Bu Bir Kadın Yürüyüşü Değildir

Bu seneki 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüyle ilgili, etrafımdaki feminist kadınlarla konuştuğum, kendim gözlemlediğim ve sonrasında sosyal medyada yansımalarını gördüğüm bazı konularla ilgili düşüncelerimi bir yazı haline getirmek istedim. Yaklaşık yedi sekiz senedir düzenli olarak 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüne katılan bir kadınım ve hemen hemen her seferinde aynı kadın arkadaşlarımla buluşur, öncesinde dövizlerimizi hazırlar, yürüyüş alanına geçeriz. Bu seneki feminist gece yürüyüşünde, daha önce hiç görmediğimiz kadar çok erkek vardı. Eskiden yolun kenarından fotoğraf çeken erkek gazeteciler de dahil olmak üzere, Meral Akşener maskesi takmış adamlardan “Kadına kalkan eller kırılsın” diye slogan atanlara pek çok erkek alandaydı. Polis şiddeti ve gözaltı tehdidine rağmen yürüyüşe katılmak, özellikle son üç senedir oldukça zor bir hale geldi. İşin bu kısmına bu yazıda değinmeyeceğim, ancak polis şiddetinin, yürüyüşle ilgili diğer konuları “ayrıntı” haline getirmemesi gerektiğini düşünüyorum ve bu konunun da erkek egemenlikten bağımsız olmadığı ve konuşulması gerektiği kanaatindeyim.

Feminist Gece Yürüyüşüne ve genel olarak feminist eylemlere erkeklerin katılıp katılmaması, uzun süre tartışma konusu olmuş bir mevzu. Ancak genel feminist kanı, kadınların geceleyin, yanlarında erkek(ler) olmadan rahatça sokakta yürüyebilmesi gibi temsili bir önemi olması bir yana; kadın kadına eylem yapmanın, erkeklerin var olması durumunda onların tok sesleri tarafından bastırılmadan ses çıkarmanın; dahası, fail olabilecek bir erkekle yan yana gelmeden, kadınlar için güvenli bir alan kurabilmenin önemli olduğu yönündeydi. Nitekim kadın katillerinin, başka kadınları anma eylemlerinde yürüdüklerine de şahit olduk.

Peki, bu sene değişen ne oldu? Önceki senelerde özellikle kimi sosyalist örgüt ve çevrelerden gelen, “devrimci” ve karma 8 Mart taleplerine yönelik, erkeklerin alana girmemesi için kavga veren feministler neden bu kadar yoğun bir erkek katılımına ses çıkarmadı ya da çıkarmadık? Bu sorunun cevabının, son iki üç senedir daha çok sosyal medya üzerinden ilerleyen self ID (salt beyana dayalı cinsiyet) ve daha uzun yıllardır feministler arasında devam eden “feminist özne” tartışmalarında yattığını düşünüyorum.

Biyolojik cinsiyetin bir toplumsal kurgudan ibaret olduğu iddiasıyla bedenlerin dişil ya da eril sayılamayacağını, temel alınması gerekenin toplumsal cinsiyet olduğunu söyleyen ve oldukça kabul gören, kabaca kuir feminist olarak adlandırılabilecek teori, cinsiyetin sadece kişilerin beyan ettikleri cinsiyet kimliklerine dayandırılabileceğini savunuyor. Bu durumda bir kişinin erkek, kadın ya da “non-binary” (her iki cinsiyete de ait değil) olduğunu ancak kişinin beyanı neticesinde öğrenebiliriz. “İkili cinsiyet rejimi”ni yıkmayı amaçlayan bu yaklaşım, pek çok feminist tarafından, erkek faillerin adını koymayı imkânsızlaştırdığı; kapsayıcı olmak adına, kadın yerine “rahimli insanlar” gibi ifadeler kullanarak kadınlığı yeniden sildiği yönünde eleştirildi. Eleştirilerin bir kısmı da feminizmin, “ezilen herkesin ideolojisi” haline getirilerek kadınların feminist hareketten de silindiği şeklindeydi (bkz. “Feminizmin kadın olmakla alakası yok ki?”). Ancak bu eleştirileri yapan kadınlar, TERF (Trans Exclusionary Radical Feminist/Trans Dışlayıcı Radikal Feminist) şeklinde yaftalandılar. Yaftalandılar diyorum, çünkü kendini bu şekilde tanımlayan hiçbir grup yok, bu kısaltma daha ziyade biyolojik cinsiyetin yok sayılamayacağı gibi görüşlere sahip kadınları karalamak için kullanılıyor. Bu şekilde itham edilen kadınların homojen bir grup oluşturduğu, trans kadınları dışladıkları ya da hepsinin radikal feminist oldukları söylenemez. Bu konuda uzun tartışmalar döndü, bu yazıda tekrar etmeyeceğim.

Yürüyüşün karma hale gelişine tekrar döneyim. TERF diye yaftalanan pek çok kadının sorduğu temel birkaç soru vardı: “Kişilerin beyanlarını bilmeden onlara erkek diyemiyorsak öldürenin, tacizcinin ya da yanımızda yürüyenin erkek olup olmadığını nasıl anlayacağız? Erkekler ‘benim kadın olup olmadığımı nereden biliyorsun?’ diye sorduklarında ne cevap vereceğiz?”. Bu sorulara alayla cevap verenler ve hiçbir erkeğin böyle bir beyanda bulunmayacağını, bunun ne kadar zor olduğunu söyleyenler oldu. Tabii, resmi olarak bunu yapmak zor olabilir; ama tam da kadınların alanlarında, zaten kadınların karşı çıkamayacaklarını düşündükleri anlarda neden olmasın? Nitekim bu seneki yürüyüşte hiçbir kadının dönüp “erkekleri burada istemiyoruz” diyememesinin en önemli sebebinin, karşısındakinin beyanını bilmediği için TERF diye yaftalanma korkusu olduğunu, yukarıda bahsettiğim gibi, kadın arkadaşlarımla konuşmalarıma ve sosyal medyadaki tepkilere bakarak çok rahatlıkla söyleyebilirim.

Örnek verelim: Bir kadın, Twitter hesabında, eylem alanında fotoğraf çeken bir erkeğe “Burası kadın ve LGBTİ+lar için” diyerek alanın dışına çıkması gerektiğini söylediğini, adamın da “Ne yani, ben olamaz mıyım? Belki kadın hissediyorum?” diye cevap verdiğini yazdı. Ardından da “özrünü” dile getirdi: “Cümlemin yanlış anlaşılmasını istemem, cis-het olduğundan emin olduğum birisi için böyle konuştum. Yoksa alanda beyan sormak gibi bir şiddet biçimine asla başvurmam.” Adamın verdiği cevap şüphesiz alaycı, hadsizce. Ancak soru geçerli: Nereden bileceğiz o kişinin beyanını? “Cis-het olduğundan” nasıl emin olabiliriz birinin? Hetero olduğundan emin olmak zaten mümkün değildir ve bence gerekli de değildir. Burada asıl konu cinsel yönelim değil, cinsiyet. “Alanda beyan sormak gibi bir şiddet biçimi”ne de başvuramayacağımıza göre ya bize malum olacak ya da susup yürümeye devam edeceğiz. Nitekim sustuk. Pek çok kadın, 19 senedir kadınlar için yapılan bu yürüyüşte rahatsızlıklarını dile getiremediler. Dahası, sadece cis-het değil, gey ya da biseksüel erkeklerin alana girmesini istememek gibi gayet politik bir beklenti (evet, gey/biseksüel erkekler de kadın düşmanı olabiliyorlar ve kadın yürüyüşünün öznesi değiller) adeta kabul edilemez hale gelmiş oldu.

Deniz Kandiyoti’nin de yakın zamanda belirttiği gibi, “Kendini özne olarak daha yeni telaffuz etmeye başlamış bir kesime, kadınlara ‘siz esnek olun’ diye dayatamazsınız. Daha öznelliği olduğu anda bastırılmış oluyor.” Türkiye’de kadınlar, onlarca yıl mücadele edip sonunda özne olabilmişken ve kazanımlarının böyle tehlikede olduğu, temel yaşam hakkına kadar yeniden savaşılmak zorunda olunan böyle bir zamanda feminist hareketi “ezilen herkese” açmak, kadınların kendi taleplerini, ötekini incitmemek adına dile getiremeyecek noktaya gelmesine sebep oluyor. Yine Kandiyoti, aynı konuşmada, bir insanın cinsel yönelimiyle politik tercihi arasında doğrudan bir bağlantı kurulmasının yanlış olduğunu; gey, lezbiyen ya da biseksüel olmanın, beraberinde özgürlükçü/eşitlikçi olmayı getirmediğini, yine kendi çalışma sahasında da iletişim kurduğu muhafazakâr gey erkekleri örnek vererek öne sürüyor. Bu noktanın önemli olduğunu düşünüyorum. “Feminizmin öznesi, patriyarkadan olumsuz etkilenen herkestir” dendiğinde, çok küçük bir azınlık (zengin, Batılı, heteroseksüel, orta yaşlı erkekler) dışında herkes feminist politikanın nasıl işleyeceği hakkında söz sahibi haline geliyor. Çünkü hetero erkekler arasında da belli hiyerarşiler var ve ataerki, erkekleri de çeşitli şekillerde eziyor. Ancak bu durumda mücadelenin “kime karşı” verileceği sorusu havada kalıyor. Kadınların, kadınlarla beraber, kadınlar için mücadele etmesi; bunu yaparken de kendi politikalarını kendilerinin belirlemesi gibi bir talep, kapsayıcılık adına yok sayılıyor. Oysa hareketi ve özelde feminist yürüyüşü “ezilenlerin ideolojisi/mekânı” haline getirmek yerine, siyasetler arası ittifaklar kurmak ve kadınların kendi seslerini korumasını sağlamak, özellikle Türkiye özelinde bir çözüm olamaz mı(ydı)? Kadın yürüyüşünün kadın yürüyüşü olarak kalması, öznelliğini yeni kazanmış kadınlar için gerçekten gerekli ve önemli bir istek değil mi?

Peki, erkeklerle beraber yürümek istemeyen kadınlar neden sustu? TERF diye yaftalanmak bu kadar mı kötü? Belki sosyal medyada ciddiyetini fark etmiyoruz ama alanda onlarca TERF içerikli pankart ve hatta üzerine TERF etiketi yapıştırılmış bir çöp kutusu varken; feminizmin en büyük düşmanı ve şu andaki en büyük tehdidi siyasal İslam ya da tacizci, tecavüzcü, katil erkekler değil de bir kısım “radikal feministler”miş (Türkiye’de kaç radikal feminist var, bir ara bakmak lazım tabii), en büyük şiddet tehdidi yine kadınlardan geliyormuş gibi kadın yürüyüşünde kadınlar hedef alınırken, evet, kadınlar susacaklardır. Ki zaten onlara bu defalarca söylendi. “Ayrıcalıklı konumunuzu kabul edin, susun, biraz kenara çekilin.” Nedense ‘ikili cinsiyet rejimi’ni yıkmaya, rejimin baskıcı tarafı olan erkeklerin alanlarından değil, kadınların alanlarından başlandı. Onur Yürüyüşü’ne sahip çıkmak gerekirken Feminist Gece Yürüyüşü, “herkes için bir vaha” haline getirildi. Kadınlar hariç.

Kadınlar hariç diyorum, çünkü bunu bir iki kadından değil, senelerdir yürüyüşe gelen birçok kadından duydum: “Bu sene, sanki başkasının eylemine misafir olarak gelmiş gibiyim.” Örneğin, yürüyüşe beraber katıldığım kadın arkadaşlarımdan biri, yürüyüş sırasında bir süre bizden ayrı düştü. Bu sırada alandaki bir erkeğin tacizine uğramış ve ona elindeki femina bayrağıyla vurarak adamı uzaklaştırmış. Yanı başımızda yürüyen erkeklere, bizi taciz edene kadar hiçbir şey diyemeyişimizin bir sebebi, hemen önümüzdeki TERF temalı dövizlerdi.

Sonuç ne oldu peki? Onca sene, “9 Mart Solcu abilerin pankart eleştirme günü” diyerek solcu erkekleri feminizme olan tavırları konusunda eleştiren feministler (ki buna ben de dahilim) politik olarak eşitlikçi olması mümkün olmayan ülkücü erkeklerle beraber yürümek zorunda kaldı. Öyle bir noktaya geldi ki iş, sanki tek düşman radikal feministler ve solcu erkeklermiş gibi bir söylem hâkim oldu. Bunun iki tehlikesi olduğunu düşünüyorum: İlki, milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin, yapısı gereği cinsiyetçi ve ataerkil olduğunun göz ardı edilmesi ve sanki bu ideolojinin siyasal gücü ve toplumsal olarak hegemonik konumu sol ideolojiyle eşitmiş gibi bir söylem ortaya çıkabiliyor. İkinci ve bence çok daha büyük olan tehlikeyse, erkeklerin politik konumları sorgulanmazken kadınların feminizm içindeki farklı pozisyonları bile didik didik edilerek kadınlar, şiddet failleriyle aynı kategoride değerlendiriliyor. Oysa kadınlar, emekleri ve bedenleri sömürülürken, sürekli boyun eğdikleri ya da eğmedikleri erkekler tarafından öldürülürken, tecavüze uğrarken ve hatta aşağılanırken onların politik düşünceleri değil, cinsiyetleri hedef alınıyor.

Çünkü kadınlar, düşünceleri, savunuları ne olursa olsun ataerkinin hedefindeler. Öldürülen kadınlar hakkında “Transfobik birine üzülemem” şeklinde konuşulması, “bazı kadınların” şiddeti hak ettiği söylemine hizmet ederken ataerkil düzene sistematik olarak karşı çıkmayı engelliyor. Bu ülkedeki kadınların büyük bir çoğunluğunun AKP’ye oy verdiğini, hatta AKP’nin, muhafazakâr kadınların desteğiyle güçlendiği gerçeğini göz önünde bulundurursak şiddete uğrayan kadınların da büyük çoğunluğunun muhafazakâr kadınlar olabileceğini hatırlamamız ve kadına yönelik erkek tahakkümüne sistematik olarak karşı çıkabilmek için yeni makbul kadınlar yaratmaktan kaçınmamız gerekiyor. TERF yaftasının tam da bu nedenle hafife alınmaması gerektiği görüşündeyim. Nitekim Avrupa’da yüzlerine yumurta atılan, toplantı yerlerinin camları kırılan radikal feministlere de önce “TERFlere ölüm, TERFleri döveceğiz” gibi sosyal medya mesajları atılmıştı. Son olarak Paris’te iki feminist eyleme saldırı düzenlendi ve “1 Trans Kurtar, 1 TERF Öldür” grafitileriyle birlikte “Bir Kurşun, Bir TERF, Sosyal Adalet” sloganları atıldı. “TERFleri dövelim demek kadına şiddet değildir” demek, kadınların belli durumlarda (eşini aldatmak, ona karşı gelmek, itaat etmemek gibi) dövülebileceğini savunan muhafazakâr yaklaşımlara paralel bir söylemdir. Kendi ideolojik konumuyla aynı noktada olmayan kadınların şiddet görmesinde beis görmemek, dümdüz kadın düşmanlığıdır. Muhafazakârlar kendi şeytan kadınlarını yaratırken feminizm içinde de belli kadınların şeytanlaştırılması, aynı muhafazakâr ataerkil politikaya hizmet edecektir.

Yazı boyunca trans kadınlardan ayrıca bahsetmedim. Çünkü kadınlar derken trans kadınları da kastediyorum. Mesele trans kadınlarla alakalı değil; mesele “self ID” ideolojisinin, hele hele Türkiye gibi baskıcı muhafazakâr bir iktidar ve toplum yapısında kadınlar için nasıl tehlikeli sonuçlar doğurabileceği. Umuyorum yeni bir yol, yeni bir söylem geliştirebilir ve bir sonraki Feminist Gece Yürüyüşüne daha fazla kadının katılımını sağlayabiliriz.

Ekranlarımızda ‘Tatlı-Sert’ Patriyarka

Adam bir muz serasında başına darbe alarak öldürülmüş; adamın karısı ve kardeşleri Müge Anlı stüdyosunda canlı yayında. Bu vahşi cinayeti kimin işlediğini bulmaya çalışıyorlar. Şüpheler adamın karısı Alime’de yoğunlaşıyor. Alime o gün, öldürülen kocasıyla birlikte kocasının bir arkadaşı olan Hasan’ın yanına gitmiş, çay içmişler, akşama buluşup balık yiyelim diye sözleşmişler, sonra baktıkları iki seraya gitmişler. İfadesine göre Alime, kocası ikinci serada muzlara bakarken ilk seraya su ve bıçak almaya gitmiş, döndüğünde kocasını yerde bulmuş, öldüğünü anlamamış, kaldırmaya çalışırken kanı görmüş, bayılmış kalmış. Birkaç saat sonra uyandığında dışarı çıkıp yardım çağırmış, önce yoldan geçen tanıdık bir araba durmuş, sonra karşıdaki komşuları gelmiş, sonra da ambulans gelmiş ve adamın en az üç dört saattir zaten ölü olduğunu söylemişler. 

Bu hikaye günlerce tekrarlanıyor çünkü günlerce canlı yayında Alime’nin yalanlarının üzerine gidiliyor. “İnsan kan tuttuğu için iki saat üç saat bayılmaz, yalan söylüyorsun” diyorlar; “Sen Hasan’ın evine yemeğe gittin mi hiç?” diyorlar, “Hasan size yemeğe geldi mi?” diyorlar, “Sen çocukların evde aç dururken nasıl o akşam kocanla ve Hasan’la balık yemeye gidecektin ki?” diyorlar, “Hiç ağlamamışsın, cenazede neredeyse güleç yüzlüymüşsün” diyorlar, “Sende hiç kocası ölmüş bir kadının hali tavrı yok, duygusuz gibisin, donuksun” diyorlar. Alime yalan söylüyor, bunun herkes farkında. Alime diken üstünde ve sürekli yalan söylüyor. Onun bu hali her nasılsa canlı yayında tüm hayatının didik didik edilmesine bahane oluyor. Alime’nin Hasan’la bir ilişkisi olabilir, kocayı birlikte öldürmüş olabilirler diye düşünüyor herkes. Alime her şeyi inkar ediyor. Ama herkes biliyor ki Alime yalan söylüyor. “Senden şüphelenmiyoruz ama bizce sen birini koruyorsun” diyorlar. Açık açık “cinayeti Alime’nin ilişkisi olan biri işledi ve Alime de onu koruyor” demeseler de, bunun yolları döşeniyor. Günlerce canlı yayında, kameralar, seyirciler ve bazı uzmanlar önünde Müge Anlı’nın sert sorgulamalarına direniyor Alime, ısrarla inkar ediyor, ısrarla da yalan söylüyor. Yalan söylediği çok açık. 

Müge Anlı’nın programlarında seyirciyi cezbeden şeylerden biri de bu olmalı: Ortada yalan söyleyen bir “kötü” var ve Müge Anlı kararlı ve azimli şekilde günlerce onun foyasını ortaya çıkarmak için çabalıyor. Tüm “iyiler” hevesle izliyor, hevesle “kötü”nün köşeye sıkışmasını bekliyorlar. Sonra genellikle stüdyoya gelen birkaç polis eşliğinde “kötü” gözaltına alınıyor ve işte mutlu son, “iyiler” kazanıyor, bir cinayetin sırrı daha açığa çıkmış oluyor. Sıradaki cinayet geliyor sonra. 

Ama bazı vakalar stüdyoya gelen polislerin alkışlarla uğurlanması kadar “mutlu” sona ulaşamıyor, bazı vakalar Müge Anlı’yı ve izleyicisini çok üzüyor. Alime’ninki de öyle bir vaka. Alime nihayet köşeye sıkışıyor, kocasını o muz serasında kendisinin öldürdüğünü itiraf ediyor. Sorgu bitmiyor ama. Alime anlatmak istemiyor her şeyi ama Müge Anlı sormaya devam ediyor; bunu da tabii ki “iyi niyetinden” yapıyor; herkes her şeyi bilsin ki seyirciler de Alime’yi anlayabilsin! 

Senelerce eziyet çekmiş Alime. Alime çalışmış, kocası kumarda kaybetmiş, çocuklarını dövmüş, Alime’yi dövmüş. “Öldür beni” demiş Alime, “seni öldürmem süründürürüm” demiş kocası, “çocuklarını öldürürüm” demiş. Küçük oğlunu balkondan atmış bir keresinde. “Büyük oğlum babası ölünce hiç ağlamadı, kurtulduk anne dedi” diyor. “Ben ne yaptıysam çocuklarımı korumak için” diyor, “beni de çocukları da öldürecekti.” Alime anlatmıyor ama Müge Anlı’nın da imalarıyla kocasının kumar borcu yüzünden Alime’yi pazarlamaya çalıştığını da anlıyoruz. Ayrıca bir bebekleri daha varmış, 40 günlükken boğularak ölmüş, Alime yine anlatmıyor ama o bebeği de kocasının öldürmüş olduğu konuşuluyormuş zaten (biz seyirciler olarak bunu Alime cinayeti işlediğini itiraf ettikten sonra öğreniyoruz). İzleyiciler de, Müge Anlı da, uzmanlar da çok üzgün. “Elbette cinayeti haklı çıkarmaz ama insan çocuklarını korumak için de çaresiz kalabiliyor”, değil mi? Ayrıca lütfen kimse Alime’nin namusuna laf etmesin, Alime de Müge Anlı da bunu özellikle vurguluyor. Alime’nin kimseyle ilişkisi yokmuş, kocasını da çocuklarını korumak için öldürmüş. Çocukların babadan olmadığına dair söylentiler çıkmış, sosyal medyada da Alime’nin “namusuyla ilgili” nahoş şeyler yazılıyormuş. Bunların astı astarı yokmuş. “Çocukların ikisine de DNA testi yapabilirsiniz, öyle bir şey yok” diyor Alime. Alime birazdan tutuklanacak ve canlı yayında namusunu korumaya çalışıyor. Günlerdir kararlı ve azimli bir şekilde Alime’nin “kimi koruduğunu” bin bir şekilde soran Müge Anlı da onun namusuna kol kanat geriyor artık. 

Hayatı boyunca ev içi şiddet üzerine araştırmalar yapan ve bugün tüm dünyada kadın cinayetlerinin önlenmesinde önemli bir araç olarak kullanılan Risk Değerlendirmesi’ni geliştiren akademisyen hemşire Jacquelyn Campbell, bir yerde yasaların, devlet kurumlarının ve kolluk kuvvetlerinin ev içi şiddete karşı kadınları ne kadar koruduğunun yalnızca kadın cinayetleri oranlarıyla değil, aynı zamanda kadınlar tarafından işlenen erkek cinayetleri oranlarıyla da anlaşılabileceğini belirtiyor. Ev içi şiddet mağdurları için yeterli kaynağın ayrıldığı, doğru politikaların üretilip uygulandığı ve yerinde polis müdahalelerinin yapıldığı yerlerde kadınlar istismardan kaçmanın tek yolunun faili öldürmek olduğunu hissetmiyor. Campbell’ın araştırmalarına göre, erkeklerin kadınlar tarafından öldürüldüğü vakalar da dahil, ev içi şiddet cinayetlerinin büyük çoğunluğunda (%67–%80) kadınlar cinayet öncesinde erkekler tarafından fiziksel istismara maruz kalıyorlar.*

“Kadınlar öldürdüklerinde, genellikle bir aile üyesini öldürüyorlar. Çoğunlukla kocalarını, eski kocalarını veya sevgililerini öldürüyorlar ve çoğunlukla (vakaların yaklaşık %75’inde) öncesinde kadına yönelik şiddet kaydı geçmişi oluyor. Ayrıca kadınlar erkeklerden farklı olarak yakın ilişki kurdukları erkekler tarafından şiddete uğradıkları sırada öldürüyorlar. Kadınlar çoğunlukla cinayete kurban giden erkek kendilerine şiddetli bir şekilde saldırdığında (yumruk atmak, silah doğrultmak gibi) öldürüyor; bu, cinayet araştırmalarında mağdur kaynaklı suç olarak ifade edilir.”

Alime Müge Anlı’nın günlerce canlı yayında sorgulayarak itiraf ettirdiği, senelerce istismara maruz kalıp cinayet işleyen ilk kadın değil, son da olmayacak. 

Kasım 2017’de Müge Anlı’da açılan cinayet dosyalarından birinde kocasını kendi kullandığı arabanın kaputundan atarak öldürmekle suçlanan Hatice, daha sonra 25 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. 

Hatice bir başka erkekle evliyken şiddet gördüğü için babasının evine dönmüş, orada daha sonra öldürmekle yargılanacağı kocasıyla tanışmış. Hatice bu iki evlilik arasında hamileymiş, çocuğa DNA testi yapılmış ve çocuk iki kocasından da değilmiş. Canlı yayında uzun uzun Hatice’nin ahlaksızlığını irdeliyoruz, daha sonra ölecek olan kocasının da aslında ne kadar “iyi” bir insan olduğunun vurgusu yapılıyor; çünkü bu koca, Hatice’yi bu durumu öğrenirse onu öldürecek olan babasının evine yollamamış, çocuğu kabullenmiş, bu konuyu kapatmış. Programın daimi avukatı Rahmi Özkan şöyle diyor bu olay üzerine: “Yani hem önceden evli olduğu adamdan değil çocuk, hem bu adamdan değil, üçüncü bir kişi daha var ortada, hamilelik de ondan. Bunu da bildiği halde sırf yardımcı olmak için, onu babaya gönderip de bazı olaylara sebebiyet verilmesin diye her şeyi bağrına basıyor!” Müge Anlı bir noktada araya giriyor, “Valla,” diyor, “ben anlamadım. Ama neyse, kınamıyoruz, hayatta herkesin başına her şey gelebilir.” Elini kulağına götürüp sonra da tahtaya vuruyor. Kınamıyor. 

Hatice’nin ifadelerine göre kasten öldürmekten 25 yıl ceza alacağı kocası “eve farklı tipte insanlar getiriyor” ve “kendisini çok farklı şeylere itmeye” çalışıyormuş. Eve Hatice bakıyormuş, adam çalışmıyormuş. Hatice hamile kalmış ve 6-7 aylık hamileyken bir başka erkekle arkadaşlık kurmaya başlamış. Çocuk doğduktan sonra bu arkadaşlık duygusal bir ilişkiye dönüşmüş. Kocası bu ilişkiyi biliyormuş ama eve Hatice baktığı için ses çıkarmıyormuş. Müge Anlı kocasının bu ilişkiyi bildiğine inanamıyor: “Peki o zaman neden adam bu ilişkiyi öğrendiğinde seni öldürmeye çalışmadı da o gece öldürmeye çalıştı? Mantıklı mı bu?” diyor. “Çünkü ben artık boşanmak istedim” diyor Hatice. Bir noktada eve ve çocuklara zaten kendisi baktığı için, kocasına verdiği 300-500 lirayla da bir ev tutar orada yaşarım diye düşünmüş ve kocasına boşanmak istediğini söylemiş. Müge Anlı araya giriyor: “Ama hayatım, yani çok az erkek boşanayım deyince boşanıyor. Sen alırsın çocuklarını, gidersin tutarsın bir ev ya da babanın evine gidersin. Açarsın boşanma davasını, boşanırsa boşanır, boşanmazsa da hakim bir şekilde boşayacak. Bugün de Türkiye’de boşanalım deyince adamlar da ‘aa tamam canım’ demiyorlar. Gel boşanalım diye ısrar etmeye gerek yok ki, git boşanma davasını aç.” Hatice boşanma davasını açmak için adliyenin kapısına kadar gittiğini, kocasının onu takip edip adliyenin kapısından döverek eve geri götürdüğünü anlatıyor. Adliyenin kapısında müdahale edecek hiç polis yok muydu canım? Bu bilgi de inandırıcı gelmiyor stüdyodakilere. Hatice daha önce de şehrin ortasında kendisini bayıltana kadar dövdüğünü, yine kimsenin müdahale etmediğini söylüyor. Hatice’nin darp raporları da varmış. Nihayet Müge Anlı kendisinin sürekli dayak yediğine inanıyor. Ama konu bu değil. Konu cinayet. 

Burada kadın cinayetlerindeki risk faktörlerine bir parantez açmak gerek: Jacquelyn Campbell tarafından 1986 yılında geliştirilen Risk Değerlendirmesi’ne göre bir kadının öldürüleceğini işaret eden 22 yüksek risk faktöründen biri de mağdurun önceki yıl içinde herhangi bir zamanda ayrılma girişimi. Araştırmalara göre şiddet mağduru, faili terk etmeye çalıştığında öldürülme riski korkunç şekilde artıyor ve sonraki üç ay boyunca da bu yüksek risk devam ediyor; sonrasında dokuz ay boyunca yavaş yavaş düşüşe geçiyor. Yani bir kadının öldürülme riskini azaltabilmesi için, faili onu terk etmeyeceğine inandırması gerek. Haliyle “Neden bir ilişkin olduğunu öğrendiğinde öldürmedi de boşanmak istediğinde öldürdü?” sorusu da bir hayli anlamsız.

Olay günü Hatice, arkadaşıyla denize gitmiş. Dönüşte kocası boğazına bıçak dayayıp onu öldürmeye çalışmış, Hatice arabasına binip ondan kaçmaya çalışmış, adam kaputa atlamış, Hatice arabasını sürmeye devam etmiş, adamı kaputtan atabilmek için zikzaklar çizerek sürmüş. Adam kaputtan düşmüş ve ölmüş. 

Müge Anlı’nın başka bir sorusu daha var. Kendisini bu kadar döven ve uyuşturucu kullanan bir adama nasıl biri 7 yaşında, diğeri 7 aylık iki çocuğunu bırakıp da denize gidebilmiş Hatice? 

Müge Anlı, gündem olan kadın cinayetleri arttığı zamanlarda daha kararlı ve sert bir tonla kadın cinayetlerine tepkisini aslında sık sık dile getiriyor. (Gelgelelim, programında çözmeye çalıştığı cinayetlerin çoğu erkeklerin kurban olduğu vakalar.) Ancak “iyi anne” rolüne uyum sağlamayan kadınlar sürekli yargılanıyor. Ona göre kadınlar istismara uğradıkları evden çocuklarını bırakarak kaçıyorlarsa, bu kadının niyetinin sorgulanmaya açık olduğu anlamına gelir. Kadının asıl amacı çocuklarını korumak olmalı. Programdaki gerek cinayet, gerekse de kayıp vakalarında çocuklarını alıp dayakçı kocasından sığınma evine kaçan kadınlara anlayış ve saygı gösteriliyor ve istismarcı erkek lanetleniyor. Ama kadın sığınma evine değil bir başka erkeğe kaçtıysa ya da çocuklarını evde bırakıp kaçtıysa bu kabul edilemez. Programın verdiği mesaj açık: Kadın yalnızca önce çocuklarının hayatını, sonra da kendi canını kurtarmak için evden kaçıp sığınma evine gidebilir. Mutluluğu o ya da bu şekilde arayan, mesela bir başkasıyla birlikte olup yeni bir hayat kurmak isteyen bir kadın yeterince zorlu bir hayat yaşamıyordur. Çocuklarını yanına almadan canını kurtarmak için evden kaçan bir kadın iyi anne değildir ve bu kabul edilemez. Çünkü kadın, anne olmak için var. Müge Anlı ile Tatlı Sert programı, patriyarkanın kadınlara biçtiği rollere sürekli olarak destek çıkarak kadın cinayetlerini lanetliyor. Öyle ki geçenlerde Müge Anlı kadına yönelik şiddete tepkisini dile getirirken tam olarak şöyle dedi: “Kadın niye öldürülmez? Çocuğa baktığı için öldürülmez! Savaşta da böyledir bu…” Patriyarka vücut bulup dile gelse ve kendi sebep olduğu cinskırımı lanetlese, tam da bu cümleyi kurardı. 

Programda günlerce Hatice’nin hayatı sorgulandıktan sonra Hatice nihayetinde kasten adam öldürmekten 25 yıl hapis cezası aldı. Kararın gerekçelerinden biri de Hatice’nin “arabayı kocası kaputa tutunmuş halde 5 kilometre sürerken hiçbir şekilde polisten yardım istememesi”. Tam burada Campbell’ın araştırmalarına göre, kadınların istismarcı partnerlerinden kaçmalarının tek yolunun onları öldürmek olduğunu düşündüğü yerlerde bunun, devletin ve kolluk kuvvetlerinin kadınları erkek şiddetine karşı yüzüstü bıraktığı anlamına geldiğini bir kez daha tekrarlayalım. Daha önce sokak ortasında bayıltılana kadar dayak yiyen, adliye önünden dövülerek zorla eve götürülen Hatice’nin canını kurtarmak için kaçarken polisi aramaması, polisin o durumda gelip kendini kurtarabileceğine ve sonrasında da koruyabileceğine inanmaması, onun 25 yıl ceza almasına neden oldu. 

Şubat 2019. Müge Anlı yine gündemde çünkü yayında 17 yaşındaki bir kız çocuğunun annesini korumak için babasını öldürdüğü ortaya çıktı. Adam 2014 yılından beri istismar, eşe darp, polise mukavemet gibi farklı suçlardan cezaevindeymiş, 3 ayda bir izinle çıkıyor ve boşandığı karısı Kıymet’in evinde kalıyormuş. Seneler süren bir istismar söz konusuymuş. O gece de adam eve alkollü gelmiş. Kıymet’e senet imzalatmaya çalışmış, Kıymet imzalamak istememiş. Kıymet’i dövüp silahla tehdit ederek zorla senedi imzalatmış. Senedi imzalattıktan sonra da Kıymet’i dövmeye devam etmiş. Kızı araya girmiş. O arbedede silah patlamış. Adam ölmüş. Kıymet ve iki kızı cesedi evin arkasında ekmek yaptıkları ocağa götürmüş ve sabaha kadar yakmış. 

Kıymet’in ve kızının itirafı sonrası herkes çok üzgün, Müge Anlı kızla konuşuyor.

– Nasıl bir adamdı baban?

– Sürekli annemi dövüyordu. Eline ne geçerse vuruyordu, testereyle dövüyordu. Yapma diyorduk, bizi de dövüyordu. Hep şiddet… Çocukları yaşında kadınlarla birlikte oluyordu, onları da eve getiriyordu. Annemi kadından saymıyordu, bizi çocuğu olarak görmüyordu.

Daha önce şikayetçi olmuş ve kadın sığınma evine kaçmışlar. Adam hapse girmiş, kadın çocuklarıyla birlikte başka bir yere taşınmış. Ama adam hapisten çıktığında yine bulmuş onları. “Annen niye şikayetçi olmuyordu?” diye soruyor Müge Anlı. “Bir kere şikayetçi oldu, sonra bizi yine buldu. Cesaret edemiyordu artık. Anneme git bizi bırak, biz kurtuluruz bir şekilde diyordum ama bırakmıyordu. Annemin belini büken biz olduk.”

Babanın eve getirdiği arkadaşlarından biri kızını taciz etmiş. Kız şikayetçi olmuş ve bu yüzden psikolojik danışmanlık alıyormuş. Bu olay sonrasında sosyal hizmetler aileyi takip etti mi? Bilmiyoruz. 

Kıymet’in ve kızının itirafını dinlerken bir ara “Keşke sen de en baştan boyun eğmekten vazgeçseydin” diyor Kıymet’e Müge Anlı. Sonrasında da “Çok üzgünüm” diyor. “Keşke başka bir yolu olsaydı. Çok üzgünüm… Hepiniz bilirsiniz benim kalbim adalet diye çarpar ama bilseydim bu vakayı işlemezdim. Saklamak için de elimden geleni yapardım… Annesi de öyle yaptı. Hiç böyle bir şey beklemiyordum.”

Birkaç gün öncesi. Adamın neden ortadan kaybolduğu, kimin başına bir şey getirmiş olabileceği sorgulanıyor. Elbette baş şüpheli Kıymet. Kıymet canlı yayındaki bu yoğun sorgu boyunca çelişkili konuşuyor. Adamla boşanmış zaten, madem bu adam o kadar kötüydü o halde neden hâlâ onunla aynı evde kalıyordu? Dayak yediği zamanlarda neden polise haber vermemişti? “Sizin şu andaki halinizde de kocası kayıp bir kadın görüntüsü yok. Siz onu zaten silmişsiniz. Ben bunu da yadırgamam ama bütün bunları yapan bir adamla hâlâ aynı evde durmayı yadırgarım.”

Sürekli başlarına adamın karıştığı olaylardan ötürü bir şeyler geliyormuş. Evleri kurşunlanmış mesela, kimin yaptığını görmemişler ama adamın zoruyla birinin ismini vermişler polise o kurşunladı diye. “Demek ki sen polise yalan ifade vermekten çekinmiyorsun” diyor Müge Anlı. “Senin anlatmadığın bir şey var mı? Gel artık anlat, uzatma.”

Müge Anlı bir kadının bu kadar istismar altında neden hâlâ adamdan ayrılmadığını bir türlü anlamıyormuş gibi davranıyor. Bir şiddet mağdurunun kendisine şiddet uygulayan partnerini terk etmesinin ortalama yedi veya sekiz denemede gerçekleştiğini, kadınların erkek partnerleri tarafından öldürülme risklerinin, ayrılma sürecinde en yüksek düzeye çıktığını bilmiyor. Toplumun ve ailelerin kadınları her zaman “evlerinde kalmaya” zorladığını, kadınların hayatlarını devam ettirebilecek maddi güce çoğu zaman sahip olmadıklarını, çoğunun yaşadıkları travmalar sonucu çeşitli psikolojik rahatsızlıklara sahip olduklarını, ve her şeyden önemlisi ÇOK KORKTUKLARINI görmeye de belli ki direniyor. 

Rachel Louise Snyder, aile içi şiddeti kapsamlı şekilde ele aldığı kitabı Görünmeyen Yaralar’da şöyle yazmış:

“Çocukların mutlaka babalarının olması gerektiğini dikte eden; nihai amacımızın bir ilişki olduğunu, ailenin toplumun sarsılmaz yapı taşı olduğunu, ‘sorunlarımızı’ bir şekilde çözerek evli kalmanın ayrılıp çocuğumuzu bekar anne olarak büyütmekten çok daha iyi olduğunu söyleyen bir kültürde yaşıyoruz.

 …

Toplumsal cinsiyet rollerinin verdiği mesajlar sinsi ve tutarlıdır. Bu mesajları Kadına Yönelik Şiddet Yasası’nı yeniden yürürlüğe koymaya karşı çıkan politikacıların ağızlarından, bu yasaya federal bütçeden bir kum tanesi kadar ödenek ayrıldığında duyuyoruz.

Aslına bakarsanız şiddet mağdurlarına evlerinde kalmalarını bizler de söylüyoruz. Hukuk sistemimiz onları savunma kürsüsüne oturtup kendilerini öldürmeye çalışan bir insanla, çok iyi tanıdıkları ve bu yüzden bir sonraki sefer gerçekten de kendilerini öldürebileceğini bildikleri bir insanla yüzleşmelerini istediğinde mesela. Nitekim mahkemelerin faillere ufak bir fiskeden daha ağır cezalar vermediğini görüyoruz, belki bir miktar para cezası. Belki vahşi bir saldırı sonrasında birkaç günlük hapis cezası. Kanun uygulayıcılar aile içi şiddeti bir suç olarak değil; bir talihsizlik, “aile arasında bir anlaşmazlık” olarak gördüklerinde biz de mesajı alıyoruz. Eğer durum tam tersi olsaydı, kadınlar erkekleri bu kadar yaygın şekilde dövseydi ve öldürseydi inanıyorum ki bu sorun bütün gazetelerde her gün manşet olurdu. Bugünün kadınlarının sorununun ne olduğunun anlaşılması için uçsuz bucaksız fonlarla desteklenen sayısız araştırma yapılırdı.

Tüm bunlara rağmen bizler, mağdurlara neden failleri terk etmediklerini sorma cüretini gösteriyoruz.”

Müge Anlı da soruyor, benzer her vakada soruyor, defalarca soruyor. “O baskıyı ben size anlatamıyorum Müge Hanım.” diyor Kıymet. Yıllar süren istismarların içinde bulunan kadınlar, o baskıyı bize anlatamıyorlar.

– Niye terk etmediniz kocanızı?

– Sana da Yasemin’e yaptığımın aynısını yaparım dedi bana. Yasemin’i bizim oradaki küçük ahıra sokup çırılçıplak soyup dövüp boğazına ip bağlamıştı. Daha beterini yaparım sana dedi.

Yasemin, ölen adamın eski karılarından bir diğeri. İtiraf sonrasında arayıp canlı yayına bağlanıyor: “Kıymet’in anlattığı şeylerin eksiği var, fazlası yok” diyor. “Beni soydu, boynuma tasma gibi halat bağladı, Kıymet engel olmaya çalışınca oradan alıp diğer eve götürdü. Bodruma kapatıp gücü tükenene kadar dövdü, dinlendi tekrar dövdü, dinlendi tekrar dövdü… Ben 5 yıl evli kaldım, 5 yıl her gün bu adamın ölmesi için dua ettim. …O adamla yaşamak yaşamak değil, başka bir şey. Her gün başınızı yastığa koyarken acaba yarın ne yüzden dayak yiyeceğim diyorsunuz. Böyle yaşamak gerçekten o kadar zor ki ya öleyim ya öldüreyim diyor insan.”

– Peki siz neden şikayetçi olmadınız?

– Oldum. Ama Kıymet ve evdeki kardeşi şahitlik yapmadığı için şikayetim hakkında takipsizlik kararı verildi.

Müge Anlı bu defa şahitlik yapmadığı için Kıymet’e pay biçiyor: “Zaten hep diyorum, kimse için değilse de Allah için şahitlik yapacaksınız. Bak sonrasında daha büyük şeylere yol açıyor. O gün bu olay için daha büyük bir müdahale olsaydı belki daha fazla ceza alacaktı ve cezaevinden çıkmayacaktı.” Bir kez daha, korku ve istismar içinde bir hayat sürmeye çalışan ve bu yüzden itaate zorlanan kadın şahitlik yapmadığı için suçlanıyor, ama bu denli ağır bir istismarın peşine yeterince düşmeyip takipsizlik kararı veren yargı sorgulanmıyor. 

Yasemin de defalarca ayrılmaya çalışmış, defalarca oğlunu kaçırarak ve tehdit ederek vazgeçirmiş adam. En sonunda annesi babası ve kardeşleriyle birlikte bütün aile şehir değiştirerek kaçabilmişler. Ancak öyle kaçabilmişler. 

Kasten adam öldürme suçundan yargılanan Kıymet 16 yıl, kızı ise 2 yıl 9 ay hapis cezası aldı. Kızı tutukluluk süresi göz önünde bulundurularak tahliye edildi. 

Müge Anlı’nın programından bu üç farklı örnek, aslında programdaki onlarca vakadan birkaçı. Programda suçlu aramak ve orada canlı yayında bir mahkeme kurmak bu meselelerin tartışılması gereken bir başka tarafı elbette. Ancak söz konusu kadın katiller olduğunda Müge Anlı’nın soruları da, takındığı tavır da, sonrasında gelen tepkiler de tesadüf değil, kadınların bu dünyada kadın olarak var oldukları için kapatıldıkları toplumsal cinsiyet rolleri hapishanesinin parmaklıkları. Çocuklarını korumak için kocasını öldüren anneye üzülüyor, annesini korumak için babasını öldüren kız çocuğuna kahroluyor ama kendi mutluluk arayışında istismarcı kocasından kaçmaya çalışan kadını yadırgıyoruz. Ve tüm bu hislenmeler içinde kadına yönelik şiddete dair devlet politikalarını, seneler süren istismarları dikkate almayan ancak bir erkeğin “cinnet anını” tanıyan yargı sistemini, kadınlara yeterli koruma sağlamayan ve güven vermeyen kolluk kuvvetlerini, istismar vakalarında gerekli takibi yapmayan kurumları, kadınlara kaçmak istedikleri durumlarda konforlu bir yaşam alanı sağlayacak sığınakları açmayan belediyeleri, kadına yönelik şiddetle mücadele için yeterli bütçe ayırmayan meclisi ya da İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamayan devleti sorgulamıyoruz. 

Şiddetine maruz kaldıkları adamları öldüren kadınlar devlet ve toplum onları yüzüstü bıraktığı için katil oluyorlar. Bu kadınları öldürmeye iten erkek şiddeti de cinskırımın bir parçası; katil olarak özgürlüklerini daha da sınırlandıran, cezaevine giren kadınlar da cinskırımın mağdurları.

[Türkiye’de her gün en az üç kadın öldürülüyor. Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), kadın cinayetlerini ve kadına yönelik şiddeti önlemek ve cinskırımı sonlandırmak için meclisi göreve çağırıyor: https://twitter.com/esik_platform/status/1352578249432453123]

* https://ajph.aphapublications.org/doi/10.2105/AJPH.93.7.1089 

Erkek Adaletin Örselediği Kadınlar: ‘Koca Katilleri’

Türkiye’de kadın cinayetleri davaları gündemimize sık giriyor. Kadın örgütleri, feminist avukatlar, aktivistler bu davaların çevresinde dayanışma örerek, tüm kadınlar için hukuk mücadelesi yürütüyorlar. Sayıları daha az olsa da şiddetine maruz kaldıkları erkeğe karşı kendilerini savunan, onları öldüren kadınların davaları da bu mücadelede önemli bir yer tutuyor. Geçtiğimiz günlerde Yasemin Çakal’ın Kedistan’a anlattıkları, bir kadının kocasını öldürmeden önce ve hatta sonra da nasıl bir cendere içinde hayata tutunmaya çalıştığını, kadın dayanışmasının gücünü, tüm bu deneyimi gözler önüne seriyor. Bizse tam da bu davaların ve ilgili yasaların tarihine; özsavunma göstererek kocalarını öldüren kadınların hukukun karşısındaki dezavantajlı konumlarının nasıl değiştirebileğine dair bir yazıya yer veriyoruz.

“Kadınlar olarak siz erkeklere karşı neden silahlı mücadele vermediğimizi hiç merak ettiniz mi? Sebebi bu ülkede mutfak bıçakları kıtlığı olması değil. Çünkü, aksini gösteren tüm kanıtlara rağmen, sizin insanlığınıza inanıyoruz.” Andrea Dworkin

Türkiye’de yaşayan kadınlar, neredeyse her gün erkek şiddetinin doruk noktası sayılabilecek kadın cinayeti haberleriyle uyanıyor. Diğer yandan erkek adaletin çözümsüz bıraktığı şiddet cenderesinden çıkmak için ellerini kana bulayan kadınlar ise azımsanmayacak düzeyde. Erkek şiddetine yoğun biçimde maruz kalan kadınların gösterdiği bu direniş biçimi fazla haberleştirilmiyor. Yok sayılmaları ya da önemsiz haberler olarak bahsedilmeleri yalnızca daha az sayıda olmalarından değil, meşru müdafaa eyleminin şiddet sarmalında yaşayan tüm kadınlar için özendirici olacağı düşüncesinden de kaynaklanıyor. Ancak madalyonun diğer yüzüne, yani sistemin örseleyip ‘koca katili’ haline getirdiği kadınların hayatlarına tüm cesaretimizle bakmak ve kadınların bu cendereden çıkması için hakiki çözüm yolları bulmaya gayret etmek gerek.

Kadınların ikinci sınıf insan muamelesi görmesi çok uzun bir tarihsel sürece yayılır. Bugün yaşadığımız dünyada egemen olan batı medeniyetinin tarihi incelendiğinde, erkeklerin kadınları şiddet ile kontrol altına almalarına izin veren yasalarla karşılaşıyoruz. Yani bugünkü dünya düzeninin kökenlerinin dayandığı yasalar kadınların şiddet yoluyla kontrol edilmesini düzenleyerek oluşturulmuştur. Roma döneminde, bir koca karısını disipline etmek için makul fiziksel güç kullanabilirdi. Kadının gözlerinin morarmış olması veya burnunun kırılması söz konusu makul güç sınırlarının içinde kalıyordu.. 1600’lere kadar Avrupa’nın birçok yerinde, bir erkek karısını ceza almaksızın öldürebilirdi, bu eylem cinayet sayılmıyordu. Buna karşılık, kocasını öldüren bir eş, hain muamelesi görerek cezalandırılırdı, çünkü cinayet kralı öldürmeye benzer bir eylem olarak kabul edilmişti. Bu bize batı medeniyetinde tarihsel olarak kimin tam anlamıyla insan kabul edildiğini, kimin yaşamının değerli görüldüğünü gösteriyor.

İngiliz Hukuku bir erkeğin eşini uyarmak için “başparmağından daha kalın olmayan bir çubuk” kullanabileceğine izin veren “başparmak kuralı”nı getirmişti. İşin tuhafı, bu kısıtlama aslında kadınları acımasız kocalardan korumanın bir aracıydı. Amerika Birleşik Devletleri on dokuzuncu yüzyılın başlarında bir erkeğin eşini dövme hakkını resmi olarak tanıdı. 1910’a gelindiğinde ise, 46 eyaletten sadece 35’i, erkeklerin eşlerini dövmesini saldırı olarak sınıflandıran reform mevzuatını kabul etti. Bu tarihsel örnekler yüzyıllardır kadına şiddetin devlet eliyle dahi normalleştirildiği bir düzene işaret ediyor. Peki bu erkek adalet, şiddet mağduru bir kadının eli kana bulandığında ne yapıyor, kadının yaşadığı sistematik şiddeti nasıl göz ardı ediyor?

Patriyarkanın hüküm sürdüğü binlerce yıldır iktidar sahipleri, ekonomik sistemler ve toplumlar değişti ama kadınlar sistemin dişlilerine takılmadan zehirli bir su misali akıp şekil değiştiren eril tahakkümün farklı formlarıyla mücadele ettiler. Kayıt altına alınmış ilk kadın hareketlerinden günümüze dek, dertleri erkek şiddetiyle başa çıkmak olan kadınlar, erkek egemenliğinin mantığıyla bakınca anlaşılması zor; ancak sistemin dört duvar arasına sıkıştırdığı kadının penceresinden bakıldığında anlamlı olan yöntemler geliştirdiler.

Ataerkil sistemin içinde ikinci sınıf insan muamelesi gören kadınlar eril tahakküm ile çeşitli durumlarda pazarlık ederek kendileri için en uygun konumu korumaya çalıştılar. Deniz Kandiyoti’nin söylemiyle kadınlar bu sistem içinde korunma amacıyla, annelik gibi değer verilen rolleri benimseme karşılığında özgürlüklerinden vazgeçtiler. İşte bu durum, kendini güçsüz, korunmasız hisseden; kolluk kuvvetlerinin, devletin, kendi ailesinin dahi korumadığı bir kadının dünyasından bakıldığında asla anlamsız değildi. Şiddete maruz kalan kadınlar boşanırlarsa “dul kadın” olarak anıldıklarında iki kat mağduriyetle karşı karşıya kalacaklarını düşündüler. Dönecekleri bir ev artık kalmayacaktı, bir kadının kocasından ayrılıp çocuklarıyla yeni bir hayat kurabilecek kadar para kazanmasına sistem izin vermiyordu. Bunun gibi birçok sebeple, kadınlar eşlerinin şiddetini sineye çektiler, çekiyorlar. Kadının dünyasından bakınca bu kararlar da kendi içinde bir mantığa sahip.

Hikayeleri ve maruz kaldıkları şiddet farklı olsa da, bu kadınlar çoğu zaman benzer duygusal süreçler geçirirler. İşte bu süreç, ‘Örselenmiş Kadın Sendromu’ (BWS-Battered Women Syndrome) olarak feminist psikolog Lenore E. Walker tarafından 1970’lerde, “eş/yakın ilişki şiddetinden” muzdarip kadınların psikolojik durumunu anlamak ve açıklamak için kullanıldı. Bu kavram aile içinde yahut yakın ilişki dahilinde uzun süreli şiddete, istismara maruz kalan kadınların bir dizi davranışsal ve psikolojik reaksiyonlarını ifade etmektedir.

Walker’ın teorisi örselenmiş kadın sendromunun merkezinde iki unsurun varlığından bahseder: şiddet döngüsü ve öğrenilmiş çaresizlik. Kadının maruz kaldığı uzun süreli şiddet döngüsü zamanla öğrenilmiş çaresizliğe evrilir ve şiddet kadının hayatının parçası olmaya başlar. Sorun artık kadının şiddet görüp görmemesi değil; şiddetin dozu, sıklığı gibi niteliklerindeki aşırılıklardır. Alandaki daha eski çalışmalar, şiddet gören kadınların bu döngüden çıkma ihtimali olmasına rağmen, çocuklar yahut ekonomik güçsüzlük gibi sebeplerle bu cenderen kurtulma girişiminde bulunamadıklarını ortaya koymuştu.

Yakın zamanlı araştırmalar ise bu algının değiştiğini göstermiştir. Bu araştırmalar, kadınların ataerkil pazarlık masasını devirmek için kendilerince elinden geleni yapmaya çalıştığını göstermektedir. İlk şiddet gördükleri andan itibaren önce ailelerinden biriyle, arkadaşlarıyla, sonraysa, değişen oranlarda olmakla birlikte, güvenlik güçleriyle, sosyal hizmet kurumlarıyla, avukatlarıyla, din adamlarıyla sorunlarına ilişkin iletişime geçtiklerini, şiddet görmemek için davranış kalıplarını istemeden de olsa değiştirmeye çalıştıklarını göstermiştir.

Bilinen ilk kadın örgütlenmelerinden günümüze kadınların eğitim düzeyleri yükseldi, beklenti ve talepleri arttı, güçlendi. Bunların dışında gerekli eğitimi yahut ekonomik durumu olmasa da kadınlar artık “erkek şiddetinin” hiçbir zaman haklılık payı olamayacağı fikrini daha çok benimsediler. Ancak ataerki toplumsal değişime uyum sağlayarak da kadınlara musallat olmayı başarıyor. Kadınlara şiddete maruz kaldıklarında alternatif yollar sunduğunu iddia eden bir hukuk düzenini herkes istiyor gibi görünse de, erkek adaletin mekanizmaları tam aksi yönde işlemeye devam ediyor. Kadınlara şiddetle karşılaşırlarsa boşanabilecekleri, kolluk kuvvetlerine başvurup eşinin ceza almasını sağlayabilecekleri, ekonomik olarak zor durumda kalmamaları için “yoksulluk nafakası” ile geçinebilecekleri ve hatta o kişinin kendilerine yaklaşmamasını dahi sağlayabilecekleri söylendi. Tüm bunların sözde kaldığını anlamak için koruma tedbiri almasına rağmen öldürülen, yüzüne kezzap atılan, 4-5 ayda bir ancak icra yoluyla nafakasını alabilen, başvurduğu karakoldan dalga geçer gibi verilen nasihatlerle elleri boş dönen kadınların sayılarına bakabiliriz. İşte bu kadınlar seslerini her çıkardıklarında ya şiddetin dozu arttı ya da erkek adalet mekanizmasının çözüm yollarının sözde kaldığını bireysel olarak deneyimlediler.

Erkek adaletin sunmuş olduğunu iddia ettiği çözüm yollarının hiçbir işe yaramaması bu kadınları çaresizlikle şiddet gördükleri eve dönmek zorunda bırakıyor. Sadece o dönüş anını düşünmek dahi korkunçken bu kadınların o evlerde yıllarca yaşadıkları gerçeğini ataerkil sistemin hukuku hep yok saydı.

İstanbul Tıp Fakültesinde yapılan bir araştırmada psikiyatri kliniklerine başvuran kadınlar arasında 80 vakanın 74’ünün örselenmiş kadın sendromuna sahip olduğu tespit edildi. (Yurdakul 1996). Örselenmiş kadın sendromu yaşayan kadınlar, çaresiz oldukları ve partnerleri ölmedikçe şiddetten kurtulamayacakları algısını taşımaktadırlar. Bu sendroma sahip olan kadınların hepsi katil olmuyor elbette. Ancak canlarına tak eden noktada işledikleri bir cinayetle, onları şiddetten korumak için kılını dahi kıpırdatmayan adalet sistemini tüm gücüyle karşılarında buluyorlar. Kadınlar dayak yerken, öldürülürken işlenen suça büyük toleransı olan sistemin, bu şiddetle mücadele eden kadına karşı çok az toleransı oluyor. Kadınların mahkemelerde başarılı oldukları nadir durumlarda savunmalarının ‘delilik’ kavramına dayandığını görüyoruz.

ÖRSELENMİŞ KADIN SENDROMUNUN TARTIŞILDIĞI İLK DAVALAR

1979’dan beri, ABD’deki yüzlerce vakada bu sendrom gündeme gelmiştir. Meşru müdafaa, daha önce erkek egemen anlayışa uygun olarak dar bir şekilde tanımlanmıştı. Birçok vakada hem fizyolojik hem de sosyolojik nedenlerle bir kadının bir erkekle aynı şekilde kendini savunamadığı ve daha spesifik olarak uzun süre şiddete maruz kalabildiği ortaya konulmuş oldu. Bu yüzden ABD’deki avukatlar meşru müdafaa kavramını değiştirmeden kadının sosyolojik ve fizyolojik durumunu gözeterek yorumu genişlettiler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, çıkış noktası olarak ele alınabilecek önemli bir örselenmiş kadın sendromu olayı 1979 tarihli Ibn-Tamas davasıdır. Ibn-Tamas çiftinin örselenmiş kadın sendromundaki şiddet döngülerini içeren ilişkileri, hamileyken dayak yiyen ve yüzüne silah doğrultularak evden kovulan Tamas’ın ortalık sakinleştikten sonra kocasını vurup öldürmesiyle noktalanmıştır. Bu davanın önemi, temyiz mahkemesinin örselenmiş kadın sendromu söz konusu olduğunda uzman ifadelerinin önemine vurgu yapması ve ancak uzman görüşünün kadının niye şiddet ilişkisinin tarafı olarak kalmaya devam ettiğini, kocasıyla ilişkilerini, sendromun sonuçlarının oluşup oluşmadığını değerlendirebileceğini belirtmesidir.

İngiltere’deyse bu konuda örnek teşkil eden üç davadan bahsedebiliriz. Ahluwalia, Thornton, Charlton davaları. Çünkü bu davalardaki sanık kadınların sesi, İngiltere’deki feminist kadın hareketi tarafından yapılan kampanyalarla duyurulmuş, kamuoyuna mal olmuş ve kavram olarak ABD’de ortaya çıkartılan örselenmiş kadın sendromunun da kamuoyunda tartışılmasına neden olan ilk davalar olmuşlardır. Kampanyaları düzenleyen kadın hareketi, haksız tahrik halinde aranan öfke ve elem içindeki psikolojiyle tepki verme ve meşru müdafaada o an saldırı şartının aranması gibi durumların, hâkim eril anlayışın eseri olduğunu söyler. Kadınların kendilerini fiziksel olarak güçsüz hissetmelerinin daha fazla zarar görmemek için anlık savunmaya geçmekten çekinmelerine sebep olduğunu kavrayan bir yaklaşım talep ederler.

Kiranjit Ahluwalia Davası 1992

Ahluwalia, kocası tarafından uzun süre şiddet gören ve istismar edilen bir kadındır. Sürekli tehdit ve şiddete maruz kalan kadın, bir gece adam uyurken üzerine benzin döküp yakarak kocasını öldürmüştür. Yargıç, jüriyi haksız tahrik altında bu suçun işlenip işlenmeyeceğini sormaya yöneltmiştir. Ahluwalia, ilk derece mahkemesinde bunu ani ve geçici bir kontrol kaybı ile yaptığını iddia etse de cinayetten hüküm giymesinin önüne geçememiştir. Temyize başvurulduğunda ise savunma Ahluwalia’nın başına gelen durumun haksız tahrik gibi bir kavram ile anlaşılamayacağını söylemiştir. Bu aşamada, “örselenmiş kadın sendromu” tartışılmış, Ahluwalia’nın depresif bir rahatsızlıktan muzdarip olduğu delillerle kanıtlanarak ceza sorumluluğu tartışmaya açılmıştır. Temyiz aşamasında yeniden yargılama kararı verilmiştir.

Sara Thornton 1996

Thornton, alkolik kocasından uzun zamandır şiddet gören bir kadındır. Olay günü alkollü bir şekilde eve gelen kocasıyla tartışmaya başlamış ve evden kovulmuştur. Bir süre sonra geri döndüğünde kanepede uyumakta olan kocasını uyandırarak onu bıçaklayıp öldürmüştür. Thornton’un davasında mahkeme, jüriyi haksız tahrikin göz önüne alınması için yönlendirmiş ise de cinayetten hüküm kurulmuştur. Temyiz aşamasında Thornton’un kişilik bozukluğu olduğu yönünde yeni tıbbi kanıt sunulmuş ve örselenmiş kadın sendromuna dayanılmıştır. Bunun üzerine temyiz mahkemesi, sanığın ceza sorumluluğu, zihinsel durumu, kişilik bozukluğu gibi durumları göz önüne alınarak yeniden yargılama yapılmasına karar vermiştir.

Janet Catherine Charlton 2003

Charlton’ın kocası kendisine ve kızına karşı sürekli şiddet uygulamaktadır. Charlton kocasını, adamın elleri bağlı olduğu bir cinsel ilişki sırasında öldürmüştür. Mahkeme Charlton’ın, uzun süreli şiddete maruz kalması, kendisi ve kızının güvenliğine ilişkin duyduğu korkuyu da gözeterek haksız tahrik altında cinayeti işlediğine hükmetmiş ve cezasında indirime gitmiştir.

İngiliz hukukunda örselenmiş kadın sendromunun yeni bir savunma şekli olarak kabul edildiğini görmek yukarıdaki örneklerden anlaşılacağı üzere zordur. Aynı şekilde ABD’de örselenmiş kadın sendromu meşru müdafaa savunmasında bulunmak için öne sürülmekte ama çoğunlukla bu savunma mahkemeler tarafından çeşitli nedenlerle kabul edilmemektedir.

Kamuya mal olmuş bu davalarda da görüleceği üzere erkek adalet sistemi ortada bir maktul ve katil varken ataerkil sistemin kadını soktuğu çıkmazı, şiddetin getirilerini gözetmemeye ve buna kılıf bulmaya çalışmaktan asla geri durmamaktadır. Haksız tahrik kavramını genişlettiğini iddia etse de cezai indirim hakkaniyetli olamamaktadır.

Diğer yandan Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda’daki mahkemeler, örselenmiş kadınların kendilerini savunmak için güç kullanabildiklerini ve kimi zaman kendilerini tehdit edici bir durumdan korumak için istismarcıyı öldürmekten başka bir yol olmadığına inanarak cinayet işleyebildiklerini gösteren çalışmaları kabul etmiş durumda. Mahkemeler, bu yöndeki delillerin kasten adam öldürme suçundan çeşitli savunmaları destekleyebileceğini veya daha az suçlu bulundukları takdirde cezayı hafifletmek için kabul edebileceğini belirtmişlerdir.

Türkiye’deyse sistematik şiddetine maruz kaldığı eşini öldüren Çilem Doğan’ın davası ile örselenmiş kadın sendromu belki de ilk kez gerçek anlamda konuşulmaya başlanmıştır. Çilem Doğan’ın uğramış olduğu şiddetin boyutları kamuoyunda büyük yankı uyandırmış ve ilk derece mahkemesi Çilem Doğan’ın cinayeti haksız tahrik altında işlediğine hükmetmiştir. Kamuoyunda beraat gibi algılansa da, ilk derece mahkemesi haksız tahrik indirimi ile 15 yıl hapis cezasına hükmetmiş ve Yargıtay tarafından cezası kesinleşene kadar 50 bin lira kefalet ile serbest bırakılmıştır. Bu kamuoyunu rahatlatan bir karar olduysa da yargılamanın sadece kişiye özel bu durum temelinde hareket ettiği açıktır. Failin kadın olduğu benzer durumlarda kadının uğramış olduğu sistematik şiddetin dikkate alınmadığını basına yansıyan başka bir örnekte çok net şekilde görebiliyoruz. Berdelle evlenen ve on sekiz yıl boyunca sistematik şiddete maruz kalan Hülya Tuncer, şiddetle sonuçlanan bir tartışma esnasında daha fazla dayanamayarak eşini öldürmüştür. Olay Çilem Doğan davası ile paralellik gösterse de yargılama aynı şekilde yürütülmemiştir. İlk derece mahkemesinde ağırlaştırılmış müebbet ile yargılanmış ve asla tatmin edici olmayan bir haksız tahrik indirimi ile 20 yıl hapis cezasına hükmedilmiştir. İstinaf aşamasında cezanın fazla olduğu ve kadının bireysel şart ve durumları tespit edilmediği belirtilerek karar bozulmuşsa da yargılaması tutuklu olarak devam etmektedir. Türkiye’de örselenmiş kadın sendromu her ne kadar basına yansıyıp tartışılsa da halen yargılamada bir savunma olarak yerini alamamış durumdadır. 

Örselenmiş Kadın Sendromunu Gözetmenin Önemi

Feminist hareket, erkek egemen perspektifle gözardı edilebilecek, kadınlara özgü faktörlere dikkat çekmiştir. Kadınların şiddetine maruz kaldığı eşine ya da ilişkide olduğu erkeğe yönelik suç davranışı bir “özgülüğe” sahiptir. Bu yüzden ne 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’ndaki “kasten öldürme” başlığı ne de hali hazırda eril adaletin araçlarından olan haksız tahrikle değerlendirmek kadınların mağduriyetini açıklayabilir. Mevcut durumda hep bir şey eksik, hep bir şey gözden kaçmış olacaktır ve adalet terazisi her seferinde erkeğin olduğu tarafta ağır basmaktadır.

Kocasını öldüren birçok örselenmiş kadının yargılanma süreci birçok yönden farklılık içermelidir. Olayın enine boyuna incelenmesi için şiddetin yarattığı travmayı ortaya koyabilecek materyal ve savunma desteği sağlanmalıdır. Örneklerini birçok yargılamada gördüğümüz; şiddete tanıklık edenler, kadının kolluk kuvvetlerine ettiği ama sonuç vermeyen şikayetler gibi, maruz kalınan şiddetin sistematikliğini gösteren veriler yargılamaya dahil edilmelidir. Kısaca bu durumun klasik bir meşru müdafaa vakası olmadığı ortaya konularak, sanık kadının kuvvet kullanmaya duyduğu ihtiyaç incelenmelidir. Kadının kuvvet kullanma ihtiyacının altında yatan esas huzursuzluğun ne olduğu tespit edilmelidir. Şiddet geçmişi, bu şiddetin yarattığı öğrenilmiş çaresizlik ve kadının can güvenliğine ilişkin korkuları ile yüzyıllardır şiddete maruz kalan kadınların toplumsal olarak itildiği konum bu koşullarda belirleyici olmaktadır. Bunların dışında kadının bedensel ve toplumsal farklılıkları gözetilerek suçu işleyiş şeklinde gözlemlenen farklılıklar ağırlaştırıcı sebepler olmamalıdır. Fiziksel olarak karşısındaki erkekten güçsüz olan bir kadının ona şiddet uygulayan erkeği öldürme biçiminde buna bağlı görülen farklılıklar cezayı ağırlaştırıcı bir unsur olarak değerlendirilmemelidir.

Kadın suçluluğu alanında talep edilen farklılık, kadınların ‘erkeklere göre’ farklı olması değil, kendi koşullarına özgü düzenlemelere kavuşturulması anlamında değerlendirilmelidir.

Türkiye’de zaman zaman basına yansıyan ve özellikle Çilem Doğan davasıyla daha belirgin hale gelen sistematik kadına yönelik şiddetin sebep olduğu ‘adam öldürme’ suçunun örselenmiş kadın sendromu temelinde incelenmesi de bu bağlamda önemli. Toplum ve devlet, evindeki kadının şiddete maruz kalmasını engelleyemediğini ve buna ilişkin sorumluluğunu kabul etmeli, yasalar bu yönde geliştirilmelidir.

KAYNAKÇA:

  1. Delahunt EA. Hidden trauma: the mostly missed diagnosis of domestic violence. Am J Emerg Med. 1995;13:74 –76.
  2. Walker L.E. The Battered Woman Syndrome. New York: Springer Publishing Co; 1984 
  3. Küçüktaşdemir,Ö.,(2015) Ceza Hukukunda Örselenmiş Kadın Sendromu, Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 
  4. Daly K. ve Chesney-Lind,Meda, (1988) Feminism and Criminology, 5 Just. Q. 497 
  5. Ascione FR, Weber CV, Thompson TM, Heathy J, Maruyama M, Hayashi K. Battered pets and domestic violence: animal abuse reported by women experiencing intimate violence and by nonabused women. Violence Against Women. 2007;13:354 –373.

Erkekler neden sadistçe davranıyor?

Erkek şiddeti sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde büyük bir problem. Birçok insan eğitim ve gelir düzeyi arttıkça şiddetin azaldığını düşünüyor. Gerçekten azalıyor mu yoksa şekil değiştirip görünmezleşiyor mu? Yoksulluğun ve olanaksızlığın kadınları şiddete karşı daha korunmasız kıldığı bir gerçek çünkü korunma mekanizmalarını geliştirmek o zaman daha zor oluyor. Ancak kadınların koşulları görece iyi olsa dahi erkek şiddetinden tamamen uzak bir hayat yaşaması o kadar kolay değil. Erkekler birlikte oldukları kadınlara ‘dayak atmıyor’ bile olsa şiddet içeren davranışları başka biçimlerde de ortaya çıkabiliyor. Bu yazıda verilen örnekler şiddet içeren cinsel fantezilerini uygulamaya geçiren varlıklı ya da eğitimli erkeklerin işi nereye kadar götürebildiğini anlatırken yazar şiddeti cinselliğin bir parçası olarak görmenin erkekler için çok sıradışı olmadığını hatırlatıyor. 

MEGHAN MURPHY

Erkeklerin sadist davranışları doğuştan mı geliyor yoksa öğrenilen bir şey mi? Sadizm öğreniliyorsa bu konuda bir şeyler yapmak mümkün.

Merhaba bu haftanın Erkeklerin Derdi Nedir Allahaşkına? köşesine hoş geldiniz.

Kendimi sizi uyarmak zorunda hissediyorum. Muhtemelen bu incelemenin sonunda bir cevap çıkmayacak ama gönlü zengin bir abimiz aydınlanmamıza ilham verebilir.

Dürüst olayım, şu an uzmanlık alanımın dışında seyrediyorum. Ne de olsa hiç vajinamla bir adamı boğarken orgazm olmadım ya da bir grup arkadaşımla ağlatana ve kusturana kadar bir erkeğe işkence etme ve bu sırada mastürbasyon yapıp ona kirli bir orospu olduğunu söyleme fantezim olmadı. Sarhoş bir adamı asla bir odaya itip kapıyı kilitlemedim, nefes alamayıp çığlık atamaması için onun ağzını bağlamadım ve onu becerirken bizi izleyen bir arkadaşımla beraber kahkaha atmadık.

Belki tutucu olduğumu söyleyeceksiniz ama başkalarını incitmek beni tahrik etmiyor, yani birini boğazlama veya işkence etme fikri bırakın tahrik edici olmayı kendimi rahatsız hissetmeme sebep oluyor. Bu arzuladığınız birine değil nefret ettiğiniz birine yaptığınız bir şeye benziyor. Zaten kim nefret ettiği biriyle seks yapmak ister ki?

Aha…

8 Ağustos 2017’de Justin Schneider, bir kadını erkek arkadaşının evine bırakacak bir tanıdık olduğuna inandırarak arabasına aldı ve başka bir yere götürdü, kenara çekti ve kadına araçtan çıkmasını söyledi. Uzaklaşmaya başlayan kadını yakalayıp, kendinden geçene kadar boğarken ona birazdan öleceğini söyledi. 25 yaşındaki kurban bilincini tekrar kazandığında, Schneider onun üzerinde mastürbasyonunu yeni bitirmişti. Fermuarını çekti ve kadına bir mendil uzattı. Aslında onu öldürmeye hiç niyeti olmadığını ancak cinsel olarak tatmin olması için buna inandırması gerektiğini söyledi.

34 yaşındaki adam herhangi bir hapis cezası almadı, ancak ev hapsinde tutulduğu yıl ona “kendisini gerçekten geliştirip daha iyi bir insan, daha iyi bir koca ve daha iyi bir baba olma” şansı verildi.

Harika, harika, süper.

Açıkçası ikinci şanslara ve insanların değişebileceğine inanıyorum. Hapishanenin insanları rehabilite ettiğini düşünmüyorum. Ancak biliyorum ki bu dünyada çok fazla sadist adam var ve bu durum tüylerimi ürpertiyor. Bir yıl kaldığı ev hapsinin bu adamı sadist arzularından arındırdığına hiç mi hiç ihtimal vermiyorum ve benzer örneklerini her zaman gördüğümüz gibi şimdi daha fazla kadının bu adam tarafından mağdur edilme tehlikesiyle karşı karşıya olacağı şüphesini taşıyorum. O kadar fazla kadın Schneider’in kurbanıyla benzer ve daha beter deneyimlere maruz kaldı ki artık erkeklere her zamanki gibi saçma küçük cezalar verip işlerine belki biraz daha gizlice devam etmelerine izin vermek yerine davranışlarının temel sebeplerine bakmanın zamanı geldi.

Sadizme sağlıklı bir cinsel fantezi olarak göz yuman bir toplumda, erkeklerin bu fantezileri gerçek yaşama taşımak istemeleri de sürpriz olmamalı. Birini boğmayı yatak odasını renklendiren zararsız bir eğlence olarak görürken aynı zamanda erkeklerin boğulmuş kadınlara bakarak otuzbir çekmeyeceklerini beklemeniz karşısında şaşakalıyorum.

Ve evet biliyorum,biliyorum bana şunu diyeceksiniz: Rıza, Meghan. Rıza işi değiştirir. Ama bu mevzuda kadınların ne istediğinden bahsetmiyorum (ya da bunu istediklerini söylemelerinden, ne de olsa bunun erkekleri tahrik ettiğini biliyorlar). Erkeklerin ne istediği hakkında konuşuyorum. Çünkü bir adam bayılana kadar onu boğmamı söyleseydi bile bunu yapmazdım. Ne bileyim, belki onu çok sevdiğim, bayılana kadar onu boğarak mutlu etmek istediğim için ve bebeğim için her şeyi yapacağımdan dolayı yapardım ama bu beni orgazm ettirmezdi.

Geçen hafta, Dr. Christine Blasey Ford’un 36 yıl önce Brett Kavanaugh tarafından cinsel tacize uğradığını açıklarken o gece kendisini en çok üzen şeyin kahkahalar olduğunu söylediğini duyduk. “İkisinin gürültülü kahkahaları” dedi sesi çatlayarak “ve eğlenceleri uğruna harcanmak… Onlar kahkaha atarken birinin altındaydım.”

Bu ikili gibi, arkadaşlarıma aynı şeyleri yapan ya da bunları bana yapmaya çalışan erkeklerle ilgili anılarım var. Bu gibi durumlardan bir şekilde kaçmayı başardım, benden beklenen rolü oynamadığım için sırf “kaşar”, “orospu”, “kahpe” şeklinde çağrılmaktan dolayı ağladım ve sarsıldım. Çok kötüye evrilebilecek birçok durumda şansım yaver gitti. Tanıdığım kadınların çoğu benim kadar şanslı değildi. Demek istediğim şu ki bu tip erkekler sıradışı değiller. Bununla birlikte, farklı erkeklerin kadınların üzerinde uygulamak istediği -ve bazen uyguladıkları- sadizmin birçok farklı kademesi var.

9 Haziran 2017’de, Çin’den Amerika Birleşik Devletleri’ne misafir öğretim üyesi olarak gelen Yingying Zhang, Urbana-Champaign kampüsündeki Illinois Üniversitesi’nden Brendt Christensen ile birlikte bir arabaya bindi. Christensen, Zhang’ı kendi evine götürdü, onu iradesi dışında orada tuttu ve öldürmeden önce muhtemelen cinsel saldırıda da bulunup ona çeşitli yöntemlerle işkence etti (Zhang’ın cesedi hala bulunmuş değil). Christensen, Zhang’ın üniversitesinde eski bir doktora öğrencisiydi ve  “BDSM, fetiş ve kinky topluluklar için bir sosyal ağ” olan Fetlife’da “Mükemmel kaçırma fantezisi” ve “planlama ve kaçırma” gibi alt başlıkları olan “Kaçırma 101” forumunu kullanmıştı. Savcılar, Christensen’ın 2013’te Illinois’de bir başka kurbanı “boğduğunu ve cinsel saldırıda bulunduğunu, “başka kurbanları” da olduğunu iddia ettiğini ve “katil olarak bilinmek istediği”ni ortaya çıkardılar,  Bu kesinlikle BDSM siteleri sayesinde cesaretlendirildiği ve planladığı fantezisiydi. Christensen evliydi ve söylenenlere göre öğrencileri tarafından çok seviliyor ve tamamen normal bir adam gibi görünüyordu (Christensen üniversitenin fizik bölümünde öğrenciyken asistandı).

Peter Madsen düzenli olarak “fetiş partilerine” katılan bir adamdı, iki porno filmde oynamıştı ve şiddet içeren snuff* pornolara meraklıydı. Ağustos 2017’de kendi denizaltısında öldüreceği Kim Wall ile tanıştığı gün, internette “kafası kesilmiş kızın can çekişmesi” terimini aramış ve bir kadının boğazının kesildiği bir film izlemişti. Bilgisayarında işkence yapılan ve idam edilen kadınları gösteren videolar bulundu. 47 yaşındaki Madsen, Wall’u bağladı ve onu öldürüp parçalara ayırmadan önce istismar etti. Wall’un cinsel organı ve çevresinde bıçak yaraları tespit edildikten sonra Madsen “cinsel birleşme dışında tehlikeli nitelikte cinsel eylemler” ile suçlandı.

Bunun gibi bir sürü hikaye var. Belki kimseyi öldürecek kadar ileri gitmek istemeyen, ancak oral seks yaparken kadınların kafasını yumruklamaktan zevk alan Jian Ghomeshis vardı. Partilerde kadınlara toplu halde tecavüz etmek isteyen bir sürü genç erkek var; çünkü hey, bu bir parti. Ve sonra mastürbasyon yaparken bu tür şeyleri online olarak izleyen erkekler var ve belki de kız arkadaşlarına bu zararsız “kink”i cinsel repertuarlarına dahil etmeyi düşünmelerini kibarca teklif ediyorlar. Çoğu erkek için kadınları incitmek eğlenceli. Yalnızca bir şaka, eğlence kaynağı veya seksi bir şey.

Hangi noktada çizgiyi çekeceğiz? Hangi noktada bir erkeğin bir kadına zarar verme fantezisi kurmasının kabul edilir olup olmadığını söylüyoruz? Uygulamaya geçirdiğinde mi? İnternette kadınların incitildiği veya aşağılandığı görüntülere bakarken mastürbasyon yaptığında mı? Yoksa artık çok geç olduğu zaman mı?

Dahası bu arzular nereden geliyor? Neden çoğu erkek kadınlara zarar vermek istiyor, neden kadınların canını yakmak onları tahrik ediyor?

Bu erkeklerden bazılarının kendilerinin -belki cinsel- istismar mağduru olduklarını tahmin ediyorum. Onlara zarar verenlerse büyük ihtimalle başka erkeklerdi. Ancak çoğunun maruz kaldığı istismar cinsel değildi; becerilirken boğazlanmadılar, gırtlaklarına sokulan bir penisle nefessiz bırakılmadılar, aynı anda boğazlarından ve kıçlarından penetre edilirken kendilerine “orospu”, “şıllık” denmedi. Erkeklerin bunu kadınlara yapmasının bir nedeni var. Bu neden ise kadınların bunu hak etmesi ya da aynılarını kadınlar erkeklere yaptı diye intikam peşinde olmaları değil.

Çoğu kişi kadın düşmanlığını açıklamanın ya da gözlemlemenin zor olduğunu düşünüyor, ancak bu suçları düşündüğünüzde ve bunlara mazeret aramaya çalıştığınızda daha net görünmeye başlıyor.

Bu davranışa ve ne kadar çok erkeğin buna iştirak ettiğine dair kaygısızlığımızı endişe verici buluyorum. Erkekleri işkenceden zevk almaya yönlendiren doğuştan gelen bir şey olduğunu kabul ettik diyelim, bu durumda ne yapacağız bu erkeklerle?  Veya bu tip davranışların çoğunlukla öğrenildiği gerçeğini kabul edebiliriz ve durum buysa, bunu durdurabiliriz de. Bu dünyada bu kadar çok doğuştan psikopat olması mümkün değil (Ayrıca öyleyse neden neredeyse hepsi erkek, neden neredeyse hiçbiri kadın değil?). “İyi” olan ve sokak ortasında boğup bayılttıkları kadınlara bakıp mastürbasyon yapmayan erkekleri sevip onlarla birlikte yaşıyor olabiliriz ama onlar da canları isterse bizi öldürebileceklerini ama öldürmemeyi seçtiklerini kendilerine ve bize hatırlatmaktan, kız arkadaşlarını zararsız kink fantezilerinde hafifçe boğarken sahip oldukları gücü hissetmekten cinsel bir haz alabiliyorlar. Bunlar bize cinselleştirilmiş şiddet ve tahakküm sorununun sadece psikopatlara ve sapıklara ait bir sorun olmadığını gösteriyor olmalı.

Pornografiye ve “gerçek hayata” göre, erkekler nefesimiz kesilene, ağlayana ya da kusana kadar -belki de öldürene kadar- bizi boğmak, suratımıza boşalmak, penetre etmek isterler ve belki bunu yaparken kahkaha da atabilirler (Ah nefes alamıyor musun? Ama baksana sikim ne kadar sertleşti?).  Buna rağmen feministlerin derdinin ne olduğunu anlamayı başaramazlar. Kadınların erkeklerin ne izlediğini, ne yaptığını ve yatakta ne istediğini bilmediğine inanır gibiler. Ama elbette biliyoruz. Hepimiz biliyoruz. Sadece çoğumuz bunun hakkında konuşmak istemiyor. Bunun gerçekliğini kabul etmek ve sonra bununla yüzleşmek çok ağır. Bu erkekleri terk mi edeceğiz? Kötü ve ıslah edilemez görüp onlardan umudumuzu mu keseceğiz? Onlarla konuşup porno alışkanlıkları ya da cinsel eylemlerine dair zararları mı açıklayacağız? Bir cevabımın olduğunu söyleyemem. Ama en azından, bunun hakkında konuşmaya başlamaya ve bunun normal olmadığını, iyi olmadığını ve kesinlikle zararsız olmadığını söylemeye ihtiyacımız var.

Feministler şiddeti tahrik edici bir şey haline dönüştürmenin erkeklerin şiddetten tahrik olmasıyla sonuçlanabileceği ihtimalinden bahsettiklerinde mazeret üretmeye, görmezden gelmeye ya da “cinsellik polisliği yapmayın dar kafalılar!” diye bağırmaya devam edebiliriz. Ya da artık açık konuşmaya başlarız. Sonuçları göz önüne alırsak buna değer gibi görünüyor.

*Snuff pornosu: Gerçek cinayet sahnelerini gösterdiği iddia edilen porno filmlerine verilen isim.

 

Çeviri: Pınar

Kaynak