J.K. Rowling, Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet Sorunları Hakkında Konuşma Nedenlerini Yazıyor

Sosyal medyada ayyuka çıkan ve konuyu özel olarak takip etmeyen kişiler için uzaktan anlaşılmaz bir ağız dalaşı gibi görünen atışmalar dünyanın pek çok yerinde farklı şekillerde feministler arası bir iç tartışmanın ateşini harlamakta. Elbette bu tartışmanın feministlerin dışında çok daha geniş yansımaları mevcut. Bu da doğal çünkü feminist temalar -yaygın görüşün aksine- tali ve yalıtık değiller. Daha ziyade, yaşamın ve siyasetin her alanını ilgilendiren, bu yüzden de çetrefilleşen meseleler.

Türkiye’de temelde feminist öznenin kimler olduğuna ya da kadınların nasıl örgütlenip, politik taleplerini nasıl formülize edeceğine dayanan anlaşmazlıklar küresel aktivizm eğilimlerinin ve sosyal medyanın etkisiyle (genelde verimsiz) bir sanal kavgaya dönüşse de, özellikle genç kadınların cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarını anlama, anlamlandırma ve tanımlama üzerine daha çok düşünmesine sebep oldu. Aynı zamanda geçmişte söylenmiş, yazılıp çizilmiş ve genelde modası geçmiş ilan edilen fikirlere dönüp bakma ihtiyacı da güçlendi. Trans aktivistler belli bir grup kadını, cinsiyete ve cinsiyet kimliğine dair sorgulamaları sebebiyle ‘TERF’ (trans dışlayıcı radikal feminist), transfobik ve dışlayıcı ilan ederken, sağ muhafazakar siyaset ve kampanyalar ‘fıtrat’ söylemiyle aslında bu tartışmanın iki cephesini de hedef almakta.

Öte yandan batıda yürüyen tartışma toplumun geneline daha çok yansıdı. Bunun bir sebebi, toplumsal cinsiyetin anaakımlaştırılması ilkesinin, kadınlar ve erkekler arasındaki hiyerarşiyi ve güç dengesizliğini yeterince gözetmeden yasalara yansıtma çabası. Örneğin Birleşik Krallık’ta uzun süredir büyük tartışma yaratan Toplumsal Cinsiyetin Tanınması Kanunu cinsiyeti tamamen kişisel beyana dayanarak kayıt altına alacak bir düzenleme öneriyordu ve kimi feministler bunun kadınlar ve cinsiyetlerine dair hoşnutsuzluk yaşayan çocuklar için ne gibi olumsuz sonuçlar doğurabileceğini anlatmak için örgütlendiler. Karşılaştıkları düşmanlığın, sanal, sözlü ve fiziksel şiddetin dozu kadın düşmanlığını tespit etmeyi oldukça kolaylaştırıyor. Bunları Türkiye’de takip eden ve tartışmaları aktaran, Türkiye’deki aktivist hareketler içinde kimi paralellikler tespit eden feministler de elbette bundan nasibini aldı. Ancak yakın zamana kadar bu saldırılara maruz kalanlar çoğunlukla adı sanı bilinmeyen ya da bilinse de geniş kitlelerce çok tanınmayan kadınlardı.

Geçtiğimiz günlerdeyse Harry Potter kitaplarının dünyaca ünlü yazarı J.K. Rowling, Twitter’da TERF ilan edilişinin hikayesini ve bu meseleye dair sessiz kalmayışının sebeplerini yazdı ve yine pek çok insanı şaşırtan düzeydeki cinsiyetçi hakaret silsilesine maruz kalmaya devam ediyor. J.K. Rowling’in söylediklerine katılanlarsa sadece bu konuyla ilgili değil, yazarın beğenilmeyen başka fikirleri yüzünden bile kabahatli bulundular. Bu yazılanların ve daha kapsamlı feminist tahlillerin pek çok feminist tarafından dile getirildiğini biliyoruz, kimileri Türkçeleştirildi de. Ancak Türkiye’de de J.K. Rowling’in pek çok okuru var, sosyal medyadaysa bu yazara karşı bir karalama kampanyası devam ediyor. Bunlar çoğunlukla metin okunmadan yapılıyor ve üst üste yığılıyorlar. Okurlarının ilgileneceğini düşünerek yaptığımız bu çeviri, aynı zamanda pek çok kadının bu meseleye dair fikirlerinin nasıl şekillendiğini görebilmek açısından anlamlı.

J.K. ROWLING

Uyarı: Bu yazı çocuklar için uygun olmayan bir dil içeriyor.

Bu, kısa sürede netleşecek nedenlerden dolayı, yazılması kolay bir yazı değil, ancak toksiklikle çevrili bir konuda kendimi açıklama zamanının geldiğini biliyorum. Bunu toksikliğe herhangi bir katkı yapmak istemeden yazıyorum.

Bilmeyenler için: Geçtiğimiz Aralık ayında, “transfobik” kabul edilen tweet’ler yüzünden işini kaybeden bir vergi uzmanı olan Maya Forstater’a bir destek tweet’i paylaştım. Davasını bir istihdam mahkemesine götürerek, yargıçtan, cinsiyetin biyoloji tarafından belirlendiğine dair felsefi bir inancın hukukta korunup korunmadığına karar vermesini istemişti. Yargıç Tayler bu felsefi inancın hukukta korunmadığına hükmetti.

Trans meselelerine olan ilgim Maya’nın davasının neredeyse iki yıl öncesine gidiyor ve bu süreçte toplumsal cinsiyet kimliği kavramı hakkındaki tartışmayı yakından takip ettim. Trans insanlarla tanıştım ve trans insanlar, cinsiyet uzmanları, interseks insanlar, psikologlar, koruma uzmanları, sosyal hizmet uzmanları ve doktorların çeşitli kitaplarını, bloglarını ve makalelerini okudum ve gündemi çevrimiçi ve geleneksel medyada takip ettim. Bir noktada, bu konuya ilgim meslekiydi, çünkü günümüzde geçen bir suç serisi yazıyorum ve kurgusal kadın dedektifim, bu konularla ilgilenecek ve bunlardan etkilenecek bir yaşta, ama bir başka seviyede ise, açıklamak üzere olduğum gibi, bu ilginin nedenleri son derece kişisel.

Araştırarak ve öğrenerek geçirdiğim tüm bu süre boyunca, trans aktivistlerden gelen suçlamalar ve tehditler Twitter akışımda köpürüyordu. Bunu ilkin tetikleyen şey bir “beğeni” oldu. Toplumsal cinsiyet kimliği ve trans meseleleriyle ilgilenmeye başladığımda, daha sonra araştırmak isteyebileceğimi hatırlatmanın bir yolu olarak, beni ilgilendiren yorumların ekran görüntüsünü kaydetmeye başladım. Bir keresinde, ekran görüntüsü almak yerine dalgınlık edip “beğendim”. Bu tek “beğeni” “yanlış düşüncenin” kanıtı olarak kabul edildi ve düşük seviyede kesintisiz bir taciz başladı.

Aylar sonra, kazara “beğenme” suçuma Twitter’da Magdalen Berns’ü takip etmeyi ekledim. Magdalen, agresif bir beyin tümöründen ölen son derece cesur bir genç feminist ve lezbiyendi. Onu takip ettim çünkü onunla doğrudan iletişime geçmek istedim. Ancak, Magdalen biyolojik cinsiyetin önemine inanan biri olduğundan ve penisi olan trans kadınlarla çıkmadıkları için lezbiyenlere yobaz denmesine karşı çıktığı için, twitter trans aktivistlerinin kafasında noktalar birleşti ve sosyal medya tacizinin seviyesi yükseldi.

Tüm bunlardan, sırf Maya’yı desteklediğimde başıma ne geleceğini çok iyi bildiğimi açıklamak için bahsediyorum. O zamana kadar zaten dört ya da beş kez ismimin üstüne çizgi çekilmişti (cancellation). Şiddet tehditleri almayı, nefretimle trans insanları gerçekten öldürdüğümün söylenmesini, kaltak ve orospu olarak adlandırılmayı ve elbette kitaplarımın yakılmasını bekliyordum, gerçi fazlasıyla kötü niyetli bir adam onları gübre yaptığını da söyledi.

Üstüme çizgi çekildikten sonra beklemediğim şey ise, üzerime çığ gibi yağan, büyük çoğunluğu olumlu, minnettar ve destekleyici e-postalar ve mektuplardı. Bu destek e-postaları ve mektuplar, bazıları toplumsal cinsiyet hoşnutsuzluğu ve trans insanlarla ilgili alanlarda çalışan, hepsi sosyo-politik bir kavramın siyaseti, tıp pratiğini ve politikayı nasıl etkilediği konusunda derin endişe duyan, empatik ve zeki insanların bir kesitinden geliyordu. Gençlerin, eşcinsel insanların karşı karşıya olduğu tehlikelerle, kadın ve kız çocuklarının haklarının erozyona uğraması konusunda endişeliler. Her şeyden önce, hiç kimsenin yararına olmayan –hele ki trans gençlerin yararına hiç olmayan– bir korku ortamından endişe ediyorlar.

Maya’ya destek tweet’imi paylaştıktan önce ve sonra Twitter’dan aylarca uzak kaldım, çünkü bunun akıl sağlığım için iyi olacağını biliyordum. Sadece salgın sırasında ücretsiz bir çocuk kitabı paylaşmak istediğim için geri döndüm. Geri döner dönmez, kendilerinin iyi, nazik ve ilerici olduğuna net şekilde inanan ve ifade özgürlüğüme polislik yapma hakları olduğunu varsayan aktivistler Twitter akışımı yeniden dolduruverdi ve beni düşmanlık etmekle suçlayıp, kadın düşmanı hakaretler ettiler ve hepsinden öte, bunların arasında bu tartışmaya dahil olmuş her kadının bileceği o hakaret vardı: TERF.

Henüz bilmiyorsanız –ki niye bilesiniz?– “TERF”, Trans-Dışlayıcı Radikal Feminist anlamına gelen ve trans aktivistler tarafından ortaya atılmış bir kısaltma. Pratikte, çok geniş bir yelpazedeki çok sayıda kadına şu anda TERF deniyor ve büyük çoğunluğu hayatında hiç radikal feminist olmadı. Sözde TERF örnekleri, çocuğunun homofobik zorbalıktan kaçmak için cinsiyet uyum ameliyatı olmak istemesinden korkan eşcinsel bir çocuğun annesi ile kendini kadın olarak tanımladığını söyleyen her erkeğin kadınlara ayrılmış deneme kabinlerine girmesine izin veren Marks&Spencer’a bir daha asla uğramayacağına yemin eden, şimdiye dek feminist olmakla alakası olmamış yaşlı bir kadın arasında dağılım gösteriyor. İşin garip yanı, radikal feministler trans-dışlayıcı bile değiller – feminizmleri, kadın doğdukları için trans erkekleri kapsıyor.

Fakat TERF’lik ithamları, bir zamanlar hayranlık duyduğum pek çok insanı, kurumu ve kuruluşu yıldırmaya yetti, oyun parkı taktikleri karşısında hepsi korkudan sindi. “Bize transfobik derler!” “Trans insanlardan nefret ettiğimi söylerler!” Peki, sonra ne derler, bitlendiğinizi mi söylerler? Biyolojik bir kadın olarak konuşuyorum, güçlü pozisyonlardaki pek çok insanın bir çift t*şak büyütmesini öneriyorum, ki palyaço balığını insanların dimorfik (eşey ayrılığına sahip) bir tür olmadığına kanıt olarak gösteren insanlara göre hiç şüphesiz bu gerçek manada mümkün. (Ç.N. Grow a pair [of balls], cesaretli davranmayı öneren, cinsiyetçi olduğu aşikar bir deyim ancak bunun gerçekten de anatomiye dair tartışmalara işaret etmek için kullanıldığının ve bu yüzden bu şekilde çevirdiğimizin altını çiziyoruz.)

Peki ben neden bunu yapıyorum? Neden düşündüklerimi yüksek sesle dile getiriyorum? Neden sessizce araştırmamı yapıp kafamı kuma gömmüyorum?

Yeni trans aktivizmle ilgili endişelenmemin ve sesimi yükseltmem gerektiğine karar vermemin beş nedeni var.

İlk olarak, İskoçya’da toplumsal yoksunluğu azaltmaya odaklanan, özellikle kadınlar ve çocuklara önem veren bir yardım vakfım var. Başka şeylerin yanı sıra, vakfım cezaevindeki kadınlar ile ev içi şiddetten ve cinsel şiddetten kurtulmuş kadınlara yönelik projeleri destekliyor. Ayrıca MS hastalığına yönelik bir tıbbi araştırmayı finanse ediyorum; MS hastalığı kadınlarda ve erkeklerde son derece farklı seyreden bir hastalık. Cinsiyetin (sex) hukuki tanımını aşındırmaya ve yerine toplumsal cinsiyeti (gender) koymaya çalışan yeni trans aktivizmin, çözülmesi için destek sunduğum pek çok sorun üstünde hatırı sayılır bir etkisi olduğunu (veya tüm taleplerin karşılanması durumunda muhtemelen etkisi olacağını) bir süredir açıkça görüyorum.

İkinci neden, eski bir öğretmen ve çocuklar için çalışan bir vakfın kurucusu olmam; dolayısıyla hem eğitimle hem de çocukların korunmasıyla ilgileniyorum. Pek çok insan gibi benim de trans hakları hareketinin bu ikisi üzerindeki etkisine ilişkin derin endişelerim var.

Üçüncü neden, bolca yasaklanmış bir yazar olarak, ifade özgürlüğüyle ilgileniyorum ve bunu kamuoyu önünde hep savundum, Donald Trump için bile.

Dördüncü neden, işlerin sahiden kişisel bir hal almaya başladığı nokta. Cinsiyet uyumu isteyen genç kadınların sayısındaki büyük patlamadan ve bazı durumlarda bedenlerini geri döndürülemez biçimde değiştirdikleri ve doğurganlıklarını kaybettikleri adımlar atmış olmaktan pişmanlık duydukları için geçişten caymış görünenlerin (orijinal cinsiyetlerine geri dönenler) sayısındaki artıştan endişe duyuyorum. Kimileri, aynı cinse ilgi duyduklarını fark ettikten sonra cinsiyet uyum sürecine karar verdiğini ve bu geçiş sürecinde ya toplumdaki ya da ailelerindeki homofobinin bir dereceye kadar etkili olduğunu söylüyor.

Çoğu insan muhtemelen şunun farkında değil –ben de bu konuyu doğru düzgün araştırmaya başlayana dek kesinlikle farkında değildim–, on yıl önce karşı cinsiyete geçiş yapmak isteyen insanların çoğunluğunu erkekler oluşturuyordu. Bu oran şimdi tersine döndü. İngiltere’de cinsiyet uyum sürecine başvuran kızların sayısında %4400 artış yaşandı. Bu oranlar içinde otizmli kızlar büyük bir yer tutuyor.

Aynı durum ABD’de de görüldü. 2018 yılında, Amerikalı hekim ve araştırmacı Lisa Littman bunu araştırmaya girişti. Littman bir röportajında şunları söylüyor:

“İnternette ebeveynler, alışılmışın son derece dışında bir trans kimlik benimseme izleği tarif ediyordu, birden çok arkadaş ve hatta bir bütün olarak arkadaş grupları aynı anda kendilerini trans olarak tanımlıyorlardı. Sosyal sirayet ve akran etkilerini potansiyel unsurlar olarak değerlendirmeseydim ihmalkarlık etmiş olurdum.”

Littman, trans kimlik benimseme evreninde “gençlerin oldukça yalıtılmış yankı odaları yarattığına” inandığı Tumblr, Reddit, Instagram ve YouTube’un, Ani Gelişen Cinsiyet Hoşnutsuzluğuna katkıda bulunan unsurlar olduğundan bahsediyordu.

Makale epey patırtı çıkardı. Littman, önyargılı olmakla ve trans insanlar hakkında yanlış bilgi yaymakla suçlandı; bir tsunami gibi büyüyen istismara ve hem kişisel hem de mesleki itibarını sarsmaya yönelik örgütlü bir kampanyaya maruz kaldı. Dergi makaleyi internet ortamından kaldırdı ve tekrar gözden geçirerek yayınladı. Ancak Littman’ın mesleki kariyeri Maya Forstater’ınkine benzer şekilde zarar görmüş oldu. Lisa Littman, trans aktivizmin temel ilkelerinden birini, yani bir insanın toplumsal cinsiyet kimliğinin cinsel yönelim gibi yaratılıştan geldiği fikrini sorgulamaya cüret etmişti. Aktivistler ısrarlıydı, bir insanın trans olduğuna [dış etkilerle] inandırılması asla mümkün değildi.

Mevcut pek çok trans aktivist, cinsiyet hoşnutsuzluğu yaşayan ergenlerin cinsiyet uyum sürecine girmelerine izin verilmezse gençlerin kendilerini öldüreceklerini iddia ediyor. Psikiyatr Marcus Evans, Tavistock’tan (İngiltere’deki Ulusal Sağlık Hizmetleri’ne bağlı bir toplumsal cinsiyet kliniği) neden istifa ettiğini açıkladığı bir yazıda, cinsiyet uyumuna izin verilmezse çocukların kendilerini öldüreceği iddiaları “bu alandaki sağlam veri veya çalışmalarla uyuşmuyor. Ayrıca bir psikoterapist olarak uzun yıllar içinde karşılaştığım vakalarla da uyuşmuyor,” diye belirmişti.

Genç trans erkeklerin yazdıkları, son derece duyarlı ve zeki bir grup insan olduklarını gösteriyor. Onların kaygı, disosiyasyon (çözülme), yeme bozuklukları, kendine zarar verme ve kendinden nefret etmeye dair aydınlatıcı betimlemeleriyle dolu cinsiyet hoşnutsuzluğu hikayelerini okudukça, eğer 30 sene geç doğmuş olsaydım ben de cinsiyet geçişini dener miydim diye daha çok merak eder oldum. Kadınlıktan kaçmanın cazibesi muazzam olurdu. Ergenliğimde şiddetli bir OKB (Obsesif Kompülsif Bozukluk) ile mücadele ettim. Eğer internet üzerinde yakın çevremde bulamadığım bir anlayış ve topluluk bulsaydım sanırım kendimi bir oğlana dönüştürmeye ikna olabilirdim, babam da bir oğlu olmasını tercih edeceğini açıkça söylüyordu zaten.

Toplumsal cinsiyetin teorisine dair okuduklarım bana gençken kendimi zihinsel anlamda ne kadar da cinsiyetsiz hissettiğimi hatırlatıyor. Colette’in kendini “zihinsel hermafrodit” olarak tarif edişini ve Simone de Beauvoir’ın şu sözlerini anımsıyorum: “Geleceğin kadınının cinsiyetine dayanarak önüne konulan sınırlandırmalara karşı öfke duyması son derece doğal. Asıl meseleyse bunlara neden karşı çıkması gerektiğinden ziyade bu sınırlandırmaları neden kabul ettiğini anlamak.”

1980’lerde bir erkeğe dönüşebilmek için gerçekçi bir imkana sahip olmadığımdan, kitaplar ve müzik hem akıl sağlığı sorunlarımı hem de ergenlik çağındaki pek çok genç kızın bedenine savaş açmasına sebep olan kendini didik didik inceleme ve yargılama halini atlatmamı sağlamıştı. Neyse ki şanslıydım, kadın yazar ve müzisyenlerin eserlerinde farklılığa, ötekiliğe dair hissiyatımı ve kadın olmak hakkındaki çelişik duygularımı bulabilmiştim. Onlar sayesinde, cinsiyetçi bir dünyanın dişi bedene sahip insanlara fırlattığı her şeye rağmen, kafanın içinde kendini pembe, süslü ve yumuşak başlı hissetmemenin bir sakıncası olmadığını; kafa karışıklığının ve karanlık duyguların; kendini hem cinsel hem cinsellikten azade duyumsamanın; ne ve kim olduğundan emin olamamanın bir sorun teşkil etmediğini anlayabilmiştim.

Şunu çok açık ve net şekilde belirtmek istiyorum: Cinsiyet uyum sürecinin cinsiyet hoşnutsuzluğu yaşayan bazı kişiler için bir çözüm olacağını biliyorum, ancak geniş çaplı araştırmalar sayesinde farkındayım ki, yapılan çalışmalar cinsiyet hoşnutsuzluğu yaşayan gençlerin %60 ila %90’ının yaşlarının büyümesiyle birlikte bu hoşnutsuzluktan kurtulduklarını istikrarlı bir şekilde gösteriyor. Defalarca “birkaç trans bireyle tanış” dendi. Tanıştım: Hepsi muhteşem birkaç gencin yanı sıra, kendini transseksüel kadın olarak tanımlayan, benden yaşça büyük ve olağanüstü biriyle de tanıştım. Eşcinsel bir erkek olarak geçirdiği geçmişiyle ilgili açık olmasına rağmen onu daima bir kadın olarak gördüm ve başka türlüsünü düşünmek de zordu; inanıyorum ki (ve kesinlikle umut ediyorum ki) cinsiyet uyum sürecini tamamladığı için çok mutlu. Ancak yaşça büyük biri olarak, uzun ve titiz bir değerlendirme, psikoterapi ve aşamalı bilgilendirme sürecinden geçti. Güncel trans aktivizm patlaması, cinsiyetini değiştirmek isteyen adayların bir zamanlar geçmesi gereken neredeyse tüm sağlam sistemlerin kaldırılmasında ısrar ediyor. Hiçbir operasyon geçirme ve hiçbir hormon alma niyetinde olmayan bir erkek, bir Cinsiyet Tanıma Sertifikası’yla artık kendini güvenceye alabilir ve hukuk nazarında bir kadın olabilir. Pek çok insan bunun farkında değil.

Hayatımda gördüğüm en kadın düşmanı dönemden geçiyoruz. 80’lerde, eğer gelecekte kızlarım olursa, onlar için benim yaşadığımdan çok daha güzel bir hayat hayal ediyordum. Ancak feminizm karşıtı güçlü tepkilerle pornoya bulanmış bir internet kültürü arasında, işlerin kızlar için çok daha kötü bir hal aldığına inanıyorum. Kadınların daha önce hiç bugünkü kadar aşağılandığını ve insanlıktan çıkarıldığını görmedim. Özgür dünyanın liderinin cinsel saldırı suçlamalarından oluşan uzun tarihinden ve göğsünü kabartarak “hepsini kukusundan kavradığıyla” böbürlenmesinden tutun da kendileriyle seks yapmayan kadınlara karşı öfkeden kuduran incel hareketine (“involuntarily celibate”/”istemsiz bekar”), ‘TERF’lerin yumruklanması ve yeniden eğitilmesi gerektiğini söyleyen trans aktivistlere kadar siyasi yelpazenin her yanında erkekler bir konuda hemfikir görünüyorlar: Kadınlar kaşınıyorlar. Her yerde kadınlara çenelerini kapatıp oturmaları, yoksa cezalarını çekecekleri söyleniyor.

Dişiliğin cinsiyetli bedene bağlı olmadığına dair tüm argümanları, biyolojik kadınların ortak deneyimlere sahip olmadığına dair tüm iddiaları okudum ve onları da son derece kadın düşmanı ve gerici buluyorum. Cinsiyetin önemini inkarın bir amacının da, kimilerinin son derece ayrımcı bir fikir gözüyle baktığı, kendi biyolojik gerçekliklerine veya onları birbirine bağlı bir siyasi sınıfa dönüştüren birleştirici –aynı zamanda tehdit edici– gerçekliklere sahip olan kadınlar fikrini aşındırmak olduğu açık. Son birkaç günde aldığım yüzlerce e-posta bu erozyonun başka pek çok insanı da oldukça endişelendirdiğini kanıtlıyor. Kadınların trans müttefiki olması yeterli değil. Kadınların trans kadınlar ile kendileri arasında hiçbir materyal farklılık olmadığını kabul ve beyan etmeleri gerekiyor.

Fakat, benden önce pek çok kadının söylediği gibi, “kadınlık” bir kostüm değil. “Kadınlık” bir erkeğin kafasındaki bir fikir değil. “Kadınlık” bir pembe beyin, Jimmy Choos’a veya şimdilerde her nasılsa ilerici diye süslenip püslenen diğer cinsiyetçi fikirlere sempati duymak değil. Dahası, dişi insanları “adet görenler” ve “vulvalı insanlar” diye isimlendiren “kapsayıcı” dil, pek çok kadında insanlıktan çıkarıcı ve alçaltıcı bir izlenim bırakıyor. Trans aktivistlerin neden bu dili uygun ve hoş bulduğunu anlıyorum, fakat saldırgan erkekler tarafından üstüne onur kırıcı hakaretler saçılmış olan bizler için bu dil nötr değil, düşmanca ve yabancılaştırıcı.

Bu da beni güncel trans aktivizmin sonuçlarına ilişkin derin bir endişe duymamın beşinci nedenine getiriyor.

Yirmi beş yılı aşkın bir süredir toplumun gözü önündeyim ve ev içi istismar ve cinsel saldırıdan kurtulmuş biri olmakla ilgili hiçbir zaman açıkça konuşmadım. Bunun nedeni başıma gelen şeylerden utanmam değil, yaşananların yeniden düşünülmesinin ve hatırlanmasının travmatik olması. Ayrıca ilk evliliğimden olan kızımı korumak istedim. Ona da ait olan bir hikâyenin tek sahibi olma iddiasında bulunmak istemedim. Ancak kısa bir süre önce kızıma hayatımın o kısmından herkese dürüstçe bahsetmemin ona nasıl hissettireceğini sordum ve beni bu konuda adım atmam için yüreklendirdi.

Tüm bunlardan bahsetmemin amacı sempati toplamak değil, bunları benimki gibi bir geçmişe sahip, cinsiyete göre ayrılmış alanlar konusunda kaygıları olduğu için yobazlıkla yaftalanmış çok sayıda kadınla kurduğum dayanışmadan dolayı anlatıyorum.

Şiddet dolu ilk evliliğimden kaçmayı zor da olsa başardım, fakat şimdi gerçekten iyi ve ilkeli bir adamla evliyim ve milyon yıl düşünsem asla aklıma gelmeyecek şekilde güvendeyim. Ancak şiddetin ve cinsel saldırının bıraktığı yaralar ne kadar sevilirseniz sevilin, ne kadar para kazanırsanız kazanın, yok olup gitmez. Ürkekliğim aile içinde şaka konusudur ve ben bile komik buluyorum ama kızlarımın yüksek sesten ya da arkalarında yaklaştığını duymadıkları biri olduğunu fark etmekten benim gibi nefret edecek sebepleri olmaması için dua ediyorum.

Kafamın içine girebilseniz ve gaddar bir adamın elinde can veren bir trans kadının haberini okuduğumda hissettiklerimi anlayabilseniz, bulacağınız şey dayanışma ve yarenlik duygusu olurdu. O durumdaki trans kadınların dünya üzerindeki son saniyelerinde yaşadıkları dehşeti içimde hissedebiliyorum, çünkü beni canlı tutan tek şeyin, saldırganımın her an değişebilecek şekilde kendini tutması olduğunu farkettiğim o felç edici korku anlarını ben de yaşadım.

Kendini trans olarak tanımlayan insanların çoğunun diğerlerine hiç ama hiçbir tehdit oluşturmadığına; hatta bu insanların, kabaca bahsettiğim birçok sebep yüzünden saldırıya açık olduklarına inanıyorum. Trans insanlar korunmaya ihtiyaç duyuyorlar ve bunu hak ediyorlar. Kadınlar gibi, cinsel partnerleri tarafından öldürülmeleri çok olası. Seks endüstrisi içinde çalışan trans kadınlar, özellikle renkli kadınlar daha fazla risk altında. Ev içi istismardan ve cinsel saldırıdan kurtulmuş tanıdığım tüm diğerleri gibi ben de erkekler tarafından istismar edilmiş trans kadınlara karşı empati ve dayanışmadan başka bir şey hissetmiyorum.

Yani trans kadınların güvende olmalarını istiyorum. Öte yandan, kızların ve kadınların doğuştan gelen bir özellikleri yüzünden daha az güvende olmalarına da razı değilim. Bir kadın olduğuna inanan veya öyle hisseden her erkeğe –söylediğim gibi cinsiyet tanıma sertifikası artık hiçbir ameliyat veya hormon alımı olmadan verilebilir– tuvaletlerin ve soyunma kabinlerinin kapılarını ardına kadar açarsanız içeri girmek isteyen herhangi bir erkeğe, tüm erkeklere kapıları açmış olursunuz. Yalın gerçek bu.

Cumartesi sabahı, İskoç hükümetinin tartışmalara yol açan cinsiyet tanıma planlarında ilerleme kaydettiğini okudum, bu planların yürürlüğe girmesi, bir erkeğin “bir kadın olmak” için bir kadın olduğunu söylemesinin yeterli olduğu anlamına geliyor. Oldukça modern bir kelime kullanacak olursam, “tetiklendim”. Karantinada kitabım için çizdikleri resimlerle ilgili çocuklara geri dönüş yapmak için girdiğim sosyal medyada trans aktivistlerden gelen acımasız saldırılardan bıkmış usanmış bir halde, Cumartesi gününün büyük kısmını zihnimin içindeki çok karanlık bir köşede geçirdim, yirmili yaşlarımda maruz kaldığım ciddi bir cinsel saldırının anıları bir döngü halinde depreşip tekrar tekrar kendini hatırlattı. O saldırı savunmasız olduğum bir zaman ve mekanda gerçekleşmişti ve bir adam fırsattan istifade etmişti. O anıları zihnimden uzaklaştıramadım ve hükümetimin kadınların ve kızların güvenliğini hafife almasıyla ilgili öfkemi ve hayal kırıklığımı zapt etmekte zorlanıyordum.

Cumartesi akşamı geç saatlerde, uyumadan önce ekranda çocukların resimlerini kaydırırken Twitter’ın ilk kuralını unuttum –asla ama asla incelikli bir sohbet bekleme– ve kadınlarla ilgili onur kırıcı olduğunu düşündüğüm bir şeye tepki verdim. Cinsiyetin önemine ilişkin sesimi yükselttim ve o günden beri de bunun bedelini ödüyorum. Bir transfobiktim, bir kancıktım, bir sürtüktüm, bir TERF’tim, adımın üstünün çizilmesini, yumruklanmayı ve ölümü hak ediyordum. Bir kişi Sen Voldemort’sun dedi, belli ki anlayacağım tek dilin bu olduğunu düşünüyordu. 

Makul görülen hashtag’lerle twit atmak çok daha kolay olurdu –çünkü elbette trans hakları insan haklarıdır ve elbette trans hayatlar değerlidir– böylece woke kurabiyelerini toplayabilir ve ne kadar duyarlı olduğumu gösterdikten sonra gelen ışıltının tadını çıkarabilirdim. Uyum göstermek neşe, rahatlama ve güvence sağlar. Yine Simone de Beauvoir’ın yazdığı gibi, “… hiç şüphe yok ki esarete kör kalarak tahammül etmek özgürlük için çabalamaktan daha rahattır; ölüler de toprağa canlılardan daha iyi uyum sağlarlar.”

Trans aktivistler çok fazla sayıda kadının ödünü koparıyor. Bunu biliyorum çünkü pek çokları hikayelerini anlatmak için benimle irtibat kurdu. Sanal ortamda kimliklerinin afişe edilmesinden (doxxing), işlerini ya da geçim kaynaklarını kaybetmekten ve şiddetten korkuyorlar.

Benimse istikrarlı biçimde hedef alınmam son derece tatsız olsa da, politik ve biyolojik bir sınıf olarak “kadın”ı aşındırmaya çalışarak ve ön saflardaki az sayıdaki saldırgana alan açarak verdiği zararın aşikar olduğunu düşündüğüm bu harekete boyun eğmeyi reddediyorum. Eşcinsel, düzcinsel ya da trans; ifade ve düşünce özgürlüğünü, genç eşcinselleri, ergenlik döneminin kırılganlığını yaşayanları ve cinsiyete göre düzenlenmiş alanlara ihtiyaç duyup, onları korumak isteyen kadınları savunan cesur kadın ve erkeklerin yanında duruyorum. Anketler bu kadınların çoğunlukta olduğunu gösteriyor, bunun dışında kalanlarsa erkek şiddetine veya cinsel saldırıya hiç maruz kalmayacak kadar ayrıcalıklı ya da şanslı olanlar ve kendilerini bunun ne kadar yaygın olduğu konusunda eğitmeye yeltenmeyenler.

Bana umut veren şey de buna karşı çıkabilecek ve örgütlenebilecek kadınların bunu yapmaları ve yanlarında gerçekten düzgün erkeklerin ve trans insanların bulunması. Bu tartışmada sesi en yüksek çıkanların suyuna gitmeye çalışan siyasi partiler kadınların kaygılarını görmezden gelerek onları tehlikeye atıyorlar. İngiltere’de, zor kazanılmış haklarının erozyona uğratılmasından ve geniş çaplı yıldırmalardan endişe duyan kadınlar parti ayrımlarını aşarak birbirine el uzatıyorlar. Şimdiye dek konuştuğum, cinsiyet kimliği kavramını eleştiren kadınların hiçbiri trans insanlardan nefret etmiyor; tam tersine. Bu kadınların pek çoğu trans gençlerle ilgili endişelerinden ötürü bu konuyla ilgilenmeye başladı ve yalnızca kendi hayatını yaşamak isteyen fakat desteklemedikleri bir aktivizm çeşidinden sert tepkiler alan yetişkin translara karşı muazzam bir duygudaşlık besliyorlar. Buradaki müthiş ironi şu ki, kadınları “TERF” kelimesiyle susturma teşebbüsü daha fazla genç kadının radikal feminizme yönelmesini sağlamış olabilir, öyle ki hareket on yıllardır böylesini görmemiştir.

Söylemek istediğim son bir şey var. Bu yazıyı insanların yüreği benim için burkulsun diye yazmadım, bunu birazcık bile olsun istemem. Ben fevkalade şanslı biriyim; bir kurban olmadığım aşikar, hayatta kaldım. Geçmişimden bahsettim, çünkü bu gezegendeki diğer tüm insanlar gibi, benim de korkularımı, ilgi alanlarımı ve fikirlerimi şekillendiren karmaşık bir arka planım var. Kurgusal bir karakter yaratırken bu içsel karmaşayı asla aklımdan çıkarmam ve konu trans insanlar olduğunda da kesinlikle asla aklımdan çıkarmıyorum.

Tek arzum –tek istediğim– tek suçları tehditlerle ya da tacizle karşılaşmadan kaygılarının duyulmasını istemek olan milyonlarca kadına karşı benzer bir empati, benzer bir anlayış.

Çeviri: Deniz, Güleren, Serap
Özgün metin

Feminizm ve Kuir Hareketin Mutsuz Evliliği

Hem dünyada hem Türkiye’de feministler ve kuir siyaset içinde büyüyen, özellikle sosyal medyada harlanan bir tartışma mevcut. Bu anlaşmazlıkların temelinde, özellikle cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarıyla bunların birbiriyle ilişkisinin farklı yorumları yatıyor. Damla Karagöl, bir moleküler biyolog ve feminist olarak hem cinsiyetin ne olduğuna dair somut bilgilerini hem de son dönemdeki tartışmalar üzerine değerlendirmelerini Varlık dergisinin Ekim 2019 sayısı için yazmıştı. Biz de derginin izniyle feminist vesvese sayfalarına taşıyoruz:

 

İngiltere’de Öz-Kimlik Tartışmalarının Kısa Bir Tarihçesi

2002 yılında Birleşik Krallık vatandaşı Christine Goodwin, kendisini yasalar önünde kadın olarak tanımamakta direten İngiltere hükümetini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyet eder. Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk kez 1988 yılında Medeni Kanun’da yapılan bir değişiklikle tanınan cinsiyet değiştirme hakkını 2004 yılında hâlâ anayasal güvence altına almamış olan İngiltere hükümetinin bu tutumu, “Herkes, özel yaşamına ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir,” diyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesine aykırıdır.

Mahkemenin de “Birleşik Krallık’ta (o tarihte) transseksüel bireylerin tahmini sayısının 2000-5000 arası olduğu düşünüldüğünde bir yasal düzenlemenin tüm sistemi altüst etme tehdidi içermeyeceğini ve yasal karşıtlıklar ortaya çıksa dahi bunların tamamen geçiş yapmış, postoperatif transseksüellerin davasına uyarlandığında aşılabileceğini” belirterek şikâyeti kabul etmesiyle İngiltere parlamentosunda gerekli değişikliklerin yapılması hazırlıkları başlar ve 2004 yılının sonlarına doğru Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu kamuoyuna tanıtılır.

Çok geçmeden, Nisan 2005’te yürürlüğe giren bu kanuna göre, gerekli başvuruları yaptıktan sonra tanı kriterlerini karşılayarak “cinsiyet disforisi” olduğunu kanıtlayan bireyler Cinsiyet Tanıma Sertifikası edinmeye hak kazanırlar. Bu da kimliklerini değiştirmeleri ve evlilik başta olmak üzere tüm kanuni haklarını talep etmeleri için gerekli yasal zemini oluşturur.

Burada bahsedilen “cinsiyet disforisi” için bir parantez açalım. Yunancada katlanılması zor, aşırı acı anlamına gelen dusphoros’tan gelen “disfori”; majör depresif bozukluk, bipolar bozukluk gibi mental hastalıkların eşliğinde ya da premenstrüel disfori ve postkoital disforide olduğu gibi bağımsız bir duygudurum bozukluğu olarak ortaya çıkan mutsuzluk halidir. Cinsiyet disforisi ya da cinsiyetinden hoşnut olmama da uzun yıllar bu klinik küme içinde tedavi edilmesi gereken patolojik bir mutsuzluk olarak görülmüştür. Yasanın çıktığı 2005 yılında, bedensel cinsiyet ve cinsiyet kimliğinin uyumlu olmasını hâlâ bir norm olarak tanımlayan hâkim görüşün gölgesinde, transseksüellere ancak tanınmış olan bu hak aslında “tedavi olma” hakkıdır.

Dirençli aktivistlerin uzun uğraşları ve onların tezlerine uyumlu sonuçlar ortaya koyan araştırmaların ikna edici birlikteliği sonucunda bu hatalı bakış açısı geçerliliğini aşama aşama yitirir.

2013 yılında, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından hazırlanan ve tüm dünyada psikiyatrların kullandığı evrensel tanı kriterlerini düzenleyen Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nın 5. baskısında ilk kez transseksüellik bir mental hastalık olarak yer almaz. Mayıs 2019’da da Dünya Sağlık Örgütü’nün yayımladığı elkitabında cinsiyet disforisi mental hastalıklar kategorisinden çıkarılmıştır.

Bir yanda bu gelişmeler sürerken, Birleşik Krallık’ta bir vatandaşın kişisel hukuk mücadelesinin açtığı yolun sonunda ancak çıkarılan Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu, transseksüelliği hâlâ mental bir hastalık olarak değerlendirmekte ve başvuran vatandaşlarından cinsiyet disforisi teşhisi, detaylı tıbbi tedavi raporu, en az iki yıl yeni cinsiyet kimliğiyle yaşadığını kanıtlayan resmî evraklar ve bu kimlikle ölene kadar yaşamaya niyetli olduğunu ifade ettiği yasal beyanname gibi yıldırıcı bürokratik taleplerde bulunmaya devam etmektedir. Değişime olan ihtiyaç inkâr edilemez boyuttadır. Ülkedeki tartışmaları yakından takip eden Uluslararası Af Örgütü de 2018 yılında yasanın insan hakları ihlali olduğunu belirterek düzenlenmesi çağrısında bulunur.

Trans aktivistlerin o tarihte gelişmiş ülkelerin bazılarında uygulanmaya başlamış “cinsiyet kimliği yasası” talebiyle süreç başka bir boyuta taşınır. Cinsiyet kimliği yasası, kişinin kısaca herhangi bir prosedüre gerek olmaksızın, yalnızca ait olduğu cinsiyeti beyan ederek kimliğini değiştirmesini sağlayan kanundur.

Teorik kısmı oldukça basit olan bu kanunun pratik kısmına dair uygulandığı ülkelerde de halihazırda var olan tartışmalar zinciri böylelikle Birleşik Krallık’a sürüklenir.

En büyük itiraz odağı, biyolojik cinsiyeti erkek olan trans kadınların cis (biyolojik ve toplumsal cinsiyeti aynı) kadınların alanlarına dahil edilme biçimleridir. Trans erkeklerin aksine, trans kadınların koşulsuzca erişimine açılması öngörülen alanlar doğası gereği dezavantajlı bir grubun yaşam koşullarını eşitlemek için tasarlanmış alanlardır ve özellikle de herhangi bir bedensel değişiklik geçirmemiş trans kadınların müsabakalarda yalnızca cis kadın sporculardan oluşan takımlar, şiddet mağduru kadın sığınakları ya da hapishanelerdeki koğuşlarının da bir parçası olduğu bu alanlarda yer almaları çeşitli soruları beraberinde getirmektedir.

The Guardian gazetesine demeç veren Reading Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri Rosa Freedman ve Rosemary Auchmuty de bu kaygıyı dile getirirler: “Yasal tanıma sürecine yönelik reformlar etkilenen tüm insanların ihtiyaçlarını dikkate almalı ve kaygılanan herkesin haklarının korunduğunu taahhüt etmeli. Biz biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın korunmasının öz-kimliğe (kişinin beyan ettiği toplumsal cinsiyet kimliğiyle özdeşleşmesine) izin verirken aynı zamanda kadınların haklarının da korunmaya devam etmesini öneriyoruz.”

Aynı zamanda bir trans hakları aktivisti olan Manchester Hukuk Fakültesi’nden Stephen Whittle ise bireyin edindiği cinsiyetinin zaten sınırlı bir yasal düzeyde tanındığını ve tıbbi mahremiyet, evlilik ve emeklilik gibi temel hakları düzenlediğini belirterek bu kaygılara karşı çıkar: “İrlanda, Arjantin, Belçika, Kaliforniya, Kolombiya, Danimarka, Norveç ve Malta cinsiyet kimliğini yasal olarak tanımak için kişisel beyanı esas alıyor. Trans hakları grubu Press for Change’in cinsiyet tanıma üzerine danışma için yaptığı henüz yayımlanmamış bir araştırmasına göre bu ülkelerde söz konusu yasal değişikliğe karşı Birleşik Krallık’ta gördüğümüz feminist olumsuz tepki görülmemiş.”

Whittle’ın bu sözlerinin İngiliz gazetesinde yer aldığı 19 Ekim 2018’den bu yana geçen bir yılın sonunda, kaygılananların hem haklı hem de kaygı duymaları nedeniyle suçlu olacakları ironik bir noktaya gelindi.

Feminist Hareket ve Kuir Hareketin Yol Ayrımı

Mor rengin Roma İmparatorluğu’yla olan ilişkisini ikinci sıraya atması ve 8 Mart’ın takvimlerde anlamlı bir gün olarak yer almasını sağlamasının ötesinde, feminist hareketin insanlığa en büyük hediyelerinden biri, kadınlık ve erkekliğin doğuştan gelen bir kimlik olmadığını, biyolojik cinsiyetlerle ilişkilendirilmiş cinsiyet rollerinin “toplumsal bir inşa” olduğunu ortaya koyan cinsiyet kuramıdır. Felsefe tarihinde de önemli bir yeri olan bu kurama göre bedenimize dayanarak tanımlanan ve erkek ya da dişi olarak adlandırılmamızı sağlayan biyolojik cinsiyetimizdir, bunların üzerinden kapsamı ataerkil bakış açısıyla belirlenmiş kadınlık ya da erkeklik kodlarının dayatılması sonucu edindiğimiz kimlik ise toplumsal cinsiyetimizdir. Bu kimlikler üzerinden inşa edilmiş bir hiyerarşinin içinde, ikinci sırada olma nedeninin “özümüzde” olduğu anlatısıyla çepeçevre sarılırız. Söz konusu özle bağdaşmayan her kimliği ve yönelimi dışlayan bu anlatının kurbanları cis ya da trans, homoseksüel ya da heteroseksüel, kendisini herhangi bir cinsiyete ait olarak tanımlamayan ya da akışkan bir cinsiyet kimliği olan, kısacası bu normatifliğe aykırı şekilde var olma suçu işleyen her bireydir.

Trans aktivizm, öz-kimlik yasasının temelini oluşturan “cinsiyet kimliği” üzerinden ortaya koyduğu bambaşka bir tezle bu kuramı tersyüz eder ve özden gelen ve inşa edilenin yerlerini değiştirerek asıl olanın beyan edilen kimlik, sonradan atananın ise biyolojik cinsiyet olduğunu öne sürer.

İsmini 1969 yılında LGBTİ+ aktivistlerin polis baskını karşısında üç gün süren ve onur yürüyüşlerine ilham veren tarihî bir direniş sergilediği Stonewall Inc isimli bardan alan ve kuir hareket içinde tartışılmaz bir ağırlığı olan Birleşik Krallık merkezli yardım kurumu Stonewall’un kavram sözlüğünde “cinsiyet kimliği” şöyle tanımlanır: “Bireyin kendisine doğumda atanmış cinsiyetiyle uyum gösterebilen veya göstermeyebilen, kadın, erkek ya da farklı bir cinsiyette olduğuna dair doğuştan hissi.”

Bu doğuştanlığın nasıl olduğuna dair kesin bir yanıt yoktur. Biyolojik cinsiyetin, dahası biyolojinin hiç katkısının olmadığı iddia edilen, henüz dünyaya gelmeden önce sahip olunduğu için toplumsal etkilerin payı olması ihtimaline de kapalı, bir yönüyle metafizik bir özden bahsedilmektedir. Cinsiyeti kromozomlar, iç ve dış genital organlar, hormonlar ve cinsiyet karakteristikleri gibi maddi gerçeklikler üzerinden tanımlayan biyolojinin metodolojisini bu teze uyum sağlamadığı için reddeden bu yeni tanım; biyolojik cinsiyet kavramını ondan yalnızca doğuştan olma niteliğini ödünç alarak devredışı bırakır ve sadece bu bahsedilen özü, doğuştan gelen kimlik kavramını temel alır.

Aktivistler bu noktada bilime karşı belirli ve ortaklaşılmış bir tavır içinde de değillerdir. Kendisi de bir biyolog olan ve biyolojinin ikili cinsiyet sistemini terk etmesi gerektiğini bulgularla öne süren trans aktivist Julia Serano’nun bilimsel metodolojiyle itiraz ettiği bir uçtan bilimsel bilginin epistemolojik eleştirisini hatırlatarak normatifliğini tartışmaya açan bir başka uca, tepkiler geniş bir spektrum içinde çeşitlenir. Bu spektrumda medyan olarak kabul edilebilecek hâkim görüş ise bilimsel bilgiyi kategorik olarak reddetmez fakat biyolojik cinsiyetlerin biyologlar tarafından atanmış, maddi karşılığı olmayan kavramlar olduğunu öne sürer. Bu görüş genellikle bilimin iktidarla olan ilişkisi göz önünde bulundurularak, ikili cinsiyet sisteminin patriyarka tarafından baskı aracı olarak kullanılmak üzere ortaya çıkarılmış olabileceği şüpheleriyle genişletilir.

Bilimin teorik tartışmalarda yanlış tarafta durduğu gerekçesiyle yargılanması elbette ilk kez rastlanan bir durum değildir. Ürettikleri bilgiyle sosyal kuramlarda da referans verilen biyologlar özellikle teoloji tartışmalarında sıklıkla kendine yer bulan evrim teorisi üzerinden bu sorgulamalarla sıkça karşılaşırlar. Bu tez üzerinden sağlıklı bir yargılama yapabilmek için önce cinsiyetlerin nasıl tanımlandığına bakmak gerekir.
Biyolojik cinsiyetler, basitçe, bir varlığın “canlı” olma niteliğini kazanması için gereken temel şartlardan biri olan üremeyi nasıl gerçekleştirdiğini anlamak adına ortaya konmuş kavramlardır. Canlıların önemli bir kısmı bunu bir eşeyle yapar. İki eşeye ait kalıtım materyali bir araya gelerek yeni bir genetik birleşime sahip yavruyu meydana getirir. Tek hücreli canlılarda hücre içinde bulunan bir gen ürününün tipine göre canlının hangi eşey olduğu saptanır. Örneğin, bir maya türü olan S. Cerevisiae’da İngilizce mating (çiftleşme) sözcüğüne referansla MAT olarak adlandırılan gen ürününün a ya da alfa oluşuna göre maya MATa ya da MAT alfa eşeyi olarak tanımlanır. Canlıların gelişmişliği arttıkça ve üremeyle ilişkili yapılar da sayıca ve çeşitçe çoğalır ve artık bunların bir araya gelerek ifade ettiği bir cinsiyetten söz edilmeye başlanır. Gelişmiş canlılar için sabit iki cinsiyetten bahsetmemizin nedeni üremenin yalnızca ve en fazla iki eşeyin bir araya gelmesiyle mümkün olan bir eylem olmasıdır.

Yüksek yapılı canlılar arasında farklı düzeylerde bilincin ortaya çıkması ve popülasyonları içinde belirli sosyal yapıların inşa edilmeye başlanmasıyla, eşcinsel yönelimler gibi biyolojik cinsiyetin evrimsel olarak açıklanan var olma nedeninin ötesine geçen davranışlar görülmeye başlanır. Bunlar, en yüksek bilinç düzeyine erişmiş canlı olan ve Latince “düşünmek” anlamına gelen sapere fiiline referansla “düşünen, akıllı insan” ismini alan Homo sapiens ya da diğer deyişle modern insan popülasyonunda, içine doğduğumuz toplumda daha geniş varyasyonlar halinde karşımıza çıkar.

Biyolojik cinsiyetler bu popülasyonlarda işlevlerini yitirmezler. Canlılar bu sosyal yapı içinde en basit canlılık ölçütlerini sağlamaya, örneğin metabolik faaliyetlerini yürütmeye, büyümeye ve gelişmeye, etik nedenlerle reddetmiyorlarsa üremeye ve uyum sağlamaya ya da daha popüler bir deyişle evrim geçirmeye devam ederler.

Yalnızca cinsiyet kimlikleri artık salt biyoloji için bir anlam içerme zorunluluğu olmayan; antropoloji, sosyoloji, psikoloji ve feminist kuramın da dahil olduğu düşünüldüğünde felsefe gibi beşeri disiplinleri de açıklama yapma sorumluluğuna ortak eden yapılardır. Leuven Üniversitesi’nde evrimsel biyoloji çalışmalarını sürdüren Prof. Arnold De Loof’un “Yalnızca iki biyolojik cinsiyet formu fakat birçok toplumsal cinsiyet varyantı var: Nasıl açıklanır?” başlıklı sayfalar süren makalesinin oldukça yorgun geçen bir okuma sürecinin ardından sonuna yaklaşırken gördüğüm ve beni o noktada çok güldüren basitlikte bir cümlesiyle de ifade edebileceğimiz gibi: “Homo karmaşık davranan bir canlıdır.”

Bugüne dek, “homo”ya dair hiçbir farklılık; bizi onu taksonomide koyduğumuz yerinden çıkarmamız, biyolojisinden bağımsız bir varlık olarak tanımlamamız gerektiğine ya da diğer bir ifadeyle o klasik münazarayı “nurture”un kazandığına ikna etmedi. Biyolojik ve toplumsal gerçeklikler arasındaki rasyonel ayrımlar deterministik bir bakış açısına sürüklenmemizin ve bunun üzerinden çeşitli ayrımcılık pratiklerini meşrulaştırmamızın önüne geçti.

Biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasındaki karmaşık ilişkiyi de doğal ve beşeri bilimlerin işbirliğiyle gün geçtikçe artan bir berraklıkta açıklamaya devam ettik.

Dolayısıyla bu radikal tez, yukarıda durdukları yeri tarif ettiğimiz bilim insanları tarafından bir ihtiyaç nedeniyle ortaya konmuş değil. Buna karşılık, aktivistler tarafından mücadelelerinin temeli haline getirilmek üzere ortaya konmuş bu tez ışığında neredeyse tüm yaşam bilimi tarihi, bizi yüz yıl öncekinden daha katı bir özcülüğe sürükleme tehlikesinin yanı sıra, 21. yüzyıl değerleriyle de temelden celişecek homosentrik bir bakış açısıyla yeniden yazılıyor. Maddi gerçekliklerin inşa, inşa olduğu ortaya konan gerçekliklerin ise yeni maddi gerçeklikler olarak yeniden tanımlandığı karmaşık bir matriste kendimizi uzun tarihçesi sıfırlanmış anlamlandırma çabamızın içinde, yeni bir kökende buluyoruz.

Bu bakış açısıyla hayvanların da cinsiyetlerinin kurgusal olduğu tartışmalarının yapıldığı Twitter’da “dünyanın ilk cinsiyeti atanmamış penguenini” müjdeleyen bir internet sitesi haberine Oxford Üniversitesi’nde hayvanlarda çiftleşme üzerine çalışan zoolog Ellen Pasternack’in yaptığı sarkastik yorumu ekleyerek bu başlığa nokta koyalım:

“Elbette bugüne dek tüm canlılara cinsiyetlerini biz atadık. Onlara hangi cinsiyette olduklarını söylemeseydik hangisi yumurtlayan taraf olduğunu bilemeyecekti.”

Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm Tartışmaları

Heidi Hartmann; Marksizm’le Feminizm’in Mutsuz Evliliği’nde, bu iki hareketin Marksistler tarafından bir araya getiriliş biçiminde Marksizm’in nasıl merkeze alındığından ve feminizmin tali unsur olarak nasıl eritildiğinden bahsederken nüktedan bir İngiliz evliliği analojisi kullanır. Evliliği “karı ve koca birdir, o bir de kocadır” şeklinde formülize eden İngiliz örfi yasasında olduğu gibi, Marksizm ve feminizm birdir ve o da Marksizm’dir.

Şimdi aynı İngiliz evliliği, bu yeni kuir cinsiyet kuramıyla feminist cinsiyet kuramı arasında yaptırılmak isteniyor. Buna karşı çıkan feministler ise “trans dışlayıcı radikal feminist” ya da hepimizin artık aşina olduğu kısaltılmış şekliyle TERF yaftasıyla karşı karşıya kalıyorlar.

Bu yazıdan önce tartışmalardan haberdar olmuş herkesin aşina olduğu TERF terimi; aslında ilk kez 2008 yılında, o yıl düzenlenen Michigan Kadın Müzik Festivali’ne trans kadınların alınmak istenmemesi üzerine (blogunda yaşanan tartışmalar esnasında) Viv Symthe tarafından kullanılan bir kısaltma. “Trans kadınları hiçbir şekilde kadın olarak kabul etmeyen ve kızkardeşlik içinde yerleri olmadığını savunan” radikal feministleri işaret etmek için her seferinde uzun uzun yukarıdaki dört kelimeyi yazmak yerine başharflerini birleştirmeye karar vermesiyle ileride olacaklardan habersiz, bu sözcüğün internet tarihindeki ilk kaydı orada düşülmüş.

Viv Symthe’in 28 Kasım 2018’de yine The Guardian’a “…çok uzun zaman önce bu özel tartışmayı (ve beni) aştı ve zaman zaman hem feminist/kadın alanlarına transların dahil edilmesini savunanlar hem de kadınlara özel alanlardan transların dışlanması için çalışanlar tarafından bir silah olarak kullanılmaya başlandı” sözleriyle ifade ettiği şekilde, aradan geçen on yılda bu sözcük uzun ve beklenmedik bir yol almış. O tarihten bu yana geçen bir yıl içinde yaşananlara bakarak bir o kadar daha yol aldığını ve artık trans aktivist tezlere karşı çıkan tüm görüş sahibi feministler için bir şemsiye terim olarak kullanılmaya başlandığını söylemek mümkün.

Feministler ve trans aktivistler arasında en büyük ayrışma nedenlerinden biri olan Jessica Yaniv davası örneğiyle bu pratiği somutlaştırabiliriz:

Kanadalı bir aktivist olan Jessica Yaniv; sitedeki çeşitli gruplardaki ilanlarında evlerinde ağda hizmeti verdiklerini belirten göçmen kadın ağdacılarla –bazen kendisine ait olduğu halde farklı kimlik beyanları içeren, bazen de farklı kadın arkadaşlarına ait Facebook profilleriyle– iletişime geçerek onlardan randevu alır. Randevu zamanına yakın kadınları arayarak kendisinin trans kadın olduğunu fakat geçiş yapmadığını, erkek genitallerine ağda yapmanın onlar için sorun olup olmayacağını sorar. Birçok kadın o aşamada ağda hizmeti vermeyi reddeder. Aktivist, kadınları ayrımcılık suçu işledikleri gerekçesiyle dava edeceğini söyleyince özür dileyerek anlaşmak için bir yol ararlar. Genelde Yaniv’e para ödemeleriyle neticelenir bu anlaşma girişimleri ve yasal bir suçlamayla karşı karşıya kalmaksızın uzlaşmayı başarırlar. Ağdacılardan birinin dava edilmeye karşı çıkmaması, bir avukat tutması ve avukatının kısa bir araştırmayla kendisinden önce aynı duruma düşmüş diğer kadınlara da ulaşmasıyla davanın çapı önce ülke ardından dünya gündemine oturacak şekilde genişler.

Tüm dünyada ve Türkiye’de, Jessica Yaniv’in biyolojik erkek olduğu ve bu yüzden ağdacı kadınların onun bedenine dokunmama hakkı bulunduğunu düşünen feministler, trans aktivistler tarafından TERF olarak tanımlanır.

Yine Türkiyeli aktivistlerce ithal edilen bir başka tartışma odağı; cinsiyet kimliğinin çocuklukta üç yaşa kadar giden erken bir dönemde ifade edildiği öne sürülerek, trans olduğunu beyan eden çocukların –ülkesinin yasalarına göre– reşit olacağı yaş beklenmeden hormon inhibisyonu tedavisine alınıp vücudunun eşey hormonlarını üretmesinin önlenmesinin sağlanması talebidir. Bu medikal müdahale konusunda kaygı belirtmenin feministler açısından hangi etiketi edinmekle sonuçlanacağını tahmin etmek zor değil.

Bu yazıda irdelenen cinsiyet kimliği kuramı tartışmaları kapsamında TERF tabir edilmek için benim gibi bilimsel itirazlar geliştirmenize gerek yok. Aslında karşınızda durduğunu düşündüğünüz aktivistler de teoride reddettikleri bilimsel bilgiyi klinik anlamda kabul ediyorlar. Örneğin cinsiyet kimliğinin oluşumunda anne karnında maruz kalınan hormonların etkisi olabileceğini saptayan araştırmaları bu kavramın doğuştan olma niteliğine bir kanıt olarak masaya getirebiliyorlar. Oysa orada da biyoloji biliminin yaptığı kurgusal atamanın uzantıları var. Bir fetüsün maruz kalmaması gereken düzeyde androjen hormonuna maruz kalmasının erkek cinsiyet kimliği edinmesinde rol oynayabileceği fikri onaylandığında, androjene biyologlar tarafından atanan “erkek eşey hormonu” görevi de onaylanmış oluyor.

Bundan dolayı rasyonel değil, politik bir tavır almanız gereken bir ayrışma bu. Feministlerden beklenen bu tezin getirdiği paradoksları çözmeleri değil, “trans kapsayıcı” etiketini hak ettiklerini kanıtlamak için, bu tezi var olan ve potansiyel olarak neden olacağı tüm çelişkileriyle benimsemeleri. Bir tür aktivist pazarlık içinde, rasyonel itirazlarını trans kapsayıcı etiketiyle takas etmeleri.

Aksi halde öfkeli aktivizmin namlusu bu eski müttefik yeni düşmana çevriliyor ve onunla mücadele etmek için de elbette tüm harp hilelerinden yararlanmak mübah hale geliyor.

Bu başlığı ve yazının tamamını, çıkış noktası Türkiyeli bir feminist grubun bir sosyal medya gönderisi olduğu için yukarıdakilere kıyasla yerli bir tartışma olarak nitelendirilebilecek bir başka tartışmaya parantez açarak noktalayalım. Bu tartışma, Türkçe internette daha önce dünya gündeminde kendine yer bulan haberlerle sınırlı kalan kapsamı ilginç denebilecek bir şekilde genişletti ve o tarihlerde henüz yeni mezun olmuş bir moleküler biyolog olan ben dahil birçok ilgisiz sayılabilecek feministi içine aldı.

7 Temmuz 2019’da, Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversite öğrencisi kadınlardan oluşan bir feminist örgütlenme olan Kampüs Cadıları, kendi Facebook sayfasında o gün doğum günü olan biyolog Nettie Stevens adına bir mesaj paylaştı. Paylaşım şu şekildeydi:

“Biyolojik cinsiyetin X ve Y kromozomlarıyla belirlendiğini keşfeden kadın biyolog Nettie Stevens 7 Temmuz 1861’de dünyaya geldi. Ne yazık ki cinsiyet belirleniminin genetik temelinin keşfi, dönemin önde gelen erkek araştırmacılarına atfedildi; ders kitaplarına ve bilim tarihine o şekilde geçmişti. Kadınlar olarak hayatın her alanındayız, olmaya da devam edeceğiz!”

Nettie Stevens’ın bir ışık mikroskobunun oküler lensine gömülmüş bakışlarıyla laboratuvarının içinde çekilmiş nostaljik bir fotoğrafının üstünde, mor bir kalple sonlanan bu umut ve coşku dolu mesaj en azından kendi varlığı konusunda iddiasını pek sürdüremedi ve bu gönderinin biyolojik cinsiyetten bahsetmesi nedeniyle transfobik olduğunu öne süren öfkeli aktivistlerin gazabına uğramasının ardından silindi.

Ve Türkiyeli feministler olarak bizler; yüz yıldan biraz uzun bir süre önce dünyaya gelmiş, kadınlara bilim dünyasında ayrılan yerin oldukça sınırlı olduğu bir dönemde değeri sonradan anlaşılan pek çok çalışmaya imza atmış, üniversitesinde kalıcı bir pozisyon bile teklif edilmediği için çeşitli laboratuvarlarda ve deniz enstitülerinde öğretici olarak sürdürdüğü yaşamını elli yaşındayken meme kanserinden yitirmiş, ölümünün arkasından onun çalışmalarının devamını getirerek gelişim biyolojisi tarihine ismini altın harflerle yazdıran Thomas Hunt Morgan’ın “Son on iki yılda karşılaştığım öğrenciler içinde araştırmada Miss Stevens kadar bağımsız ve yetenekli başka kimseye rastlamadım” dediği Nettie Marie Stevens’ın patriyarka tarafından hiç teslim edilmemiş hakkının bu kez feminist hareket içinde progresif kanat olduğu iddiasındaki aktivistler tarafından yeniden elinden alındığına tanıklık ettik.

Geçmişi ve geleceği, tarihin yanlış tarafını ve doğru tarafını temsil eden iki karşıt hizip, Fatmagül Berktay’ın Foucault’cu bir anlayışla yorumladığı “ad koyma” iktidarına sahip olma üzerinden trajik bir ortaklık sergilemiş oldular. “Rahim gücünden” bahsetmenin, kız çocuklara regl olmanın gurur duyulacak bir şey olduğunu söylemenin adı “trans nefreti” olarak yeniden koyuldu. Ebe forumlarının kapatıldığı, Vajina Monologları oyununun sergilenmesinin yasaklandığı bu yeni düzlemde feministler kendilerini bambaşka bir yok sayılma mücadelesinin ortasında buldular.

2003 yılında Kadıköy Kaymakamı Yüksel Peker’in “oyunun adını telaffuz etmeye bile utanıyorum” diyerek Vajina Monologları oyununu yasaklamasından neredeyse on yedi yıl sonra, bu acı ve ironik tesadüf bize çok iyi bildiğimiz bir hikâyeyi hatırlatıyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin, 6284 Sayılı Kanun ve süresiz nafaka başta gelmek üzere pek çok temel hakkımızın tartışmaya açıldığı bir Ortadoğu ülkesinde, ne kadar bizim olduğunu bilmediğimiz kavganın garez duyulan tarafları olarak, bir öncekinde ezanı ıslıklamak gibi absürt bir suç isnadıyla hedef tahtasına oturtulduğumuz 8 Mart yürüyüşünden bu sene bambaşka bir karar mercii tarafından “TERFler dışarı” sesleriyle men edileceğimiz konuşuluyor.

Metnin başındaki görsel, tarihte ilk kez elektron mikroskobuyla çekilen ve molekülün çift sarmal yapısının çözülmesindeki kilit gelişme olan DNA fotoğrafı. Bu fotoğrafı çekmeyi başaran kadın bilim insanı Rosalind Franklin’in başarısı erkek meslektaşları James Watson ve Francis Crick tarafından hasır altı edilmiş ve keşifleriyle layık görüldükleri Nobel ödülü konuşmalarında o tarihte çoktan ölmüş olduğu halde ismi bile geçmemişti. Aşağıdaki fotoğraf ise onun anısına Çek Cumhuriyeti’nde oynanan tiyatro oyunu Photograph 51’den. Şimdi arkamıza yaslanıp Franklin’in sigarasına eşlik etme vakti.

photo_2019-12-04_04-55-22

Anoreksiya, meme bağlama ve beden nefretinin meşrulaşması

VICTORIA SMITH

Dünyadan Çeviri’nin türkçeleştirerek feminizm tartışmalarına kattığı metinlerden birini paylaşıyoruz. Özellikle genç kızların kendi bedenlerine dair nefret geliştirmelerine, kendilerine zarar verecek raddeye gelmelerine, bunların karşımıza çıkış biçimlerine dair öznel deneyimlerden yola çıkan nesillerarası ve feminist bir tahlil okumak isterseniz atlamayın.


“… bir an için, neye tanıklık ettiğimiz konusunda dürüst olmamız gerektiğini düşünüyorum: Memelerinden nefret eden, onlardan kesinlikle tiksinen ve biri onlara bu memeleri ömür boyu taşıyacaklarını söylese onları bir bıçak alıp kesmeye istekli, neredeyse intihar edecek genç insanlar. İçsel benlik algılarının, kimliklerinin, memelere sahip olmakla tamamen uyumsuz olduğunu hiçbir kuşkuya yer kalmayacak şekilde bilen genç insanlar. Yani tam olarak benim hissettiğim gibi hisseden genç insanlar. Ve bu öz-nefreti sorgulamak yerine – bu genç insanların çektiği acıyı kabul etmek (ki bunu benim için kimse yapmamıştı) ama bunun sebebinin bedenin kendisi olmadığını görmek yerine – yetişkinler bu anlatıyı hiç sorgusuz kabul ediyorlar. Çünkü en kolayı bu. Çünkü evet, çocuk acı çekmeye devam ediyor ama, sonuç (dişi görünmemek), yöntemi (fiziksel acı ve muhtemel uzun vadeli zararlar) meşrulaştırıyor.”

Hayatım boyunca üç kez anoreksiya sebebiyle hastaneye yattım. İlki 1987’deydi. Burnumdan sokulan bir boruyla zorla beslendim. Bu kilo almama sebep oldu ve bundan nefret ettim. Dahası, genel psikolojik durumumu da iyileştirmedi, daha kötü yaptı.

Taburcu olduktan sonra tekrar kilo verdim ve takip eden yıllarda, anksiyetemle baş edebilecek ama tedaviye de zorlanmayacak kadar ince kalmaya yönelik bir oyun oynamaya çalıştım. Her zaman başarılı olamıyordum. İnsanlar beni rahat bıraksa ne kadar huzurlu olacağımı hayal edip duruyordum. İnsanların benim hayatıma, bedenime dair beklentileri benim kendi beklentilerim değildi.

Onlarca yıl geçtikten sonra, halen yola gelmiş değilim. Zorla beslemenin, düpedüz istismar olmasa bile, hala şiddetli ve travmatize edici olduğunu düşünüyorum. Birinin, sırf iradî zorlamayla, içinde rahat hissetmediği bir bedeni kabul etmeyi öğrenebileceği fikrini hala reddediyorum. Anoreksiyanın bir çeşit işgalci düşman veya sinsi, zehirli arkadaş gibi gösterilmesini tamamen saçma buluyorum. “Gerçek” ben ile manipülatif, yabancı “Ana”* arasında bir savaş yoktu. Düşündüğüm her düşünce, hissettiğim her duygu benimdi.

Bu size Pro-Ana** Manifestosunun başlangıcı gibi geldiyse, vurgulamak isterim ki, anoreksiya benden çok şey aldı götürdü. Beni neredeyse öldürüyordu. “Rahat bırakılsaydım,” belki bugün bunu yazmak için hayatta olmayacaktım. Ama bunun, hah, şundan kurtulduk mu tamam diye basit bir çaresi yok. Çünkü beni gölgem gibi takip edip kulağıma fısıldayan zayıf ve kötü kız Ana, gerçekten de yok. Sadece ben varım. Hep sadece ben ve çaresizce doğru kilo ve görünümde olmak istediğim – ki hala istiyorum – bir dünya vardı.

Hunger Strike (Açlık Grevi) kitabında Susie Orbach, anoreksiyadan kurtulmanın birçok kişi tarafından “normal kiloya ulaşmak ve münasip görülen cinsel işlevleri yerine getirebilmek” olarak görüldüğünü anlatır. Sadece “sağlıklı olmak” veya “normal görünmek” meselesi değildir; kadın için kilo almak, kalçalara ve memelere sahip olmak ve buna eşlik eden cinsiyete ilişkin beklentilerle uğraşmak zorunda olmak demektir. Kalçası ve memeleri olan bir dişinin, hem cinsel anlamda hem de üreme anlamında yapacak bir işi, yerine getirecek bir rolü vardır. Bu rolü istemiyordum. Dünyadan benim insanlığıma uyum sağlamasını istemektense, bedenimi değiştirmek daha kolaydı.

Zorla beslemenin ve yeme bozukluğunu zorla yönetmenin, bir dönüştürme tedavisi biçimi, rızası olmayan bir özneye toplumsal cinsiyet uyumu dayatma girişimi saydığım bir yönü var. Sorun anoreksiya çekenin yemeyi reddetmesi değil; onun, kilo alınca, kendisi için çok kişisel ve anlamlı bir şeyden vazgeçmesinin bekleneceğini düşünmesi kesinlikle doğru. “Kilo aldım ama benliğimi kaybettim,” der Nancy Tucker kendi tedavisini anlatırken. “İçimde, şişman bir bedene sıkışmış bir anoreksik olarak kalmaya devam ettiğimi nasıl anlatabilirim?” Kadın gibi görünürken insan olarak görülmek mümkün mü ki? Anoreksik, en azından yaşamak istiyorsa, bu muamma ile baş etmek zorundadır ama çözmek tek başına onun işi olamaz.

İlk kez 1987’de, 11 yaşındayken anoreksik oldum. Erken gelişmiştim, daha ilkokulda sutyen giyiyordum. O şişman kız, o yollu, memelerine ellenen, sutyen lastiği çekilip bırakılan, köşelere sıkıştırılan; “kıpkırmızı kesilen 11 yaşındaki iffet timsali memeli kız” olmaktansa, sürtük bedenindeki bir sürtük olmak daha az utandırıcı olduğundan sonu bir şekilde o rolü oynamak olan o insan olmak istemiyordum. Bir süre, sekiz ay kadar, direndim aslında, ama sonra vazgeçtim ve yemeyi kestim. Bu izlek nadir değil. Yeme bozuklukları, ergenliğe erken girenlerimiz arasında daha yaygın. Ergenlikle kendimi içinde bulduğum bedenin, sahip olmayı beklediğim beden olmadığını kesinlikle ve hiç kuşkusuz biliyordum. Ben zayıf, çıra gibi kızlardan biri olmak istiyordum, bedeni oğlanlarınkinden ayırt edilemeyen kızlardan. Veya daha iyisi, bir oğlan olmak istiyordum, kalçam ve memelerim olmasın, bir daha hiç adet görmeyeyim istiyordum.

30 yıl geç doğmuş olsaydım, açlık tek seçeneğimmiş gibi gelmeyebilirdi. Ergenliğe giren kızlar için durumun bugün daha iyi olduğunu falan söylemiyorum. Beni elleyen erkek sınıf arkadaşlarım, dişi bedenlerini Playboy’un ve üçüncü sayfanın merceğinden yorumluyordu; internet pornosunun daha sert, daha hızlı, daha acımasız dünyası henüz yoktu. Demek istediğim, kız olmadığımı söyleyebilirdim. Kızmışım gibi hissetmiyordum. Kız değildim, ergenlikle birlikte olduğum o kız, o kanayan, pis kokan beden değildim. Yalan olmazdı yani. Otuz yıl önce yaşadıklarımı bugün yaşıyor olsaydım, belki de ergenlikten tek başıma kaçmak zorunda olmayacaktım. Yardım isteyebilirdim. Beni zorla besleyenlerle didişmek yerine, kendime dair algımla daha tutarlı bir beden şekillendirme çabalarımda bana destek olmaya istekli yetişkinler bulabilirdim.

Örneğin, trans çocukların ihtiyaçlarına nasıl uyum sağlanacağı konusunda Birleşik Krallık’taki okullara bir süre önce verilen tavsiye, meme bağlama konusunda bilgiler içeriyor. Cornwall Meclisine göre, meme bağlamak “sıcak basmasına yol açabilir, rahatsız edici ve kısıtlayıcı olabilir – ama öğrencinin psikolojik sağlığı açısından çok önemlidir.” Öğretmenlere yine de “nefes alma zorlukları, iskelet sorunları ve bayılma” riski konusunda uyanık olmaları söyleniyor. Lacnashire İlçe Meclisi şu tavsiyeyi veriyor:

“Memelerini bağlayan öğrenciniz varsa, onları fiziksel aktiviteler sırasında ve sıcak havalarda dikkatle izleyin. Daha sık mola vermek gerekebilir.”

Bu nitelikteki tavsiyelerin sorgulanmaması gerektiğinin çok iyi farkındayım. Ama sadece bir an için, neye tanıklık ettiğimiz konusunda dürüst olmamız gerektiğini düşünüyorum: Memelerinden nefret eden, onlardan kesinlikle tiksinen, ve biri onlara bu memeleri ömür boyu taşıyacaklarını söylese onları bir bıçak alıp kesmeye istekli, neredeyse intihar edecek genç insanlar. İçsel benlik algılarının, kimliklerinin, memelere sahip olmakla tamamen uyumsuz olduğunu hiçbir kuşkuya yer kalmayacak şekilde bilen genç insanlar. Yani tam olarak benim hissettiğim gibi hisseden genç insanlar. Ve bu öz-nefreti sorgulamak yerine – bu genç insanların çektiği acıyı kabul etmek (ki bunu benim için kimse yapmamıştı) ama bunun sebebinin bedenin kendisi olmadığını görmek yerine – yetişkinler bu anlatıyı hiç sorgusuz kabul ediyorlar. Çünkü en kolayı bu. Çünkü evet, çocuk acı çekmeye devam ediyor ama, sonuç (dişi görünmemek), yöntemi (fiziksel acı ve muhtemel uzun vadeli zararlar) meşrulaştırıyor.

Pink News bir süre önce anoreksiya ile trans deneyimine dair belirli anlatılar arasında benzerlik kurmanın “hakaret” teşkil ettiğini yazdı. Kime hakaret edildiği net söylenmemişti ama anoreksiya çekenler olmadığını tahmin ediyorum; ne de olsa, akıl hastası olanlar onlar. Akıl sağlığı ile ilgili tanımlamaların keyfi niteliği konusunda uzun bir tartışmaya girmek istemiyorum ama, dibine kadar pro-ana’cı olup bunun hastalık falan olmadığını söylemeksizin, anoreksiyanın kültürel, siyasi ve toplumsal cinsiyetle ilişkili anlamlarını görmek ve kabul etmek, mükemmelen mümkün. Belirli sosyal ilişkiler dahilinde, belirli kültürel etkilere tepki olarak ve onlarla etkileşim içinde ortaya çıkan bir hastalık. İnsanın kendi kendini aç bırakması üzerinde yazan Hilary Mantel, “dünya giderek daha zorlu hale geliyor,” diyor, “onu memnun etmek mümkün değil. Bazı kızların neden böyle bir çıkış aradığına şaşmamak lazım.”

Dişiden transa geçiş anlatısı, aynı imkânsız ikilemin başka bir ifadesi. Daima kendini ait hissetmeme duygusuna sahip olmuş sayısız birey olduğunu biliyoruz. Şimdi günümüz trans politikasının, onlara hep ihtiyacını duydukları dile ve tedavilere erişim imkânı sağladığı söyleniyor. Ama bunun, toplumsal cinsiyet ile kişinin kendi cinsiyetli bedeninden nefreti arasındaki ilişkiyi sorgulamaktansa, bir şekilde ikisini uyumlandırma amacıyla oluşturulmuş bir vokabüler ve tedavi protokolü olduğu da söylenebilir. Gördüğümüz şey bir semptom, çare değil.

The Argonauts kitabında Maggie Nelson, partneri Harry’nin meme bağlama deneyimlerini anlatır:

“Kendi bedeninde yaşamaya tahammülsüzlüğün zirve yapıyordu, göğsün (dolayısıyla da akciğerlerin) neredeyse otuz yıldır sıkıştırılmış olduğundan, boynun ve sırtın tüm gün, tüm gece acıyla sancıyordu. Uyurken bile sargıları çıkarmamaya çalışıyordun ama sabaha yerde daima oraya buraya atılmış spor sutyenleri, kirli kumaş şeritleri oluyordu – ‘bastırıcılar’ diyordun onlara.”

Bunun gibi sözleri tekrar tekrar okuduğum 14 veya 15 yaşındaki halimi hatırlıyorum; elime geçirdiğim her anoreksiya hatıratını, her zerresini büyük bir saygıyla, her sözcüğü sindire sindire, kendimi yeterince zorlamadığımı, kendimi henüz kanıtlamadığımı düşünüp utanarak okurdum. Adet görmüyorsun ama hala memelerin var. Daha fazlasını yapmalısın. Burada yapılan şey, samimi acıyı sorgulamak değil. Bir yerde Nelson, partnerinin kendi anlayışsızlığına tepkisini anlatıyor:

“‘Anlamıyor musun?’ diye bağırdın bana. ‘Asla senin kadar özgür hissetmeyeceğim kendimi, asla dünyayı evim belleyemeyeceğim. Kendi bedenimde asla rahat olmayacağım. Bu böyle ve hep böyle kalacak.’”

Benzer duygular ifade etmemiş tek bir uzun süreli anoreksik tanımıyorum. Ve basit bir çözüm de yok çünkü bu büyük ihtimalle doğru. İncitici bir trajedi. Bir bireyin acısının geçerliliğini, bu acıya ilişkin çok temel adaletsizliği gözden yitirmeden de kabul edebiliriz.

Tüm bunların basit bir cevabı olsa harika olurdu. Allah’ın her günü genç kadınlar bedenlerini kabul etmeye, kıvrımlarını sevmeye, erkeklerin ne düşündüğünü siktir etmeye teşvik ediyor – bu neredeyse kafalarına kakılıyor. Ama bir işe yaramıyor. Bu kadar kolay olsaydı – feminizm bir kişisel gelişim rehberi, kafanızda tekrarladığınız küçük mantralar, uzun bir Dove reklamı olsaydı, hepimiz gülüyor olurduk. Ama değil. Beden olumlama mesajlarının bir faydası yok, nasıl “güzel koltuk altları” veya “yaş-pozitif cilde” sahip olunacağına dair tavsiyeler verenlerinin bile. Dişi bedende neyin sorun teşekkül ettiğini, bu kadar çoğumuza neden bu kadar nefret edilesi ve yabancı geldiğini gerçekten anlamak istiyorsak, bu bedenin maruz bırakıldığı istismarlar ve suistimaller ile ona olan yabancılaşmamız arasındaki ilişkiyi görmemiz gerek. Ve ondan sonra bile, bunu yapmanın bireysel olarak bizi illaki kurtarmayacağını kabul etmemiz gerek. Ama cinsiyetli bedenlerin – onlara atfedilmiş derin şekilde politik anlamlar sebebiyle değil de – doğuştan gelen bir uyuşmazlık yüzünden kimliklerle uyuşmadığı fikri, sadece absürt değil, aynı zamanda zarar verici. Bizi yalnızca kendi bedenlerimize odaklanmaya götürüyor ve uzun vadeli siyasi değişim çabalarından kaçınıyor.

Beden nefretini sadece sorgulamanın bile bireyin içsel benliğini gaddarca inkâr etmek sayıldığı bir noktaya doğru gidiyoruz. “İnsanın kendi memelerinden nefret etmesinde bir problem olmadığını duysam şahsen kendimi bedenimde daha güçlü hissederim,” gibi ifadeler içeren makaleler bile gördüm. Buna nasıl cevap vermeli? “İyi o zaman, nefret et?” Bir de kadın olmaya “rıza gösteren” kadınların – memelerini bağlamamayı veya zamirlerini değiştirmemeyi seçen kadınların – basit bir “kıvrımlarınızı sevin” sloganıyla pasifleştirilecek kadar duyarsız, aptal, politik açıdan boş olması gerektiği varsayımı var. Gerçek şu ki, dişi bir bedene sahip olmak – onu aç bırakmamak veya ezmemek veya cerrahi müdahaleye maruz bırakmamak – bir alt sınıf mensubu olarak muamele görmeye örtülü rıza vermek sayıldığı sürece, çok az dişi insan kendi bedenini kabul edebilir.

Demiyorum ki “bağlarınızı yakın.” İnsanları kendilerini rahat hissetmedikleri bir bedende yaşamaya zorlamak yoğun ve çoğu zaman dayanılmaz acılara sebep oluyor. Bunun kolay bir çözümü yok, belki de ömür boyu devam edecek. Ama kafa yormamız ve sürekli sorular sormamız gerek, bunlar başka insanların kendileri için neyin mümkün olduğuna dair yorumları ile çatışsa bile.

Bir bireyin kendi benliğine ve kendi bedenine dair deneyiminin, çevresindeki dünya ile bir etkileşim olduğunu kabul etmemiz gerek. Rahatlık ve çareler yaratmak için elimizden geleni yapmamız gerek. Kadınlar açısından büyümenin bir bedeli ve küçük kalmanın bir bedeli var. İki şekilde de acı var. Ama bunun hepimiz için sonsuza dek böyle olması gerekmediği seçeneğini de lütfen açık tutabilir miyiz acaba? Ne kadar acı veriyor olursa olsun en azından buna inanmalıyız.

(*) Ana: Anoreksiyanın kısaltılmışı

(**) Pro-Ana: Yeme bozukluğu anoreksiya nervoza ile ilişkili davranışların desteklenmesini anlatır. Kısaca “ana” olarak da geçer.

Kaynak: newstatesman.com

Çeviri: Serap Güneş