yüzden de bazı fikirler bana etki etmemişti. Birinin karısı olmak istemiyordum, anne olmak istemiyordum.

Onu pek görmemiş olsam da beni yetiştiren aslında babamdı. Babam kitaplara ve entelektüel tartışmalara değer verirdi. Ebeveynleri Rus göçmeniydi, onun doktor olmasını istemişlerdi. Onların hayali buydu. Babam ailesine düşkün bir çocuktu, bu yüzden de kendisi tarih okumak istediyse de üniversitedeyken tıbba hazırlık dersleri aldı. Eğitimi tamamlayamayacak kadar hassastı. Kan, midesini bulandırıyordu. Böylece, bu derslerden sonra neredeyse yirmi yıl boyunca, sevdiği tarih yerine, sevmediği fen bilimlerinin öğretmenliğini yaparken buldu kendini. Sevmediği işi yapmakla meşgulken, çocuklarının mümkün olduğunca iyi bir eğitim alacağına ve bu ona neye, hangi yükümlülüğe, işe ve paraya mal olursa olsun çocuklarının kendileri ne istiyorlarsa onu yapmasını sağlamaya yemin etti. Babamın sanatı çocuklarıydı, her ne olabileceklerse onu olabilmeleri için kendini onların yetiştirilmesine adadı. Neden kızı ile oğlu arasında bir ayrım yapmadı bilmiyorum ama yapmadı. Çok eskiden beri bana okumam için kitap verirdi, her türlü fikri hakkında benimle konuşurdu, edindiğim her tutkuyu yeşertirdi ki tutkularım yaşayabilsin, yetişebilsin, büyüyebilsin. Bunu neden yaptığını bilmiyorum ama yaptı.*

Bu yüzden ailemizin üzerine annemin bir etkisi yoktu. Tarihe tutkun, kendini eğitim ve entelektüel tartışmaya adamış babam evin havasını belirlerdi. Erkek kardeşime ve bana gerçek meşguliyetimizin dünyayla olduğunu öğretti. Konuşarak, örnek olarak bize öğrettiği fikirler, ilkeler vardı. Mesela tüm komşuları, ailesi ve yaşıtları bunları kesinlikle anormal buluyorken o, ırkların eşitliğine ve bütünleşmeye inanırdı. On beş yaşımdayken aileme, evlenecek olursam ten rengine bakılmaksızın kiminle istersem onunla evleneceğimi ilan ettiğimde başkalarının öfkeli tepkilerine karşılık babam, senden başka türlüsünü beklemezdim demişti. Sivil hakları savunurdu. Sendikalara bağlıydı, öğretmenleri sendikalılaştırmak için çok uğraştı. Bu, o zamanlar pek tutulmayan bir görüştü çünkü öğretmenler kendilerini uzmanlık gereken bir meslek kolu olarak görmek istiyordu. Babam bize, Haklar Bildirisi’nde geçen ve artık çoğu Amerikan’ın pek olumlu bakmadığı ilkeleri (ifade özgürlüğünün her türüne kesin bağlılık, adil yasa önünde eşitlik ve ırkların eşitliği) öğretti.

Babama tapıyordum ama anneme sempati duymuyordum hiç. Bedenen azametli olduğunu biliyordum, babam tekrar tekrar anlatmıştı bunu ama onu Herkül gibi bir kahraman olarak göremiyordum. Bildiğim kadarıyla, hiçbir kadın da öyle olmamıştı. Annemin zihni ilgimi çekmiyordu. Basit ve taşralı gibi görünüyordu. Bir keresinde, korkunç bir tartışmanın ortasında buz gibi bir sesle bana şöyle dediğini hatırlıyorum: Aptal olduğumu düşünüyorsun. O zaman inkâr etmiştim ama şimdi haklı olduğunu görüyorum. Gerçekten de, tek derdi odamı temiz tutmam, belirli şekilde giyinmem ve saçımı öbür türlü taramam olan biri hakkında başka ne düşünebilirdim ki? Aptal olduğunu; berbat, değersiz, hatta aşağılık olduğunu düşünmem için kesinlikle büyük bir sebebim vardı: Edward Albee, Philip Wylie ve o üstün erkek sanatçı Sigmund Freud bana öyle söylemişti. Bana öyle geliyordu ki, insanlar arasında en gözden çıkarılabilir olanlar annelerdi: kimsenin onlar hakkında olumlu bir fikri yoktu, geçmişin büyük yazarlarının da, bugünün ilginç yazarlarının da. Bu yüzden de, yanımda olsa da olmasa da, bu kadın, annem; açıklanamayan, belirlenemeyen ve etkili pek çok şekilde hayatımın merkezinde olsa bile ben onu beni öfkelendiren bir cahil; erdemden, tutkudan ve bilgiden yoksun biri olarak görüyordum sadece. 1969’da evlendiğimde kendimi kurtulmuş hissettim: annemden, onun önyargılarından ve cehalet dolu emirlerinden kurtulmuştum.

Size bunları anlatıyorum çünkü, belki de tarihte ilk kez, bu hikâye sandığınızdan daha mutlu şekilde çözümleniyor.

Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor’unda Maria’ya Robert’la sevişmesiyle ilgili olarak “yer ayağının altından kaydı mı,” diye sorulduğunu hatırlıyor musunuz? Hayatımda, bazen benim de yer ayağımın altından kaydı. İlk kayışında on yaşındaydım. Yahudi okuluna gidiyordum ama o gün kapalıydı, Naziler’in katlettiği altı milyon için bir günlük yas ilan etmişlerdi. Ben de okulun yakınında yaşayan kuzenime gittim bu yüzden. Titriyor, ağlıyor, çığlık atıyor, kusuyordu. Nisan’da olduğumuzu ve Nisan’da en küçük kız kardeşinin gözleri önünde katledildiğini, öbür kız kardeşinin bebeğinin korkunç bir şekilde öldüğünü, kendilerinin kafalarının kazındığını— yani Nazi toplama kampında yaşadıklarını anlattı diyeyim. Her nisanda kâbuslarla ve dehşet içinde onca yıl önce o ayda neler yaşadığını hatırladığını ve her nisanda titrediğini, ağladığını, çığlık attığını ve kustuğunu söyledi. O zaman yer ayağımın altından kaydı.

İkinci kayışında on sekiz yaşındaydım ve New York’taki kadın nezarethanesinde dört gün kalmıştım. Hindiçin soykırımına karşı düzenlenen mitingde gözaltına alınmıştım. O nezaretin pisliği ve korkunçluğunun içinde dört gün ve dört gece geçirmiştim. Oradayken iki doktor şiddet dolu bir iç tetkik yaptı bana. Sonrasında on beş gün boyunca kanadım. O zaman yer ayağımın altından kaydı.

Üçüncü kayışı, feminist olduğum zamandı. Belirli bir günde ya da tek bir tecrübeden hareketle yaşanmadı. Kuzenimin ıstıraplı yaşamını on yaşımdayken ellerime bırakmasıyla ilgisi vardı; o kadınlar nezaretiyle ve dostane başlayıp kederle biten üç yıllık evlilikle ilgisi vardı. Kocamı terk ettiğim sıralardaydı, yoksulluk ve büyük bir duygusal çöküntü içinde yaşıyordum. Yavaş yavaş, adım adım gerçekleşti. Eski kocamı terk ettikten bir hafta sonra şimdi Woman Hating [Kadın Nefreti] olarak bilinen kitabımı yazmaya başladım. Evliliğimde bana ne olduğunu ve gündelik hayatımda bana insandan aşağıymışım gibi davranılan bin bir olayı çözümlemek istiyordum. İçten içte mazoşistmişim gibi geliyordu ama mazoşistliğim bana özgü değildi: tanıdığım bütün kadınlar bu yoğun mazoşistlikle yaşamlarını tüketiyordu. Bunun nedenini çözümlemek istiyordum. Bu mazoşizmi bana öğretenin babam olmadığını ve annemin de bana doğrudan bir şey öğretmediğini biliyordum. Bu yüzden ben de göze çarpan tek yerden, beni derinden etkileyen Story of O’dan [O’nun Hikâyesi] başladım. Oradan başlayıp diğer pornografileri, masalları, Çin’deki bin yıllık ayak bağlama geleneğini ve dokuz milyon cadının katledilmesini değerlendirdim. Dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair bir şey öğrendim, daha önce benden gizlenmiş olan bir şeyi: kadınların hor görülmesinin sistematik olarak toplumun her kurumuna, kültürel her kuruluşa, insanlığın her tezahürüne sızdığını fark ettim. Ve benim de bu sistematik hor görülmeyle her köşe başında, her oturma odasında, insanlar arası her etkileşimde karşılaşan bir kadın, bir insan olduğumu fark ettim. Kadın olduğunun farkına varan bir kadın olduğumdan, yani feminist olduğumdan, hayatımda ilk kez kadınlarla konuşmaya başladım ve konuşmaya başladığım kadınlardan biri de annemdi. Kendi hayatımın karanlık ve uzun tünelinden onun hayatına bağlandım. Ona şekil veren dünyayı tanıdıkça onu da tanımaya başladım. Yanına vardığımda fikir kabiliyetinin zayıflığına artık acımıyor, nitelikli zihnine hayret ediyordum. Yanına vardığımda aptal ve bayağı olduğundan artık emin olamıyor, nitelikli kudretine hayret ediyordum. Ona artık tepeden bakmıyor ve kendimi ondan üstün görmüyordum. Feminist kız kardeşlerimin taze ve ortak mücadelesi ile feminist babam olmasa annemin hayatını tekrarlayacak olan –“tekrarlayacak” derken onun hayatı nasıl önceden belirlenmişse benimkinin de öyle belirlenmesini kastediyorum– bir kız kardeş ve kadın olarak vardım yanına. Yanına vardığımda eksikleri beni utandırmıyordu artık, kendine kattıklarıyla gurur duyuyordum ve gerçekten de, annemin onurlu, güçlü ve dürüst olduğunun farkına vardım. Yirmi altı yaşıma geldiğimde bu onurun, gücün ve doğruluğun kıvanç duyulacak erdemler olduğunu anlayacak kadar haşır neşir olmuştum dünyayla ve onun meseleleriyle. Ona artık yeni bir şekilde hitap ettiğimden annem de bana karşılık verdi ve şimdi, sayısı çok olmayan ne tür zorluk çekersek çekelim o benim annem, ben onun kızıyım ve biz birbirimizin kız kardeşiyiz.

Benden feminizm ve sanat; feminist sanat diye bir şey var mı, varsa nedir gibi sorular hakkında konuşmamı rica ettiniz. Yazarlar yazmaya başlayalı beri, kim bilir ne zamandan günümüze kadar var oldu eril sanat: erkeklerin kurduğu bir dünyada erkeklere hizmet eden sanat. O sanat kadınları aşağıladı. O sanat, neredeyse istisnasız olarak, bizi yaralı varlıklar, anlayışı kıt, bayağı dertleri olan bayağı insanlar olarak betimledi. O sanat, neredeyse istisnasız olarak, öyle yoğun bir kadın düşmanlığıyla dolu ki (hatta kadın düşmanlığı onun dünya görüşünü oluşturuyor) bugüne dek neredeyse hepimiz dünyanın böyle bir yer olduğunu, kadınların böyle varlıklar olduğunu sandık.

Kendimi sorguluyorum, büyüme çağında okuduğum bütün o kitaplardan ne öğrendim? Kadınlar hakkında gerçek ya da doğru herhangi bir şey öğrendim mi? Kadınların yüzlerce yıllık tarihine ve neler yaşadıklarına dair gerçek ya da doğru herhangi bir şey öğrendim mi? O kitaplar hayatıma, hatta hayatın kendisine; yararlı, etkili, ongun, zengin, pürüzlü ya da gerçek herhangi bir şekilde ışık tuttu mu? Zannetmiyorum. O sanat ve o kitapların hizmet ettiği dünya, annemi hayatından nasıl yoksun bıraktıysa o sanat ve o kitaplar da beni benimkinden yoksun bırakırdı sanıyorum.

Büyük bir şair olarak anılan, benimse erkeklik halinin şairi olarak gördüğüm Theodore Roethke şöyle yazmış:

Kadınların şiirlerine en sık yöneltilen suçlamaların ikisi, (konu ve hissiyatta) çeşitlilik noksanlığı ve mizah anlayışı noksanlığı. Hakiki kabiliyete sahip yazarlar arasından biri, estetik ve ahlaki başka eksikliklerden de bahsedebilir: lafı dolaştırma, bayağı konuları nakşetme, ruhun hakiki acılarından saklanarak hayatın yalnızca yüzey kısmını (nesirde kadın kabiliyetine mahsus o alan) dert etme, varoluşun anlamıyla ilgilenmeyi reddetme, lirik ya da dinî tumturaklılık, yatak odasıyla sunak arasında koştururken Tanrı’ya kafa tutma ya da yazarın doğruluğu yeniden icat ettiği imasıyla debdebeye sapması, Yazgı ve zamanla ziyadesiyle meşgul olma, kadınların talihinden yakınma ve dahası.2

Eril sanatın ve onu üreten erkeklerin ayırt edici özelliği kadın düşmanlığı. Bu kadın düşmanlığının karşısında, birinin doğruluğu yeniden icat etmesi gerek.

Eril sanatçılar insanlık halini yazdıklarını, mühim konuları –aşk, ölüm, kahramanlık, ıstırap, tarih– işlediklerini söylediler bize. Bizim işlediğimiz konuların –aşk, ölüm, kahramanlık, ıstırap, tarih– biz doğamız gereği bayağı olduğumuz için bayağı olduğunu söylediler.

Eril sanatı reddediyorum. İnsanlık haline ışık tutan bir sanat değil bu, sadece -erkekler katiyen ve ebediyen utanç duysun bundan- eril dünyaya ışık tutuyor; etrafımıza baktığımızda da bu dünyanın iftihar edilecek bir yer olmadığını görüyoruz. Eril sanat, erkeklerin yüzlerce yıllık sanatı, evrensel değil, dünyada oluşumuzun kati izahı da değil. Sonuç olarak bu sanat, kadınların itaatkâr olduğu ve boyun eğdiği; onları köleleştiren, oluşlarını tamamlamaktan yoksun bırakan, yalnızca bedenleriyle tanımlayan ve alçaltan bir dünyayı anlatıyor sadece. Ben diyorum ki: benim hayatım bayağı değil, benim anlayışım bayağı değil, benim mücadelem bayağı değil. Anneminki ya da onun annesininki de değildi. Kadınlardan nefret edenleri, onları aşağılayanları, alçaltanları ve alaya alanları reddediyorum ve böylelikle şimdiye kadar üretilmiş sanatın çoğunu, eril sanatı, reddediyorum.

Feministler olarak dünyayı yeni bir biçimde yaşıyoruz. Dünyayı yeni bir gözle görüyoruz. Onu alt üst etmekle, onun içini dışına çıkarmakla tehdit ediyoruz. Onu öyle bütünüyle değiştirmeyi amaçlıyoruz ki bir gün eril yazarların metinleri antropolojinin incelediği nadir eserlerden biri olacak. Eserlerine naçiz bir arşivde rastlarlarsa bu Mailer neden bahsediyormuş böyle, diye soracak bizden sonra gelenler. Afallayıp üzülerek hayret edecekler savaşın eril methine; katlin, sakatlamanın, şiddetin ve acının eril esrarengizleştirilmesine, fallik kahramanlığın azap dolu maskesine, fallik üstünlüğün içi boş kibrine, annelerle kızların ve hayatın kendisinin zavallı tasvirine. Soracaklar, bu insanlar bu tanrılara mı inanmış gerçekten?

Feminist sanat, hakiki sanatın engin ırmağına akan ufak bir dere değil. Onsuz hali kusursuz olan bir taştaki çatlak değil. Feminist sanat, bence oldukça çarpıcı şekilde, insan türünün yarısının tabi kılınmasına dayanmayan bir sanat. Mühim konuları –aşk, ölüm, kahramanlık, ıstırap, tarih– alıp onları tümüyle insan kılan bir sanat. Hayal gücümüz böylesine sakatlandığından bunun için gereken şevki bile duyamıyoruz belki ama bu sanat diğerleri kadar mühim ve zengin yeni bir konu da türetebilir, “neşe” mi desek ona?

Kadınların daha doğmadan bayağı ve hor görülmediği; alçaltılmadığı, güçsüzleştirilmediği, sömürülmediği; kadınlara zulmedilmediği ve tecavüz edilmediği bir dünyayı canlandıramıyoruz zihnimizde, bu yüzden de o yeni dünyada ne tür bir sanatın icra edileceğini bilemeyiz. Yapmamız gereken şey, yüzlerce yıllık tarihiyle önümüzden giden kız kardeşlerimize tamamıyla hürmet ederek o yeni dünyaya ebelik etmek. O dünya da, yaşamaları için çocuklarımıza ve onların çocuklarına kalacak.

* Beni kütüphaneyle tanıştırdığını ve okumaya hep teşvik ettiğini hatırlattı annem bana. Aramızdaki bu ortaklığı unutmuştum çünkü ben büyüdükçe annemle –beni onları okumaktan hiç alıkoymasa da– okumaya direttiğim kitaplar sebebiyle bazı çatışmalar yaşadık. Ergenliğim sırasında kitaplar, bir yandan, kitap okumayan anneme karşı entelektüel üstünlüğümü, kitap okuyan babamla da denkliğimi ifade etmeye başlamıştı.
1 Joseph Chaikin, The Presence of the Actor (New York: Atheneum, 1972), syf. 126.
2 Theodore Roethke, “The Poetry of Louise Bogan” On the Poet and His Craft: Selected Prose of Theodore Roethke, ed. Ralph J. Mills (Seattle: University of Washington Press, 1965), syf. 133-134.

Andrea Dworkin, “Feminism, Art, and My Mother Sylvia”, Our Blood: Prophecies and Discourses on Sexual Politics, 1976.

çeviri: smb / sermelix
ingilizcesini buradan okuyabilirsiniz.
görsel: stephen parker’ın çektiği andrea dworkin fotoğrafı.

Evlilik erkeklerin kadınlara sunduğu bir lütuf mu?

Kültürümüz evliliği her kadının delicesine istediği ve erkeklerin kadınlara bahşettiği büyük bir lütuf olarak göstermekte. “Bekarlık sultanlıktır”, “Aklı olan erkek evlenmez” diyenler ve sosyal medyada evlilikten şikayet edenlerin büyük bir kısmı erkekler. Örneğin “kırmızı hap dağıtarak erkekleri feminazilerin inşa ettiği Matrix’ten çıkartan” bir erkek hakları sayfası da evlilikte kadınların yaşadıkları sorunların erkeklerinkine oranla devede kulak kaldığından bahsediyor. Tüm bunlara karşın “30 yaşına gelip de halen daha daha evlenenemiş” kadınlarla dalga geçmek erkekler arasında sık görülen bir davranış biçimi. Peki evlilik gerçekten erkeklerden alıp kadınlara veren bir kurumsa, erkekler kadınların baskısıyla evlendiklerini iddia ediyorlarsa neden belli bir yaşa gelip “evlenememiş” kadınlarla dalga geçmeye devam ediliyor? Aksine bu kadınlar bir erkekle evlenip iddia edildiği gibi onu sömürmeyecek kadar yüce gönüllü oldukları için el üstünde tutulmaları, takdir edilmeleri gerekmez mi? Bu yazı da işte bu sorulara ve cevaplarına odaklanıyor. (Görsel: Marc-Anthony Macon)

SUSAN COX

Elbette Erkekler Kadınlardan Daha Çok Çocuk İstiyor

Kadınlar. Bir erkeğin parmağına yüzüğü takmak ve bir aile kurmak için sabırsızlanıyorlar. Ama erkekler… Erkeklerse güzelim bekârlık günlerini bırakıp, kafeslenerek birinin kocası olmayı asla istemezler. Hikâyeyi biliyorsunuz, heteroseksüel ilişkilere dair ağırlıklı fikir bu.

Ancak yakınlarda yapılmış bir anket farklı bir tablo çiziyor. Anket, erkeklerin kadınlardan daha çok çocuk sahibi olmak istediklerini ortaya çıkarıyor. Aynen. New York Magazine’in The Cut’ında Bryce Covert’a ait, kısa süre önce yayımlanan bir makalede tartışıldığı gibi kadınlar bu konuda tereddütteyken erkekler yuva kurup çocuk sahibi olmaya daha istekli görünüyorlar.

Böyle bir şey nasıl olabilir?! Bir erkeğin nasıl “başının bağlanacağı” hakkında sürüyle kitap, kadınlara “yapabiliyorken onu kapması” gerektiğini söyleyen bir sürü makale ve “bağlanma fobisi” olmayan ve güya bulunmaz hint kumaşı olan o erkekleri bulma konusunda kadınlara yardım eden bir sürü ilişki gurusu var. Erkeklerin kadınlardan daha fazla bir aile kurmak istemesi fikri, yaygın inanışın tam aksidir.

İşte burada ataerkinin temel işleyiş biçimlerinden birini görüyoruz. Ataerki tersine mantık yoluyla işleyen bir ideolojidir. Örneğin erkekler kadınlara tecavüz etmezler. Bunun yerine haber başlıkları “kadın tecavüze uğradı” şeklindedir. Erkekler fahişeleri kullanmaz. Kadınlar “hizmetlerini” sunarlar. Erkekler kadınları öldürmez. Kadınlar geceleri yalnız yürürken öldürülür. Yani, ne bekliyorlardı ki?

Erkek şiddetinin en belirgin olduğu koşullarda, ataerkil ideoloji mevcut durumu tersine çevirerek kadınları bundan sorumlu özneler haline getiriverir. Kadınlar olarak aşağılanmanın saygı, boyun eğmenin güçlenme ve evlenip çocuk sahibi olmanın kadınların fikri olduğuna inandırıldık.

Gerçekte evlilik, kadınları kontrol altında tutmaya yarayan tarihsel bir kurumdur. Kadınlar yasal olarak bir erkeğe bağlanarak, özerkliklerini ve onu kolayca terk etme yeteneklerini kaybederler. Karısı erkeğin ikinci annesi olur ve kocasını bakımıyla ilgilenmesi ve onu beslemesi beklenir. Günlük yaşamın devam etmesi için ihtiyaç duyulan tüm görevleri yerine getirir ki kocası büyüyüp serpilsin. Sözümona ilerici, feminist çağımızda bile kadınların hala çocuk yetiştirme ve eviçi emeğin çoğunu üstlenmeleri beklenir. Böylece erkekler bu sorumlulukları fazla yüklenmeden yaşam hedeflerinin ve kariyerlerinin peşinde koşabilirler. Evlilikte ve üremede erkekler açıkça kazançlı çıkanlardır.

Evlilik kurumunun ortaya çıkışından bu yana, asırlardır bu durum geçerliliğini sürdürüyor. Ancak yolda hatlar bir şekilde karışmış gözüküyor. Her nedense, erkekler kadınların evlilik talebine gönülsüzce boyun eğerek onlara büyük bir iyilik yapıyormuş gibi davranıyorlar.

Çocukluk çağında bile kızlar prenslerinin geleceği günü hayal eden karakterler olarak görülürler. Bu dolambaçlı, açık uçlu yolculukta yürürken vahşi maceraları ve çok sayıda sevgilileri olmasını hayal edebilirler. Fakat son durak, yani o biricik kişi en büyük arzularıdır. Öyle ki kadınlar olarak bir erkeğin eşimizin olmasını aç kurtlar gibi bekler halde gösteriliyoruz.

Bekar kadın çaresizliğin tasviridir ve “biyolojik saat” adı verilen saatli bombanın üzerinde oturur. Bir erkek ona (nihayet) evlilik teklif ettiğinde bir kadının alabileceği en büyük hediyeyi veriyormuş gibi muamele görür. Hatta bazen bu teklifi kadının doğum gününde yapar çünkü ilişkilerinde bunu zaten deli gibi isteyen kişi kadındır. Evlilik günü “kadının günüdür”. O bir Bridezilladır* bir erkeği ağına düşürerek kadınlık gücünün gereğini canavarca yerine getirmiştir. Erkeklerin fantezi dünyasındaki “dişli vajina”** avını tuzağa çekerek dişlerini onun üstüne kapatmıştır.

Bu arada baba olmak istediklerini gururla ilan eden erkekler “iyi adamlar” olduğu için övülüyorlar. Sevecekleri ve geçindirecekleri bir aile kurmak istedikleri için kesinlikle bencillikten uzak oldukları düşünülüyor. Ancak bu aslında yanlış bir çıkarım, sebebiyse maskülenliğin temel olarak yanlış anlaşılmasında yatıyor.

Kadınlar olarak erkeklerin durumunu anlamak bizim için çok zor, çünkü enerji tasarrufu modunda çalışıyoruz. Parçası olduğumuz her şeye kendimizden de bir parça veriyoruz. Zamanımızı, enerjimizi, sevgimizi, ilgimizi, yardımımızı ve neşemizi veriyoruz. Bunların sadece sınırlı bir miktarına sahip olduğumuz için de çeşitli ahlaki buyruklara göre onları adil bir şekilde dağıtmak için elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz. “Yeni arkadaşlar edin ama eskileri ihmal etme”, “İyi bir arkadaş ol ancak onlara çok fazla zaman harcama, çünkü aile her zaman ilk sırada gelir”, “ Kocanın ilgi gördüğünü ve iyi bakıldığını hissettiğinden emin ol yoksa kendine başka birini bulur” gibi. Genelde kendimizden o kadar çok veririz ki bize bir şey kalmaz ama karşılıklı özveriyle mutlu olduğumuz için bunu umursamayız. Bir başkası bize zaman harcayıp ilgi gösterdiğinde de aynı enerji tasarrufu modunda çalıştıklarını varsaydığımız için onların da fedakarca duygularla davrandığını düşünmeye meyilliyizdir. Ancak erkekler cephesinde durum pek böyle değil.

Erkekler dış dünyaya açıldıklarında vermek zorunda oldukları sınırlı enerji sorunları yoktur. Dünya onlar için inşa edilmiştir ve bu yüzden verdikleri her şey onlar için geri dönüşü olan bir yatırımdır. Örneğin çok çalışmaları kariyerlerinin mükemmelleşmesiyle ödüllendirilir. İş hayatındaki “ahbap çavuş ilişkisi” ilkesi sayesinde erkekler arasında kurulan dostluklar paha biçilemez profesyonel iş bağlantılarıdır. Bir erkeğin karısı ve çocuğu olması onun enerjisini tüketmez. Aksine o, sömürgelere sahip gibidir. Çok az yatırım yaparlar ve karşılığında hak sahibi olarak ödüllendirilirler. Kadın çocuğu büyütür ve çocuk yetişkinliğinde yaşlanmış babası için yeni bir kaynak haline gelir.

Bu yüzden erkekler elbette çocuk isterler. Dünyanın bu kadar aşırı nüfuslu olmasının sebebi kadınların feminen cazibelerini kullanıp erkekleri kandırarak baba yapmaları değildir. Tabii ki anne olmak isteyen kadınlar da var. Ancak feminizmin kökünü kazıması gereken şey, erkeklerin evlenip kadınları hamile bırakarak onlara iyilik yaptıkları yönündeki kültürel mite dayanan bu kötücül yaklaşım.

*Bridezilla: İngilizce gelin anlamına gelen bride kelimesi ve Godzilla’nın birleşiminden oluşan ve düğün töreninin mükemmel olmasına takmış ve bu sebeple tuhaf davranışlar sergileyen kadınlar için kullanılan alaycı bir söz.
**“Latince’de ‘vagina dentata’ (dişli vajina) olarak adlandırılan bu olguda, vajinanın tek görevinin, parçalayıcı dişleriyle penisi yiyip yok etmek olduğuna inanılır. Bir kadınla sevişen erkeğin ejakülasyondan sonra penisinin ereksiyon gücünü kaybettiği, vajinanınsa spermlerle beslenerek daha da palazlandığına inanılır. Bir Kuzey Amerika Kızılderili miti olan Dişli Vajina, kadın gücü ve erkek korkusunun doğrudan aktarımıdır. Her vajina mecazen gizli dişlere sahiptir; çünkü erkek çıktığında, girdiğine göre azalmıştır.” Dişli Vajina Babafingo’ya Karşı…- Hande Öğüt

 

Bu yazı ilginizi çektiyse yine aynı yazarın Evlenmemek için 11 Sebep yazısını da okumak isteyebilirsiniz…

Çeviri: Pınar

 

Evlilik ve Annelik

Nevâl es-Saadavi, kitapları Türkçeye de çevrilmiş, ömrünü mücadeleyle geçirmiş bir feminist. 2017 sonunda sister-hood.com’da yayınlanmış bu yazısını hem yaşam hem siyasi mücadele deneyimi zengin bir feministin fikirlerini aktarmak istediğimiz için çevirdik. (Fotoğraf: Flickr / Kyla Borg)
 

 

NEVAL ES-SAADAVİ

İkiyüzlü ahlâkın kutsal yasası

Küçüklüğümden beri evlilik sözcüğünden nefret ettim. Etrafımdaki evli kadınların hepsi bedbaht görünüyordu; büyükkannem, annem, teyze ve halalarım, kuzenlerim ve diğer herkes. Gülümsediklerinde, hatta kahkaha attıklarında bile üzgün gibilerdi. Anneannem Amna üst orta sınıftan bir kadındı; ekonomik açıdan konforlu, yarı Mısırlı yarı Türk. Ailedeki kadınların içinde en bedbaht olandı. En itaatkarları oydu. Her zaman suskun, salonun uzak bir köşesinde yalnız başına oturan. Bazen anlaşılmaz dualar mırıldandığını ya da birine ağzının içinde öfkeyle söylendiğini işitirdim. Belki otoriter asker kocasına ya da Ulu Erkek Allah’a söyleniyordu. En sevdiği kızı olan annem Zeyneb dışında hiçkimse onun sırlarını bilmezdi.

Babaannemse güçlü, çalışkan bir köylüydü; bir savaşçı. Köyünün geleneklerine meydan okumuştu. Kocasından nefret ettiğini açıkça söylüyordu. Bir ‘çocuk gelin’ idi, düğün gecesi kocasının tecavüzüne uğradığında sadece on yaşındaydı. Ertesinde yaşadığı kanama yüzünden ölümden dönmüştü. Adam öldüğündeyse şen bir zılgıt çekmişti, buna yaşadığı köyün dilinde zaghrouta diyorlardı. Kendini evlilikten temizlemek için sıcak bir banyo yapmış, kocasından sonra bir daha hiçbir erkeğe dokunmayacağına dair yemin etmişti.

Annem bu kadınların arasında en mutlu olan gibi görünüyordu. Babam sıradışı biçimde sadık bir kocaydı. Ancak annem okulda iyi bir öğrenci olmuştu ve aslında entelektüel heveslere sahipti. ‘Bir şey icat etmek’ istediğini söylemişti bana. Evliliğin getirdiği sorumluluklarla ve benim de dahil olduğum dokuz çocuğunu yetiştirerek tüm düşlerinden vazgeçmişti. Öldüğünde gencecikti, sadece kırkbeş yaşında.

Bugün seksenyedi yaşındayım. Hiçbir zaman şimdi yalnız yaşarken sahip olduğum mutluluğu tatmadım. Özgürlüğü adeta temiz hava ve güneşmiscesine duyumsayabiliyorum. Üç adamla evlendim ve hepsinden boşandım. Evlilik, nadir mutlu anlar disinda benim için bir mezar gibiydi. Annelik, iki yaratıcı çocuğuma duyduğum muazzam sevgi ve saygıya rağmen bir zindandı.

Sorun erkeğin kendisinden ziyade aile hukukunun temel aldığı evlilik kurumu. Üç kocamın da görece iyi insanlar olduğunu söyleyebilirim. Fakat ataerkil dini sistem ve aile hukuku her iyi adamı kötü bir kocaya dönüştürebilir. Erkeklerle evlenmeden önceki ilişkilerim genelde eşitliğe dayalıydı ve boşandıktan sonra da hepsiyle iyi arkadaş oldum. Ancak bir erkek evlilik içinde bir insandan ziyade bir koca gibi davranır. Aile hukukunda erkek karısı ve çocukları üzerinde mutlak otoriteye sahip olur ve aile hukukunun temeli de dini yasalara dayanır. Kutsal kitaplarda tanrı, kocaların karılarının üzerinde toplumsal, cinsel ve ahlaki olarak hak sahibi olduğunu buyurur. Ancak kadınlara kocaları üzerinde herhangi bir hak bahşetmez.

İki kocası olan bir kadının hapse girmesi ya da öldürülmesi mümkün ancak bir erkek eğer isterse dört ya da daha fazla kadınla evlenebiliyor. Mısır’da bir erkek ne zaman canı isterse karısını sözlü olarak boşama hakkına sahip. Tek bir kelime sarfetmesi yeterli: Talak. Bu da Arapça ‘boşandın’ demek. Mısır dünyanın en yüksek boşanma oranına sahip. Birkaç ay önce Mısır devlet başkanı Sisi bir erkeğin resmi bir başvuru yapmadan karısını boşamasının önüne geçmek için sözlü boşanmanın ortadan kaldırılması gerektiğini ifade etti. Ancak İslami yetkililer El-Ezher’de bir toplantı düzenledi ve kimsenin Allah’ın buyruklarını değiştiremeyeceği ilan edildi. Yaptıkları açıklamada sözlü boşanmanın Allah ve peygamberleri Muhammed tarafından erkeklere bahşedildiği söylendi.

Öte yandan bir kadın kocasından bir yargıcın mahkeme kararı olmadan boşanamıyor. Boşanma senelerce sürüyor. Bir kadının boşanmak için on yıldan fazla beklediği davalar olabilmekte.

Eğer özgürlük yoksa…

Benim en azından zihnim özgürdü, dini aile yasasını da kabul etmemiştim. Üç kocamdan da hiç mahkemeye gitmeden boşandım. Kendi irademle her birini beni terketmeye mecbur kıldım. Hiçbir erkek iradem dışında benimle yaşayamaz. Ben kendi kendimin sahibiyim; bedenimin, evimin. Hiçbir adam benimle evlenmek için bana para ya da hediye vermedi. Arkadaşlarım çok iyi bilir, kimseden hediye kabul etmem. Hep babamın “Hediye rüşvettir” lafını hatırlarım. Prensibim ekonomik, sosyal, ahlaki ve psikolojik olarak bağımsız olmaktı. Yalnızca kocalarımdan ve diğer erkeklerden değil aynı zamanda yaşamın tüm maddi zenginliklerinden.

Hiçbir ruhani harekete dahil olmadım. Bazı feministler dindar değil ruhani (spiritüel) olduklarını söyler. Bu yanıltıcı bir şey çünkü din beden ve ruhun arasındaki ayrıma dayanır ve kadınların ezilmişliği de fiziksel ve ruhsal olanın ayrılmasında yatar. Kimi gelişmiş seküler ülkelerde aile hukuku kadınlarla erkekleri eşit görse de dini ve ataerkil değerler kültüre egemendirler. Kimi başka ülkelerdeyse aile hukuku direkt dini yasalara dayanarak kocayı karısının patronu ve vasisi kılmaktadır. Koca ve devlet yetkilileri kadının davranışlarını özellikle cinselliği temel alarak denetler. Biricik kocasından başka hiçbir erkek ona dokunmamalıdır ama kocası cinsel olarak özgürdür. Erkekler tüm dinlerde ve kültürlerde çokeşliyken kadınların tekeşli olması beklenir. Eğer kadınların birden fazla kocaya sahip olmasına izin verilirse babanın adı bilinemez. Ataerkillikse babanın kim olduğunun bilinmesine dayanır.

Evliliğim sırasında farkına varmıştım ki kocam sadece tek bir erkek değil, Feodal Eril Tanrı’nın egemenliğinin tanınmasına dayanan ataerkilliğin doğuşundan bugüne var olan tüm erkeklerdi. Antik Mısır’da Maat bizim adalet tanrıçamız, İsis ise bilgi tanrıçasıydı. Onların düşüşünden sonra adalet ve bilginin yerini adaletsizlik, diktatörlük ve zihnin örtü altına girmesi aldı.

Antik Mısır’da çocuklar annelerinin ismini taşırdı. Annenin adı çocuğa onur verirdi. Bugünkü Mısır’daysa çocuklar yalnızca babalarının ismini taşıyor. Babanın kim olduğu bilinmiyorsa çocuk gayrimeşru oluyor. Annenin adı bir çocuğa onursuzluk ve utanç getiriyor. 2008’de gayrimeşru çocuklara bir takım haklar kazandıran bir yasa değişikliği yapıldı ama yine de ataerkil aile yasaları ve köhne dini değerler ülkemizde egemenliğini sürdürüyor.

Genç ve eğitimli kadınlar bugün dini nikaha karşı isyanda. Sevgilileriyle özgür ilişkiler kurmayı yeğliyorlar. Evlilik oranı düşerken boşanma oranları yükselişte. Doğuda ve batıda bir süredir gözlemlediğimiz gibi bizim ülkemizde de ataerkil aile yakın gelecekte gözden kaybolabilir.

Annem evliliğin bir mezar, anneliğin bir zindan olduğunu söylemişti. Hem de babam görece iyi bir koca olmasına rağmen. Benim hayatım anneminkinden çok daha iyi. Onun olduğundan daha özgürüm. En azından iyi ya da kötü herhangi bir koca için karı rolünü oynamak zorunda kalmadım. Yine de kendi annelik anlayışıma göre iyi bir anne oldum. Aslına bakarsanız o saf, temiz, mükemmel anne rolünü hiç mi hiç oynamadım. Çocuklarım benden bağımsız ve özgürdüler, ben de onlardan.

Özgürlük oksijen gibidir. Özgürlük olmadan yaşayamayız. Eğer ailede ve toplumda hiç özgürlük yoksa yaratıcılık da olamaz.

 

Çeviri: Güleren E.